Eki
17
2026
--

“Ed Ricketts Hakkında” (John Steinbeck)

“Ed Ricketts Hakkında”
John Steinbeck
Çeviren: Öznur Özer
Anlatı, Ekim 2026, 87 Sayfa
-Tıpkıbasım, Özel Edisyon-
okumak için: upas.evvel.org/edricketts.pdf


John Steinbeck’in, Öznur Özer çevirisiyle Halk Kitabevi tarafından 1967’de yayımlanan Çılgın Dünyadan Uzak (The Log from the Sea of Cortez) adlı kitabındaki “Ed Ricketts Hakkında” bölümünü tıpkıbasım olarak yeniden yayımlıyoruz.

Steinbeck’in yakın dostu Ed Ricketts’ın yaşamını anlatan bu metin, bir dostun ardından yazılmış sıradan bir anma yazısı değildir: Büyük bir yazarın düşünce dünyasında ve doğayla kurduğu ilişkide açılan geniş alan derinliğine dair edebî bir kayıttır. Deniz biyoloğu ve düşünür Ed Ricketts, yalnızca Sardalye Sokağı’nın “Doc” karakterine ilham veren kişi değil, aynı zamanda Steinbeck’in dünyayı kavrayışını derinden etkileyen özel bir yol arkadaşıdır.

Bugün Türkçe’de baskısı bulunmayan bu metni, 1967 yılındaki özgün baskısından hareketle yeniden okura sunuyoruz. Böylesine etkileyici bir metni tıpkıbasım olarak yayımlarken dünya edebiyatı tarihinin önemli belgelerinden birini efemeratik olarak koruma altına aldığımızı ve Türkçe’de yeniden işaret ettiğimizi düşünüyoruz.



J. Steinbeck ile E. Ricketts’ın dostluğuna dair yan araştırma/okuma önerileri:
1/ Bir Kıyı Kasabası’nda Düşünsel Ortaklık ve Dayanışma Hikâyesi (14 Ekim 2026)
2/ Yankı Odası, John Steinbeck Özel Yayını, 2. Kısım (11 Ekim 2026)


“Sıkı şiire öncelik vermek” ve “imgelemin özgürleşmesini sağlamak” amacıyla dijital yayıncılık serüvenini sürdüren UPAS Yayın‘ın tüm kitaplarını upas.evvel.org adresinden ücretsiz olarak okuyabilirsiniz.

Eki
15
2026
--

YANKI ODASI // 39. Bölüm // FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA ÖZEL YAYINI // 15 Ekim 2026 // YouTube // Canlı Yayın Tekrarı // Zafer Yalçınpınar

Zafer Yalçınpınar‘ın YANKI ODASI şurada:
https://www.youtube.com/channel/UC9E2wBnQTNSVuDvaFfMuzOQ


Büyük şair Fazıl Hüsnü Dağlarca’yı saygı ve özlemle anıyoruz…

Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın eserlerine dair efemeratik arşiv çalışmalarına https://evvel.org/ilgi/daglarca adresinden ulaşabilirsiniz.


40. Bölüm’ün yayın tarihine/saatine ilişkin bilgiler/güncellemeler/değişiklikler için lütfen sosyal medya hesaplarımızı takip ediniz. (instagram: @evvelfanzin twitter: @calmayan)

ya da Yalçınpınar’ın YouTube Kanalı’na abone olunuz:
https://youtube.com/@zaferyalcinpinar


Hamişler:

1/ Yalçınpınar’ın kendisiyle konuşmalarının tümü şurada: https://evvel.org/ilgi/kendimle-konusmalar

2/ Yalçınpınar’a dair her şeye (yaşantı parçalarına, yazılarına, kitaplarına, söyleşilerine, fotoğraf, şarkı, şiir, poetika, edebiyat ve tüm arşiv çalışmalarına) şu adresten ulaşabilirsiniz: https://www.zaferyalcinpinar.info

Eki
15
2026
--

Ed Ricketts ile John Steinbeck’in Dostluğu: Bir Kıyı Kasabası’nda Düşünsel Ortaklık ve Dayanışma Hikâyesi (Derleyen: Zafer Yalçınpınar)

1930’ların Monterey adlı kıyı kasabasında (Kaliforniya’nın Pasifik Okyanusu sahilinde), sardalye fabrikalarının, balıkçı teknelerinin, işçilerin ve aylakların arasında efsanevi bir dostluk gelişir. John Steinbeck, edebî dünyasında sözcüklerin ve insanlığa dair büyük çelişkilerin izini sürerken, Ed Ricketts, bilimsel dünyasında deniz yıldızlarına, yengeçlere ve deniz canlılarının gizli yaşamına eğiliyordur. Steinbeck insanı ve yaşamı edebî bakışla, sözcüklerle, hikâyelerle anlamaya çalışıyordur; Ricketts ise canlıları birbirleriyle kurdukları ilişkiler üzerinden bilimsel yöntemlerle tanımlayıcı bir şekilde gözlemliyordur. Fakat bu iki yönelim, birbirinden farklı sonuçlara evrilmeyecektir. Steinbeck ile Ricketts’ın dostluğu, dünyayı parçalarına ayırarak değil, parçalar arasındaki ilişkileri izleyerek kavramaya yönelen ortak bir düşüncenin çevresinde biçimlenir. Monterey’de başlayan bu dostluk, edebiyatla deniz biyolojisini, şiirle bilimi, gözlemle sezgiyi aynı perspektifte buluşturur.

Pasifik Biyoloji Laboratuvarı, Sardalye Sokağı, No.800 Monterey / Kaliforniya / ABD
Laboratuvar halen Monterey-Sardalye Sokağı’nda belediye tarafından koruma altındadır ve sınırlı ziyaret imkânı bulunmaktadır. (Yeir Karelic Fotoğraf Arşivi’nden…
)
Pasifik Biyoloji Laboratuvarı’nda çalışırken Ed Ricketts…

Ed Ricketts, Steinbeck’in edebî dünyasına esin veren bir biyolog olarak onun dünyayı kavrama biçimini etkileyen bir düşünce ortağıdır. Ricketts’ın Monterey kasabası Sardalye Sokağı’ndaki “Pacific Biological Laboratories” adlı laboratuvarı, deniz canlılarının incelendiği bilimsel bir çalışma alanı olmanın ötesinde, düşüncenin, müziğin, dostluğun ve karşılaşmaların mekânıdır. Bu laboratuvarın edebiyattaki karşılığı, Sardalye Sokağı (Cannery Row, 1945) romanının ‘Doc’ karakterinde belirginleşir.

(Görselleri büyüterek incelemek için üzerlerine tıklayınız…)

Ed Ricketts laboratuvarın girişinde…

Steinbeck, Ricketts’ın yaşamını romana olduğu gibi aktarmak yerine, onun bilimsel merakını, insanlara açıklığını ve kendine özgü yalnızlığını kurmacanın içine yerleştirir. Doc, deniz canlılarını inceleyen bir biyolog olmasının yanı sıra, çevresindeki insanların karmaşasını yargılamadan anlamaya çalışan bir gözlemcidir.

John Steinbeck, Cannery Row (Sardalye Sokağı)
1945, 1. Baskı, Viking Press, New York

Sardalye Sokağı, Monterey’in balık konservesi fabrikalarının çevresinde yaşayan, toplumun ölçülerine pek sığmayan insanların hikâyesidir. Lee Chong’un dükkânı, Dora’nın işlettiği ‘Bear Flag’, Mack ile arkadaşlarının sığınağı olan ‘Palace Flophouse’ ve Doc’un laboratuvarı, aynı mahallenin birbirine bağlı küçük dünyalarını oluşturur. Romanın olay örgüsü, Doc’a bir sürpriz hazırlamak isteyen Mack ve arkadaşlarının kurbağa toplama girişimi, bu girişimin kazandığı beklenmedik boyutlar ve Doc için düzenlenen partiler etrafında gelişir. Steinbeck, bu insanların beceriksizlikleri, savruklukları, yoksullukları ve tuhaflıkları arasında beliren dayanışmayı görünür kılar. Romanın parçalı yapısı da bu mahalleye uygundur: Birbirinden bağımsızmış gibi görünen küçük hikâyeler, aynı toplumsal ve insani dokunun içinde birleşir. Doc’un dünyayı kavrayışında deniz canlılarının birbirleriyle ilişkileri ne kadar önemliyse, romanın dünyasında da insanlar arasındaki görünmez bağlar o kadar belirleyicidir.

John Steinbeck, Sweet Thursday (Tatlı Perşembe)
1954, 1. Baskı, Viking Press, New York

Dokuz yıl sonra yayımlanan Tatlı Perşembe‘de (Sweet Thursday, 1954) Doc, aynı mahalleye ve aynı insanlara geri döner; ancak artık savaş sonrasının Monterey’i söz konusudur. Doc, değişmiş bir Sardalye Sokağı’yla karşılaşır. Eski laboratuvarının işleri bozulmuş, çevresindeki hayat başka bir biçim almıştır. Mack ve arkadaşları hâlâ oradadır; fakat mahalle eski hâlinden uzaktır. Dora’nın ölümünden sonra Bear Flag’in yönetimini kız kardeşi Fauna üstlenmiştir. Doc’un yalnızlığını ve mutsuzluğunu fark eden dostları, onun Suzy’yle yakınlaşmasını sağlamak için türlü düzenler kurarlar. Suzy’nin yaşamı, Doc’un bilimsel ve kişisel dünyasıyla kesişirken roman, mahalle dayanışmasını bu kez bir aşk hikâyesinin çevresinde toplar. Tatlı Perşembe‘de ilk romanın dağınık anlatısı yerini daha belirgin bir olay örgüsüne bırakır; Doc’un yalnızlığı, Suzy’nin kendi hayatına ilişkin arayışı ve arkadaşlarının onları bir araya getirme çabası öne çıkar. İki romanın ortaklığı, aynı karakterleri ve mekânı sürdürmelerinden ibaret değildir: Her ikisi de toplumun kıyısında yaşayan insanların kendi dayanışma biçimlerini, gündelik hayatın içindeki küçük iyilikleri ve insanların birbirlerine duydukları ihtiyacı anlatır. Sardalye Sokağı, bir topluluğun yaşamını ve kendi kurallarını görünür kılarken Tatlı Perşembe, aynı topluluğun içinden bir insanın yalnızlığını aşma, sevme ve yeniden hayata katılma ihtimalini izler. İlk romanda Doc’un dünyayı gözlemleyişi ve topluluğun kendine özgü varoluşu ağır basar; ikincisinde Doc’un kişisel mutluluğu, aşk ve değişim anlatının merkezine yerleşir. Bu yönüyle Tatlı Perşembe, Sardalye Sokağı‘ndaki dünyayı tekrar etmekten çok, o dünyanın zaman içinde geçirdiği değişimi ve insan ilişkilerinin başka bir yönünü araştırır.

Malloy’ların Evi — Ulusal Steinbeck Merkezi (Salinas, Kaliforniya)
John Steinbeck’in Sardalye Sokağı romanında Sam Malloy ve eşi, terk edilmiş bir konserve fabrikasının eski kazanını kendilerine barınak edinirler. Sanayi üretiminin geride bıraktığı bu paslı metal gövde, romanın dünyasında yalnızca bir barınak değil; yoksulluğun ve dayanışmanın simgesidir. Ulusal Steinbeck Merkezi’nde sergilenen, içi görülebilecek biçimde hazırlanmış kazan modeli, Malloy’ların bu sıra dışı yaşam alanını somutlaştırır. Böylece romanın kurgusal mekânlarndan biri Steinbeck’in anlattığı Monterey kıyılarının endüstriyel geçmişiyle edebiyatın hayal gücü arasında bir bağ kurar.

Sardalye Sokağı’nda dostluk ve dayanışma, büyük sözlerden ya da kahramanca eylemlerden çok, yoksulluğun ve gündelik hayatın içinden çıkan küçük buluşlarla görünür olur. Mack’in bir borunun içinde yaşamaya başlaması, barınma ihtiyacının bile mahallenin tuhaf mizahına ve ortak hayatına karıştığı bir sahnedir. Benim için çok önemli bir sahne bu: Sam Malloy ile karısı terk edilmiş bir konserve fabrikası kazanını kendilerine ev yapmışlardır. Sam’in karısı bu paslanmış büyük kazanı yoğun bir uğraş vererek bir eve/yuvaya benzetmeye çalışır: Önce bir halı, ardından bir leğen, sonra renkli ipek başlıklı bir lamba alır. Sonunda, Holman karakteri Sam’in karısına mağazasındaki indirimi haber verir; mavi ve pembe kenarlı, dantel perdelerden söz eder. Sam’in karısına bu alışveriş için itirazı son derece yalındır: Kazanın penceresi yoktur, öyleyse perdeler nereye asılacaktır? Mrs. Malloy ise meselenin yalnızca işe yararlıkla açıklanamayacağını anlatmaya çalışır; güzel şeyleri sevdiğini, kocası için de evi güzel tutmak istediğini söyler. Sam parayı esirgemek istemediğini belirtse de bu isteğin anlamını kavrayamaz. Karısı ağlamaya başlayınca onu kollarının arasına alır, sırtını okşar ve uyuyana kadar yanında kalır. Steinbeck’in mizahı burada birden incelir: Perde, penceresi olmayan bir kazanda gereksiz bir eşya gibi görünür; oysa Mrs. Malloy için ev sahibi olmanın, güzelliğe ve sıradan bir ev hayatına duyduğu özlemin işaretidir. Üstelik bu perde meselesi Sardalye Sokağı’nda çözülmez; Tatlı Perşembe‘de Suzy’nin kazanı perdelerle donatmasıyla yeniden karşımıza çıkar.

1940’ta Steinbeck ile Ricketts, Western Flyer adlı balıkçı teknesiyle Kaliforniya Körfezi’ne, başka bir deyişle Cortez Denizi’ne doğru yola çıkarlar. Amaçları, kıyılardaki omurgasız canlıları toplamak, sınıflandırmak ve gözlemlemektir. Bu yolculuğun ürünü olan Sea of Cortez (1941), iki dostun ortak çalışmasıdır: Ricketts’ın bilimsel yaklaşımıyla Steinbeck’in anlatısı, denizin ve yaşamın birbirine bağlanan parçalarını kayda geçirir. Kitap, bilimsel katalogla yolculuk anlatısını yan yana getirirken bilginin yalnızca biriktirilen verilerden oluşmadığını da gösterir. Bir kıyı, orada yaşayan canlılardan; canlılar, çevrelerinden; gözlemci ise gözlemlediği dünyayla kurduğu ilişkiden ayrı düşünülemez. Steinbeck ile Ricketts’ın yolculuğu, bilimin şiire karşıt olmadığını, dikkatle bakmanın ve dünyaya katılmanın farklı dillerle sürdürülen ortak bir uğraş olduğunu duyurur. Ricketts’ın ekolojik yaklaşımıyla Steinbeck’in edebî sezgisi arasındaki yakınlık, yalnızca Sea of Cortez’de değil, Sardalye Sokağı ve Tatlı Perşembe‘de de hissedilir. Deniz canlılarının birbirine bağlı yaşamını inceleyen Ricketts’ın düşüncesi, bu romanlarda insan topluluklarının ilişkilerine dönüşür. Doc’un laboratuvarı ile Mack ve arkadaşlarının yaşadığı mahalle, farklı ölçekteki aynı büyük soruyu gündeme getirir: Bir varlık, içinde bulunduğu ilişkiler ağından ayrı düşünülebilir mi?

1941, 1. Baskı, Viking Press, New York

1948’de iki dost, bu kez kuzeye, Britanya Kolumbiyası kıyılarına ve Alaska yönündeki denizlere uzanacak yeni bir araştırma yolculuğu tasarlıyor; The Outer Shores (Dış/Uzak Kıyılar) adını vermeyi düşündükleri kitap için hazırlanıyorlardı. Ancak bu tasarı gerçekleşemedi. 8 Mayıs 1948 akşamı Ricketts, Monterey’deki laboratuvarından ayrılarak eski Buick otomobiliyle alışverişe çıktı. Steinbeck’in “About Ed Ricketts” (Ed Ricketts Hakkında) başlıklı yazısında ve Ricketts’ın yaşamını ele alan kaynaklarda anlatılan kazanın ayrıntıları, bu son yolculuğu belleğe kazır: Sardalye Sokağı’ndan uzanan yokuş, demiryolu geçidine yaklaşan yol, arızalanıp rayların üzerinde kalan Buick ve görüşü kapatan oluklu sac depo. Otomobilin motoru durmuş, trenin yaklaşmasıyla çarpışmayı önlemek için gereken zaman daralmıştı. Del Monte Express adlı yolcu treni, Drake Caddesi yakınındaki geçitte otomobile çarptı. Ricketts ağır yaralandı ve 11 Mayıs 1948’de, kazadan üç gün sonra hayatını kaybetti. Ölümünü bir intihar olarak değil, demiryolu geçidinde meydana gelen otomobil-tren çarpışmasının sonucu olarak kaydetmek gerekir; biyografik anlatılarda aktarılan olay budur.

(Gazete kupürünün tam metnini
okumak için üzerine tıklayınız…)
https://www.archiveinabox.com/

Steinbeck, dostunun ölümünün ardından kaleme aldığı “Ed Ricketts Hakkında” adlı yazısında onu bir bilim insanı olarak tanımlamaya çalışmaz; insanları oldukları gibi kabul eden, müzikten felsefeye, şiirden deniz biyolojisine uzanan geniş düşünce dünyasını ve kişiliğini hatırlamaya yönelir. Ricketts’ı anlatırken onu bütünüyle kavramanın mümkün olmayabileceğini de kabul eder. Dostunun yokluğu, yalnızca sevdiği bir insanın kaybı değildir; kendi varlığından da önemli bir parçanın çekilip alınması gibidir. 1951’de The Log from the Sea of Cortez adıyla yayımlanan kitapta (Türkçe’ye ‘Çılgın Dünyadan Uzak’ adıyla çevrilmiştir. Halk Kitabevi, 1967, Çev: Öznur Özer), 1941 tarihli ortak çalışmanın anlatı bölümü yeniden okura sunulurken “Ed Ricketts Hakkında” bölümü de kitaba eklenir. Böylece bu metin, bir dostun ardından yazılmış biyografik bir yazının ötesine geçer; yarım kalmış bir konuşmanın, tamamlanamamış bir düşünsel ortaklığın ve cevapsız bırakılmış soruların kaydına dönüşür. The Outer Shores, artık yalnızca yazılamamış bir kitabın değil, birlikte çıkılması tasarlanan yolculuğun da yarım kalmış adıdır.

1951 Baskısı, “Ed Ricketts Hakkında” başlıklı özel bölümle birlikte… (Bu eser Türkçe’ye ‘Çılgın Dünyadan Uzak’ adıyla Öznur Özer tarafından çevrilmiştir. Halk Kitabevi, 1967)

Steinbeck’in Sardalye Sokağı ve Tatlı Perşembe romanlarında Doc adıyla yaşayan Ricketts, kurmaca içinde varlığını sürdürürken Pacific Biological Laboratories de bir laboratuvardan fazlası olarak hatırlanır: Bilimin, dostluğun, müziğin ve düşüncenin kesiştiği bir mekân. İki romanda da Doc’un çevresinde toplanan insanlar, ilk bakışta düzensiz, amaçsız ve toplumun dışında kalmış bir topluluk gibi görünür. Oysa Steinbeck’in bakışı, onları birer toplumsal kusur ya da komik tip olarak sınıflandırmakla yetinmez. Mack ve arkadaşlarının dayanışmasında, Suzy’nin arayışında, Doc’un yalnızlığında ve mahalle sakinlerinin birbirlerine uzattıkları küçük yardımlarda, insan hayatının görünmez bağları belirir. Sardalye Sokağı bu bağları bir mahallenin ortak yaşamı üzerinden kurarken Tatlı Perşembe aynı dünyanın içinden sevginin ve değişimin imkânını araştırır. Her iki romanda da Ricketts’ın düşünsel izi, tek tek bireyleri yalıtılmış varlıklar olarak değil, ilişkileriyle birlikte görme eğiliminde ortaya çıkar. Steinbeck’in “Ed Ricketts Hakkında” yazısı ise bu edebî izlerin ardındaki gerçek dostluğu, kaybın ardından yeniden düşünmeye açar.

Sea of Cortez’in 1951’de The Log from the Sea of Cortez adıyla yeniden yayımlanması da yalnızca bir kitap baskısı meselesi değildir; ortak bir çalışmanın, kaybedilmiş bir dostun, anıların ve düşünce biçiminin zaman içerisinde yeniden çerçevelenmesidir. Ricketts ile Steinbeck’in hikâyesi, edebiyat ve bilim arasındaki sınırların ne kadar geçirgen olabileceğini gösterir: Dünyayı anlamaya çalışmak onu farklı yollarla, farklı dostluklarla birlikte düşünmekten geçer…

Derleyen: Zafer Yalçınpınar
14 Ekim 2026

(Önemli Not: İşbu yazının içeriği hazırlanırken tarihsel-görsel araştırma ve doğrulama aşamasında ileri düzey yapay zekâ bileşenlerinden destek alınmıştır.)


Kaynakça, Notlar ve Okuma Önerileri

Western Flyer: 1937’de Tacoma’da inşa edilen ve ardından uzun yıllar Monterey’de sardalye balıkçılığında kullanılan 23,5 metrelik ahşap tekne Western Flyer, 1940’ta John Steinbeck ile deniz biyoloğu Ed Ricketts’ı Kaliforniya Körfezi’ne taşıdı. Altı hafta süren bu araştırma yolculuğu, iki araştırmacının ortak çalışması olan Sea of Cortez’in (1941) ortaya çıkışına kaynaklık etti. Balıkçılık yıllarının ardından birkaç kez batan ve uzun süre harap durumda kalan tekne, 2015’te John Gregg tarafından satın alındı. Port Townsend’de yıllara yayılan kapsamlı bir restorasyonun ardından yeniden denize döndürüldü. Günümüzde deniz araştırmaları ve eğitim çalışmalarına hizmet eden yüzen bir laboratuvar olarak değerlendirilmektedir.
https://www.westernflyer.org/

Restorasyon sonrasında Western Flyer (2015)

Susan Shillinglaw — “Collaborators and Cohorts: Ricketts & Steinbeck” (Steinbeck ile Ricketts’ın dostluğu, ortak düşünsel dünyaları, ekoloji anlayışları ve Sea of Cortez kitabındaki işbirlikleri üzerine kapsamlı bir inceleme.)
https://steinbeckinstitute.org/about/collaborators.htm

Western Flyer Foundation — “Ed Ricketts” (Ricketts’ın yaşamı, Pacific Biological Laboratories, Steinbeck’le dostluğu, 1940 seferi, The Outer Shores tasarısı ve 1948’deki ölümüne ilişkin biyografik bilgiler.)
https://www.westernflyer.org/steinbeck-and-ricketts/ed-ricketts/

Western Flyer Foundation — “The Sea of Cortez Expedition” (1940 yılında Western Flyer teknesiyle gerçekleştirilen Kaliforniya Körfezi seferi, bilimsel gözlemler ve Sea of Cortez kitabının ortaya çıkışı üzerine tarihsel arka plan.)
https://www.westernflyer.org/the-boat/the-sea-of-cortez-expedition/

Smithsonian National Museum of Natural History — “Wonder what specimens were collected by John Steinbeck?” (Steinbeck ve Ricketts’ın deniz canlıları üzerine araştırmaları, altı haftalık seferleri ve topladıkları örneklerin bilimsel önemi hakkında bilgi.)
https://naturalhistory.si.edu/research/invertebrate-zoology/news-and-highlights/steinbeck-and-ricketts

Western Flyer Foundation — “Rediscovering the Hansen Sea-Cow” (Steinbeck, Ricketts ve diğer sefer katılımcılarının Baby Flyer adlı küçük tekneyle kıyıya çıktıkları yolculuktan fotoğraflar ve anlatılar.)
https://www.westernflyer.org/rediscovering-the-hansen-sea-cow/

Western Flyer Foundation — “Author, Scientist and Crew Board Chartered Purse Seiner, Bound for Six Weeks’ Voyage to Lower California” (11 Mart 1940 tarihli Monterey Peninsula Herald haberinin yeniden yayımlanmış biçimi. Seferin başlangıcını ve dönemin gazetecilik tanıklığını içerir.)
https://www.westernflyer.org/republished-article-in-the-monterey-peninsula-herald-march-11-1940/

Oxford Academic — “Sea of Cortez: Leopold’s Shack and Ricketts’s Lab” (Steinbeck’in Pacific Biological Laboratories’deki çalışmaları ve Ricketts’la yürüttüğü bilimsel-edebî işbirliği üzerine akademik inceleme.)
https://academic.oup.com/california-scholarship-online/book/13610/chapter-abstract/167174688

Western Flyer Foundation — “John Steinbeck” (Steinbeck’in denize ve doğa bilimlerine ilgisi, Ricketts’la uzun yıllara yayılan dostluğu ve ortak düşünsel uğraşları hakkında biyografik kaynak.)
https://www.westernflyer.org/steinbeck-and-ricketts/john-steinbeck/


Yankı Odası‘nda John Steinbeck Özel Yayını (2. Kısım)
(38. Bölüm, 11 Ekim 2026)


Hamiş: EVV3L kapsamındaki John Steinbeck arşivine https://evvel.org/ilgi/john-steinbeck adresinden ulaşabilirsiniz.

Eki
14
2026
--

FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA’YA SAYGI (Zafer Yalçınpınar anlatıyor…)

15 Ekim 2008’de vefat eden büyük şair
Fazıl Hüsnü Dağlarca’yı saygıyla anıyoruz…

10 Ekim 2024, Özel Çekim
“Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın Poetikası” (Zafer Yalçınpınar)


Yankı Odası, Fazıl Hüsnü Dağlarca Özel Yayını
(39. Bölüm, 15 Ekim 2026)


“Dağlarca’nın Şiirlerindeki Sonsuzluk”
https://evvel.org/daglarcanin-siirlerindeki-sonsuzluk-zafer-yalcinpinar


Duyuyor musunuz / Bir betikti burda evren /
bin bir sözcüğü ışıldardı / birbirine
https://evvel.org/evren-bin-bir-sozcugu-isildardi
-birbirine-fazil-husnu-daglarca


“Yaşamamalarda”
https://evvel.org/yasamamalarda-fazil-husnu-daglarca


Güneşi Doğduran
https://evvel.org/gunesi-dogduran-fazil-husnu-daglarca


Haydi-2’den Dörtlükler (1)
https://evvel.org/haydi-2den-dortlukler-fazil-husnu-daglarca

Haydi-2’den Dörtlükler (2)
https://evvel.org/haydi-2den-dortlukler-2-fazil-husnu-daglarca

Haydi-2’den Dörtlükler (3)
https://evvel.org/haydi-2den-dortlukler-3-fazil-husnu-daglarca


PEGÜ HÖS
https://upas.evvel.org/?p=1423


Fazıl Hüsnü Dağlarca Kitap Kapakları Seçkisi
https://evvel.org/fazil-husnu-daglarca-kitap-kapaklari-seckisi


‘Dağlarca’nın Haysiyeti’ bizim meşru direnişimizdir!
https://evvel.org/daglarcanin-haysiyeti-
bizim-mesru-direnisimizdir-z-yalcinpinar


Dağlarca’nın Önemi
https://evvel.org/daglarcanin-onemi


Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın Sivaslı Karınca’sı için Çizimler
https://evvel.org/fazil-husnu-daglarcanin-sivasli-
karincasi-icin-cizimler-nurullah-berk-1960


Yanık Çocuklar Koçaklaması’ndan… (Resimler: Mustafa Aslıer)
https://evvel.org/yanik-cocuklar-kocaklamasindan-
fazil-husnu-daglarca-resimler-mustafa-aslier


Oranın Kör Basamakları
https://evvel.org/daglarca-oranin-kor-basamaklari



Dar olan…
https://evvel.org/dar-olan-daglarca


“Dağlarca 100 Yaşında” Sergisi’nden İzlenimler
https://evvel.org/daglarca-100-yasinda-sergisinden-izlenimler


Başlangıç Olayı
https://evvel.org/baslangic-olayi


Üç Şiir: “Yanmak, Gündüz, Yeşil”
https://evvel.org/uc-siir-yanmak-gunduz-yesil-f-h-daglarca


Ece Ayhan ve Dağlarca
https://evvel.org/ece-ayhan-ve-daglarca


Denizden Gelen…
https://evvel.org/denizden-gelen


Görmek
https://evvel.org/gormek


“Bir sanat eseriyle karşı karşıya olduğumuzu anlasak,
daha doğrusu anlasalar, bize yetecek.” (O. Rifat)
https://evvel.org/bir-sanat-eseriyle-karsi-karsiya-oldugumuzu
-anlasak-daha-dogrusu-anlasalar-bize-yetecek-o-rifat


Albüm: Banu Kanıbelli / Dağlarca
https://youtu.be/hZFQrerOQKY


Sessizlik
https://evvel.org/sessizlik


Meçhul Çocukların El İşi Vazifesi
https://evvel.org/mechul-cocuklarin-el-isi-vazifesi-daglarca


Kalıt
https://evvel.org/kalit


Kişilik
https://evvel.org/siir-kisilik-fh-daglarca


Dağlarca İmzaları ve “Karşı Duvar” Dergisi
https://evvel.org/daglarca-imzalari-ve-karsi-duvar-dergisi


Eki
11
2026
--

YANKI ODASI // 38. Bölüm // JOHN STEINBECK ÖZEL YAYINI // 11 Ekim 2026 // 2. KISIM // YouTube // Canlı Yayın Tekrarı // Zafer Yalçınpınar

Zafer Yalçınpınar‘ın YANKI ODASI şurada:
https://www.youtube.com/channel/UC9E2wBnQTNSVuDvaFfMuzOQ



Özel yayınların ikinci kısmında John Steinbeck’in ‘Sardalye Sokağı’, ‘Tatlı Perşembe’, ‘Çılgın Dünyadan Uzak’ adlı kitaplarını ve Ed Ricketts’la kurduğu ebedi dostluğu inceliyoruz. John Steinbeck odağındaki özel yayınlarımız devam edecek…

John Steinbeck Özel Yayınları, 1. Kısım: https://www.youtube.com/live/WTqrSGeDwHA

John Steinbeck’in eserlerine dair efemeratik arşiv çalışmalarına https://evvel.org/ilgi/john-steinbeck adresinden ulaşabilirsiniz.


39. Bölüm’ün yayın tarihine/saatine ilişkin bilgiler/güncellemeler/değişiklikler için lütfen sosyal medya hesaplarımızı takip ediniz. (instagram: @evvelfanzin twitter: @calmayan)

ya da Yalçınpınar’ın YouTube Kanalı’na abone olunuz:
https://youtube.com/@zaferyalcinpinar


Hamişler:

1/ Yalçınpınar’ın kendisiyle konuşmalarının tümü şurada: https://evvel.org/ilgi/kendimle-konusmalar

2/ Yalçınpınar’a dair her şeye (yaşantı parçalarına, yazılarına, kitaplarına, söyleşilerine, fotoğraf, şarkı, şiir, poetika, edebiyat ve tüm arşiv çalışmalarına) şu adresten ulaşabilirsiniz: https://www.zaferyalcinpinar.info

Eki
10
2026
--

Upas Yayın, 8 Yaşında!


Sıkı şiire öncelik vermek ve imgelemin
özgürleşmesini sağlamak için oluşturduğumuz
Upas Yayın, 8 yaşında!

Yayımladığımız 70 kitabımızla birlikte
tüm dostlarımızı selamlıyoruz…


“Zafer Yalçınpınar, Upas Yayın‘ın amacını anlatıyor…”
Temmuz 2024


7. YIL ÖZEL YAYINI (8 Ekim 2025, Yankı Odası)


Ayrıca bkz: 6. YIL ÖZEL YAYINI (2 Kasım 2024, Yankı Odası)


UPAS YAYIN MI? O DA NEDİR Kİ!
(Söyleşi, EKİM 2019)

Zeynep Meriç: Upas Yayın’ı kurmaya ne zaman karar verdiniz? Bu oluşumda sizi tetikleyen en önemli olay veya olgu nedir?

Zafer Yalçınpınar: Tahakkümlerden ve ezberlerden uzak bir özgür yayıncılık projesi oluşturmayı yıllardır düşünüyordum. 15 yıldır evvel.org kapsamında çeşitli edebiyat çalışmaları gerçekleştiriyorum. Çevremdeki dostlar, özellikle şiir ve poetika kapsamında evvel.org’un çok değerli bir arşiv ihtiva ettiğini, bununla birlikte fazlasıyla kişisel olduğunu sürekli dile getiriyorlardı. Haklılardı. En başından beri evvel.org’u kişisel not defterim, edebiyat ve şiir kapsamında tutulmuş bir not defteri olarak tasarlamıştım. Tuhaftır, okuyucunun ilgisini çekti falan… Neyse… 2018 yılında, evvel.org’un sub-domain’i olarak “upas” başlığını kullanmaya ve burada özgür bir şekilde dijital kitaplar yayımlamaya karar verdim. Balzac’ın bir kitabında ‘Upas’ ismiyle ve ‘Upas Ağacı’nın hikâyesiyle karşılaşmam, çok belirleyici ve tetikleyici oldu. Şu an Türkiye’de, Upas’ın dışında, şiiri, poetikayı ve imgelemin özgürleşmesi gibi kavramları yayın politikasının orjinine yerleştiren, şiiri öncelikli gören, bu kapsamda elini taşın altına koyan sadece bir-iki yayınevi var. Çünkü şiir -özellikle de sıkı şiir- iktisadi bir varoluş sergileyemiyor, satmıyor, okuru ve takipçisi az… Anlayanı ve ilgileneni de az… Bu duruma, böylesi bir çaresizliğe ve imkânsızlığa -kendimce- bir son vermek istedim.

Zeynep Meriç: Upas’ın poetikaya öncelik veren özgür bir yayın girişimi olduğunu belirtiyorsunuz. Peki, Upas’ta sadece şiir mi yer alıyor, diğer edebi türlere yer veriyor musunuz? Okurların arzuları mı size ışık tutuyor?

Zafer Yalçınpınar: Upas Yayın’da yer alan eserlerin özünü şiir ve poetika oluşturuyor. Bizim mihenk taşımız da turnusol kâğıdımız da şiirdir. Şibolet gibi… -Araştırın bakalım ‘Şibolet’ ne demekmiş- Sonuçta, öyküler, roman parçaları, roman karakterleri, polisiye, mizah, popüler kültür falan bizim dışımızda. Bizim önceliğimiz şiir… Sıkı şiir… Deneysellik, avangard, dada, gerçeküstü, letterizm, görsel şiir gibi kavramları kapsam-içi görüyoruz. Bu konuda azıcık katıyız. Sıkı şiiri ve imgelemin özgürleşmesini dert edindik. Yaşamdaki şiirselliğin arttırılması, şiir birikiminin arttırılması, şiir dilinin geliştirilmesi, sezgisel ve bilişsel bir auranın yaratılması, şiirin dilimizdeki sürdürülebilirliği, şiirsel yükün ihtiva ettiği kalp, vicdan ve hakikat duygusu bize yol gösteriyor. Tabiî ki okurumuzu da önemsiyoruz: Sıkı, olgun, güçlü ve geleceği belirleyen bir şiir dilini ve poetikayı okura sunarak, böyle yaparak okurlarımızı önemsiyoruz.

Zeynep Meriç: Upas’ın varoluşunda İlhan Berk ve Ece Ayhan’ın önemi nedir? Bu doğrultuda şiirsel çizginizden ödün verdiniz mi hiç? ‘Dilin imkânlarının genişletilmesi’ gerekliliğinden mi yanasınız sürekli?

Zafer Yalçınpınar: Şiirsel çizgimizden ve şiirsel maksadımızdan ödün vermeyiz. İlhan Berk ve Ece Ayhan da taviz vermemiştir. Sıkı şairlerin en büyük özelliği budur. Tarihsel varoluş, yazgı veya lanetimiz böyledir maalesef… Ece Ayhan ve İlhan Berk’in önemi, Dünya’daki 1950 şiir hareketinden yola çıkarak 2020’lere uzanmayı başaran dilsel uzgörü çizgilerini Türkçe’de oluşturabilmelerinde gizlidir. Felsefi bir boyut, yaşama alan derinliği katan dilsel bir sınırsızlık… Türkçe’deki şiir dilinin günümüze uzanan en başarılı motiflerini bu iki şairin zihnindeki bilişsel harita belirlemiştir. Dikkat ederseniz ‘İkinci Yeni’ akımı demiyorum. 1950 şiir hareketi diyorum. Ve bu durumu derinlemesine araştırmayı sizlere bırakıyorum.

Zeynep Meriç: Basılı nüshalarınızın olmadığını söylemiştiniz. Peki, ilerleyen süreçte bu mümkün mü? Basılı nüshaya geçiş için Upas’ta büyük değişiklikler olabilir mi?

Zafer Yalçınpınar: Olabilir. Fakat şu an böyle iyiyiz. Gidebildiğimiz yere kadar gideceğiz. Ne kendimizi ne de şiir okurunu ekonomik bir külfet altına sokmak istemiyoruz. Şiiri neo-liberal sisteme sokmak istemiyoruz. Dijital yayıncılığın, yeni nesil yayıncılığın güzelliği de budur zaten… Şiire neo-liberal girişimci bir tavır yüklemek isteyen muhteris tipolojiden de yıllardır -açıkça söylüyorum- nefret ediyoruz.

Zeynep Meriç: Okurlarınız yayınlarınıza nasıl ulaşabilir? Sitedeki etkinlikleri nasıl takip edebilir?

Zafer Yalçınpınar: Cevap sorunuzda bulunuyor zaten… Cep telefonunuzdan, tabletinizden veya bilgisayarınızdan upas.evvel.org adresini ziyaret etmeniz yeterli… Tek tıklamayla kitaplarımızı, tüm paylaşımlarımızı ücretsiz olarak indirip pdf biçeminde okuyabiliyorsunuz, arşivleyebiliyorsunuz. Sosyal medyada da çok aktifiz. Duyurularımız da etkinliklerimiz de… Kısacası, her şey bir tık uzağınızda… Daha ne olsun. Büyük hizmet!

Zeynep Meriç: Bilginin bu denli karmaşık ve kirli olduğu dönemde basılı yayının azalmasını ve dijital yayınların çoğalmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce bu durum yayımlanan eserlerin değerini arttırıyor mu, azaltıyor mu?

Zafer Yalçınpınar: Vallahi, bizim yayınladığımız eserler Mars gezegeninin dilinde yazılmıyor. Türkçe yazıyoruz… (Gülüyor) Aynı harfler, aynı dil… Kâğıdın üzerinde veya kitabın içinde olsun ya da ekranda dijital kitap biçeminde olsun son derece özenli ve titiz çalışıyoruz. Şiir dili, redaksiyon, mizanpaj ve diğer tasarımsal öğeler konusunda basılı yayınların çoğundan özenliyiz. Belki, koleksiyonerler için bazı basılı deneylerimiz de olacak gelecekte… Bakacağız.  

Zeynep Meriç: Upas’ı bundan sonra nerede göreceğiz?

Zafer Yalçınpınar: Upas Yayın’ın poetikası bir fısıltı gibi yayılır. Hiç ummadığınız bir anda bizim yayınlarımızla veya bizatihi bizimle karşılaşabilirsiniz. Fakat şunu söyleyebilirim; kitap fuarlarında, mikrofon arkalarında ya da ışıltılı podyumlarda birer dünya güzeli veya doksozof gibi kırıtmayacağımız kesin!

Zeynep Meriç: Devam eden veya başlayacağınız yeni bir proje var mı? Son olarak neler söyleyeceksiniz?

Zafer Yalçınpınar: Birçok gayretimiz var. Şiir aurasına, şiirsel alan derinliğine görsel ve işitsel eklemler sağlamak istiyoruz yakın gelecekte… Sıkı şiiri desteklemeye ve şiire öncelik vermeye devam edeceğiz. Son olarak, ne diyeyim, gözünüz, kulağınız upas.evvel.org’da olsun. Ve tabiî ki bu çevik söyleşi için de sana çok teşekkür ederim.

Zeynep Meriç: Ben teşekkür ederim… Samimi yanıtlarınız için asıl….

25 Ekim 2019

Eki
07
2026
--

Ahmet Keskinkılıç (1989-2026)

Ahmet Keskinkılıç, D: 1989 – Ö: 6 Ekim 2026


(…)

Azimet Avcu: “(…) Şiirlerinde ‘ölmek’, ‘ölmemek’, ‘ölü gibi yaşamak’ gibi tekrar eden temalar var ama hiçbiri karanlık değil. Bu yaşama hâlini neyle tanımlarsın?”

Ahmet Keskinkılıç: Bu yaşama hâlini ölmemiş olmakla tanımlayabilirim. Ben tıbbın bir mucizesiyim. Ölüme, ölüm olgusuna, hayatta kalmış olmaya bu takıntım elbette yaşantımla ilintili. Ben 20 yaşındayken rastgele bir muayene için girdiğim doktor, “3-4 ay ya yaşar ya yaşamazsın” deyivermişti bir anda. Aort damarım genişlemiş, patlamak üzereymiş. Ve ben bunu tesadüfen öğrendim. Şimdi düşününce çok tuhaf zamanlardı. Zaten bu hasar ancak tesadüfen öğrenilirmiş. Bir belirti göstermezmiş. Ben kardiyoloji sırası boş diye girmiştim. Tabii bu süreç ister istemez bütün hayatımı, o hayata olan bakış açımı, yaşamımı… her şeyi değiştirdi. Bu şiire de yansıdı. Öykü yazsaydım o dönem öyküme de yansırdı. Çünkü gerçekten çok büyük hadiseydi.
O andan sonra “ifşacı” bir şiire yöneldim ister istemez. Self-ifşa da diyebiliriz. Biraz da yakarış gibiydi o ilk dönem şiirleri. Sanatsal kaygılardan ziyade “ben neler yaşadım bakın” şiirleri gibiydi. Bunun dışında da ölümle hep saygı-nefret düzleminde bir ilişkilenmem oldu. Çünkü şu ana kadar hep başkaları öldü ben ölmedim, sevdiklerim öldü ben ölmedim. Hepimiz sıradayız burada. (…)

Ahmet Keskinkılıç, ‘Ölmedi’
Ganya Kitap, Şiir, 2024, 65 Sayfa
(Kapak Tasarımı: Uğur Yanıkel
)

Azimet Avcu: ‘Ölmedi’ adlı kitabında sevgili biricik Uğur’umuza (Uğur Yanıkel) selam veriyorsun. Onun kitap kapağına olan katkısını biliyorum. Hem kapağı hem de bu bağlamda ‘yas’ şiirle nasıl bir dile dönüşüyor?

Ahmet Keskinkılıç: Mafsal İstavrozu Bulunur’dan birkaç yıl sonra bir şiir toplamı oluşup, dosyanın adı zihnimde belirdiğinde, her zaman olduğu gibi, Uğur’a yazmıştım. “Bir oku, sana zahmet olmazsa bir de kapak yap gazımızı alalım” diyerek. Bir süre sonra Ölmedi’nin kapağını bana attığında nutkum tutulmuştu resmen. Açıkçası o kadar da heyecanlı olmadığım dosya için birden yanıp tutuşur olmuştum. Öyle büyük bir zihindi ki bir kitap boyunca, başta dediğin gibi dil oyunları, sosyal gözlemler, türlü maraz, agresyon içinden anlatmaya çalıştığım şeyi bir kapak jpeg’le, 8 bit bir çalışmayla çat diye koymuştu önüme. Tabii bunda, beni yıllardır gölgem gibi tanımasının da etkisi büyüktür. İlk yayıncımdı zaten biliyorsun. Ne diyim, özlemi hiç bitmeyecek. Bitmiyor. Yasın şiirle ilintisi de çok büyük ama çok da riskli geliyor bana. Örneği de şöyle vereyim; sen seversin mesela benim Üzgünüm Anneanne diye eski bir şiirim vardı. O da bir kaybın arkasından yazılmıştı ama bugün okuyunca tüylerimi ürpertip, cringe show. Birinin arkasından şiir yazmak çok zor. Çünkü hissettiğin acıdan daha büyük kelime yok. İyi örneği var mı, elbette var. İlk aklıma gelen Uyar’ın Hadi İzmir’e’si mesela. Ki o bile yer yer… neyse. Bence yas en iyi kimseye okutulmayacak bir günlükle anlatılır.

(…)

9 Ağustos 2025’te Banliyö Şiir-Sanat kapsamında yayımlanan “Ölmedi ve Bir Sürü Şey Üzerine Söyleşi”nin tam metnini https://banliyo.org/ahmet-keskinkilic-olmedi-ve-bir-suru-sey-uzerine-soylesi/ adresinden okuyabilirsiniz.


BİR KUŞ VARMIŞ BELKİ BİR KUŞ DAHA VARDIR

Öyle özlemekler olmuyor bir kedinin ağzını ayırışında
Bize inen ayetlerle diyet yaparak
Karşıkonulmaz bir emir kipiydi bu
Ciğ Erlerimde itaatsizlik diz boyu
Beni de çözemeyiver bundan ne çıkar
Beni de çözemeyiver düğümlü kalayım
Bilmen gereken bazı şeyler var vakti gelince
Bir silah olarak şakağına dayamak için bilmen
Patlayan fişek
Islıklar ve kopan alkış
Hurdalıkta buldum ben seni ovdum parlattım
Ben senin için gepetto’yu tek kırma ile alnının çatından
Ben senin için bu saate alıştım şşş.

Dürttüm tedirginliği döndü boğazıma yapıştı
Kelimeler kustum sen onlardan kaçtın
Kusurlu olmanın tekdüze bir mükemmeliği vardı
Gözlüklerimden dünyaya baktığını sandım
Portakal bahçelerine doğru koş
Portakal bahçelerini doğur koş
Ben adını sihirli bir kelime gibi söyledim
İnandım bunda bir bilinç vardı
İnsan olmanın sancısını çek küreklerimden
Ağrıyor sana inanmak
ağrıdım.

Ahmet Keskinkılıç


Ahmet Keskinkılıç’ın
“Bir Kuş Varmış Belki Bir Kuş Daha Vardır”
adlı şiirini –Uğur Yanıkel‘in seslendirmesiyle-
buradan (soundcloud) dinleyebilirsiniz.


Ahmet Keskinkılıç’ın şiirlerinden…

(Okumak için üzerlerine tıklayınız…)


Detaylı görünüm için tıklayın…

“Bin yıl yaşasak yine cihan bu
Gerdiş bu, zemin bu, asuman bu!”

Sümeyye ve Ahmet Keskinkılıç tarafından
Uğur Yanıkel‘in anısına ithafen tasarlanan
özel kolaj çalışması (Upas Yayın, 2024)

Eki
05
2026
--

“Hiyerarşisiz, Uyumsuz ve Özgür: Schönberg, Atonalite ve Ece Ayhan” (Tekin Deniz)

Arnold Schönberg’ten en çok etkilenen sanatçımız sanırım bir müzisyen değil, bir şair: Ece Ayhan. İkinci Viyana Okulu olarak adlandırılan akımın öncüsü olarak kabul edilen Schönberg, öğrencileri Alban Berg ve Anton Webern ile birlikte müziği geleneksel tonal zincirlerinden kurtarmış, atonal yapılı bir sistemi denemişler.

Atonalite, 20. yüzyılın başlarında, özellikle Romantik dönem müziğinin sınırlarının zorlandığı ve geleneksel armoni kurallarının artık yetersiz gelmeye başladığının düşünüldüğü bir dönemde ortaya çıktı.

Atonal müzik, geleneksel batı müziğinin temel taşını oluşturan bir tonal merkeze, akor dizisine veya tonik duygusuna dayanmayan bir kompozisyon biçimidir. Yani parçanın “Do majör” veya “La minör” gibi belirli bir tonu yoktur; 12 notanın (kromatizmin) tümü eşit ağırlıkta ve hiyerarşisiz bir şekilde kullanılır.

Dinleyici kulağının alışık olduğu bir “ev” akoru veya bitiş hissi veren bir tonik yoktur. Geleneksel müzikteki ana nota ve yardımcı notalar hiyerarşisi yerini tüm seslerin bağımsızlığına bırakır. Genellikle gerilim, tedirginlik, kopuş, yalnızlık veya modern kent yaşamının kaotik doğasını ifade etmek için güçlü bir anlatım aracıdır.

Atonal müzik, ilk yıllarında konser salonlarında büyük tartışmalara ve hatta protestolara yol açmış. Ekteki haber kupürü de bununla ilgili. Ancak bu akım yine de 20. yüzyıl modern sanatını derinden etkilemiş, günümüzde ise özellikle korku, gerilim ve psikolojik dram sinemasında sahnelerdeki gerilimi tırmandırmak için vazgeçilmez bir müzikal dil haline gelmiştir.

Ece Ayhan da Schönberg etkisiyle şiirinde geleneksel uyak, akıcı vezin ve okuru okşayan “güzel” dize yapısını reddeder. Şiirindeki dil bilgisi kırılmaları, ezber bozan söz dizimi ve sarsıcı ses uyumları, kulaktaki klasik melodi alışkanlığını bozan uyumsuz akorlar gibidir. Okur, Ece Ayhan okurken atonal bir eserde olduğu gibi alışkın olduğu konfor alanında kalamaz, sürekli tetikte olmak zorundadır. Öyle değil mi sevgili Kapkara Gümrüklü Ölçüsüz Uyaksız Âli Çocuklar!

Atonal müzik genellikle tedirginliği, yabancılaşmayı ve modern insanın sıkışmışlığını seslendirir. Ece Ayhan’ın şiir evreni de genel olarak; ölüm, sakatlar, kimsesiz çocuklar, tabutlar ve kıyıda köşede kalmış trajedilerle örülüdür. İki sanat disiplini de karanlık, gotik ve uzlaşmaz bir ruh halini dışa vurmak için en sert araçları seçmiştir.

Ece Ayhan’ın dili işleme biçimi, kelimeleri sıradan anlam yüklerinden arındırıp onları yeni ve sarsıcı bir sürtünmeyle yan yana getirmektir. Bu, tam anlamıyla Arnold Schönberg’in 12 nota tekniğindeki (dodekafoni) yaklaşımını hatırlatır. Hiçbir kelime/nota sıradan bir eşlikçi değildir, her biri kendi başına bağımsız, keskin ve birbiriyle sürtüşen birer ağırlıktır.

Sıkı ve sivil şair Ece Ayhan ‘Mor Külhani’ adlı şiirinde:

“(…)
Kendi kendine çalan bir davul zurna
Sesini duyunca kendi kendine güreşmeye başlayan
Taşınır mal helalarında kara kamunun
Şeye dar pantolonlu kostak delikanlıların şiiridir

Aşk örgütlenmektir bir düşünün abiler”

derken de bunu anlatır.

Tekin DENİZ
Ekim 2026

Dünya Gazetesi, 25 Mart 1971

(Görseli büyüterek okumak için üzerine tıklayın…)


Hamiş: EVV3L kapsamındaki Ece Ayhan araştırmalarına https://www.zaferyalcinpinar.info/ece-ayhan-arsivi-ve-arastirmalari/ adresinden ulaşabilirsiniz.

Eki
04
2026
--

YANKI ODASI // 37. Bölüm // JOHN STEINBECK ÖZEL YAYINI // 4 Ekim 2026 // 1. KISIM // YouTube // Canlı Yayın Tekrarı // Zafer Yalçınpınar

Zafer Yalçınpınar‘ın YANKI ODASI şurada:
https://www.youtube.com/channel/UC9E2wBnQTNSVuDvaFfMuzOQ


1 Ekim 2026 tarihinde John Steinbeck’in efsanevi romanı Cennetin Doğusu‘nun Netflix’te yedi bölümlük dizi olarak vizyona girmesiyle birlikte John Steinbeck özel yayınlarının ilk kısmını gerçekleştirdik. John Steinbeck odağındaki özel yayınlarımız devam edecek…

John Steinbeck’in eserlerine dair efemeratik arşiv çalışmalarına https://evvel.org/ilgi/john-steinbeck adresinden ulaşabilirsiniz.


38. Bölüm’ün yayın tarihine/saatine ilişkin bilgiler/güncellemeler/değişiklikler için lütfen sosyal medya hesaplarımızı takip ediniz. (instagram: @evvelfanzin twitter: @calmayan)

ya da Yalçınpınar’ın YouTube Kanalı’na abone olunuz:
https://youtube.com/@zaferyalcinpinar


Hamişler:

1/ Yalçınpınar’ın kendisiyle konuşmalarının tümü şurada: https://evvel.org/ilgi/kendimle-konusmalar

2/ Yalçınpınar’a dair her şeye (yaşantı parçalarına, yazılarına, kitaplarına, söyleşilerine, fotoğraf, şarkı, şiir, poetika, edebiyat ve tüm arşiv çalışmalarına) şu adresten ulaşabilirsiniz: https://www.zaferyalcinpinar.info

Eyl
29
2026
--

Efemeratik İnceleme: “Cennet Yolu’ndan Cennetin Doğusu’na…” (John Steinbeck’in ‘East of Eden’ Adlı Romanı) (Zafer Yalçınpınar)

Efemeratik edebiyatın ve sahafiye tutkusunun özü şu sanıyorum: Bir eserin veya efemeranın zaman içindeki yolculuğunu, yaşadığı çeşitli değişiklikleri, o öğenin kendi tarihindeki salınımıyla -eşsiz farklarla birlikte çeşitlenmesiyle- takip edebilmek… Yani, eserin taşıdığı yaşamsal izleri ya da varoluşsal hafızayı biriktirebilmek, kayıt altına almak, geleceğe taşımak ve korumak…

Benim için, John Steinbeck’in hayatı ve kitapları taşıdığı eşsiz özellikler açısından efemeratik birer anıta dönüşüyor her geçen gün: İngilizce orijinal adıyla “East of Eden”, şaşılacak kadar yeni ve güçlü bir nirengi noktası oluşturdu hem yaşamımda, hem koleksiyonumda, hem de zihnimde!  

Türkiye Yayınevi, 1953
(Görselleri büyütmek için üzerlerine tıklayınız…)

Steinbeck’in 1952’de Amerika’da yayımlanan ünlü romanının Türkçe’deki bibliyografik yolculuğunu takip ettiğimde, karşıma önce “Cennet Yolu” ismi çıkıyor. Vahdet Gültekin çevirisiyle Türkiye Yayınevi tarafından 1953 yılında basılan ilk edisyon; ardından Güven Yayınevi baskıları, Altın Kitaplar baskıları, başka tarihler, başka kapaklar, başka ciltler, başka şömizler…

Nihayetinde East of Eden‘ın aynı metni 1982 yılında -gene Vahdet Gültekin çevirisiyle- ilk kez orijinal adına sadık kalınarak “Cennetin Doğusu” başlığıyla yayımlanıyor. Bu isimle gerçekleşen ilk popüler baskı -ciltli ve şömizli olarak- Altın Kitaplar tarafından (Nobel Serisi kapsamında ‘N’ ibaresiyle) 1982 yılında çıkıyor.

Aslında, çok ilginç bir ayrıntıdır ki, gene 1982 yılında Nur Akarsu’nun etkileyici kapak tasarımıyla Anıt Yayıncılık (Çemberlitaş, Piyerloti Cad. No.13/10, İstanbul) tarafından Cennetin Doğusu adıyla yayımlanan bir başka baskı daha var. Fakat, söz konusu baskının künyesinde ‘ikinci baskı’ yazıyor. Anıt Yayıncılık’ın bastığı kitabın kapağında Cennetin Doğusu (daha büyük olarak) ve Cennet Yolu (parantez içine alınarak, alt-başlık şeklinde) birlikte yazılmıştır ve bu iki ismin kapakta bir arada göründüğü tek baskı da bu nadir nüshadır aslında… Bu durum, Anıt Yayıncılık’ın 1982 baskısının Altın Kitaplar’daki 1982 baskısından daha önce gerçekleşmiş olabileceğini düşündürdü bana. (Peki, buradaki gerçeği -1982 yılında iki yayınevi arasında ne olduğunu, ne yaşandığını- kim bilebilir? Anıt Yayıncılık romanı kaçak veya izinsiz olarak mı bastı, yoksa Gültekin’in yayınevi tercihi mi değişti birden bire, ne yaşandı, ne olup bitti bilemiyoruz.) Ardından -on yıl sonra, 1992’de- East of Eden, Nuriye Yiğitler’in çevirisiyle Oda Yayınları Dünya Klasikleri dizisinden bir kez daha basılıyor. Bu kitabın künyesinde de birinci baskı yazması ‘yayıncılık tarihi’ açısından çok ilginç gerçekten! 1990’lı yılların sonunda ise Altın Kitaplar tarafından gene Vahdet Gültekin’in çevirisiyle yayımlanmış çok çeşitli -bazıları iki cilt olmak üzere- East of Eden baskıları falan da var. Neyse…

Anıt Yayıncılık, 1982

2000’lerdeki duruma baktığımızda East of Eden, Türkçe’de Cennetin Doğusu adıyla hâlâ yeni baskılarını gerçekleştiriyor ve yayıncılık adına hâlâ etkili bir dolaşımı var. Kitap, önce Eylül 2004’te Remzi Kitabevi tarafından Derin Çizer ile Ömür Candaş’ın ortak çevirisiyle yayımlanmış ve 2012’de altıncı basıma ulaşmış. Sonrasında Sel Yayıncılık tarafından Roza Hakmen çevirisiyle 2017’den itibaren yayımlanan baskıların ardından İletişim Yayınları da aynı çeviriyi 2021’de yayımlamaya başlamış ve kitap Eylül 2026 tarihinde 10. baskısını gerçekleştirmiş. Böylece 1950’lerin Cennet Yolu’ndan bugünün Cennetin Doğusu’na uzanan çizgide, yalnızca kitap adı değil, çevirmenler ve yayınevleri de değişerek East of Eden’ın Türkiye’deki bibliyografik varoluşu da çeşitlenmiş oluyor. Eski nüshaların biçimsel özelliklerine (kapak tasarımı vb.) bakınca; güncel baskılarla aynı metnin yeniden ve yeniden yayımlanması, kitabın varoluşsal hafızasını da diri tutuyor bence… Bir de tabiî, tüm bunlar East of Eden’ın önemli bir efemeratik edebiyat arşivi ve koleksiyon öğesi olma niteliğini de üssel olarak arttırıyor!

Açık konuşmak gerekirse benim koleksiyonumda yer alan 1953 yayın tarihli Cennet Yolu nüshası sadece ilk baskı bir Steinbeck kitabı veya sıradan bir koleksiyon unsuru değil. Eşsiz bir efemera olarak görüyorum onu: İlk sayfasında -emin olamasam da- Vahdet Gültekin’in ıslak imzası var. ‘Emin değilim’ diyorum çünkü açık dijital noktalarda ve bilebildiğim nadir kitap arşivlerinde Gültekin’in doğrulanabilir bir imza görseline rastlayamadım. Fakat imzanın tarihini, el yazısı karakterini, mürekkebi ve derinlikli ithafın kitabın içeriğiyle kurduğu ilişkiyi düşündüğümde imzanın Vahdet Gültekin’e ait olduğunu hissediyorum. Ayrıca imzalı sayfadaki bu gizemli varoluş, bir efemera olarak onun kıymetini daha da arttırıyor zihnimde. Benim elimdeki nüshayı bu yüzden sıradan bir “eser” gibi değil, efemeratik arşivimde ve koleksiyonumda yer alan tarihsel bir tanıklık, bir “sahicilik belgesi” gibi görüyorum. Kitabın 1953’teki ilk baskısının üzerine, 31.7.1954 tarihinde düşülen ithaf yazısı şöyle: “Acaba hangi yoldur? Allah daima doğru yolda rehber versin.”

Türkiye Yayınevi, 1953
(Zafer Yalçınpınar Koleksiyonu’ndan…)

Efemeratik incelemelerde ve arşivde -hatta, diyebilirim ki evvel.org’un tamamında- yapmaya çalıştığım şey şu aslında: Bir esere kuru kuruya sahip olmak değil; onun hakikatinin özünü anlamak, bir duygunun koruyucusu veya taşıyıcısı olmak! Bunca yıl sonra -çekinmeden, açıkça- ifade ediyorum ki; evvel.org kapsamında yaşantılara veya bir eserin ânlarına dair bir hafıza alanı yaratarak, onları korumaya çalışıyorum.

Cennetin Doğusu’nun büyüklüğünü -kendi kendime- irdelemeye çalıştığımda kitabın bir koleksiyon değeri taşımasının yanı sıra, John Steinbeck’in hayatındaki belirleyici konumunun da öne çıktığını görüyorum. Steinbeck, 1951’de romanı yazmaya başlarken, editörü ve dostu Pascal “Pat” Covici’ye yazdığı notlarda, “Belki de şimdiye kadar yazdığım tek kitap bu!” diyor. Aslında Steinbeck’in “tek kitap” söylemindeki bu ısrarını poetik bir duruş olarak da tanımlayabiliriz: Çünkü Kaliforniya eyaletinin Salinas kasabasında geçen East of Eden, Steinbeck’in hayatının, ailesinin, çocuklarının, çektiği hakiki acıların büyük bir bütününü oluşturuyor. Bir de işin daha eski, daha derinde bulunan Habil-Kabil mitolojik katmanı var. Ezeli kardeşler çatışması, romandaki Trask ailesinin içine yerleşiyor; babanın sevgisi, kardeşler arasındaki rekabet, seçilme ve reddedilme, suçluluk ile kötülük tanımları eserle bütünleşmiş durumda.

Samuel Hamilton (1830-1904)

Tabiî ki, romanda ahlâki vicdanı ve saf insan erdemini tek başına sırtlayan Samuel Hamilton karakterini de unutmayalım: Steinbeck’in kendi öz dedesinden -ki gerçek hayattaki adı da Samuel Hamilton’dır- ilhamla var ettiği bu İrlanda kökenli yaşlı aile ferdi, verimsiz topraklarda kuyu açan, sessizce işe yarar icatlar yapan, yoksul ama ruhu çok güçlü bir bilge karakterdir. Trask ailesinin karanlık durumuna her temas ettiğinde orayı aydınlatan, sarsılmaz adalet ve hakikat arayışıyla romanın mihenk noktasını oluşturan Samuel, adeta emeğin ve kadim bilgeliğin sesidir. Kendi köklerine, o İrlandalı damarına dair romanda dile getirdiği, “İrlandalılara soru sorma çünkü sana cevap verirler!” sözü ne olursa olsun hakikati ifade etmenin yüceliğini işaret eder. İrlandalı Samuel’in varoluşu, yalanın ve günahın ortasında hile yapmadan durabilmenin, hakiki erdemin ta kendisidir. Bu nedenle East of Eden’ı, kutsal bir anlatıdan damıtılmış ve modern zamanlara geçirilmiş bir Kabil-Habil varyasyonu olarak okurken, Samuel Hamilton’ı da o trajedinin ortasındaki yegâne karakter olarak konumlandırmak elzemdir. Samuel Hamilton karakteri zihnimde -erdem kavramıyla birlikte- var oluyor hep, unutulmaz bir şekilde! Ayrıca, East of Eden odağında Steinbeck’in gerçek hayatındaki ‘kasaba yaşamı’na dair  büyük bir tartışma bulunuyor. East of Eden yayımlandığında Salinas’ın bazı sakinleri Steinbeck’i yadırgamışlar. Çünkü kitapta yalnızca hayalî Trask ailesi yok; Steinbeck’in kendi ailesi, çocukluğunun Salinas Vadisi, tanıdığı insanlar, yerel alışkanlıklar ve kasabanın gündelik hayatı da romanın içine sızmış. Özellikle Hamiltonlar, Steinbeck’in anne tarafından ailesinin edebî bir yansımasını oluşturuyor. Steinbeck, East of Eden’ı yazarken eski Salinas gazetelerini karıştırmış, doğumları, ölümleri, evlilikleri, kilise haberlerini, yerel söylentileri ve sosyal hayatın küçük ayrıntılarını toplamış, kendi öz kasabasının efemerasını romanın hammaddesine dönüştürmüş. Sonra, kitap yayımlanıyor ve bazı insanlar romandaki yerlerini, hakiki yansımalarını fark ediyorlar. Özellikle yerel kasaba hayatının, kasaba ahlâkının ve o dönemde yaşayan bazı kişilerin veya ailelerin tanınabilir biçimde yer almasının Salinas’taki gerçek halka rahatsızlık verdiği çok açıktır. Steinbeck’in East of Eden’la kasabanın sırlarını açığa çıkardığını düşünenler oluyor ve Steinbeck’e karşı büyük bir tepki doğuyor falan… Mantıklı düşünelim: Aslında Steinbeck onların hayatını icat etmemişti ki; onların yaşantılarını da içeren bir roman kaleme almıştı sadece… Neyse…

Orjinal Afiş, 1955, ABD

East Of Eden’ın varoluşunu uzamsal olarak düşündüğümüzde sinema tarihine adını kazıyan -ve hızlı yaşayarak genç yaşında ölen- efsanevi aktör James Dean’e de temas ediyoruz: Elia Kazan’ın 1955 tarihli East of Eden filmiyle Steinbeck’in romanı başka bir maddî ve görsel biçime kavuşuyor. Cal Trask artık yalnızca romanda değil; James Dean’in o hırçın, melankolik yüzünde -ve oyunculuğunda da- yaşamaya başlıyor. Biraz derin tahayyül edersek, East of Eden belki de James Dean’in ölüm ânında bile etkili olmuştur, olabilir de! Çünkü James Dean, 30 Eylül 1955 tarihinde (henüz 24 yaşındayken) yeni satın aldığı Porsche 550 Spyder arabasıyla -Steinbeck’in romanında mekân olarak işlediği- Salinas kasabasında gerçekleştirilecek özel bir spor araba hız yarışına (Bkz: 1st Annual Salinas Optimist Club Road Sports Car Races) giderken yolda (Cholome mevkiinde) korkunç bir kaza sonucu ölüyor!

James Dean’in öldüğü kazanın olay yeri fotoğraflarından biri… (1955)

Şimdilerde – bu yazıyı tamamlamamdan yaklaşık iki gün sonra, 1 Ekim 2026 tarihinde- East of Eden bu kez Netflix’te yedi bölümlük bir dizi olarak yayımlanacak. Dizinin yaratıcısı, senaristi ve yapımcısı Zoe Kazan, James Dean’in oynadığı filmin yönetmeni olan Elia Kazan’ın öz torunu! Yani Steinbeck’in hikâyesi önce dedenin zihninden geçip yetmiş bir yıl sonra da torunun senaryosu sayesinde yeni nesil izleyicilerle buluşacak. Uluslararası kaynaklardan okuduğum kadarıyla East of Eden‘ın hikâyesi de genişliyormuş; yedi bölümlük bu yeni uyarlamada romanın bütününe daha fazla alan açılıyormuş ve özellikle Cathy Ames karakteri merkezde olacakmış. Florence Pugh’nun canlandıracağı Cathy, Steinbeck’in o eski Kabil-Habil anıştırmasının içinden bugüne doğru yeniden çıkmaya hazırlanıyormuş…

Bir köşede Kabil ve Habil mitolojisi; başka bir köşede Trask ailesi ve onun yanı başında Samuel Hamilton’ın sarsılmaz erdemi; bir başka yerde James Dean’in hırçın yüzü; sonra Vahdet Gültekin’in ilk sayfaya bıraktığı o hakiki ithaf; en sonunda aynı hikâyenin yetmiş bir yıl sonra başka bir Kazan’ın elinde yeniden kurulacak olması… İşte size sahici bir şiir ve “imgesel alan derinliği!”

En baştaki iddiamı -bu kısa yazıya sonuç olarak- tekrar etmekte fayda görüyorum: Efemeratik edebiyatın ve kitap koleksiyonu heveskârlığının özü şudur: Büyük anlatıların ve ideolojilerin kendisini değil, onların yaşama temas ettikleri benzersiz -ve belki de biricik- ânları biriktirmek, saklamak ve korumak!

‘Şiir’in Ece Ayhan tarafından ‘tarihsel bir avadanlık’ olarak tanımlanmasının sebebi de budur aslında: Çünkü “Ancak tarihtir ki yeniden yazılabilir!”

Sahicilikle,
Zafer Yalçınpınar
29 Eylül 2026


Hamiş: EVV3L kapsamında yer alan John Steinbeck ilgilerine htps://evvel.org/ilgi/john-steinbeck adresinden, Z. Yalçınpınar’ın tüm edebiyat ve inceleme yazılarına ise https://zaferyalcinpinar.info adresinden ulaşablirsiniz.

Eyl
24
2026
--

Şeylerin Lirizmi ve Nesnel Şiir: (Eugène) Guillevic ve Poetikası


(…) (Eugène) Guillevic, 20. yüzyılın ikinci yarısında Fransız edebiyatına yön vermiş en önemli toplumcu ve nesnelci şairlerden biri olarak kabul edilir. Guillevic’in şiiri, dönemin popüler akımı olan sürrealizmden uzak durarak kendine has yalın, süssüz ve doğrudan bir üslup geliştirmiştir. Şiiri genellikle ‘şeylerin lirizmi’ veya ‘nesnel şiir’ olarak adlandırılır. İnsanlar ile cansız nesneler, geometrik şekiller ve doğa arasındaki derin bağları epik ama minimalist bir dille ele alır.(…)

“Şeylerin Lirizmi ve Nesnel Şiir: (Eugène) Guillevic ve Poetikası” başlıklı özel dosyayının tamamını https://upas.evvel.org/?p=3589 adresinden okuyabilirsiniz.



Hamiş: EVV3L kapsamında yer alan Poetika Çalışmaları arşivine https://evvel.org/ilgi/poetika-calismalari adresinden ulaşabilirsiniz.

Eyl
15
2026
--

“Sonrasız bir gecenin tam eşiğinde duruyoruz.” (Zafer Yalçınpınar)

SON SÖZ

yavaş yavaş hatırlayamayacağız
________tarihin büyük döngüsünü
ve son bir kez -belki de ilk kez-
dünya yenileyemeyecek kendini
özünün son sözünü
söylemeyerek
____tek bir âna dönüştürecek zaman
_______toprağın çürümesini

başlayacak
sonrasız veya ufuksuz
sessizliğinde
______geleceğin
____________ölümü

çünkü akıl verdi insanlar kötülüğe
hakikatin dokuma tezgâhlarını
___________________durdurarak
son verecek bu yaşamın son gücü
kendi
___örgüsünün
_________özüyle

kendisine

Zafer Yalçınpınar
Ağustos 2026


“Zaman durdu ve sonrasızlık başladı.” Yüzyıllık Yalnızlık’ta Macondo kasabasının kurucusu José Arcadio Buendía’nın, zamanın ilerlemeyi bıraktığını ve her günün “pazartesi” olduğunu fark edip bir kestane ağacının altında sonrasızlığa teslim olduğu o ân, ‘Son Söz’ adlı şiirimdeki asıl çağrışımı oluşturuyor. (Zy)

CEM SAYIZ: Takip ettiğim kadarıyla, kısa, minimalist ve iddiasız görünen şiirler yazıyorsunuz son yıllarda… ‘Son Söz’ adlı şiirinizde de durum aynı… Fakat görüyorum ki şiirinizde yapısal bileşenleri bilerek ayrıştırmışsınız. Dize kesmeler, boşluklar ve alt çizgiler okuyucunun zihinsel ve görsel konforunu tamamen bozuyor. Bu tekinsiz biçim ve sesle ilgili şeyleri bir kenara bırakırsak; şiirinizde felsefi bir derinlik arayışı da var galiba… Son Söz’ün arkasındaki felsefi yaklaşım nedir? Sizin bu dizelerinizi okuyan biri ne düşünmeli? İnsanlığın bilgiyi ve aklı kötülükle birleştirerek yaşamın o kadim tezgâhını durdurduğunu söylüyor, büyük bir kozmik iddiada bulunuyorsunuz! Öyleyse, kendi sonumuzu hazırlayan bir çöküş çağını yaşıyoruz demektir sizin için… Peki bu kurduğunuz karanlık atmosferde şiirinizi nasıl okumalıyız gerçekten?

ZAFER YALÇINPINAR: Son Söz şiirimde kurmaya çalıştığım şey, insanlığın uygarlığını mihenk noktasından yakalayan bir varoluşsal kara delik duygusu… Çünkü şiir dili, zamansal bir donuk ân veya konum çerçeveleyebildiği ölçüde felsefi anlam katına erişiyor. Ben bu erişimi ‘imgesel alan derinliği’ olarak kavramsallaştırmaya gayret ettim hep… Neyse… Aslında şiirde Son Söz başlığının altına bir alınlık olarak, Gabriel Garcia Marquez’in ‘Yüzyıllık Yalnızlık’ adlı efsanevi -ve büyülü- eserinde geçen şu cümleyi kullanmalıydım: “Zaman durdu ve sonrasızlık başladı.” Yüzyıllık Yalnızlık’ta Macondo kasabasının kurucusu José Arcadio Buendía’nın, zamanın ilerlemeyi bıraktığını ve her günün “pazartesi” olduğunu fark edip bir kestane ağacının altında sonrasızlığa teslim olduğu o ân, şiirdeki asıl çağrışımı oluşturuyor. Şiirde “tek bir âna dönüştürecek zaman / toprağın çürümesini” derken, aslında insanlığın bizzat kendi elleriyle yarattığı o büyük felci, dilsizliği, sonrasızlığı, hiçliği anlatmak istedim. Bununla birlikte ustamız Oruç Aruoba’nın Yürüme adlı eserindeki “yer, yön, yol” yaklaşımı da hep zihnimdedir. Orada Aruoba insanın sürekli yolda olan, hep yürüyen bir varlık olduğunu ifade eder. Yürümek -ve düşünmek- hayatla kurulan en sahici bağ gibidir… İşte insanlar ne zaman ki “akıl verdi kötülüğe”, yani zekâyı, rasyonaliteyi, algoritmaları ve teknolojiyi sadece sömürmek, doğayı talan etmek ve kapitalist güç kazanmak için araçsallaştırdı; işte o ân zamanın tezgâhı, hakikat yolundaki kalb ve vicdan arayışı kırıldı. İnsanlığın yürüyüşü durdu. Yol bitti. Zaman ileriye akan bir nehir olmaktan çıkıp, kendi içine çöken durgun bir göle, hatta bir kara deliğe dönüştü. Böyle hissediyorum ben. Çünkü bence bugünün dünyasında ‘anlam’ın kendisi de yoruldu: Olayların, olguların ve nedenselliğin dikişleri bu kadar söküldüğünde, bu kadar retorik içerisinde dil de artık hakikati taşıyamaz hâle geliyor ve insan kendi içine kilitleniyor, düşünce felce uğruyor. Aruoba’nın bahsettiği o en uç varoluşsal sınıra, yani “sustuğun yerde başlayan o devasa dilsizliğe” çarpıp bitecek gibi her şey. Bu bir tahayyül meselesi…. Márquez’in romanının sonunda, soyun son üyesi el yazmalarını okuyup kendi geçmişini ve geleceğini çözdüğü ân, kasaba devasa bir kasırgayla yeryüzünden silinir ya; işte benim şiirimdeki “özünün son sözünü söylemeyerek” ifadesi tam da o ân… Yaşamın doğası -ta kendisi- artık bu çıkar odaklı ve açgözlü insanlığa dair yeni hiçbir şey söylemek istemez. Yaşam şiirselliğini kaybeder! Dizeler, imgeler, her şey biter, kapılar kapanır ve ebedi bir sonrasızlık başlar. Dünyanın sonu uzaydan bir göktaşıyla gelmeyecek. İnsanlık, kendisini kalb, vicdan ve doğanın adaletinden kopardığı gün kendi sonunu ilmik ilmik örmeye başladı bence. “Son verecek bu yaşamın son gücü / kendi örgüsünün özüyle kendisine.” Bizler şu ân, sonrasız bir gecenin tam eşiğinde duruyoruz. Öyle görüyorum ben. Kimse bu karanlığın akkorluğunun kusuruna bakmasın!

13 Eylül 2026


Hamiş: ‘Son Söz’ adlı şiir ilk kez 31 Ağustos 2026 tarihinde banliyo.org kapsamında yayımlanmıştır. (Bkz: https://banliyo.org/son-soz-zafer-yalcinpinar/) Yalçınpınar’ın tüm şiirleri ve şiir kitapları https://www.zaferyalcinpinar.info/tum-siirleri-ve-siir-kitaplari-pdf/ adresinden tam metin pdf dosyası biçeminde okunabiliyor.

Eyl
10
2026
--

Banliyö Şiir-Sanat’ta; Öküz’lemeler (Ece Ayhan, 1997)

Ece Ayhan’ın 2004 yılında yayımlanan ÖKÜZ’LEMELER
adlı kitabının tam metni BANLİYÖ Şiir-Sanat’ta!
Okumak için: https://banliyo.org/ece-ayhan-okuzlemeler/


Ece Ayhan, Öküz’lemeler
Sel Yayıncılık (Geceyarısı Kitapları No:26), 1. Baskı, 2004

(Görselleri büyütmek için üzerlerine tıklayınız…)


Ece Ayhan’ın Son Günceleri (1997-2000)

Ece Ayhan’ın Öküz Dergisi’nde yayımlanan diğer yazılarının bir kısmına “Ece Ayhan’ın Son Günceleri” başlığı altında https://evvel.org/ece-ayhanin-son-gunceleri-1997-2000 adresinden ulaşabilirsiniz.


Hamiş: “Ece Ayhan” başlıklı arşiv ve araştırmalara https://www.zaferyalcinpinar.info/ece-ayhan-arsivi-ve-arastirmalari/ adresinden ulaşabilirsiniz.

Eyl
09
2026
0

Gördüm, gördüm, gördüm: “Gerçeklikte gemiler terketmektedir fareleri.” (Ece Ayhan)


Sıkı şair Ece Ayhan‘ı saygıyla anıyoruz…
(10 Eylül 1931 – 13 Temmuz 2002)



“Beni kafakola alamıyorlar. Şu anda bile -ki 60 yaşındayım- kafakola alamıyorlar.Bir beklentim yok. Bir şey istemiyorum. Ev istemiyorum, rüşvet istemiyorum, para istemiyorum, ödül istemiyorum.” Ece Ayhan



Ece Ayhan’a dair video arşivine https://youtube.com/playlist?list=PL-xdB10oBNDXU6wkU5PgEecyyg1BePwuh adresinden ulaşabilirsiniz.


YANKI ODASI’NDA
ECE AYHAN’A SAYGI ÖZEL YAYINLARI

12 Temmuz 2025, 3. Kısım

25 Temmuz 2024, 2. Kısım

13 Temmuz 2024, 1. Kısım


EVV3L’in Ece Ayhan İlgileri İndeksi (2007-2026)
https://evvel.org/eceayhanindeksi.pdf


EVV3L’in Ece Ayhan Arşivi
https://evvel.org/ilgi/ece-ayhan
https://evvel.org/ilgi/ece-ayhan/page/2
https://evvel.org/ilgi/ece-ayhan/page/3
https://evvel.org/ilgi/ece-ayhan/page/4
https://evvel.org/ilgi/ece-ayhan/page/5
https://evvel.org/ilgi/ece-ayhan/page/6
https://evvel.org/ilgi/ece-ayhan/page/7
https://evvel.org/ilgi/ece-ayhan/page/8
https://evvel.org/ilgi/ece-ayhan/page/9
https://evvel.org/ilgi/ece-ayhan/page/10
https://evvel.org/ilgi/ece-ayhan/page/11
https://evvel.org/ilgi/ece-ayhan/page/12
https://evvel.org/ilgi/ece-ayhan/page/13
https://evvel.org/ilgi/ece-ayhan/page/14



Ece Ayhan Web Sitesi:
https://www.zaferyalcinpinar.info/ece-ayhan-arsivi-ve-arastirmalari/



Zafer Yalçınpınar’ın İnceleme Yazıları

1/ Ece Ayhan Hakkında Bilinmeyenler (2016)
Okumak için: https://bit.ly/eceayhanbilinmeyenler

2/ Ece Ayhan’ın İktidar Karşıtlığı (2017)
Okumak için: https://bit.ly/eceayhaniktidarkarsitligi

3/ Ece Ayhan Çağlar Adası (2012)
Okumak için: https://bit.ly/eceayhanadasi


Eyl
06
2026
--

Necdet Kurdakul’un Köşe Yazılarında Marmara Adası (1973)

(Köşe yazılarını büyüterek okumak için üzerlerine tıklayınız…)


Necdet Kurdakul‘un (1916-1998) Dünya Gazetesi’nde kaleme aldığı bu köşe yazılarını arşivimizle paylaşan Sn. Tekin Deniz‘e çok teşekkür ederiz. EVV3L kapsamında yayımlanan “Marmara Adası” ilgilerinin tümüne https://evvel.org/ilgi/mermer-adasi adresinden ulaşabilirsiniz.

Ağu
28
2026
--

İLHAN BERK yaşıyor!

İlhan Berk’in kendi el yazısı ile…
“ÜÇ KEZ SENİ SEVİYORUM DİYE UYANDIM” adlı şiiri…



“Şiirimizin uç beyi” İlhan Berk‘i (1918-2008) saygıyla anıyoruz…


İlhan Berk’in Poetikası (Yayın Tarihi: 18 Ağustos 2024)


YANKI ODASI (16. Bölüm, 17 Kasım 2024)
İlhan Berk’e Saygı Özel Yayını



İLHAN BERK ARŞİV ÇALIŞMALARIMIZ:

https://evvel.org/ilgi/ilhan-berk
https://evvel.org/ilgi/ilhan-berk/page/2
https://evvel.org/ilgi/ilhan-berk/page/3
https://evvel.org/ilgi/ilhan-berk/page/4
https://evvel.org/ilgi/ilhan-berk/page/5
https://evvel.org/ilgi/ilhan-berk/page/6
https://evvel.org/ilgi/ilhan-berk/page/7
https://evvel.org/ilgi/ilhan-berk/page/8


İLHANBERKİĞNE, Zafer Yalçınpınar
UPAS Yayın/Anlatı, Ağustos 2018, 20 Sayfa
Okumak için: upas.evvel.org/ilhanberkigne.pdf

Ağu
15
2026
--

Cemal Kırca: “Sessiz yaşadım, kim beni, nerden bilecektir?” (Turgut Uyar)

Cemal Kırca (1918-1995)

(Erzurum Lisesi’nde, 19 Mayıs Töreni’nde..)

Annem Zeynep Meral Yalçınpınar ve Kırca Ailesi tarafından akrabamız olan şair Cemal Kırca‘yı saygıyla anıyorum. Cemal Kırca’ya dair en kapsamlı arşiv çalışmasını gerçekleştiren Sn. İhsan Tevfik Kırca ile Cemal Kırca şiirinin geleneğe bağlı toplumsal gücünü irdeleyerek -bir kez daha- hepimize hatırlatan Turgut Uyar‘a sonsuz teşekkürlerimi sunarım. (Zy)


(Sayfaları büyüterek okumak için üzerlerine tıklayın…)

TURGUT UYAR
Bir Şiirden, İyi Şeyler Yay., 2. Baskı, Mart 1999, ss.125-129


“Geçit”, Cemal Kırca Kitabı
Hazırlayan: İhsan Tevfik Kırca
Pervaz Yayınları, 1. Baskı, Haziran 2004, 350 Sayfa
(İhsan Tevfik Kırca’dan Zeynep Meral Yalçınpınar’a ithafen imzalı…)


(Görselleri büyüterek incelemek için üzerlerine tıklayınız..)

Cemal Kırca’nın Bibliyografyası
“Geçit”, Cemal Kırca Kitabı
Hazırlayan: İhsan Tevfik Kırca
Pervaz Yayınları, 1. Baskı, Haziran 2004, ss. 359-363


Cemal Kırca’ya dair çeşitli efemeralar…

(Görselleri büyüterek incelemek için üzerlerine tıklayınız..)


Hamiş: EVV3L kapsamında yayımlanan imzalı ilgilere https://evvel.org/ilgi/imzali adresinden, poetika çalışmalarına ise https://evvel.org/ilgi/poetika-calismalari adresinden ulaşabilirsiniz.

Ağu
04
2026
--

Toplanıp bir odanın / en güzel geçmişine / dünyayı ısıtalım: İyi ki doğdun Turgut Uyar!

Resmi kayıtlara göre 4 Ağustos 1927’de dünyaya gelen
Turgut Uyar‘ı doğum gününde saygıyla anıyoruz…

(…) Şöyle anlatayım: Babam küfretmez, kötü konuşmaz, insanı hiç ama hiç aşağılamazdı. Hani vardır ya, bazı insanlar bakışlarıyla küçümserler karşısındakileri, babam onu hiç yapmazdı. Bir şeye sinirlendiğinde uzun uzun susardı. Bu suskunluğu çevresine dalga dalga yayılırdı tabii, tam manasıyla fırtına öncesi sessizlik dediklerinden. Susmanın artık dayanılmaz olduğu, daha doğrusu ayranının kabardığı eşikte birdenbire masayı devirip kalkar; masa şangur şungur devrilirdi. Sonra yeniden bir sus pus olma hali. İşte şiirlerinde de bu hissi almışımdır, bir şeyler birikir, yoğunlaşır ve aniden patlar. (…)

Semiramis Uyar
“Turgut Uyar’ın Çocuklarıyız”, Haz: Derviş Aydın Akkoç
İletişim Yay., 2014, 1. Baskı, s. 40


Turgut Uyar’ın SEKA Kimliği
(H.Turgut Uyar Arşivi’nden…)

(Turgut Uyar’ın Aşiyan Asri Mezarlığı‘nda bulunan kabristanı…)


Yankı Odası, Turgut Uyar Özel Yayını (10. Bölüm, 4 Ağustos 2024)

Yankı Odası, Turgut ve Tomris Uyar Özel Yayını (11. Bölüm, 22 Ağustos 2024)


EVV3L kapsamındaki Turgut Uyar Arşivi

1/ https://evvel.org/?s=Turgut+Uyar
2/ https://evvel.org/page/2?s=Turgut+Uyar
3/ https://evvel.org/page/3?s=Turgut+Uyar

Tem
22
2026
--

Ingeborg Bachmann Şiiri Üzerine… (Esra Kuş)

(…) Bazı parçaları çoğu zaman içeriye koyamayız. Bu parçaları bir başkasının da içeriye koyamadığını görmek, bize direnme gücü ve umut verir; bu, tek olmadığımızı, yeniden yola devam etmemizin küçük ama etkili kıvraklığını göstermektedir. Bachmann’da çokça bu parçaların içeriye konulmadığını görürüz; belki bilerek, belki yaşam izin vermediği için, belki de kendi beceriksizliğimizdendir. Ama ne olursa olsun, kavram “zaman” da olsa, mevsimlerin, ağaçların, bahçelerin, yağmurların parçası yine kendine dönen zamandır. Bunu da Bachmann, Sonbahar Manevrası şiirinde, “Unutalım isterseniz geçmişe gönderilip yanıtsız kalan mektupları! Mucizeler yaratır zaman.” mısralarıyla kurduğu yakınlıkta göstermiştir. Onun bu yakınlığı, bugün hem o parçaları anlayışımıza hem de zamandaki kendiliğimizin sancısını kavramamıza olanak tanımıştır. En azından evrendeki parçaları, içsel deneyimiyle, bütün kitap boyunca kendi üzerimizden yoğun şekilde hissetmemize müthiş bir kapı açmıştır. (…)

Esra Kuş
banliyo.org, 21 Temmuz 2026


İncelemenin tam metnine https://banliyo.org/ingeborg-bachmann-siiri-uzerine-kendimizin-siiri-dolaysiz-etkilenisimiz/ adresinde ulaşabilirsiniz.


Tem
14
2026
--

Oruç Aruoba Anma Etkinliği (14 Temmuz 2026)

Ustamız Oruç Aruoba, 78. doğum gününde (14 Temmuz 2026’da) Karamürsel’de bulunan mezarı başında Örsan Öymen, İskender Aruoba ve Vedat Kamer‘in konuşmalarıyla anıldı.

Etkinliğe dair arşive https://photos.app.goo.gl/TwxtK2YEiEorn9HL9 adresinden ulaşabilirsiniz.


Hamiş: EVV3L kapsamında yer alan Oruç Aruoba arşivine https://evvel.org/ilgi/oruc-aruoba adresinden ulaşabilirsiniz.

Tem
11
2026
--

Marmara Adası’nda bir ilk; adalı yazarlar ve kitapseverler Marmara Adası İlçe Halk Kütüphanesi’nde buluştu…

Marmara Adası’nın farklı kuşak ve yaşam deneyimlerinden gelen üç adalı yazarı (H. Can Yücel, Gülşen Küçükali Üstün ve Zafer Yalçınpınar) 11 Temmuz 2026 tarihinde Marmara Adası İlçe Halk Kütüphanesi‘nde düzenlenen özel söyleşide bir araya geldi. Şöyleşi kapsamında adanın belleğiyle, kültürüyle ve edebiyatla kurulan bağlar adalı yazarlar tarafından farklı yönleriyle ele alındı. Kole Burnu’nun girişindeki tarihî mekânda (kütüphanede) gerçekleştirilen bu etkinlikte, adanın yerel değerleri odağında tarihsel perspektif, literatür-arşiv araştırmaları ve çeşitli anılar paylaşıldı. Marmara Adası İlçe Halk Kütüphanesi, bu buluşmayla birlikte yalnızca kitaplara değil, adanın yerel ve kültürel hafızasına da ilk kez ev sahipliği yapmış oldu.

(Adada bir ilk olma özelliği taşıyan etkinliğin gerçekleştirilmesine katkı sunan kütüphane yöneticilerimize ve tüm katılımcılara çok teşekkür ederiz.)

(Görselleri büyütmek için üzerlerine tıklayınız…)


Hamiş: EVV3L kapsamında yer alan Marmara Adası ilgilerinin tamamına https://evvel.org/ilgi/mermer-adasi adresinden ulaşabilirsiniz.

Tem
10
2026
--

Özel Söyleşi: “Mermer Adası’ndan Bir Sima: ZAFER YALÇINPINAR” (H. Can Yücel)

“Kadim dost H. Can Yücel -yıllar sonra da hatırlanacak- çok özel ve hakikatli bir söyleşi gerçekleştirdi benimle… Can öylesine kapsamlı ve sıkı sorular hazırlamış ki detaylıca anlatmak, cevaplarda her şeye değinmek ve bol bol gevezelik etmek zorunda kaldım:- bir yandan da yaşamımı geniş bir çerçeveden ifade edebildiğim için çok mutlu oldum. Ortaya çıkan bu dostça ve uzun soluklu söyleşi, ‘Mermer Adası’ndan Bir Sima: Zafer Yalçınpınar’ başlığıyla Adalı Dergisi‘nin Haziran 2026 tarihli 252. sayısında yayımlandı. Söyleşinin H. Can Yücel tarafından kaleme alınan ‘içtenlikli girizgâh’ ile ‘özenli sonsöz’ bölümlerini de içeren orjinal metnini https://adalidergisi.com/tum-sayilar/2026/haziran-sayi-252/mermer-adasindan-bir-sima-zafer-yalcinpinar/ adresinden okuyabilirsiniz.” (Zy)


(…)

H. Can Yücel: (…) 12 yıl önce bendeki merakı ve üretme sancısını fark ettiğinde “Sen bir koleksiyonersin ve adaya dair biriktirdiklerin yaşanmışlıkların düşlerin var. Gel seninle bir söyleşi yapalım ve tanışmamıza vesile olan evvel.org’da yayınlayalım.” demiştin. O gün bu gündür, gerek adada gerekse İstanbul’da çokça paylaşımlarımız oldu ve bolca anı biriktirdik. (…) Dostluğumuzun 12. yılında bu kez söyleşiyi ben seninle yapmak istedim üstadım… Öncelikle kabul ettiğin için teşekkür ederim, hoş geldin!

Zafer Yalçınpınar: Hoş bulduk, eyvallah… Dostluklar yalnızca birlikte geçirilen zamanla değil, birbirinin hafızasına, ruhun atmosferine dokunabilmekle derinleşiyor. Senin bu satırlarını okumak bana yıllar önceki o ilk konuşmalarımızı, o üretme heyecanını yeniden hatırlattı. Aslında ben sadece sende zaten var olan şeyi gördüm: Ada Kültürünü taşıyan bir hafızayı, biriktirme tutkusunu ve anlatma ihtiyacını… Geri kalan her şey zamanın ve dostluğun kendiliğinden açtığı bir yol oldu. Senin bu satırlarını okuyunca bir kez daha düşündüm: İnsan bazen sadece bir yerin coğrafi varoluşuna değil, özel bir hafızaya, o yerin duygusal envanterine ait hissediyor kendini. Marmara Adası da bizim için biraz böyle galiba… Sadece doğup büyüdüğümüzden bugüne var olduğumuz bir yer değil; tüm özlem duygularıyla birlikte içimizde yaşayan büyük bir hatıra, büyük bir envanter. O zamanların ruhunun hatırası sanki… Belki de bu bellek dediğimiz şey, zekânın yalnızca bilgiyi depolayan, kayıt altına alan bir tarafı değil, yaşantı parçalarını anlamlandıran, ilişkilendiren ve yeniden kuran en derin boyut… İnsan, neyi hatırlıyorsa biraz da odur. Ve bazı insanlar vardır; biriktirdikleri yalnızca nesneler ya da anılar değildir. Bir dönemin ruhunu, kaybolmaya yüz tutmuş nesneleri, tarihsel bakışlarını, o dönemin söylemlerini,  kelimelerini de taşırlar. Senin Marmara Adası’na dair kurduğun hafıza ve envanter de bana hep bunu düşündürdü. Yıllar geçiyor, insanlar eksiliyor, gemiler kayboluyor belki… Ama bazı dostluklar ve bazı görüntüler insanın içinde yaşamaya devam ediyor. Senin o ilk merakını, biriktirme heyecanını ve üretme sancını hatırlıyorum. Belki de birbirimizi en çok oradan tanıdık. Çünkü aynı denize başka başka kıyılardan bakıyor olsak da, aynı hafızanın içinden geçiyorduk. Nâzım Hikmet’in “Yaşamaya Dair” adlı şiirinde söylediği gibi; mesele biraz da “hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamakta”… “Yetmişinde bile olsa bir zeytin ağacı dikebilmek”te… Ve belki de “ölümden korktuğu halde ölüme inanmamakta…” İnsanlara, dostluğa, hatıraya, görüntülere ve geleceğe böylesine tutunabilmekte… Sanırım yıllardır yaptığımız şey de biraz buydu: kaybolup giden şeylerin ardından sadece hüzünlenmek değil, onları konuşarak, yazarak, anlatarak yeniden hayata karıştırmak. Bence tüm olan biten bu dostum… İyi ki yollarımız kesişmiş, iyi ki o söyleşi yapılmış. Ve iyi ki hâlâ aynı adadayız, aynı zamanın ruhunu ve aynı hafızanın envanterini birbirimize hatırlatabiliyoruz.

H. Can Yücel: Epeyce sana anlattırmak istediklerim var. Edebiyat-şiir, koleksiyonerlik üstüne daha detaylı sorularım olacak ancak seni ve aileni tanımayanlar için öncelikle bize biraz kendinden bahseder misin, kimdir Zafer Yalçınpınar? Profesyonel iş hayatından da bahseder misin?

Zafer Yalçınpınar: Ân itibariyle kırk yedi yaşındayım, 1979 doğumluyum. Yazılarımda ve tüm yazınsal çalışmalarımda kendi adımı ve soyadımı kullanıyorum. Çünkü insanın hakikatle kurduğu ilişkinin aynı zamanda bir varoluş meselesi olduğunu düşünüyorum; insan, yazdıklarının arkasında kendi adıyla durabilmeli. Ailem eski İstanbullu’dur. Yaklaşık üç-dört kuşaktır Kadıköy’de yaşayan bir aile geçmişimiz var. Baba tarafımın hikâyesi Yeldeğirmeni’nden Erenköy’e uzanan bir Kadıköy hattında şekilleniyor. Baba tarafımdan dedem Fethi Yalçınpınar marangozdu. Marangozluğu bir Rum ustadan öğrenmiş. Aslında bu detay bile eski İstanbul’un çok kültürlü yapısını tek başına anlatıyor bence. Çünkü o dönem zanaat, ustalık ve hayat bilgisi, milliyetlerden ya da kimliklerden çok emeğin, maharetin ve ustalığın etrafında şekilleniyordu. İnsanlar birbirlerinden yalnızca meslek öğrenmiyor, aynı zamanda bir yaşam kültürü de devralıyordu. Neyse… Dedemin marangoz dükkânı Ethem Efendi Caddesi’ndeymiş. Eski Erenköy ve çevresi o dönemler İstanbul’un önemli sayfiye bölgelerinden biri; köşklerin, ahşap yapıların, geniş bahçelerin bulunduğu bir yerdi. Dedem de iyi bir marangoz olarak özellikle bu köşklerde ve civarda iş yapmış. Ben bugün dönüp baktığımda marangozluğu yalnızca bir zanaat olarak değil, sabır, ölçü, estetik ve el emeğiyle kurulan özel bir ilişki olarak düşünüyorum. Belki de yazıyla, şiirle ve koleksiyonerlikle kurduğum bağın derinlerinde biraz da bu “ince işçilik” duygusu var. Çünkü marangoz da yazar da aslında zamana karşı çalışan insanlardır; biri ahşabı, diğeri kelimeleri işler. Aslında ikisinin de özü, mihenk noktası ‘zaman’… Neyse, devam edelim, Anne tarafımda ise hikâye Üsküdar, Koşuyolu, Kızıltoprak ve Fenerbahçe odağında gelişiyor. Dolayısıyla benim zihnimde Kadıköy yalnızca bir semt değil, kuşaklar boyunca birikmiş büyük bir yaşam kültürü aslında. Zaten eski İstanbul tarihinde Üsküdar ile Kadıköy’ün uzun süre aynı belediye yapısı içerisinde değerlendirilmiş olması da boşuna değil. Sonrasında yaşam kültürleri, sosyal yapı ve özellikle gayrimüslim nüfusun etkisiyle iki farklı karakter belirginleşiyor. Üsküdar daha geleneksel, daha muhafazakâr bir çizgide gelişirken, Kadıköy daha kozmopolit ve çok kültürlü bir yaşam alanına dönüşüyor. Benim çocukluğum bu kültürel katmanların arasında geçti diyebilirim. Anneannem öğretmendi. Annemin babası askerdi. Şark görevinde tanışıp evlenmişler. Dolayısıyla çocukluğumdan itibaren Cumhuriyet’in eğitimle, kültürle, kamusal sorumlulukla ve modern insan yetiştirme idealiyle kurduğu bağın aile içindeki disiplinli yansımalarını gördüm. O yılları düşündüğümde, Cumhuriyet’in yalnızca siyasal bir kavram olmadığını, gündelik yaşamın içinde hissedilen bir ahlâk, görgü ve aydınlanma meselesi olduğunu hissediyorum. Annem Zeynep Meral Yalçınpınar lise eğitimini Çamlıca Kız Lisesi’nde tamamladıktan sonra İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’nden mezun oluyor ve devlet hastanelerinde eczacı olarak çalışıyor. Uzun yıllar SSK Süreyya Paşa Hastanesi’nde görev yaptıktan sonra emekli oluyor. Onun hayatında disiplinin, eğitimin ve mesleki sorumluluğun çok belirgin bir yeri vardı. Çocukluğumda hastane kültürüne, sağlık emekçilerinin çalışma biçimine ve insan hayatına temas eden o ciddi dünyaya biraz da annem sayesinde tanıklık ettim. Babam Vedat Yalçınpınar’ın hikâyesi ise bambaşka bir şahsiyet taşıyor. Onun öğrencilik hayatı, kendi deyimiyle biraz “haytalık” nedeniyle oldukça dalgalı geçmiş. İstanbul’un farklı liselerinde okuyor, disiplin cezaları alıyor, okul değiştiriyor ve liseyi oldukça geç bitiriyor. Ama tam da bu yüzden, hayatı daha sokaktan, insan ilişkilerinden, gündelik yaşamın içinden öğrenmiş biri aslında. Babam liseden sonra İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nden mezun oluyor; kısa bir süre bir kimya fabrikasında çalıştıktan sonra Tuzla Askeri Jip Fabrikası’nda kalite-kontrol ve prodüktivite kısım şefi olarak görev alıyor ve oradan emekli oluyor. Babamın tarafında daha serbest, daha asi, daha taşkın bir hayat enerjisi; annemin tarafında ise daha düzenli, Cumhuriyetçi ve disiplinli bir damar vardı. Bugün dönüp baktığımda, sanırım benim karakterim de biraz bu iki farklı dünyanın kesişiminde şekillendi. İlkokulu anneannemlerin yanında yaşayarak Fenerbahçe’de Nurettin Teksan İlkokulu’nda okudum. Ortaokulu Erenköy’deki Kalamış Özel Lisesi’nde tamamladım. Bu okul, TSYD’nin kurucularından Kahraman Bapçum’a ve ailesine aitti; ne yazık ki 2005 yılında kapandı. Liseyi ise İstek Vakfı Özel Belde Koleji’nde bitirdim. Üniversite sınavında Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Ekonometri Bölümü’nü kazandım ve lisans derecemi orada tamamladım. Ardından yine Marmara Üniversitesi’nde “Sermaye Piyasası ve Borsa” alanında yüksek lisans derecemi tamamladım. Ardından, 2003 yılında TÜBİTAK’a bağlı Türkiye Sanayi Sevk ve İdare Enstitüsü’nde araştırmacı olarak çalışmaya başladım. Yaklaşık on yıl boyunca birçok kamu kuruluşuna ve özel sektör firmasına, EFQM toplam kalite yaklaşımı ile ulusal ve uluslararası projeler kapsamında eğitim, danışmanlık ve raporlama hizmetleri verdim. 2013 yılında TÜBİTAK’tan ayrıldım. O tarihten bu yana eğitim, danışmanlık ve raporlama çalışmalarımı sürdürülebilirlik ve sürdürülebilir kalkınma alanlarında özel sektörde devam ettiriyorum. Bir yanıyla kurumsal hayatın içindeyim belki ama diğer yanıyla hep edebiyatın, şiirin, arşivciliğin ve efemeratik hafıza meselelerinin içinde yaşamayı sürdürdüm. Çünkü bana göre insan yalnızca çalıştığı -uzmanı olduğu- işle değil, biriktirdiği görüngülerle, koruduğu hafızayla ve anlamaya çalıştığı hayatla da kendisini var ediyor. Yani şimdilik klasik olarak bunları söyleyerek başlayayım… Yani ‘Kimdir Zafer Yalçınpınar?’ diye soruyorsun ya, inan bilmiyorum üstadım. Borges’in o meşhur tavrı geliyor aklıma. Kendisine “Siz ünlü yazar Borges misiniz?” diye sorduklarında yalnızca “Bazen…” diye cevap verdiği anlatılır. Bu cevap bana hep çok şey düşündürmüştür. Çünkü insan tek parçalı bir varlık değil gerçekten. İçimizde birbirine bazen yaklaşan, bazen çatışan farklı insanlar yaşıyor. Çok acı bu durum, cehennem gibi bir şey aslında…

H. Can Yücel: Türkiye Cumhuriyeti’nin en güzide kuruluşlarından TÜBİTAK’ta uzun yıllar çalışmışsın. Buradaki yetkinliğin, edebiyat alanındaki çalışmalarına nasıl yansıdı? Çalışırken üretmek nasıl bir duygu? Olumlu ya da olumsuz etkileri oldu mu?

Zafer Yalçınpınar: TÜBİTAK’ta çalışmak bana sistemsel düşünmeyi öğretti ama edebiyat bana insanın hiçbir zaman tam anlamıyla bir “sistem” olmadığını gösterdi. Yaklaşık on yıl boyunca TÜBİTAK bünyesinde, sanayi kuruluşlarıyla, kamu kurumlarıyla, kalite yönetimi ve verimlilik odaklı projelerde çalıştım. O dönemde özellikle EFQM yaklaşımı, performans yönetimi, süreç iyileştirme, stratejik planlama gibi alanlarla yoğun biçimde ilgileniyorduk. Açık konuşmak gerekirse bu yaklaşımın temelinde Amerikancı ve püriten bir mühendislik zihniyeti vardır. Yani her şey ölçülebilir olsun, her süreç tanımlansın, her problemin bir nedeni ve çözümü net biçimde ortaya konulsun istenir. Bir fabrikanın üretim hattına baktığınızda bu yaklaşım çoğu zaman işe yarar. Çünkü makina aynı girdiyi verdiğinizde aşağı yukarı aynı çıktıyı üretir. Sistem deterministiktir; sebep-sonuç ilişkileri daha nettir. Ama insan hayatı, şiir ya da edebiyat böyle çalışmıyor. Sosyal bilimler dediğimiz alan çok daha stokastik, yani belirsizliklerle ve ihtimallerle dolu bir yapı taşıyor. Aynı acıyı yaşayan iki insan bambaşka tepkiler verebiliyor. Aynı şehirde büyüyen iki kişi dünyayı tamamen farklı algılayabiliyor. Şiirde bazen en büyük hakikat, ölçülemeyen bir sezgiden doğuyor. Bu yüzden ben yıllar içinde şunu fark ettim: Sanayi dünyası “nasıl daha verimli oluruz?” sorusunu sorarken, edebiyat daha çok “insan neden böyle hissediyor?” sorusunun peşinden gidiyor. Bunlar birbirinden oldukça farklı alanlar. TÜBİTAK yıllarımın bana olumlu etkileri de oldu elbette. Disiplinli çalışmayı, raporlama mantığını, büyük resmi görmeyi ve sistematik düşünmeyi orada öğrendim. Uzun soluklu projelerde çalışmak insanın zihinsel dayanıklılığını artırıyor. Ama bir yanıyla da o aşırı ölçümcü ve performans odaklı dünyanın insan ruhunu zaman zaman daralttığını düşünüyorum. Çünkü hayatın en önemli tarafları çoğu zaman ölçülemez. Dostluk, hafıza, duygu ya da bir şiirin insanda bıraktığı etki… Bunları herhangi bir performans göstergesine dönüştüremezsiniz. Belki de bu yüzden ben çalışırken hep yazıya, şiire ve koleksiyonerliğe tutundum. Çünkü gündüzleri daha mekanik ve kurumsal bir dünyanın içinde çalışırken; geceleri insan ruhunun karmaşık, belirsiz ve derin tarafına dönme ihtiyacı hissediyordum. Şimdi dönüp baktığımda, bu iki farklı dünyanın birbirini dengelediğini düşünüyorum. Bir tarafım düzeni, sistemi ve aklı, diğer tarafım ise hafızayı, sezgiyi ve insanın kırılganlığını anlamaya çalıştı. Sanırım benim yazınsal dünyam da biraz bu gerilimden doğdu. Bazen, bu hâlimle çok tuhaf bir şeye dönüştüğümü de düşünmüyorum değil, belki de bir ucubeye dönüştüm, müthiş, kendine özgü bir ucube… Belki gerçekten de yalnızca o deterministik, ölçümcü ve performans odaklı dünyanın içinde eriyip gitmiş biriyimdir; insan iç dünyasıyla bağını kaybettikçe dili de köşeli, katı hâle gelir, duygusu körelir, hayatı yalnızca “çıktılar” üzerinden okumaya başlar falan… Bu çatışma insanı yorabilir, parçalayabilir, hatta zaman zaman beni kendime yabancılaştırdığı da olmuştur. “Ucubeleşme” dediğim şey burada ortaya çıkıyor: Şair tarafının, kurumsal dünyanın dili içinde nefes almakta zorlanması…  Kolay değil üstadım, inan ki kolay değil. Buraya kadar geldik bir şekilde… Yani, ben de bilmiyorum Zafer Yalçınpınar kimdir, inan ki…


MERMER ADASI’NDAN SİMALAR, Zafer Yalçınpınar
Collection Dergisi, Sayı: 50, Ocak-Mart 2013, s. 38-42
Okumak için: https://zaferyalcinpinar.com/marmaraadasindansimalar.pdf


H. Can Yücel:  ‘Mermer Adası’ndan Simalar’ adlı makaleni okumuş ve sana e-posta yoluyla ailemin Tomris-Turgut Uyar ile olan dostluğundan bahsetmiştim. O vakit sen İstanbul’da ben ise adadaydım. “Bizimkiler adada, gidip tanış çok mutlu olurlar” demiştin. Bu vesileyle kıymetli ailenle senden daha önce tanışmıştım hatırlarsın. Yalçınpınar ailesinin Marmara Adası ile tanışma öyküsünü okurlarımızla da paylaşır mısın? Aslında doğal olarak sen de bir müdavimden çok ada sevdalısısın yanılıyor muyum? Bu sırada yakın zaman önce kaybettiğin sevgili annen Meral Teyze’mi de sevgi ve rahmetle anarım. Işıklar içinde olsun…

Zafer Yalçınpınar: Sağol canım kardeşim, dostlar sağolsun. Aslında bu konuda en doğru bilgileri babam Vedat Yalçınpınar biliyordur. Fakat ilginçtir, babam, büyük babam Fethi Yalçınpınar ve hatta büyük amcam Yaşar Yalçınpınar da nedense yazılı kültürü hiç sevmemiş insanlar. Bu yüzden bugün bilebildiklerimiz daha çok babamın bana —hatta zaman zaman da sana— anlattıklarıyla sınırlı. Benim tevellüdüm de zaten anlatılanların bütün ayrıntılarına birebir tanıklık etmeye yetmiyor. Dolayısıyla aile hafızasının önemli bir kısmı sözlü anlatılar üzerinden taşınıyor. Hikâye kabaca şöyle başlıyor: Ben doğmadan yaklaşık on bir yıl önce, 1968 yılında, Marmara Adası’ndaki evimizin arazisi marangoz olan dedem Fethi Yalçınpınar tarafından satın alınıyor. Yazlık mekânın seçiminde ise büyük amcam Yaşar Yalçınpınar’ın eşi olan Rum büyük teyzem Eleni Yalçınpınar’ın isteği belirleyici oluyor. Eleni teyze bir adada yaşamak, adanın o yalıtılmış ama aynı zamanda korunaklı atmosferinin içinde zaman geçirmek istiyor. Zaten Rum kültüründe adalara, ada yaşamına ve o kendine özgü kapalılık hissine karşı tarihsel bir yakınlık olduğunu düşünüyorum. Peki neden İstanbul adaları değil de Marmara Adası seçiliyor? Bunun cevabı da biraz eski İstanbul ilişkilerinde saklı aslında. Fenerbahçe Spor Kulübü’nde santrfor olarak oynayan büyük amcam Yaşar Yalçınpınar’ın yakın dostlarından biri, spor spikeri ve radyo yayıncısı Eşref Şefik’ti. Eşref Şefik Marmara Adası’nda arazi satın alınca büyük amcama da burayı öneriyor. Zaten bizim küçük arazimiz de Eşref Şefik ailesinin arazisinin hemen arkasında yer alıyor. Evin yapımına 1968 yılında başlanıyor. O dönemlerde herhangi bir adada inşaat yapmak bugünkü koşullarla kıyaslanamayacak kadar zor. Malzeme taşımak, iş gücü sağlamak, teçhizat bulundurmak ciddi meseleler. Küçük evimizin inşası yaklaşık iki yıl sürüyor ve 1970 yılında tamamlanıyor. İnşa sürecinde marangoz olan Fethi dedem, o yıllarda oldukça yeni ve popüler sayılan “su geçirmez kontrplak” sistemini kullanıyor. Böylece ev yarı kâgir, yarı betonarme bir yapıyla inşa ediliyor. İki kardeş Fethi ve Yaşar Yalçınpınar, evi büyük ölçüde kendi emekleriyle kuruyorlar. İnşaat sürecinde bilfiil çalışıyor, taş taşıyor, ölçü alıyor, marangozluk yapıyorlar. Babam ise o yıllarda yirmi beş-yirmi altı yaşlarında genç bir delikanlı. O da inşaat boyunca sürekli adada bulunuyor; emeğiyle, gücüyle, taşıdığı malzemelerle evin yapımına destek oluyor. Bugün dönüp baktığımda, aslında o evin yalnızca betonla ya da ahşapla değil aile emeğiyle, dostluklarla ve ortak bir hayat hayaliyle inşa edildiğini düşünüyorum. Eh, şimdi bütün bu hikâyeye baktığımda, adadaki varoluşumuzun yaklaşık elli altı yıllık bir geçmişe dayandığını görüyorum. Bana kalırsa bu süre artık “müdavim” kelimesinin tarif edebileceği bir şey değil. Çünkü müdavimlik biraz gelip gitmekle, belli dönemlerde uğramakla ilgili bir hâl. Oysa bizim Marmara Adası’yla kurduğumuz ilişki çoktan bundan daha yerleşik, daha köklü bir anlam kazandı. Artık ikinci kuşağa uzanan, aidiyet duygusuyla derinleşmiş bir yaşamdan söz ediyoruz. Yani yalnızca yazları uğranılan bir tatil mekânı değil orası; zamanla gündelik hayatımızın, aile hafızamızın ve kişisel varoluşumuzun bir parçasına dönüşmüş bir yer. Benim bütün çocukluğum da zaten Aba Koyu’nda geçti. Denizi, rüzgârı, yalnızlığı, arkadaşlığı, korkuyu, doğayı, insan ilişkilerini… Hayata dair birçok şeyi, bizzat hayatın tınısını duymayı ilk kez orada deneyimledim, orada öğrendim. Bu yüzden Marmara Adası benim için dışarıdan bakılan romantik bir ada imgesinden çok daha fazlası. Bir anlamda karakterimin, hafızamın ve dünyayı algılama biçimimin kurulduğu asli coğrafyalardan biri.


BARAKA, Marmara Adası, Aba Sahili No:35
Fotoğraf: H. Can Yücel, 2026

H. Can Yücel:  1927 yılında Türkiye’nin ilk radyo yayınını yapan Eşref Şefik’in oğlu Şefik Atabey’le Aba sahilinde yaptığınız sohbet senin yaşamında önemli bir yere sahip öyle değil mi? Kitap koleksiyonerliği ile iştigalin sanıyorum bu karşılaşmadan sonra gelişti?  Arşiv ve koleksiyonlarının oluşum süreçlerini ve içeriklerini de biraz anlatır mısın?

Zafer Yalçınpınar: Eşref Şefik’le ilgili mutlaka dile getirmem gereken bir ayrıntı var: Spor medyasında hâlâ bilinen eski bir deyim vardır: “Eşref Şefik gibi lafı uzatmak…” Ben de galiba bu söyleşide biraz öyle yapıyorum; lafı gereğinden fazla uzatıyor olabilirim. Eğer öyle hissediliyorsa affola… Ama şimdi sen böyle sorunca kendi kendime de güldüm açıkçası. Çünkü bahsettiğin olay, 2000’lerin başında Eşref Şefik’in oğlu Şefik Atabey’in Aba Sahili’ndeki evinde değil, bizim evde, akşam yemeğinde gerçekleşmişti. Annemin yaptığı meşhur zeytinyağlı taze fasulyeyi yerken, ayaküstü başlayan sohbet zamanla uzun bir muhabbete dönüşmüştü. O günlerde Cumhuriyet Gazetesi’nde Şefik Atabey’in kitap koleksiyonerliğiyle ilgili dikkat çekici bir haber yayımlanmıştı. Haberde, Londra’daki çok özel koleksiyonunun ünlü müzayede firması Sotheby’s aracılığıyla bir Arap prensine rekor sayılabilecek bir bedelle satıldığı yazıyordu. Benim için ilginç olan yalnızca bu satış haberi değildi elbette; aynı zamanda kitap koleksiyonerliğinin ve arşivciliğin kültürel birikim kapsamında doğal bir merhale olmasıydı. O günlerde Louis-Ferdinand Céline’in Gecenin Sonuna Yolculuk adlı romanını büyük bir hayranlıkla okuyordum. O gece sohbet sırasında odama gidip kitabı getirdim ve Şefik Atabey’e göstererek şöyle sordum: “Bu kitabı nasıl koruyabilirim?” Şefik Amca sanırım bu ciddi yaklaşımımdan hoşlanmıştı. Kitapların korunması için kullanılan bez ciltlerden, özel kutulardan ve muhafaza yöntemlerinden uzun uzun bahsetti. Ardından sahaf kültürü, kitap koleksiyonerliği ve eski kitapların dünyası üzerine konuşmaya başladık. Benim için oldukça etkileyici bir sohbetti bu. Çünkü ilk kez birinin kitaplara yalnızca okunacak nesneler olarak değil, korunması, yaşatılması ve gelecek kuşaklara aktarılması gereken hafıza objeleri olarak baktığına tanık oluyordum. Aslında kitap koleksiyonerliğinin tutkusu da biraz burada başlıyor sanırım. İnsan bir süre sonra yalnızca metinleri değil, kitapların taşıdığı zamanın izini, geçmiş sahiplerini, kenar notlarını, kâğıdın yaşlanmasını, kapağın yıpranışını da önemsemeye başlıyor. Kitap artık yalnızca okunacak bir şey olmaktan çıkıyor; yaşayan bir nesneye, hafızayı taşıyan özel bir varlığa dönüşüyor. Belki de sahaflara duyulan bağlılığın temelinde biraz bu duygu var. Çünkü sahaflarda insan yalnızca kitaplarla değil, başka hayatların, başka zamanların izleriyle de karşılaşıyor. Şefik Amca, sonrasında beni, bugün adını tam olarak hatırlayamadığım, Aslıhan Pasajı’ndaki bir sahafa yönlendirdi. “Benden selam söylersin,” dediğini hatırlıyorum. Açıkçası o günlerde bu yönlendirmeyi hemen takip etmedim, Aslıhan Pasajı’na gidemedim. Ama şimdi dönüp baktığımda, o sohbetin benim için önemli bir başlangıç noktası olduğunu çok net görebiliyorum. Çünkü insanın hayatında bazı küçük karşılaşmalar vardır: o an sıradan görünür ama yıllar sonra zihninizde gerçek anlamını kazanır. Benim kitap koleksiyonerliğiyle kurduğum duygusal bağın ilk kıvılcımlarından biri de galiba o akşam atılmıştı. Kitap koleksiyonumun içeriğinden şu an için çok fazla bahsetmek istemiyorum açıkçası. Fakat beni en çok etkileyen şeyin imzalı kitaplar olduğunu söyleyebilirim. Çünkü imzalı bir kitap, yalnızca bir metin ya da fiziksel nesne olmaktan çıkıyor, bir temas hâline dönüşüyor. Yazarın el yazısı, attığı tarih, düştüğü kısa bir not… Bunların her biri kitabı bir anda tek ve benzersiz bir varlığa dönüştürüyor. Bazen düşünürüm: bir yazarın yıllar önce bir masada oturup attığı imza, aradan on yıllar geçmesine rağmen hâlâ başka bir insanın zihnine ve hayatına temas etmeyi sürdürüyor. Bu durum beni çok etkiliyor. Çünkü imzalı kitaplarda yalnızca edebiyat değil, zamanın kendisi de saklı gibi geliyor bana. Bir anlamda insan, kitabın içine sıkışmış küçük bir hayat kırıntısıyla karşılaşıyor. Özellikle sevdiğim bazı şairlerin ve yazarların imzalarını gördüğümde, o kitaplarla aramda neredeyse metafizik diyebileceğim bir bağ oluşuyor. Sanki kitap yalnızca okunmuyor da, aynı zamanda bir hafızayı taşıyor. Belki de koleksiyonerliğin tutkusu biraz burada başlıyor: Nesnenin maddi değerinden çok, onun taşıdığı ruhu, izi ve hikâyeyi biriktirmeye çalışıyorum. Ve hâlâ o ilk günkü koruma güdüsü devam ediyor bende… Sanırım mesele biraz kıymet bilmek ve kıymet verebilmekle ilgili. Çünkü insan zamanla şunu fark ediyor: Bazı şeyler yalnızca “sahip olunacak” nesneler değildir. Özellikle kitaplar… Ben koleksiyonerlerin kitapların gerçek sahibi olduğuna inanmıyorum. Daha doğrusu, iyi bir koleksiyonerin kendisini bir “sahip” gibi görmediğini düşünüyorum. Bizler biraz daha emanetçi ya da koruyucu gibiyiz aslında. Çünkü kitapların ömrü insan hayatından daha uzun. Biz gidiyoruz ama onlar başka raflara, başka ellere, başka zihinlere ulaşmaya devam ediyor. Belki de bu yüzden eski bir kitabı elime aldığımda yalnızca kâğıda dokunmuyorum; o kitabı yıllar boyunca koruyan insanlara, o metni yazan zihne ve gelecekte onu okuyacak bilinmeyen insanlara da temas ettiğimi hissediyorum. Koleksiyonerlik biraz bu süreklilik duygusuyla ilgili. Nesneleri biriktirdiğimizi sanıyoruz ama aslında hafızayı korumaya çalışıyoruz. Hepsi bu kadar, olan biten şey bu bence…

H. Can Yücel:  Efemera nedir bilmeyenler için biraz detaylandırır mısın?

Zafer Yalçınpınar: Efemera aslında geçici olmak için üretilmiş ama zamanla kalıcı bir hafızaya dönüşmüş şeylerdir. Bir tren bileti, eski bir vapur tarifesi, kartvizit, yarısı yırtık maç bileti, bir mektup, bir davetiye, bir ambalaj, reklam kupürü, kartpostal, sigara paketi, mektup zarfı, bir ilan, bir lokantanın çatalı… Her şey yani, her şey efemera olarak değerlendirilebilir. Gündelik hayatın sıradan ve çoğu zaman çöpe atılan parçaları… Ama işin ilginç tarafı şu: Tarih çoğu zaman büyük olaylardan değil, tam da bu küçük ve “önemsiz” görünen kırıntılardan kuruluyor. Çünkü resmi tarih bize devletleri, savaşları ve büyük insanları anlatırken, efemera gündelik hayatın ruhunu taşıyor. İnsanların nasıl yaşadığını, neye baktığını, nasıl konuştuğunu, hangi konsere gittiğini, hangi mağazadan alışveriş yaptığını, hangi filme gittiğini gösteriyor. Bu yüzden efemera biraz “kaybolan hayatın tortusu” gibidir. Bu ‘tortu’ benzetmesinin ve efemeratik uğraşının en güzel açıklandığı kaynak Oruç Aruoba’nın ‘De Ki İşte’ adlı kitabıdır. Orada, 74. maddede ‘(…) uğraşının (…) yaşamının yalnızca tortusu olduğuna inandığından; asıl önemli, değerli olanın yaşamın kendisini yaşamak olduğuna inandığından (…)’ diyor ustamız…

H. Can Yücel:  Birçok fanzin, dergi ve gazetede yayınlanmış makalelerin bulunmakta. Kendi internet adresinde bu konuyu detaylıca en ince ayrıntısına kadar kayıt altına aldığını biliyorum. Ancak bu yazılı ve basılı neşriyatlar içinde seni en çok etkileyen ve mutlu eden, iyi ki yazmışım diyeceklerini bizlerle paylaşır mısın? Tahmin ediyorum ki bunlardan biri Üvercinka dergisidir yanılıyor muyum?

Zafer Yalçınpınar: Evet, kendi yaşantımla, yazdıklarımla ve zihinsel serüvenimle ilgili birçok şeyi geçen yıl bu zamanlarda zaferyalcinpinar.info adresinde toplamaya başladım. Orada A’dan Z’ye Zafer Yalçınpınar başlığı altında, benim için anlam taşıyan bütün yaşantı parçalarını, metinleri, arşivleri, söyleşileri, efemeraları ve poetik izleri bir araya getirmeye çalışıyorum. Çünkü insan bir süre sonra şunu fark ediyor: Hayat dediğimiz şey yalnızca yaşanıp geçmiyor, aynı zamanda kayda geçirilmediğinde sessizce siliniyor da… Oradaki “Başlarken” metninin ana fikri de aslında tam olarak buna dayanıyor. Yani insanın kendi hafızasını, kendi hakikat arayışını ve yaşadığı çağın izlerini mümkün olduğunca sahici biçimde kayıt altına alma çabası… Ben hiçbir zaman kusursuz, tamamlanmış ya da “resmî” bir otobiyografi oluşturmak istemedim. Daha çok parçalı, eksik, bazen kırık dökük ama sahici bir insan hikâyesinin izlerini korumaya çalışıyorum. Çünkü bana göre insan biraz da geride bıraktığı izlerin toplamıdır. Zaten hafıza dediğimiz şey de doğrusal işlemiyor. Benim yapmaya çalıştığım şey şu: Hayatımın dağılmış parçalarını yeniden yan yana getirmek. Bir yanıyla kişisel bir gayret bu elbette ama başka bir yanıyla da yaşadığımız kültürel iklimin, bağımsız edebiyatın, efemeranın, şiirin ve hafızanın kayıt altına alınmasıyla ilgili bir mesele. Çünkü bugün yaşadığımız çağ çok hızlı tüketiyor, çok hızlı unutturuyor. Ben, özellikle annemi kaybettiğim 2025’ın sonbaharından bugüne biraz yavaşlamayı, kayıt tutmayı, iz bırakmayı önemsiyorum. Bütün mesele şu cümlede gizli: Zafer Yalçınpınar yalnızca yaşamak istemiyor, yaşadığının hakikatini de korumak istiyor. Cemal Süreya Kültür-Sanat Derneği tarafından yayımlanan Üvercinka Dergisi’nin benim edebiyat yolculuğumdaki yeri gerçekten özeldir. Çünkü bana kalırsa Üvercinka, Türkiye’de uzun yıllar boyunca edebiyat dergiciliği teamüllerine uygun davranmaya çalışan, şiire ve edebiyata karşı ahlâklı bir yayıncılık çizgisi koruyan önemli süreli yayınlardan biriydi. Özellikle bugün geriye dönüp baktığımızda; popülizmin, klik ilişkilerinin, görünür olma telaşının ve edebiyat dışı hesapların bu kadar yoğunlaştığı bir ortamda, şiiri gerçekten önceleyen dergilerin kıymeti daha iyi anlaşılıyor. Üvercinka bu anlamda benim gözümde ciddi bir hafıza oluşturdu. Tabii burada Seyyit Nezir’in adını özellikle anmak gerekir. Çünkü onun şiire, şaire ve edebiyat ortamına yaklaşımında belirli bir etik duyarlılık ve ciddiyet olduğunu düşünüyorum. Türkiye’de edebiyat dergiciliği çoğu zaman büyük maddi zorluklarla, görünmez emeklerle ve ciddi fedakârlıklarla yürür. Seyyit Nezir de yıllar boyunca bu yükü omuzlamış isimlerden biri oldu bana göre. Bu yüzden edebiyat ve şiir dünyasında kendine özgü, özel bir yere sahip olduğunu düşünüyorum. Benim açımdan da Üvercinka’da yazılarımın, şiirlerimin ya da düşünsel metinlerimin yayımlanmış olması önemliydi elbette. Çünkü insan bazen bir dergide yalnızca metninin yayımlanmasına değil, o derginin taşıdığı kültürel iklime de değer veriyor. “İyi ki yazmışım” dediğim bazı metinlerin orada yayımlanmış olması bu yüzden beni mutlu eder. Ama hayatın doğal akışı içerisinde insanlar, çevreler, yönelimler ve ilişkiler zamanla değişiyor tabii… Açık yüreklilikle söylemek gerekirse son üç-dört yıldır Üvercinka dergisiyle çok aktif ya da organik bir bağım kalmadı. Bunu herhangi bir kırgınlık ya da sert bir kopuş üzerinden söylemiyorum. Daha çok hayatın farklı yönlere doğru akması gibi düşünüyorum. Yine de geçmişe dönüp baktığımda, Üvercinka’nın benim edebiyat serüvenimde bıraktığı izi inkâr etmem mümkün değil. Fakat işin başka bir tarafı da var tabii… Eğer bana “En heyecan verici, en özgür ve en sahici yazılarını nerede yazdın?” diye sorarsan, sanırım hiç düşünmeden Kadıköy’de, Karga Bar çevresinde şekillenen o kültürel atmosferi ve Karga Mecmua günlerini söylerim. Çünkü orada başka türlü bir enerji vardı. Daha spontane, daha canlı, daha sokakla temas eden, daha genç ve yer yer taşkın bir ruh hâli… Özellikle sıkı dostum Tayfun Polat’ın etrafında oluşan o çevrenin benim üzerimde ciddi etkisi olduğunu düşünüyorum. Çünkü Karga çevresi yalnızca bir dergi ya da bir mekân değildi bana göre; aynı zamanda Kadıköy’ün belirli bir dönemine ait düşünsel ve kültürel bir iklimdi. İnsanların birbirlerine sürekli kitap, müzik, şiir, film önerdiği, bazen saçma sapan, bazen çok derin konuşmaların gerçekleştiği bir karşılaşma alanıydı. Sanırım orada kendimi daha özgür hissediyordum. Çünkü kimsenin kimseye yukarıdan bakmadığı, edebiyatın, yazarlığın veya şiirin bir kibir alanına çevrilmediği bir ortam vardı. Şiir de, düşünce de, gündelik hayat da birbirine karışıyordu. Bir masada Ece Ayhan konuşulurken öbür masada punk müzik dönüyor, sonra mesele dönüp dolaşıp memleketin ruh hâline bağlanıyordu falan… Kadıköy’ün o yıllardaki kültürel dokusu gerçekten çok başkaydı. Henüz her şey bugünkü kadar çıkar odaklı, ciro odaklı değildi. Biraz dağınık, biraz karanlık ama çok canlıydı. Belki de bu yüzden Karga Mecmua’daki yazılarımda daha yüksek bir iç enerji hissediyorum bugün dönüp baktığımda. Çünkü orada yazarken herhangi bir kariyer hesabı, görünürlük kaygısı ya da kültürel pozisyon alma telaşı taşımıyordum. Daha doğrudan, daha içgüdüsel ve daha cesur yazıyordum. Bazen gençliğimin düşünsel savrukluğunu yıllar sonra özlüyorum. Çünkü o savrukluğun içinde gerçek bir arayış, gerçek bir açlık ve sahici bir merak da vardı. Orada yazdığım bazı metinlerin içindeki canlılığı, risk alma duygusunu ve özgürlüğü hâlâ zihnimde hissedebiliyorum ve özlüyorum. Benim için şöyle bir formül var galiba: gerçekten kendim olduğum dönemler, aynı zamanda en etkili yazdığım dönemler oluyor.

H. Can Yücel:  Çok uzun zamandır üretiyor, yazıyorsun. Kişisel yazın geçmişini ve edebiyat alanındaki araştırma ve arşivlerini derlediğin ve sürekli güncel tuttuğun bir web adresin bulunuyor. evvel.org tamı tamına yirmi üç yaşında, evvel.org nasıl oluştu? İçerikte sadece senin yazıların da yok. Bir nevi bellek tuttuğun bu portalda, okurları neler bekliyor?

Zafer Yalçınpınar: evvel.org etrafında yıllardır kurduğum atmosfer bence yalnızca bir edebiyat-şiir-arşiv sitesi kafasıyla oluşmuş bir şey değil, aynı zamanda benim kendi ilgi alanlarım odağında dijital bir hafıza alanı… Benim dijital imkânları kullanarak oluşturduğum büyük ve kullanışlı bir not defteri gibi…  Orada yalnızca şiirler, kupürler ya da yazılar biriktirmiyorum; eski dergiler, unutulmuş şairler, küçük yayınevleri, mektuplar, dipte kalmış sesler, kültürel kırıntılar da korunuyor, paylaşılıyor. Zihnimde yeri olan ve önemlilik derecesi yüksek her şeyi oraya kaydediyorum. Fakat başka bir açıdan baktığımızda da “evvel.org’un özü efemeratik edebiyat ve kültür-sanattır” diyebiliriz. Çünkü ana akım kültürün hızla tüketip unuttuğu şeyleri görünür ve etkili kılmaya çalışıyorum orada yıllardır: Genel geçer ve vülger yargılara teslim olmayan, nev-i şahsına münhasır bir platform oluştu kendiliğinden… Zaten koleksiyonerlik veya arşivcilik denen şey de böyle bir şey: “Önemsiz, değersiz” sanılan şeylerin aslında bir dönemin varoluşunu  -hatta şiirselliğini- taşıdığını fark etmek. Eski bir kupür veya mektup veya bir sayfanın yanına yazılan bir not bazen koskoca bir tarih kitabından daha fazla şey anlatabilir. Ne desek bilemedim, zamanın izini arıyorum belki de… Aslında, efemera dediğimiz şey şiire çok yakın bir alan. Efemera da şiir gibi devr-i devranı yoğurmaya çalışıyor, varoluşun değişimini anlamaya yarıyor. Yaşamın özünü anlamaya çalışmak, yaşamın özüyle iletişim, bağ kurmaya çalışmak! Çok acayip bir gayret… Belki de hastalıklı bir durumdur bu. Fakat ne olursa olsun elde ettiğimiz sonuç şu: Bugün dönüp baktığımda, birçok üst başlığın altında biriken yaklaşık yedi bin beş yüz gönderiden oluşan devasa bir arşivle karşı karşıyayız. Sadece on ana başlığa ait içeriklerin satır indeksleri bile kırk sayfalık bir A4 dosyasını buluyor. Zaman içinde evvel.org yalnızca bir internet sitesi olmaktan çıktı; büyük bir efemeratik içerik alanına, katmanlı bir kolaja, dijital bir hafıza mekânına dönüştü. Hatta bazen düşünüyorum da, evvel.org’u incelemeye niyetlenen insanların gözünü korkutan bir tarafı da var sanırım. İçinde kaybolma ihtimali yüksek, kolay tüketilemeyen, sabır ve dikkat isteyen zorlu bir dijital arşiv duruyor orada. Ve bütün bu yayıncılık pratiği yaklaşık yirmi üç yıldır olduğu yerde, bir mıh gibi durmaya devam ediyor. Üstadım, tüm açık yürekliliğimle söyleyeyim: Ben de aynı şekilde devam edeceğim. Çünkü içimde hâlâ yazmak, paylaşmak ve kayıt altına almak istediğim şeylerin belki yüzde onunu bile tamamlayamadım. İnsan bazen yıllar boyunca yazdıkça aslında ne kadar az şey söyleyebildiğini daha iyi anlıyor. O yüzden, ölene kadar yola devam… Yol açmaya, iz bırakmaya, hafızayı diri tutmaya devam… Her şeye rağmen.

H. Can Yücel:  evvel.org bahsini kapatmadan önce vurgulanması gereken en önemli hususlardan biri kanımca Cumhuriyet dönemi şair ve yazarlarına dair özel dosyalar yapman ve bunları tamamen ücretsiz olarak edebiyatseverlerin faydalanabileceği şekilde erişilebilir kaynaklar olarak paylaşmandır. Örnek vermek gerekirse; Nâzım Hikmet, Ece Ayhan, İlhan Berk, Turgut Uyar, Sait Faik Abasıyanık, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Oruç Aruoba gibi birbirinden değerli isimler hakkında onlarca bilgi, fotoğraf ve belgeye yer veriyorsun. Geri dönüşleri nasıl oluyor? Sence adı geçen yazarlara hak ettikleri özen gösteriliyor mu?

Zafer Yalçınpınar: Açık konuşmak gerekirse yaşadığımız coğrafyada yüzyıllardır hakikatin akkor karanlığıyla temas eden, insanın iç dünyasına ve vicdanına dair sahici söz söyleyen kim varsa bir şekilde cezalandırılmıştır. Bu cezaların en görünür olanları yasaklamalar, dışlamalar ya da itibarsızlaştırmalar olabilir belki ama bana kalırsa en etkili yöntemlerden biri “özensizlik”, diğeri ise tam anlamıyla bir “sükût suikasti”dir. Yani görmezden gelmek, sessizleştirmek, yanlış tanıtmak, yüzeyselleştirmek… Ne yazık ki bu mesele bizim kültür hayatımızda çok eski ve çok değişmeyen bir yaraya işaret ediyor. Son yirmi beş yılın kültür ortamına baktığımda iki temel belirleyici görüyorum: Bir yanda neoliberal popülizmin ortaya çıkardığı hız, tüketim ve yüzeysellik, diğer yanda ise Amerikan tipi püriten yaşam anlayışının ürettiği sahte teknokrasi… Yani insanı yalnızca performans, görünürlük, kariyer ve ölçülebilir başarı üzerinden değerlendiren bir anlayış. Böyle bir atmosferde şiirin, estetiğin, hakikat arayışının ya da insan ruhunun derinliklerine inmeye çalışan edebiyatın doğal olarak geri plana itilmesi kaçınılmaz oluyor. Çünkü şiir, öz ister, dikkat ister, vicdan ister; bugünün kültürel düzeni ise tam tersine sürekli hız, tüketim ve dolaşım talep ediyor. Benim ilgi odağımda olan isimler —Nâzım Hikmet, Ece Ayhan, İlhan Berk, Turgut Uyar, Sait Faik Abasıyanık, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Oruç Aruoba ve daha niceleri— tam da bu yüzden çok ağır bedeller ödediler diye düşünüyorum. Bu isimlerin bir kısmı açık biçimde itibarsızlaştırıldı, bir kısmı yanlış ideolojik kalıpların içine sıkıştırıldı, bir kısmı ise yalnızca belli sloganlarla tanıtılarak derinliklerinden kopartıldı. Oysa bu insanların her biri, Türkçe’nin imkânlarını genişletmeye çalışan, insanın hakikat yolculuğunu önemseyen çok büyük zihinsel ve estetik emekler ortaya koydular. Ben gerçekten buna çok üzülüyorum. Hatta zaman zaman bunun acısını içimde, etimde kanımda hissediyorum diyebilirim. Çünkü hakikat yolunda kalp ve vicdan arayışını sürdüren insanlar bu ülkede çoğu zaman en çok örselenmiş, en çok yalnız bırakılmış insanlar oldu. Belki evvel.org’da yıllardır yapmaya çalıştığım şey de biraz bununla ilgili… Yani bu yazarların yanlış anlatılmasının, eksik okunmasının ya da yalnızca popüler etiketlerle değerlendirilmesinin önüne geçmeye çalışıyorum elimden geldiğince. O yüzden dosyalar hazırlıyor, belgeler topluyor, eski dergileri, fotoğrafları, söyleşileri erişilebilir hâle getiriyorum. Çünkü hafızanın korunmasının da bir tür kültürel sorumluluk olduğuna inanıyorum. Elbette bu çabanın bedelleri de oluyor. Aynı şeyleri zaman zaman ben de yaşadım, yaşamaya devam ediyorum. İtibarsızlaştırma girişimleri, sessizlik suikastleri, görmezden gelinme ya da çeşitli sinsi yöntemlerle değersizleştirilmeye çalışılmak… Ama galiba insan gerçekten inandığı bir şeyi yapıyorsa, bunlar yolun doğal parçalarına dönüşüyor bir süre sonra. Çünkü mesele yalnızca edebiyat değil, insanın hakikatle kurduğu ilişkiyi koruyabilmesi aslında.


Yalçınpınar Ailesi’nin Sandalı: LİVAR

H. Can Yücel:  Makalelerin ve arşivinin yanı sıra ilki 2007 sonuncusu 2025 yılında yayınlanmış on beş kitabın bulunmakta. Bize şiir ve öykü kitaplarından da kısaca bahseder misin? En başta da Vedat Amca’yla birlikte balığa çıktığınız sandalın ismini taşıyan Livar kitabından…

Zafer Yalçınpınar: Aslında edebiyat yaşamıma şiirden önce düzyazıyla başladım. Çok fazla öne çıkarmadığım, hatta bilinçli olarak geri planda tuttuğum üç anlatı kitabım var: Karşı, Korkak Düşler ve Siya. Bunlar tam anlamıyla hikâye sayılabilecek metinler değil, daha çok yarı kurgusal, yarı denemevari, yer yer iç monoloğa yaklaşan amatör çalışmalar. İlki olan Karşı, ben daha üniversite öğrencisiyken yayımlandı. O dönemlerde yazmak benim için biraz düşünsel ve duygusal bir boşalım alanıydı sanırım. Dolayısıyla bugün dönüp baktığımda bu kitapları daha çok bir tür “iç dökme” anlatıları olarak görüyorum. Genç yaşlarda yazarken biraz da kendi varoluşumu anlamaya çalışıyordum sanki; dünya karşısındaki yerimi yalnızlığımı, öfkemi, kırgınlıklarımı metinlerin içine yansıtıyordum. Bu yüzden o ilk kitaplarda teknik olgunluktan çok yoğun bir arayış hâli olduğunu düşünüyorum. Edebî olgunluğa ulaşmamı sağlayan ve hangi edebî türde ilerleyeceğim konusunda belirleyici olan asıl şeyin ise 2000’li yılların ortasında arkadaşlarımla birlikte yayımladığımız Kuzey Yıldızı Edebiyat Dergisi olduğunu söyleyebilirim. Yaklaşık on sayı süren bu yayıncılık deneyimi, yalnızca bir dergi çıkarma pratiği değildi benim için; aynı zamanda edebiyatın, düşüncenin ve hayatın iç içe geçtiği yoğun bir öğrenme alanıydı. Derginin çevresinde gelişen dostluklar, tartışmalar, kırgınlıklar, poetik arayışlar, maddi imkânsızlıklar, heyecanlar ve hayal kırıklıkları… Bütün bunlar zamanla benim edebiyat anlayışımı biçimlendirdi. Aslında yazmaktan çok, yazının çevresinde yaşanan deneyimlerden öğrendim ne öğrendiysem. Kuzey Yıldızı benim için tam da böyle bir eşikti. Bu noktada, o yıllarda İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde öğrenci olan Vedat Kamer’in etkisini özellikle anmam gerekir. Vedat’ın ortaya koyduğu felsefî ve dilbilimsel perspektif benim düşünme biçimimi ciddi anlamda etkiledi. Özellikle dilin yalnızca bir anlatım aracı olmadığı, aynı zamanda hakikati kuran, dönüştüren ve bazen de gizleyen bir yapı olduğu fikri üzerinde uzun uzun düşünmemi sağladı. O dönem yaptığımız sohbetler, okuduğumuz metinler ve tartıştığımız meseleler benim şiire yaklaşımımı da değiştirdi diyebilirim. Aynı süreçte Akın Demirci ve Özgür Macit’le kurduğumuz düşünsel ve edebî temasın da üzerimde önemli etkileri oldu. O yıllarda şunu fark etmeye başladım: Şiir yalnızca duygu aktarımı -yani lirik bir şey- değildir, aynı zamanda dilin sınırlarını, insanın varoluşunu ve hakikatle kurduğu ilişkiyi araştıran düşünsel bir alandır. Ben bu durumu ‘imgesel alan derinliği’ olarak tanımlıyorum. Hatta, Ludwig Wittgenstein’ın Tractatus’ta ima ettiği “Felsefe aslında şiir diliyle kurulmalıydı” fikri beni uzun süre düşündürmüştür. Çünkü bazı hakikatler düzyazının açıklayıcı yapısından çok, şiirin kırık, eksik ve sezgisel diliyle daha sahici biçimde hissedilebiliyor. Belki de bu yüzden zamanla düzyazıdan şiire doğru daha yoğun bir yönelim geliştirdim. Çünkü şiirin, insanın iç dünyasındaki kırılmaları, eksiklikleri ve sezgileri ifade etmek konusunda çok daha derin bir imkân sunduğunu hissetmeye başladım. Aslında bütün bunların merkezinde biraz dilbilimsel bir mesele olduğunu düşünüyorum ve bu konu gerçekten çok önemli. Pek dile getirilmez ama bana kalırsa Ece Ayhan’ın şiirinin merkezinde de böyle bir arayış vardı. Çünkü mesele yalnızca “şiir yazmak” değil, dilin hakikati nasıl taşıdığı, nasıl bozduğu ya da nasıl yeniden kurduğu meselesi aynı zamanda. Şair bazen kelimeleri yalnızca anlam üretmek için değil, dünyayı başka türlü duyabilmek için de kullanıyor. Hatta bazen dilin taşıdığı şiirsel yük, söylenen şeyin kendisinden bile daha belirleyici hâle geliyor. Çünkü şiir dediğimiz şey çoğu zaman yalnızca anlamdan değil; çağrışımdan, eksiltiden, ritimden, sessizlikten ve sezgiden oluşuyor. Bir anlamda şiir, hakikatin ve imgenin yaşadığı suyu bulmaya çalışıyor. O suyun içine eğilip bakmak, oradan bir şeyi çekip çıkarmak ve onu dikkatle incelemek gibi… Oktay Rifat’ın şiirlerinde bu arayış çok belirgindir mesela. Gündelik hayatın en sıradan ayrıntılarının içinden bile tuhaf bir imgesel derinlik çıkarabilir. İlhan Berk ise neredeyse bütün hayatını buna adamış bir şairdi bana göre. Dilin içinde yeni hakikat alanları açmaya, kelimelerin taşıdığı görünmez çağrışımları araştırmaya çalışıyordu sürekli. Şiiri yalnızca yazmıyor, adeta dilin içinde yaşayarak düşünüyordu. Neyse… Bu yüzden ben Livar’ı ilk gerçek kitabım, ilk şiir kitabım olarak görüyorum. Çünkü orada ilk kez kendi poetik dünyamın sesini daha belirgin biçimde duyduğumu hissediyorum. Kitaba verdiğim isim de aslında bu düşünceden doğmuştu. Livar, denizden yakalanan balıkların teknelerde canlı tutulduğu özel bölmenin adı. Ben bu kelimeyi ilk duyduğumda çok etkilenmiştim. Çünkü bana göre poetika da biraz böyle bir şey… Şairin dünyası, düşünceleri, sezgileri, kırılganlıkları ve hakikat arayışı; sanki canlı tutulmaya çalışılan başka bir yaşam formu gibi. Yani şiir benim için donmuş, tamamlanmış bir yapı değil hiçbir zaman. Daha çok yaşayan, kıpırdayan, değişen, nefes alan bir alan. Livar ismini seçmemin nedeni de buydu aslında: Şiirin içindeki canlılığı, hareketi ve insan ruhunun kolay tarif edilemeyen taraflarını, o yoğun şiirsel yükle birlikte hissettirebilmek. Teknemizin adının Livar olması ise doğrudan benim verdiğim bir karar değildi aslında. O yıllarda limanlarla ilgili bazı yönergeler yürürlüğe girmişti ve teknelere isim yazılması zorunlu hâle gelmişti. Babam da o sırada “Livar” ismini sevmiş olacak ki teknemize bu adı vermeye karar verdi. Büyük ihtimalle biraz da denizci refleksiyle, “Bu tekne balık dolu!” hissini taşıyan bir isim olmasını istemişti. Ama işin benim için daha duygusal bir tarafı da vardı sanırım. Çünkü aynı zamanda ilk şiir kitabımın adını teknemize vererek bana küçük bir sürpriz yaptığını düşünüyorum. Bu yüzden bugün dönüp baktığımda, Livar kelimesi benim zihnimde yalnızca bir kitap adı ya da tekne adı değil, aile hafızasıyla, denizle, şiirle ve çocukluk duygusuyla iç içe geçmiş özel bir imge… Şimdi bu söyleşide tek tek bütün şiir kitaplarımı anlatmam çok mümkün değil açıkçası. Zaten bunca şeyi anlatarak hem kendime hem de okura fazlasıyla yüklenmiş oluyorum sanırım. Malûm, Eşref Şefik gibi lafı uzatma tehlikem de hep var… Diğer kitaplarım, poetik meseleler, kırılmalar, çıkmazlar ve gevezelikler artık başka bir söyleşinin konusu olsun dostum.


RÜZGÂR DEFTERİ, Zafer Yalçınpınar
2. Edisyon, Pasaj69 Yayın, Ağustos 2018
Okumak için: https://zaferyalcinpinar.com/ruzgardefteri2.pdf

H. Can Yücel:  Ada’nın üretimlerine etkisi var mı? Ada’ya dair de biriktiriyor üretiyorsun. Rüzgâr Defteri kitabın adadan imgeler içeriyor. Ada senin için ne ifade ediyor?

Zafer Yalçınpınar: Şu “üretim” kelimesi beni hafiften rahatsız ediyor aslında sevgili dostum. Çünkü bu kelime ister istemez bana fabrika düzenini, sanayi mantığını, performans baskısını falan çağrıştırıyor. Sanki insan durmadan bir şey “üretmek” zorundaymış gibi… Şiir yazmak da bant sistemiyle çalışan bir işmiş gibi. Hâlbuki benim yaşadığım şey öyle değil. Ben oturup planlı programlı şekilde “içerik üreten” biri değilim açıkçası. Daha çok biriktiren, dolaşan, bakan, susan, bekleyen biriyim sanırım. Bazen aylarca, yıllarca hiçbir şey yazmadığım oluyor ama içimde bir şeyler hareket etmeye devam ediyor. Şiir biraz mayalanma veya damıtılma işi gibi geliyor bana. İçten içe birikiyor, tortulaşıyor, damıtılıyor sonra bir gün kendiliğinden ortaya çıkıyor. Ama sorunun özüne gelirsek, sanırım benim bütün zihinsel ve şiirsel haritamın merkezinde ada var. Yalnızca bir coğrafya olarak değil, bir düşünme biçimi, bir hafıza alanı, hatta bir varoluş hâli olarak… Bazı insanların hayatında şehirler belirleyicidir, bazı insanların hayatında ise dağlar ya da yollar… Benim içinse deniz ve ada belirleyici oldu. Biliyorum ki senin için de öyle… Çünkü ada dediğimiz şey yalnızca fiziksel bir mekân değildir; aynı zamanda yalıtılmışlık, tecrit ve dış dünyadan kopuş hissidir. İnsan adada yaşarken kalabalığın içindeki yalnızlığı değil, doğrudan varoluşun sessizliğiyle temas etmeye başlıyor. Bu durum zamanla insanın düşünme biçimini de değiştiriyor. Bir de işin dil tarafı var tabii… Bana göre adada zamanla kendine özgü bir şiir dili doğuyor. Çünkü ada insanı konuşma biçimini bile değiştiriyor. Rüzgârın yönüne göre konuşuyorsun, sessizliğin içindeki küçük sesleri duymaya başlıyorsun, kelimeler arasındaki boşlukları fark ediyorsun. Şehirde dil sürekli hızlanıyor, aşınıyor, tüketiliyor. Ada ise dili yavaşlatıyor. Belki de bu yüzden şiirsellik dilin sürdürülebilirliğini sağlıyor biraz. Çünkü şiir dili yalnızca iletişim kurmak için kullanılmıyor; hafızayı, sezgiyi, ritmi, sessizliği ve insanın iç dünyasını da taşıyor. Dilbilimsel açıdan düşündüğümde bazen şunu hissediyorum: Şiir, dilin çürümesine karşı geliştirdiği doğal savunma mekanizmalarından biri gibi. Çünkü gündelik dil zamanla klişeleşiyor, mekanikleşiyor, hatta propagandaya dönüşebiliyor. Şiir ise dili yeniden canlı hâle getiriyor. Kelimeleri tekrar duyulur kılıyor. Mesela, Charles Darwin’in Galápagos Adaları’yla kurduğu ilişkiyi düşünürüm zaman zaman… Darwin orada yalnızca yeni hayvan türleri görmedi, yaşamın dönüşümünü, çeşitlenmesini ve birbirine benzemez formlarını fark etti. Ada ona başka türlü bir bakış verdi. Çünkü ada coğrafi izolasyondur, zihinsel yoğunlaşmadır. Hayatı dış dünyanın gürültüsünden ayırıp daha dikkatli inceleyebilme imkânıdır. Benim Marmara Adası’yla ilişkimde de buna benzer bir taraf var. Ada bana yalnızlığı, gözlem yapmayı, detayları fark etmeyi ve sessizliği dinlemeyi öğretti. Hatta bazen insanın kendi iç karanlığıyla yüzleşmesini bile kolaylaştırıyor ada. Çünkü kaçacak fazla yer bırakmıyor size. Sait Faik’in Burgazada’yla ilişkisi de böyledir. Burgazada onun için yalnızca yaşadığı yer değildir; insanı, yoksulluğu, balıkçıları, kahvehaneleri ve hayatın kırılgan taraflarını daha derinden hissedebildiği bir yaşam alanıdır. Çünkü ada insanı merkeze değil, kenara yaklaştırır. Ve bazen hakikat tam da o kenarlarda görünür hâle gelir. Adanın o tecrit hissi insanı daha dikkatli bakmaya, daha derin hissetmeye zorluyor biraz da. Halikarnas Balıkçısı’nın Bodrum’la kurduğu ilişki de başka bir örnek aslında. Bodrum’a yalnızca sürgün edilmedi; zamanla oranın diliyle, ışığıyla, deniziyle yeniden kuruldu. Deniz onun düşünce sisteminin bir parçasına dönüştü. Ben de Marmara Adası’yla kurduğum ilişkide biraz bunu hissediyorum. Çünkü ada zamanla insanın yalnızca yaşadığı yer olmaktan çıkıyor; zihninin içine yerleşiyor. İnsan şehirde bile olsa içindeki ada duygusunu taşımaya devam ediyor. Rüzgâr Defteri adlı kitabımda da bu yüzden adanın izleri çok belirgin. Uğur Yanıkel’le bu kitap üzerine konuşurken de söylemeye çalıştığım şeylerden biri buydu: Rüzgâr yalnızca meteorolojik bir durum değil benim için. Hafızayı taşıyan, zamanı aşındıran, insanın iç sesini harekete geçiren dilsel bir şey. Ada’da yaşayan biri rüzgârın sesini başka türlü duyar. Denizin yön değiştirmesini, lodostan sonra gelen sessizliği, poyrazın insan ruhunda yarattığı gerginliği bedeninde hisseder. Çünkü ada hayatı insana doğayı yalnızca seyretmeyi değil, onunla birlikte yaşamayı öğretiyor. Bu yaşayış özel bir dil, hatta aşkın bir dil kuruyor. Bu nedenledir ki Marmara Adası şiirin kendisine benziyor: Çocukluğumun, yalnızlığımın, dostluklarımın, ölümlerimin, ilk okumalarımın, ilk korkularımın ve ilk hayallerimin büyük kısmı orada geçti. Belki de bu yüzden ada benim için yalnızca bir mekân değil; hafızanın çalıştığı canlı bir organizma gibi. Aynı zamanda insanın kendi içine kapanıp sesleri daha derinden duyabildiği tecrit edilmiş bir bilinç alanı… Ve galiba insan en çok, çocukluğunun geçtiği coğrafyanın dilinde düşünmeye devam ediyor. Benim şiirimdeki rüzgârın, sessizliğin, denizin, yalıtılmışlığın ve kırık imgenin kaynağı çoğunlukla Marmara Adası’dır. Neyse… Okuyucuyu çok boğmayalım üstadım.

H. Can Yücel:  Adalı Dergisi’ne bir makale yazmamı ve göndermemi telkin eden de yine sen olmuştun. O gün bugündür de Marmara Adası’na dair yerel tarih araştırmacılığı da diyebileceğim senin deyiminle ‘sıkı’ bir uğraşın içerisindeyim. İyi ki bana el verdin. Yaptığımız bu güzel söyleşiyi de zamanı gelen bir teşekkür olarak kabul et… Her zaman söylerim, iyi ki adalıyız! Bu güzel sohbet için tekrar teşekkür ederim…

Zafer Yalçınpınar: Estağfurullah Can… Asıl ben sana teşekkür ederim. Bu söyleşi boyunca bana yalnızca sorular sormadın, hafızamın içinde dolaşmamı, bazı şeyleri yeniden düşünmemi ve yeniden hissetmemi sağladın. Bu yüzden benim için gerçekten kıymetli bir sohbet oldu. Adalı Dergisi meselesinde sana küçük bir cesaret vermiş olmam bile beni mutlu eder. Çünkü ben her zaman şuna inanıyorum: Yerel hafıza dediğimiz şey çok önemli. Hele ada gibi yerlerde… Çünkü oralarda anlatılmayan her hikâye, kayda geçirilmeyen her isim, unutulan her fotoğraf biraz daha derine gömülüyor sanki. Senin Marmara Adası’yla ilgili yürüttüğün araştırmaları, topladığın anıları ve gösterdiğin dikkati bu yüzden çok kıymetli buluyorum. Bunlar yalnızca kişisel meraklar değil, aynı zamanda kültürel hafızaya karşı gösterilen bir sorumluluk bence. Bu sıkı söyleşi için sana ne kadar teşekkür etsem azdır dostum. Ve söyleşiyi ilk cümlemdeki gibi tamamlamak istiyorum: “Eyvallah dostum… İyi ki adalıyız.”

(…)

H. Can Yücel & Zafer Yalçınpınar
Adalı Dergisi (adalidergisi.com)
Haziran 2026, Sayı: 252

Erişim Zamanı: 8 Haziran 2026, TSİ, 20.00,
Erişim Adresi: https://adalidergisi.com/category/tum-sayilar/2026/haziran-sayi-252/


Hamişler:

1/ Söyleşinin H. Can Yücel tarafından kaleme alınan ‘içtenlikli girizgâh’ ile ‘özenli sonsöz’ bölümlerini de içeren orjinal metnini https://adalidergisi.com/tum-sayilar/2026/haziran-sayi-252/mermer-adasindan-bir-sima-zafer-yalcinpinar/ adresinden okuyabilirsiniz.

2/ ‘A’dan Z’ye Zafer Yalçınpınar’ başlıklı web sitesine https://www.zaferyalcinpinar.info adresinden ulaşabilirsiniz.

Haz
16
2026
--

ECZ. ZEYNEP MERAL YALÇINPINAR ANI KİTAPLIĞI


ECZ. Z. MERAL YALÇINPINAR
ANI KİTAPLIĞI İÇİN KİTAP BAĞIŞI ÇAĞRISI


Annem Ecz. Z. Meral Yalçınpınar‘ın anısını yaşatmak amacıyla, onun kültür, sanat ve edebiyata verdiği değerden ilham alarak özel bir kitap kampanyası başlattık.

Bu kapsamda, annemin de üyesi olduğu İzmir-Dikili’deki Hayıtlı Turizm Geliştirme Kooperatifi tesislerinin sosyal alanında “Ecz. Z. Meral Yalçınpınar Anı Kitaplığı” kuruyoruz. Kitaplığımızdaki boş raflar, sizlerin bağışlayacağı kitaplarla hayat bulmayı bekliyor.

Kültür ve edebiyatın paylaşarak çoğalacağı bu anlamlı projeye katkıda bulunmak isteyen dostlarımızın, kitap bağışlarını PTT Kargo’nun indirimli kitap gönderim kampanyasından yararlanarak aşağıdaki adrese göndermelerini rica ediyoruz:

GÖNDERİ BİLGİLERİ:
Teslim Alacak Kişi: Naile Karakaya
Adres: Hayıtlı Koyu Turizm Geliştirme Kooperatifi, 44. Sokak, Bademli, Dikili / İzmir
Telefon: 0541 338 48 53

Önemli Not: Kooperatifin işleyiş koşulları nedeniyle kitapların PTT Kargo aracılığıyla ve kargo ücreti gönderici tarafından karşılanarak gönderilmesi gerekmektedir.

Kütüphanemize yapacağınız her kitap bağışı, Ecz. Z. Meral Yalçınpınar’ın kültür ve edebiyat sevgisini gelecek kuşaklara taşımamıza katkı sağlayacaktır.

Desteğiniz ve duyarlılığınız için teşekkür ederiz.

ZaferYalçınpınar
16/6/2026


(Görselleri büyütmek için üzerlerine tıklayın…)

Haz
04
2026
--

İlhami Batı vefat etti…

“Şair, yazar, fotoğraf sanatçısı ve çağdaş Türk Edebiyatının özgün sesi; İlhami Batı’yı kaybetmenin derin hüznüyle… İlhami Batı, Türk edebiyatının son dönemdeki dikkat çekici isimlerinden biridir. Roman, öykü ve şiir türlerinde üreten Batı, eserlerinde dilin sınırlarını zorlayan, felsefi derinlik ile şiirsel anlatımı harmanlayan bir üsluba sahiptir. Modern insanın iç dünyasını, varoluşsal sorgulamalarını ve gerçekliğin kırılganlığını sorgulayan yazılarıyla okuyucuyu hem düşündürür hem de duygusal bir yolculuğa çıkarır. Batı’nın metinleri genellikle deneysel ve yenilikçi bir yapıya sahiptir. Romanlarında mensur şiire yaklaşan bir akış görülür; öyküleri kısa, keskin ve kışkırtıcıdır. Şiirlerinde ise dilin bozulması, yeniden inşası ve anlamın parçalanması gibi teknikler ön plana çıkar. Tasavvufi motifler, varoluşsal ikilemler, yalnızlık, tesadüf ve içsel çatışmalar sıkça işlediği temalardır. “Akıl Hatası” kitabı onun ilk romanı sayılır, müthiş bir yapıttır. Çok erken aramızdan ayrıldı, hepimize çok ağır geliyor onun göç haberi. Böylesine yenilikçi bir kalem kolay kolay yetişmiyor. Başımız sağolsun.”

SimurgArt Yayınları, 5 Haziran 2026
Kaynak: https://x.com/SimurgArt/status/2062928038329778339)


Önemli Not: İlhami Batı’nın bilinen tüm kitaplarına https://www.kitapyurdu.com/yazar/ilhami-bati/225008.html adresinden ulaşabilirsiniz.

Powered by WordPress | Theme: Aeros 2.0 by TheBuckmaker.com