1 Ekim 2026 tarihinde John Steinbeck’in efsanevi romanı Cennetin Doğusu‘nun Netflix’te yedi bölümlük dizi olarak vizyona girmesiyle birlikte John Steinbeck özel yayınlarının ilk kısmını gerçekleştirdik. John Steinbeck odağındaki özel yayınlarımız devam edecek…
38. Bölüm’ün yayın tarihine/saatine ilişkin bilgiler/güncellemeler/değişiklikler için lütfen sosyal medya hesaplarımızı takip ediniz. (instagram: @evvelfanzin twitter: @calmayan)
2/ Yalçınpınar’a dair her şeye (yaşantı parçalarına, yazılarına, kitaplarına, söyleşilerine, fotoğraf, şarkı, şiir, poetika, edebiyat ve tüm arşiv çalışmalarına) şu adresten ulaşabilirsiniz: https://www.zaferyalcinpinar.info
Efemeratik edebiyatın ve sahafiye tutkusunun özü şu sanıyorum: Bir eserin veya efemeranın zaman içindeki yolculuğunu, yaşadığı çeşitli değişiklikleri, o öğenin kendi tarihindeki salınımıyla -eşsiz farklarla birlikte çeşitlenmesiyle- takip edebilmek… Yani, eserin taşıdığı yaşamsal izleri ya da varoluşsal hafızayı biriktirebilmek, kayıt altına almak, geleceğe taşımak ve korumak…
Benim için, John Steinbeck’in hayatı ve kitapları taşıdığı eşsiz özellikler açısından efemeratik birer anıta dönüşüyor her geçen gün: İngilizce orijinal adıyla “East of Eden”, şaşılacak kadar yeni ve güçlü bir nirengi noktası oluşturdu hem yaşamımda, hem koleksiyonumda, hem de zihnimde!
Türkiye Yayınevi, 1953 (Görselleri büyütmek için üzerlerine tıklayınız…)
Steinbeck’in 1952’de Amerika’da yayımlanan ünlü romanının Türkçe’deki bibliyografik yolculuğunu takip ettiğimde, karşıma önce “Cennet Yolu” ismi çıkıyor. Vahdet Gültekin çevirisiyle Türkiye Yayınevi tarafından 1953 yılında basılan ilk edisyon; ardından Güven Yayınevi baskıları, Altın Kitaplar baskıları, başka tarihler, başka kapaklar, başka ciltler, başka şömizler…
Nihayetinde East of Eden‘ın aynı metni 1982 yılında -gene Vahdet Gültekin çevirisiyle- ilk kez orijinal adına sadık kalınarak “Cennetin Doğusu” başlığıyla yayımlanıyor. Bu isimle gerçekleşen ilk popüler baskı -ciltli ve şömizli olarak- Altın Kitaplar tarafından (Nobel Serisi kapsamında ‘N’ ibaresiyle) 1982 yılında çıkıyor.
Altın Kitaplar, 1982Oda Yayınları, 1992
Aslında, çok ilginç bir ayrıntıdır ki, gene 1982 yılında Nur Akarsu’nun etkileyici kapak tasarımıyla Anıt Yayıncılık (Çemberlitaş, Piyerloti Cad. No.13/10, İstanbul) tarafından Cennetin Doğusu adıyla yayımlanan bir başka baskı daha var. Fakat, söz konusu baskının künyesinde ‘ikinci baskı’ yazıyor. Anıt Yayıncılık’ın bastığı kitabın kapağında Cennetin Doğusu (daha büyük olarak) ve Cennet Yolu (parantez içine alınarak, alt-başlık şeklinde) birlikte yazılmıştır ve bu iki ismin kapakta bir arada göründüğü tek baskı da bu nadir nüshadır aslında… Bu durum, Anıt Yayıncılık’ın 1982 baskısının Altın Kitaplar’daki 1982 baskısından daha önce gerçekleşmiş olabileceğini düşündürdü bana. (Peki, buradaki gerçeği -1982 yılında iki yayınevi arasında ne olduğunu, ne yaşandığını- kim bilebilir? Anıt Yayıncılık romanı kaçak veya izinsiz olarak mı bastı, yoksa Gültekin’in yayınevi tercihi mi değişti birden bire, ne yaşandı, ne olup bitti bilemiyoruz.) Ardından -on yıl sonra, 1992’de- East of Eden, Nuriye Yiğitler’in çevirisiyle Oda Yayınları Dünya Klasikleri dizisinden bir kez daha basılıyor. Bu kitabın künyesinde de birinci baskı yazması ‘yayıncılık tarihi’ açısından çok ilginç gerçekten! 1990’lı yılların sonunda ise Altın Kitaplar tarafından gene Vahdet Gültekin’in çevirisiyle yayımlanmış çok çeşitli -bazıları iki cilt olmak üzere- East of Eden baskıları falan da var. Neyse…
Anıt Yayıncılık, 1982
2000’lerdeki duruma baktığımızda East of Eden, Türkçe’de Cennetin Doğusu adıyla hâlâ yeni baskılarını gerçekleştiriyor ve yayıncılık adına hâlâ etkili bir dolaşımı var. Kitap, önce Eylül 2004’te Remzi Kitabevi tarafından Derin Çizer ile Ömür Candaş’ın ortak çevirisiyle yayımlanmış ve 2012’de altıncı basıma ulaşmış. Sonrasında Sel Yayıncılık tarafından Roza Hakmen çevirisiyle 2017’den itibaren yayımlanan baskıların ardından İletişim Yayınları da aynı çeviriyi 2021’de yayımlamaya başlamış ve kitap Eylül 2026 tarihinde 10. baskısını gerçekleştirmiş. Böylece 1950’lerin Cennet Yolu’ndan bugünün Cennetin Doğusu’na uzanan çizgide, yalnızca kitap adı değil, çevirmenler ve yayınevleri de değişerek East of Eden’ın Türkiye’deki bibliyografik varoluşu da çeşitlenmiş oluyor. Eski nüshaların biçimsel özelliklerine (kapak tasarımı vb.) bakınca; güncel baskılarla aynı metnin yeniden ve yeniden yayımlanması, kitabın varoluşsal hafızasını da diri tutuyor bence… Bir de tabiî, tüm bunlar East of Eden’ın önemli bir efemeratik edebiyat arşivi ve koleksiyon öğesi olma niteliğini de üssel olarak arttırıyor!
İletişim Yayınları, 2021Sel Yayıncılık, 2017
Açık konuşmak gerekirse benim koleksiyonumda yer alan 1953 yayın tarihli Cennet Yolu nüshası sadece ilk baskı bir Steinbeck kitabı veya sıradan bir koleksiyon unsuru değil. Eşsiz bir efemera olarak görüyorum onu: İlk sayfasında -emin olamasam da- Vahdet Gültekin’in ıslak imzası var. ‘Emin değilim’ diyorum çünkü açık dijital noktalarda ve bilebildiğim nadir kitap arşivlerinde Gültekin’in doğrulanabilir bir imza görseline rastlayamadım. Fakat imzanın tarihini, el yazısı karakterini, mürekkebi ve derinlikli ithafın kitabın içeriğiyle kurduğu ilişkiyi düşündüğümde imzanın Vahdet Gültekin’e ait olduğunu hissediyorum. Ayrıca imzalı sayfadaki bu gizemli varoluş, bir efemera olarak onun kıymetini daha da arttırıyor zihnimde. Benim elimdeki nüshayı bu yüzden sıradan bir “eser” gibi değil, efemeratik arşivimde ve koleksiyonumda yer alan tarihsel bir tanıklık, bir “sahicilik belgesi” gibi görüyorum. Kitabın 1953’teki ilk baskısının üzerine, 31.7.1954 tarihinde düşülen ithaf yazısı şöyle: “Acaba hangi yoldur? Allah daima doğru yolda rehber versin.”
Türkiye Yayınevi, 1953 (Zafer Yalçınpınar Koleksiyonu’ndan…)
Efemeratik incelemelerde ve arşivde -hatta, diyebilirim ki evvel.org’un tamamında- yapmaya çalıştığım şey şu aslında: Bir esere kuru kuruya sahip olmak değil; onun hakikatinin özünü anlamak, bir duygunun koruyucusu veya taşıyıcısı olmak! Bunca yıl sonra -çekinmeden, açıkça- ifade ediyorum ki; evvel.org kapsamında yaşantılara veya bir eserin ânlarına dair bir hafıza alanı yaratarak, onları korumaya çalışıyorum.
Cennetin Doğusu’nun büyüklüğünü -kendi kendime- irdelemeye çalıştığımda kitabın bir koleksiyon değeri taşımasının yanı sıra, John Steinbeck’in hayatındaki belirleyici konumunun da öne çıktığını görüyorum. Steinbeck, 1951’de romanı yazmaya başlarken, editörü ve dostu Pascal “Pat” Covici’ye yazdığı notlarda, “Belki de şimdiye kadar yazdığım tek kitap bu!” diyor. Aslında Steinbeck’in “tek kitap” söylemindeki bu ısrarını poetik bir duruş olarak da tanımlayabiliriz: Çünkü Kaliforniya eyaletinin Salinas kasabasında geçen East of Eden, Steinbeck’in hayatının, ailesinin, çocuklarının, çektiği hakiki acıların büyük bir bütününü oluşturuyor. Bir de işin daha eski, daha derinde bulunan Habil-Kabil mitolojik katmanı var. Ezeli kardeşler çatışması, romandaki Trask ailesinin içine yerleşiyor; babanın sevgisi, kardeşler arasındaki rekabet, seçilme ve reddedilme, suçluluk ile kötülük tanımları eserle bütünleşmiş durumda.
Samuel Hamilton (1830-1904)
Tabiî ki, romanda ahlâki vicdanı ve saf insan erdemini tek başına sırtlayan Samuel Hamilton karakterini de unutmayalım: Steinbeck’in kendi öz dedesinden -ki gerçek hayattaki adı da Samuel Hamilton’dır- ilhamla var ettiği bu İrlanda kökenli yaşlı aile ferdi, verimsiz topraklarda kuyu açan, sessizce işe yarar icatlar yapan, yoksul ama ruhu çok güçlü bir bilge karakterdir. Trask ailesinin karanlık durumuna her temas ettiğinde orayı aydınlatan, sarsılmaz adalet ve hakikat arayışıyla romanın mihenk noktasını oluşturan Samuel, adeta emeğin ve kadim bilgeliğin sesidir. Kendi köklerine, o İrlandalı damarına dair romanda dile getirdiği, “İrlandalılara soru sorma çünkü sana cevap verirler!” sözü ne olursa olsun hakikati ifade etmenin yüceliğini işaret eder. İrlandalı Samuel’in varoluşu, yalanın ve günahın ortasında hile yapmadan durabilmenin, hakiki erdemin ta kendisidir. Bu nedenle East of Eden’ı, kutsal bir anlatıdan damıtılmış ve modern zamanlara geçirilmiş bir Kabil-Habil varyasyonu olarak okurken, Samuel Hamilton’ı da o trajedinin ortasındaki yegâne karakter olarak konumlandırmak elzemdir. Samuel Hamilton karakteri zihnimde -erdem kavramıyla birlikte- var oluyor hep, unutulmaz bir şekilde! Ayrıca, East of Eden odağında Steinbeck’in gerçek hayatındaki ‘kasaba yaşamı’na dair büyük bir tartışma bulunuyor. East of Eden yayımlandığında Salinas’ın bazı sakinleri Steinbeck’i yadırgamışlar. Çünkü kitapta yalnızca hayalî Trask ailesi yok; Steinbeck’in kendi ailesi, çocukluğunun Salinas Vadisi, tanıdığı insanlar, yerel alışkanlıklar ve kasabanın gündelik hayatı da romanın içine sızmış. Özellikle Hamiltonlar, Steinbeck’in anne tarafından ailesinin edebî bir yansımasını oluşturuyor. Steinbeck, East of Eden’ı yazarken eski Salinas gazetelerini karıştırmış, doğumları, ölümleri, evlilikleri, kilise haberlerini, yerel söylentileri ve sosyal hayatın küçük ayrıntılarını toplamış, kendi öz kasabasının efemerasını romanın hammaddesine dönüştürmüş. Sonra, kitap yayımlanıyor ve bazı insanlar romandaki yerlerini, hakiki yansımalarını fark ediyorlar. Özellikle yerel kasaba hayatının, kasaba ahlâkının ve o dönemde yaşayan bazı kişilerin veya ailelerin tanınabilir biçimde yer almasının Salinas’taki gerçek halka rahatsızlık verdiği çok açıktır. Steinbeck’in East of Eden’la kasabanın sırlarını açığa çıkardığını düşünenler oluyor ve Steinbeck’e karşı büyük bir tepki doğuyor falan… Mantıklı düşünelim: Aslında Steinbeck onların hayatını icat etmemişti ki; onların yaşantılarını da içeren bir roman kaleme almıştı sadece… Neyse…
Orjinal Afiş, 1955, ABD
East Of Eden’ın varoluşunu uzamsal olarak düşündüğümüzde sinema tarihine adını kazıyan -ve hızlı yaşayarak genç yaşında ölen- efsanevi aktör James Dean’e de temas ediyoruz: Elia Kazan’ın 1955 tarihli East of Eden filmiyle Steinbeck’in romanı başka bir maddî ve görsel biçime kavuşuyor. Cal Trask artık yalnızca romanda değil; James Dean’in o hırçın, melankolik yüzünde -ve oyunculuğunda da- yaşamaya başlıyor. Biraz derin tahayyül edersek, East of Eden belki de James Dean’in ölüm ânında bile etkili olmuştur, olabilir de! Çünkü James Dean, 30 Eylül 1955 tarihinde (henüz 24 yaşındayken) yeni satın aldığı Porsche 550 Spyder arabasıyla -Steinbeck’in romanında mekân olarak işlediği- Salinas kasabasında gerçekleştirilecek özel bir spor araba hız yarışına (Bkz: 1st Annual Salinas Optimist Club Road Sports Car Races) giderken yolda (Cholome mevkiinde) korkunç bir kaza sonucu ölüyor!
James Dean’in öldüğü kazanın olay yeri fotoğraflarından biri… (1955)
Orjinal Afiş, 1957, ABD (James Dean’in ölümünden sonraki gösterimler için tasarlanmıştır.)Netflix Dizisi Tanıtım Görseli, 2026
Şimdilerde – bu yazıyı tamamlamamdan yaklaşık iki gün sonra, 1 Ekim 2026 tarihinde- East of Eden bu kez Netflix’te yedi bölümlük bir dizi olarak yayımlanacak. Dizinin yaratıcısı, senaristi ve yapımcısı Zoe Kazan, James Dean’in oynadığı filmin yönetmeni olan Elia Kazan’ın öz torunu! Yani Steinbeck’in hikâyesi önce dedenin zihninden geçip yetmiş bir yıl sonra da torunun senaryosu sayesinde yeni nesil izleyicilerle buluşacak. Uluslararası kaynaklardan okuduğum kadarıyla East of Eden‘ın hikâyesi de genişliyormuş; yedi bölümlük bu yeni uyarlamada romanın bütününe daha fazla alan açılıyormuş ve özellikle Cathy Ames karakteri merkezde olacakmış. Florence Pugh’nun canlandıracağı Cathy, Steinbeck’in o eski Kabil-Habil anıştırmasının içinden bugüne doğru yeniden çıkmaya hazırlanıyormuş…
Bir köşede Kabil ve Habil mitolojisi; başka bir köşede Trask ailesi ve onun yanı başında Samuel Hamilton’ın sarsılmaz erdemi; bir başka yerde James Dean’in hırçın yüzü; sonra Vahdet Gültekin’in ilk sayfaya bıraktığı o hakiki ithaf; en sonunda aynı hikâyenin yetmiş bir yıl sonra başka bir Kazan’ın elinde yeniden kurulacak olması… İşte size sahici bir şiir ve “imgesel alan derinliği!”
En baştaki iddiamı -bu kısa yazıya sonuç olarak- tekrar etmekte fayda görüyorum: Efemeratik edebiyatın ve kitap koleksiyonu heveskârlığının özü şudur: Büyük anlatıların ve ideolojilerin kendisini değil, onların yaşama temas ettikleri benzersiz -ve belki de biricik- ânları biriktirmek, saklamak ve korumak!
‘Şiir’in Ece Ayhan tarafından ‘tarihsel bir avadanlık’ olarak tanımlanmasının sebebi de budur aslında: Çünkü “Ancak tarihtir ki yeniden yazılabilir!”
UPAS YAYIN MI? O DA NEDİR Kİ! (Söyleşi, EKİM 2019)
Zeynep Meriç: Upas Yayın’ı kurmaya ne zaman karar verdiniz? Bu oluşumda sizi tetikleyen en önemli olay veya olgu nedir?
Zafer Yalçınpınar: Tahakkümlerden ve ezberlerden uzak bir özgür yayıncılık projesi oluşturmayı yıllardır düşünüyordum. 15 yıldır evvel.org kapsamında çeşitli edebiyat çalışmaları gerçekleştiriyorum. Çevremdeki dostlar, özellikle şiir ve poetika kapsamında evvel.org’un çok değerli bir arşiv ihtiva ettiğini, bununla birlikte fazlasıyla kişisel olduğunu sürekli dile getiriyorlardı. Haklılardı. En başından beri evvel.org’u kişisel not defterim, edebiyat ve şiir kapsamında tutulmuş bir not defteri olarak tasarlamıştım. Tuhaftır, okuyucunun ilgisini çekti falan… Neyse… 2018 yılında, evvel.org’un sub-domain’i olarak “upas” başlığını kullanmaya ve burada özgür bir şekilde dijital kitaplar yayımlamaya karar verdim. Balzac’ın bir kitabında ‘Upas’ ismiyle ve ‘Upas Ağacı’nın hikâyesiyle karşılaşmam, çok belirleyici ve tetikleyici oldu. Şu an Türkiye’de, Upas’ın dışında, şiiri, poetikayı ve imgelemin özgürleşmesi gibi kavramları yayın politikasının orjinine yerleştiren, şiiri öncelikli gören, bu kapsamda elini taşın altına koyan sadece bir-iki yayınevi var. Çünkü şiir -özellikle de sıkı şiir- iktisadi bir varoluş sergileyemiyor, satmıyor, okuru ve takipçisi az… Anlayanı ve ilgileneni de az… Bu duruma, böylesi bir çaresizliğe ve imkânsızlığa -kendimce- bir son vermek istedim.
Zeynep Meriç: Upas’ın poetikaya öncelik veren özgür bir yayın girişimi olduğunu belirtiyorsunuz. Peki, Upas’ta sadece şiir mi yer alıyor, diğer edebi türlere yer veriyor musunuz? Okurların arzuları mı size ışık tutuyor?
Zafer Yalçınpınar: Upas Yayın’da yer alan eserlerin özünü şiir ve poetika oluşturuyor. Bizim mihenk taşımız da turnusol kâğıdımız da şiirdir. Şibolet gibi… -Araştırın bakalım ‘Şibolet’ ne demekmiş- Sonuçta, öyküler, roman parçaları, roman karakterleri, polisiye, mizah, popüler kültür falan bizim dışımızda. Bizim önceliğimiz şiir… Sıkı şiir… Deneysellik, avangard, dada, gerçeküstü, letterizm, görsel şiir gibi kavramları kapsam-içi görüyoruz. Bu konuda azıcık katıyız. Sıkı şiiri ve imgelemin özgürleşmesini dert edindik. Yaşamdaki şiirselliğin arttırılması, şiir birikiminin arttırılması, şiir dilinin geliştirilmesi, sezgisel ve bilişsel bir auranın yaratılması, şiirin dilimizdeki sürdürülebilirliği, şiirsel yükün ihtiva ettiği kalp, vicdan ve hakikat duygusu bize yol gösteriyor. Tabiî ki okurumuzu da önemsiyoruz: Sıkı, olgun, güçlü ve geleceği belirleyen bir şiir dilini ve poetikayı okura sunarak, böyle yaparak okurlarımızı önemsiyoruz.
Zeynep Meriç: Upas’ın varoluşunda İlhan Berk ve Ece Ayhan’ın önemi nedir? Bu doğrultuda şiirsel çizginizden ödün verdiniz mi hiç? ‘Dilin imkânlarının genişletilmesi’ gerekliliğinden mi yanasınız sürekli?
Zafer Yalçınpınar: Şiirsel çizgimizden ve şiirsel maksadımızdan ödün vermeyiz. İlhan Berk ve Ece Ayhan da taviz vermemiştir. Sıkı şairlerin en büyük özelliği budur. Tarihsel varoluş, yazgı veya lanetimiz böyledir maalesef… Ece Ayhan ve İlhan Berk’in önemi, Dünya’daki 1950 şiir hareketinden yola çıkarak 2020’lere uzanmayı başaran dilsel uzgörü çizgilerini Türkçe’de oluşturabilmelerinde gizlidir. Felsefi bir boyut, yaşama alan derinliği katan dilsel bir sınırsızlık… Türkçe’deki şiir dilinin günümüze uzanan en başarılı motiflerini bu iki şairin zihnindeki bilişsel harita belirlemiştir. Dikkat ederseniz ‘İkinci Yeni’ akımı demiyorum. 1950 şiir hareketi diyorum. Ve bu durumu derinlemesine araştırmayı sizlere bırakıyorum.
Zeynep Meriç: Basılı nüshalarınızın olmadığını söylemiştiniz. Peki, ilerleyen süreçte bu mümkün mü? Basılı nüshaya geçiş için Upas’ta büyük değişiklikler olabilir mi?
Zafer Yalçınpınar: Olabilir. Fakat şu an böyle iyiyiz. Gidebildiğimiz yere kadar gideceğiz. Ne kendimizi ne de şiir okurunu ekonomik bir külfet altına sokmak istemiyoruz. Şiiri neo-liberal sisteme sokmak istemiyoruz. Dijital yayıncılığın, yeni nesil yayıncılığın güzelliği de budur zaten… Şiire neo-liberal girişimci bir tavır yüklemek isteyen muhteris tipolojiden de yıllardır -açıkça söylüyorum- nefret ediyoruz.
Zeynep Meriç: Okurlarınız yayınlarınıza nasıl ulaşabilir? Sitedeki etkinlikleri nasıl takip edebilir?
Zafer Yalçınpınar: Cevap sorunuzda bulunuyor zaten… Cep telefonunuzdan, tabletinizden veya bilgisayarınızdan upas.evvel.org adresini ziyaret etmeniz yeterli… Tek tıklamayla kitaplarımızı, tüm paylaşımlarımızı ücretsiz olarak indirip pdf biçeminde okuyabiliyorsunuz, arşivleyebiliyorsunuz. Sosyal medyada da çok aktifiz. Duyurularımız da etkinliklerimiz de… Kısacası, her şey bir tık uzağınızda… Daha ne olsun. Büyük hizmet!
Zeynep Meriç: Bilginin bu denli karmaşık ve kirli olduğu dönemde basılı yayının azalmasını ve dijital yayınların çoğalmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce bu durum yayımlanan eserlerin değerini arttırıyor mu, azaltıyor mu?
Zafer Yalçınpınar: Vallahi, bizim yayınladığımız eserler Mars gezegeninin dilinde yazılmıyor. Türkçe yazıyoruz… (Gülüyor) Aynı harfler, aynı dil… Kâğıdın üzerinde veya kitabın içinde olsun ya da ekranda dijital kitap biçeminde olsun son derece özenli ve titiz çalışıyoruz. Şiir dili, redaksiyon, mizanpaj ve diğer tasarımsal öğeler konusunda basılı yayınların çoğundan özenliyiz. Belki, koleksiyonerler için bazı basılı deneylerimiz de olacak gelecekte… Bakacağız.
Zeynep Meriç: Upas’ı bundan sonra nerede göreceğiz?
Zafer Yalçınpınar: Upas Yayın’ın poetikası bir fısıltı gibi yayılır. Hiç ummadığınız bir anda bizim yayınlarımızla veya bizatihi bizimle karşılaşabilirsiniz. Fakat şunu söyleyebilirim; kitap fuarlarında, mikrofon arkalarında ya da ışıltılı podyumlarda birer dünya güzeli veya doksozof gibi kırıtmayacağımız kesin!
Zeynep Meriç: Devam eden veya başlayacağınız yeni bir proje var mı? Son olarak neler söyleyeceksiniz?
Zafer Yalçınpınar: Birçok gayretimiz var. Şiir aurasına, şiirsel alan derinliğine görsel ve işitsel eklemler sağlamak istiyoruz yakın gelecekte… Sıkı şiiri desteklemeye ve şiire öncelik vermeye devam edeceğiz. Son olarak, ne diyeyim, gözünüz, kulağınız upas.evvel.org’da olsun. Ve tabiî ki bu çevik söyleşi için de sana çok teşekkür ederim.
Zeynep Meriç:Ben teşekkür ederim… Samimi yanıtlarınız için asıl….
(…) (Eugène) Guillevic, 20. yüzyılın ikinci yarısında Fransız edebiyatına yön vermiş en önemli toplumcu ve nesnelci şairlerden biri olarak kabul edilir. Guillevic’in şiiri, dönemin popüler akımı olan sürrealizmden uzak durarak kendine has yalın, süssüz ve doğrudan bir üslup geliştirmiştir. Şiiri genellikle ‘şeylerin lirizmi’ veya ‘nesnel şiir’ olarak adlandırılır. İnsanlar ile cansız nesneler, geometrik şekiller ve doğa arasındaki derin bağları epik ama minimalist bir dille ele alır.(…)
bulutlarla denkleşiyorum rüzgârsız bir ân yok yüksekte sesiyle buluşuyorum bu gece ______________yağmurun on altıncı katın balkonundan ______________elimi uzattığımda
zihnimin yelkenlerini açıp kuşlarla birlikte kanatlansam eğer ışık hüzmesinin içinden şiirlerden, resimlerden geçsem -aylanın halesine dokunsam- uzansam üç saniyeliğine aşağıya gerçekliğin kütlesiyle buluşsam _____________dünyanın yeryüzünde
ve kendi yükleriyle geride kalsa: asansörler, kablo kanalları, giderler, su ve elektrik tesisatları, menteşeler, iç ve dış kapılar, perdeler, çerçeveler, dolaplar, anahtarlar, kornişler, pencereler kablolar, kulplar, korkuluklar, tencereler, menteşeler, duş başlıkları, raflar, sineklikler, beyaz eşya, ızgaralar, dijital sistemler, ebeveyn banyoları, süpürgeler, kilitler geride kalsa kendi yükleriyle ___________________yukarıda
-ağaçların yapraklarına dokunsam- ________________uykumda yürürken ellerimle ayaklarım yer değiştirse çatılar aşağıda olsa şimdi _________elimi uzattığımda
Rafet Arslan’ın yeni kitabı “PORTAL: AI Çağında Aklın Yitimi”, insanın, dilin, bilincin, teknolojinin ve iktidarın iç içe geçtiği çağımıza dair parçalı ama birbirini tamamlayan bir düşün atlası sunuyor. Felsefeden edebiyata, bilimden mitolojiye, distopyadan gündelik hayata uzanan bu denemeler; yapay zekânın dönüştürdüğü dünyada insan olmanın, düşünmenin ve anlam aramanın sınırlarını sorguluyor. PORTAL, kesin cevaplardan çok yeni soruların peşine düşen, çağımızın zihinsel ve toplumsal dönüşümüne içeriden bakan bir döngüsel denemeler bütünü.
“Sıkı şiire öncelik vermek” ve “imgelemin özgürleşmesini sağlamak” amacıyla dijital yayıncılık serüvenini sürdüren UPAS Yayın‘ın tüm kitaplarını upas.evvel.org adresinden ücretsiz olarak okuyabilirsiniz.
1999’dan bugüne ânları görüntülüyorum, vizörden bakıp deklanşöre basıyorum. Yaşamı ânlamak için yapıyorum bunu ve hâlâ ilk ândaki gibi heyecan duyuyorum. Fotoğraf konusundaki ustam -dünyayı sırtında taşıyan- Tunç Üvendire‘dir. Fotoğraftan hiçbir zaman para kazanmadım. (Yalnız bir kez, Gümüşlük Akademisi’nde İlhan Berk adına düzenlenen bir fotoğraf yarışmasına katıldım ve üçüncü seçildim falan… Tahmin edebileceğiniz gibi ödülü reddettim, umursamadım tabiî ki…)
Fotoğraf sanatındaki ilkelerimi İlhan Berk’in şu dizesi bütünlemiştir; “Nerden baksak kendini anlatıyor her şey.” Yaşamı dinlemek, ânlamak için fotoğraf çekiyorum. Dokuları ve duygudurum tuşelerini çok önemsiyorum. Ne daha fazlası, ne de daha azı…
foto.zaferyalcinpinar.info adresinde yıllara tasnif edilmiş şekilde en sevdiğim fotoğraflarımdan oluşan bir dijital galeriyi fotoğraf sanatı meraklılarının ilgisine sunuyorum.
Notlar: -Şüphesiz, yeni teknolojilerle birlikte yeni nesiller çok daha iyi görüntüler elde edeceklerdir ki zaten öyle olması gerekir; bu durum tevazuyla kabulümdür. -Web sitelerime teknik desteğini ve yardımını esirgemeyen Sn. Akın Demirci‘ye (yerden göğe kadar) teşekkür ederim. -Meraklısı için, aşağıda en sevdiğim birkaç fotoğrafım bulunuyor.
yavaş yavaş hatırlayamayacağız ________tarihin büyük döngüsünü ve son bir kez -belki de ilk kez- dünya yenileyemeyecek kendini özünün son sözünü söylemeyerek ____tek bir âna dönüştürecek zaman _______toprağın çürümesini
başlayacak sonrasız veya ufuksuz sessizliğinde ______geleceğin ____________ölümü
çünkü akıl verdi insanlar kötülüğe hakikatin dokuma tezgâhlarını ___________________durdurarak son verecek bu yaşamın son gücü kendi ___örgüsünün _________özüyle
“Zaman durdu ve sonrasızlık başladı.” Yüzyıllık Yalnızlık’ta Macondo kasabasının kurucusu José Arcadio Buendía’nın, zamanın ilerlemeyi bıraktığını ve her günün “pazartesi” olduğunu fark edip bir kestane ağacının altında sonrasızlığa teslim olduğu o ân, ‘Son Söz’ adlı şiirimdeki asıl çağrışımı oluşturuyor.(Zy)
CEM SAYIZ: Takip ettiğim kadarıyla, kısa, minimalist ve iddiasız görünen şiirler yazıyorsunuz son yıllarda… ‘Son Söz’ adlı şiirinizde de durum aynı… Fakat görüyorum ki şiirinizde yapısal bileşenleri bilerek ayrıştırmışsınız. Dize kesmeler, boşluklar ve alt çizgiler okuyucunun zihinsel ve görsel konforunu tamamen bozuyor. Bu tekinsiz biçim ve sesle ilgili şeyleri bir kenara bırakırsak; şiirinizde felsefi bir derinlik arayışı da var galiba… Son Söz’ün arkasındaki felsefi yaklaşım nedir? Sizin bu dizelerinizi okuyan biri ne düşünmeli? İnsanlığın bilgiyi ve aklı kötülükle birleştirerek yaşamın o kadim tezgâhını durdurduğunu söylüyor, büyük bir kozmik iddiada bulunuyorsunuz! Öyleyse, kendi sonumuzu hazırlayan bir çöküş çağını yaşıyoruz demektir sizin için… Peki bu kurduğunuz karanlık atmosferde şiirinizi nasıl okumalıyız gerçekten?
ZAFER YALÇINPINAR: Son Söz şiirimde kurmaya çalıştığım şey, insanlığın uygarlığını mihenk noktasından yakalayan bir varoluşsal kara delik duygusu… Çünkü şiir dili, zamansal bir donuk ân veya konum çerçeveleyebildiği ölçüde felsefi anlam katına erişiyor. Ben bu erişimi ‘imgesel alan derinliği’ olarak kavramsallaştırmaya gayret ettim hep… Neyse… Aslında şiirde Son Söz başlığının altına bir alınlık olarak, Gabriel Garcia Marquez’in ‘Yüzyıllık Yalnızlık’ adlı efsanevi -ve büyülü- eserinde geçen şu cümleyi kullanmalıydım: “Zaman durdu ve sonrasızlık başladı.”Yüzyıllık Yalnızlık’ta Macondo kasabasının kurucusu José Arcadio Buendía’nın, zamanın ilerlemeyi bıraktığını ve her günün “pazartesi” olduğunu fark edip bir kestane ağacının altında sonrasızlığa teslim olduğu o ân, şiirdeki asıl çağrışımı oluşturuyor. Şiirde “tek bir âna dönüştürecek zaman / toprağın çürümesini”derken, aslında insanlığın bizzat kendi elleriyle yarattığı o büyük felci, dilsizliği, sonrasızlığı, hiçliği anlatmak istedim. Bununla birlikte ustamız Oruç Aruoba’nın Yürüme adlı eserindeki “yer, yön, yol” yaklaşımı da hep zihnimdedir. Orada Aruoba insanın sürekli yolda olan, hep yürüyen bir varlık olduğunu ifade eder. Yürümek -ve düşünmek- hayatla kurulan en sahici bağ gibidir… İşte insanlar ne zaman ki “akıl verdi kötülüğe”, yani zekâyı, rasyonaliteyi, algoritmaları ve teknolojiyi sadece sömürmek, doğayı talan etmek ve kapitalist güç kazanmak için araçsallaştırdı; işte o ân zamanın tezgâhı, hakikat yolundaki kalb ve vicdan arayışı kırıldı. İnsanlığın yürüyüşü durdu. Yol bitti. Zaman ileriye akan bir nehir olmaktan çıkıp, kendi içine çöken durgun bir göle, hatta bir kara deliğe dönüştü. Böyle hissediyorum ben. Çünkü bence bugünün dünyasında ‘anlam’ın kendisi de yoruldu: Olayların, olguların ve nedenselliğin dikişleri bu kadar söküldüğünde, bu kadar retorik içerisinde dil de artık hakikati taşıyamaz hâle geliyor ve insan kendi içine kilitleniyor, düşünce felce uğruyor. Aruoba’nın bahsettiği o en uç varoluşsal sınıra, yani “sustuğun yerde başlayan o devasa dilsizliğe” çarpıp bitecek gibi her şey. Bu bir tahayyül meselesi…. Márquez’in romanının sonunda, soyun son üyesi el yazmalarını okuyup kendi geçmişini ve geleceğini çözdüğü ân, kasaba devasa bir kasırgayla yeryüzünden silinir ya; işte benim şiirimdeki “özünün son sözünü söylemeyerek” ifadesi tam da o ân… Yaşamın doğası -ta kendisi- artık bu çıkar odaklı ve açgözlü insanlığa dair yeni hiçbir şey söylemek istemez. Yaşam şiirselliğini kaybeder! Dizeler, imgeler, her şey biter, kapılar kapanır ve ebedi bir sonrasızlık başlar. Dünyanın sonu uzaydan bir göktaşıyla gelmeyecek. İnsanlık, kendisini kalb, vicdan ve doğanın adaletinden kopardığı gün kendi sonunu ilmik ilmik örmeye başladı bence. “Son verecek bu yaşamın son gücü / kendi örgüsünün özüyle kendisine.” Bizler şu ân, sonrasız bir gecenin tam eşiğinde duruyoruz. Öyle görüyorum ben. Kimse bu karanlığın akkorluğunun kusuruna bakmasın!
yavaş yavaş hatırlayamayacağız ________tarihin büyük döngüsünü ve son bir kez -belki de ilk kez- dünya yenileyemeyecek kendini özünün son sözünü söylemeyerek ____tek bir âna dönüştürecek zaman _______toprağın çürümesini
başlayacak sonrasız veya ufuksuz sessizliğinde ______geleceğin ____________ölümü
çünkü akıl verdi insanlar kötülüğe hakikatin dokuma tezgâhlarını ___________________durdurarak son verecek bu yaşamın son gücü kendi ___örgüsünün _________özüyle
Sıkı şair Ece Ayhan‘ı saygıyla anıyoruz… (10 Eylül 1931 – 13 Temmuz 2002)
“Beni kafakola alamıyorlar. Şu anda bile -ki 60 yaşındayım- kafakola alamıyorlar.Bir beklentim yok. Bir şey istemiyorum. Ev istemiyorum, rüşvet istemiyorum, para istemiyorum, ödül istemiyorum.” Ece Ayhan
Dünya Gazetesi, 10 Eylül 1973Dünya Gazetesi, 27 Eylül 1973
(Köşe yazılarını büyüterek okumak için üzerlerine tıklayınız…)
Necdet Kurdakul‘un (1916-1998) Dünya Gazetesi’nde kaleme aldığı bu köşe yazılarını arşivimizle paylaşan Sn. Tekin Deniz‘e çok teşekkür ederiz. EVV3L kapsamında yayımlanan “Marmara Adası” ilgilerinin tümüne https://evvel.org/ilgi/mermer-adasi adresinden ulaşabilirsiniz.
Önemli Not: Temmuz 2026’da “Çalgıdönümler” başlığı altında yayımlanan şarkı deneyimleri, Sn. Erdener Önder’in müzikal bilgisi ve kod/komutlarıyla (Suno ve Logic yapay zekâ algoritması kullanılarak) gerçekleştirilmiştir. Bu özverili çalışmaları sonucunda şiirlerimi/sözlerimi şarkı olarak duyma imkânı sağladığı için Sn. Erdener Önder‘e çok teşekkür ediyorum. (Zy)
On bir Temmuz iki bin yirmi altı günlerden Haş-r Cumartesi diyor çoğunluk ücrada, kuytuda ters dönmüş zirve, dipte aha cem, aha miting, aha öbekleşme neşriyata teşne çoktan.
Samanyolu Gökadası hakkında bir ada Güneş Sistemi’nin kaybolmasın deyü deyü bir yörüngeye oturtup şimdi burada kıldığı tümsektir dünya ters dönmüş o çukurda kuş kuşayız ya hu hiç hiçe zen zene.
Sılaya çağırdım zihnimi bu sabah gurbetten bir kuşu karşılayıp kucakladım onu balıklamasına ve okşadım saçlarını uzun uzun (…)
Issızlığın ortasında doğrulup taşı ardımda bırakarak yine ıssızlığın derinliklerine doğru yürümeye başladım. Karla karışık yağmur hâlâ usul usul yağmaya devam ediyor, ama üstüme bir damla dahi düşmüyordu. Yalnızca çevremi sarmalıyor, etrafımda dolanıyordu. Her adımda sulu kar perdesi usulca açılıyordu, arkamı dönüp baktığımdaysa aynı perdenin tekrar kapanmış olduğunu görüyordum.
Hafızamın patikasında, Li Yuezhen’e doğru ilerliyordum.
(…) 1593. Şair, dili imgesel deneyimleme yoluyla özgürleştirir. (…) 1595. Biçim, şiirin alımlama kılavuzudur. 1596. Modern şiir, simge ormanlarını tutuşturan imge ateşlerinin keşfedilmesiyle başlamıştır. 1597. Şiir, dilin henüz kirlenmemiş noktaları üzerinden gerçekliği arındırır. 1598. Şiir, dilin bastırılmış özgürlüğünün ayaklanmasıdır. (…) 1600. Şair, okuyucularını dilin uçurumlarından sarkıtır. 1601. Şair, dile düş kurmayı öğretir. 1602. Cahit Zarifoğlu’nun şiiri, cennetten dünyaya akan bir ırmağın lirik duasıdır. (…) 1604. Mallarmé’den beri şairler, sonsuzluk güneşinin altında, gölgesiz bir şiiri yazmanın peşine düşmüşlerdir. (…) 1608. Şiir, sözcükleri kavram belleğinden kurtarıp imge belleğine kavuşturur. (…) 1611. Dilin uzlaşımsal yönü arttıkça, şiirsel gücü zayıflar. (…) 1620. Şiir yazmak, sözcükleri yüzlerce yıllık uykusundan uyandırıp düşlerini dinlemektir. 1621. Şiir yapmak, yeniden yazmak değil, sıfırdan yazmaktır. 1622. Şiire girene kadar her sözcük, kördür. 1623. Şiirin konusu, alacakaranlıktır, ilk bakışta seçilemez. 1624. Şiirsel biçim, imgenin özgülendiği yaşamsal ritimlerdir. (…) 1629. Şiir, imgelerin dil sürçmesidir. (…) 1634. Dizeler, şairin dalgınlığında mayalanır. 1635. Şiir, şairden bütün gençliğini ister. 1636. Şiir, dilin sınırsızlığı arzulayan uçlarını yeni bir gerçeklikte bir araya getirir. 1637. Eksik girdiğimiz bir şiirden, doygun çıkarız. 1638. Şair, bir gerçekliği soyunup bir imgeyi giyinir. (…) 1641. Şair, dilin sürgüsüne gönderdiği inceliktir. (…) 1648. Şair, akıl almaz bir hızla evreni deneyimleyip eskitirken, dili de büyük bir güzellik arzusuyla yeniler. 1649. Şiir, dilin imgelerle eskitilmesiyle yapılır. (…) 1652. Şiir tarihi, dilin özgürleşmesinin tarihidir. 1653. Dil, gösterdikçe şiirselliğini kaybeder. 1654. Şiir öldükten sonra, tarih yapmak olanaksızdır. (…) 1661. Şiir dili, biçimsel bir eğim yaratır ve tüm imgeler, bu eğimle ivmelenerek aynı anlam denizine dökülür. (…) 1670. Şiir, imgelerden anılar devşirme sanatıdır. 1671. Şiir, bütün sanatsal yapıtların ideasıdır. 1672. Dünyanın mutluluğa özlemi, şairlerin yarım kalmış şiirlerinden solmaya başlar. 1673. İyi şiir, diğer sanat yapıtlarının eleştirmenidir. 1674. Şair, dilin olgusallığını kesintiye uğratarak çalışır. (…) 1676. M. Mcluhan’ın “Taşıyıcı ortam, mesajın kendisidir.” savı, şiir için de geçerlidir: Şiir dili, mesajın kendisidir. 1677. Şiir, varlığa hiçlik katmayı mümkün kılarak evrenin sınırlarını genişletir. 1678. Şair, dilin sınırdurumlarında gezinir. (…) 1680. Huzura kavuşmuş bir dille, şiir yazılamaz. 1681. Şiir, dilin en maliyetli ar-ge çalışmasıdır. 1682. Has şiir, sözcüklerin imge kapılarını ardına kadar açar. 1683. Şiir, dili acemilik çekeceği özgürlüklerle tanıştırır. 1684. Kötü şiir, ölü imgelerden yapılmıştır. 1685. Şiir, bunayan dilin, evreni yeniden yeniden öğrenmesidir. 1686. Heidegger’in savladığı gibi dil, varlığın eviyse, şiir de varlığı, evin dışına çıkaran meraktır. (…) 1689. Şair, düşlerin yaşamını dilin ilksel heyecanıyla ifade eder. (…) 1692. Şiir, yaşamı denenmemiş imgelerle yargılar. (…) 1718. Sözcüklerin yarattığı çağrışımlar, şiirin anıları olur. (…) 1720. Bir şiire hep aynı kapıdan girer, her seferinde bambaşka bir kapıdan çıkarız. (…)
Önemli Not: Furkan Berber, kaleme aldığı binlerce -derinlikli- aforizmadan oluşan “Ruhumun Huzursuz Parçaları” adlı eserinin tamamını önümüzdeki yıllarda yayımlamaya hazırlanıyor! (Lütfen takipte kalınız…)
Annem Zeynep Meral Yalçınpınar ve Kırca Ailesi tarafından akrabamız olan şair Cemal Kırca‘yı saygıyla anıyorum. Cemal Kırca’ya dair en kapsamlı arşiv çalışmasını gerçekleştiren Sn. İhsan Tevfik Kırca ile Cemal Kırca şiirinin geleneğe bağlı toplumsal gücünü irdeleyerek -bir kez daha- hepimize hatırlatan Turgut Uyar‘a sonsuz teşekkürlerimi sunarım. (Zy)
Sayfa-1Sayfa-2Sayfa-3Sayfa-4Sayfa-5
(Sayfaları büyüterek okumak için üzerlerine tıklayın…)
TURGUT UYAR Bir Şiirden, İyi Şeyler Yay., 2. Baskı, Mart 1999, ss.125-129
“Geçit”, Cemal Kırca Kitabı Hazırlayan: İhsan Tevfik Kırca Pervaz Yayınları, 1. Baskı, Haziran 2004, 350 Sayfa (İhsan Tevfik Kırca’dan Zeynep Meral Yalçınpınar’a ithafen imzalı…)
(Görselleri büyüterek incelemek için üzerlerine tıklayınız..)
Cemal Kırca’nın Bibliyografyası “Geçit”, Cemal Kırca Kitabı Hazırlayan: İhsan Tevfik Kırca Pervaz Yayınları, 1. Baskı, Haziran 2004, ss. 359-363
Cemal Kırca’ya dair çeşitli efemeralar…
(Görselleri büyüterek incelemek için üzerlerine tıklayınız..)
15 Ağustos 2001’de vefat eden sıkı gitarist Yavuz Çetin‘i saygı ve özlemle anıyoruz…
YANKI ODASI (32. Bölüm) Yavuz Çetin ile Kerim Çaplı’ya Saygı Özel Yayını 18 Ağustos 2025
Zafer Yalçınpınar, Karga Mecmua, Ağustos 2009, Sayı: 30 (Görseli büyüterek okumak için üzerine tıklayın…)
“Yavuz Çetin, ‘soundcheck’ yaparken… “ Fotoğraf: Z. Yalçınpınar 1999, Shaft Blues Club-Kadıköy
SIKI GİTARİST YAVUZ ÇETİN
Sıkı gitarist Yavuz Çetin’in ölümünün üzerinden yaklaşık olarak sekiz yıl geçmiş. Demek ki Yavuz Çetin hakkında bir şeyler yazmaya ancak sekiz yıl sonra cesaret edebiliyorum.
Her şeyden önce Yavuz Çetin’i “sıkı gitarist” yapan şeyin ondaki eşsiz “tuşe” olduğunu -tüm ağırlığıyla- ortaya koymalıyız. Tuşe; bir şarkının, bir melodinin ya da bir müzikal tipolojinin ruhunu/özünü dinleyiciye aktarabilmedeki ustalıktır. Bir tür içtenliktir. Senelerini gitar tekniğini güçlendirmekle harcamış biri, evet, her türlü şarkıyı çalabilir, gitar üzerinde her türlü akrobasiyi yapabilir, fakat çaldığı şeyin ruhunu içselleştiremeyip ömrü boyunca tuşesiz bir gitarist olarak kalabilir de… Böylesine sportmen bir gitaristin çaldığı her şey saman gibi gelir dinleyiciye. Yavuz Çetin ise bastığı her notayı içselleştirebilen nadir gitaristlerdendi. 1998 yılının kış aylarından birinde Yavuz Çetin’in “İLK” adlı albümünü “ilk” kez dinlediğimde, albümü hemen beğenmemin nedenlerinden biri de -sanırım- bu güçlü tuşeydi. Özellikle de şarkılardaki blues rifflerinin zamanlamasından, yerlemlerinden ve şarkının armonisine pürüzsüzce eklemlenebilmiş olmalarından dolayı çokça etkilenmiştim. Albümü defalarca dinledim ve albümdeki dinginliğin nasıl olup da bu kadar “enerji dolu” olduğunu, olabildiğini düşündüm, durdum. Hatta bu kimyayı -kendimce- matematiksel (modal/makamsal) olarak hesaplamaya bile çalıştım. O zamanlar cevabı bulamamıştım fakat şimdi, bugün, özellikle de gitar için düşündüğümüzde bu sorunun cevabının Blues Ruhu’yla açıklanabileceğini biliyorum.
1998’in yazında Kadıköy’ün cafe-barlarından birinin tüm masalarında Yavuz Çetin ve grubunun tanıtım broşürünü gördüm. Bu tanıtım broşürleri aynı zamanda da indirim biletleriydi. Yavuz Çetin ve grubu Çarşamba akşamları “Kallavi Bar” diye bir yerde çalıyordu ve indirim biletleri bu barda geçerliydi. Biletlerden birkaç tane aldım ve ilk Çarşamba gününün gelmesini bekledim.
(Yazıda bahsedilen indirim kuponu, Shaft Blues-Jazz Club’ın ilk yeri Kurbağalıdere’nin yanında bulunan Kallavi Fasıl/Meyhane’nin bodrum katıydı. Zy)
Söz konusu ilk Çarşamba gecesi Blues tutkunu bir arkadaşımla birlikte soluğu Kallavi Bar’da aldık. Barı gördüğümüzde çok şaşırdığımızı itiraf etmeliyim. Kallavi Bar, Şükrü Saraçoğlu Stadı’nın yanında, Kurbağlıdere’ye paralel olarak inşa edilmiş, köşkten devşirme bir yapıydı. Barın “üst” katından bol rakılı fasıl ezgileri filan geliyordu. Kapıdaki görevliye Yavuz Çetin’i izlemek istediğimizi ve fasıl seslerini duyunca şaşırdığımızı söyledik. Görevliden Yavuz Çetin’in ve grubunun “alt” katta çaldığı bilgisini alınca rahatladık. (Aslında rahatlamamalıydık, çünkü gerçekte –yani bu memleketin “kara” gerçeğinde- Yavuz Çetin isimli sıkı gitarist, o köşkün alt katında değil de yandaki stadyumda çalmayı hak eden biriydi.)
Köşkün bodrum dairesine benzeyen alt katına girdiğimizde sahnede Yavuz Çetin ve grubu, Jimi Hendrix’in “Voodoo Chile” adlı şarkısının solo bölümünü çalıyorlardı. Ardından, Cream’den “Sunshine Of Your Love” geldi. Şarkıların sololarında Yavuz, bir nota bile teklememişti. Büyülenmiştik. Daha önce Kadıköy’de hakkını vererek Jimi Hendrix çalan bir grup da görmemiştik. Yavuz, bu eski ve sıkı şarkıyı çalarken şarkının ruhunu kendinde hissediyordu ve bu ruh Yavuz Çetin’den bize doğru akıyordu.
Bütün gece hayranlıkla Yavuz Çetin’i izledik, dinledik, içki içtik. Blues tutkunu arkadaşım, programın sonuna kadar beklemişti ve sonunda sahneden indiğinde Yavuz’un yolunu kesip, onun elini öpercesine;
“Bu sıkı şarkıları bu kadar sıkı çalmaya devam ederseniz size dinozor diyecekler…” dedi.
Yavuz Çetin gülümseyerek:
“Desinler, önemli değil… Bir gün gelecek bugün bana dinozor diyenlere de başkaları dinozor diyecekler. ” diye cevapladı ve içkisini almak üzere bara yöneldi.
Şimdi, bugün, 2009’da, kime “dinozor” diyebileceğimizi bilemiyorum, fakat hangi gitaristlere ve gruplara “geyik” denilebileceğini çok iyi biliyorum. Açıkça söyleyeyim; Yavuz Çetin bugüne kadar sahnede izlediğim en tuşeli ve sıkı gitaristlerden biridir. Belki de birincisidir.
Yavuz Çetin’in ölümünün üzerinden sekiz yıl geçmiş. Bunca zamana rağmen zorlukla –ellerim titreyerek ve kafa karışıklığıyla- yazdığım bu yazıyı, Yavuz Çetin’in şarkı sözlerinden bir bölüm alıntılayarak bitirmek “yerinde” olacaktır:
“Sahil sakin ve sessiz Motel ışıkları durgun deniz Karşıda bir balıkçı teknesi Kırık dökük iskele
Sıcak günlerin yorgunluğu üzerimde Umutsuzluk görünürde Henüz batan güneşin özlemi Ve bu yalnızlık çekilmez gibi”
(…) kan, ter, güç oyunu, koltuklar, muhasebe ve ılık bir yeşil var aramızda, bedava oku şarkıyı, bedava dinleyeyim, sondan ikinci turu birlikte tamamladıkların ileride bakmayacaksa yüzüne ara sıra değiştir yüzünü, sesin bedava üstüne bahis koydur, herkese bedava kulak bedava şarkı olmaz (…)
Resmi kayıtlara göre 4 Ağustos 1927’de dünyaya gelen Turgut Uyar‘ı doğum gününde saygıyla anıyoruz…
(…) Şöyle anlatayım: Babam küfretmez, kötü konuşmaz, insanı hiç ama hiç aşağılamazdı. Hani vardır ya, bazı insanlar bakışlarıyla küçümserler karşısındakileri, babam onu hiç yapmazdı. Bir şeye sinirlendiğinde uzun uzun susardı. Bu suskunluğu çevresine dalga dalga yayılırdı tabii, tam manasıyla fırtına öncesi sessizlik dediklerinden. Susmanın artık dayanılmaz olduğu, daha doğrusu ayranının kabardığı eşikte birdenbire masayı devirip kalkar; masa şangur şungur devrilirdi. Sonra yeniden bir sus pus olma hali. İşte şiirlerinde de bu hissi almışımdır, bir şeyler birikir, yoğunlaşır ve aniden patlar. (…)
Semiramis Uyar “Turgut Uyar’ın Çocuklarıyız”, Haz: Derviş Aydın Akkoç İletişim Yay., 2014, 1. Baskı, s. 40
Turgut Uyar’ın SEKA Kimliği (H.Turgut Uyar Arşivi’nden…)