SÖYLEŞİ: ŞİİRLE DÜŞÜNMEK…
(Ceren Avşar & Zafer Yalçınpınar, Mayıs 2026)
Zafer Yalçınpınar: “Ses, Gövde, Zihin” adlı yeni şiirinizde deneyimlenmiş yaşantıların -ve tabiî ki duygulanımların- şiir dili aracılığıyla yeniden kurulduğu özel bir hat görüyorum; sizin için bu şiirin özü bir temsiliyet mi içeriyor, yoksa bir eylemsellik mi kuruyor? Şunu sormaya çalışıyorum aslında; “Ses, Gövde, Zihin” adlı eseri şiir yolculuğunuzda bir ‘kırılma ânı’ olarak görüyor musunuz yoksa bir devam halkası olarak mı ördünüz onu?
Ceren Avşar: Öncelikle anlamlı tespitiniz için teşekkür ederim. Ses, Gövde, Zihin deneyimlenmiş yaşantılar ve duygulanımların yeniden kurulması tabiî ama deneyim kimin deneyimi, duygudan çok düşüncelerden mi ibaret diye düşündüm sorunuzu irdelerken. Kendi deneyimimden çok evrensel deneyimler şiirselleşti. Bireyden yola çıkıp tanrıya, tanrıdan yola çıkıp bireye vardığım bir şiir oldu. Bireyden yola çıkıp topluma, toplumdan yola çıkıp bireye vardığım bir şiir de aynı zamanda. Kendimden yola çıkıp diğerine, diğerinden yola çıkıp kendime vardığım da. ‘İkilikler’ üzerine düşünürken yaşadığım kırılma ânı Ses, Gövde, Zihin’de kendine yer buldu. Şiirin özündeki bu hat, hem bir temsilin ağırlığını taşıdı hem de o temsili yıkarak kendi eylemini yarattı. Yaşantıların şiire sızması kaçınılmaz bir temsiliyet tabiî ama o yaşantıyı şiirle yeniden kurmak benim için eylemsellik de. Ses, Gövde, Zihin’i şiir yolculuğumda nereye koyduğuma gelirsem onu ne keskin bir kopuş ne de sıradan bir sürdürüş olarak tanımlayabiliyorum. Daha çok, önceki temalarımın ve arayışlarımın birleşip daha gövdeli daha analitik bir yapıya büründüğü bir eşik olduğunu söyleyebilirim. Geçmişten gelen seslerin yankısını taşıyan yani bir devam halkası olan ama o yankıyı yeni bir söz dizimiyle, daha kararlı bir kırılmayla karşılayan bir durak. Hem devamlılığın aşinalığı hem de yeni bir yönelişin heyecanıyla yazdım Ses, Gövde, Zihin’i.
Z.Y.: Burada, sanıyorum, deneyimin parçalanarak yeniden kurulması; lirik—hatta imgesel—olanın düşünsel bir düzlemde yoğunlaştırılması ve şiirsel olanın sabit bir yapıdan ziyade geçişler içinde tanımlanması durumu ortaya çıkıyor. Örneğin, Dipsiz Göl adlı kitabımda da böylesi bir merhale ve onu izleyen bir geçiş hattı belirgindir: Dipsiz Göl’e girişte tematik bir bütünleniş kurulurken, çıkışta bu bütünün çözülmesi ve aşılması gerçekleşir. Bu nedenle -tek bir şiir olarak baktığımızda- Dipsiz Göl, klasik anlamda diyalektik bir karşıtlık düzeni kurmaktan çok, daha geçirgen, daha akışkan bir eşik tasarımına sahip. Yani, anlatmaya çalıştığım eşikte, şiirsel olanın içerdiği yaşantı parçaları bir tasavvur ile tahayyül arasında gerilimli bir alan oluşturuyor. Söz konusu gerilim, yalnızca estetik bir tercih değil; giderek felsefi bir meseleye dönüşen, düşünce ile şiir arasındaki sınırı yeniden kuran bir sorgulama biçimi benim için. Şimdi, bu kadar geçişken -ve eşik olarak tanımladığınız- bir hacmin içinde okur zorlu bir nokta da mı konumlanıyor? Mesela ben çoğu kitabım için böyle olduğunu düşünüyorum. Okurdan ‘Ses, Gövde, Zihin’ şiirini “anlamasını” mı, yoksa o şiirle birlikte düşünmesini, duygulanmasını mı bekliyorsunuz? Dahası, şiirdeki ‘sezgisellik’ bilinçli bir hedefleme gibi duruyor bence. Okuru konumlandırdığım yeri zorluktan ziyade bir davet olarak görüyorum. Geleneksel şiir anlayışı okuru genellikle bitmiş, sınırları çizilmiş bir anlamın ortasında bekletiyor sanki. Oysa o eşik, okuru şiirin içine değil, şiirin oluş sürecine dâhil ediyor bence.
C.A.: Ses, Gövde, Zihin özelinde konuşursam okurun bu şiiri bir bulmaca gibi çözmesini ya da tek bir anlama hapsetmesini beklemiyorum, aksine şiire dahil olmasını, şiirle birlikte düşünmesini istiyorum, benimle beraber düşünmesini. Hatta mümkünse duygulanmasını da tabiî. Şiir burada bir nesne değil, bir deneyim alanı bana göre. Eğer şiir, metnin içindeki o geçişkenliği okurun zihninde de yaratabiliyorsa şiir asıl işlevini o an yerine getirmiş demek gibi geliyor bana. Yani beklediğim şey anlaşılması değil, o şiirsel akışın içinde bir hizalanma hâli. Okuyan akılla ve kalple beraber yaratmak şiiri bana yazmanın en keyifli gelen kısmı ve okurla hizalanma hâli dediğim de bu. Sezgisellik konusundaki tespitiniz de ne güzel. Benim için sezgi, aklın bittiği yerdeki bir bulanıklık değil, aklın tam kalbine nüfuz etmeye çalışan, düşünceden daha keskin bir anlama biçimi. Bu bilinçli bir hedef ve umarım yaklaşabiliyorumdur biraz olsun bu hedefe. Şiirdeki sezgisellik, okuru rasyonel sınırların dışına çıkarıp, imgelerin ve sesin yarattığı o eşikten geçmeye zorluyor bence. İğne deliğinden geçen ip gibi ama elbette ki o eşikten geçip geçmemek okurun tercihi. Okurun, bu şiirsel hacmin içinde zorlanacağı bir noktada değil, aslında özgürleşeceği bir noktada konumlanması tercihim olurdu yine de. Klasik diyalektiğin sunduğu hazır karşıtlıklar yerine, akışkan bir eşikte durmak okura kendi yaşantı parçalarını o boşluklara yerleştirme imkânı tanıyor çünkü. Bu, okuru zorlayan bir süreç olabilir, ondan hazır bir anlamı tüketmesini değil, kendi tahayyülünü şiirin tasavvuruyla çarpıştırmasını beklediğim için bence zorlayan bir süreç haline gelebilir. Şiir, benim için düşünce ile sezgi arasında kurulan bir ince tel. Okur o telin üzerinde cambazlık yaparken aslında kendi içindeki eşiklerden geçiyor. (…)
Söyleşinin tam metnini https://upas.evvel.org/?p=3436 adresinden okuyabilirsiniz.
Z. Yalçınpınar’ın tüm söyleşileri ve poetika çalışmaları https://www.zaferyalcinpinar.info/poetika-calismalari-soylesiler-konusmalar/ adresinde bulunuyor.



































































































