“Ed Ricketts Hakkında” John Steinbeck Çeviren: Öznur Özer Anlatı, Ekim 2026, 87 Sayfa -Tıpkıbasım, Özel Edisyon- okumak için: upas.evvel.org/edricketts.pdf
John Steinbeck’in, Öznur Özer çevirisiyle Halk Kitabevi tarafından 1967’de yayımlanan Çılgın Dünyadan Uzak (The Log from the Sea of Cortez) adlı kitabındaki “Ed Ricketts Hakkında” bölümünü tıpkıbasım olarak yeniden yayımlıyoruz.
Steinbeck’in yakın dostu Ed Ricketts’ın yaşamını anlatan bu metin, bir dostun ardından yazılmış sıradan bir anma yazısı değildir: Büyük bir yazarın düşünce dünyasında ve doğayla kurduğu ilişkide açılan geniş alan derinliğine dair edebî bir kayıttır. Deniz biyoloğu ve düşünür Ed Ricketts, yalnızca Sardalye Sokağı’nın “Doc” karakterine ilham veren kişi değil, aynı zamanda Steinbeck’in dünyayı kavrayışını derinden etkileyen özel bir yol arkadaşıdır.
Bugün Türkçe’de baskısı bulunmayan bu metni, 1967 yılındaki özgün baskısından hareketle yeniden okura sunuyoruz. Böylesine etkileyici bir metni tıpkıbasım olarak yayımlarken dünya edebiyatı tarihinin önemli belgelerinden birini efemeratik olarak koruma altına aldığımızı ve Türkçe’de yeniden işaret ettiğimizi düşünüyoruz.
“Sıkı şiire öncelik vermek” ve “imgelemin özgürleşmesini sağlamak” amacıyla dijital yayıncılık serüvenini sürdüren UPAS Yayın‘ın tüm kitaplarını upas.evvel.org adresinden ücretsiz olarak okuyabilirsiniz.
Arnold Schönberg’ten en çok etkilenen sanatçımız sanırım bir müzisyen değil, bir şair: Ece Ayhan. İkinci Viyana Okulu olarak adlandırılan akımın öncüsü olarak kabul edilen Schönberg, öğrencileri Alban Berg ve Anton Webern ile birlikte müziği geleneksel tonal zincirlerinden kurtarmış, atonal yapılı bir sistemi denemişler.
Atonalite, 20. yüzyılın başlarında, özellikle Romantik dönem müziğinin sınırlarının zorlandığı ve geleneksel armoni kurallarının artık yetersiz gelmeye başladığının düşünüldüğü bir dönemde ortaya çıktı.
Atonal müzik, geleneksel batı müziğinin temel taşını oluşturan bir tonal merkeze, akor dizisine veya tonik duygusuna dayanmayan bir kompozisyon biçimidir. Yani parçanın “Do majör” veya “La minör” gibi belirli bir tonu yoktur; 12 notanın (kromatizmin) tümü eşit ağırlıkta ve hiyerarşisiz bir şekilde kullanılır.
Dinleyici kulağının alışık olduğu bir “ev” akoru veya bitiş hissi veren bir tonik yoktur. Geleneksel müzikteki ana nota ve yardımcı notalar hiyerarşisi yerini tüm seslerin bağımsızlığına bırakır. Genellikle gerilim, tedirginlik, kopuş, yalnızlık veya modern kent yaşamının kaotik doğasını ifade etmek için güçlü bir anlatım aracıdır.
Atonal müzik, ilk yıllarında konser salonlarında büyük tartışmalara ve hatta protestolara yol açmış. Ekteki haber kupürü de bununla ilgili. Ancak bu akım yine de 20. yüzyıl modern sanatını derinden etkilemiş, günümüzde ise özellikle korku, gerilim ve psikolojik dram sinemasında sahnelerdeki gerilimi tırmandırmak için vazgeçilmez bir müzikal dil haline gelmiştir.
Ece Ayhan da Schönberg etkisiyle şiirinde geleneksel uyak, akıcı vezin ve okuru okşayan “güzel” dize yapısını reddeder. Şiirindeki dil bilgisi kırılmaları, ezber bozan söz dizimi ve sarsıcı ses uyumları, kulaktaki klasik melodi alışkanlığını bozan uyumsuz akorlar gibidir. Okur, Ece Ayhan okurken atonal bir eserde olduğu gibi alışkın olduğu konfor alanında kalamaz, sürekli tetikte olmak zorundadır. Öyle değil mi sevgili Kapkara Gümrüklü Ölçüsüz Uyaksız Âli Çocuklar!
Atonal müzik genellikle tedirginliği, yabancılaşmayı ve modern insanın sıkışmışlığını seslendirir. Ece Ayhan’ın şiir evreni de genel olarak; ölüm, sakatlar, kimsesiz çocuklar, tabutlar ve kıyıda köşede kalmış trajedilerle örülüdür. İki sanat disiplini de karanlık, gotik ve uzlaşmaz bir ruh halini dışa vurmak için en sert araçları seçmiştir.
Ece Ayhan’ın dili işleme biçimi, kelimeleri sıradan anlam yüklerinden arındırıp onları yeni ve sarsıcı bir sürtünmeyle yan yana getirmektir. Bu, tam anlamıyla Arnold Schönberg’in 12 nota tekniğindeki (dodekafoni) yaklaşımını hatırlatır. Hiçbir kelime/nota sıradan bir eşlikçi değildir, her biri kendi başına bağımsız, keskin ve birbiriyle sürtüşen birer ağırlıktır.
Sıkı ve sivil şair Ece Ayhan ‘Mor Külhani’ adlı şiirinde:
“(…) Kendi kendine çalan bir davul zurna Sesini duyunca kendi kendine güreşmeye başlayan Taşınır mal helalarında kara kamunun Şeye dar pantolonlu kostak delikanlıların şiiridir
Rafet Arslan’ın yeni kitabı “PORTAL: AI Çağında Aklın Yitimi”, insanın, dilin, bilincin, teknolojinin ve iktidarın iç içe geçtiği çağımıza dair parçalı ama birbirini tamamlayan bir düşün atlası sunuyor. Felsefeden edebiyata, bilimden mitolojiye, distopyadan gündelik hayata uzanan bu denemeler; yapay zekânın dönüştürdüğü dünyada insan olmanın, düşünmenin ve anlam aramanın sınırlarını sorguluyor. PORTAL, kesin cevaplardan çok yeni soruların peşine düşen, çağımızın zihinsel ve toplumsal dönüşümüne içeriden bakan bir döngüsel denemeler bütünü.
“Sıkı şiire öncelik vermek” ve “imgelemin özgürleşmesini sağlamak” amacıyla dijital yayıncılık serüvenini sürdüren UPAS Yayın‘ın tüm kitaplarını upas.evvel.org adresinden ücretsiz olarak okuyabilirsiniz.
yavaş yavaş hatırlayamayacağız ________tarihin büyük döngüsünü ve son bir kez -belki de ilk kez- dünya yenileyemeyecek kendini özünün son sözünü söylemeyerek ____tek bir âna dönüştürecek zaman _______toprağın çürümesini
başlayacak sonrasız veya ufuksuz sessizliğinde ______geleceğin ____________ölümü
çünkü akıl verdi insanlar kötülüğe hakikatin dokuma tezgâhlarını ___________________durdurarak son verecek bu yaşamın son gücü kendi ___örgüsünün _________özüyle
“Zaman durdu ve sonrasızlık başladı.” Yüzyıllık Yalnızlık’ta Macondo kasabasının kurucusu José Arcadio Buendía’nın, zamanın ilerlemeyi bıraktığını ve her günün “pazartesi” olduğunu fark edip bir kestane ağacının altında sonrasızlığa teslim olduğu o ân, ‘Son Söz’ adlı şiirimdeki asıl çağrışımı oluşturuyor.(Zy)
CEM SAYIZ: Takip ettiğim kadarıyla, kısa, minimalist ve iddiasız görünen şiirler yazıyorsunuz son yıllarda… ‘Son Söz’ adlı şiirinizde de durum aynı… Fakat görüyorum ki şiirinizde yapısal bileşenleri bilerek ayrıştırmışsınız. Dize kesmeler, boşluklar ve alt çizgiler okuyucunun zihinsel ve görsel konforunu tamamen bozuyor. Bu tekinsiz biçim ve sesle ilgili şeyleri bir kenara bırakırsak; şiirinizde felsefi bir derinlik arayışı da var galiba… Son Söz’ün arkasındaki felsefi yaklaşım nedir? Sizin bu dizelerinizi okuyan biri ne düşünmeli? İnsanlığın bilgiyi ve aklı kötülükle birleştirerek yaşamın o kadim tezgâhını durdurduğunu söylüyor, büyük bir kozmik iddiada bulunuyorsunuz! Öyleyse, kendi sonumuzu hazırlayan bir çöküş çağını yaşıyoruz demektir sizin için… Peki bu kurduğunuz karanlık atmosferde şiirinizi nasıl okumalıyız gerçekten?
ZAFER YALÇINPINAR: Son Söz şiirimde kurmaya çalıştığım şey, insanlığın uygarlığını mihenk noktasından yakalayan bir varoluşsal kara delik duygusu… Çünkü şiir dili, zamansal bir donuk ân veya konum çerçeveleyebildiği ölçüde felsefi anlam katına erişiyor. Ben bu erişimi ‘imgesel alan derinliği’ olarak kavramsallaştırmaya gayret ettim hep… Neyse… Aslında şiirde Son Söz başlığının altına bir alınlık olarak, Gabriel Garcia Marquez’in ‘Yüzyıllık Yalnızlık’ adlı efsanevi -ve büyülü- eserinde geçen şu cümleyi kullanmalıydım: “Zaman durdu ve sonrasızlık başladı.”Yüzyıllık Yalnızlık’ta Macondo kasabasının kurucusu José Arcadio Buendía’nın, zamanın ilerlemeyi bıraktığını ve her günün “pazartesi” olduğunu fark edip bir kestane ağacının altında sonrasızlığa teslim olduğu o ân, şiirdeki asıl çağrışımı oluşturuyor. Şiirde “tek bir âna dönüştürecek zaman / toprağın çürümesini”derken, aslında insanlığın bizzat kendi elleriyle yarattığı o büyük felci, dilsizliği, sonrasızlığı, hiçliği anlatmak istedim. Bununla birlikte ustamız Oruç Aruoba’nın Yürüme adlı eserindeki “yer, yön, yol” yaklaşımı da hep zihnimdedir. Orada Aruoba insanın sürekli yolda olan, hep yürüyen bir varlık olduğunu ifade eder. Yürümek -ve düşünmek- hayatla kurulan en sahici bağ gibidir… İşte insanlar ne zaman ki “akıl verdi kötülüğe”, yani zekâyı, rasyonaliteyi, algoritmaları ve teknolojiyi sadece sömürmek, doğayı talan etmek ve kapitalist güç kazanmak için araçsallaştırdı; işte o ân zamanın tezgâhı, hakikat yolundaki kalb ve vicdan arayışı kırıldı. İnsanlığın yürüyüşü durdu. Yol bitti. Zaman ileriye akan bir nehir olmaktan çıkıp, kendi içine çöken durgun bir göle, hatta bir kara deliğe dönüştü. Böyle hissediyorum ben. Çünkü bence bugünün dünyasında ‘anlam’ın kendisi de yoruldu: Olayların, olguların ve nedenselliğin dikişleri bu kadar söküldüğünde, bu kadar retorik içerisinde dil de artık hakikati taşıyamaz hâle geliyor ve insan kendi içine kilitleniyor, düşünce felce uğruyor. Aruoba’nın bahsettiği o en uç varoluşsal sınıra, yani “sustuğun yerde başlayan o devasa dilsizliğe” çarpıp bitecek gibi her şey. Bu bir tahayyül meselesi…. Márquez’in romanının sonunda, soyun son üyesi el yazmalarını okuyup kendi geçmişini ve geleceğini çözdüğü ân, kasaba devasa bir kasırgayla yeryüzünden silinir ya; işte benim şiirimdeki “özünün son sözünü söylemeyerek” ifadesi tam da o ân… Yaşamın doğası -ta kendisi- artık bu çıkar odaklı ve açgözlü insanlığa dair yeni hiçbir şey söylemek istemez. Yaşam şiirselliğini kaybeder! Dizeler, imgeler, her şey biter, kapılar kapanır ve ebedi bir sonrasızlık başlar. Dünyanın sonu uzaydan bir göktaşıyla gelmeyecek. İnsanlık, kendisini kalb, vicdan ve doğanın adaletinden kopardığı gün kendi sonunu ilmik ilmik örmeye başladı bence. “Son verecek bu yaşamın son gücü / kendi örgüsünün özüyle kendisine.” Bizler şu ân, sonrasız bir gecenin tam eşiğinde duruyoruz. Öyle görüyorum ben. Kimse bu karanlığın akkorluğunun kusuruna bakmasın!
“Kadim dost H. Can Yücel -yıllar sonra da hatırlanacak- çok özel ve hakikatli bir söyleşi gerçekleştirdi benimle… Can öylesine kapsamlı ve sıkı sorular hazırlamış ki detaylıca anlatmak, cevaplarda her şeye değinmek ve bol bol gevezelik etmek zorunda kaldım:- bir yandan da yaşamımı geniş bir çerçeveden ifade edebildiğim için çok mutlu oldum. Ortaya çıkan bu dostça ve uzun soluklu söyleşi, ‘Mermer Adası’ndan Bir Sima: Zafer Yalçınpınar’ başlığıyla Adalı Dergisi‘nin Haziran 2026 tarihli 252. sayısında yayımlandı. Söyleşinin H. Can Yücel tarafından kaleme alınan ‘içtenlikli girizgâh’ ile ‘özenli sonsöz’ bölümlerini de içeren orjinal metnini https://adalidergisi.com/tum-sayilar/2026/haziran-sayi-252/mermer-adasindan-bir-sima-zafer-yalcinpinar/ adresinden okuyabilirsiniz.” (Zy)
(…)
H. Can Yücel: (…) 12 yıl önce bendeki merakı ve üretme sancısını fark ettiğinde “Sen bir koleksiyonersin ve adaya dair biriktirdiklerin yaşanmışlıkların düşlerin var. Gel seninle bir söyleşi yapalım ve tanışmamıza vesile olan evvel.org’da yayınlayalım.” demiştin. O gün bu gündür, gerek adada gerekse İstanbul’da çokça paylaşımlarımız oldu ve bolca anı biriktirdik. (…) Dostluğumuzun 12. yılında bu kez söyleşiyi ben seninle yapmak istedim üstadım… Öncelikle kabul ettiğin için teşekkür ederim, hoş geldin!
Zafer Yalçınpınar: Hoş bulduk, eyvallah… Dostluklar yalnızca birlikte geçirilen zamanla değil, birbirinin hafızasına, ruhun atmosferine dokunabilmekle derinleşiyor. Senin bu satırlarını okumak bana yıllar önceki o ilk konuşmalarımızı, o üretme heyecanını yeniden hatırlattı. Aslında ben sadece sende zaten var olan şeyi gördüm: Ada Kültürünü taşıyan bir hafızayı, biriktirme tutkusunu ve anlatma ihtiyacını… Geri kalan her şey zamanın ve dostluğun kendiliğinden açtığı bir yol oldu. Senin bu satırlarını okuyunca bir kez daha düşündüm: İnsan bazen sadece bir yerin coğrafi varoluşuna değil, özel bir hafızaya, o yerin duygusal envanterine ait hissediyor kendini. Marmara Adası da bizim için biraz böyle galiba… Sadece doğup büyüdüğümüzden bugüne var olduğumuz bir yer değil; tüm özlem duygularıyla birlikte içimizde yaşayan büyük bir hatıra, büyük bir envanter. O zamanların ruhunun hatırası sanki… Belki de bu bellek dediğimiz şey, zekânın yalnızca bilgiyi depolayan, kayıt altına alan bir tarafı değil, yaşantı parçalarını anlamlandıran, ilişkilendiren ve yeniden kuran en derin boyut… İnsan, neyi hatırlıyorsa biraz da odur. Ve bazı insanlar vardır; biriktirdikleri yalnızca nesneler ya da anılar değildir. Bir dönemin ruhunu, kaybolmaya yüz tutmuş nesneleri, tarihsel bakışlarını, o dönemin söylemlerini, kelimelerini de taşırlar. Senin Marmara Adası’na dair kurduğun hafıza ve envanter de bana hep bunu düşündürdü. Yıllar geçiyor, insanlar eksiliyor, gemiler kayboluyor belki… Ama bazı dostluklar ve bazı görüntüler insanın içinde yaşamaya devam ediyor. Senin o ilk merakını, biriktirme heyecanını ve üretme sancını hatırlıyorum. Belki de birbirimizi en çok oradan tanıdık. Çünkü aynı denize başka başka kıyılardan bakıyor olsak da, aynı hafızanın içinden geçiyorduk. Nâzım Hikmet’in “Yaşamaya Dair” adlı şiirinde söylediği gibi; mesele biraz da “hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamakta”… “Yetmişinde bile olsa bir zeytin ağacı dikebilmek”te… Ve belki de “ölümden korktuğu halde ölüme inanmamakta…” İnsanlara, dostluğa, hatıraya, görüntülere ve geleceğe böylesine tutunabilmekte… Sanırım yıllardır yaptığımız şey de biraz buydu: kaybolup giden şeylerin ardından sadece hüzünlenmek değil, onları konuşarak, yazarak, anlatarak yeniden hayata karıştırmak. Bence tüm olan biten bu dostum… İyi ki yollarımız kesişmiş, iyi ki o söyleşi yapılmış. Ve iyi ki hâlâ aynı adadayız, aynı zamanın ruhunu ve aynı hafızanın envanterini birbirimize hatırlatabiliyoruz.
H. Can Yücel:Epeyce sana anlattırmak istediklerim var. Edebiyat-şiir, koleksiyonerlik üstüne daha detaylı sorularım olacak ancak seni ve aileni tanımayanlar için öncelikle bize biraz kendinden bahseder misin, kimdir Zafer Yalçınpınar? Profesyonel iş hayatından da bahseder misin?
Zafer Yalçınpınar: Ân itibariyle kırk yedi yaşındayım, 1979 doğumluyum. Yazılarımda ve tüm yazınsal çalışmalarımda kendi adımı ve soyadımı kullanıyorum. Çünkü insanın hakikatle kurduğu ilişkinin aynı zamanda bir varoluş meselesi olduğunu düşünüyorum; insan, yazdıklarının arkasında kendi adıyla durabilmeli. Ailem eski İstanbullu’dur. Yaklaşık üç-dört kuşaktır Kadıköy’de yaşayan bir aile geçmişimiz var. Baba tarafımın hikâyesi Yeldeğirmeni’nden Erenköy’e uzanan bir Kadıköy hattında şekilleniyor. Baba tarafımdan dedem Fethi Yalçınpınar marangozdu. Marangozluğu bir Rum ustadan öğrenmiş. Aslında bu detay bile eski İstanbul’un çok kültürlü yapısını tek başına anlatıyor bence. Çünkü o dönem zanaat, ustalık ve hayat bilgisi, milliyetlerden ya da kimliklerden çok emeğin, maharetin ve ustalığın etrafında şekilleniyordu. İnsanlar birbirlerinden yalnızca meslek öğrenmiyor, aynı zamanda bir yaşam kültürü de devralıyordu. Neyse… Dedemin marangoz dükkânı Ethem Efendi Caddesi’ndeymiş. Eski Erenköy ve çevresi o dönemler İstanbul’un önemli sayfiye bölgelerinden biri; köşklerin, ahşap yapıların, geniş bahçelerin bulunduğu bir yerdi. Dedem de iyi bir marangoz olarak özellikle bu köşklerde ve civarda iş yapmış. Ben bugün dönüp baktığımda marangozluğu yalnızca bir zanaat olarak değil, sabır, ölçü, estetik ve el emeğiyle kurulan özel bir ilişki olarak düşünüyorum. Belki de yazıyla, şiirle ve koleksiyonerlikle kurduğum bağın derinlerinde biraz da bu “ince işçilik” duygusu var. Çünkü marangoz da yazar da aslında zamana karşı çalışan insanlardır; biri ahşabı, diğeri kelimeleri işler. Aslında ikisinin de özü, mihenk noktası ‘zaman’… Neyse, devam edelim, Anne tarafımda ise hikâye Üsküdar, Koşuyolu, Kızıltoprak ve Fenerbahçe odağında gelişiyor. Dolayısıyla benim zihnimde Kadıköy yalnızca bir semt değil, kuşaklar boyunca birikmiş büyük bir yaşam kültürü aslında. Zaten eski İstanbul tarihinde Üsküdar ile Kadıköy’ün uzun süre aynı belediye yapısı içerisinde değerlendirilmiş olması da boşuna değil. Sonrasında yaşam kültürleri, sosyal yapı ve özellikle gayrimüslim nüfusun etkisiyle iki farklı karakter belirginleşiyor. Üsküdar daha geleneksel, daha muhafazakâr bir çizgide gelişirken, Kadıköy daha kozmopolit ve çok kültürlü bir yaşam alanına dönüşüyor. Benim çocukluğum bu kültürel katmanların arasında geçti diyebilirim. Anneannem öğretmendi. Annemin babası askerdi. Şark görevinde tanışıp evlenmişler. Dolayısıyla çocukluğumdan itibaren Cumhuriyet’in eğitimle, kültürle, kamusal sorumlulukla ve modern insan yetiştirme idealiyle kurduğu bağın aile içindeki disiplinli yansımalarını gördüm. O yılları düşündüğümde, Cumhuriyet’in yalnızca siyasal bir kavram olmadığını, gündelik yaşamın içinde hissedilen bir ahlâk, görgü ve aydınlanma meselesi olduğunu hissediyorum. Annem Zeynep Meral Yalçınpınar lise eğitimini Çamlıca Kız Lisesi’nde tamamladıktan sonra İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’nden mezun oluyor ve devlet hastanelerinde eczacı olarak çalışıyor. Uzun yıllar SSK Süreyya Paşa Hastanesi’nde görev yaptıktan sonra emekli oluyor. Onun hayatında disiplinin, eğitimin ve mesleki sorumluluğun çok belirgin bir yeri vardı. Çocukluğumda hastane kültürüne, sağlık emekçilerinin çalışma biçimine ve insan hayatına temas eden o ciddi dünyaya biraz da annem sayesinde tanıklık ettim. Babam Vedat Yalçınpınar’ın hikâyesi ise bambaşka bir şahsiyet taşıyor. Onun öğrencilik hayatı, kendi deyimiyle biraz “haytalık” nedeniyle oldukça dalgalı geçmiş. İstanbul’un farklı liselerinde okuyor, disiplin cezaları alıyor, okul değiştiriyor ve liseyi oldukça geç bitiriyor. Ama tam da bu yüzden, hayatı daha sokaktan, insan ilişkilerinden, gündelik yaşamın içinden öğrenmiş biri aslında. Babam liseden sonra İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nden mezun oluyor; kısa bir süre bir kimya fabrikasında çalıştıktan sonra Tuzla Askeri Jip Fabrikası’nda kalite-kontrol ve prodüktivite kısım şefi olarak görev alıyor ve oradan emekli oluyor. Babamın tarafında daha serbest, daha asi, daha taşkın bir hayat enerjisi; annemin tarafında ise daha düzenli, Cumhuriyetçi ve disiplinli bir damar vardı. Bugün dönüp baktığımda, sanırım benim karakterim de biraz bu iki farklı dünyanın kesişiminde şekillendi. İlkokulu anneannemlerin yanında yaşayarak Fenerbahçe’de Nurettin Teksan İlkokulu’nda okudum. Ortaokulu Erenköy’deki Kalamış Özel Lisesi’nde tamamladım. Bu okul, TSYD’nin kurucularından Kahraman Bapçum’a ve ailesine aitti; ne yazık ki 2005 yılında kapandı. Liseyi ise İstek Vakfı Özel Belde Koleji’nde bitirdim. Üniversite sınavında Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Ekonometri Bölümü’nü kazandım ve lisans derecemi orada tamamladım. Ardından yine Marmara Üniversitesi’nde “Sermaye Piyasası ve Borsa” alanında yüksek lisans derecemi tamamladım. Ardından, 2003 yılında TÜBİTAK’a bağlı Türkiye Sanayi Sevk ve İdare Enstitüsü’nde araştırmacı olarak çalışmaya başladım. Yaklaşık on yıl boyunca birçok kamu kuruluşuna ve özel sektör firmasına, EFQM toplam kalite yaklaşımı ile ulusal ve uluslararası projeler kapsamında eğitim, danışmanlık ve raporlama hizmetleri verdim. 2013 yılında TÜBİTAK’tan ayrıldım. O tarihten bu yana eğitim, danışmanlık ve raporlama çalışmalarımı sürdürülebilirlik ve sürdürülebilir kalkınma alanlarında özel sektörde devam ettiriyorum. Bir yanıyla kurumsal hayatın içindeyim belki ama diğer yanıyla hep edebiyatın, şiirin, arşivciliğin ve efemeratik hafıza meselelerinin içinde yaşamayı sürdürdüm. Çünkü bana göre insan yalnızca çalıştığı -uzmanı olduğu- işle değil, biriktirdiği görüngülerle, koruduğu hafızayla ve anlamaya çalıştığı hayatla da kendisini var ediyor. Yani şimdilik klasik olarak bunları söyleyerek başlayayım… Yani ‘Kimdir Zafer Yalçınpınar?’ diye soruyorsun ya, inan bilmiyorum üstadım. Borges’in o meşhur tavrı geliyor aklıma. Kendisine “Siz ünlü yazar Borges misiniz?” diye sorduklarında yalnızca “Bazen…” diye cevap verdiği anlatılır. Bu cevap bana hep çok şey düşündürmüştür. Çünkü insan tek parçalı bir varlık değil gerçekten. İçimizde birbirine bazen yaklaşan, bazen çatışan farklı insanlar yaşıyor. Çok acı bu durum, cehennem gibi bir şey aslında…
H. Can Yücel:Türkiye Cumhuriyeti’nin en güzide kuruluşlarından TÜBİTAK’ta uzun yıllar çalışmışsın. Buradaki yetkinliğin, edebiyat alanındaki çalışmalarına nasıl yansıdı? Çalışırken üretmek nasıl bir duygu? Olumlu ya da olumsuz etkileri oldu mu?
Zafer Yalçınpınar: TÜBİTAK’ta çalışmak bana sistemsel düşünmeyi öğretti ama edebiyat bana insanın hiçbir zaman tam anlamıyla bir “sistem” olmadığını gösterdi. Yaklaşık on yıl boyunca TÜBİTAK bünyesinde, sanayi kuruluşlarıyla, kamu kurumlarıyla, kalite yönetimi ve verimlilik odaklı projelerde çalıştım. O dönemde özellikle EFQM yaklaşımı, performans yönetimi, süreç iyileştirme, stratejik planlama gibi alanlarla yoğun biçimde ilgileniyorduk. Açık konuşmak gerekirse bu yaklaşımın temelinde Amerikancı ve püriten bir mühendislik zihniyeti vardır. Yani her şey ölçülebilir olsun, her süreç tanımlansın, her problemin bir nedeni ve çözümü net biçimde ortaya konulsun istenir. Bir fabrikanın üretim hattına baktığınızda bu yaklaşım çoğu zaman işe yarar. Çünkü makina aynı girdiyi verdiğinizde aşağı yukarı aynı çıktıyı üretir. Sistem deterministiktir; sebep-sonuç ilişkileri daha nettir. Ama insan hayatı, şiir ya da edebiyat böyle çalışmıyor. Sosyal bilimler dediğimiz alan çok daha stokastik, yani belirsizliklerle ve ihtimallerle dolu bir yapı taşıyor. Aynı acıyı yaşayan iki insan bambaşka tepkiler verebiliyor. Aynı şehirde büyüyen iki kişi dünyayı tamamen farklı algılayabiliyor. Şiirde bazen en büyük hakikat, ölçülemeyen bir sezgiden doğuyor. Bu yüzden ben yıllar içinde şunu fark ettim: Sanayi dünyası “nasıl daha verimli oluruz?” sorusunu sorarken, edebiyat daha çok “insan neden böyle hissediyor?” sorusunun peşinden gidiyor. Bunlar birbirinden oldukça farklı alanlar. TÜBİTAK yıllarımın bana olumlu etkileri de oldu elbette. Disiplinli çalışmayı, raporlama mantığını, büyük resmi görmeyi ve sistematik düşünmeyi orada öğrendim. Uzun soluklu projelerde çalışmak insanın zihinsel dayanıklılığını artırıyor. Ama bir yanıyla da o aşırı ölçümcü ve performans odaklı dünyanın insan ruhunu zaman zaman daralttığını düşünüyorum. Çünkü hayatın en önemli tarafları çoğu zaman ölçülemez. Dostluk, hafıza, duygu ya da bir şiirin insanda bıraktığı etki… Bunları herhangi bir performans göstergesine dönüştüremezsiniz. Belki de bu yüzden ben çalışırken hep yazıya, şiire ve koleksiyonerliğe tutundum. Çünkü gündüzleri daha mekanik ve kurumsal bir dünyanın içinde çalışırken; geceleri insan ruhunun karmaşık, belirsiz ve derin tarafına dönme ihtiyacı hissediyordum. Şimdi dönüp baktığımda, bu iki farklı dünyanın birbirini dengelediğini düşünüyorum. Bir tarafım düzeni, sistemi ve aklı, diğer tarafım ise hafızayı, sezgiyi ve insanın kırılganlığını anlamaya çalıştı. Sanırım benim yazınsal dünyam da biraz bu gerilimden doğdu. Bazen, bu hâlimle çok tuhaf bir şeye dönüştüğümü de düşünmüyorum değil, belki de bir ucubeye dönüştüm, müthiş, kendine özgü bir ucube… Belki gerçekten de yalnızca o deterministik, ölçümcü ve performans odaklı dünyanın içinde eriyip gitmiş biriyimdir; insan iç dünyasıyla bağını kaybettikçe dili de köşeli, katı hâle gelir, duygusu körelir, hayatı yalnızca “çıktılar” üzerinden okumaya başlar falan… Bu çatışma insanı yorabilir, parçalayabilir, hatta zaman zaman beni kendime yabancılaştırdığı da olmuştur. “Ucubeleşme” dediğim şey burada ortaya çıkıyor: Şair tarafının, kurumsal dünyanın dili içinde nefes almakta zorlanması… Kolay değil üstadım, inan ki kolay değil. Buraya kadar geldik bir şekilde… Yani, ben de bilmiyorum Zafer Yalçınpınar kimdir, inan ki…
H. Can Yücel:‘Mermer Adası’ndan Simalar’ adlı makaleni okumuş ve sana e-posta yoluyla ailemin Tomris-Turgut Uyar ile olan dostluğundan bahsetmiştim. O vakit sen İstanbul’da ben ise adadaydım. “Bizimkiler adada, gidip tanış çok mutlu olurlar” demiştin. Bu vesileyle kıymetli ailenle senden daha önce tanışmıştım hatırlarsın. Yalçınpınar ailesinin Marmara Adası ile tanışma öyküsünü okurlarımızla da paylaşır mısın? Aslında doğal olarak sen de bir müdavimden çok ada sevdalısısın yanılıyor muyum? Bu sırada yakın zaman önce kaybettiğin sevgili annen Meral Teyze’mi de sevgi ve rahmetle anarım. Işıklar içinde olsun…
Zafer Yalçınpınar: Sağol canım kardeşim, dostlar sağolsun. Aslında bu konuda en doğru bilgileri babam Vedat Yalçınpınar biliyordur. Fakat ilginçtir, babam, büyük babam Fethi Yalçınpınar ve hatta büyük amcam Yaşar Yalçınpınar da nedense yazılı kültürü hiç sevmemiş insanlar. Bu yüzden bugün bilebildiklerimiz daha çok babamın bana —hatta zaman zaman da sana— anlattıklarıyla sınırlı. Benim tevellüdüm de zaten anlatılanların bütün ayrıntılarına birebir tanıklık etmeye yetmiyor. Dolayısıyla aile hafızasının önemli bir kısmı sözlü anlatılar üzerinden taşınıyor. Hikâye kabaca şöyle başlıyor: Ben doğmadan yaklaşık on bir yıl önce, 1968 yılında, Marmara Adası’ndaki evimizin arazisi marangoz olan dedem Fethi Yalçınpınar tarafından satın alınıyor. Yazlık mekânın seçiminde ise büyük amcam Yaşar Yalçınpınar’ın eşi olan Rum büyük teyzem Eleni Yalçınpınar’ın isteği belirleyici oluyor. Eleni teyze bir adada yaşamak, adanın o yalıtılmış ama aynı zamanda korunaklı atmosferinin içinde zaman geçirmek istiyor. Zaten Rum kültüründe adalara, ada yaşamına ve o kendine özgü kapalılık hissine karşı tarihsel bir yakınlık olduğunu düşünüyorum. Peki neden İstanbul adaları değil de Marmara Adası seçiliyor? Bunun cevabı da biraz eski İstanbul ilişkilerinde saklı aslında. Fenerbahçe Spor Kulübü’nde santrfor olarak oynayan büyük amcam Yaşar Yalçınpınar’ın yakın dostlarından biri, spor spikeri ve radyo yayıncısı Eşref Şefik’ti. Eşref Şefik Marmara Adası’nda arazi satın alınca büyük amcama da burayı öneriyor. Zaten bizim küçük arazimiz de Eşref Şefik ailesinin arazisinin hemen arkasında yer alıyor. Evin yapımına 1968 yılında başlanıyor. O dönemlerde herhangi bir adada inşaat yapmak bugünkü koşullarla kıyaslanamayacak kadar zor. Malzeme taşımak, iş gücü sağlamak, teçhizat bulundurmak ciddi meseleler. Küçük evimizin inşası yaklaşık iki yıl sürüyor ve 1970 yılında tamamlanıyor. İnşa sürecinde marangoz olan Fethi dedem, o yıllarda oldukça yeni ve popüler sayılan “su geçirmez kontrplak” sistemini kullanıyor. Böylece ev yarı kâgir, yarı betonarme bir yapıyla inşa ediliyor. İki kardeş Fethi ve Yaşar Yalçınpınar, evi büyük ölçüde kendi emekleriyle kuruyorlar. İnşaat sürecinde bilfiil çalışıyor, taş taşıyor, ölçü alıyor, marangozluk yapıyorlar. Babam ise o yıllarda yirmi beş-yirmi altı yaşlarında genç bir delikanlı. O da inşaat boyunca sürekli adada bulunuyor; emeğiyle, gücüyle, taşıdığı malzemelerle evin yapımına destek oluyor. Bugün dönüp baktığımda, aslında o evin yalnızca betonla ya da ahşapla değil aile emeğiyle, dostluklarla ve ortak bir hayat hayaliyle inşa edildiğini düşünüyorum. Eh, şimdi bütün bu hikâyeye baktığımda, adadaki varoluşumuzun yaklaşık elli altı yıllık bir geçmişe dayandığını görüyorum. Bana kalırsa bu süre artık “müdavim” kelimesinin tarif edebileceği bir şey değil. Çünkü müdavimlik biraz gelip gitmekle, belli dönemlerde uğramakla ilgili bir hâl. Oysa bizim Marmara Adası’yla kurduğumuz ilişki çoktan bundan daha yerleşik, daha köklü bir anlam kazandı. Artık ikinci kuşağa uzanan, aidiyet duygusuyla derinleşmiş bir yaşamdan söz ediyoruz. Yani yalnızca yazları uğranılan bir tatil mekânı değil orası; zamanla gündelik hayatımızın, aile hafızamızın ve kişisel varoluşumuzun bir parçasına dönüşmüş bir yer. Benim bütün çocukluğum da zaten Aba Koyu’nda geçti. Denizi, rüzgârı, yalnızlığı, arkadaşlığı, korkuyu, doğayı, insan ilişkilerini… Hayata dair birçok şeyi, bizzat hayatın tınısını duymayı ilk kez orada deneyimledim, orada öğrendim. Bu yüzden Marmara Adası benim için dışarıdan bakılan romantik bir ada imgesinden çok daha fazlası. Bir anlamda karakterimin, hafızamın ve dünyayı algılama biçimimin kurulduğu asli coğrafyalardan biri.
BARAKA, Marmara Adası, Aba Sahili No:35 Fotoğraf: H. Can Yücel, 2026
H. Can Yücel:1927 yılında Türkiye’nin ilk radyo yayınını yapan Eşref Şefik’in oğlu Şefik Atabey’le Aba sahilinde yaptığınız sohbet senin yaşamında önemli bir yere sahip öyle değil mi? Kitap koleksiyonerliği ile iştigalin sanıyorum bu karşılaşmadan sonra gelişti? Arşiv ve koleksiyonlarının oluşum süreçlerini ve içeriklerini de biraz anlatır mısın?
Zafer Yalçınpınar: Eşref Şefik’le ilgili mutlaka dile getirmem gereken bir ayrıntı var: Spor medyasında hâlâ bilinen eski bir deyim vardır: “Eşref Şefik gibi lafı uzatmak…” Ben de galiba bu söyleşide biraz öyle yapıyorum; lafı gereğinden fazla uzatıyor olabilirim. Eğer öyle hissediliyorsa affola… Ama şimdi sen böyle sorunca kendi kendime de güldüm açıkçası. Çünkü bahsettiğin olay, 2000’lerin başında Eşref Şefik’in oğlu Şefik Atabey’in Aba Sahili’ndeki evinde değil, bizim evde, akşam yemeğinde gerçekleşmişti. Annemin yaptığı meşhur zeytinyağlı taze fasulyeyi yerken, ayaküstü başlayan sohbet zamanla uzun bir muhabbete dönüşmüştü. O günlerde Cumhuriyet Gazetesi’nde Şefik Atabey’in kitap koleksiyonerliğiyle ilgili dikkat çekici bir haber yayımlanmıştı. Haberde, Londra’daki çok özel koleksiyonunun ünlü müzayede firması Sotheby’s aracılığıyla bir Arap prensine rekor sayılabilecek bir bedelle satıldığı yazıyordu. Benim için ilginç olan yalnızca bu satış haberi değildi elbette; aynı zamanda kitap koleksiyonerliğinin ve arşivciliğin kültürel birikim kapsamında doğal bir merhale olmasıydı. O günlerde Louis-Ferdinand Céline’in Gecenin Sonuna Yolculuk adlı romanını büyük bir hayranlıkla okuyordum. O gece sohbet sırasında odama gidip kitabı getirdim ve Şefik Atabey’e göstererek şöyle sordum: “Bu kitabı nasıl koruyabilirim?” Şefik Amca sanırım bu ciddi yaklaşımımdan hoşlanmıştı. Kitapların korunması için kullanılan bez ciltlerden, özel kutulardan ve muhafaza yöntemlerinden uzun uzun bahsetti. Ardından sahaf kültürü, kitap koleksiyonerliği ve eski kitapların dünyası üzerine konuşmaya başladık. Benim için oldukça etkileyici bir sohbetti bu. Çünkü ilk kez birinin kitaplara yalnızca okunacak nesneler olarak değil, korunması, yaşatılması ve gelecek kuşaklara aktarılması gereken hafıza objeleri olarak baktığına tanık oluyordum. Aslında kitap koleksiyonerliğinin tutkusu da biraz burada başlıyor sanırım. İnsan bir süre sonra yalnızca metinleri değil, kitapların taşıdığı zamanın izini, geçmiş sahiplerini, kenar notlarını, kâğıdın yaşlanmasını, kapağın yıpranışını da önemsemeye başlıyor. Kitap artık yalnızca okunacak bir şey olmaktan çıkıyor; yaşayan bir nesneye, hafızayı taşıyan özel bir varlığa dönüşüyor. Belki de sahaflara duyulan bağlılığın temelinde biraz bu duygu var. Çünkü sahaflarda insan yalnızca kitaplarla değil, başka hayatların, başka zamanların izleriyle de karşılaşıyor. Şefik Amca, sonrasında beni, bugün adını tam olarak hatırlayamadığım, Aslıhan Pasajı’ndaki bir sahafa yönlendirdi. “Benden selam söylersin,” dediğini hatırlıyorum. Açıkçası o günlerde bu yönlendirmeyi hemen takip etmedim, Aslıhan Pasajı’na gidemedim. Ama şimdi dönüp baktığımda, o sohbetin benim için önemli bir başlangıç noktası olduğunu çok net görebiliyorum. Çünkü insanın hayatında bazı küçük karşılaşmalar vardır: o an sıradan görünür ama yıllar sonra zihninizde gerçek anlamını kazanır. Benim kitap koleksiyonerliğiyle kurduğum duygusal bağın ilk kıvılcımlarından biri de galiba o akşam atılmıştı. Kitap koleksiyonumun içeriğinden şu an için çok fazla bahsetmek istemiyorum açıkçası. Fakat beni en çok etkileyen şeyin imzalı kitaplar olduğunu söyleyebilirim. Çünkü imzalı bir kitap, yalnızca bir metin ya da fiziksel nesne olmaktan çıkıyor, bir temas hâline dönüşüyor. Yazarın el yazısı, attığı tarih, düştüğü kısa bir not… Bunların her biri kitabı bir anda tek ve benzersiz bir varlığa dönüştürüyor. Bazen düşünürüm: bir yazarın yıllar önce bir masada oturup attığı imza, aradan on yıllar geçmesine rağmen hâlâ başka bir insanın zihnine ve hayatına temas etmeyi sürdürüyor. Bu durum beni çok etkiliyor. Çünkü imzalı kitaplarda yalnızca edebiyat değil, zamanın kendisi de saklı gibi geliyor bana. Bir anlamda insan, kitabın içine sıkışmış küçük bir hayat kırıntısıyla karşılaşıyor. Özellikle sevdiğim bazı şairlerin ve yazarların imzalarını gördüğümde, o kitaplarla aramda neredeyse metafizik diyebileceğim bir bağ oluşuyor. Sanki kitap yalnızca okunmuyor da, aynı zamanda bir hafızayı taşıyor. Belki de koleksiyonerliğin tutkusu biraz burada başlıyor: Nesnenin maddi değerinden çok, onun taşıdığı ruhu, izi ve hikâyeyi biriktirmeye çalışıyorum. Ve hâlâ o ilk günkü koruma güdüsü devam ediyor bende… Sanırım mesele biraz kıymet bilmek ve kıymet verebilmekle ilgili. Çünkü insan zamanla şunu fark ediyor: Bazı şeyler yalnızca “sahip olunacak” nesneler değildir. Özellikle kitaplar… Ben koleksiyonerlerin kitapların gerçek sahibi olduğuna inanmıyorum. Daha doğrusu, iyi bir koleksiyonerin kendisini bir “sahip” gibi görmediğini düşünüyorum. Bizler biraz daha emanetçi ya da koruyucu gibiyiz aslında. Çünkü kitapların ömrü insan hayatından daha uzun. Biz gidiyoruz ama onlar başka raflara, başka ellere, başka zihinlere ulaşmaya devam ediyor. Belki de bu yüzden eski bir kitabı elime aldığımda yalnızca kâğıda dokunmuyorum; o kitabı yıllar boyunca koruyan insanlara, o metni yazan zihne ve gelecekte onu okuyacak bilinmeyen insanlara da temas ettiğimi hissediyorum. Koleksiyonerlik biraz bu süreklilik duygusuyla ilgili. Nesneleri biriktirdiğimizi sanıyoruz ama aslında hafızayı korumaya çalışıyoruz. Hepsi bu kadar, olan biten şey bu bence…
H. Can Yücel:Efemera nedir bilmeyenler için biraz detaylandırır mısın?
Zafer Yalçınpınar: Efemera aslında geçici olmak için üretilmiş ama zamanla kalıcı bir hafızaya dönüşmüş şeylerdir. Bir tren bileti, eski bir vapur tarifesi, kartvizit, yarısı yırtık maç bileti, bir mektup, bir davetiye, bir ambalaj, reklam kupürü, kartpostal, sigara paketi, mektup zarfı, bir ilan, bir lokantanın çatalı… Her şey yani, her şey efemera olarak değerlendirilebilir. Gündelik hayatın sıradan ve çoğu zaman çöpe atılan parçaları… Ama işin ilginç tarafı şu: Tarih çoğu zaman büyük olaylardan değil, tam da bu küçük ve “önemsiz” görünen kırıntılardan kuruluyor. Çünkü resmi tarih bize devletleri, savaşları ve büyük insanları anlatırken, efemera gündelik hayatın ruhunu taşıyor. İnsanların nasıl yaşadığını, neye baktığını, nasıl konuştuğunu, hangi konsere gittiğini, hangi mağazadan alışveriş yaptığını, hangi filme gittiğini gösteriyor. Bu yüzden efemera biraz “kaybolan hayatın tortusu” gibidir. Bu ‘tortu’ benzetmesinin ve efemeratik uğraşının en güzel açıklandığı kaynak Oruç Aruoba’nın ‘De Ki İşte’ adlı kitabıdır. Orada, 74. maddede ‘(…) uğraşının (…) yaşamının yalnızca tortusu olduğuna inandığından; asıl önemli, değerli olanın yaşamın kendisini yaşamak olduğuna inandığından (…)’ diyor ustamız…
H. Can Yücel:Birçok fanzin, dergi ve gazetede yayınlanmış makalelerin bulunmakta. Kendi internet adresinde bu konuyu detaylıca en ince ayrıntısına kadar kayıt altına aldığını biliyorum. Ancak bu yazılı ve basılı neşriyatlar içinde seni en çok etkileyen ve mutlu eden, iyi ki yazmışım diyeceklerini bizlerle paylaşır mısın? Tahmin ediyorum ki bunlardan biri Üvercinka dergisidir yanılıyor muyum?
Zafer Yalçınpınar: Evet, kendi yaşantımla, yazdıklarımla ve zihinsel serüvenimle ilgili birçok şeyi geçen yıl bu zamanlarda zaferyalcinpinar.info adresinde toplamaya başladım. Orada A’dan Z’ye Zafer Yalçınpınar başlığı altında, benim için anlam taşıyan bütün yaşantı parçalarını, metinleri, arşivleri, söyleşileri, efemeraları ve poetik izleri bir araya getirmeye çalışıyorum. Çünkü insan bir süre sonra şunu fark ediyor: Hayat dediğimiz şey yalnızca yaşanıp geçmiyor, aynı zamanda kayda geçirilmediğinde sessizce siliniyor da… Oradaki “Başlarken” metninin ana fikri de aslında tam olarak buna dayanıyor. Yani insanın kendi hafızasını, kendi hakikat arayışını ve yaşadığı çağın izlerini mümkün olduğunca sahici biçimde kayıt altına alma çabası… Ben hiçbir zaman kusursuz, tamamlanmış ya da “resmî” bir otobiyografi oluşturmak istemedim. Daha çok parçalı, eksik, bazen kırık dökük ama sahici bir insan hikâyesinin izlerini korumaya çalışıyorum. Çünkü bana göre insan biraz da geride bıraktığı izlerin toplamıdır. Zaten hafıza dediğimiz şey de doğrusal işlemiyor. Benim yapmaya çalıştığım şey şu: Hayatımın dağılmış parçalarını yeniden yan yana getirmek. Bir yanıyla kişisel bir gayret bu elbette ama başka bir yanıyla da yaşadığımız kültürel iklimin, bağımsız edebiyatın, efemeranın, şiirin ve hafızanın kayıt altına alınmasıyla ilgili bir mesele. Çünkü bugün yaşadığımız çağ çok hızlı tüketiyor, çok hızlı unutturuyor. Ben, özellikle annemi kaybettiğim 2025’ın sonbaharından bugüne biraz yavaşlamayı, kayıt tutmayı, iz bırakmayı önemsiyorum. Bütün mesele şu cümlede gizli: Zafer Yalçınpınar yalnızca yaşamak istemiyor, yaşadığının hakikatini de korumak istiyor. Cemal Süreya Kültür-Sanat Derneği tarafından yayımlanan Üvercinka Dergisi’nin benim edebiyat yolculuğumdaki yeri gerçekten özeldir. Çünkü bana kalırsa Üvercinka, Türkiye’de uzun yıllar boyunca edebiyat dergiciliği teamüllerine uygun davranmaya çalışan, şiire ve edebiyata karşı ahlâklı bir yayıncılık çizgisi koruyan önemli süreli yayınlardan biriydi. Özellikle bugün geriye dönüp baktığımızda; popülizmin, klik ilişkilerinin, görünür olma telaşının ve edebiyat dışı hesapların bu kadar yoğunlaştığı bir ortamda, şiiri gerçekten önceleyen dergilerin kıymeti daha iyi anlaşılıyor. Üvercinka bu anlamda benim gözümde ciddi bir hafıza oluşturdu. Tabii burada Seyyit Nezir’in adını özellikle anmak gerekir. Çünkü onun şiire, şaire ve edebiyat ortamına yaklaşımında belirli bir etik duyarlılık ve ciddiyet olduğunu düşünüyorum. Türkiye’de edebiyat dergiciliği çoğu zaman büyük maddi zorluklarla, görünmez emeklerle ve ciddi fedakârlıklarla yürür. Seyyit Nezir de yıllar boyunca bu yükü omuzlamış isimlerden biri oldu bana göre. Bu yüzden edebiyat ve şiir dünyasında kendine özgü, özel bir yere sahip olduğunu düşünüyorum. Benim açımdan da Üvercinka’da yazılarımın, şiirlerimin ya da düşünsel metinlerimin yayımlanmış olması önemliydi elbette. Çünkü insan bazen bir dergide yalnızca metninin yayımlanmasına değil, o derginin taşıdığı kültürel iklime de değer veriyor. “İyi ki yazmışım” dediğim bazı metinlerin orada yayımlanmış olması bu yüzden beni mutlu eder. Ama hayatın doğal akışı içerisinde insanlar, çevreler, yönelimler ve ilişkiler zamanla değişiyor tabii… Açık yüreklilikle söylemek gerekirse son üç-dört yıldır Üvercinka dergisiyle çok aktif ya da organik bir bağım kalmadı. Bunu herhangi bir kırgınlık ya da sert bir kopuş üzerinden söylemiyorum. Daha çok hayatın farklı yönlere doğru akması gibi düşünüyorum. Yine de geçmişe dönüp baktığımda, Üvercinka’nın benim edebiyat serüvenimde bıraktığı izi inkâr etmem mümkün değil. Fakat işin başka bir tarafı da var tabii… Eğer bana “En heyecan verici, en özgür ve en sahici yazılarını nerede yazdın?” diye sorarsan, sanırım hiç düşünmeden Kadıköy’de, Karga Bar çevresinde şekillenen o kültürel atmosferi ve Karga Mecmua günlerini söylerim. Çünkü orada başka türlü bir enerji vardı. Daha spontane, daha canlı, daha sokakla temas eden, daha genç ve yer yer taşkın bir ruh hâli… Özellikle sıkı dostum Tayfun Polat’ın etrafında oluşan o çevrenin benim üzerimde ciddi etkisi olduğunu düşünüyorum. Çünkü Karga çevresi yalnızca bir dergi ya da bir mekân değildi bana göre; aynı zamanda Kadıköy’ün belirli bir dönemine ait düşünsel ve kültürel bir iklimdi. İnsanların birbirlerine sürekli kitap, müzik, şiir, film önerdiği, bazen saçma sapan, bazen çok derin konuşmaların gerçekleştiği bir karşılaşma alanıydı. Sanırım orada kendimi daha özgür hissediyordum. Çünkü kimsenin kimseye yukarıdan bakmadığı, edebiyatın, yazarlığın veya şiirin bir kibir alanına çevrilmediği bir ortam vardı. Şiir de, düşünce de, gündelik hayat da birbirine karışıyordu. Bir masada Ece Ayhan konuşulurken öbür masada punk müzik dönüyor, sonra mesele dönüp dolaşıp memleketin ruh hâline bağlanıyordu falan… Kadıköy’ün o yıllardaki kültürel dokusu gerçekten çok başkaydı. Henüz her şey bugünkü kadar çıkar odaklı, ciro odaklı değildi. Biraz dağınık, biraz karanlık ama çok canlıydı. Belki de bu yüzden Karga Mecmua’daki yazılarımda daha yüksek bir iç enerji hissediyorum bugün dönüp baktığımda. Çünkü orada yazarken herhangi bir kariyer hesabı, görünürlük kaygısı ya da kültürel pozisyon alma telaşı taşımıyordum. Daha doğrudan, daha içgüdüsel ve daha cesur yazıyordum. Bazen gençliğimin düşünsel savrukluğunu yıllar sonra özlüyorum. Çünkü o savrukluğun içinde gerçek bir arayış, gerçek bir açlık ve sahici bir merak da vardı. Orada yazdığım bazı metinlerin içindeki canlılığı, risk alma duygusunu ve özgürlüğü hâlâ zihnimde hissedebiliyorum ve özlüyorum. Benim için şöyle bir formül var galiba: gerçekten kendim olduğum dönemler, aynı zamanda en etkili yazdığım dönemler oluyor.
H. Can Yücel:Çok uzun zamandır üretiyor, yazıyorsun. Kişisel yazın geçmişini ve edebiyat alanındaki araştırma ve arşivlerini derlediğin ve sürekli güncel tuttuğun bir web adresin bulunuyor. evvel.org tamı tamına yirmi üç yaşında, evvel.org nasıl oluştu? İçerikte sadece senin yazıların da yok. Bir nevi bellek tuttuğun bu portalda, okurları neler bekliyor?
Zafer Yalçınpınar:evvel.org etrafında yıllardır kurduğum atmosfer bence yalnızca bir edebiyat-şiir-arşiv sitesi kafasıyla oluşmuş bir şey değil, aynı zamanda benim kendi ilgi alanlarım odağında dijital bir hafıza alanı… Benim dijital imkânları kullanarak oluşturduğum büyük ve kullanışlı bir not defteri gibi… Orada yalnızca şiirler, kupürler ya da yazılar biriktirmiyorum; eski dergiler, unutulmuş şairler, küçük yayınevleri, mektuplar, dipte kalmış sesler, kültürel kırıntılar da korunuyor, paylaşılıyor. Zihnimde yeri olan ve önemlilik derecesi yüksek her şeyi oraya kaydediyorum. Fakat başka bir açıdan baktığımızda da “evvel.org’un özü efemeratik edebiyat ve kültür-sanattır” diyebiliriz. Çünkü ana akım kültürün hızla tüketip unuttuğu şeyleri görünür ve etkili kılmaya çalışıyorum orada yıllardır: Genel geçer ve vülger yargılara teslim olmayan, nev-i şahsına münhasır bir platform oluştu kendiliğinden… Zaten koleksiyonerlik veya arşivcilik denen şey de böyle bir şey: “Önemsiz, değersiz” sanılan şeylerin aslında bir dönemin varoluşunu -hatta şiirselliğini- taşıdığını fark etmek. Eski bir kupür veya mektup veya bir sayfanın yanına yazılan bir not bazen koskoca bir tarih kitabından daha fazla şey anlatabilir. Ne desek bilemedim, zamanın izini arıyorum belki de… Aslında, efemera dediğimiz şey şiire çok yakın bir alan. Efemera da şiir gibi devr-i devranı yoğurmaya çalışıyor, varoluşun değişimini anlamaya yarıyor. Yaşamın özünü anlamaya çalışmak, yaşamın özüyle iletişim, bağ kurmaya çalışmak! Çok acayip bir gayret… Belki de hastalıklı bir durumdur bu. Fakat ne olursa olsun elde ettiğimiz sonuç şu: Bugün dönüp baktığımda, birçok üst başlığın altında biriken yaklaşık yedi bin beş yüz gönderiden oluşan devasa bir arşivle karşı karşıyayız. Sadece on ana başlığa ait içeriklerin satır indeksleri bile kırk sayfalık bir A4 dosyasını buluyor. Zaman içinde evvel.org yalnızca bir internet sitesi olmaktan çıktı; büyük bir efemeratik içerik alanına, katmanlı bir kolaja, dijital bir hafıza mekânına dönüştü. Hatta bazen düşünüyorum da, evvel.org’u incelemeye niyetlenen insanların gözünü korkutan bir tarafı da var sanırım. İçinde kaybolma ihtimali yüksek, kolay tüketilemeyen, sabır ve dikkat isteyen zorlu bir dijital arşiv duruyor orada. Ve bütün bu yayıncılık pratiği yaklaşık yirmi üç yıldır olduğu yerde, bir mıh gibi durmaya devam ediyor. Üstadım, tüm açık yürekliliğimle söyleyeyim: Ben de aynı şekilde devam edeceğim. Çünkü içimde hâlâ yazmak, paylaşmak ve kayıt altına almak istediğim şeylerin belki yüzde onunu bile tamamlayamadım. İnsan bazen yıllar boyunca yazdıkça aslında ne kadar az şey söyleyebildiğini daha iyi anlıyor. O yüzden, ölene kadar yola devam… Yol açmaya, iz bırakmaya, hafızayı diri tutmaya devam… Her şeye rağmen.
H. Can Yücel:evvel.org bahsini kapatmadan önce vurgulanması gereken en önemli hususlardan biri kanımca Cumhuriyet dönemi şair ve yazarlarına dair özel dosyalar yapman ve bunları tamamen ücretsiz olarak edebiyatseverlerin faydalanabileceği şekilde erişilebilir kaynaklar olarak paylaşmandır. Örnek vermek gerekirse; Nâzım Hikmet, Ece Ayhan, İlhan Berk, Turgut Uyar, Sait Faik Abasıyanık, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Oruç Aruoba gibi birbirinden değerli isimler hakkında onlarca bilgi, fotoğraf ve belgeye yer veriyorsun. Geri dönüşleri nasıl oluyor? Sence adı geçen yazarlara hak ettikleri özen gösteriliyor mu?
Zafer Yalçınpınar: Açık konuşmak gerekirse yaşadığımız coğrafyada yüzyıllardır hakikatin akkor karanlığıyla temas eden, insanın iç dünyasına ve vicdanına dair sahici söz söyleyen kim varsa bir şekilde cezalandırılmıştır. Bu cezaların en görünür olanları yasaklamalar, dışlamalar ya da itibarsızlaştırmalar olabilir belki ama bana kalırsa en etkili yöntemlerden biri “özensizlik”, diğeri ise tam anlamıyla bir “sükût suikasti”dir. Yani görmezden gelmek, sessizleştirmek, yanlış tanıtmak, yüzeyselleştirmek… Ne yazık ki bu mesele bizim kültür hayatımızda çok eski ve çok değişmeyen bir yaraya işaret ediyor. Son yirmi beş yılın kültür ortamına baktığımda iki temel belirleyici görüyorum: Bir yanda neoliberal popülizmin ortaya çıkardığı hız, tüketim ve yüzeysellik, diğer yanda ise Amerikan tipi püriten yaşam anlayışının ürettiği sahte teknokrasi… Yani insanı yalnızca performans, görünürlük, kariyer ve ölçülebilir başarı üzerinden değerlendiren bir anlayış. Böyle bir atmosferde şiirin, estetiğin, hakikat arayışının ya da insan ruhunun derinliklerine inmeye çalışan edebiyatın doğal olarak geri plana itilmesi kaçınılmaz oluyor. Çünkü şiir, öz ister, dikkat ister, vicdan ister; bugünün kültürel düzeni ise tam tersine sürekli hız, tüketim ve dolaşım talep ediyor. Benim ilgi odağımda olan isimler —Nâzım Hikmet, Ece Ayhan, İlhan Berk, Turgut Uyar, Sait Faik Abasıyanık, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Oruç Aruoba ve daha niceleri— tam da bu yüzden çok ağır bedeller ödediler diye düşünüyorum. Bu isimlerin bir kısmı açık biçimde itibarsızlaştırıldı, bir kısmı yanlış ideolojik kalıpların içine sıkıştırıldı, bir kısmı ise yalnızca belli sloganlarla tanıtılarak derinliklerinden kopartıldı. Oysa bu insanların her biri, Türkçe’nin imkânlarını genişletmeye çalışan, insanın hakikat yolculuğunu önemseyen çok büyük zihinsel ve estetik emekler ortaya koydular. Ben gerçekten buna çok üzülüyorum. Hatta zaman zaman bunun acısını içimde, etimde kanımda hissediyorum diyebilirim. Çünkü hakikat yolunda kalp ve vicdan arayışını sürdüren insanlar bu ülkede çoğu zaman en çok örselenmiş, en çok yalnız bırakılmış insanlar oldu. Belki evvel.org’da yıllardır yapmaya çalıştığım şey de biraz bununla ilgili… Yani bu yazarların yanlış anlatılmasının, eksik okunmasının ya da yalnızca popüler etiketlerle değerlendirilmesinin önüne geçmeye çalışıyorum elimden geldiğince. O yüzden dosyalar hazırlıyor, belgeler topluyor, eski dergileri, fotoğrafları, söyleşileri erişilebilir hâle getiriyorum. Çünkü hafızanın korunmasının da bir tür kültürel sorumluluk olduğuna inanıyorum. Elbette bu çabanın bedelleri de oluyor. Aynı şeyleri zaman zaman ben de yaşadım, yaşamaya devam ediyorum. İtibarsızlaştırma girişimleri, sessizlik suikastleri, görmezden gelinme ya da çeşitli sinsi yöntemlerle değersizleştirilmeye çalışılmak… Ama galiba insan gerçekten inandığı bir şeyi yapıyorsa, bunlar yolun doğal parçalarına dönüşüyor bir süre sonra. Çünkü mesele yalnızca edebiyat değil, insanın hakikatle kurduğu ilişkiyi koruyabilmesi aslında.
Yalçınpınar Ailesi’nin Sandalı: LİVAR
H. Can Yücel:Makalelerin ve arşivinin yanı sıra ilki 2007 sonuncusu 2025 yılında yayınlanmış on beş kitabın bulunmakta. Bize şiir ve öykü kitaplarından da kısaca bahseder misin? En başta da Vedat Amca’yla birlikte balığa çıktığınız sandalın ismini taşıyan Livar kitabından…
Zafer Yalçınpınar: Aslında edebiyat yaşamıma şiirden önce düzyazıyla başladım. Çok fazla öne çıkarmadığım, hatta bilinçli olarak geri planda tuttuğum üç anlatı kitabım var: Karşı, Korkak Düşler ve Siya. Bunlar tam anlamıyla hikâye sayılabilecek metinler değil, daha çok yarı kurgusal, yarı denemevari, yer yer iç monoloğa yaklaşan amatör çalışmalar. İlki olan Karşı, ben daha üniversite öğrencisiyken yayımlandı. O dönemlerde yazmak benim için biraz düşünsel ve duygusal bir boşalım alanıydı sanırım. Dolayısıyla bugün dönüp baktığımda bu kitapları daha çok bir tür “iç dökme” anlatıları olarak görüyorum. Genç yaşlarda yazarken biraz da kendi varoluşumu anlamaya çalışıyordum sanki; dünya karşısındaki yerimi yalnızlığımı, öfkemi, kırgınlıklarımı metinlerin içine yansıtıyordum. Bu yüzden o ilk kitaplarda teknik olgunluktan çok yoğun bir arayış hâli olduğunu düşünüyorum. Edebî olgunluğa ulaşmamı sağlayan ve hangi edebî türde ilerleyeceğim konusunda belirleyici olan asıl şeyin ise 2000’li yılların ortasında arkadaşlarımla birlikte yayımladığımız Kuzey Yıldızı Edebiyat Dergisi olduğunu söyleyebilirim. Yaklaşık on sayı süren bu yayıncılık deneyimi, yalnızca bir dergi çıkarma pratiği değildi benim için; aynı zamanda edebiyatın, düşüncenin ve hayatın iç içe geçtiği yoğun bir öğrenme alanıydı. Derginin çevresinde gelişen dostluklar, tartışmalar, kırgınlıklar, poetik arayışlar, maddi imkânsızlıklar, heyecanlar ve hayal kırıklıkları… Bütün bunlar zamanla benim edebiyat anlayışımı biçimlendirdi. Aslında yazmaktan çok, yazının çevresinde yaşanan deneyimlerden öğrendim ne öğrendiysem. Kuzey Yıldızı benim için tam da böyle bir eşikti. Bu noktada, o yıllarda İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde öğrenci olan Vedat Kamer’in etkisini özellikle anmam gerekir. Vedat’ın ortaya koyduğu felsefî ve dilbilimsel perspektif benim düşünme biçimimi ciddi anlamda etkiledi. Özellikle dilin yalnızca bir anlatım aracı olmadığı, aynı zamanda hakikati kuran, dönüştüren ve bazen de gizleyen bir yapı olduğu fikri üzerinde uzun uzun düşünmemi sağladı. O dönem yaptığımız sohbetler, okuduğumuz metinler ve tartıştığımız meseleler benim şiire yaklaşımımı da değiştirdi diyebilirim. Aynı süreçte Akın Demirci ve Özgür Macit’le kurduğumuz düşünsel ve edebî temasın da üzerimde önemli etkileri oldu. O yıllarda şunu fark etmeye başladım: Şiir yalnızca duygu aktarımı -yani lirik bir şey- değildir, aynı zamanda dilin sınırlarını, insanın varoluşunu ve hakikatle kurduğu ilişkiyi araştıran düşünsel bir alandır. Ben bu durumu ‘imgesel alan derinliği’ olarak tanımlıyorum. Hatta, Ludwig Wittgenstein’ın Tractatus’ta ima ettiği “Felsefe aslında şiir diliyle kurulmalıydı” fikri beni uzun süre düşündürmüştür. Çünkü bazı hakikatler düzyazının açıklayıcı yapısından çok, şiirin kırık, eksik ve sezgisel diliyle daha sahici biçimde hissedilebiliyor. Belki de bu yüzden zamanla düzyazıdan şiire doğru daha yoğun bir yönelim geliştirdim. Çünkü şiirin, insanın iç dünyasındaki kırılmaları, eksiklikleri ve sezgileri ifade etmek konusunda çok daha derin bir imkân sunduğunu hissetmeye başladım. Aslında bütün bunların merkezinde biraz dilbilimsel bir mesele olduğunu düşünüyorum ve bu konu gerçekten çok önemli. Pek dile getirilmez ama bana kalırsa Ece Ayhan’ın şiirinin merkezinde de böyle bir arayış vardı. Çünkü mesele yalnızca “şiir yazmak” değil, dilin hakikati nasıl taşıdığı, nasıl bozduğu ya da nasıl yeniden kurduğu meselesi aynı zamanda. Şair bazen kelimeleri yalnızca anlam üretmek için değil, dünyayı başka türlü duyabilmek için de kullanıyor. Hatta bazen dilin taşıdığı şiirsel yük, söylenen şeyin kendisinden bile daha belirleyici hâle geliyor. Çünkü şiir dediğimiz şey çoğu zaman yalnızca anlamdan değil; çağrışımdan, eksiltiden, ritimden, sessizlikten ve sezgiden oluşuyor. Bir anlamda şiir, hakikatin ve imgenin yaşadığı suyu bulmaya çalışıyor. O suyun içine eğilip bakmak, oradan bir şeyi çekip çıkarmak ve onu dikkatle incelemek gibi… Oktay Rifat’ın şiirlerinde bu arayış çok belirgindir mesela. Gündelik hayatın en sıradan ayrıntılarının içinden bile tuhaf bir imgesel derinlik çıkarabilir. İlhan Berk ise neredeyse bütün hayatını buna adamış bir şairdi bana göre. Dilin içinde yeni hakikat alanları açmaya, kelimelerin taşıdığı görünmez çağrışımları araştırmaya çalışıyordu sürekli. Şiiri yalnızca yazmıyor, adeta dilin içinde yaşayarak düşünüyordu. Neyse… Bu yüzden ben Livar’ı ilk gerçek kitabım, ilk şiir kitabım olarak görüyorum. Çünkü orada ilk kez kendi poetik dünyamın sesini daha belirgin biçimde duyduğumu hissediyorum. Kitaba verdiğim isim de aslında bu düşünceden doğmuştu. Livar, denizden yakalanan balıkların teknelerde canlı tutulduğu özel bölmenin adı. Ben bu kelimeyi ilk duyduğumda çok etkilenmiştim. Çünkü bana göre poetika da biraz böyle bir şey… Şairin dünyası, düşünceleri, sezgileri, kırılganlıkları ve hakikat arayışı; sanki canlı tutulmaya çalışılan başka bir yaşam formu gibi. Yani şiir benim için donmuş, tamamlanmış bir yapı değil hiçbir zaman. Daha çok yaşayan, kıpırdayan, değişen, nefes alan bir alan. Livar ismini seçmemin nedeni de buydu aslında: Şiirin içindeki canlılığı, hareketi ve insan ruhunun kolay tarif edilemeyen taraflarını, o yoğun şiirsel yükle birlikte hissettirebilmek. Teknemizin adının Livar olması ise doğrudan benim verdiğim bir karar değildi aslında. O yıllarda limanlarla ilgili bazı yönergeler yürürlüğe girmişti ve teknelere isim yazılması zorunlu hâle gelmişti. Babam da o sırada “Livar” ismini sevmiş olacak ki teknemize bu adı vermeye karar verdi. Büyük ihtimalle biraz da denizci refleksiyle, “Bu tekne balık dolu!” hissini taşıyan bir isim olmasını istemişti. Ama işin benim için daha duygusal bir tarafı da vardı sanırım. Çünkü aynı zamanda ilk şiir kitabımın adını teknemize vererek bana küçük bir sürpriz yaptığını düşünüyorum. Bu yüzden bugün dönüp baktığımda, Livar kelimesi benim zihnimde yalnızca bir kitap adı ya da tekne adı değil, aile hafızasıyla, denizle, şiirle ve çocukluk duygusuyla iç içe geçmiş özel bir imge… Şimdi bu söyleşide tek tek bütün şiir kitaplarımı anlatmam çok mümkün değil açıkçası. Zaten bunca şeyi anlatarak hem kendime hem de okura fazlasıyla yüklenmiş oluyorum sanırım. Malûm, Eşref Şefik gibi lafı uzatma tehlikem de hep var… Diğer kitaplarım, poetik meseleler, kırılmalar, çıkmazlar ve gevezelikler artık başka bir söyleşinin konusu olsun dostum.
H. Can Yücel:Ada’nın üretimlerine etkisi var mı? Ada’ya dair de biriktiriyor üretiyorsun. Rüzgâr Defteri kitabın adadan imgeler içeriyor. Ada senin için ne ifade ediyor?
Zafer Yalçınpınar: Şu “üretim” kelimesi beni hafiften rahatsız ediyor aslında sevgili dostum. Çünkü bu kelime ister istemez bana fabrika düzenini, sanayi mantığını, performans baskısını falan çağrıştırıyor. Sanki insan durmadan bir şey “üretmek” zorundaymış gibi… Şiir yazmak da bant sistemiyle çalışan bir işmiş gibi. Hâlbuki benim yaşadığım şey öyle değil. Ben oturup planlı programlı şekilde “içerik üreten” biri değilim açıkçası. Daha çok biriktiren, dolaşan, bakan, susan, bekleyen biriyim sanırım. Bazen aylarca, yıllarca hiçbir şey yazmadığım oluyor ama içimde bir şeyler hareket etmeye devam ediyor. Şiir biraz mayalanma veya damıtılma işi gibi geliyor bana. İçten içe birikiyor, tortulaşıyor, damıtılıyor sonra bir gün kendiliğinden ortaya çıkıyor. Ama sorunun özüne gelirsek, sanırım benim bütün zihinsel ve şiirsel haritamın merkezinde ada var. Yalnızca bir coğrafya olarak değil, bir düşünme biçimi, bir hafıza alanı, hatta bir varoluş hâli olarak… Bazı insanların hayatında şehirler belirleyicidir, bazı insanların hayatında ise dağlar ya da yollar… Benim içinse deniz ve ada belirleyici oldu. Biliyorum ki senin için de öyle… Çünkü ada dediğimiz şey yalnızca fiziksel bir mekân değildir; aynı zamanda yalıtılmışlık, tecrit ve dış dünyadan kopuş hissidir. İnsan adada yaşarken kalabalığın içindeki yalnızlığı değil, doğrudan varoluşun sessizliğiyle temas etmeye başlıyor. Bu durum zamanla insanın düşünme biçimini de değiştiriyor. Bir de işin dil tarafı var tabii… Bana göre adada zamanla kendine özgü bir şiir dili doğuyor. Çünkü ada insanı konuşma biçimini bile değiştiriyor. Rüzgârın yönüne göre konuşuyorsun, sessizliğin içindeki küçük sesleri duymaya başlıyorsun, kelimeler arasındaki boşlukları fark ediyorsun. Şehirde dil sürekli hızlanıyor, aşınıyor, tüketiliyor. Ada ise dili yavaşlatıyor. Belki de bu yüzden şiirsellik dilin sürdürülebilirliğini sağlıyor biraz. Çünkü şiir dili yalnızca iletişim kurmak için kullanılmıyor; hafızayı, sezgiyi, ritmi, sessizliği ve insanın iç dünyasını da taşıyor. Dilbilimsel açıdan düşündüğümde bazen şunu hissediyorum: Şiir, dilin çürümesine karşı geliştirdiği doğal savunma mekanizmalarından biri gibi. Çünkü gündelik dil zamanla klişeleşiyor, mekanikleşiyor, hatta propagandaya dönüşebiliyor. Şiir ise dili yeniden canlı hâle getiriyor. Kelimeleri tekrar duyulur kılıyor. Mesela, Charles Darwin’in Galápagos Adaları’yla kurduğu ilişkiyi düşünürüm zaman zaman… Darwin orada yalnızca yeni hayvan türleri görmedi, yaşamın dönüşümünü, çeşitlenmesini ve birbirine benzemez formlarını fark etti. Ada ona başka türlü bir bakış verdi. Çünkü ada coğrafi izolasyondur, zihinsel yoğunlaşmadır. Hayatı dış dünyanın gürültüsünden ayırıp daha dikkatli inceleyebilme imkânıdır. Benim Marmara Adası’yla ilişkimde de buna benzer bir taraf var. Ada bana yalnızlığı, gözlem yapmayı, detayları fark etmeyi ve sessizliği dinlemeyi öğretti. Hatta bazen insanın kendi iç karanlığıyla yüzleşmesini bile kolaylaştırıyor ada. Çünkü kaçacak fazla yer bırakmıyor size. Sait Faik’in Burgazada’yla ilişkisi de böyledir. Burgazada onun için yalnızca yaşadığı yer değildir; insanı, yoksulluğu, balıkçıları, kahvehaneleri ve hayatın kırılgan taraflarını daha derinden hissedebildiği bir yaşam alanıdır. Çünkü ada insanı merkeze değil, kenara yaklaştırır. Ve bazen hakikat tam da o kenarlarda görünür hâle gelir. Adanın o tecrit hissi insanı daha dikkatli bakmaya, daha derin hissetmeye zorluyor biraz da. Halikarnas Balıkçısı’nın Bodrum’la kurduğu ilişki de başka bir örnek aslında. Bodrum’a yalnızca sürgün edilmedi; zamanla oranın diliyle, ışığıyla, deniziyle yeniden kuruldu. Deniz onun düşünce sisteminin bir parçasına dönüştü. Ben de Marmara Adası’yla kurduğum ilişkide biraz bunu hissediyorum. Çünkü ada zamanla insanın yalnızca yaşadığı yer olmaktan çıkıyor; zihninin içine yerleşiyor. İnsan şehirde bile olsa içindeki ada duygusunu taşımaya devam ediyor. Rüzgâr Defteri adlı kitabımda da bu yüzden adanın izleri çok belirgin. Uğur Yanıkel’le bu kitap üzerine konuşurken de söylemeye çalıştığım şeylerden biri buydu: Rüzgâr yalnızca meteorolojik bir durum değil benim için. Hafızayı taşıyan, zamanı aşındıran, insanın iç sesini harekete geçiren dilsel bir şey. Ada’da yaşayan biri rüzgârın sesini başka türlü duyar. Denizin yön değiştirmesini, lodostan sonra gelen sessizliği, poyrazın insan ruhunda yarattığı gerginliği bedeninde hisseder. Çünkü ada hayatı insana doğayı yalnızca seyretmeyi değil, onunla birlikte yaşamayı öğretiyor. Bu yaşayış özel bir dil, hatta aşkın bir dil kuruyor. Bu nedenledir ki Marmara Adası şiirin kendisine benziyor: Çocukluğumun, yalnızlığımın, dostluklarımın, ölümlerimin, ilk okumalarımın, ilk korkularımın ve ilk hayallerimin büyük kısmı orada geçti. Belki de bu yüzden ada benim için yalnızca bir mekân değil; hafızanın çalıştığı canlı bir organizma gibi. Aynı zamanda insanın kendi içine kapanıp sesleri daha derinden duyabildiği tecrit edilmiş bir bilinç alanı… Ve galiba insan en çok, çocukluğunun geçtiği coğrafyanın dilinde düşünmeye devam ediyor. Benim şiirimdeki rüzgârın, sessizliğin, denizin, yalıtılmışlığın ve kırık imgenin kaynağı çoğunlukla Marmara Adası’dır. Neyse… Okuyucuyu çok boğmayalım üstadım.
H. Can Yücel:Adalı Dergisi’ne bir makale yazmamı ve göndermemi telkin eden de yine sen olmuştun. O gün bugündür de Marmara Adası’na dair yerel tarih araştırmacılığı da diyebileceğim senin deyiminle ‘sıkı’ bir uğraşın içerisindeyim. İyi ki bana el verdin. Yaptığımız bu güzel söyleşiyi de zamanı gelen bir teşekkür olarak kabul et… Her zaman söylerim, iyi ki adalıyız! Bu güzel sohbet için tekrar teşekkür ederim…
Zafer Yalçınpınar: Estağfurullah Can… Asıl ben sana teşekkür ederim. Bu söyleşi boyunca bana yalnızca sorular sormadın, hafızamın içinde dolaşmamı, bazı şeyleri yeniden düşünmemi ve yeniden hissetmemi sağladın. Bu yüzden benim için gerçekten kıymetli bir sohbet oldu. Adalı Dergisi meselesinde sana küçük bir cesaret vermiş olmam bile beni mutlu eder. Çünkü ben her zaman şuna inanıyorum: Yerel hafıza dediğimiz şey çok önemli. Hele ada gibi yerlerde… Çünkü oralarda anlatılmayan her hikâye, kayda geçirilmeyen her isim, unutulan her fotoğraf biraz daha derine gömülüyor sanki. Senin Marmara Adası’yla ilgili yürüttüğün araştırmaları, topladığın anıları ve gösterdiğin dikkati bu yüzden çok kıymetli buluyorum. Bunlar yalnızca kişisel meraklar değil, aynı zamanda kültürel hafızaya karşı gösterilen bir sorumluluk bence. Bu sıkı söyleşi için sana ne kadar teşekkür etsem azdır dostum. Ve söyleşiyi ilk cümlemdeki gibi tamamlamak istiyorum: “Eyvallah dostum… İyi ki adalıyız.”
(…)
H. Can Yücel & Zafer Yalçınpınar Adalı Dergisi (adalidergisi.com) Haziran 2026, Sayı: 252
(…) Yaşamın, seni ulaşman gereken düzeyin altında tutmağa çalışan eğilimlerle (bu arada kendininkilerle de) savaşmakla geçecek. –Bu yüzden de, ulaşman gereken düzeye ulaşamayacaksın; yani, başarılı olacak o eğilimler, sonunda. Zaten, belki, istedikleri de budur:
Senin, onlarla savaşmak yüzünden, ulaşman gereken düzeyin altında kalman…
Ama savaşacaksın, gene de: sonuç her iki durumda da aynı olmayacak mı zaten – sen, zaten, ulaşman gereken düzeyin altında kalmayacak mısın ki? –Ama, savaşırsan, en azından (nereye gelebilirsen) geldiğin düzeye savaşarak gelmiş olacaksın –bu da boşuna olmayacak.
Oruç Aruoba “De Ki İşte”, Metis Yayınları, 2001, s.44
Yankı Odası‘nda Oruç Aruoba’ya Saygı Özel Yayınları (5. Bölüm, 2 Haziran 2024) (6. Bölüm, 9 Haziran 2024)
Evlilik kurumunun çeşitli işlevleri vardır. Bunlar birer işlevdir: Yani, kimse öyle amaçlamamış da olsa, işlemesiyle belirli amaçların gerçekleşmesini sağlayan birer-birbirine bağlı nedensel süreçtirler. Şöyle:
1) Çocuğun ‘okula başlama’sıyla ilk adımı atılan toplumsallaştırma (‘sosyalizasyon-inisiyasyon’) sürecinin, (geleneksel toplumda -erkek için- öteki adımlar ‘sünnet’ ve ‘askere gitme’) kuşakların düzenli birbirinin yerini almasına yönelik olarak, çocuk yetiştirecek, yetişkinliğe ermiş gençlerin topluma katılmalarını düzenlemek.
2) Bunun için, kadın-erkek arasındaki cinsel ilişkileri, saptanmış, açık edilmiş, düzenli, belirlenebilir, yani legal ve kayıtlı kılmak; dolayısıyla toplumun denetimi altına sokmak. (Bunun geleneksel yansıması, toprak mülkiyetinin veraseti üzerine kurulu toplumda, erkeğin ‘nesep sahahatı’nı, dolayısıyla, miras kurumunun ‘doğru’ işlemesini sağlamaktır.)
3) Bunlar için, kadın-erkek arasında dizginlenemez ve denetlenemez bir ilişki biçimi olan aşkı, toplumsal olarak zararsız bir biçime dönüştürerek, etkisizleştirmek, söndürmek, giderek bertaraf etmek. Özetle ve en temelde, demek ki, evliliğin işlevi, sevgiyi yok etmektir.
Oruç Aruoba S Gazetesi, Sayı:114, Sonbahar 2008, s. 15
S Gazetesi, Sayı: 113, Mayıs 2008
S Gazetesi, Sayı:114, Sonbahar 2008, s. 15gaSte, Sayı: 111, Mart 2008, s.3gaSte, Sayı: 109, Ocak 2008, s.3
(Yazıları büyüterek okumak için üzerlerine tıklayın..)
S Gazetesi, Sayı: 113, Mayıs 2008
EVV3L kapsamında yayımlanan Oruç Aruoba Çalışmaları‘na aşağıdaki adreslerden ulaşabilirsiniz:
Zafer Yalçınpınar:“Ses, Gövde, Zihin” adlı yeni şiirinizde deneyimlenmiş yaşantıların -ve tabiî ki duygulanımların- şiir dili aracılığıyla yeniden kurulduğu özel bir hat görüyorum; sizin için bu şiirin özü bir temsiliyet mi içeriyor, yoksa bir eylemsellik mi kuruyor? Şunu sormaya çalışıyorum aslında; “Ses, Gövde, Zihin” adlı eseri şiir yolculuğunuzda bir ‘kırılma ânı’ olarak görüyor musunuz yoksa bir devam halkası olarak mı ördünüz onu?
Ceren Avşar: Öncelikle anlamlı tespitiniz için teşekkür ederim. Ses, Gövde, Zihin deneyimlenmiş yaşantılar ve duygulanımların yeniden kurulması tabiî ama deneyim kimin deneyimi, duygudan çok düşüncelerden mi ibaret diye düşündüm sorunuzu irdelerken. Kendi deneyimimden çok evrensel deneyimler şiirselleşti. Bireyden yola çıkıp tanrıya, tanrıdan yola çıkıp bireye vardığım bir şiir oldu. Bireyden yola çıkıp topluma, toplumdan yola çıkıp bireye vardığım bir şiir de aynı zamanda. Kendimden yola çıkıp diğerine, diğerinden yola çıkıp kendime vardığım da. ‘İkilikler’ üzerine düşünürken yaşadığım kırılma ânı Ses, Gövde, Zihin’de kendine yer buldu. Şiirin özündeki bu hat, hem bir temsilin ağırlığını taşıdı hem de o temsili yıkarak kendi eylemini yarattı. Yaşantıların şiire sızması kaçınılmaz bir temsiliyet tabiî ama o yaşantıyı şiirle yeniden kurmak benim için eylemsellik de. Ses, Gövde, Zihin’i şiir yolculuğumda nereye koyduğuma gelirsem onu ne keskin bir kopuş ne de sıradan bir sürdürüş olarak tanımlayabiliyorum. Daha çok, önceki temalarımın ve arayışlarımın birleşip daha gövdeli daha analitik bir yapıya büründüğü bir eşik olduğunu söyleyebilirim. Geçmişten gelen seslerin yankısını taşıyan yani bir devam halkası olan ama o yankıyı yeni bir söz dizimiyle, daha kararlı bir kırılmayla karşılayan bir durak. Hem devamlılığın aşinalığı hem de yeni bir yönelişin heyecanıyla yazdım Ses, Gövde, Zihin’i.
Z.Y.: Burada, sanıyorum, deneyimin parçalanarak yeniden kurulması; lirik—hatta imgesel—olanın düşünsel bir düzlemde yoğunlaştırılması ve şiirsel olanın sabit bir yapıdan ziyade geçişler içinde tanımlanması durumu ortaya çıkıyor. Örneğin, Dipsiz Göl adlı kitabımda da böylesi bir merhale ve onu izleyen bir geçiş hattı belirgindir: Dipsiz Göl’e girişte tematik bir bütünleniş kurulurken, çıkışta bu bütünün çözülmesi ve aşılması gerçekleşir. Bu nedenle -tek bir şiir olarak baktığımızda- Dipsiz Göl, klasik anlamda diyalektik bir karşıtlık düzeni kurmaktan çok, daha geçirgen, daha akışkan bir eşik tasarımına sahip. Yani, anlatmaya çalıştığım eşikte, şiirsel olanın içerdiği yaşantı parçaları bir tasavvur ile tahayyül arasında gerilimli bir alan oluşturuyor. Söz konusu gerilim, yalnızca estetik bir tercih değil; giderek felsefi bir meseleye dönüşen, düşünce ile şiir arasındaki sınırı yeniden kuran bir sorgulama biçimi benim için. Şimdi, bu kadar geçişken -ve eşik olarak tanımladığınız- bir hacmin içinde okur zorlu bir nokta da mı konumlanıyor? Mesela ben çoğu kitabım için böyle olduğunu düşünüyorum. Okurdan ‘Ses, Gövde, Zihin’ şiirini “anlamasını” mı, yoksa o şiirle birlikte düşünmesini, duygulanmasını mı bekliyorsunuz? Dahası, şiirdeki ‘sezgisellik’ bilinçli bir hedefleme gibi duruyor bence. Okuru konumlandırdığım yeri zorluktan ziyade bir davet olarak görüyorum. Geleneksel şiir anlayışı okuru genellikle bitmiş, sınırları çizilmiş bir anlamın ortasında bekletiyor sanki. Oysa o eşik, okuru şiirin içine değil, şiirin oluş sürecine dâhil ediyor bence.
C.A.: Ses, Gövde, Zihin özelinde konuşursam okurun bu şiiri bir bulmaca gibi çözmesini ya da tek bir anlama hapsetmesini beklemiyorum, aksine şiire dahil olmasını, şiirle birlikte düşünmesini istiyorum, benimle beraber düşünmesini. Hatta mümkünse duygulanmasını da tabiî. Şiir burada bir nesne değil, bir deneyim alanı bana göre. Eğer şiir, metnin içindeki o geçişkenliği okurun zihninde de yaratabiliyorsa şiir asıl işlevini o an yerine getirmiş demek gibi geliyor bana. Yani beklediğim şey anlaşılması değil, o şiirsel akışın içinde bir hizalanma hâli. Okuyan akılla ve kalple beraber yaratmak şiiri bana yazmanın en keyifli gelen kısmı ve okurla hizalanma hâli dediğim de bu. Sezgisellik konusundaki tespitiniz de ne güzel. Benim için sezgi, aklın bittiği yerdeki bir bulanıklık değil, aklın tam kalbine nüfuz etmeye çalışan, düşünceden daha keskin bir anlama biçimi. Bu bilinçli bir hedef ve umarım yaklaşabiliyorumdur biraz olsun bu hedefe. Şiirdeki sezgisellik, okuru rasyonel sınırların dışına çıkarıp, imgelerin ve sesin yarattığı o eşikten geçmeye zorluyor bence. İğne deliğinden geçen ip gibi ama elbette ki o eşikten geçip geçmemek okurun tercihi. Okurun, bu şiirsel hacmin içinde zorlanacağı bir noktada değil, aslında özgürleşeceği bir noktada konumlanması tercihim olurdu yine de. Klasik diyalektiğin sunduğu hazır karşıtlıklar yerine, akışkan bir eşikte durmak okura kendi yaşantı parçalarını o boşluklara yerleştirme imkânı tanıyor çünkü. Bu, okuru zorlayan bir süreç olabilir, ondan hazır bir anlamı tüketmesini değil, kendi tahayyülünü şiirin tasavvuruyla çarpıştırmasını beklediğim için bence zorlayan bir süreç haline gelebilir. Şiir, benim için düşünce ile sezgi arasında kurulan bir ince tel. Okur o telin üzerinde cambazlık yaparken aslında kendi içindeki eşiklerden geçiyor. (…)
Upas Yayın taifesi ile dostları, 9 Kasım 2025 Pazar günü 15.00-01.00 saatleri arasında üçüncüsü gerçekleşen Art’n Party kapsamında Taksim-60m²‘de buluştu…
Çok tuhaf şiir-işitsel icraatlarımıza Pazar günü saat 15.00‘da başladık ve atraksiyonlarımızı Taksim‘de saat 01.00‘a kadar sürdürdük… Sözün özü şu:- Kemikleşmiş taifemiz; Emir Alisipahi, Cem Onur Seçkin, Emrah Sönmezışık, Zafer Yalçınpınar ve yakın dostlarımız; Ozan R. Kartal, Azimet Avcu ile hep beraber yaşamı şiirlemeye (Almancası: Dichten) devam ettik. Yani, gerçeği yedeğe aldık; karekodlarla özgür şiir kitapları dağıttık, imgelemin özgürlüğünün nerede sağlanabileceğini tartıştık ve tuhaf senkoplu deneylere giriştik. Ayrıca, festival kapsamında sıkı gitarist Bora Çeliker ile Cansun Küçüktürk (gitar) Trio‘nun (kontrbas: Çağatay Öncü, davul: Cihan Kahvecioğlu) eşsiz/büyüleyici caz cümlelerine tanık olduk.
Sonuçta, sıkı şiir ile imgelemin özgürleşmesi bahsimizde ısrarcıyız: Devam ke!
Şiir çok güçlü bir şey aslında! Bir fotoğraflı değini de tarihî Agora Meyhanesi’nden gelsin; Meyhane adabını yansıtmak amacıyla duvarda yer alan “Şiir konuşulur, şiir okunmaz.” tabelası bize -sanki- şunu söylemeye çalışıyor: “Ayağa kalkıp yüksek sesle şiir okumayınız, şiir aracılığıyla meyhanede aşırılık yapmayınız.” Tabelada yazılı -ve tuhaf bir şekilde doğal olan- anlatım bozukluğunun (yani, doğru anlama ulaşma zorluğunun) kendisi bile ‘şiirsel’… Böylesine güçlü ve yaşamsal bir şey aslında şiir! (Tabiî ki anlayan, arif olan için!) Misal; hiç düşünüldü mü; ‘Ludwig Wittgenstein, ünlü eseri Tractatus’ta “Felsefe, şiir diliyle yazılmalıydı.” derken hangi formülü, neyi işaret ediyordu?’ diye…
Yol ayaklarınızı götürür sizin Yürüdüm dersiniz Köylere ilçelere kentlere Girer çıkar o Siz hepsinden kovulmuşçasına uzak Kocaman körlüğünüzle kocaman uzak Vardım dersiniz hep (…) Oysa Öteki yolu aradığınızı sizin Bir evrensel gök bilir Bir ben bilirim Bir siz bilmezsiniz [1]
Yol -yolun kendisi- sonsuz bir devinime işaret ediyor: -varlığı bir yere ulaşmak üzerine tasarlanmış olsa da- bir yere ulaşıldığında bile hareketlilik içeriyor. Yolun dünyayı çevrelemiş dev bir ejderha veya bir yılankavi süzülüş olduğunu söyleyelim artık… Aslında mecazlardan kurtulabiliriz ve yolun -gerçekten de- bir yılan olduğunu söyleyebiliriz; en geniş çerçeveden uzamla yoğrulmuş ‘doğa’ya baktığımızda! Misal; yolun çizgisi başka; ağaçların çizgisi gibi değil:- Keskinliği daha az, daha yuvarlak motiflerle dolu, çok daha kıvrımlı, çok daha yılankavi:- akışkan işte!
Yol unutkanlık ve umarsızlık içeriyor, yerleri unuttuğumuzu sanıyoruz, halbuki her yerde, ‘yeni yer’ diyebileceğimiz tüm varış noktalarında çok az yeni şey var. (Oruç Aruoba, “Yeni / yer / yoktur.” [2] der. Çünkü ‘Yeni yol vardır.’) Yenilik, bir ‘varış’ değildir, hayal etme becerisiyle biçimlenmiş bir düşünce kıvrımıdır. Yenilik; yolun yaratımı ve devinimiyle birlikte doğuşkan olduğu bilinen; öncesinde berrak, saydam, apaçık bir birikintidir belki de; bir göletin oluşumundan sonra yeraltı sularının diğer su kollarından biriyle buluşana kadar var gücüyle yönüne devam etmeye çalışması gibi!
Önemli bir soru: Kıvrımların, yolun kıvrımlarının akışkan yapısı, oluşturduğu motifler, daha çok düşünceye mi benziyor, yoksa daha çok hayale mi benziyor? Yoldaki yalnızlık, yolun biricik bütünlenişi, tedirginlik yaratması, temkinli olma ihtiyacı, tüm bunlar… Düşünce mi üretir, yoksa hayal mi?
Harita varışları (sonuçlar, başarılar, kilometre taşları veya yerleşik düzen) bir çözüm değildir: Varışların hepsi düğümlüdür. Çözüm dediğimiz şey bir düğüm gibi olamaz; düğümden türemiş, düğümden sıkıştırılmış bir noktasallık ya da çitlenmiş, duvarlanmış, etrafı çevrilmiş bir sınırlılık da olamaz. Çözüm:- yerleşik veya durağan olamaz, o bir yol gibi devingen (yeraltında veya yüzeyde, nerede hareketliyse orada) olmalıdır sanıyorum, çünkü kâinatta devinmeyen hiçbir şey (zerre) yoktur.
Geride bıraktığın yerdeki zorluklar ile varmak istediğin yerdeki zorluklar arasında bir bağ kurarsan eğer, bu bağın adına “yol” diyebilirsin.
Ve evet, yol da çözüm de düğümsüzdür! Ve evet, Aruoba’nın dediği gibi “—özgürlük de, yol açabilmektir.” [3]
Nihayetinde; mücadele eden, yol açmaya çalışan, özgürlük ve anlam arayan genç arkadaşlarıma ‘Sahicilikle, bâki selamlar!’ diyorum.
31 Mayıs 2020 tarihinde vefat eden ustamız Oruç Aruoba’yı saygıyla anıyoruz:Upas Yayın’ın dostlarından Emrah Sönmezışık, Alparslan Beyhan, Cem Onur Seçkin ve B. Emir Alisipahi geçtiğimiz ay 6:45 Yayın tarafından kitaplaştırılan Oruç Aruoba, Usta Defterihakkında Zafer Yalçınpınar’a çeşitli sorular yönelterek, usta ve ustalık olgularını irdeliyor…
ORUÇ ARUOBA, USTA, USTALIK VE USTA DEFTERİ‘NE DAİR…
Emrah Sönmezışık: Oruç Oruoba ile gerçekleştirdiğiniz görüşmelerin “ustalık ile yaşama onuru” kıymeti taşıdığını belirtiyorsun. Usta ve ustalık kavramları birbirini oluşturan ve birbirinden ayrılması güç kavramlar. Kitabın girişindeki söylemin usta-çırak ilişkisinin ötesinde bir anlam mı taşımakta?
Zafer Yalçınpınar: Oruç
Aruoba, 80’ler öncesi akademik yaşantısında da akademiden ayrıldıktan sonraki
dönemde de “anlama, anlatma, öğrenme, öğretme” gibi işlevleri usta-çırak
ilişkisi şeklinde biçimlendirmiştir. Evet, Aruoba akademiyi terk etmiştir,
fakat anlamayı, anlatmayı, öğrenmeyi ve öğretmeyi bırakmamıştır. 90’ların
sonunda ve 2000’lerin başında Gümüşlük Akademisi ile Açık Üniversite kapsamında
gerçekleştirdiği çalışmalar da bunu gösteriyor. Bu örneklerle birlikte bizim
tüm görüşmelerimizde de bize aynı şekilde yaklaşmıştır. Hatta edebiyat,
yayıncılık ve felsefe çevresinden yaşça büyük isimlere “Oruç Aruoba benim
ustamdır,” dediğimde karşı taraftan “Oruç Aruoba hepimizin ustasıdır!”
cevabını, tepkisini alıyorum. Burada önemli olan şey, Oruç Aruoba’nın hiçbir
zaman, hiçbir durum karşısında bir “üstat” gibi davranmamasıdır. Üstat, tek başınadır.
Üstatlar uğraştığı işleğin gizlerini ve özünü üçüncü kişilere aktarmazlar. Buna
karşın “usta” öyle değildir. Usta, işleğin gizini ve özünü “yaşayarak” en iyi
şekilde kavrar ve çeşitli yöntemlerle işleğin gizini-özünü yani zanaatını
çırağına (hatta, çırak bu aktarımın idrakine eşzamanlı olarak kavuşmasa bile)
aktarmaya çalışır. Usta iyiyse, çırak (çırağın kendisi farkına varmadan)
zamanla ustalaşır. Usta öldüğünde yaşamının anlamı ve özü, çırağına,
çıraklarına geçer. Aruoba’nın en önemli sözüdür çıraklarına: “Anlam, hep,
sonradan gelir.” Bu silsile, ahilikten günümüze uzanan bir şekilde, ustanın
hayatının anlamı ve sonucudur da. Fakat, üstat tek başınadır. Üstat öldüğünde
yaşamının anlamını da kendisiyle beraber götürür. Bu bağlamda kesin bir şekilde
söylüyorum: Oruç Aruoba ustaydı, ustamdı, ustamızdı. Günümüzün üstatları gibi
yapmazdı ustamız! Örneğin, yaşarken kendi heykelini diktirtmemiştir, örneğin
kendini yaşayan en büyük şair seçtirtmemiştir. Usta, diğer her şeyle birlikte
“zamanlama”nın ve “yaşamın anlamı”nın da ustasıdır. Ustalık; ustanın kendi
işleğiyle birlikte yaşamının anlamını önce yüklenmesi, sonra da çıraklarına
özgün yöntemlerle aktarmasıdır.
Alparslan Beyhan: “Bir
mühendis, ne kadar ahmaksa o kadar mühendistir. İyi bir mühendisse, yani,
ahmaktır zaten. Üzülme!” Bu sözü biraz açar mısın?
Zafer Yalçınpınar: Açıklayayım.
Mühendis tipolojisi, matematiksel modelleme (algoritma), mantık ve bilgi
teorisi açısından deterministik sınama, ölçme ya da deneyleme yöntemleriyle
çalışır. Fakat özellikle de kapitalist endüstri devrimi sonrasında matematiksel
modellemenin değiştiği, deterministik bileşenlerin yanına her zaman %3, %5, %10
oranında bir stokastik bileşen, “hata payı” eklendiği görülür. Yani,
matematiksel modeldeki deterministik bileşenlerinin açıklayamadığı her şey
kendini stokastik bileşende ifade eder. Bunun felsefedeki karşılığı “bulanık mantık”
veya “dilsel görelilik” olarak tanımlanabilir. Buna bilim dünyasında
“entropi”,“insan faktörü”, “metal yorgunluğu” veya başka isimler de koyuldu.
Mühendis tipolojisi ister ki modelinde “stokastik” bileşen olmasın. Her şey keskin,
pürüzsüz, hatasız, sıfır hatayla işlesin ve kurduğu model 6 Sigma teorisindeki
gibi mükemmelleşme yolunda çalışsın falan… Tamam, belki üretim, makineler,
robotlar ve yazılım dünyasında durum böyledir veya özellikle endüstri 4.0 tipi
büyük veri algoritmalarıyla teorik bir mükemmeliyete yaklaşılıyor. Ama hiçbir
zaman bu mükemmeliyet hayali pratikte gerçekleşmeyecek. Çünkü hesaplama dili
olan matematikte “sayılamaz sonsuz” diye bir kavram var. Ya da örneğin “pi
sayısı” diye deterministik açıdan tam olarak ne/kaç olduğu kesinleşmemiş bir
sayı var hâlâ… Şimdi bu tip bilinmezler varken tutup, “Ben pi sayısını tam
olarak biliyorum, ben her şeyi mükemmelleştirdim, mükemmel bir model yarattım.”
diyen bir mühendis -en hafif tabiriyle- ahmaktır. Fakat aynı mühendis söz
konusu “hatasız modelleme gayreti” yolunda ilerlediği, çabaladığı için de
deterministik gelişim açısından -yani hata payını azaltmak yolunda- iyi ve
başarılı bir mühendistir. Aruoba, “ahmak” ifadesiyle bu çelişkiyi ve
imkânsızlığı anlatmaya çalışıyor. Endüstri 4.0’ın ve dijitalleşmenin
konuşulduğu çeşitli mecralarda şu şiirsel soruyu dile getiriyorum hep:
“Robotlar düşünebiliyorlar, tutarlı hesaplarla öngörüler yapabiliyorlar ve
hatta şiir yazabiliyorlar. Fakat rüya görebilecekler mi?” Ya da Ece Ayhan’ın efsanevi
bir dizesiyle sorarsak; “düzayak çivit badanalı bir kent nasıl kurulur abiler?”
Bilmem, anlatabildim mi…
Alparslan Beyhan: Aruoba’nın
yazılarının toplanacağı iki ayrı çalışmanın bahsi geçiyor kitapta. “Yerli
Yersiz Felsefe” ve “Benzemezler“. “Yerli
Yersiz Felsefe” yazısını ve başka birtakım yazıları da ayrı ayrı
yayımladın. Fakat sanırım “Benzemezler“i henüz bir araya
getirmedin? Böyle bir niyetin veya çalışman var mı?
Zafer Yalçınpınar: Var… Yıllardır bu çalışmaları evvel.org kapsamında gerçekleştiriyor ve Aruoba’nın kitaplaşmamış metinlerini araştırıyoruz. Önümüzdeki yıllarda, acele etmeden, ustamızın istediği gibi “doğru bir işlekle” bu araştırmaları toparlayacağız, değerlendireceğiz ve başka birçok önemli yaklaşımla birlikte önce Türkçe’nin zihnine -sonrasında da insanlığın zihnine- sunacağız.
Alparslan Beyhan: Aruoba’nın
yazmaya niyetlenip de yazamadığı, başlayıp da bitiremediği bir metin var mıydı
son döneminde?
Zafer Yalçınpınar: Aruoba’nın
yayımlanan son yazısının gezi parkı direnişi zamanında Tayyip Erdoğan’a ithafen
kaleme aldığı açık mektup (Cumhuriyet Gazetesi, 17 Ağustos 2013) olduğunu
tahmin ediyorum. Fakat, Usta Defteri’nde aktardığım görüşme sırasında (Mayıs
2011’de) “Bülent Arınç, Şevket Kazan ve Kasaba Avukatlığı” başlıklı bir yazıyı
sürdürdüğünü ancak tamamlayamadığını ifade etmişti.
Alparslan Beyhan: Üst
dudağını dik tutmanın mânâsı… Alternatif bir okuma olarak, bunu, dişlerimizi
sıkarak mücadele ederken üst dudağımızın aldığı şekle yorabilir miyiz? Yani
Usta, burada “terzi“liği bırakmamanı salık veriyor olabilir mi
acaba? Eğer öyleyse, bu vasiyeti tutuyor musun?
Zafer Yalçınpınar:
“Bilemiyorum Altan.” Bu tip şeylere zaman karar verir. Dahası, sizler, gelecek
kuşaklar karar verecek. Ve şu kesin: “Anlam, hep, sonradan gelir.” Çeşitli
iniş-çıkış ve türbülanslarla birlikte, Aruoba’nın öğüdünü uygulamaya ve işaret
ettiği yolda ilerlemeye çalışıyorum…
B. Emir Alisipahi: “Yer görelidir; mutlak olan, yoldur —ya da, yürümek…” (Yürüme,
s.123) “Hiç umut etme kazanacağın
yolunda!” diyor sana Oruç Aruoba. Usta için yolu kazanmak -atımızdan
inmeden- salt yolda olmak anlamı mı taşıyordu? Bu tümce, senin yaşamında neleri
uyandırmıştır?
Zafer Yalçınpınar: Oruç Aruoba’nın “Yürüme” adlı kitabı -gerçekten de- en kuvvetli
ve yol gösterici eseridir. Bir telefon görüşmemizde Aruoba’ya kendi hayatımla
ilgili özel bir durumdan bahsetmiş ve anlatının sonuna da Yürüme’den şu tümceyi
eklemiştim: “Yeni yer yoktur.” Aruoba anlattığım olaya gülmüş ve şöyle demişti:
“Evet, yeni yer yoktur. Çünkü, yeni yol vardır.” Şimdi, sorduğun soruya
Aruoba’nın tümceleriyle cevap vermek çok daha iyi olacak, sanıyorum: “Yaşamın, seni ulaşman gereken düzeyin
altında tutmağa çalışan eğilimlerle (bu arada kendininkilerle de)savaşmakla
geçecek. –Bu yüzden de, ulaşman gereken düzeye ulaşamayacaksın; yani, başarılı
olacak o eğilimler, sonunda. Zaten, belki, istedikleri de budur: Senin, onlarla
savaşmak yüzünden, ulaşman gereken düzeyin altında kalman… Ama savaşacaksın,
gene de: sonuç her iki durumda da aynı olmayacak mı zaten – sen, zaten, ulaşman
gereken düzeyin altında kalmayacak mısın ki? –Ama, savaşırsan, en azından (nereye
gelebilirsen) geldiğin düzeye savaşarak gelmiş olacaksın –bu da boşuna
olmayacak.” (De Ki İşte, s.44)
B. Emir Alisipahi:“Kurtuluş yoktur
masalardan.” (İlhan Berk, Şeyler Kitabı, s.64) İlhan Berk, şeylerin
tabiatını kurcalarken masa hakkında “Etik,
masanın doğası gereğidir.” diyordu. Bu söylemin bir yansıması olarak usta,
sandalyenin, sandalyelerin, masaya, masalara göre biçimlenmesi gerektiğini mi
tembihliyordu bize?
Zafer Yalçınpınar: Güzel
bir analoji kurdun kafanda… Fakat, hayır, Aruoba Gümüşlük Akademisi’ndeki
masa-sandalye hikâyesini anlatırken benim “Ustamın tahtı…” söylemimle dalga
geçiyordu sanki… “Gözünde büyütüyorsun her şeyi…” der gibiydi. Gülüyordu bana,
masa-sandalye hikâyesini anlatırken…
Cem Onur Seçkin: “Şimdi, siz evlisiniz. Mutlu olmak için
-kimsenin haberi olmadan- gidin, boşanın. Kimseye haber vermeyin. Sadece siz
ikiniz bilin bunu. Daha mutlu olacağınızdan eminim. Ben bunu kendi eşime
önermiştim. Ama o kabul etmedi. Sonra, gerçekten boşandık.”
deyişiyle ilginç bir diyaloga giriyor Usta. Aruoba’nın burada bahsetmek
istediği şeyi biraz daha açabilir misin? Sence bir duygu-düşünce diyalektiği
savunucusu günümüzde bu “evlilik” denilen kamu sponsor şirketlerini tamamen mi
reddetmelidir?
Zafer Yalçınpınar: Bir
kere, senin de vurgulamaya çalıştığın gibi evlilik dediğimiz resmî birliktelik
türü (eğer boşanma ile sonuçlanırsa işbu boşanma süreçleri de dâhil olmak üzere)
düğün, kiralama, lojistik, ev sahibi olma, eşya satın alma, doğum, çocuğun eğitimi
falan gibi çekirdek aile konularını (özellikle de son 20 yılda) endüstrileştirdi.
Eskiden -yarı şakayla- “evlilik müessesesi” denirdi. Şimdilerde ekonomik işlem
hacmi olarak koskocaman bir “evlilik sektörü ve endüstrisi”nden bahsedebiliriz.
Fakat Oruç Aruoba, senin de aktardığın söylemle, mevcut düzeneğin kapitalist
bileşenlerine işaret etmiyordu. Aile ve evlilik kavramının toplumsal katman ve
halkalardaki sosyolojik etkileşimini, bu etkileşimin bireyler ve ilişki
üzerindeki olumsuzluğunu anlatmaya çalışıyordu. Evlilik, şu veya bu biçimde farklı
bir sosyal statü oluşturuyor ve bazı teamüllerle birlikte sosyolojik katmanları
ilişkiye dâhil ediyor. Bu da birbirini seven iki insan arasındaki ilişkinin saflığını,
özünü ve niteliğini -üstelik de resmî bir şekilde- değiştiriyor. Diğer sosyolojik
katmanların müdahalesiyle ilişkinin özü değişiyor; sosyolojik açıdan saflığını
ve sivilliğini kaybediyor. Basitçe söylersek; evlilik sonrasında -zamanla-
evlenen insanların “bağlılık biçimi” değişiyor, sosyal statü nedeniyle duygusal
aşınmalar, farklı öz-değerlendirmeler ve sosyal baskılar oluşuyor. Oruç Aruoba,
“İle” adlı eserinin bazı epizotlarında böylesi duygusal erozyonlardan bahseder
ve bu tip konuları detaylıca irdeler.
Alparslan Beyhan: Kitabın
takdiminde “Aruoba’nın yayıncılık,
yayınevleri ve editörlük ortamına dair anlattığı bazı olaylar ile dile
getirdiği bazı isimler -ustanın kendisinin de işbu olaylarla ve isimlerle
anılmak -istemediği” için kitaba alınmadı, diyorsun. İsim vermeden de
olsa, Aruoba, nelerden/kimlerden dertliydi o sıralar?
Zafer Yalçınpınar: Bu sorunun cevabını geleceğe bırakıyorum. Fakat bu soruna -zamanı gelince- en yüksek perdahtan cevap vereceğimden emin olabilirsin. Tüm taifeye, hepinize, bu güzel sorular ve yaklaşımlar için çok teşekkür ediyorum…
kentsiz bir yerdeydik _____________yüksekte bir atmaca kanatlarını deniyor bulutlara ____uyku yok gökyüzü ____her şeyden önce ______________geliyor
birbirini yaşıyor parıltılar toprağın ellerindeki ________________çizgilerde ilmeklerin dip dalgasıyla yolu kesişiyor suların ve yükseliyor örgü sesi çok eskiden iyi -bir güneş’in
yağmur geçmişin izlerini siliyor yapraklarını döken bir ağaç gibi gece oluyor
unutkanlaşıyorum
zamanın kendisi gece gecenin kendisi zaman ve her yeri uyku bastırıyor
ve bir KİLİT TAŞI sürüyoruz ______________yaşamla aramıza
ve saklanıyoruz ________yeryüzünün her şeyinden sönüyor lambalar bir yorgan gibi sarıyor ___________karanlık yüreğimizin taşlaşmış ________soğukluğunu gözenekleriyle birlikte büyük bir yeraltı şehrindeyiz hiçbir ölçüt yok zamanı yaralayan kendi içimizdeki evrenleri anlamak için ______karanlıkla besleniyoruz
Kafesinde, yaşamak için ihtiyaç duyduğu her şey vardı farenin.
Bir mama kabı ve bir koşma tekerleği vardı mesela. Tekerleğe binip koştukça, dışarıya bağlı bir borudan kabına mama doluyordu. Tekerleği döndürdüğü her tur için bir lokma. Boş mama kabına düşen mamaların tıkırtısını duydukça daha hevesle koşuyordu fare. Mamaları yanaklarını doldura doldura nasıl yiyeceğini, sonra tok karnına nasıl uyuyacağını hayal ediyordu.
Tekerleği kafesin dışındaki bir üretece bağlıydı. Kendisi için bir kap mama ürettiğinde, onu kafese koymuş efendileri için on kap, yirmi kap mama üretmiş oluyordu. Ama bunun farkında değildi fare. Bilmiyordu ama koşuyordu.
Ne var ki, bazen farenin tekerleği kilitleniveriyordu. Ne kadar koşsa dönmüyor, kabına mama dolmaz oluyordu. Böyle zamanlarda çaresiz, efendilerine yakarıyor; yeterince hızlı koşmadığını bildiğini, kilidi açarlarsa daha hızlı koşacağını söylüyordu.
(…)
Abartılmış hiçbir şey yok bu kıssada. Patron sınıfının hayal ettiği gelecek, kapitalizmin ütopyası böyle bir şey.
Tam olarak böyle yaşamıyorsak, bunun bir sebebi sermaye düzeninin henüz her bir insanı bu kadar yalnızlaştırabilecek derecede “gelişmiş” olmaması. Dünyanın her yerinde, emekçi insanların birbirleriyle kurduğu her sosyal ilişkinin yerine metalarla kuracakları tüketim ilişkileri koyamıyor. Çünkü bu metaların hepsinin öncelikle emekçilere satılabilmesi gerekiyor ve emekçi sınıfın emek üretkenliğinin düzeyi, bir yandan her bir emekçinin, böyle metalarla kuşatılmış, yalnız ve izole bir hayat yaşayacağı tüketim düzeyini mümkün kılacak, diğer yanda ise sermaye birikimini sürdürecek bir noktaya henüz ulaşmadı.
(…)
Fare benzetmesinden rahatsız olan varsa, hatırlatmak isterim: İnsanın evrimini geriye doğru takip ettiğinizde, kendi erkekliğini balyoz zannedip “alfayım malfayım” diye etrafta gezinen bilumum dallamanın kendini benzettiği yırtıcı hayvanlara, kurtlara, aslanlara, kaplanlara, kartallara falan değil fareye varıyorsunuz. Tıbbi deneyler bu yüzden fareler üzerinde yapılıyor.
Bu deneylerden biri antidepresan ilaçların etkinliğini ölçmek için kullanılıyor. Bir ismi “Davranışsal Umutsuzluk Testi” ama sevimsiz çağrışımlarından dolayı “Zorunlu Yüzme Testi” ismi kullanılıyor. Bu testte önce fareyi kaçma imkânı olmayan su ile dolu bir kavanoza atıyorsunuz. Hayvan 15 dakika debelendikten sonra çıkartıp 24 saat bekletiyorsunuz. Sonra hayvanı bir kez daha kavanoza atıp, bu kez beş dakika bekletiyor ve bu beş dakika içerisinde hayvanın kurtulmaya çalışmadığı, yani sadece kafasını suyun üzerinde tutmak için gereken eforu gösterdiği süreyi ölçüyorsunuz.
Bir antidepresanın etkinliği, hayvanın kavanoza ikinci kez atıldığında pasif bekleme süresinin kısalmasıyla, yani kurtulamayacağını bilse de çaba göstermesiyle ölçülüyor.
***
Son 40-50 yılda giderek daha fazla konuşulur hale gelmiş sorunlara bakın; obezite, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, her türlü bağımlılık, narsisizm, depresyon… Tamamında yukarıda anlattığım gidişatın olumsuz yönde ve güçlü bir katkısı olduğunu görürsünüz.
Kapitalizmi savunan liberaller sürekli kişi başına düşen tüketimin yükseldiğinden, ortalama ömrün uzadığından bahsediyor. Her yıl herkese yetecek olandan çok daha fazla gıda üreten bu bolluk düzeninin halen yılda dokuz milyondan fazla insanın açlıktan ölmesini engelleyemiyor olması bir yana; insanlar daha fazla meta tüketirken de “iyi” hayatlar yaşanmıyor. Kapitalizm geliştikçe emekçi insanlar özgürleşmiyor; bir esaretin yerini başka bir esaret alıyor. Yoksunluğun en kaba biçimi olan açlık aşılıyor, bu sefer de giderek tüm insani değer ve ilişkilerin yerini metaların aldığı, insanların kendi ürettikleri şeylerin kölesi haline geldiği bir tüketim hayatının yarattığı yoksunluklara, bu yoksunluklardan üreyen sağlıksızlıklara varılıyor.
(…) Suzuki’nin gömüldüğü yere şerpalar piramit yapmışlardı. (…) Onoda sanki kocaman yumruklarla ona vuruyorlarmış, sanki bu karlı dağların inanılmaz gücü, bu buzullar, bu uçurumlar onu orta yerinden ikiye ayırıyorlarmış gibi bir sızı hissetti. Taşın önünde durdu. Üstünde dua yazan küçük bez parçasının rüzgârda salınması daha önce bir yaşamın olduğunu anımsatan tek şeydi. Onoda’nın yüzü yine dondu, etrafındaki her şey gibi. Selam durdu. Bulutlar bir anlığına çekingen bir ışığın sızmasına izin verdi. Ne deprem ne gök gürültüsü. yalnızca sessizlik. (…)
Bir serseri ya da dilenci gibi görünebilirim, Ama sen durgun ay, sen ruhumun parıltısının şahidisin.
(…) Attığı her adım geçmişti, bir sonraki adım da gelecek. Ayağını kaldırdığı an geçmişte kalmıştı bile, ayağını çamura basacağı o ansa hâlâ gelecekteydi. Şimdiki zaman neredeydi öyleyse? Bir santim de olsa ileri atılmış bir adım gelmekte olandır, arkada kalan santimse geçmiştir. Ve böyle böyle, giderek küçülerek, milimler halinde, algılayamadığımız sonsuz milimetreler halinde devam eder. Biz şimdiki zamanda yaşadığımızı sanıyoruz, ama aslında şimdiki zaman diye bir şey olamaz. Gidiyor muyum, yürüyor muyum, savaşıyor muyum? Peki o zaman düşmanı yanıltmak için geri geri gittiği o yollar ne olacak? Geriye doğru atılan adımlar da aslında geleceğe gider. (…)
Werner HERZOG Dünyanın Alacakaranlığı’ndan… 2024 Çev: Pınar Akkoç
Oxford Sözlüğü ‘brain rot’u yılın kelimesi seçti. Türkçe karşılığı ‘beyin çürümesi’ olan kelime sosyal medyanın gereksiz ve eğlence amaçlı kullanımını ifade ediyor. Bir senenin eğilimlerini ve ruh halini niteleyen ‘brain rot’ kelimesi altı aday sözcük arasından 37 binden fazla kişinin katılımıyla seçildi.
‘Brain rot’un sözlük anlamı ‘önemsiz ve zorlayıcı olmayan içeriklerin aşırı tüketimi sonucu kişinin zihinsel durumunun ve entelektüel halinin bozulması’ olarak tanımlandı. BBC‘nin haberine göre kelimeyi ilk kez 1854’te Henry David Thoreau kullanmıştı. Yılın kelimesine aday gösterilen diğer sözcükler şöyleydi:
Sosyal medyada sorumlu davranmayı ifade eden ‘dignified (ağırbaşlı)’
Bir ürünün fiyatını talebe göre değiştirmeyi belirten ‘dynamic pricing (dinamik fiyatlandırma)’
Bir konuda arka plan bilgisi olup kolektif anlatı haline gelen bilgi için kullanılan ‘lore’
Romantizm ve fanteziyi birleştiren kurgu türünü niteleyen ‘romantasy’
Yapay zekâyla üretilmiş düşük kaliteli içerikler için kullanılan ‘slop’
7. Bölüm’den itibaren yaz dönemine girmemiz sebebiyle canlı yayınlarımız seyrekleşecek. Ekim 2024’e kadar 10 veya 15 günde 1 canlı yayın gerçekleştirmeyi planlıyoruz. Ekim 2024 itibariyle ise her Pazar, 23.00’da canlı yayında olacağız. Yaz dönemindeki canlı yayın tarihlerimizi ve saatlerimizi sosyal medya hesaplarımızdan takip etmenizi önemle rica ediyoruz. (instagram: @evvelfanzin twitter: @calmayan)