Haz
16
2026
--

ECZ. ZEYNEP MERAL YALÇINPINAR ANI KİTAPLIĞI


ECZ. Z. MERAL YALÇINPINAR
ANI KİTAPLIĞI İÇİN KİTAP BAĞIŞI ÇAĞRISI


Annem Ecz. Z. Meral Yalçınpınar‘ın anısını yaşatmak amacıyla, onun kültür, sanat ve edebiyata verdiği değerden ilham alarak özel bir kitap kampanyası başlattık.

Bu kapsamda, annemin de üyesi olduğu İzmir-Dikili’deki Hayıtlı Turizm Geliştirme Kooperatifi tesislerinin sosyal alanında “Ecz. Z. Meral Yalçınpınar Anı Kitaplığı” kuruyoruz. Kitaplığımızdaki boş raflar, sizlerin bağışlayacağı kitaplarla hayat bulmayı bekliyor.

Kültür ve edebiyatın paylaşarak çoğalacağı bu anlamlı projeye katkıda bulunmak isteyen dostlarımızın, kitap bağışlarını PTT Kargo’nun indirimli kitap gönderim kampanyasından yararlanarak aşağıdaki adrese göndermelerini rica ediyoruz:

GÖNDERİ BİLGİLERİ:
Teslim Alacak Kişi: Naile Karakaya
Adres: Hayıtlı Koyu Turizm Geliştirme Kooperatifi, 44. Sokak, Bademli, Dikili / İzmir
Telefon: 0541 338 48 53

Önemli Not: Kooperatifin işleyiş koşulları nedeniyle kitapların PTT Kargo aracılığıyla ve kargo ücreti gönderici tarafından karşılanarak gönderilmesi gerekmektedir.

Kütüphanemize yapacağınız her kitap bağışı, Ecz. Z. Meral Yalçınpınar’ın kültür ve edebiyat sevgisini gelecek kuşaklara taşımamıza katkı sağlayacaktır.

Desteğiniz ve duyarlılığınız için teşekkür ederiz.

ZaferYalçınpınar
16/6/2026


(Görselleri büyütmek için üzerlerine tıklayın…)

Haz
12
2026
--

Özel Söyleşi: “Mermer Adası’ndan Bir Sima: ZAFER YALÇINPINAR” (H. Can Yücel)

“Kadim dost H. Can Yücel -yıllar sonra da hatırlanacak- çok özel ve hakikatli bir söyleşi gerçekleştirdi benimle… Can öylesine kapsamlı ve sıkı sorular hazırlamış ki detaylıca anlatmak, cevaplarda her şeye değinmek ve bol bol gevezelik etmek zorunda kaldım:- bir yandan da yaşamımı geniş bir çerçeveden ifade edebildiğim için çok mutlu oldum. Ortaya çıkan bu dostça ve uzun soluklu söyleşi, ‘Mermer Adası’ndan Bir Sima: Zafer Yalçınpınar’ başlığıyla Adalı Dergisi‘nin Haziran 2026 tarihli 252. sayısında yayımlandı. Söyleşinin H. Can Yücel tarafından kaleme alınan ‘içtenlikli girizgâh’ ile ‘özenli sonsöz’ bölümlerini de içeren orjinal metnini https://adalidergisi.com/tum-sayilar/2026/haziran-sayi-252/mermer-adasindan-bir-sima-zafer-yalcinpinar/ adresinden okuyabilirsiniz.” (Zy)


(…)

H. Can Yücel: (…) 12 yıl önce bendeki merakı ve üretme sancısını fark ettiğinde “Sen bir koleksiyonersin ve adaya dair biriktirdiklerin yaşanmışlıkların düşlerin var. Gel seninle bir söyleşi yapalım ve tanışmamıza vesile olan evvel.org’da yayınlayalım.” demiştin. O gün bu gündür, gerek adada gerekse İstanbul’da çokça paylaşımlarımız oldu ve bolca anı biriktirdik. (…) Dostluğumuzun 12. yılında bu kez söyleşiyi ben seninle yapmak istedim üstadım… Öncelikle kabul ettiğin için teşekkür ederim, hoş geldin!

Zafer Yalçınpınar: Hoş bulduk, eyvallah… Dostluklar yalnızca birlikte geçirilen zamanla değil, birbirinin hafızasına, ruhun atmosferine dokunabilmekle derinleşiyor. Senin bu satırlarını okumak bana yıllar önceki o ilk konuşmalarımızı, o üretme heyecanını yeniden hatırlattı. Aslında ben sadece sende zaten var olan şeyi gördüm: Ada Kültürünü taşıyan bir hafızayı, biriktirme tutkusunu ve anlatma ihtiyacını… Geri kalan her şey zamanın ve dostluğun kendiliğinden açtığı bir yol oldu. Senin bu satırlarını okuyunca bir kez daha düşündüm: İnsan bazen sadece bir yerin coğrafi varoluşuna değil, özel bir hafızaya, o yerin duygusal envanterine ait hissediyor kendini. Marmara Adası da bizim için biraz böyle galiba… Sadece doğup büyüdüğümüzden bugüne var olduğumuz bir yer değil; tüm özlem duygularıyla birlikte içimizde yaşayan büyük bir hatıra, büyük bir envanter. O zamanların ruhunun hatırası sanki… Belki de bu bellek dediğimiz şey, zekânın yalnızca bilgiyi depolayan, kayıt altına alan bir tarafı değil, yaşantı parçalarını anlamlandıran, ilişkilendiren ve yeniden kuran en derin boyut… İnsan, neyi hatırlıyorsa biraz da odur. Ve bazı insanlar vardır; biriktirdikleri yalnızca nesneler ya da anılar değildir. Bir dönemin ruhunu, kaybolmaya yüz tutmuş nesneleri, tarihsel bakışlarını, o dönemin söylemlerini,  kelimelerini de taşırlar. Senin Marmara Adası’na dair kurduğun hafıza ve envanter de bana hep bunu düşündürdü. Yıllar geçiyor, insanlar eksiliyor, gemiler kayboluyor belki… Ama bazı dostluklar ve bazı görüntüler insanın içinde yaşamaya devam ediyor. Senin o ilk merakını, biriktirme heyecanını ve üretme sancını hatırlıyorum. Belki de birbirimizi en çok oradan tanıdık. Çünkü aynı denize başka başka kıyılardan bakıyor olsak da, aynı hafızanın içinden geçiyorduk. Nâzım Hikmet’in “Yaşamaya Dair” adlı şiirinde söylediği gibi; mesele biraz da “hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamakta”… “Yetmişinde bile olsa bir zeytin ağacı dikebilmek”te… Ve belki de “ölümden korktuğu halde ölüme inanmamakta…” İnsanlara, dostluğa, hatıraya, görüntülere ve geleceğe böylesine tutunabilmekte… Sanırım yıllardır yaptığımız şey de biraz buydu: kaybolup giden şeylerin ardından sadece hüzünlenmek değil, onları konuşarak, yazarak, anlatarak yeniden hayata karıştırmak. Bence tüm olan biten bu dostum… İyi ki yollarımız kesişmiş, iyi ki o söyleşi yapılmış. Ve iyi ki hâlâ aynı adadayız, aynı zamanın ruhunu ve aynı hafızanın envanterini birbirimize hatırlatabiliyoruz.

H. Can Yücel: Epeyce sana anlattırmak istediklerim var. Edebiyat-şiir, koleksiyonerlik üstüne daha detaylı sorularım olacak ancak seni ve aileni tanımayanlar için öncelikle bize biraz kendinden bahseder misin, kimdir Zafer Yalçınpınar? Profesyonel iş hayatından da bahseder misin?

Zafer Yalçınpınar: Ân itibariyle kırk yedi yaşındayım, 1979 doğumluyum. Yazılarımda ve tüm yazınsal çalışmalarımda kendi adımı ve soyadımı kullanıyorum. Çünkü insanın hakikatle kurduğu ilişkinin aynı zamanda bir varoluş meselesi olduğunu düşünüyorum; insan, yazdıklarının arkasında kendi adıyla durabilmeli. Ailem eski İstanbullu’dur. Yaklaşık üç-dört kuşaktır Kadıköy’de yaşayan bir aile geçmişimiz var. Baba tarafımın hikâyesi Yeldeğirmeni’nden Erenköy’e uzanan bir Kadıköy hattında şekilleniyor. Baba tarafımdan dedem Fethi Yalçınpınar marangozdu. Marangozluğu bir Rum ustadan öğrenmiş. Aslında bu detay bile eski İstanbul’un çok kültürlü yapısını tek başına anlatıyor bence. Çünkü o dönem zanaat, ustalık ve hayat bilgisi, milliyetlerden ya da kimliklerden çok emeğin, maharetin ve ustalığın etrafında şekilleniyordu. İnsanlar birbirlerinden yalnızca meslek öğrenmiyor, aynı zamanda bir yaşam kültürü de devralıyordu. Neyse… Dedemin marangoz dükkânı Ethem Efendi Caddesi’ndeymiş. Eski Erenköy ve çevresi o dönemler İstanbul’un önemli sayfiye bölgelerinden biri; köşklerin, ahşap yapıların, geniş bahçelerin bulunduğu bir yerdi. Dedem de iyi bir marangoz olarak özellikle bu köşklerde ve civarda iş yapmış. Ben bugün dönüp baktığımda marangozluğu yalnızca bir zanaat olarak değil, sabır, ölçü, estetik ve el emeğiyle kurulan özel bir ilişki olarak düşünüyorum. Belki de yazıyla, şiirle ve koleksiyonerlikle kurduğum bağın derinlerinde biraz da bu “ince işçilik” duygusu var. Çünkü marangoz da yazar da aslında zamana karşı çalışan insanlardır; biri ahşabı, diğeri kelimeleri işler. Aslında ikisinin de özü, mihenk noktası ‘zaman’… Neyse, devam edelim, Anne tarafımda ise hikâye Üsküdar, Koşuyolu, Kızıltoprak ve Fenerbahçe odağında gelişiyor. Dolayısıyla benim zihnimde Kadıköy yalnızca bir semt değil, kuşaklar boyunca birikmiş büyük bir yaşam kültürü aslında. Zaten eski İstanbul tarihinde Üsküdar ile Kadıköy’ün uzun süre aynı belediye yapısı içerisinde değerlendirilmiş olması da boşuna değil. Sonrasında yaşam kültürleri, sosyal yapı ve özellikle gayrimüslim nüfusun etkisiyle iki farklı karakter belirginleşiyor. Üsküdar daha geleneksel, daha muhafazakâr bir çizgide gelişirken, Kadıköy daha kozmopolit ve çok kültürlü bir yaşam alanına dönüşüyor. Benim çocukluğum bu kültürel katmanların arasında geçti diyebilirim. Anneannem öğretmendi. Annemin babası askerdi. Şark görevinde tanışıp evlenmişler. Dolayısıyla çocukluğumdan itibaren Cumhuriyet’in eğitimle, kültürle, kamusal sorumlulukla ve modern insan yetiştirme idealiyle kurduğu bağın aile içindeki disiplinli yansımalarını gördüm. O yılları düşündüğümde, Cumhuriyet’in yalnızca siyasal bir kavram olmadığını, gündelik yaşamın içinde hissedilen bir ahlâk, görgü ve aydınlanma meselesi olduğunu hissediyorum. Annem Zeynep Meral Yalçınpınar lise eğitimini Çamlıca Kız Lisesi’nde tamamladıktan sonra İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’nden mezun oluyor ve devlet hastanelerinde eczacı olarak çalışıyor. Uzun yıllar SSK Süreyya Paşa Hastanesi’nde görev yaptıktan sonra emekli oluyor. Onun hayatında disiplinin, eğitimin ve mesleki sorumluluğun çok belirgin bir yeri vardı. Çocukluğumda hastane kültürüne, sağlık emekçilerinin çalışma biçimine ve insan hayatına temas eden o ciddi dünyaya biraz da annem sayesinde tanıklık ettim. Babam Vedat Yalçınpınar’ın hikâyesi ise bambaşka bir şahsiyet taşıyor. Onun öğrencilik hayatı, kendi deyimiyle biraz “haytalık” nedeniyle oldukça dalgalı geçmiş. İstanbul’un farklı liselerinde okuyor, disiplin cezaları alıyor, okul değiştiriyor ve liseyi oldukça geç bitiriyor. Ama tam da bu yüzden, hayatı daha sokaktan, insan ilişkilerinden, gündelik yaşamın içinden öğrenmiş biri aslında. Babam liseden sonra İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nden mezun oluyor; kısa bir süre bir kimya fabrikasında çalıştıktan sonra Tuzla Askeri Jip Fabrikası’nda kalite-kontrol ve prodüktivite kısım şefi olarak görev alıyor ve oradan emekli oluyor. Babamın tarafında daha serbest, daha asi, daha taşkın bir hayat enerjisi; annemin tarafında ise daha düzenli, Cumhuriyetçi ve disiplinli bir damar vardı. Bugün dönüp baktığımda, sanırım benim karakterim de biraz bu iki farklı dünyanın kesişiminde şekillendi. İlkokulu anneannemlerin yanında yaşayarak Fenerbahçe’de Nurettin Teksan İlkokulu’nda okudum. Ortaokulu Erenköy’deki Kalamış Özel Lisesi’nde tamamladım. Bu okul, TSYD’nin kurucularından Kahraman Bapçum’a ve ailesine aitti; ne yazık ki 2005 yılında kapandı. Liseyi ise İstek Vakfı Özel Belde Koleji’nde bitirdim. Üniversite sınavında Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Ekonometri Bölümü’nü kazandım ve lisans derecemi orada tamamladım. Ardından yine Marmara Üniversitesi’nde “Sermaye Piyasası ve Borsa” alanında yüksek lisans derecemi tamamladım. Ardından, 2003 yılında TÜBİTAK’a bağlı Türkiye Sanayi Sevk ve İdare Enstitüsü’nde araştırmacı olarak çalışmaya başladım. Yaklaşık on yıl boyunca birçok kamu kuruluşuna ve özel sektör firmasına, EFQM toplam kalite yaklaşımı ile ulusal ve uluslararası projeler kapsamında eğitim, danışmanlık ve raporlama hizmetleri verdim. 2013 yılında TÜBİTAK’tan ayrıldım. O tarihten bu yana eğitim, danışmanlık ve raporlama çalışmalarımı sürdürülebilirlik ve sürdürülebilir kalkınma alanlarında özel sektörde devam ettiriyorum. Bir yanıyla kurumsal hayatın içindeyim belki ama diğer yanıyla hep edebiyatın, şiirin, arşivciliğin ve efemeratik hafıza meselelerinin içinde yaşamayı sürdürdüm. Çünkü bana göre insan yalnızca çalıştığı -uzmanı olduğu- işle değil, biriktirdiği görüngülerle, koruduğu hafızayla ve anlamaya çalıştığı hayatla da kendisini var ediyor. Yani şimdilik klasik olarak bunları söyleyerek başlayayım… Yani ‘Kimdir Zafer Yalçınpınar?’ diye soruyorsun ya, inan bilmiyorum üstadım. Borges’in o meşhur tavrı geliyor aklıma. Kendisine “Siz ünlü yazar Borges misiniz?” diye sorduklarında yalnızca “Bazen…” diye cevap verdiği anlatılır. Bu cevap bana hep çok şey düşündürmüştür. Çünkü insan tek parçalı bir varlık değil gerçekten. İçimizde birbirine bazen yaklaşan, bazen çatışan farklı insanlar yaşıyor. Çok acı bu durum, cehennem gibi bir şey aslında…

H. Can Yücel: Türkiye Cumhuriyeti’nin en güzide kuruluşlarından TÜBİTAK’ta uzun yıllar çalışmışsın. Buradaki yetkinliğin, edebiyat alanındaki çalışmalarına nasıl yansıdı? Çalışırken üretmek nasıl bir duygu? Olumlu ya da olumsuz etkileri oldu mu?

Zafer Yalçınpınar: TÜBİTAK’ta çalışmak bana sistemsel düşünmeyi öğretti ama edebiyat bana insanın hiçbir zaman tam anlamıyla bir “sistem” olmadığını gösterdi. Yaklaşık on yıl boyunca TÜBİTAK bünyesinde, sanayi kuruluşlarıyla, kamu kurumlarıyla, kalite yönetimi ve verimlilik odaklı projelerde çalıştım. O dönemde özellikle EFQM yaklaşımı, performans yönetimi, süreç iyileştirme, stratejik planlama gibi alanlarla yoğun biçimde ilgileniyorduk. Açık konuşmak gerekirse bu yaklaşımın temelinde Amerikancı ve püriten bir mühendislik zihniyeti vardır. Yani her şey ölçülebilir olsun, her süreç tanımlansın, her problemin bir nedeni ve çözümü net biçimde ortaya konulsun istenir. Bir fabrikanın üretim hattına baktığınızda bu yaklaşım çoğu zaman işe yarar. Çünkü makina aynı girdiyi verdiğinizde aşağı yukarı aynı çıktıyı üretir. Sistem deterministiktir; sebep-sonuç ilişkileri daha nettir. Ama insan hayatı, şiir ya da edebiyat böyle çalışmıyor. Sosyal bilimler dediğimiz alan çok daha stokastik, yani belirsizliklerle ve ihtimallerle dolu bir yapı taşıyor. Aynı acıyı yaşayan iki insan bambaşka tepkiler verebiliyor. Aynı şehirde büyüyen iki kişi dünyayı tamamen farklı algılayabiliyor. Şiirde bazen en büyük hakikat, ölçülemeyen bir sezgiden doğuyor. Bu yüzden ben yıllar içinde şunu fark ettim: Sanayi dünyası “nasıl daha verimli oluruz?” sorusunu sorarken, edebiyat daha çok “insan neden böyle hissediyor?” sorusunun peşinden gidiyor. Bunlar birbirinden oldukça farklı alanlar. TÜBİTAK yıllarımın bana olumlu etkileri de oldu elbette. Disiplinli çalışmayı, raporlama mantığını, büyük resmi görmeyi ve sistematik düşünmeyi orada öğrendim. Uzun soluklu projelerde çalışmak insanın zihinsel dayanıklılığını artırıyor. Ama bir yanıyla da o aşırı ölçümcü ve performans odaklı dünyanın insan ruhunu zaman zaman daralttığını düşünüyorum. Çünkü hayatın en önemli tarafları çoğu zaman ölçülemez. Dostluk, hafıza, duygu ya da bir şiirin insanda bıraktığı etki… Bunları herhangi bir performans göstergesine dönüştüremezsiniz. Belki de bu yüzden ben çalışırken hep yazıya, şiire ve koleksiyonerliğe tutundum. Çünkü gündüzleri daha mekanik ve kurumsal bir dünyanın içinde çalışırken; geceleri insan ruhunun karmaşık, belirsiz ve derin tarafına dönme ihtiyacı hissediyordum. Şimdi dönüp baktığımda, bu iki farklı dünyanın birbirini dengelediğini düşünüyorum. Bir tarafım düzeni, sistemi ve aklı, diğer tarafım ise hafızayı, sezgiyi ve insanın kırılganlığını anlamaya çalıştı. Sanırım benim yazınsal dünyam da biraz bu gerilimden doğdu. Bazen, bu hâlimle çok tuhaf bir şeye dönüştüğümü de düşünmüyorum değil, belki de bir ucubeye dönüştüm, müthiş, kendine özgü bir ucube… Belki gerçekten de yalnızca o deterministik, ölçümcü ve performans odaklı dünyanın içinde eriyip gitmiş biriyimdir; insan iç dünyasıyla bağını kaybettikçe dili de köşeli, katı hâle gelir, duygusu körelir, hayatı yalnızca “çıktılar” üzerinden okumaya başlar falan… Bu çatışma insanı yorabilir, parçalayabilir, hatta zaman zaman beni kendime yabancılaştırdığı da olmuştur. “Ucubeleşme” dediğim şey burada ortaya çıkıyor: Şair tarafının, kurumsal dünyanın dili içinde nefes almakta zorlanması…  Kolay değil üstadım, inan ki kolay değil. Buraya kadar geldik bir şekilde… Yani, ben de bilmiyorum Zafer Yalçınpınar kimdir, inan ki…


MERMER ADASI’NDAN SİMALAR, Zafer Yalçınpınar
Collection Dergisi, Sayı: 50, Ocak-Mart 2013, s. 38-42
Okumak için: https://zaferyalcinpinar.com/marmaraadasindansimalar.pdf


H. Can Yücel:  Mermer Adası’ndan Simalar’ adlı makaleni okumuş ve sana e-posta yoluyla ailemin Tomris-Turgut Uyar ile olan dostluğundan bahsetmiştim. O vakit sen İstanbul’da ben ise adadaydım. “Bizimkiler adada, gidip tanış çok mutlu olurlar” demiştin. Bu vesileyle kıymetli ailenle senden daha önce tanışmıştım hatırlarsın. Yalçınpınar ailesinin Marmara Adası ile tanışma öyküsünü okurlarımızla da paylaşır mısın? Aslında doğal olarak sen de bir müdavimden çok ada sevdalısısın yanılıyor muyum? Bu sırada yakın zaman önce kaybettiğin sevgili annen Meral Teyze’mi de sevgi ve rahmetle anarım. Işıklar içinde olsun…

Zafer Yalçınpınar: Sağol canım kardeşim, dostlar sağolsun. Aslında bu konuda en doğru bilgileri babam Vedat Yalçınpınar biliyordur. Fakat ilginçtir, babam, büyük babam Fethi Yalçınpınar ve hatta büyük amcam Yaşar Yalçınpınar da nedense yazılı kültürü hiç sevmemiş insanlar. Bu yüzden bugün bilebildiklerimiz daha çok babamın bana —hatta zaman zaman da sana— anlattıklarıyla sınırlı. Benim tevellüdüm de zaten anlatılanların bütün ayrıntılarına birebir tanıklık etmeye yetmiyor. Dolayısıyla aile hafızasının önemli bir kısmı sözlü anlatılar üzerinden taşınıyor. Hikâye kabaca şöyle başlıyor: Ben doğmadan yaklaşık on bir yıl önce, 1968 yılında, Marmara Adası’ndaki evimizin arazisi marangoz olan dedem Fethi Yalçınpınar tarafından satın alınıyor. Yazlık mekânın seçiminde ise büyük amcam Yaşar Yalçınpınar’ın eşi olan Rum büyük teyzem Eleni Yalçınpınar’ın isteği belirleyici oluyor. Eleni teyze bir adada yaşamak, adanın o yalıtılmış ama aynı zamanda korunaklı atmosferinin içinde zaman geçirmek istiyor. Zaten Rum kültüründe adalara, ada yaşamına ve o kendine özgü kapalılık hissine karşı tarihsel bir yakınlık olduğunu düşünüyorum. Peki neden İstanbul adaları değil de Marmara Adası seçiliyor? Bunun cevabı da biraz eski İstanbul ilişkilerinde saklı aslında. Fenerbahçe Spor Kulübü’nde santrfor olarak oynayan büyük amcam Yaşar Yalçınpınar’ın yakın dostlarından biri, spor spikeri ve radyo yayıncısı Eşref Şefik’ti. Eşref Şefik Marmara Adası’nda arazi satın alınca büyük amcama da burayı öneriyor. Zaten bizim küçük arazimiz de Eşref Şefik ailesinin arazisinin hemen arkasında yer alıyor. Evin yapımına 1968 yılında başlanıyor. O dönemlerde herhangi bir adada inşaat yapmak bugünkü koşullarla kıyaslanamayacak kadar zor. Malzeme taşımak, iş gücü sağlamak, teçhizat bulundurmak ciddi meseleler. Küçük evimizin inşası yaklaşık iki yıl sürüyor ve 1970 yılında tamamlanıyor. İnşa sürecinde marangoz olan Fethi dedem, o yıllarda oldukça yeni ve popüler sayılan “su geçirmez kontrplak” sistemini kullanıyor. Böylece ev yarı kâgir, yarı betonarme bir yapıyla inşa ediliyor. İki kardeş Fethi ve Yaşar Yalçınpınar, evi büyük ölçüde kendi emekleriyle kuruyorlar. İnşaat sürecinde bilfiil çalışıyor, taş taşıyor, ölçü alıyor, marangozluk yapıyorlar. Babam ise o yıllarda yirmi beş-yirmi altı yaşlarında genç bir delikanlı. O da inşaat boyunca sürekli adada bulunuyor; emeğiyle, gücüyle, taşıdığı malzemelerle evin yapımına destek oluyor. Bugün dönüp baktığımda, aslında o evin yalnızca betonla ya da ahşapla değil aile emeğiyle, dostluklarla ve ortak bir hayat hayaliyle inşa edildiğini düşünüyorum. Eh, şimdi bütün bu hikâyeye baktığımda, adadaki varoluşumuzun yaklaşık elli altı yıllık bir geçmişe dayandığını görüyorum. Bana kalırsa bu süre artık “müdavim” kelimesinin tarif edebileceği bir şey değil. Çünkü müdavimlik biraz gelip gitmekle, belli dönemlerde uğramakla ilgili bir hâl. Oysa bizim Marmara Adası’yla kurduğumuz ilişki çoktan bundan daha yerleşik, daha köklü bir anlam kazandı. Artık ikinci kuşağa uzanan, aidiyet duygusuyla derinleşmiş bir yaşamdan söz ediyoruz. Yani yalnızca yazları uğranılan bir tatil mekânı değil orası; zamanla gündelik hayatımızın, aile hafızamızın ve kişisel varoluşumuzun bir parçasına dönüşmüş bir yer. Benim bütün çocukluğum da zaten Aba Koyu’nda geçti. Denizi, rüzgârı, yalnızlığı, arkadaşlığı, korkuyu, doğayı, insan ilişkilerini… Hayata dair birçok şeyi, bizzat hayatın tınısını duymayı ilk kez orada deneyimledim, orada öğrendim. Bu yüzden Marmara Adası benim için dışarıdan bakılan romantik bir ada imgesinden çok daha fazlası. Bir anlamda karakterimin, hafızamın ve dünyayı algılama biçimimin kurulduğu asli coğrafyalardan biri.


BARAKA, Marmara Adası, Aba Sahili No:35
Fotoğraf: H. Can Yücel, 2026

H. Can Yücel:  1927 yılında Türkiye’nin ilk radyo yayınını yapan Eşref Şefik’in oğlu Şefik Atabey’le Aba sahilinde yaptığınız sohbet senin yaşamında önemli bir yere sahip öyle değil mi? Kitap koleksiyonerliği ile iştigalin sanıyorum bu karşılaşmadan sonra gelişti?  Arşiv ve koleksiyonlarının oluşum süreçlerini ve içeriklerini de biraz anlatır mısın?

Zafer Yalçınpınar: Eşref Şefik’le ilgili mutlaka dile getirmem gereken bir ayrıntı var: Spor medyasında hâlâ bilinen eski bir deyim vardır: “Eşref Şefik gibi lafı uzatmak…” Ben de galiba bu söyleşide biraz öyle yapıyorum; lafı gereğinden fazla uzatıyor olabilirim. Eğer öyle hissediliyorsa affola… Ama şimdi sen böyle sorunca kendi kendime de güldüm açıkçası. Çünkü bahsettiğin olay, 2000’lerin başında Eşref Şefik’in oğlu Şefik Atabey’in Aba Sahili’ndeki evinde değil, bizim evde, akşam yemeğinde gerçekleşmişti. Annemin yaptığı meşhur zeytinyağlı taze fasulyeyi yerken, ayaküstü başlayan sohbet zamanla uzun bir muhabbete dönüşmüştü. O günlerde Cumhuriyet Gazetesi’nde Şefik Atabey’in kitap koleksiyonerliğiyle ilgili dikkat çekici bir haber yayımlanmıştı. Haberde, Londra’daki çok özel koleksiyonunun ünlü müzayede firması Sotheby’s aracılığıyla bir Arap prensine rekor sayılabilecek bir bedelle satıldığı yazıyordu. Benim için ilginç olan yalnızca bu satış haberi değildi elbette; aynı zamanda kitap koleksiyonerliğinin ve arşivciliğin kültürel birikim kapsamında doğal bir merhale olmasıydı. O günlerde Louis-Ferdinand Céline’in Gecenin Sonuna Yolculuk adlı romanını büyük bir hayranlıkla okuyordum. O gece sohbet sırasında odama gidip kitabı getirdim ve Şefik Atabey’e göstererek şöyle sordum: “Bu kitabı nasıl koruyabilirim?” Şefik Amca sanırım bu ciddi yaklaşımımdan hoşlanmıştı. Kitapların korunması için kullanılan bez ciltlerden, özel kutulardan ve muhafaza yöntemlerinden uzun uzun bahsetti. Ardından sahaf kültürü, kitap koleksiyonerliği ve eski kitapların dünyası üzerine konuşmaya başladık. Benim için oldukça etkileyici bir sohbetti bu. Çünkü ilk kez birinin kitaplara yalnızca okunacak nesneler olarak değil, korunması, yaşatılması ve gelecek kuşaklara aktarılması gereken hafıza objeleri olarak baktığına tanık oluyordum. Aslında kitap koleksiyonerliğinin tutkusu da biraz burada başlıyor sanırım. İnsan bir süre sonra yalnızca metinleri değil, kitapların taşıdığı zamanın izini, geçmiş sahiplerini, kenar notlarını, kâğıdın yaşlanmasını, kapağın yıpranışını da önemsemeye başlıyor. Kitap artık yalnızca okunacak bir şey olmaktan çıkıyor; yaşayan bir nesneye, hafızayı taşıyan özel bir varlığa dönüşüyor. Belki de sahaflara duyulan bağlılığın temelinde biraz bu duygu var. Çünkü sahaflarda insan yalnızca kitaplarla değil, başka hayatların, başka zamanların izleriyle de karşılaşıyor. Şefik Amca, sonrasında beni, bugün adını tam olarak hatırlayamadığım, Aslıhan Pasajı’ndaki bir sahafa yönlendirdi. “Benden selam söylersin,” dediğini hatırlıyorum. Açıkçası o günlerde bu yönlendirmeyi hemen takip etmedim, Aslıhan Pasajı’na gidemedim. Ama şimdi dönüp baktığımda, o sohbetin benim için önemli bir başlangıç noktası olduğunu çok net görebiliyorum. Çünkü insanın hayatında bazı küçük karşılaşmalar vardır: o an sıradan görünür ama yıllar sonra zihninizde gerçek anlamını kazanır. Benim kitap koleksiyonerliğiyle kurduğum duygusal bağın ilk kıvılcımlarından biri de galiba o akşam atılmıştı. Kitap koleksiyonumun içeriğinden şu an için çok fazla bahsetmek istemiyorum açıkçası. Fakat beni en çok etkileyen şeyin imzalı kitaplar olduğunu söyleyebilirim. Çünkü imzalı bir kitap, yalnızca bir metin ya da fiziksel nesne olmaktan çıkıyor, bir temas hâline dönüşüyor. Yazarın el yazısı, attığı tarih, düştüğü kısa bir not… Bunların her biri kitabı bir anda tek ve benzersiz bir varlığa dönüştürüyor. Bazen düşünürüm: bir yazarın yıllar önce bir masada oturup attığı imza, aradan on yıllar geçmesine rağmen hâlâ başka bir insanın zihnine ve hayatına temas etmeyi sürdürüyor. Bu durum beni çok etkiliyor. Çünkü imzalı kitaplarda yalnızca edebiyat değil, zamanın kendisi de saklı gibi geliyor bana. Bir anlamda insan, kitabın içine sıkışmış küçük bir hayat kırıntısıyla karşılaşıyor. Özellikle sevdiğim bazı şairlerin ve yazarların imzalarını gördüğümde, o kitaplarla aramda neredeyse metafizik diyebileceğim bir bağ oluşuyor. Sanki kitap yalnızca okunmuyor da, aynı zamanda bir hafızayı taşıyor. Belki de koleksiyonerliğin tutkusu biraz burada başlıyor: Nesnenin maddi değerinden çok, onun taşıdığı ruhu, izi ve hikâyeyi biriktirmeye çalışıyorum. Ve hâlâ o ilk günkü koruma güdüsü devam ediyor bende… Sanırım mesele biraz kıymet bilmek ve kıymet verebilmekle ilgili. Çünkü insan zamanla şunu fark ediyor: Bazı şeyler yalnızca “sahip olunacak” nesneler değildir. Özellikle kitaplar… Ben koleksiyonerlerin kitapların gerçek sahibi olduğuna inanmıyorum. Daha doğrusu, iyi bir koleksiyonerin kendisini bir “sahip” gibi görmediğini düşünüyorum. Bizler biraz daha emanetçi ya da koruyucu gibiyiz aslında. Çünkü kitapların ömrü insan hayatından daha uzun. Biz gidiyoruz ama onlar başka raflara, başka ellere, başka zihinlere ulaşmaya devam ediyor. Belki de bu yüzden eski bir kitabı elime aldığımda yalnızca kâğıda dokunmuyorum; o kitabı yıllar boyunca koruyan insanlara, o metni yazan zihne ve gelecekte onu okuyacak bilinmeyen insanlara da temas ettiğimi hissediyorum. Koleksiyonerlik biraz bu süreklilik duygusuyla ilgili. Nesneleri biriktirdiğimizi sanıyoruz ama aslında hafızayı korumaya çalışıyoruz. Hepsi bu kadar, olan biten şey bu bence…

H. Can Yücel:  Efemera nedir bilmeyenler için biraz detaylandırır mısın?

Zafer Yalçınpınar: Efemera aslında geçici olmak için üretilmiş ama zamanla kalıcı bir hafızaya dönüşmüş şeylerdir. Bir tren bileti, eski bir vapur tarifesi, kartvizit, yarısı yırtık maç bileti, bir mektup, bir davetiye, bir ambalaj, reklam kupürü, kartpostal, sigara paketi, mektup zarfı, bir ilan, bir lokantanın çatalı… Her şey yani, her şey efemera olarak değerlendirilebilir. Gündelik hayatın sıradan ve çoğu zaman çöpe atılan parçaları… Ama işin ilginç tarafı şu: Tarih çoğu zaman büyük olaylardan değil, tam da bu küçük ve “önemsiz” görünen kırıntılardan kuruluyor. Çünkü resmi tarih bize devletleri, savaşları ve büyük insanları anlatırken, efemera gündelik hayatın ruhunu taşıyor. İnsanların nasıl yaşadığını, neye baktığını, nasıl konuştuğunu, hangi konsere gittiğini, hangi mağazadan alışveriş yaptığını, hangi filme gittiğini gösteriyor. Bu yüzden efemera biraz “kaybolan hayatın tortusu” gibidir. Bu ‘tortu’ benzetmesinin ve efemeratik uğraşının en güzel açıklandığı kaynak Oruç Aruoba’nın ‘De Ki İşte’ adlı kitabıdır. Orada, 74. maddede ‘(…) uğraşının (…) yaşamının yalnızca tortusu olduğuna inandığından; asıl önemli, değerli olanın yaşamın kendisini yaşamak olduğuna inandığından (…)’ diyor ustamız…

H. Can Yücel:  Birçok fanzin, dergi ve gazetede yayınlanmış makalelerin bulunmakta. Kendi internet adresinde bu konuyu detaylıca en ince ayrıntısına kadar kayıt altına aldığını biliyorum. Ancak bu yazılı ve basılı neşriyatlar içinde seni en çok etkileyen ve mutlu eden, iyi ki yazmışım diyeceklerini bizlerle paylaşır mısın? Tahmin ediyorum ki bunlardan biri Üvercinka dergisidir yanılıyor muyum?

Zafer Yalçınpınar: Evet, kendi yaşantımla, yazdıklarımla ve zihinsel serüvenimle ilgili birçok şeyi geçen yıl bu zamanlarda zaferyalcinpinar.info adresinde toplamaya başladım. Orada A’dan Z’ye Zafer Yalçınpınar başlığı altında, benim için anlam taşıyan bütün yaşantı parçalarını, metinleri, arşivleri, söyleşileri, efemeraları ve poetik izleri bir araya getirmeye çalışıyorum. Çünkü insan bir süre sonra şunu fark ediyor: Hayat dediğimiz şey yalnızca yaşanıp geçmiyor, aynı zamanda kayda geçirilmediğinde sessizce siliniyor da… Oradaki “Başlarken” metninin ana fikri de aslında tam olarak buna dayanıyor. Yani insanın kendi hafızasını, kendi hakikat arayışını ve yaşadığı çağın izlerini mümkün olduğunca sahici biçimde kayıt altına alma çabası… Ben hiçbir zaman kusursuz, tamamlanmış ya da “resmî” bir otobiyografi oluşturmak istemedim. Daha çok parçalı, eksik, bazen kırık dökük ama sahici bir insan hikâyesinin izlerini korumaya çalışıyorum. Çünkü bana göre insan biraz da geride bıraktığı izlerin toplamıdır. Zaten hafıza dediğimiz şey de doğrusal işlemiyor. Benim yapmaya çalıştığım şey şu: Hayatımın dağılmış parçalarını yeniden yan yana getirmek. Bir yanıyla kişisel bir gayret bu elbette ama başka bir yanıyla da yaşadığımız kültürel iklimin, bağımsız edebiyatın, efemeranın, şiirin ve hafızanın kayıt altına alınmasıyla ilgili bir mesele. Çünkü bugün yaşadığımız çağ çok hızlı tüketiyor, çok hızlı unutturuyor. Ben, özellikle annemi kaybettiğim 2025’ın sonbaharından bugüne biraz yavaşlamayı, kayıt tutmayı, iz bırakmayı önemsiyorum. Bütün mesele şu cümlede gizli: Zafer Yalçınpınar yalnızca yaşamak istemiyor, yaşadığının hakikatini de korumak istiyor. Cemal Süreya Kültür-Sanat Derneği tarafından yayımlanan Üvercinka Dergisi’nin benim edebiyat yolculuğumdaki yeri gerçekten özeldir. Çünkü bana kalırsa Üvercinka, Türkiye’de uzun yıllar boyunca edebiyat dergiciliği teamüllerine uygun davranmaya çalışan, şiire ve edebiyata karşı ahlâklı bir yayıncılık çizgisi koruyan önemli süreli yayınlardan biriydi. Özellikle bugün geriye dönüp baktığımızda; popülizmin, klik ilişkilerinin, görünür olma telaşının ve edebiyat dışı hesapların bu kadar yoğunlaştığı bir ortamda, şiiri gerçekten önceleyen dergilerin kıymeti daha iyi anlaşılıyor. Üvercinka bu anlamda benim gözümde ciddi bir hafıza oluşturdu. Tabii burada Seyyit Nezir’in adını özellikle anmak gerekir. Çünkü onun şiire, şaire ve edebiyat ortamına yaklaşımında belirli bir etik duyarlılık ve ciddiyet olduğunu düşünüyorum. Türkiye’de edebiyat dergiciliği çoğu zaman büyük maddi zorluklarla, görünmez emeklerle ve ciddi fedakârlıklarla yürür. Seyyit Nezir de yıllar boyunca bu yükü omuzlamış isimlerden biri oldu bana göre. Bu yüzden edebiyat ve şiir dünyasında kendine özgü, özel bir yere sahip olduğunu düşünüyorum. Benim açımdan da Üvercinka’da yazılarımın, şiirlerimin ya da düşünsel metinlerimin yayımlanmış olması önemliydi elbette. Çünkü insan bazen bir dergide yalnızca metninin yayımlanmasına değil, o derginin taşıdığı kültürel iklime de değer veriyor. “İyi ki yazmışım” dediğim bazı metinlerin orada yayımlanmış olması bu yüzden beni mutlu eder. Ama hayatın doğal akışı içerisinde insanlar, çevreler, yönelimler ve ilişkiler zamanla değişiyor tabii… Açık yüreklilikle söylemek gerekirse son üç-dört yıldır Üvercinka dergisiyle çok aktif ya da organik bir bağım kalmadı. Bunu herhangi bir kırgınlık ya da sert bir kopuş üzerinden söylemiyorum. Daha çok hayatın farklı yönlere doğru akması gibi düşünüyorum. Yine de geçmişe dönüp baktığımda, Üvercinka’nın benim edebiyat serüvenimde bıraktığı izi inkâr etmem mümkün değil. Fakat işin başka bir tarafı da var tabii… Eğer bana “En heyecan verici, en özgür ve en sahici yazılarını nerede yazdın?” diye sorarsan, sanırım hiç düşünmeden Kadıköy’de, Karga Bar çevresinde şekillenen o kültürel atmosferi ve Karga Mecmua günlerini söylerim. Çünkü orada başka türlü bir enerji vardı. Daha spontane, daha canlı, daha sokakla temas eden, daha genç ve yer yer taşkın bir ruh hâli… Özellikle sıkı dostum Tayfun Polat’ın etrafında oluşan o çevrenin benim üzerimde ciddi etkisi olduğunu düşünüyorum. Çünkü Karga çevresi yalnızca bir dergi ya da bir mekân değildi bana göre; aynı zamanda Kadıköy’ün belirli bir dönemine ait düşünsel ve kültürel bir iklimdi. İnsanların birbirlerine sürekli kitap, müzik, şiir, film önerdiği, bazen saçma sapan, bazen çok derin konuşmaların gerçekleştiği bir karşılaşma alanıydı. Sanırım orada kendimi daha özgür hissediyordum. Çünkü kimsenin kimseye yukarıdan bakmadığı, edebiyatın, yazarlığın veya şiirin bir kibir alanına çevrilmediği bir ortam vardı. Şiir de, düşünce de, gündelik hayat da birbirine karışıyordu. Bir masada Ece Ayhan konuşulurken öbür masada punk müzik dönüyor, sonra mesele dönüp dolaşıp memleketin ruh hâline bağlanıyordu falan… Kadıköy’ün o yıllardaki kültürel dokusu gerçekten çok başkaydı. Henüz her şey bugünkü kadar çıkar odaklı, ciro odaklı değildi. Biraz dağınık, biraz karanlık ama çok canlıydı. Belki de bu yüzden Karga Mecmua’daki yazılarımda daha yüksek bir iç enerji hissediyorum bugün dönüp baktığımda. Çünkü orada yazarken herhangi bir kariyer hesabı, görünürlük kaygısı ya da kültürel pozisyon alma telaşı taşımıyordum. Daha doğrudan, daha içgüdüsel ve daha cesur yazıyordum. Bazen gençliğimin düşünsel savrukluğunu yıllar sonra özlüyorum. Çünkü o savrukluğun içinde gerçek bir arayış, gerçek bir açlık ve sahici bir merak da vardı. Orada yazdığım bazı metinlerin içindeki canlılığı, risk alma duygusunu ve özgürlüğü hâlâ zihnimde hissedebiliyorum ve özlüyorum. Benim için şöyle bir formül var galiba: gerçekten kendim olduğum dönemler, aynı zamanda en etkili yazdığım dönemler oluyor.

H. Can Yücel:  Çok uzun zamandır üretiyor, yazıyorsun. Kişisel yazın geçmişini ve edebiyat alanındaki araştırma ve arşivlerini derlediğin ve sürekli güncel tuttuğun bir web adresin bulunuyor. evvel.org tamı tamına yirmi üç yaşında, evvel.org nasıl oluştu? İçerikte sadece senin yazıların da yok. Bir nevi bellek tuttuğun bu portalda, okurları neler bekliyor?

Zafer Yalçınpınar: evvel.org etrafında yıllardır kurduğum atmosfer bence yalnızca bir edebiyat-şiir-arşiv sitesi kafasıyla oluşmuş bir şey değil, aynı zamanda benim kendi ilgi alanlarım odağında dijital bir hafıza alanı… Benim dijital imkânları kullanarak oluşturduğum büyük ve kullanışlı bir not defteri gibi…  Orada yalnızca şiirler, kupürler ya da yazılar biriktirmiyorum; eski dergiler, unutulmuş şairler, küçük yayınevleri, mektuplar, dipte kalmış sesler, kültürel kırıntılar da korunuyor, paylaşılıyor. Zihnimde yeri olan ve önemlilik derecesi yüksek her şeyi oraya kaydediyorum. Fakat başka bir açıdan baktığımızda da “evvel.org’un özü efemeratik edebiyat ve kültür-sanattır” diyebiliriz. Çünkü ana akım kültürün hızla tüketip unuttuğu şeyleri görünür ve etkili kılmaya çalışıyorum orada yıllardır: Genel geçer ve vülger yargılara teslim olmayan, nev-i şahsına münhasır bir platform oluştu kendiliğinden… Zaten koleksiyonerlik veya arşivcilik denen şey de böyle bir şey: “Önemsiz, değersiz” sanılan şeylerin aslında bir dönemin varoluşunu  -hatta şiirselliğini- taşıdığını fark etmek. Eski bir kupür veya mektup veya bir sayfanın yanına yazılan bir not bazen koskoca bir tarih kitabından daha fazla şey anlatabilir. Ne desek bilemedim, zamanın izini arıyorum belki de… Aslında, efemera dediğimiz şey şiire çok yakın bir alan. Efemera da şiir gibi devr-i devranı yoğurmaya çalışıyor, varoluşun değişimini anlamaya yarıyor. Yaşamın özünü anlamaya çalışmak, yaşamın özüyle iletişim, bağ kurmaya çalışmak! Çok acayip bir gayret… Belki de hastalıklı bir durumdur bu. Fakat ne olursa olsun elde ettiğimiz sonuç şu: Bugün dönüp baktığımda, birçok üst başlığın altında biriken yaklaşık yedi bin beş yüz gönderiden oluşan devasa bir arşivle karşı karşıyayız. Sadece on ana başlığa ait içeriklerin satır indeksleri bile kırk sayfalık bir A4 dosyasını buluyor. Zaman içinde evvel.org yalnızca bir internet sitesi olmaktan çıktı; büyük bir efemeratik içerik alanına, katmanlı bir kolaja, dijital bir hafıza mekânına dönüştü. Hatta bazen düşünüyorum da, evvel.org’u incelemeye niyetlenen insanların gözünü korkutan bir tarafı da var sanırım. İçinde kaybolma ihtimali yüksek, kolay tüketilemeyen, sabır ve dikkat isteyen zorlu bir dijital arşiv duruyor orada. Ve bütün bu yayıncılık pratiği yaklaşık yirmi üç yıldır olduğu yerde, bir mıh gibi durmaya devam ediyor. Üstadım, tüm açık yürekliliğimle söyleyeyim: Ben de aynı şekilde devam edeceğim. Çünkü içimde hâlâ yazmak, paylaşmak ve kayıt altına almak istediğim şeylerin belki yüzde onunu bile tamamlayamadım. İnsan bazen yıllar boyunca yazdıkça aslında ne kadar az şey söyleyebildiğini daha iyi anlıyor. O yüzden, ölene kadar yola devam… Yol açmaya, iz bırakmaya, hafızayı diri tutmaya devam… Her şeye rağmen.

H. Can Yücel:  evvel.org bahsini kapatmadan önce vurgulanması gereken en önemli hususlardan biri kanımca Cumhuriyet dönemi şair ve yazarlarına dair özel dosyalar yapman ve bunları tamamen ücretsiz olarak edebiyatseverlerin faydalanabileceği şekilde erişilebilir kaynaklar olarak paylaşmandır. Örnek vermek gerekirse; Nâzım Hikmet, Ece Ayhan, İlhan Berk, Turgut Uyar, Sait Faik Abasıyanık, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Oruç Aruoba gibi birbirinden değerli isimler hakkında onlarca bilgi, fotoğraf ve belgeye yer veriyorsun. Geri dönüşleri nasıl oluyor? Sence adı geçen yazarlara hak ettikleri özen gösteriliyor mu?

Zafer Yalçınpınar: Açık konuşmak gerekirse yaşadığımız coğrafyada yüzyıllardır hakikatin akkor karanlığıyla temas eden, insanın iç dünyasına ve vicdanına dair sahici söz söyleyen kim varsa bir şekilde cezalandırılmıştır. Bu cezaların en görünür olanları yasaklamalar, dışlamalar ya da itibarsızlaştırmalar olabilir belki ama bana kalırsa en etkili yöntemlerden biri “özensizlik”, diğeri ise tam anlamıyla bir “sükût suikasti”dir. Yani görmezden gelmek, sessizleştirmek, yanlış tanıtmak, yüzeyselleştirmek… Ne yazık ki bu mesele bizim kültür hayatımızda çok eski ve çok değişmeyen bir yaraya işaret ediyor. Son yirmi beş yılın kültür ortamına baktığımda iki temel belirleyici görüyorum: Bir yanda neoliberal popülizmin ortaya çıkardığı hız, tüketim ve yüzeysellik, diğer yanda ise Amerikan tipi püriten yaşam anlayışının ürettiği sahte teknokrasi… Yani insanı yalnızca performans, görünürlük, kariyer ve ölçülebilir başarı üzerinden değerlendiren bir anlayış. Böyle bir atmosferde şiirin, estetiğin, hakikat arayışının ya da insan ruhunun derinliklerine inmeye çalışan edebiyatın doğal olarak geri plana itilmesi kaçınılmaz oluyor. Çünkü şiir, öz ister, dikkat ister, vicdan ister; bugünün kültürel düzeni ise tam tersine sürekli hız, tüketim ve dolaşım talep ediyor. Benim ilgi odağımda olan isimler —Nâzım Hikmet, Ece Ayhan, İlhan Berk, Turgut Uyar, Sait Faik Abasıyanık, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Oruç Aruoba ve daha niceleri— tam da bu yüzden çok ağır bedeller ödediler diye düşünüyorum. Bu isimlerin bir kısmı açık biçimde itibarsızlaştırıldı, bir kısmı yanlış ideolojik kalıpların içine sıkıştırıldı, bir kısmı ise yalnızca belli sloganlarla tanıtılarak derinliklerinden kopartıldı. Oysa bu insanların her biri, Türkçe’nin imkânlarını genişletmeye çalışan, insanın hakikat yolculuğunu önemseyen çok büyük zihinsel ve estetik emekler ortaya koydular. Ben gerçekten buna çok üzülüyorum. Hatta zaman zaman bunun acısını içimde, etimde kanımda hissediyorum diyebilirim. Çünkü hakikat yolunda kalp ve vicdan arayışını sürdüren insanlar bu ülkede çoğu zaman en çok örselenmiş, en çok yalnız bırakılmış insanlar oldu. Belki evvel.org’da yıllardır yapmaya çalıştığım şey de biraz bununla ilgili… Yani bu yazarların yanlış anlatılmasının, eksik okunmasının ya da yalnızca popüler etiketlerle değerlendirilmesinin önüne geçmeye çalışıyorum elimden geldiğince. O yüzden dosyalar hazırlıyor, belgeler topluyor, eski dergileri, fotoğrafları, söyleşileri erişilebilir hâle getiriyorum. Çünkü hafızanın korunmasının da bir tür kültürel sorumluluk olduğuna inanıyorum. Elbette bu çabanın bedelleri de oluyor. Aynı şeyleri zaman zaman ben de yaşadım, yaşamaya devam ediyorum. İtibarsızlaştırma girişimleri, sessizlik suikastleri, görmezden gelinme ya da çeşitli sinsi yöntemlerle değersizleştirilmeye çalışılmak… Ama galiba insan gerçekten inandığı bir şeyi yapıyorsa, bunlar yolun doğal parçalarına dönüşüyor bir süre sonra. Çünkü mesele yalnızca edebiyat değil, insanın hakikatle kurduğu ilişkiyi koruyabilmesi aslında.


Yalçınpınar Ailesi’nin Sandalı: LİVAR

H. Can Yücel:  Makalelerin ve arşivinin yanı sıra ilki 2007 sonuncusu 2025 yılında yayınlanmış on beş kitabın bulunmakta. Bize şiir ve öykü kitaplarından da kısaca bahseder misin? En başta da Vedat Amca’yla birlikte balığa çıktığınız sandalın ismini taşıyan Livar kitabından…

Zafer Yalçınpınar: Aslında edebiyat yaşamıma şiirden önce düzyazıyla başladım. Çok fazla öne çıkarmadığım, hatta bilinçli olarak geri planda tuttuğum üç anlatı kitabım var: Karşı, Korkak Düşler ve Siya. Bunlar tam anlamıyla hikâye sayılabilecek metinler değil, daha çok yarı kurgusal, yarı denemevari, yer yer iç monoloğa yaklaşan amatör çalışmalar. İlki olan Karşı, ben daha üniversite öğrencisiyken yayımlandı. O dönemlerde yazmak benim için biraz düşünsel ve duygusal bir boşalım alanıydı sanırım. Dolayısıyla bugün dönüp baktığımda bu kitapları daha çok bir tür “iç dökme” anlatıları olarak görüyorum. Genç yaşlarda yazarken biraz da kendi varoluşumu anlamaya çalışıyordum sanki; dünya karşısındaki yerimi yalnızlığımı, öfkemi, kırgınlıklarımı metinlerin içine yansıtıyordum. Bu yüzden o ilk kitaplarda teknik olgunluktan çok yoğun bir arayış hâli olduğunu düşünüyorum. Edebî olgunluğa ulaşmamı sağlayan ve hangi edebî türde ilerleyeceğim konusunda belirleyici olan asıl şeyin ise 2000’li yılların ortasında arkadaşlarımla birlikte yayımladığımız Kuzey Yıldızı Edebiyat Dergisi olduğunu söyleyebilirim. Yaklaşık on sayı süren bu yayıncılık deneyimi, yalnızca bir dergi çıkarma pratiği değildi benim için; aynı zamanda edebiyatın, düşüncenin ve hayatın iç içe geçtiği yoğun bir öğrenme alanıydı. Derginin çevresinde gelişen dostluklar, tartışmalar, kırgınlıklar, poetik arayışlar, maddi imkânsızlıklar, heyecanlar ve hayal kırıklıkları… Bütün bunlar zamanla benim edebiyat anlayışımı biçimlendirdi. Aslında yazmaktan çok, yazının çevresinde yaşanan deneyimlerden öğrendim ne öğrendiysem. Kuzey Yıldızı benim için tam da böyle bir eşikti. Bu noktada, o yıllarda İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde öğrenci olan Vedat Kamer’in etkisini özellikle anmam gerekir. Vedat’ın ortaya koyduğu felsefî ve dilbilimsel perspektif benim düşünme biçimimi ciddi anlamda etkiledi. Özellikle dilin yalnızca bir anlatım aracı olmadığı, aynı zamanda hakikati kuran, dönüştüren ve bazen de gizleyen bir yapı olduğu fikri üzerinde uzun uzun düşünmemi sağladı. O dönem yaptığımız sohbetler, okuduğumuz metinler ve tartıştığımız meseleler benim şiire yaklaşımımı da değiştirdi diyebilirim. Aynı süreçte Akın Demirci ve Özgür Macit’le kurduğumuz düşünsel ve edebî temasın da üzerimde önemli etkileri oldu. O yıllarda şunu fark etmeye başladım: Şiir yalnızca duygu aktarımı -yani lirik bir şey- değildir, aynı zamanda dilin sınırlarını, insanın varoluşunu ve hakikatle kurduğu ilişkiyi araştıran düşünsel bir alandır. Ben bu durumu ‘imgesel alan derinliği’ olarak tanımlıyorum. Hatta, Ludwig Wittgenstein’ın Tractatus’ta ima ettiği “Felsefe aslında şiir diliyle kurulmalıydı” fikri beni uzun süre düşündürmüştür. Çünkü bazı hakikatler düzyazının açıklayıcı yapısından çok, şiirin kırık, eksik ve sezgisel diliyle daha sahici biçimde hissedilebiliyor. Belki de bu yüzden zamanla düzyazıdan şiire doğru daha yoğun bir yönelim geliştirdim. Çünkü şiirin, insanın iç dünyasındaki kırılmaları, eksiklikleri ve sezgileri ifade etmek konusunda çok daha derin bir imkân sunduğunu hissetmeye başladım. Aslında bütün bunların merkezinde biraz dilbilimsel bir mesele olduğunu düşünüyorum ve bu konu gerçekten çok önemli. Pek dile getirilmez ama bana kalırsa Ece Ayhan’ın şiirinin merkezinde de böyle bir arayış vardı. Çünkü mesele yalnızca “şiir yazmak” değil, dilin hakikati nasıl taşıdığı, nasıl bozduğu ya da nasıl yeniden kurduğu meselesi aynı zamanda. Şair bazen kelimeleri yalnızca anlam üretmek için değil, dünyayı başka türlü duyabilmek için de kullanıyor. Hatta bazen dilin taşıdığı şiirsel yük, söylenen şeyin kendisinden bile daha belirleyici hâle geliyor. Çünkü şiir dediğimiz şey çoğu zaman yalnızca anlamdan değil; çağrışımdan, eksiltiden, ritimden, sessizlikten ve sezgiden oluşuyor. Bir anlamda şiir, hakikatin ve imgenin yaşadığı suyu bulmaya çalışıyor. O suyun içine eğilip bakmak, oradan bir şeyi çekip çıkarmak ve onu dikkatle incelemek gibi… Oktay Rifat’ın şiirlerinde bu arayış çok belirgindir mesela. Gündelik hayatın en sıradan ayrıntılarının içinden bile tuhaf bir imgesel derinlik çıkarabilir. İlhan Berk ise neredeyse bütün hayatını buna adamış bir şairdi bana göre. Dilin içinde yeni hakikat alanları açmaya, kelimelerin taşıdığı görünmez çağrışımları araştırmaya çalışıyordu sürekli. Şiiri yalnızca yazmıyor, adeta dilin içinde yaşayarak düşünüyordu. Neyse… Bu yüzden ben Livar’ı ilk gerçek kitabım, ilk şiir kitabım olarak görüyorum. Çünkü orada ilk kez kendi poetik dünyamın sesini daha belirgin biçimde duyduğumu hissediyorum. Kitaba verdiğim isim de aslında bu düşünceden doğmuştu. Livar, denizden yakalanan balıkların teknelerde canlı tutulduğu özel bölmenin adı. Ben bu kelimeyi ilk duyduğumda çok etkilenmiştim. Çünkü bana göre poetika da biraz böyle bir şey… Şairin dünyası, düşünceleri, sezgileri, kırılganlıkları ve hakikat arayışı; sanki canlı tutulmaya çalışılan başka bir yaşam formu gibi. Yani şiir benim için donmuş, tamamlanmış bir yapı değil hiçbir zaman. Daha çok yaşayan, kıpırdayan, değişen, nefes alan bir alan. Livar ismini seçmemin nedeni de buydu aslında: Şiirin içindeki canlılığı, hareketi ve insan ruhunun kolay tarif edilemeyen taraflarını, o yoğun şiirsel yükle birlikte hissettirebilmek. Teknemizin adının Livar olması ise doğrudan benim verdiğim bir karar değildi aslında. O yıllarda limanlarla ilgili bazı yönergeler yürürlüğe girmişti ve teknelere isim yazılması zorunlu hâle gelmişti. Babam da o sırada “Livar” ismini sevmiş olacak ki teknemize bu adı vermeye karar verdi. Büyük ihtimalle biraz da denizci refleksiyle, “Bu tekne balık dolu!” hissini taşıyan bir isim olmasını istemişti. Ama işin benim için daha duygusal bir tarafı da vardı sanırım. Çünkü aynı zamanda ilk şiir kitabımın adını teknemize vererek bana küçük bir sürpriz yaptığını düşünüyorum. Bu yüzden bugün dönüp baktığımda, Livar kelimesi benim zihnimde yalnızca bir kitap adı ya da tekne adı değil, aile hafızasıyla, denizle, şiirle ve çocukluk duygusuyla iç içe geçmiş özel bir imge… Şimdi bu söyleşide tek tek bütün şiir kitaplarımı anlatmam çok mümkün değil açıkçası. Zaten bunca şeyi anlatarak hem kendime hem de okura fazlasıyla yüklenmiş oluyorum sanırım. Malûm, Eşref Şefik gibi lafı uzatma tehlikem de hep var… Diğer kitaplarım, poetik meseleler, kırılmalar, çıkmazlar ve gevezelikler artık başka bir söyleşinin konusu olsun dostum.


RÜZGÂR DEFTERİ, Zafer Yalçınpınar
2. Edisyon, Pasaj69 Yayın, Ağustos 2018
Okumak için: https://zaferyalcinpinar.com/ruzgardefteri2.pdf

H. Can Yücel:  Ada’nın üretimlerine etkisi var mı? Ada’ya dair de biriktiriyor üretiyorsun. Rüzgâr Defteri kitabın adadan imgeler içeriyor. Ada senin için ne ifade ediyor?

Zafer Yalçınpınar: Şu “üretim” kelimesi beni hafiften rahatsız ediyor aslında sevgili dostum. Çünkü bu kelime ister istemez bana fabrika düzenini, sanayi mantığını, performans baskısını falan çağrıştırıyor. Sanki insan durmadan bir şey “üretmek” zorundaymış gibi… Şiir yazmak da bant sistemiyle çalışan bir işmiş gibi. Hâlbuki benim yaşadığım şey öyle değil. Ben oturup planlı programlı şekilde “içerik üreten” biri değilim açıkçası. Daha çok biriktiren, dolaşan, bakan, susan, bekleyen biriyim sanırım. Bazen aylarca, yıllarca hiçbir şey yazmadığım oluyor ama içimde bir şeyler hareket etmeye devam ediyor. Şiir biraz mayalanma veya damıtılma işi gibi geliyor bana. İçten içe birikiyor, tortulaşıyor, damıtılıyor sonra bir gün kendiliğinden ortaya çıkıyor. Ama sorunun özüne gelirsek, sanırım benim bütün zihinsel ve şiirsel haritamın merkezinde ada var. Yalnızca bir coğrafya olarak değil, bir düşünme biçimi, bir hafıza alanı, hatta bir varoluş hâli olarak… Bazı insanların hayatında şehirler belirleyicidir, bazı insanların hayatında ise dağlar ya da yollar… Benim içinse deniz ve ada belirleyici oldu. Biliyorum ki senin için de öyle… Çünkü ada dediğimiz şey yalnızca fiziksel bir mekân değildir; aynı zamanda yalıtılmışlık, tecrit ve dış dünyadan kopuş hissidir. İnsan adada yaşarken kalabalığın içindeki yalnızlığı değil, doğrudan varoluşun sessizliğiyle temas etmeye başlıyor. Bu durum zamanla insanın düşünme biçimini de değiştiriyor. Bir de işin dil tarafı var tabii… Bana göre adada zamanla kendine özgü bir şiir dili doğuyor. Çünkü ada insanı konuşma biçimini bile değiştiriyor. Rüzgârın yönüne göre konuşuyorsun, sessizliğin içindeki küçük sesleri duymaya başlıyorsun, kelimeler arasındaki boşlukları fark ediyorsun. Şehirde dil sürekli hızlanıyor, aşınıyor, tüketiliyor. Ada ise dili yavaşlatıyor. Belki de bu yüzden şiirsellik dilin sürdürülebilirliğini sağlıyor biraz. Çünkü şiir dili yalnızca iletişim kurmak için kullanılmıyor; hafızayı, sezgiyi, ritmi, sessizliği ve insanın iç dünyasını da taşıyor. Dilbilimsel açıdan düşündüğümde bazen şunu hissediyorum: Şiir, dilin çürümesine karşı geliştirdiği doğal savunma mekanizmalarından biri gibi. Çünkü gündelik dil zamanla klişeleşiyor, mekanikleşiyor, hatta propagandaya dönüşebiliyor. Şiir ise dili yeniden canlı hâle getiriyor. Kelimeleri tekrar duyulur kılıyor. Mesela, Charles Darwin’in Galápagos Adaları’yla kurduğu ilişkiyi düşünürüm zaman zaman… Darwin orada yalnızca yeni hayvan türleri görmedi, yaşamın dönüşümünü, çeşitlenmesini ve birbirine benzemez formlarını fark etti. Ada ona başka türlü bir bakış verdi. Çünkü ada coğrafi izolasyondur, zihinsel yoğunlaşmadır. Hayatı dış dünyanın gürültüsünden ayırıp daha dikkatli inceleyebilme imkânıdır. Benim Marmara Adası’yla ilişkimde de buna benzer bir taraf var. Ada bana yalnızlığı, gözlem yapmayı, detayları fark etmeyi ve sessizliği dinlemeyi öğretti. Hatta bazen insanın kendi iç karanlığıyla yüzleşmesini bile kolaylaştırıyor ada. Çünkü kaçacak fazla yer bırakmıyor size. Sait Faik’in Burgazada’yla ilişkisi de böyledir. Burgazada onun için yalnızca yaşadığı yer değildir; insanı, yoksulluğu, balıkçıları, kahvehaneleri ve hayatın kırılgan taraflarını daha derinden hissedebildiği bir yaşam alanıdır. Çünkü ada insanı merkeze değil, kenara yaklaştırır. Ve bazen hakikat tam da o kenarlarda görünür hâle gelir. Adanın o tecrit hissi insanı daha dikkatli bakmaya, daha derin hissetmeye zorluyor biraz da. Halikarnas Balıkçısı’nın Bodrum’la kurduğu ilişki de başka bir örnek aslında. Bodrum’a yalnızca sürgün edilmedi; zamanla oranın diliyle, ışığıyla, deniziyle yeniden kuruldu. Deniz onun düşünce sisteminin bir parçasına dönüştü. Ben de Marmara Adası’yla kurduğum ilişkide biraz bunu hissediyorum. Çünkü ada zamanla insanın yalnızca yaşadığı yer olmaktan çıkıyor; zihninin içine yerleşiyor. İnsan şehirde bile olsa içindeki ada duygusunu taşımaya devam ediyor. Rüzgâr Defteri adlı kitabımda da bu yüzden adanın izleri çok belirgin. Uğur Yanıkel’le bu kitap üzerine konuşurken de söylemeye çalıştığım şeylerden biri buydu: Rüzgâr yalnızca meteorolojik bir durum değil benim için. Hafızayı taşıyan, zamanı aşındıran, insanın iç sesini harekete geçiren dilsel bir şey. Ada’da yaşayan biri rüzgârın sesini başka türlü duyar. Denizin yön değiştirmesini, lodostan sonra gelen sessizliği, poyrazın insan ruhunda yarattığı gerginliği bedeninde hisseder. Çünkü ada hayatı insana doğayı yalnızca seyretmeyi değil, onunla birlikte yaşamayı öğretiyor. Bu yaşayış özel bir dil, hatta aşkın bir dil kuruyor. Bu nedenledir ki Marmara Adası şiirin kendisine benziyor: Çocukluğumun, yalnızlığımın, dostluklarımın, ölümlerimin, ilk okumalarımın, ilk korkularımın ve ilk hayallerimin büyük kısmı orada geçti. Belki de bu yüzden ada benim için yalnızca bir mekân değil; hafızanın çalıştığı canlı bir organizma gibi. Aynı zamanda insanın kendi içine kapanıp sesleri daha derinden duyabildiği tecrit edilmiş bir bilinç alanı… Ve galiba insan en çok, çocukluğunun geçtiği coğrafyanın dilinde düşünmeye devam ediyor. Benim şiirimdeki rüzgârın, sessizliğin, denizin, yalıtılmışlığın ve kırık imgenin kaynağı çoğunlukla Marmara Adası’dır. Neyse… Okuyucuyu çok boğmayalım üstadım.

H. Can Yücel:  Adalı Dergisi’ne bir makale yazmamı ve göndermemi telkin eden de yine sen olmuştun. O gün bugündür de Marmara Adası’na dair yerel tarih araştırmacılığı da diyebileceğim senin deyiminle ‘sıkı’ bir uğraşın içerisindeyim. İyi ki bana el verdin. Yaptığımız bu güzel söyleşiyi de zamanı gelen bir teşekkür olarak kabul et… Her zaman söylerim, iyi ki adalıyız! Bu güzel sohbet için tekrar teşekkür ederim…

Zafer Yalçınpınar: Estağfurullah Can… Asıl ben sana teşekkür ederim. Bu söyleşi boyunca bana yalnızca sorular sormadın, hafızamın içinde dolaşmamı, bazı şeyleri yeniden düşünmemi ve yeniden hissetmemi sağladın. Bu yüzden benim için gerçekten kıymetli bir sohbet oldu. Adalı Dergisi meselesinde sana küçük bir cesaret vermiş olmam bile beni mutlu eder. Çünkü ben her zaman şuna inanıyorum: Yerel hafıza dediğimiz şey çok önemli. Hele ada gibi yerlerde… Çünkü oralarda anlatılmayan her hikâye, kayda geçirilmeyen her isim, unutulan her fotoğraf biraz daha derine gömülüyor sanki. Senin Marmara Adası’yla ilgili yürüttüğün araştırmaları, topladığın anıları ve gösterdiğin dikkati bu yüzden çok kıymetli buluyorum. Bunlar yalnızca kişisel meraklar değil, aynı zamanda kültürel hafızaya karşı gösterilen bir sorumluluk bence. Bu sıkı söyleşi için sana ne kadar teşekkür etsem azdır dostum. Ve söyleşiyi ilk cümlemdeki gibi tamamlamak istiyorum: “Eyvallah dostum… İyi ki adalıyız.”

(…)

H. Can Yücel & Zafer Yalçınpınar
Adalı Dergisi (adalidergisi.com)
Haziran 2026, Sayı: 252

Erişim Zamanı: 8 Haziran 2026, TSİ, 20.00,
Erişim Adresi: https://adalidergisi.com/category/tum-sayilar/2026/haziran-sayi-252/


Hamişler:

1/ Söyleşinin H. Can Yücel tarafından kaleme alınan ‘içtenlikli girizgâh’ ile ‘özenli sonsöz’ bölümlerini de içeren orjinal metnini https://adalidergisi.com/tum-sayilar/2026/haziran-sayi-252/mermer-adasindan-bir-sima-zafer-yalcinpinar/ adresinden okuyabilirsiniz.

2/ ‘A’dan Z’ye Zafer Yalçınpınar’ başlıklı web sitesine https://www.zaferyalcinpinar.info adresinden ulaşabilirsiniz.

Haz
01
2026
--

Yaşar Yalçınpınar ve Mehmet Reşat (1938, Kınalıada)

Santrfor Yaşar Yalçınpınar kimdir?
Bkz: https://evvel.org/ilgi/yasar-yalcinpinar


Mehmet Reşat Nayır ve Yaşar Yalçınpınar (1938, Kınalıada)

(Görseli büyütmek için üzerine tıklayınız…)


Mehmet Reşat Nayır (1911, Üsküp – 1992, İstanbul), Türk futbolcu, teknik direktör ve futbol hakemidir. Raşit Bey’in oğlu olarak Üsküp’te doğdu. Sonrasında İstanbul’a gelen Nayır, Gelenbevi Ortaokulunda öğrenim gördüğü esnada futbol oynamaya başladı. Ardından Kadıköy Lisesinde öğrenimine devam ettiği sırada Fenerbahçe altyapısında futbola devam etti. Kanat oyuncusu olarak oynadı. Fenerbahçe ile 5 lig şampiyonluğuna ulaştı. Sarı lacivertli ekipte 312 kez oynadı. Ayrıca 4 kere de millî olmuştur. 1959-60 Sezonu teknik direktör olarak Fenerbahçe’nin başında bulundu. 1961’de Vefa’yı çalıştırdı. 1992 yılındaki vefatının ardından Karacaahmet Mezarlığı’nda toprağa verildi.(Kaynak: Vikipedi)


Hamiş: Yaşar Yalçınpınar arşivine https://evvel.org/ilgi/yasar-yalcinpinar adresinden, Fenerbahçe Spor Kulübü ilgilerine ise https://evvel.org/ilgi/kara-deryalarda-bir-fenersin adresinden ulaşabilirsiniz.

May
27
2026
--

XIII (M.Ş.Ş.)

Kaldırdınız uykumdan
sürüklendim peşinizden
bir ilmek doladınız
şairin boynuna
fırlattınız ipi
sedirin dalına,
yaşı kaç ola
gövdesine dolanmış şiirlerle
ormana fısıldayan kozalakların?
Bir ağaçla bin şiir
bir şairle bin orman
bir olmuş yükseliyor
bir cesedin gölgesi gibi dolunayda,
kim uzaktır ki denizden,
kim çıkabilir ki içinden,
dağ olsam utanırdım,
dökerdim dikenlerimi gül olsam,
kanamasın ölüm,
kurban değil ki bu
berekete yol olsun,
birleşince sedirle şairin suyu
korkularınızı büyütüyor ancak
ki haklısınız korkmakta
vardığınız yerde kimse olmayacak
sizi bekleyen,
idam ettiğimiz soluk
bana dert olur
hohlarım avucuma
kar yağan gecede
camda buhara çizilmiş
bir yazgı belirir, kimse gömemez hayalî ölüleri,
herkes bir ölüyü taşır sırtında;
sevmeyi öğrendiği âşık gibi
sarılır uyumadan önce
onun kaskatı, soğuk bedenine
canlı olan karyoladır:
Dört bin yaşında,
usta bir marangozun eliyle
fırınlanmış sedirden yapılma.

M.Ş.Ş.
Sediri Kestiler Dolunayda
Plüton Yay. 2026, 1. Baskı, s. 35-36


“Sediri Kestiler Dolunayda”
M.Ş.Ş.
Upas Şiir, Ocak 2026, 50 Sayfa
okumak/izlemek için: upas.evvel.org/sedirikestiler.pdf


Kargo adlı rock grubundan efsanevi şarkı sözleriyle tanıdığımız M.Ş.Ş.’nin (Mehmet Şenol Şişli‘nin) altıncı şiir kitabı yayımlandı. M.Ş.Ş. şiire sadakatin varoluşsal açıdan en zorlu -ya da sorumlu- biçimini irdeleyerek ‘kent ozanlığı’ kimliğine yeni bir ‘cesaret ve kopuş’ perspektifi ekliyor: “Dolunayda… ya şair ya da sedir!”


Eserin, Plüton Yayın tarafından kitaplaştırılan basılı nüshası 
https://www.kitapyurdu.com/kitap/sediri-kestiler-dolunayda/744347.html 
adresinden temin edilebilir.

May
18
2026
--

Bahadır Dilbaz (1975 – 2026)

“seslendim sana
çağırdım seni…”
(…)
“sustu sessizlik
yine bana döndü”


Müzik kariyeri boyunca pek çok projeye imza atan ve özellikle Kadıköy’deki Karga ve arkaoda gibi mekânların kimliğinin oluşmasında önemli rol oynayan DJ Bahadır Dilbaz, 18 Mayıs 2026’da vefat etti. Bilinen tüm şarkılarını/kayıtlarını https://youtube.com/@bachadir1 adresinden dinleyebilirsiniz.

Şub
09
2026
--

“Tezahür” (Rafet Arslan)

“Tezahür”
Rafet Arslan
Artbook, Şubat 2026, 38 Sayfa
okumak/izlemek için: upas.evvel.org/tezahur.pdf


Rafet Arslan, varoluşun devridaimini hissetmek ve ‘sessizliğin -sessizlikle- cevabı’nı duymak için teknolojiden -ve diğer yapay edimlerden- arınmış bir şekilde (30 Mayıs-2 Haziran 2025 tarihleri arasında, doğanın kalbinde) üç tam gün geçiriyor. Varoluşunun içsel yolculuğunu hissetmek için benliğinin tüm hatlarından, duyuların tüm yanılgılarından vazgeçiyor ve bu çileli yolculuğun sonunda kendisini bir kirpinin, bir bulutun ya da bir ağacın parçası olarak fark ediyor. Rafet, o üç gün boyunca kalben hissettiği her şeyin tüm zihin haritasını -doğanın aklıyla birlikte- durmadan yazıyor, resmediyor, şiirliyor! (Şiirlemek: Alm. Dichten, Bkz: Ludwig Wittgenstein, Tractacus Logico-PhilosophicusÇev: Oruç Aruoba)

Arslan’ın arınma sürecinden çıkarsadığı işitim-görsel ötesi ‘tezahür’ elbette ki kendisinde saklıdır. Kimse bilemez, anlayamaz! Fakat, orijinal biçimiyle takipçilerimize sunduğumuz bu eserdeki sanatsal uzamın zihinlerde eşsiz bir nakış izi bırakacağını düşünüyoruz.

Önemli Not: Eseri fotoğraflayan Ayberk Çimen ile fotoğrafları kırpıp-harmanlayan Gökhan Çiçek’in el emeklerine müteşekkiriz.


Rafet Arslan’ın Upas Yayın kapsamındaki diğer eserlerine https://upas.evvel.org/?tag=rafet-arslan adresinden ulaşabilirsiniz.


“Sıkı şiire öncelik vermek” ve “imgelemin özgürleşmesini sağlamak” amacıyla dijital yayıncılık serüvenine başlayan UPAS Yayın‘ın tüm kitaplarını upas.evvel.org adresinden ücretsiz olarak okuyabilirsiniz.

Şub
01
2026
--

Sediri Kestiler Dolunayda (M.Ş.Ş.)

“Sediri Kestiler Dolunayda”
M.Ş.Ş.
Upas Şiir, Ocak 2026, 50 Sayfa
okumak/izlemek için: upas.evvel.org/sedirikestiler.pdf


Kargo adlı rock grubundan efsanevi şarkı sözleriyle tanıdığımız M.Ş.Ş.’nin (Mehmet Şenol Şişli‘nin) altıncı şiir kitabı yayımlandı. M.Ş.Ş. şiire sadakatin varoluşsal açıdan en zorlu -ya da sorumlu- biçimini irdeleyerek ‘kent ozanlığı’ kimliğine yeni bir ‘cesaret ve kopuş’ perspektifi ekliyor: “Dolunayda… ya şair ya da sedir!”


“Sıkı şiire öncelik vermek” ve “imgelemin özgürleşmesini sağlamak” amacıyla dijital yayıncılık serüvenine başlayan UPAS Yayın‘ın tüm kitaplarını upas.evvel.org adresinden ücretsiz olarak okuyabilirsiniz.


BASLI NÜSHA, İMZALI ÖZEL NÜSHA…

Eserin, Plüton Yayın tarafından kitaplaştırılan basılı nüshası https://www.kitapyurdu.com/kitap/sediri-kestiler-dolunayda/744347.html adresinde online satışa sunuldu. M.Ş.Ş.’nin isme özel -sınırlı sayıda imzalayacağı- koleksiyon nüshaları ise https://mehmetsenolsisli.com/dukkan/sediri-kestiler-dolunayda-isme-ozel-mss-imzali/ adresinden talep edilebilir.


YA ŞAİR YA DA SEDİR…
“Birinin felâketi bir diğerinin başlangıcı.”

Hangi şaire sorulmuş; “Seni mi asalım yoksa sediri mi keselim?” diye… Hiçbirine…
Sedire sorsalar kendiliğinden tutuşurdu.
Dile gelirdi ormanın sesi. Öyle bir ayna ki hem her şeyi gösteriyor hem de hiçbir şeyi.
Kimim ben? Bir şair mi yoksa bir ağaç mı?
Eğilmedim mi fırtına çıktığında? Çekilmedi mi suyum? Silahımı gömmedim mi? Neden ellerinde meşalelerle, urganlarla toplanmış halk? Kime verilecek ilk konuşma hakkı? Herkes mal varlığını açıklasın, hiçbir şeyi olmayan bir adım öne çıksın! İlk o konuşacak… İlk o linç edilecek…

“Açılınca kitabın konusu
anlayınca nasıl yazacağını
yan yana birer harf gibi duran insanlar
bir araya gelince bir kelime etmiyorlar,
kimden geçtiysem
kendim oldum sonunda
yani bana ait olmayan
tek kişilik bir oda,
içinde binlerce kitap
elimde çakılmaya hazır bir kibrit,
duvarda bir ayna.”

Şimdi topla bohçanı, hazırlan uzun yola çıkmaya, cilalanmış sedir gibi sakla içinde nemli zamanları, görünen büyük bir kandırmacadan ibaret değil mi? Unutma: Acının yüzü gülümseyen bir kuzuya benzer.

M.Ş.Ş. (Tanıtım metninden…)

Oca
10
2026
--

Başlangıç 2026!

Süper Kupa Finali’nde Fenerbahçe, Atatürk Olimpiyat Stadyumu’nda Galatasaray ile karşı karşıya geldi. Rakibini 2-0 mağlup eden sarı-lacivertliler Süper Kupa’yı müzesine götürdü. Süper Kupa finalinin ardından Avrupa basını da Fenerbahçe ve Galatasaray’ı konuştu. (10 Ocak 2026)

BILD: Yeni transfer, ilk maçında golü attı. Kış transfer döneminde Lazio’dan 28 milyon euro karşılığında transfer olan Matteo Guendouzi, Asensio’nun ortasından seken topu fırsat bilerek ceza sahası kenarından yaptığı şutla skoru 1-0’a getirdi (28′). Bundan sonra maç karşılıklı ataklarla geçti; Galatasaray oyuna daha çok hakim olsa da bir türlü gol bulamadı. Fenerbahçe ise devre arasından sonra Oosterwolde’nin akrobatik volesiyle farkı ikiye çıkararak skoru 2-0 yaptı. Ve stoper oyuncusu daha sonra Galatasaray yedek kulübesinin önünde, doğrudan televizyon kameralarına doğru kışkırtıcı bir şekilde gol sevincini yaşayarak büyük bir olay yarattı. Sonuçta bunun bir önemi kalmadı, çünkü skor Sané’nin takımı lehine 0-2 olarak kaldı. Diğer Alman oyuncu İlkay Gündoğan’ın (72. dakikada Lucas Torreira’nın yerine) oyuna girmesi bile sonucu değiştiremedi.

LEQUIPE: Perşembe günü yaklaşık 30 milyon Euro karşılığında Lazio’dan Fenerbahçe’ye transfer olan Mattéo Guendouzi, yeni takımına hemen uyum sağladı. Yeni kulübüyle ilk maçına çıktığı Cumartesi günü Galatasaray’a karşı oynanan Türkiye Süper Kupası finalinde ilk 11’de başlayan 26 yaşındaki Fransız orta saha oyuncusu, golünü kaydetti. Guendouzi’nin golü Fenerbahçe’nin 2-0’lık galibiyetine katkıda bulundu. İkinci golü ise eski PSG oyuncusu Marco Asensio’nun asistiyle Jayden Oosterwolde kaydetti.

MARCA: Eski Mallorca, Espanyol, Real Madrid ve Paris Saint-Germain oyuncusu Marco Asensio, Fenerbahçe’yi Süper Kupa’da Galatasaray’a karşı oynanan derbi maçında (0-2) zafere taşıdı. Domenico Tedesco’nun öğrencileri, Sané ve Icardi ile maça başlayan ancak Afrika Uluslar Kupası’nda bulunan Osimhen’in yokluğunu derinden hisseden Galatasaray’a 48. dakikada son darbeyi vurdu.

TUTTU MERCAO: Matteo Guendouzi, Fenerbahçe formasıyla rüya gibi bir başlangıç ​​yaptı . Sadece üç gün önce, Fransız orta saha oyuncusu, Lazio formasıyla Olimpico’daki son maçına çıkmaya hazırlanıyordu. Takımına Duygusal bir veda etmişti. Ancak bu akşam Galatasaray’a karşı oynanan Süper Kupa maçında derbide golü buldu ve Türkiye’nin ilgi odağı oldu.


Kaynak: https://www.milliyet.com.tr/skorer/galatasaray-fenerbahce-super-kupa-finali-avrupada-gundem-oldu-ruya-gibi-baslangic-7518964


Hamiş: EVV3L kapsamında yer alan Fenerbahçe başlıklı ilgilere https://evvel.org/ilgi/kara-deryalarda-bir-fenersin adresinden ulaşabilirsiniz.

Oca
09
2026
--

İKİNCİ YENİ VE CEMAL SÜREYA’NIN ÖNEMİ (Zafer Yalçınpınar)

Cemal Süreya Anma Etkinliği Konuşması, Kadıköy-CKM, 9 Ocak 2018:

Zafer Yalçınpınar: “Çok daha kalabalık toplulukların karşısında hiç heyecanlanmadan çeşitli konuşmalar gerçekleştirmiş olmama rağmen bugün, burada, son derece heyecanlıyım. Demin, sizin oturduğunuz koltuklardayken bu durumun nedenini düşündüm.  Çünkü, Cemal Süreya -tıpkı Fazıl Hüsnü Dağlarca ve Ece Ayhan gibi- çok büyük bir şairdir! İnanmasanız da fark etmeseniz de büyük ve küçük şairler vardır! Böyle bir ayrım vardır! Cemal Süreya büyük bir şair olduğu için, bugün, burada, çok heyecanlıyım!

Her şeyden önce, Cemal Süreya’nın Ece Ayhan ve Sezai Karakoç’la birlikte 1950’li yılların ortasında Türk Şiiri’ndeki aurayı değiştiren ve ‘İkinci Yeni’ ismini verdikleri yenilikçiliğin kurucusu olduğunu hatırlatmak, yani Cemal Süreya’nın ve arkadaşlarının Türk Dili üzerinde yeni bir duygu-durum, yeni bir şiirsellik oluşturduğunu söylemek, vurgulamak gerekiyor. Bu yeniliğin hem okurda hem de diğer -küçük, büyük- şairlerde karşılığı olmuştur ve söz konusu yenilik bir şiir akımına dönüşmüştür. Bu yeni şiirin özellikleri nelerdi… Neden bu kadar sevildi… Neden hâlâ çok büyük bir içtenlikle ve samimiyetle takip ediliyor! Bu büyüklüğü iyice düşünmek ve analiz etmek gerekiyor…

Cemal Süreya ve kendisinin “Güvercin Curnatası” olarak tanımladığı ikinci yeni akımı ne yaptı, neyi değiştirdi… 1950’li yıllarda dünya şiirinden çeviriler yaparak 2. Dünya Savaşı sonrası dünyada oluşan yeni hümanizmin duygu-durumunu, yeni şiirsel dili anlamaya ve Türkçe’ye aktarmaya başladılar. O dönemde Türkçe’de garip akımı kasırgası esiyordu. Garip akımı şiire sadeleşme ve imgede basitleşme getirmişti. Bu durum hikâyelemeci ve biraz da kuru bir şiir ve söylem ortaya çıkarmıştır. Cemal Süreya ve arkadaşları bu sade şiir dilini daha sofistike bir hâle çevirmek, şiir dilini ileriye taşımak için imgelemin güçlenmesini sağladılar. İmgelemin özgürlüğüne inandılar. Karmaşık bir yapıydı bu, ancak imgesel olarak dili geliştiren, Türk Dili’nin imgesel alan derinliğini arttıran ve genişleten bir söyleyiş, bir tını buldular. Zarif, tabii ki modern ve çok ama çok kuvvetli bir şiir oluşturdular. Öyle ki 80’lerin ve 90’ların şairleri bu akımın gölgesinde kalmışlardır! İkinci yeni öyle güçlüdür ki 80’lerin ve 90’ların şairlerini gölgede bırakmıştır! Bugün, 60 sene sonrasında bile bu hakikati görmeliyiz, kabul etmeliyiz artık!

İkinci yeni şiiri geleceğe uzanan, güçlü bir şiirdir! Bir zamanlar, bir edebiyat soruşturması kapsamında bir çakma profesör çıkıp ikinci yeni akımının etkisini kaybettiğini mırıldanmış, bir zamanlar… Bu mutat zevat hiçbir bilimsel açıklamaya, dahası poetikaya değinmeden niyet belirtmeye veya kendince, kendi çetesine ümit vermeye kalkmıştır. Bu komediyi gördüğümde emin oldum: 80’lerin, 90’ların bu şair profesörleri ve bağlı çeteleri acz içinde, ikinci yeninin büyük şiirinin gölgesinde kalmıştır! Çakma şairler acz içindedir bugün…

Sonuçta, hâlâ, burada, bu toplulukta, Türkçe’ye baktığımızda, zamanların sonunda, Cemal Süreya ve arkadaşlarının şiiri, yürürlükte olan baskın ve en güçlü şiir akımıdır… Geleceği belirlemektedir ve geleceğe uzanmaktadır. İkinci yeni şiiri yürürlükteki dili imgesel olarak geliştirmekte, tahayyül gücüne güç katmakta ve şiir dilini etkilemektedir; son derece de kuvvetlidir, etkindir ve insanlığı sürekli geliştirmektedir! Cemal Süreya’nın “Üvercinka” adlı şiirinde ifade ettiği gibi: “Afrika dahil!”

Zafer Yalçınpınar9 Ocak 2018
Cemal Süreya Anma Etkinliği Konuşması

Caddebostan Kültür Merkezi-Kadıköy


Cemal Süreya Arşivi: https://evvel.org/?s=Cemal+Süreya

Oca
01
2026
--

Koç’un Gözdesi Kalamış Yat Limanı’na Bakanlıktan Onay!

9 Ocak 2026, BirGün Gazetesi, İlayda Sorku

Yıllarca süren ihalelerin ardından Koç Holding’e 40 yıllığına devredilen Fenerbahçe-Kalamış Yat Limanı’nın genişletme projesi için Bakanlık yeşil ışık yaktı. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından onaylanan projeyle birlikte yat kapasitesi bin 288 metrekareden 2 bin 120 metrekareye çıkarılacak, toplam alan 437 bin 788 metrekareye ulaşacak.

Mevcut durumda bin 288 yata hizmet veren marina; 24 bin 900 metrekare mendirek, bin 193 metre rıhtım ve 2 bin 666 metre iskeleyle faaliyet yürütüyor. Projede mendirek 36 bin 158 metrekareye, iskele 4 bin 54 metreye çıkarılacak; ayrıca bin 997 metrekarelik deniz dolgusu yapılacak. Kara alanında ise 12 bin 321 metrekare ticari alan, 5 bin 482 metrekare idari ve teknik alan, 22 bin 87 metrekare kapalı otopark, 13 bin 742 metrekare açık otopark ve 9 bin 150 metrekare çekek alanı planlandı. Projeye konu alan, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından II. derece doğal sit ve III. derece arkeolojik sit olarak ilan edilen Fenerbahçe Yarımadası’nda yer alıyor.

EKOLOJİK FACİA

ÇED sürecinin ihale yapılmadan önce gerçekleşmesi gereken bir süreç olduğunun altını çizen Fenerbahçe Kalamış Dayanışması’ndan Ayşe Alev Ataç, “Şubat  ayında sözleşmesi imzalanan projenin Mart ayında ÇED süreci başladı. Böyle bir süreci kabul etmiyoruz. Halkın katılımı toplantısında bunun meşru olmayan bir süreç olduğunu söyledik. Her şeye rağmen çalışmalar devam etti. Taslak dosyayı ikinci defa halk onayına sundular. Yayınlanmasının ardından Çevre Şehircilik İl Müdürlüğü’ne itiraz dilekçelerimizi verdik. Fakat bugün ne yazık ki sonuç ortada” dedi. Ataç, şöyle devam etti: “Mevcut yat limanı alanı üç katına çıkıyor ve bunun ağırlığı denizde. Burası İstanbul’un en sığ kıyılarından bir tanesi. Dolayısıyla yatların yanaşması için elverişli değil. Bunun farkındalar ve denizde dip taraması yapacaklar. Dipten çıkardıkları malzemeyi de denize dökecekler veya mendireklerin dolgu alanlarında kullanacaklar. -3,5 ile 6 metre arasına indirecekler oradaki derinliği. Dolayısıyla denizde ekolojik facia yaratacaklar. Oranın habitatını oluşturan her çeşit canlı projeden etkilenecek.”

DENİZLE BAĞ KALMAYACAK

Öte yandan mendireklerin Kalamış koyunu tamamen kapattığını belirten Ataç, “‘Parka dokunmayacağız’ diyorlar da parkın önünü zaten kapatacaklar. Koca koca yatlar gelip yanaşacak, parkın denizle bağı kalmayacak. Beş çıpalı yat limanı süper lüks bir yat limanı demek. Alanda yüzme havuzundan tenis kortuna, otoparkına kadar her şey planlanmış. Alan 1980’lerde doldurulmuş bir alan. Dolgu alanın içine yeraltı otoparkı yapılacak. Nasıl yapılacak? AFAD proje alanında bölgede doğal afetle ilgili hiçbir sorun olmadığını belirtmiş. Kuzey Anadolu Fay Hattı 15 kilometre mesafede. Nasıl afet alanı değil? Gümrüklü saha da olmayacak. Uluslararası bir yat oradan elini kolunu sallayıp geçecek. Herhangi bir kontrol noktası olmayacak. Bu durum da güvenlikle ilgili ciddi bir sorun. Biz burada yaşayan insanlar olarak mücadelenin peşini bırakmayacağız” dedi.

14 YILDA 5 İHALE

Fenerbahçe-Kalamış Yat Limanı 1998 yılından beri Koç Holding tarafından işletiliyor. Liman, AKP’nin 2011’de başlattığı özelleştirme sürecinde 14 yılda beş kez ihaleye çıkarılmıştı. İlk ihale 2014’te yapılmış, Koç Holding 664 milyon dolarlık teklifini geri çekmişti. 2017’de yeterli talep oluşmadığı için bir ihale iptal edilmiş, 2021’de Koç Holding 2,5 milyar lira ile ihaleyi kazanmış fakat AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan sonucu iki ay sonra iptal etmişti. Son ihalede müteahhit Vahit Karaarslan 505 milyon dolar ile Koç’un önünde ihaleyi kazanmış ancak ardından ihaleden çekilmişti. İkinci yüksek teklif sahibi Koç Holding, 2025’in Şubat ayında imzalanan sözleşmeyle işletme hakkını 40 yıl daha almıştı.

Kaynak: https://www.birgun.net/haber/kocun-gozdesine-bakanliktan-onay-682684

Ara
21
2025
--

Hem özelleştirdiler hem genişletmek istiyorlar: Yurttaşlardan Koç’un Kalamış Limanı hamlesine itiraz…

40 yıllığına Koç Holding’e devredilen Fenerbahçe Kalamış Yat Limanı, “revizyon” iddiasıyla genişletilmek isteniyor. Söz konusu genişletme için hazırlanan ÇED raporu ve projeye karşı çıkan yurttaşlar ise itiraz dilekçesi verdi.

1980’lerden bu yana kamu işletmelerinin, fabrikaların ve limanların sermayeye devriyle ilerleyen özelleştirme süreci hız kesmeden devam ediyor.

40 yıllığına Koç Holding’e devredilen İstanbul’daki Fenerbahçe Kalamış Yat Limanı’nı genişletmek için hazırlanan çevresel etki değerlendirmesi (ÇED) raporuna ve projeye itiraz edildi.

Projeye karşı mücadele veren yurttaşlar, geçtiğimiz perşembe günü Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İstanbul İl Müdürlüğü’ne itiraz dilekçesi verdi. 

Dilekçede, Fenerbahçe Kalamış Yat Limanı’nı özelleştirilmeden önce, yurttaşların anayasal haklarını yok sayacak şekilde imar planları yapıldığı ve kıyıyı halka kapatacak şekilde ticari yapılaşmanın önünün açıldığı belirtilerek, “Bu aşamada yürütülmesi gereken ÇED süreci – zamanında – gerçekleşmemiştir. Gerçek bir çevre etki değerlendirmesi yapıldığında hayata geçmesi mümkün olmayan bir proje, ihale süreci tamamlandıktan sonra yaptırılmak suretiyle tamamen göstermelik bir rapor olmaktan öteye geçmemektedir” ifadelerine yer verildi.

Özelleştirme İdaresi Başkanlığı tarafından “Fenerbahçe-Kalamış Yat Limanının 40 yıl süreyle işletme hakkının verilmesi” şeklinde tanımlanarak ihale edilen projenin, kazanan firma tarafından “Fenerbahçe- Kalamış Yat Limanının Revizyonu” olarak tanımlanmakta olduğu ve ÇED raporunun da bu tanım üzerinden düzenlenmekte olduğu hatırlatılarak şöyle devam edildi:

Oysa toplam 103.000 metrekare olan mevcut yat limanı, raporda da belirtildiği gibi, dalgakıran dahil 111.840 metrekaresi kara alanı ve 314.541,29 metrekaresi deniz alanı olmak üzere toplam 437.788,92 metrekareye çıkarılmak suretiyle 3 katından daha fazla büyütülecektir. Bu mevcut yapının revizyonu, yenilenmesi değil, mevcudun çok üzerinde bir alanda yeni bir marina inşa etmektir.

Diğer taraftan, raporda da belirtildiği üzere, mevcut marina 1288 adet tekne/yata hizmet veriyorken, ‘yenileme/revizyon’ çalışması sonrasında 90 adedi 25 metre ve üzeri süper yat olarak tanımlanan yatlar olmak üzere bu sayı 2120 yat adedine ulaşacak ve kapasite neredeyse 2 katına çıkacaktır. 

Dilekçede, söz konusu projenin mevcut yapının revizyonu veya yenilenmesi değil, mevcuttan çok daha büyük kapasiteli yeni bir marina inşası olduğıu belirtildi.

Marina projesinde kamu yararının gözetilmediği vurgulanarak, “Bu projenin yat sahibi olan üst gelir grubuna mensup bir avuç çok zengin insanın korunaklı tatil ihtiyacını karşılamaya yönelik bir proje olduğu adeta teyit edilmektedir” denildi.

İtirazlar sıralandı

Dilekçede, Fenerbahçe Kalamış Yat Limanı Revizyonu Projesi’ne ilişkin itirazlar şöyle sıralandı:

  1. Fenerbahçe-Kalamış Yat Limanı, II. Derece Doğal Sit Alanı ve III. Derece Arkeolojik Sit alanı olup, I. Derece Doğal Sit Alanı olan Fenerbahçe Yarımadasının komşusudur. Tarihi ve doğal özellikleri nedeniyle koruma altında olması gereken bu alanın denizde ve karada herhangi bir ek yapılaşma baskısına maruz bırakılması kesinlikle uygun değildir.
  2. Bilinen tarih boyunca doğal zenginliği, güzelliği, denizi ve doğası ile halkın kullanımında olan, halkın huzur ve güzellik simgesi olarak kabul edip değer verdiği, şarkılara, şiirlere konu olmuş Kalamış’ta insanlar hala yeşil ve mavinin uyumu içinde nefes alabiliyorken, kıyı halka kapatılacak, planlama ilkelerinin bir gereği olan toplum ve kıyı ilişkisi yok edilecek, çok küçük bir azınlığın yararına bölgenin geleneksel kentsel doku özelliği bozulacaktır.
  3. Fenerbahçe ve Kalamış’ın mimari yapısı, tarihi ve sosyal dokusu bozulacak, mahalle kültürü yok olacak ve tarihsel belleği zarar görecektir.
  4. Bölgede betonlaşma, insan ve araç yoğunluğu artacak, halihazırda Fenerbahçe Stadı’nın getirdiği trafik yükü ile birleşerek büyük bir trafik yükünün var olduğu alanda trafik yoğunluğu kapasiteyi daha da zorlayacak ve hem bölgede yaşayanların, hem de İstanbul halkının yaşam kalitesi açısından bir tehdit haline gelecektir. Zaten var olan trafik keşmekeşi, daha da çekilmez hale gelecektir.
  5. Uzun yıllar sürecek olan inşaat faaliyetinin neden olduğu partiküller halihazırda çok düşük olan ilçe hava kalitesini daha da düşürecek, akciğer-solunum rahatsızlıklarına neden olacak zaten az olan yeşil alanlar daha da azalacaktır. Bu anlamda proje, halk sağlığı açısından da büyük bir tehdit unsuru oluşturmaktadır.
  6. Uzatılacak mendirek, yapılaşma, artan tekne sayısı ve otopark yapımı sonucu hava koridorlarının kapanması, ısı adalarının oluşması ile hava ve deniz kirliliği fazlasıyla artacak, denizde ekolojik denge bozulacak, musilaj ve kötü koku gibi sorunlar çoğalacaktır. Bu nedenle, Kıyı Kanunu’nun, kıyıların ve denizlerin “doğal ve kültürel özelliklerini gözeterek korunması ve toplumun yararlanmasına açık ve kamu yararına kullanılması”na yönelik amaçlarına ve ayrıca Anayasa’nın 43. Maddesi gereği herkesin eşit ve serbest kullanımına açık olan ve kamu yararına kullanılması zorunlu olan kıyı tanımına açıkça aykırılık söz konusudur.
  7. Su kıtlığının her geçen gün daha gerçek bir tehdit haline geldiği günümüzde toprak alanlarının azalması ile su döngüsünde su kaybı meydana gelecek, yağmur suları toprak ile buluşup yer altına inemeyecektir.
  8. Dolgu alan üzerinde kurulmuş olan Kalamış Yat Limanı için planlanan ve hem karada hem de denizde yapılaşmayı genişletecek bu proje gerçekleştiğinde deprem, tsunami gibi afetler açısından da çok büyük bir tehlike oluşacaktır. Hem doldurma alan olması ve hem de Kuzey Anadolu Fay hattına sadece 15 km mesafede olması nedeniyle, yat limanı afet riski taşımaktadır. Afet bölgesi içinde yer alan yat limanı alanında afet riski de büyüktür. (Olası bir depremde tsunami riski taşıyan söz konusu bölgede Kadıköy Belediyesi’nce, tsunamiden kaçış yolları belirlenmiş ve tabelalarla bölge halkına gösterilmiş olmasına rağmen, ÇED raporuna AFAD tarafından verilen görüş “bölgenin afet bölgesi olmadığı” yönünde olmuştur.)

Kaynak: https://haber.sol.org.tr/haber/hem-ozellestirdiler-hem-genisletmek-istiyorlar-yurttaslardan-kocun-kalamis-limani-hamlesine

Kas
21
2025
--

“OTUZBEŞ VE OTUZÜÇ” (Ozan R. Kartal)

kadıköyü’nün kadılarından arındırılmış halleri dahil
çeşmedeki söğütler annemin sevdiği türküdür
ve sağda çaycı, solda market ve solda bir market daha
ve solda hasanpaşa, ozanpaşa, bekirpaşa, gülpaşa
ve sağda bir market daha, sağda ciğerciler ve tekel
ne kadar geriye gidersen o kadar uzaklaşırsın
ne kadar ileriye gidersen çığlıklaşır türküler
numara otuzdokuz yani otuz yedinin yanı
ve geride otuzbeş ve otuzüç
ve ilerisinde kırkbir yok
binanız sokağa köşe

apartmanın merdivenlerinden hatta tavanından
arındırılmış olsa bile
bir apartmanı en üst katından arındıramazsın hiç
denizi koynunda saklar düz gidersen haliç
ve solda piyanocu, solda kilise, solda kârhane
ve solda hastane ve pastane ve örgü evi
sağda deniz, sağda şopar ve sağda bütün unutulmuşlar
ve yasak lehçeler ve yosun ve sağda park ve bahçeler
erkek adam çakmağını arka cebinde taşır
erkek adam en üst kata çıkarken nefeslenmez

kırkağaç’ta yerde süründü dayım şimdi mapusta
ben söğütlü’de hatta hasanpaşa’da koynunda saklandım
elimde beşlik su dünyada benden özgür tek şey gök
dünyada benden sarı tek şey zer
ve gökten önce çatı ve önce avize ve önce komşuların
ve gökten sonra uzay, gökten sonra başka gök
ve sonra ben ve sonra sen ve allah
ve ilerisinde kırkbir yok
binanız sokağa köşe

Ozan R. Kartal
“Kışkır” adlı şiir kitabından…
Ketebe Yay., Kasım 2025


Ozan R. Kartal’ın yeni şiir kitabı “Kışkır” yayımlandı…
Bkz: https://www.kitapyurdu.com/kitap/kiskir/736907.html

“(…) Ozan R. Kartal, bu kitabında çağın gürültüsü içinde sıkışmış bireyin yalnızlığını, sessizliğin ve hatırlamanın ağırlığıyla buluşturuyor. “Kışkır”, dilin sınırlarında dolaşan, ironiyi lirizmle harmanlayan, kendine özgü bir şiir sesi kuruyor. (…) “Kışkır”, bireyin içe dönüşünü, kent yalnızlığını ve modern çağın kırılgan ruh halini incelikli bir dille işliyor. Şair, sıradan nesneleri beklenmedik metaforlarla dönüştürürken, şiirin hem duygusal hem düşünsel sınırlarını zorluyor. (…) Ozan R. Kartal’ın “Kışkır”ı, günümüz Türk şiirinde yeni bir damar arayan okurlar için dikkat çekici bir buluşma noktası sunuyor.” (Tanıtım Metni’nden…)

Kas
20
2025
--

Doku

by CANAVAR
kadıköy, 2025

(Büyütmek ve dokuları incelemek için görselin üzerine tıklayın…)


Hamiş: EVV3L kapsamında yer alan Sokak Sanatı başlıklı ilgilere https://evvel.org/ilgi/duvarda adresinden ulaşabilirsiniz.

Kas
08
2025
--

Şiirimizin güncel olmadığı… Çıngıraklı Sokak’ın Ekim 2025 tarihli 34. sayısında!

Çıngıraklı Sokak Şiir Gazetesi
Sayı: 34, 31 Ekim 2025, s.6

Zafer Yalçınpınar‘ın 21 Mart 2025 Dünya Şiir Günü kapsamında “bir temellük eylemi” olarak kaleme aldığı “Şiirimiz güncel değildir abiler, dom!” başlıklı bildirinin tam metnine https://evvel.org/siirimiz-guncel-degildir-abiler-dom adresinden ulaşabilirsiniz.


Hamiş: Yalçınpınar’ın özgeçmişine ve tüm kitaplarına (pdf olarak) şu adresten ulaşabilirsiniz: https://www.zaferyalcinpinar.info

Eki
23
2025
--

Zeynep Meral Yalçınpınar (1949-2025)

Z. MERAL YALÇINPINAR (1949-2025)

Yeditepe Üniversitesi Hastanesi’nin yoğunbakım ünitesinde yaşam mücadelesi veren annem emekli Eczacı Z. Meral Yalçınpınar, 17 Ekim Cuma günü 76 yaşında vefat etti. Biricik annemin naaşını 19 Ekim Pazar günü öğle namazına müteakip Erenköy Galip Paşa Camii’nden kaldırarak, Karacaahmet’te bulunan aile kabristanımıza defnettik. 

Annem 1949 Üsküdar/Koşuyolu doğumluydu, Çamlıca Kız Lisesi’nin ardından İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’nden mezun oldu. Maltepe-Süreyyapaşa Göğüs Hastalıkları Hastanesi B Blok’ta eczacı olarak 27 yıl görev yaptı ve aynı hastaneden emekli oldu. 

Her daim Cumhuriyet modernitesine bağlı kalmış bir sosyalistti. Kültür-sanat (özellikle sahne sanatları, sinema ve klasik müzik) ilgisi -bu alanlardaki bilgisi/deneyimi de- çok kuvvetliydi. En sevdiği müzik grubu The Beatles ve en sevdiği bestekar Ludwig van Beethoven’dı. 

Yaşamının büyük bölümünü Erenköy-Bağdat Caddesi’nde, yazları ise Marmara Adası-Aba Koyu’nda geçirdi. İkiz kardeşi Kamil M. Kırca’nın yaşadığı Antalya-Kaş’ı 1980’lerin ortasından itibaren birçok kez ziyaret etti. Kaş’ı çok severdi. 

Aile bütünlüğüne bağlı, ahlâklı ve modern bir Cumhuriyet kadınıydı. Ailesini her zaman destekledi, ailesinden hiçbir şeyi esirgemedi ve hiçbir zaman, hiçbir koşulda ailesinin mahsur kalmasına izin vermedi.

Huzur içinde dinlen, mekânın cennet olsun anneciğim…

Zafer Yalçınpınar
23 Ekim 2025, İstanbul

Eyl
22
2025
--

YANKI ODASI // 33. Bölüm // FENERBAHÇE’YE SAYGI // ÖZEL YAYIN // 1. Kısım // 22 Eylül 2025 // YouTube // Canlı Yayın Tekrarı // Zafer Yalçınpınar

Zafer Yalçınpınar‘ın YANKI ODASI şurada:
https://www.youtube.com/channel/UC9E2wBnQTNSVuDvaFfMuzOQ


Yankı Odası’nın 33. bölümünde; yaklaşık 100 yıldır her alanda Fenerbahçe’ye hizmet etmiş Kadıköylü mütevazı bir ailenin en tutkulu ferdi olarak Fenerbahçe’yi anlatıyorum!

Birinci Kısım (22 Eylül 2025)
-Kadıköylü ve Fenerbahçeli olmak ne demek?
-2018-2025 döneminde Fenerbahçe’nin başarısızlığının sebebi nedir?


EVV3L kapsamında 2007-2025 yılları arasında yayımlanan 
Fenerbahçe Spor Kulübü ilgilerinin tamamına
aşağıdaki bağlantılardan ulaşabilirsiniz:

1/ https://evvel.org/ilgi/kara-deryalarda-bir-fenersin
2/ https://evvel.org/ilgi/kara-deryalarda-bir-fenersin/page/2
3/ https://evvel.org/ilgi/kara-deryalarda-bir-fenersin/page/3
4/ https://evvel.org/ilgi/kara-deryalarda-bir-fenersin/page/4
5/ https://evvel.org/ilgi/kara-deryalarda-bir-fenersin/page/5
6/ https://evvel.org/ilgi/kara-deryalarda-bir-fenersin/page/6
7/ https://evvel.org/ilgi/kara-deryalarda-bir-fenersin/page/7
8/ https://evvel.org/ilgi/kara-deryalarda-bir-fenersin/page/8
9/ https://evvel.org/ilgi/kara-deryalarda-bir-fenersin/page/9


34. Bölüm’ün yayın tarihine/saatine ilişkin bilgiler/güncellemeler/değişiklikler için lütfen sosyal medya hesaplarımızı takip ediniz. (instagram: @evvelfanzin twitter: @calmayan)

ya da Yalçınpınar’ın YouTube Kanalı’na abone olunuz:
https://youtube.com/@zaferyalcinpinar


Hamişler:

1/ Yalçınpınar’ın kendisiyle konuşmalarının tümü şurada: https://evvel.org/ilgi/kendimle-konusmalar

2/ Yalçınpınar’ın özgeçmişine ve tüm kitaplarına (pdf olarak) şu adresten ulaşabilirsiniz: https://www.zaferyalcinpinar.info

Eyl
21
2025
--

ALİ KOÇ, Fenerbahçe Spor Kulübü’nün tarihine “EN BAŞARISIZ BAŞKAN” olarak geçti, kulübümüzün itibarını zedeledi, taraftarın ve üyelerin aidiyet duygusuyla alay etti, Fenerbahçe’yi kolay lokma zannetti! SONUÇ: ÜZÜLEREK GİTTİ! GEÇMİŞ OLSUN!


ALİ KOÇ; Fenerbahçe Spor Kulübü’nün tarihine “EN BAŞARISIZ BAŞKAN” olarak geçti, kulübümüzün itibarını zedeledi, taraftarın ve üyelerin aidiyet duygusuyla alay etti, Fenerbahçe’yi kolay lokma zannetti!

SONUÇ: ÜZÜLEREK GİTTİ! GEÇMİŞ OLSUN!


Fenerbahçe’nin 38. Başkanı 12 bin 325 oy alan S. Sadettin Saran oldu. Fenerbahçe Spor Kulübü Olağanüstü Seçimli Genel Kurul Toplantısı 20-21 Eylül tarihlerinde Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu Spor Kompleksi ve yanındaki eski Kenan Evren Lisesi arazisinde gerçekleştirildi. Üyelerin yoğun katılım sağladığı kongrenin ikinci gününde oy verme işlemi 50 sandıkta gerçekleştirildi. Olağanüstü Seçimli Genel Kurul Toplantısı’nda 24 bin 732 oy kullanılırken, 24 bin 393 oy geçerli sayıldı. S. Sadettin Saran 12 bin 325 oy ile Kulübümüzün 38. Başkanı olurken, Ali Y. Koç ise 12 bin 68 oy aldı. (…)

https://www.fenerbahce.org/haberler/kulup/2025/9/fenerbahce-spor-kulubu-nun-yeni-baskani-sadettin-saran


EVV3L kapsamında 2007-2025 yılları arasında yayımlanan 
Fenerbahçe Spor Kulübü ilgilerinin tamamına
aşağıdaki bağlantılardan ulaşabilirsiniz:

1/ https://evvel.org/ilgi/kara-deryalarda-bir-fenersin
2/ https://evvel.org/ilgi/kara-deryalarda-bir-fenersin/page/2
3/ https://evvel.org/ilgi/kara-deryalarda-bir-fenersin/page/3
4/ https://evvel.org/ilgi/kara-deryalarda-bir-fenersin/page/4
5/ https://evvel.org/ilgi/kara-deryalarda-bir-fenersin/page/5
6/ https://evvel.org/ilgi/kara-deryalarda-bir-fenersin/page/6
7/ https://evvel.org/ilgi/kara-deryalarda-bir-fenersin/page/7
8/ https://evvel.org/ilgi/kara-deryalarda-bir-fenersin/page/8
9/ https://evvel.org/ilgi/kara-deryalarda-bir-fenersin/page/9

Eyl
21
2025
--

Ali Koç’un 7 yılının özeti: Geldiği gibi gitti… (22 Eylül 2025)

Ali Koç’un 7 yıllık Fenerbahçe başkanlığı dün sona erdi. Son anda gelen MHP desteği de Koç’un seçimi kazanmasına yetmezken Türkiye’nin en büyük patronunun başkanlığı döneminde Fenerbahçe, tarihinin futboldaki en uzun şampiyonluk hasretini yaşadı.

20 yıllık Aziz Yıldırım döneminin yıpranmışlığının verdiği avantajı da kullanıp kulübün “efsane başkanı” olan isme neredeyse 12 bin oy fark atarak 16 bin oyla başkan seçildi.

Taraftarından futbol kamuoyuna çok büyük destek görerek kulüp başkanlığı koltuğuna oturdu.

Beklenti Türkiye’nin en büyük patronunun Fenerbahçe gibi büyük bir kulübün başına geçişinin değil Türkiye ligi, Avrupa kupalarıyla sonuçlanmasıydı.

“Sınırsız para” ve “vizyon” ekiyle Fenerbahçe uçuşa geçecekti.

Sadece bu da değil, böylesi bir patronun futbola dahil olmasıyla birlikte Türkiye’nin bu alandaki “bahtsızlığı” da sonlanacaktı. Yani Koç ailesi sayesinde Türkiye’de futbol şahlanacak, bundan sadece Fenerbahçe değil, ezeli rakipleri olarak tarif edilen Beşiktaş, Galatasaray ve Trabzonspor da yararlanacaktı.

Ancak sonuç pek de öyle olmadı. Koç’un “büyük parası” ve “vizyonu” hiçbir sonuç vermedi.

Amatör branşlarda birçok kupa ve şampiyonluk yaşanan bu dönemde beklentinin merkezinde yer alan futbolda istenen sonuçlar bir türlü gelmeyince Koç’un dönemi koca bir başarısızlık etiketiyle damgalandı.

Bu konuda, yani başarısızlık kısmında öne çıkan bazı başlıklar oldu.

Bunlardan belki de en kritiği “Ben başkan olduğum sürece bizi şampiyon yapmayacaklar” sözü oldu. Koç’un iktidarla gerilimi olarak okunan bu sözün arkası ne kadar doğruydu hep tartışmalı oldu. Zira ailesi, ülke tarihinde en çok bu dönemde büyüme rekorları kırmış, AKP döneminde servetini her alanda katlamış, Türkiye’nin birçok kamu kurumunu özelleştirme adı altında bünyesine katmıştı.

Koç’un kendisi de iktidarla kavgası yüzünden bunların yaşandığı yönündeki iddiaları hızlıca tekzip etmiş, Erdoğan ve AKP ile bir sorunu olmadığını defalarca Saray ziyaretleri yaparak ortaya koymuştu. Bunun yanı sıra Erdoğan’a çok yakın olan bir ismi, Acun Ilıcalı’yı yönetime alarak bu konudaki algıyı da kırmayı denemişti. Ancak sonuç yine istediği gibi olmayacaktı.

Seçimlere giderken sık sık genel merkezine uğradığı ve “gönül bağı” olduğunu söylediği Cumhur İttifakı’nın parçası MHP’nin açık desteğini aldı ama o da işe yaramadı.

Göreve gelirken büyük desteğini aldığı taraftarın önemli bir bölümü, Koç’un gidişi için uzun süre tribünlerde protestolarda bulundu. Başkanlığa geldiğinde protesto edildiği an gideceğini söylemesine rağmen koltuk büyüsü ve patron kibri taraftarın sesini duymasını hep engelledi.

Muhtemelen elinde bulundurduğu gücü düşündü ve seçimi kaybedeceğine de pek inanmadı.

Daha büyük bir patron yoktu ve Fenerbahçe için ondan daha iyisi mümkün değildi ona göre, sonuç hiç de beklediği gibi olmadı.

Aziz Yıldırım’da olduğu gibi kongre günü tribünler tarafından yuhalandı ve öyle uğurlandı.

7 yılda futbolda sıfır şampiyonlukla Ali Koç dönemi kapandı.

Şok başlangıç ve devamı: 12 teknik direktör, 116 futbolcu transferi

Kulübün başına geçer geçmez “vizyon” hatırlatması yapıp takımın efsane isimlerinden Aykut Kocaman’ın teknik direktörlüğüne son verdi.

Sonrasında 12 kez değiştireceği ilk teknik direktör seçimini yaptı, Hollandalı Cocu takımın başına geçti.

Koç’un bu büyük beklentilere konu olan ilk döneminde takım ligin 15. haftasını düşme hattında geçirdi, 18 takımlı ligde 17. olarak taraftarlarını şoke etti. Son haftalarda gelen galibiyetlerle bu hattın dışına, yukarılara çıkan Fenerbahçe, kesin şampiyonluk beklenen ilk yılda büyük hüsran yaşadı.

İlk yılda olurdu böyle kazalar denilip sineye çekildi ama gerisi de benzer şekilde geldi.

Teknik direktör üstüne teknik direktör değişti, tam 116 futbolcu transfer etti ama olmadı.

Kulüp bir türlü şampiyonluk kupasına ulaşamadı.

Kulübün tarihi rekorları sonlandı

Takımın Galatasaray, Beşiktaş ve Trabzonspor gibi ezeli rakiplere karşı yıllar süren içerdeki galibiyet serilerinin hepsi bu dönemde sonlandı.

Galatasaray’ın 21, Beşiktaş’ın 15, Trabzonspor’un 23 yıllık Kadıköy’deki galibiyet hasretleri bu dönemde sona erdi.

Kulüp aynı zamanda tarihinin en uzun şampiyonluk hasretini de yine Ali Koç başkanlığında yaşadı.

Ligden çekilme adımı ve tepki çeken vedalar

Hakemlerin ve federasyonun kulübün hakkını yediği gerekçesiyle binlerce kişiyi stadyumda topladı, bu konuda atacağı adımlara taraftardan tam destek gelmesine rağmen bu yönde bir karar almadı.

Taraftar “yapı” tarifine karşı güçlü bir adım beklerken tercihi devamdan yana oldu.

Süper Kupa maçında takımı U-19’la sahaya çıkarıp 1. dakika sonrası sahadan çekti ancak bu adım kulüpten aldığı destek kadar tepki de gördü.

Tüm bunların yanında kulübün bu dönemde efsane isimleriyle vedaları da hep tepki çekti.

Aykut Kocaman’ın dışında Volkan Demirel’e plastik sandalyelerle yaptırılan basın toplantısı, Dzeko ve Tadic’in mutfak tüpü görüntüsüyle takımdan ayrılması taraftarların tepkisini çekti.

Megafon, tribünden atlama ve son…

Ülkenin en zengin ailesinin en öne çıkan ismi, 7 yılın ardından futbol takımının şampiyonluk ve rekorlarıyla değil, elindeki megafonla yaptığı açıklama, Göztepe maçında saha içinde itilerek düşürülmesi, Kadıköy’de tribünden atlayıp yaşadığı tartışmalarla daha çok hatırlanacak gibi görünüyor.

Son düzlükte yaptığı Saray ziyaretleri, MHP’nin açık desteği ve cebindeki büyük paralar Koç’un 7 yılın ardından bir kez daha kulüp başkanı olmasına yetmedi.

Taraftarlar ve kongre üyelerinin çoğunluğu 7 yılın ardından Kadıköy’de protestolar eşliğinde Ali Koç dönemine son verdi.

soL.org.tr, 22 Eylül 2025
https://haber.sol.org.tr/haber/ali-kocun-7-yilinin-ozeti-geldigi-gibi-gitti-401454

Eyl
20
2025
--

Mevcut başarısızlık ortamında hiçbir yönetime yetki vermiyoruz, vermeyeceğiz! Fenerbahçe kimsenin babasının çiftliği değil!

Fenerbahçe Spor Kulübü’nde gerçekleştirilen olağanüstü seçimli genel kurulda yönetimin, taşınmazlar üzerinde faaliyet konusunda yetki istediği gündemin 11, 12 ve 13. maddeleri oy çokluğuyla reddedildi! Konuya dair detaylar ve ayrıntılı bilgiler şurada: https://www.trtspor.com.tr/haber/futbol/fbahcede-tasinmazlar-icin-istenilen-yetki-reddedildi-27777109


Hamiş: EVV3L kapsamında yer alan Fenerbahçe Spor Kulübü ilgilerine https://evvel.org/ilgi/kara-deryalarda-bir-fenersin adresinden ulaşabilirsiniz.

Eyl
18
2025
--

Ali Koç’un tahakkümündeki Fenerbahçe Spor Kulübü’nü kalbime gömdüm! Yaşasın hürriyet, yaşasın gerçek Fenerbahçe! 

Ali Koç ile şürekasının kulübümüzde yıllardır sürdürdüğü sömürü ve kan emicilik düzenini, Fenerbahçe’nin tarihsel kimliğine, varoluş biçimine ve gerçek taraftarına uyguladığı haksızlıkları, ezberci ve ahmakça yöntemlerle öne sürülen endüstrileşme girişimlerini, kent suçlarını, rant işbirliklerini, holdingci beyaz yaka/yalaka/yardakçı taifesini, siyasi aygıtlar ile hegemonik ve küreselci güçlerle bağlarını, 7 yıllık acınası başarısızlıklarını, bizatihi Ali Koç’un gerçekleştirdiği tüm o egosantrik konuşmaları, o ahlâksız hâlleri falan kesinkes, bıçak gibi kabul etmiyorum, sonsuza kadar reddediyorum. 21 Eylül 2025 tarihindeki olağanüstü kongrede de Ali Koç’un aleyhine oy kullanacağım! (Oyumu -mecburen- Sadettin Saran’a vereceğim!)

Şahsi olarak, Fenerbahçe’ye (mevcut yönetim ve zihniyet değişmediği -yani bu ahval ve şerait devam ettiği sürece) hakkımı helâl etmiyorum. Ayrıca, çok da üzgünüm… Fenerbahçe Spor Kulübü’nün içini boşaltarak ve gerçek Fenerbahçelileri kulüpten uzaklaştırarak/soğutarak Fenerbahçe odağında yaratılan Koç Holding iştiraki algısından nefret ediyorum! Evet, Ali Koç’un çevresindeki tüm maaşgan/komisyoncu yardakçılarına ve yandaşlarına da çok öfkeliyim! Beni böylesi bir açıklamayı yapmak zorunda bıraktılar!

Öfkeliyim çünkü: Yaklaşık 100 yıldır Fenerbahçe’ye her alanda hizmet eden Kadıköylü mütevâzı bir ailenin yaşayan en tutkulu ferdinin (bendenizin) aidiyet duygusunu yok ettiler neredeyse! 

Ali Koç’un tahakkümündeki Fenerbahçe Spor Kulübü’nü kalbime gömdüm! Yaşasın hürriyet, yaşasın gerçek Fenerbahçe!

Sahicilikle… 

12 Eylül 2025
Zafer Yalçınpınar
Üye No: 15037, Üyelik Tarihi: 2006


EVV3L kapsamında 2007-2025 yılları arasında yayımlanan 
Fenerbahçe Spor Kulübü ilgilerinin tamamına
aşağıdaki bağlantılardan ulaşabilirsiniz:

1/ https://evvel.org/ilgi/kara-deryalarda-bir-fenersin
2/ https://evvel.org/ilgi/kara-deryalarda-bir-fenersin/page/2
3/ https://evvel.org/ilgi/kara-deryalarda-bir-fenersin/page/3
4/ https://evvel.org/ilgi/kara-deryalarda-bir-fenersin/page/4
5/ https://evvel.org/ilgi/kara-deryalarda-bir-fenersin/page/5
6/ https://evvel.org/ilgi/kara-deryalarda-bir-fenersin/page/6
7/ https://evvel.org/ilgi/kara-deryalarda-bir-fenersin/page/7
8/ https://evvel.org/ilgi/kara-deryalarda-bir-fenersin/page/8
9/ https://evvel.org/ilgi/kara-deryalarda-bir-fenersin/page/9

Eyl
11
2025
--

Fenerbahçe, Erdem Atay’ın üyeliğini askıya aldı… Gerekçe: Chobani…

Fenerbahçe, tepkilerin odağındaki Chobani firmasıyla forma reklamı stadyum isim sponsorluğu anlaşması imzalamasına tepki gösteren Veryansın Tv Genel Yayın Yönetmeni Erdem Atay’ın kongre üyeliğini askıya aldı.(…)

Haberin tam metni şurada: https://www.veryansintv.com/fenerbahce-erdem-atayin-uyeligini-askiya-aldi-gerekce-chobani

Erdem Atay‘ın -şimşek gibi-açıklaması şurada: https://twitter.com/veryansintvcom/status/1965839686481621392

Ağu
31
2025
--

Ey gerçek Fenerbahçeli! Haysiyetine sahip çık; Ali Koç’u kulüpten gönder!

Ali Koç ve şürekasından -çok önce ve çok daha fazla- Fenerbahçe’ye başarı ve aidiyet sağlamış bir ailenin evladıyım. 26 Nisan 2025’te Faruk Ilgaz tesislerinin önünde “Ali Koç İstifa!” diye bağırdım. En önce santrfor Yaşar Yalçınpınar’ın (üye no: 582) emeği ve şanlı Fenerbahçe Tarihi adına! Konu bu kadar net benim için! Tüm gerçek Fenerbahçeli’lere selam olsun! Kulübünüze (ve haysiyetinize) sahip çıkın! Kalbinizin sesini dinleyin! Yüksek Divan Kurulu’na (eski adıyla Haysiyet (!) Kurulu‘na) sesleniyorum: HAYSİYETİNİZE SAHİP ÇIKIN! Ali Koç’un kemiksi ikramlarıyla ve rant unsurlarıyla kandırılacağınıza gerçek Fenerbahçeli nasıl olunurmuş, kimmiş öğrenin, araştırın! (Zafer Yalçınpınar)


Hamiş: EVV3L kapsamında yayımlanan Fenerbahçe Spor Kulübü ilgilerine http://evvel.org/ilgi/kara-deryalarda-bir-fenersin adresinden ulaşabilirsiniz.

Ağu
28
2025
--

“Fenerbahçe’ye Veda!” başlıklı koleksiyon öğeleri satışı evvel dükkân’da!


FENERBAHÇE’YE VEDA!
Özel Koleksiyon Öğeleri Satışı

öğeleri incelemek ve online olarak
shopier’den satın almak için:
https://www.shopier.com/evveldukkan#Fenerbahçe


shopier.com/evveldukkan


Koleksiyonumdan bazı eserleri (kitapları, belgeleri, efemeraları ve objeleri) “kıymet bilen” veya “kıymet veren” insanlara -yani, yeni koruyucularına- devretmeyi amaçlıyorum. Hepsi bu…—Zafer Yalçınpınar

Ağu
27
2025
--

Tarihî Hatay Meyhanesi’nde; 26 no’lu defterde… (13/8/2025)


Tarihî Hatay Meyhanesi’ni ziyaret ettim ve 26. deftere yazdım… (Zy)


(Görselleri büyütmek için üzerlerine tıklayınız…)



Hatay Meyhanesi’ne dair… bkz: https://evvel.org/?s=Hatay+Meyhanesi


Hamişler:

1/ Yalçınpınar’ın YouTube Kanalı’na abone olunuz: https://youtube.com/@zaferyalcinpinar

2/ Yalçınpınar’ın kendisiyle konuşmalarının tümü şurada: https://evvel.org/ilgi/kendimle-konusmalar

3/ Yalçınpınar’ın özgeçmişine ve tüm kitaplarına (pdf olarak) şu adresten ulaşabilirsiniz: https://www.zaferyalcinpinar.info

Powered by WordPress | Theme: Aeros 2.0 by TheBuckmaker.com