Eki
14
2026
--

Ed Ricketts ile John Steinbeck’in Dostluğu: Bir Kıyı Kasabası’nda Düşünsel Ortaklık ve Dayanışma Hikâyesi (Derleyen: Zafer Yalçınpınar)

1930’ların Monterey adlı kıyı kasabasında (Kaliforniya’nın Pasifik Okyanusu sahilinde), sardalye fabrikalarının, balıkçı teknelerinin, işçilerin ve aylakların arasında efsanevi bir dostluk gelişir. John Steinbeck, edebî dünyasında sözcüklerin ve insanlığa dair büyük çelişkilerin izini sürerken, Ed Ricketts, bilimsel dünyasında deniz yıldızlarına, yengeçlere ve deniz canlılarının gizli yaşamına eğiliyordur. Steinbeck insanı ve yaşamı edebî bakışla, sözcüklerle, hikâyelerle anlamaya çalışıyordur; Ricketts ise canlıları birbirleriyle kurdukları ilişkiler üzerinden bilimsel yöntemlerle tanımlayıcı bir şekilde gözlemliyordur. Fakat bu iki yönelim, birbirinden farklı sonuçlara evrilmeyecektir. Steinbeck ile Ricketts’ın dostluğu, dünyayı parçalarına ayırarak değil, parçalar arasındaki ilişkileri izleyerek kavramaya yönelen ortak bir düşüncenin çevresinde biçimlenir. Monterey’de başlayan bu dostluk, edebiyatla deniz biyolojisini, şiirle bilimi, gözlemle sezgiyi aynı perspektifte buluşturur.

Pasifik Biyoloji Laboratuvarı, Sardalye Sokağı, No.800 Monterey / Kaliforniya / ABD
Laboratuvar halen Monterey-Sardalye Sokağı’nda belediye tarafından koruma altındadır ve sınırlı ziyaret imkânı bulunmaktadır. (Yeir Karelic Fotoğraf Arşivi’nden…
)
Pasifik Biyoloji Laboratuvarı’nda çalışırken Ed Ricketts…

Ed Ricketts, Steinbeck’in edebî dünyasına esin veren bir biyolog olarak onun dünyayı kavrama biçimini etkileyen bir düşünce ortağıdır. Ricketts’ın Monterey kasabası Sardalye Sokağı’ndaki “Pacific Biological Laboratories” adlı laboratuvarı, deniz canlılarının incelendiği bilimsel bir çalışma alanı olmanın ötesinde, düşüncenin, müziğin, dostluğun ve karşılaşmaların mekânıdır. Bu laboratuvarın edebiyattaki karşılığı, Sardalye Sokağı (Cannery Row, 1945) romanının ‘Doc’ karakterinde belirginleşir.

(Görselleri büyüterek incelemek için üzerlerine tıklayınız…)

Ed Ricketts laboratuvarın girişinde…

Steinbeck, Ricketts’ın yaşamını romana olduğu gibi aktarmak yerine, onun bilimsel merakını, insanlara açıklığını ve kendine özgü yalnızlığını kurmacanın içine yerleştirir. Doc, deniz canlılarını inceleyen bir biyolog olmasının yanı sıra, çevresindeki insanların karmaşasını yargılamadan anlamaya çalışan bir gözlemcidir.

John Steinbeck, Cannery Row (Sardalye Sokağı)
1945, 1. Baskı, Viking Press, New York

Sardalye Sokağı, Monterey’in balık konservesi fabrikalarının çevresinde yaşayan, toplumun ölçülerine pek sığmayan insanların hikâyesidir. Lee Chong’un dükkânı, Dora’nın işlettiği ‘Bear Flag’, Mack ile arkadaşlarının sığınağı olan ‘Palace Flophouse’ ve Doc’un laboratuvarı, aynı mahallenin birbirine bağlı küçük dünyalarını oluşturur. Romanın olay örgüsü, Doc’a bir sürpriz hazırlamak isteyen Mack ve arkadaşlarının kurbağa toplama girişimi, bu girişimin kazandığı beklenmedik boyutlar ve Doc için düzenlenen partiler etrafında gelişir. Steinbeck, bu insanların beceriksizlikleri, savruklukları, yoksullukları ve tuhaflıkları arasında beliren dayanışmayı görünür kılar. Romanın parçalı yapısı da bu mahalleye uygundur: Birbirinden bağımsızmış gibi görünen küçük hikâyeler, aynı toplumsal ve insani dokunun içinde birleşir. Doc’un dünyayı kavrayışında deniz canlılarının birbirleriyle ilişkileri ne kadar önemliyse, romanın dünyasında da insanlar arasındaki görünmez bağlar o kadar belirleyicidir.

John Steinbeck, Sweet Thursday (Tatlı Perşembe)
1954, 1. Baskı, Viking Press, New York

Dokuz yıl sonra yayımlanan Tatlı Perşembe‘de (Sweet Thursday, 1954) Doc, aynı mahalleye ve aynı insanlara geri döner; ancak artık savaş sonrasının Monterey’i söz konusudur. Doc, değişmiş bir Sardalye Sokağı’yla karşılaşır. Eski laboratuvarının işleri bozulmuş, çevresindeki hayat başka bir biçim almıştır. Mack ve arkadaşları hâlâ oradadır; fakat mahalle eski hâlinden uzaktır. Dora’nın ölümünden sonra Bear Flag’in yönetimini kız kardeşi Fauna üstlenmiştir. Doc’un yalnızlığını ve mutsuzluğunu fark eden dostları, onun Suzy’yle yakınlaşmasını sağlamak için türlü düzenler kurarlar. Suzy’nin yaşamı, Doc’un bilimsel ve kişisel dünyasıyla kesişirken roman, mahalle dayanışmasını bu kez bir aşk hikâyesinin çevresinde toplar. Tatlı Perşembe‘de ilk romanın dağınık anlatısı yerini daha belirgin bir olay örgüsüne bırakır; Doc’un yalnızlığı, Suzy’nin kendi hayatına ilişkin arayışı ve arkadaşlarının onları bir araya getirme çabası öne çıkar. İki romanın ortaklığı, aynı karakterleri ve mekânı sürdürmelerinden ibaret değildir: Her ikisi de toplumun kıyısında yaşayan insanların kendi dayanışma biçimlerini, gündelik hayatın içindeki küçük iyilikleri ve insanların birbirlerine duydukları ihtiyacı anlatır. Sardalye Sokağı, bir topluluğun yaşamını ve kendi kurallarını görünür kılarken Tatlı Perşembe, aynı topluluğun içinden bir insanın yalnızlığını aşma, sevme ve yeniden hayata katılma ihtimalini izler. İlk romanda Doc’un dünyayı gözlemleyişi ve topluluğun kendine özgü varoluşu ağır basar; ikincisinde Doc’un kişisel mutluluğu, aşk ve değişim anlatının merkezine yerleşir. Bu yönüyle Tatlı Perşembe, Sardalye Sokağı‘ndaki dünyayı tekrar etmekten çok, o dünyanın zaman içinde geçirdiği değişimi ve insan ilişkilerinin başka bir yönünü araştırır.

Malloy’ların Evi — Ulusal Steinbeck Merkezi (Salinas, Kaliforniya)
John Steinbeck’in Sardalye Sokağı romanında Sam Malloy ve eşi, terk edilmiş bir konserve fabrikasının eski kazanını kendilerine barınak edinirler. Sanayi üretiminin geride bıraktığı bu paslı metal gövde, romanın dünyasında yalnızca bir barınak değil; yoksulluğun ve dayanışmanın simgesidir. Ulusal Steinbeck Merkezi’nde sergilenen, içi görülebilecek biçimde hazırlanmış kazan modeli, Malloy’ların bu sıra dışı yaşam alanını somutlaştırır. Böylece romanın kurgusal mekânlarndan biri Steinbeck’in anlattığı Monterey kıyılarının endüstriyel geçmişiyle edebiyatın hayal gücü arasında bir bağ kurar.

Sardalye Sokağı’nda dostluk ve dayanışma, büyük sözlerden ya da kahramanca eylemlerden çok, yoksulluğun ve gündelik hayatın içinden çıkan küçük buluşlarla görünür olur. Mack’in bir borunun içinde yaşamaya başlaması, barınma ihtiyacının bile mahallenin tuhaf mizahına ve ortak hayatına karıştığı bir sahnedir. Benim için çok önemli bir sahne bu: Sam Malloy ile karısı terk edilmiş bir konserve fabrikası kazanını kendilerine ev yapmışlardır. Sam’in karısı bu paslanmış büyük kazanı yoğun bir uğraş vererek bir eve/yuvaya benzetmeye çalışır: Önce bir halı, ardından bir leğen, sonra renkli ipek başlıklı bir lamba alır. Sonunda, Holman karakteri Sam’in karısına mağazasındaki indirimi haber verir; mavi ve pembe kenarlı, dantel perdelerden söz eder. Sam’in karısına bu alışveriş için itirazı son derece yalındır: Kazanın penceresi yoktur, öyleyse perdeler nereye asılacaktır? Mrs. Malloy ise meselenin yalnızca işe yararlıkla açıklanamayacağını anlatmaya çalışır; güzel şeyleri sevdiğini, kocası için de evi güzel tutmak istediğini söyler. Sam parayı esirgemek istemediğini belirtse de bu isteğin anlamını kavrayamaz. Karısı ağlamaya başlayınca onu kollarının arasına alır, sırtını okşar ve uyuyana kadar yanında kalır. Steinbeck’in mizahı burada birden incelir: Perde, penceresi olmayan bir kazanda gereksiz bir eşya gibi görünür; oysa Mrs. Malloy için ev sahibi olmanın, güzelliğe ve sıradan bir ev hayatına duyduğu özlemin işaretidir. Üstelik bu perde meselesi Sardalye Sokağı’nda çözülmez; Tatlı Perşembe‘de Suzy’nin kazanı perdelerle donatmasıyla yeniden karşımıza çıkar.

1940’ta Steinbeck ile Ricketts, Western Flyer adlı balıkçı teknesiyle Kaliforniya Körfezi’ne, başka bir deyişle Cortez Denizi’ne doğru yola çıkarlar. Amaçları, kıyılardaki omurgasız canlıları toplamak, sınıflandırmak ve gözlemlemektir. Bu yolculuğun ürünü olan Sea of Cortez (1941), iki dostun ortak çalışmasıdır: Ricketts’ın bilimsel yaklaşımıyla Steinbeck’in anlatısı, denizin ve yaşamın birbirine bağlanan parçalarını kayda geçirir. Kitap, bilimsel katalogla yolculuk anlatısını yan yana getirirken bilginin yalnızca biriktirilen verilerden oluşmadığını da gösterir. Bir kıyı, orada yaşayan canlılardan; canlılar, çevrelerinden; gözlemci ise gözlemlediği dünyayla kurduğu ilişkiden ayrı düşünülemez. Steinbeck ile Ricketts’ın yolculuğu, bilimin şiire karşıt olmadığını, dikkatle bakmanın ve dünyaya katılmanın farklı dillerle sürdürülen ortak bir uğraş olduğunu duyurur. Ricketts’ın ekolojik yaklaşımıyla Steinbeck’in edebî sezgisi arasındaki yakınlık, yalnızca Sea of Cortez’de değil, Sardalye Sokağı ve Tatlı Perşembe‘de de hissedilir. Deniz canlılarının birbirine bağlı yaşamını inceleyen Ricketts’ın düşüncesi, bu romanlarda insan topluluklarının ilişkilerine dönüşür. Doc’un laboratuvarı ile Mack ve arkadaşlarının yaşadığı mahalle, farklı ölçekteki aynı büyük soruyu gündeme getirir: Bir varlık, içinde bulunduğu ilişkiler ağından ayrı düşünülebilir mi?

1941, 1. Baskı, Viking Press, New York

1948’de iki dost, bu kez kuzeye, Britanya Kolumbiyası kıyılarına ve Alaska yönündeki denizlere uzanacak yeni bir araştırma yolculuğu tasarlıyor; The Outer Shores (Dış/Uzak Kıyılar) adını vermeyi düşündükleri kitap için hazırlanıyorlardı. Ancak bu tasarı gerçekleşemedi. 8 Mayıs 1948 akşamı Ricketts, Monterey’deki laboratuvarından ayrılarak eski Buick otomobiliyle alışverişe çıktı. Steinbeck’in “About Ed Ricketts” (Ed Ricketts’a Dair) başlıklı yazısında ve Ricketts’ın yaşamını ele alan kaynaklarda anlatılan kazanın ayrıntıları, bu son yolculuğu belleğe kazır: Sardalye Sokağı’ndan uzanan yokuş, demiryolu geçidine yaklaşan yol, arızalanıp rayların üzerinde kalan Buick ve görüşü kapatan oluklu sac depo. Otomobilin motoru durmuş, trenin yaklaşmasıyla çarpışmayı önlemek için gereken zaman daralmıştı. Del Monte Express adlı yolcu treni, Drake Caddesi yakınındaki geçitte otomobile çarptı. Ricketts ağır yaralandı ve 11 Mayıs 1948’de, kazadan üç gün sonra hayatını kaybetti. Ölümünü bir intihar olarak değil, demiryolu geçidinde meydana gelen otomobil-tren çarpışmasının sonucu olarak kaydetmek gerekir; biyografik anlatılarda aktarılan olay budur.

(Gazete kupürünün tam metnini
okumak için üzerine tıklayınız…)
https://www.archiveinabox.com/

Steinbeck, dostunun ölümünün ardından kaleme aldığı “Ed Ricketts’a Dair” adlı yazısında onu bir bilim insanı olarak tanımlamaya çalışmaz; insanları oldukları gibi kabul eden, müzikten felsefeye, şiirden deniz biyolojisine uzanan geniş düşünce dünyasını ve kişiliğini hatırlamaya yönelir. Ricketts’ı anlatırken onu bütünüyle kavramanın mümkün olmayabileceğini de kabul eder. Dostunun yokluğu, yalnızca sevdiği bir insanın kaybı değildir; kendi varlığından da önemli bir parçanın çekilip alınması gibidir. 1951’de The Log from the Sea of Cortez adıyla yayımlanan kitapta (Türkçe’ye ‘Çılgın Dünyadan Uzak’ adıyla çevrilmiştir.), 1941 tarihli ortak çalışmanın anlatı bölümü yeniden okura sunulurken “Ed Ricketts’a Dair” bölümü de kitaba eklenir. Böylece bu metin, bir dostun ardından yazılmış biyografik bir yazının ötesine geçer; yarım kalmış bir konuşmanın, tamamlanamamış bir düşünsel ortaklığın ve cevapsız bırakılmış soruların kaydına dönüşür. The Outer Shores, artık yalnızca yazılamamış bir kitabın değil, birlikte çıkılması tasarlanan yolculuğun da yarım kalmış adıdır.

1951 Baskısı, “Ed Ricketts’a Dair” başlıklı özel bölümle birlikte… (Bu eser Türkçe’ye ‘Çılgın Dünyadan Uzak’ adıyla Öznur Özay tarafından çevrilmiştir. Halk Kitabevi, 1967)

Steinbeck’in Sardalye Sokağı ve Tatlı Perşembe romanlarında Doc adıyla yaşayan Ricketts, kurmaca içinde varlığını sürdürürken Pacific Biological Laboratories de bir laboratuvardan fazlası olarak hatırlanır: Bilimin, dostluğun, müziğin ve düşüncenin kesiştiği bir mekân. İki romanda da Doc’un çevresinde toplanan insanlar, ilk bakışta düzensiz, amaçsız ve toplumun dışında kalmış bir topluluk gibi görünür. Oysa Steinbeck’in bakışı, onları birer toplumsal kusur ya da komik tip olarak sınıflandırmakla yetinmez. Mack ve arkadaşlarının dayanışmasında, Suzy’nin arayışında, Doc’un yalnızlığında ve mahalle sakinlerinin birbirlerine uzattıkları küçük yardımlarda, insan hayatının görünmez bağları belirir. Sardalye Sokağı bu bağları bir mahallenin ortak yaşamı üzerinden kurarken Tatlı Perşembe aynı dünyanın içinden sevginin ve değişimin imkânını araştırır. Her iki romanda da Ricketts’ın düşünsel izi, tek tek bireyleri yalıtılmış varlıklar olarak değil, ilişkileriyle birlikte görme eğiliminde ortaya çıkar. Steinbeck’in “About Ed Ricketts” yazısı ise bu edebî izlerin ardındaki gerçek dostluğu, kaybın ardından yeniden düşünmeye açar.

Sea of Cortez’in 1951’de The Log from the Sea of Cortez adıyla yeniden yayımlanması da yalnızca bir kitap baskısı meselesi değildir; ortak bir çalışmanın, kaybedilmiş bir dostun, anıların ve düşünce biçiminin zaman içerisinde yeniden çerçevelenmesidir. Ricketts ile Steinbeck’in hikâyesi, edebiyat ve bilim arasındaki sınırların ne kadar geçirgen olabileceğini gösterir: Dünyayı anlamaya çalışmak onu farklı yollarla, farklı dostluklarla birlikte düşünmekten geçer…

Derleyen: Zafer Yalçınpınar
14 Ekim 2026

(Önemli Not: İşbu yazının içeriği hazırlanırken tarihsel-görsel araştırma ve doğrulama aşamasında ileri düzey yapay zekâ bileşenlerinden destek alınmıştır.)


Kaynakça, Notlar ve Okuma Önerileri

Western Flyer: 1937’de Tacoma’da inşa edilen ve ardından uzun yıllar Monterey’de sardalye balıkçılığında kullanılan 23,5 metrelik ahşap tekne Western Flyer, 1940’ta John Steinbeck ile deniz biyoloğu Ed Ricketts’ı Kaliforniya Körfezi’ne taşıdı. Altı hafta süren bu araştırma yolculuğu, iki araştırmacının ortak çalışması olan Sea of Cortez’in (1941) ortaya çıkışına kaynaklık etti. Balıkçılık yıllarının ardından birkaç kez batan ve uzun süre harap durumda kalan tekne, 2015’te John Gregg tarafından satın alındı. Port Townsend’de yıllara yayılan kapsamlı bir restorasyonun ardından yeniden denize döndürüldü. Günümüzde deniz araştırmaları ve eğitim çalışmalarına hizmet eden yüzen bir laboratuvar olarak değerlendirilmektedir.
https://www.westernflyer.org/

Restorasyon sonrasında Western Flyer (2015)

Susan Shillinglaw — “Collaborators and Cohorts: Ricketts & Steinbeck” (Steinbeck ile Ricketts’ın dostluğu, ortak düşünsel dünyaları, ekoloji anlayışları ve Sea of Cortez kitabındaki işbirlikleri üzerine kapsamlı bir inceleme.)
https://steinbeckinstitute.org/about/collaborators.htm

Western Flyer Foundation — “Ed Ricketts” (Ricketts’ın yaşamı, Pacific Biological Laboratories, Steinbeck’le dostluğu, 1940 seferi, The Outer Shores tasarısı ve 1948’deki ölümüne ilişkin biyografik bilgiler.)
https://www.westernflyer.org/steinbeck-and-ricketts/ed-ricketts/

Western Flyer Foundation — “The Sea of Cortez Expedition” (1940 yılında Western Flyer teknesiyle gerçekleştirilen Kaliforniya Körfezi seferi, bilimsel gözlemler ve Sea of Cortez kitabının ortaya çıkışı üzerine tarihsel arka plan.)
https://www.westernflyer.org/the-boat/the-sea-of-cortez-expedition/

Smithsonian National Museum of Natural History — “Wonder what specimens were collected by John Steinbeck?” (Steinbeck ve Ricketts’ın deniz canlıları üzerine araştırmaları, altı haftalık seferleri ve topladıkları örneklerin bilimsel önemi hakkında bilgi.)
https://naturalhistory.si.edu/research/invertebrate-zoology/news-and-highlights/steinbeck-and-ricketts

Western Flyer Foundation — “Rediscovering the Hansen Sea-Cow” (Steinbeck, Ricketts ve diğer sefer katılımcılarının Baby Flyer adlı küçük tekneyle kıyıya çıktıkları yolculuktan fotoğraflar ve anlatılar.)
https://www.westernflyer.org/rediscovering-the-hansen-sea-cow/

Western Flyer Foundation — “Author, Scientist and Crew Board Chartered Purse Seiner, Bound for Six Weeks’ Voyage to Lower California” (11 Mart 1940 tarihli Monterey Peninsula Herald haberinin yeniden yayımlanmış biçimi. Seferin başlangıcını ve dönemin gazetecilik tanıklığını içerir.)
https://www.westernflyer.org/republished-article-in-the-monterey-peninsula-herald-march-11-1940/

Oxford Academic — “Sea of Cortez: Leopold’s Shack and Ricketts’s Lab” (Steinbeck’in Pacific Biological Laboratories’deki çalışmaları ve Ricketts’la yürüttüğü bilimsel-edebî işbirliği üzerine akademik inceleme.)
https://academic.oup.com/california-scholarship-online/book/13610/chapter-abstract/167174688

Western Flyer Foundation — “John Steinbeck” (Steinbeck’in denize ve doğa bilimlerine ilgisi, Ricketts’la uzun yıllara yayılan dostluğu ve ortak düşünsel uğraşları hakkında biyografik kaynak.)
https://www.westernflyer.org/steinbeck-and-ricketts/john-steinbeck/


Yankı Odası‘nda John Steinbeck Özel Yayını (2. Kısım)
(38. Bölüm, 11 Ekim 2026)


Hamiş: EVV3L kapsamındaki John Steinbeck arşivine https://evvel.org/ilgi/john-steinbeck adresinden ulaşabilirsiniz.

Eki
13
2026
--

Nilgün Marmara’yı saygıyla anıyoruz…


13 Ekim 1987’de yaşamını sonlandıran
Nilgün Marmara‘yı saygıyla anıyoruz.


EVV3L kapsamında yer alan Nilgün Marmara arşivini
https://evvel.org/?s=Nilgün+Marmara adresinden inceleyebilirsiniz.


Eki
11
2026
--

YANKI ODASI // 38. Bölüm // JOHN STEINBECK ÖZEL YAYINI // 11 Ekim 2026 // 2. KISIM // YouTube // Canlı Yayın Tekrarı // Zafer Yalçınpınar

Zafer Yalçınpınar‘ın YANKI ODASI şurada:
https://www.youtube.com/channel/UC9E2wBnQTNSVuDvaFfMuzOQ



Özel yayınların ikinci kısmında John Steinbeck’in ‘Sardalye Sokağı’, ‘Tatlı Perşembe’, ‘Çılgın Dünyadan Uzak’ adlı kitaplarını ve Ed Ricketts’la kurduğu ebedi dostluğu inceliyoruz. John Steinbeck odağındaki özel yayınlarımız devam edecek…

John Steinbeck Özel Yayınları, 1. Kısım: https://www.youtube.com/live/WTqrSGeDwHA

John Steinbeck’in eserlerine dair efemeratik arşiv çalışmalarına https://evvel.org/ilgi/john-steinbeck adresinden ulaşabilirsiniz.


39. Bölüm’ün yayın tarihine/saatine ilişkin bilgiler/güncellemeler/değişiklikler için lütfen sosyal medya hesaplarımızı takip ediniz. (instagram: @evvelfanzin twitter: @calmayan)

ya da Yalçınpınar’ın YouTube Kanalı’na abone olunuz:
https://youtube.com/@zaferyalcinpinar


Hamişler:

1/ Yalçınpınar’ın kendisiyle konuşmalarının tümü şurada: https://evvel.org/ilgi/kendimle-konusmalar

2/ Yalçınpınar’a dair her şeye (yaşantı parçalarına, yazılarına, kitaplarına, söyleşilerine, fotoğraf, şarkı, şiir, poetika, edebiyat ve tüm arşiv çalışmalarına) şu adresten ulaşabilirsiniz: https://www.zaferyalcinpinar.info

Eki
10
2026
--

Upas Yayın, 8 Yaşında!


Sıkı şiire öncelik vermek ve imgelemin
özgürleşmesini sağlamak için oluşturduğumuz
Upas Yayın, 8 yaşında!

Yayımladığımız 68 kitabımızla birlikte
tüm dostlarımızı selamlıyoruz…


“Zafer Yalçınpınar, Upas Yayın‘ın amacını anlatıyor…”
Temmuz 2024


7. YIL ÖZEL YAYINI (8 Ekim 2025, Yankı Odası)


Ayrıca bkz: 6. YIL ÖZEL YAYINI (2 Kasım 2024, Yankı Odası)


UPAS YAYIN MI? O DA NEDİR Kİ!
(Söyleşi, EKİM 2019)

Zeynep Meriç: Upas Yayın’ı kurmaya ne zaman karar verdiniz? Bu oluşumda sizi tetikleyen en önemli olay veya olgu nedir?

Zafer Yalçınpınar: Tahakkümlerden ve ezberlerden uzak bir özgür yayıncılık projesi oluşturmayı yıllardır düşünüyordum. 15 yıldır evvel.org kapsamında çeşitli edebiyat çalışmaları gerçekleştiriyorum. Çevremdeki dostlar, özellikle şiir ve poetika kapsamında evvel.org’un çok değerli bir arşiv ihtiva ettiğini, bununla birlikte fazlasıyla kişisel olduğunu sürekli dile getiriyorlardı. Haklılardı. En başından beri evvel.org’u kişisel not defterim, edebiyat ve şiir kapsamında tutulmuş bir not defteri olarak tasarlamıştım. Tuhaftır, okuyucunun ilgisini çekti falan… Neyse… 2018 yılında, evvel.org’un sub-domain’i olarak “upas” başlığını kullanmaya ve burada özgür bir şekilde dijital kitaplar yayımlamaya karar verdim. Balzac’ın bir kitabında ‘Upas’ ismiyle ve ‘Upas Ağacı’nın hikâyesiyle karşılaşmam, çok belirleyici ve tetikleyici oldu. Şu an Türkiye’de, Upas’ın dışında, şiiri, poetikayı ve imgelemin özgürleşmesi gibi kavramları yayın politikasının orjinine yerleştiren, şiiri öncelikli gören, bu kapsamda elini taşın altına koyan sadece bir-iki yayınevi var. Çünkü şiir -özellikle de sıkı şiir- iktisadi bir varoluş sergileyemiyor, satmıyor, okuru ve takipçisi az… Anlayanı ve ilgileneni de az… Bu duruma, böylesi bir çaresizliğe ve imkânsızlığa -kendimce- bir son vermek istedim.

Zeynep Meriç: Upas’ın poetikaya öncelik veren özgür bir yayın girişimi olduğunu belirtiyorsunuz. Peki, Upas’ta sadece şiir mi yer alıyor, diğer edebi türlere yer veriyor musunuz? Okurların arzuları mı size ışık tutuyor?

Zafer Yalçınpınar: Upas Yayın’da yer alan eserlerin özünü şiir ve poetika oluşturuyor. Bizim mihenk taşımız da turnusol kâğıdımız da şiirdir. Şibolet gibi… -Araştırın bakalım ‘Şibolet’ ne demekmiş- Sonuçta, öyküler, roman parçaları, roman karakterleri, polisiye, mizah, popüler kültür falan bizim dışımızda. Bizim önceliğimiz şiir… Sıkı şiir… Deneysellik, avangard, dada, gerçeküstü, letterizm, görsel şiir gibi kavramları kapsam-içi görüyoruz. Bu konuda azıcık katıyız. Sıkı şiiri ve imgelemin özgürleşmesini dert edindik. Yaşamdaki şiirselliğin arttırılması, şiir birikiminin arttırılması, şiir dilinin geliştirilmesi, sezgisel ve bilişsel bir auranın yaratılması, şiirin dilimizdeki sürdürülebilirliği, şiirsel yükün ihtiva ettiği kalp, vicdan ve hakikat duygusu bize yol gösteriyor. Tabiî ki okurumuzu da önemsiyoruz: Sıkı, olgun, güçlü ve geleceği belirleyen bir şiir dilini ve poetikayı okura sunarak, böyle yaparak okurlarımızı önemsiyoruz.

Zeynep Meriç: Upas’ın varoluşunda İlhan Berk ve Ece Ayhan’ın önemi nedir? Bu doğrultuda şiirsel çizginizden ödün verdiniz mi hiç? ‘Dilin imkânlarının genişletilmesi’ gerekliliğinden mi yanasınız sürekli?

Zafer Yalçınpınar: Şiirsel çizgimizden ve şiirsel maksadımızdan ödün vermeyiz. İlhan Berk ve Ece Ayhan da taviz vermemiştir. Sıkı şairlerin en büyük özelliği budur. Tarihsel varoluş, yazgı veya lanetimiz böyledir maalesef… Ece Ayhan ve İlhan Berk’in önemi, Dünya’daki 1950 şiir hareketinden yola çıkarak 2020’lere uzanmayı başaran dilsel uzgörü çizgilerini Türkçe’de oluşturabilmelerinde gizlidir. Felsefi bir boyut, yaşama alan derinliği katan dilsel bir sınırsızlık… Türkçe’deki şiir dilinin günümüze uzanan en başarılı motiflerini bu iki şairin zihnindeki bilişsel harita belirlemiştir. Dikkat ederseniz ‘İkinci Yeni’ akımı demiyorum. 1950 şiir hareketi diyorum. Ve bu durumu derinlemesine araştırmayı sizlere bırakıyorum.

Zeynep Meriç: Basılı nüshalarınızın olmadığını söylemiştiniz. Peki, ilerleyen süreçte bu mümkün mü? Basılı nüshaya geçiş için Upas’ta büyük değişiklikler olabilir mi?

Zafer Yalçınpınar: Olabilir. Fakat şu an böyle iyiyiz. Gidebildiğimiz yere kadar gideceğiz. Ne kendimizi ne de şiir okurunu ekonomik bir külfet altına sokmak istemiyoruz. Şiiri neo-liberal sisteme sokmak istemiyoruz. Dijital yayıncılığın, yeni nesil yayıncılığın güzelliği de budur zaten… Şiire neo-liberal girişimci bir tavır yüklemek isteyen muhteris tipolojiden de yıllardır -açıkça söylüyorum- nefret ediyoruz.

Zeynep Meriç: Okurlarınız yayınlarınıza nasıl ulaşabilir? Sitedeki etkinlikleri nasıl takip edebilir?

Zafer Yalçınpınar: Cevap sorunuzda bulunuyor zaten… Cep telefonunuzdan, tabletinizden veya bilgisayarınızdan upas.evvel.org adresini ziyaret etmeniz yeterli… Tek tıklamayla kitaplarımızı, tüm paylaşımlarımızı ücretsiz olarak indirip pdf biçeminde okuyabiliyorsunuz, arşivleyebiliyorsunuz. Sosyal medyada da çok aktifiz. Duyurularımız da etkinliklerimiz de… Kısacası, her şey bir tık uzağınızda… Daha ne olsun. Büyük hizmet!

Zeynep Meriç: Bilginin bu denli karmaşık ve kirli olduğu dönemde basılı yayının azalmasını ve dijital yayınların çoğalmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce bu durum yayımlanan eserlerin değerini arttırıyor mu, azaltıyor mu?

Zafer Yalçınpınar: Vallahi, bizim yayınladığımız eserler Mars gezegeninin dilinde yazılmıyor. Türkçe yazıyoruz… (Gülüyor) Aynı harfler, aynı dil… Kâğıdın üzerinde veya kitabın içinde olsun ya da ekranda dijital kitap biçeminde olsun son derece özenli ve titiz çalışıyoruz. Şiir dili, redaksiyon, mizanpaj ve diğer tasarımsal öğeler konusunda basılı yayınların çoğundan özenliyiz. Belki, koleksiyonerler için bazı basılı deneylerimiz de olacak gelecekte… Bakacağız.  

Zeynep Meriç: Upas’ı bundan sonra nerede göreceğiz?

Zafer Yalçınpınar: Upas Yayın’ın poetikası bir fısıltı gibi yayılır. Hiç ummadığınız bir anda bizim yayınlarımızla veya bizatihi bizimle karşılaşabilirsiniz. Fakat şunu söyleyebilirim; kitap fuarlarında, mikrofon arkalarında ya da ışıltılı podyumlarda birer dünya güzeli veya doksozof gibi kırıtmayacağımız kesin!

Zeynep Meriç: Devam eden veya başlayacağınız yeni bir proje var mı? Son olarak neler söyleyeceksiniz?

Zafer Yalçınpınar: Birçok gayretimiz var. Şiir aurasına, şiirsel alan derinliğine görsel ve işitsel eklemler sağlamak istiyoruz yakın gelecekte… Sıkı şiiri desteklemeye ve şiire öncelik vermeye devam edeceğiz. Son olarak, ne diyeyim, gözünüz, kulağınız upas.evvel.org’da olsun. Ve tabiî ki bu çevik söyleşi için de sana çok teşekkür ederim.

Zeynep Meriç: Ben teşekkür ederim… Samimi yanıtlarınız için asıl….

25 Ekim 2019

Eki
09
2026
--

“Hasta la victoria siempre!”


Emperyalizme karşı mücadele kararlılığı ve devrimle özdeşleşen Che Guevara‘yı saygıyla anıyoruz. Büyük devrimciyi ve tarihsel mücadelesini Julio Cortazár’ın “Buluşma” adlı efsanevi metniyle selâmlıyoruz… Okumak için: https://evvel.org/kuba-devriminin-baslangic-bulusmasi-zafer-yalcinpinar





Eki
07
2026
--

Ahmet Keskinkılıç (1989-2026)

Ahmet Keskinkılıç, D: 1989 – Ö: 6 Ekim 2026


(…)

Azimet Avcu: “(…) Şiirlerinde ‘ölmek’, ‘ölmemek’, ‘ölü gibi yaşamak’ gibi tekrar eden temalar var ama hiçbiri karanlık değil. Bu yaşama hâlini neyle tanımlarsın?”

Ahmet Keskinkılıç: Bu yaşama hâlini ölmemiş olmakla tanımlayabilirim. Ben tıbbın bir mucizesiyim. Ölüme, ölüm olgusuna, hayatta kalmış olmaya bu takıntım elbette yaşantımla ilintili. Ben 20 yaşındayken rastgele bir muayene için girdiğim doktor, “3-4 ay ya yaşar ya yaşamazsın” deyivermişti bir anda. Aort damarım genişlemiş, patlamak üzereymiş. Ve ben bunu tesadüfen öğrendim. Şimdi düşününce çok tuhaf zamanlardı. Zaten bu hasar ancak tesadüfen öğrenilirmiş. Bir belirti göstermezmiş. Ben kardiyoloji sırası boş diye girmiştim. Tabii bu süreç ister istemez bütün hayatımı, o hayata olan bakış açımı, yaşamımı… her şeyi değiştirdi. Bu şiire de yansıdı. Öykü yazsaydım o dönem öyküme de yansırdı. Çünkü gerçekten çok büyük hadiseydi.
O andan sonra “ifşacı” bir şiire yöneldim ister istemez. Self-ifşa da diyebiliriz. Biraz da yakarış gibiydi o ilk dönem şiirleri. Sanatsal kaygılardan ziyade “ben neler yaşadım bakın” şiirleri gibiydi. Bunun dışında da ölümle hep saygı-nefret düzleminde bir ilişkilenmem oldu. Çünkü şu ana kadar hep başkaları öldü ben ölmedim, sevdiklerim öldü ben ölmedim. Hepimiz sıradayız burada. (…)

Ahmet Keskinkılıç, ‘Ölmedi’
Ganya Kitap, Şiir, 2024, 65 Sayfa
(Kapak Tasarımı: Uğur Yanıkel
)

Azimet Avcu: ‘Ölmedi’ adlı kitabında sevgili biricik Uğur’umuza (Uğur Yanıkel) selam veriyorsun. Onun kitap kapağına olan katkısını biliyorum. Hem kapağı hem de bu bağlamda ‘yas’ şiirle nasıl bir dile dönüşüyor?

Ahmet Keskinkılıç: Mafsal İstavrozu Bulunur’dan birkaç yıl sonra bir şiir toplamı oluşup, dosyanın adı zihnimde belirdiğinde, her zaman olduğu gibi, Uğur’a yazmıştım. “Bir oku, sana zahmet olmazsa bir de kapak yap gazımızı alalım” diyerek. Bir süre sonra Ölmedi’nin kapağını bana attığında nutkum tutulmuştu resmen. Açıkçası o kadar da heyecanlı olmadığım dosya için birden yanıp tutuşur olmuştum. Öyle büyük bir zihindi ki bir kitap boyunca, başta dediğin gibi dil oyunları, sosyal gözlemler, türlü maraz, agresyon içinden anlatmaya çalıştığım şeyi bir kapak jpeg’le, 8 bit bir çalışmayla çat diye koymuştu önüme. Tabii bunda, beni yıllardır gölgem gibi tanımasının da etkisi büyüktür. İlk yayıncımdı zaten biliyorsun. Ne diyim, özlemi hiç bitmeyecek. Bitmiyor. Yasın şiirle ilintisi de çok büyük ama çok da riskli geliyor bana. Örneği de şöyle vereyim; sen seversin mesela benim Üzgünüm Anneanne diye eski bir şiirim vardı. O da bir kaybın arkasından yazılmıştı ama bugün okuyunca tüylerimi ürpertip, cringe show. Birinin arkasından şiir yazmak çok zor. Çünkü hissettiğin acıdan daha büyük kelime yok. İyi örneği var mı, elbette var. İlk aklıma gelen Uyar’ın Hadi İzmir’e’si mesela. Ki o bile yer yer… neyse. Bence yas en iyi kimseye okutulmayacak bir günlükle anlatılır.

(…)

9 Ağustos 2025’te Banliyö Şiir-Sanat kapsamında yayımlanan “Ölmedi ve Bir Sürü Şey Üzerine Söyleşi”nin tam metnini https://banliyo.org/ahmet-keskinkilic-olmedi-ve-bir-suru-sey-uzerine-soylesi/ adresinden okuyabilirsiniz.


BİR KUŞ VARMIŞ BELKİ BİR KUŞ DAHA VARDIR

Öyle özlemekler olmuyor bir kedinin ağzını ayırışında
Bize inen ayetlerle diyet yaparak
Karşıkonulmaz bir emir kipiydi bu
Ciğ Erlerimde itaatsizlik diz boyu
Beni de çözemeyiver bundan ne çıkar
Beni de çözemeyiver düğümlü kalayım
Bilmen gereken bazı şeyler var vakti gelince
Bir silah olarak şakağına dayamak için bilmen
Patlayan fişek
Islıklar ve kopan alkış
Hurdalıkta buldum ben seni ovdum parlattım
Ben senin için gepetto’yu tek kırma ile alnının çatından
Ben senin için bu saate alıştım şşş.

Dürttüm tedirginliği döndü boğazıma yapıştı
Kelimeler kustum sen onlardan kaçtın
Kusurlu olmanın tekdüze bir mükemmeliği vardı
Gözlüklerimden dünyaya baktığını sandım
Portakal bahçelerine doğru koş
Portakal bahçelerini doğur koş
Ben adını sihirli bir kelime gibi söyledim
İnandım bunda bir bilinç vardı
İnsan olmanın sancısını çek küreklerimden
Ağrıyor sana inanmak
ağrıdım.

Ahmet Keskinkılıç


Ahmet Keskinkılıç’ın
“Bir Kuş Varmış Belki Bir Kuş Daha Vardır”
adlı şiirini –Uğur Yanıkel‘in seslendirmesiyle-
buradan (soundcloud) dinleyebilirsiniz.


Ahmet Keskinkılıç’ın şiirlerinden…

(Okumak için üzerlerine tıklayınız…)


Detaylı görünüm için tıklayın…

“Bin yıl yaşasak yine cihan bu
Gerdiş bu, zemin bu, asuman bu!”

Sümeyye ve Ahmet Keskinkılıç tarafından
Uğur Yanıkel‘in anısına ithafen tasarlanan
özel kolaj çalışması (Upas Yayın, 2024)

Eki
06
2026
--

Sedat Simavi’den Nâzım Hikmet’e… Sesini Kaybeden Şehir’deki portre…

“Sesini Kaybeden Şehir” adlı şiir 1929 yılında İstanbul’da gerçekleşen tarihi taksi şoförleri grevini konu alır. O dönem Resimli Ay dergisinde çalışan Nâzım Hikmet, taksi şoförlerinin bu direnişine destek vermek için “Sesini Kaybeden Şehir” şiirini kaleme almıştır. Kitaptaki çizimler Abidin Dino’ya aittir. Fakat ilk sayfada yer alan ve -genç- Nâzım Hikmet’i şoför şapkasıyla gösteren portre çiziminin Sedat Simavi’ye ait olduğu düşünülmektedir.

Nâzım Hikmet, “Sesini Kaybeden Şehir”
1.Baskı, 1931, İstanbul, Remzi Kitabevi, s.2-3

(Görselleri büyüterek incelemek için üzerlerine tıklayınız…)

Şiir, modernleşen ve endüstriyelleşen dünyanın getirdiği yabancılaşmayı, sessizliği ve mekanikleşmeyi konu alır. Nâzım Hikmet bu eserinde, motor, tekerlek ve su seslerinin sustuğu, sadece reklam panolarının rüzgârda sallandığı ıssız ve karanlık bir şehir atmosferi çizer.

Nâzım Hikmet, “Sesini Kaybeden Şehir”
1.Baskı, 1931, İstanbul, Remzi Kitabevi

Hamiş: EVV3L kapsamında yer alan Nâzım Hikmet ilgilerine https://evvel.org/ilgi/tas-ucak adresinden ulaşabilirsiniz.

Eki
05
2026
--

“Hiyerarşisiz, Uyumsuz ve Özgür: Schönberg, Atonalite ve Ece Ayhan” (Tekin Deniz)

Arnold Schönberg’ten en çok etkilenen sanatçımız sanırım bir müzisyen değil, bir şair: Ece Ayhan. İkinci Viyana Okulu olarak adlandırılan akımın öncüsü olarak kabul edilen Schönberg, öğrencileri Alban Berg ve Anton Webern ile birlikte müziği geleneksel tonal zincirlerinden kurtarmış, atonal yapılı bir sistemi denemişler.

Atonalite, 20. yüzyılın başlarında, özellikle Romantik dönem müziğinin sınırlarının zorlandığı ve geleneksel armoni kurallarının artık yetersiz gelmeye başladığının düşünüldüğü bir dönemde ortaya çıktı.

Atonal müzik, geleneksel batı müziğinin temel taşını oluşturan bir tonal merkeze, akor dizisine veya tonik duygusuna dayanmayan bir kompozisyon biçimidir. Yani parçanın “Do majör” veya “La minör” gibi belirli bir tonu yoktur; 12 notanın (kromatizmin) tümü eşit ağırlıkta ve hiyerarşisiz bir şekilde kullanılır.

Dinleyici kulağının alışık olduğu bir “ev” akoru veya bitiş hissi veren bir tonik yoktur. Geleneksel müzikteki ana nota ve yardımcı notalar hiyerarşisi yerini tüm seslerin bağımsızlığına bırakır. Genellikle gerilim, tedirginlik, kopuş, yalnızlık veya modern kent yaşamının kaotik doğasını ifade etmek için güçlü bir anlatım aracıdır.

Atonal müzik, ilk yıllarında konser salonlarında büyük tartışmalara ve hatta protestolara yol açmış. Ekteki haber kupürü de bununla ilgili. Ancak bu akım yine de 20. yüzyıl modern sanatını derinden etkilemiş, günümüzde ise özellikle korku, gerilim ve psikolojik dram sinemasında sahnelerdeki gerilimi tırmandırmak için vazgeçilmez bir müzikal dil haline gelmiştir.

Ece Ayhan da Schönberg etkisiyle şiirinde geleneksel uyak, akıcı vezin ve okuru okşayan “güzel” dize yapısını reddeder. Şiirindeki dil bilgisi kırılmaları, ezber bozan söz dizimi ve sarsıcı ses uyumları, kulaktaki klasik melodi alışkanlığını bozan uyumsuz akorlar gibidir. Okur, Ece Ayhan okurken atonal bir eserde olduğu gibi alışkın olduğu konfor alanında kalamaz, sürekli tetikte olmak zorundadır. Öyle değil mi sevgili Kapkara Gümrüklü Ölçüsüz Uyaksız Âli Çocuklar!

Atonal müzik genellikle tedirginliği, yabancılaşmayı ve modern insanın sıkışmışlığını seslendirir. Ece Ayhan’ın şiir evreni de genel olarak; ölüm, sakatlar, kimsesiz çocuklar, tabutlar ve kıyıda köşede kalmış trajedilerle örülüdür. İki sanat disiplini de karanlık, gotik ve uzlaşmaz bir ruh halini dışa vurmak için en sert araçları seçmiştir.

Ece Ayhan’ın dili işleme biçimi, kelimeleri sıradan anlam yüklerinden arındırıp onları yeni ve sarsıcı bir sürtünmeyle yan yana getirmektir. Bu, tam anlamıyla Arnold Schönberg’in 12 nota tekniğindeki (dodekafoni) yaklaşımını hatırlatır. Hiçbir kelime/nota sıradan bir eşlikçi değildir, her biri kendi başına bağımsız, keskin ve birbiriyle sürtüşen birer ağırlıktır.

Sıkı ve sivil şair Ece Ayhan ‘Mor Külhani’ adlı şiirinde:

“(…)
Kendi kendine çalan bir davul zurna
Sesini duyunca kendi kendine güreşmeye başlayan
Taşınır mal helalarında kara kamunun
Şeye dar pantolonlu kostak delikanlıların şiiridir

Aşk örgütlenmektir bir düşünün abiler”

derken de bunu anlatır.

Tekin DENİZ
Ekim 2026

Dünya Gazetesi, 25 Mart 1971

(Görseli büyüterek okumak için üzerine tıklayın…)


Hamiş: EVV3L kapsamındaki Ece Ayhan araştırmalarına https://www.zaferyalcinpinar.info/ece-ayhan-arsivi-ve-arastirmalari/ adresinden ulaşabilirsiniz.

Eki
04
2026
--

YANKI ODASI // 37. Bölüm // JOHN STEINBECK ÖZEL YAYINI // 4 Ekim 2026 // 1. KISIM // YouTube // Canlı Yayın Tekrarı // Zafer Yalçınpınar

Zafer Yalçınpınar‘ın YANKI ODASI şurada:
https://www.youtube.com/channel/UC9E2wBnQTNSVuDvaFfMuzOQ


1 Ekim 2026 tarihinde John Steinbeck’in efsanevi romanı Cennetin Doğusu‘nun Netflix’te yedi bölümlük dizi olarak vizyona girmesiyle birlikte John Steinbeck özel yayınlarının ilk kısmını gerçekleştirdik. John Steinbeck odağındaki özel yayınlarımız devam edecek…

John Steinbeck’in eserlerine dair efemeratik arşiv çalışmalarına https://evvel.org/ilgi/john-steinbeck adresinden ulaşabilirsiniz.


38. Bölüm’ün yayın tarihine/saatine ilişkin bilgiler/güncellemeler/değişiklikler için lütfen sosyal medya hesaplarımızı takip ediniz. (instagram: @evvelfanzin twitter: @calmayan)

ya da Yalçınpınar’ın YouTube Kanalı’na abone olunuz:
https://youtube.com/@zaferyalcinpinar


Hamişler:

1/ Yalçınpınar’ın kendisiyle konuşmalarının tümü şurada: https://evvel.org/ilgi/kendimle-konusmalar

2/ Yalçınpınar’a dair her şeye (yaşantı parçalarına, yazılarına, kitaplarına, söyleşilerine, fotoğraf, şarkı, şiir, poetika, edebiyat ve tüm arşiv çalışmalarına) şu adresten ulaşabilirsiniz: https://www.zaferyalcinpinar.info

Eyl
29
2026
--

Efemeratik İnceleme: “Cennet Yolu’ndan Cennetin Doğusu’na…” (John Steinbeck’in ‘East of Eden’ Adlı Romanı) (Zafer Yalçınpınar)

Efemeratik edebiyatın ve sahafiye tutkusunun özü şu sanıyorum: Bir eserin veya efemeranın zaman içindeki yolculuğunu, yaşadığı çeşitli değişiklikleri, o öğenin kendi tarihindeki salınımıyla -eşsiz farklarla birlikte çeşitlenmesiyle- takip edebilmek… Yani, eserin taşıdığı yaşamsal izleri ya da varoluşsal hafızayı biriktirebilmek, kayıt altına almak, geleceğe taşımak ve korumak…

Benim için, John Steinbeck’in hayatı ve kitapları taşıdığı eşsiz özellikler açısından efemeratik birer anıta dönüşüyor her geçen gün: İngilizce orijinal adıyla “East of Eden”, şaşılacak kadar yeni ve güçlü bir nirengi noktası oluşturdu hem yaşamımda, hem koleksiyonumda, hem de zihnimde!  

Türkiye Yayınevi, 1953
(Görselleri büyütmek için üzerlerine tıklayınız…)

Steinbeck’in 1952’de Amerika’da yayımlanan ünlü romanının Türkçe’deki bibliyografik yolculuğunu takip ettiğimde, karşıma önce “Cennet Yolu” ismi çıkıyor. Vahdet Gültekin çevirisiyle Türkiye Yayınevi tarafından 1953 yılında basılan ilk edisyon; ardından Güven Yayınevi baskıları, Altın Kitaplar baskıları, başka tarihler, başka kapaklar, başka ciltler, başka şömizler…

Nihayetinde East of Eden‘ın aynı metni 1982 yılında -gene Vahdet Gültekin çevirisiyle- ilk kez orijinal adına sadık kalınarak “Cennetin Doğusu” başlığıyla yayımlanıyor. Bu isimle gerçekleşen ilk popüler baskı -ciltli ve şömizli olarak- Altın Kitaplar tarafından (Nobel Serisi kapsamında ‘N’ ibaresiyle) 1982 yılında çıkıyor.

Aslında, çok ilginç bir ayrıntıdır ki, gene 1982 yılında Nur Akarsu’nun etkileyici kapak tasarımıyla Anıt Yayıncılık (Çemberlitaş, Piyerloti Cad. No.13/10, İstanbul) tarafından Cennetin Doğusu adıyla yayımlanan bir başka baskı daha var. Fakat, söz konusu baskının künyesinde ‘ikinci baskı’ yazıyor. Anıt Yayıncılık’ın bastığı kitabın kapağında Cennetin Doğusu (daha büyük olarak) ve Cennet Yolu (parantez içine alınarak, alt-başlık şeklinde) birlikte yazılmıştır ve bu iki ismin kapakta bir arada göründüğü tek baskı da bu nadir nüshadır aslında… Bu durum, Anıt Yayıncılık’ın 1982 baskısının Altın Kitaplar’daki 1982 baskısından daha önce gerçekleşmiş olabileceğini düşündürdü bana. (Peki, buradaki gerçeği -1982 yılında iki yayınevi arasında ne olduğunu, ne yaşandığını- kim bilebilir? Anıt Yayıncılık romanı kaçak veya izinsiz olarak mı bastı, yoksa Gültekin’in yayınevi tercihi mi değişti birden bire, ne yaşandı, ne olup bitti bilemiyoruz.) Ardından -on yıl sonra, 1992’de- East of Eden, Nuriye Yiğitler’in çevirisiyle Oda Yayınları Dünya Klasikleri dizisinden bir kez daha basılıyor. Bu kitabın künyesinde de birinci baskı yazması ‘yayıncılık tarihi’ açısından çok ilginç gerçekten! 1990’lı yılların sonunda ise Altın Kitaplar tarafından gene Vahdet Gültekin’in çevirisiyle yayımlanmış çok çeşitli -bazıları iki cilt olmak üzere- East of Eden baskıları falan da var. Neyse…

Anıt Yayıncılık, 1982

2000’lerdeki duruma baktığımızda East of Eden, Türkçe’de Cennetin Doğusu adıyla hâlâ yeni baskılarını gerçekleştiriyor ve yayıncılık adına hâlâ etkili bir dolaşımı var. Kitap, önce Eylül 2004’te Remzi Kitabevi tarafından Derin Çizer ile Ömür Candaş’ın ortak çevirisiyle yayımlanmış ve 2012’de altıncı basıma ulaşmış. Sonrasında Sel Yayıncılık tarafından Roza Hakmen çevirisiyle 2017’den itibaren yayımlanan baskıların ardından İletişim Yayınları da aynı çeviriyi 2021’de yayımlamaya başlamış ve kitap Eylül 2026 tarihinde 10. baskısını gerçekleştirmiş. Böylece 1950’lerin Cennet Yolu’ndan bugünün Cennetin Doğusu’na uzanan çizgide, yalnızca kitap adı değil, çevirmenler ve yayınevleri de değişerek East of Eden’ın Türkiye’deki bibliyografik varoluşu da çeşitlenmiş oluyor. Eski nüshaların biçimsel özelliklerine (kapak tasarımı vb.) bakınca; güncel baskılarla aynı metnin yeniden ve yeniden yayımlanması, kitabın varoluşsal hafızasını da diri tutuyor bence… Bir de tabiî, tüm bunlar East of Eden’ın önemli bir efemeratik edebiyat arşivi ve koleksiyon öğesi olma niteliğini de üssel olarak arttırıyor!

Açık konuşmak gerekirse benim koleksiyonumda yer alan 1953 yayın tarihli Cennet Yolu nüshası sadece ilk baskı bir Steinbeck kitabı veya sıradan bir koleksiyon unsuru değil. Eşsiz bir efemera olarak görüyorum onu: İlk sayfasında -emin olamasam da- Vahdet Gültekin’in ıslak imzası var. ‘Emin değilim’ diyorum çünkü açık dijital noktalarda ve bilebildiğim nadir kitap arşivlerinde Gültekin’in doğrulanabilir bir imza görseline rastlayamadım. Fakat imzanın tarihini, el yazısı karakterini, mürekkebi ve derinlikli ithafın kitabın içeriğiyle kurduğu ilişkiyi düşündüğümde imzanın Vahdet Gültekin’e ait olduğunu hissediyorum. Ayrıca imzalı sayfadaki bu gizemli varoluş, bir efemera olarak onun kıymetini daha da arttırıyor zihnimde. Benim elimdeki nüshayı bu yüzden sıradan bir “eser” gibi değil, efemeratik arşivimde ve koleksiyonumda yer alan tarihsel bir tanıklık, bir “sahicilik belgesi” gibi görüyorum. Kitabın 1953’teki ilk baskısının üzerine, 31.7.1954 tarihinde düşülen ithaf yazısı şöyle: “Acaba hangi yoldur? Allah daima doğru yolda rehber versin.”

Türkiye Yayınevi, 1953
(Zafer Yalçınpınar Koleksiyonu’ndan…)

Efemeratik incelemelerde ve arşivde -hatta, diyebilirim ki evvel.org’un tamamında- yapmaya çalıştığım şey şu aslında: Bir esere kuru kuruya sahip olmak değil; onun hakikatinin özünü anlamak, bir duygunun koruyucusu veya taşıyıcısı olmak! Bunca yıl sonra -çekinmeden, açıkça- ifade ediyorum ki; evvel.org kapsamında yaşantılara veya bir eserin ânlarına dair bir hafıza alanı yaratarak, onları korumaya çalışıyorum.

Cennetin Doğusu’nun büyüklüğünü -kendi kendime- irdelemeye çalıştığımda kitabın bir koleksiyon değeri taşımasının yanı sıra, John Steinbeck’in hayatındaki belirleyici konumunun da öne çıktığını görüyorum. Steinbeck, 1951’de romanı yazmaya başlarken, editörü ve dostu Pascal “Pat” Covici’ye yazdığı notlarda, “Belki de şimdiye kadar yazdığım tek kitap bu!” diyor. Aslında Steinbeck’in “tek kitap” söylemindeki bu ısrarını poetik bir duruş olarak da tanımlayabiliriz: Çünkü Kaliforniya eyaletinin Salinas kasabasında geçen East of Eden, Steinbeck’in hayatının, ailesinin, çocuklarının, çektiği hakiki acıların büyük bir bütününü oluşturuyor. Bir de işin daha eski, daha derinde bulunan Habil-Kabil mitolojik katmanı var. Ezeli kardeşler çatışması, romandaki Trask ailesinin içine yerleşiyor; babanın sevgisi, kardeşler arasındaki rekabet, seçilme ve reddedilme, suçluluk ile kötülük tanımları eserle bütünleşmiş durumda.

Samuel Hamilton (1830-1904)

Tabiî ki, romanda ahlâki vicdanı ve saf insan erdemini tek başına sırtlayan Samuel Hamilton karakterini de unutmayalım: Steinbeck’in kendi öz dedesinden -ki gerçek hayattaki adı da Samuel Hamilton’dır- ilhamla var ettiği bu İrlanda kökenli yaşlı aile ferdi, verimsiz topraklarda kuyu açan, sessizce işe yarar icatlar yapan, yoksul ama ruhu çok güçlü bir bilge karakterdir. Trask ailesinin karanlık durumuna her temas ettiğinde orayı aydınlatan, sarsılmaz adalet ve hakikat arayışıyla romanın mihenk noktasını oluşturan Samuel, adeta emeğin ve kadim bilgeliğin sesidir. Kendi köklerine, o İrlandalı damarına dair romanda dile getirdiği, “İrlandalılara soru sorma çünkü sana cevap verirler!” sözü ne olursa olsun hakikati ifade etmenin yüceliğini işaret eder. İrlandalı Samuel’in varoluşu, yalanın ve günahın ortasında hile yapmadan durabilmenin, hakiki erdemin ta kendisidir. Bu nedenle East of Eden’ı, kutsal bir anlatıdan damıtılmış ve modern zamanlara geçirilmiş bir Kabil-Habil varyasyonu olarak okurken, Samuel Hamilton’ı da o trajedinin ortasındaki yegâne karakter olarak konumlandırmak elzemdir. Samuel Hamilton karakteri zihnimde -erdem kavramıyla birlikte- var oluyor hep, unutulmaz bir şekilde! Ayrıca, East of Eden odağında Steinbeck’in gerçek hayatındaki ‘kasaba yaşamı’na dair  büyük bir tartışma bulunuyor. East of Eden yayımlandığında Salinas’ın bazı sakinleri Steinbeck’i yadırgamışlar. Çünkü kitapta yalnızca hayalî Trask ailesi yok; Steinbeck’in kendi ailesi, çocukluğunun Salinas Vadisi, tanıdığı insanlar, yerel alışkanlıklar ve kasabanın gündelik hayatı da romanın içine sızmış. Özellikle Hamiltonlar, Steinbeck’in anne tarafından ailesinin edebî bir yansımasını oluşturuyor. Steinbeck, East of Eden’ı yazarken eski Salinas gazetelerini karıştırmış, doğumları, ölümleri, evlilikleri, kilise haberlerini, yerel söylentileri ve sosyal hayatın küçük ayrıntılarını toplamış, kendi öz kasabasının efemerasını romanın hammaddesine dönüştürmüş. Sonra, kitap yayımlanıyor ve bazı insanlar romandaki yerlerini, hakiki yansımalarını fark ediyorlar. Özellikle yerel kasaba hayatının, kasaba ahlâkının ve o dönemde yaşayan bazı kişilerin veya ailelerin tanınabilir biçimde yer almasının Salinas’taki gerçek halka rahatsızlık verdiği çok açıktır. Steinbeck’in East of Eden’la kasabanın sırlarını açığa çıkardığını düşünenler oluyor ve Steinbeck’e karşı büyük bir tepki doğuyor falan… Mantıklı düşünelim: Aslında Steinbeck onların hayatını icat etmemişti ki; onların yaşantılarını da içeren bir roman kaleme almıştı sadece… Neyse…

Orjinal Afiş, 1955, ABD

East Of Eden’ın varoluşunu uzamsal olarak düşündüğümüzde sinema tarihine adını kazıyan -ve hızlı yaşayarak genç yaşında ölen- efsanevi aktör James Dean’e de temas ediyoruz: Elia Kazan’ın 1955 tarihli East of Eden filmiyle Steinbeck’in romanı başka bir maddî ve görsel biçime kavuşuyor. Cal Trask artık yalnızca romanda değil; James Dean’in o hırçın, melankolik yüzünde -ve oyunculuğunda da- yaşamaya başlıyor. Biraz derin tahayyül edersek, East of Eden belki de James Dean’in ölüm ânında bile etkili olmuştur, olabilir de! Çünkü James Dean, 30 Eylül 1955 tarihinde (henüz 24 yaşındayken) yeni satın aldığı Porsche 550 Spyder arabasıyla -Steinbeck’in romanında mekân olarak işlediği- Salinas kasabasında gerçekleştirilecek özel bir spor araba hız yarışına (Bkz: 1st Annual Salinas Optimist Club Road Sports Car Races) giderken yolda (Cholome mevkiinde) korkunç bir kaza sonucu ölüyor!

James Dean’in öldüğü kazanın olay yeri fotoğraflarından biri… (1955)

Şimdilerde – bu yazıyı tamamlamamdan yaklaşık iki gün sonra, 1 Ekim 2026 tarihinde- East of Eden bu kez Netflix’te yedi bölümlük bir dizi olarak yayımlanacak. Dizinin yaratıcısı, senaristi ve yapımcısı Zoe Kazan, James Dean’in oynadığı filmin yönetmeni olan Elia Kazan’ın öz torunu! Yani Steinbeck’in hikâyesi önce dedenin zihninden geçip yetmiş bir yıl sonra da torunun senaryosu sayesinde yeni nesil izleyicilerle buluşacak. Uluslararası kaynaklardan okuduğum kadarıyla East of Eden‘ın hikâyesi de genişliyormuş; yedi bölümlük bu yeni uyarlamada romanın bütününe daha fazla alan açılıyormuş ve özellikle Cathy Ames karakteri merkezde olacakmış. Florence Pugh’nun canlandıracağı Cathy, Steinbeck’in o eski Kabil-Habil anıştırmasının içinden bugüne doğru yeniden çıkmaya hazırlanıyormuş…

Bir köşede Kabil ve Habil mitolojisi; başka bir köşede Trask ailesi ve onun yanı başında Samuel Hamilton’ın sarsılmaz erdemi; bir başka yerde James Dean’in hırçın yüzü; sonra Vahdet Gültekin’in ilk sayfaya bıraktığı o hakiki ithaf; en sonunda aynı hikâyenin yetmiş bir yıl sonra başka bir Kazan’ın elinde yeniden kurulacak olması… İşte size sahici bir şiir ve “imgesel alan derinliği!”

En baştaki iddiamı -bu kısa yazıya sonuç olarak- tekrar etmekte fayda görüyorum: Efemeratik edebiyatın ve kitap koleksiyonu heveskârlığının özü şudur: Büyük anlatıların ve ideolojilerin kendisini değil, onların yaşama temas ettikleri benzersiz -ve belki de biricik- ânları biriktirmek, saklamak ve korumak!

‘Şiir’in Ece Ayhan tarafından ‘tarihsel bir avadanlık’ olarak tanımlanmasının sebebi de budur aslında: Çünkü “Ancak tarihtir ki yeniden yazılabilir!”

Sahicilikle,
Zafer Yalçınpınar
29 Eylül 2026


Hamiş: EVV3L kapsamında yer alan John Steinbeck ilgilerine htps://evvel.org/ilgi/john-steinbeck adresinden, Z. Yalçınpınar’ın tüm edebiyat ve inceleme yazılarına ise https://zaferyalcinpinar.info adresinden ulaşablirsiniz.

Eyl
24
2026
--

Şeylerin Lirizmi ve Nesnel Şiir: (Eugène) Guillevic ve Poetikası


(…) (Eugène) Guillevic, 20. yüzyılın ikinci yarısında Fransız edebiyatına yön vermiş en önemli toplumcu ve nesnelci şairlerden biri olarak kabul edilir. Guillevic’in şiiri, dönemin popüler akımı olan sürrealizmden uzak durarak kendine has yalın, süssüz ve doğrudan bir üslup geliştirmiştir. Şiiri genellikle ‘şeylerin lirizmi’ veya ‘nesnel şiir’ olarak adlandırılır. İnsanlar ile cansız nesneler, geometrik şekiller ve doğa arasındaki derin bağları epik ama minimalist bir dille ele alır.(…)

“Şeylerin Lirizmi ve Nesnel Şiir: (Eugène) Guillevic ve Poetikası” başlıklı özel dosyayının tamamını https://upas.evvel.org/?p=3589 adresinden okuyabilirsiniz.



Hamiş: EVV3L kapsamında yer alan Poetika Çalışmaları arşivine https://evvel.org/ilgi/poetika-calismalari adresinden ulaşabilirsiniz.

Eyl
23
2026
--

ELİMİ UZATTIĞIMDA (Zafer Yalçınpınar)

ELİMİ UZATTIĞIMDA
-dengesiz bir şiir-

bulutlarla denkleşiyorum
rüzgârsız bir ân yok yüksekte
sesiyle buluşuyorum bu gece
______________yağmurun
on altıncı katın balkonundan
______________elimi uzattığımda

zihnimin yelkenlerini açıp
kuşlarla birlikte kanatlansam eğer
ışık hüzmesinin içinden
şiirlerden, resimlerden geçsem
-aylanın halesine dokunsam-
uzansam üç saniyeliğine aşağıya
gerçekliğin kütlesiyle buluşsam
_____________dünyanın yeryüzünde

ve kendi yükleriyle geride kalsa:
asansörler, kablo kanalları, giderler,
su ve elektrik tesisatları, menteşeler,
iç ve dış kapılar, perdeler, çerçeveler,
dolaplar, anahtarlar, kornişler, pencereler
kablolar, kulplar, korkuluklar, tencereler,
menteşeler, duş başlıkları, raflar, sineklikler,
beyaz eşya, ızgaralar, dijital sistemler,
ebeveyn banyoları, süpürgeler, kilitler

geride kalsa kendi yükleriyle
___________________yukarıda

-ağaçların yapraklarına dokunsam-
________________uykumda yürürken
ellerimle ayaklarım yer değiştirse
çatılar aşağıda olsa şimdi
_________elimi uzattığımda

Zafer Yalçınpınar
17 Mayıs 2026


Hamiş: Z. Yalçınpınar’ın tüm şiirlerine ve şiir kitaplarına https://www.zaferyalcinpinar.info/tum-siirleri-ve-siir-kitaplari-pdf/ adresinden ulaşbilirsiniz.

Eyl
22
2026
--

“PORTAL: AI Çağında Aklın Yitimi” (Rafet Arslan)

“PORTAL: AI Çağında Aklın Yitimi”
Rafet Arslan
Anlatı, Eylül 2026
okumak için: https://upas.evvel.org/?p=3539


Rafet Arslan’ın yeni kitabı “PORTAL: AI Çağında Aklın Yitimi”, insanın, dilin, bilincin, teknolojinin ve iktidarın iç içe geçtiği çağımıza dair parçalı ama birbirini tamamlayan bir düşün atlası sunuyor. Felsefeden edebiyata, bilimden mitolojiye, distopyadan gündelik hayata uzanan bu denemeler; yapay zekânın dönüştürdüğü dünyada insan olmanın, düşünmenin ve anlam aramanın sınırlarını sorguluyor. PORTAL, kesin cevaplardan çok yeni soruların peşine düşen, çağımızın zihinsel ve toplumsal dönüşümüne içeriden bakan bir döngüsel denemeler bütünü.


“Sıkı şiire öncelik vermek” ve “imgelemin özgürleşmesini sağlamak” amacıyla dijital yayıncılık serüvenini sürdüren UPAS Yayın‘ın tüm kitaplarını upas.evvel.org adresinden ücretsiz olarak okuyabilirsiniz.

Eyl
21
2026
--

“Nerden baksak kendini anlatıyor her şey.” (1999-2026 Fotoğrafları)

2026 / 2025 / 2024 / 2023 / 2022-(II) / 2022-(I) / 2021 / 2020 / 2019
2018 / 2017 / 2016 / 2015 / 2014 / 2013 / 2011-2012 / 2005-2007 / 1999-2004


1999’dan bugüne ânları görüntülüyorum, vizörden bakıp deklanşöre basıyorum. Yaşamı ânlamak için yapıyorum bunu ve hâlâ ilk ândaki gibi heyecan duyuyorum. Fotoğraf konusundaki ustam -dünyayı sırtında taşıyan- Tunç Üvendire‘dir. Fotoğraftan hiçbir zaman para kazanmadım. (Yalnız bir kez, Gümüşlük Akademisi’nde İlhan Berk adına düzenlenen bir fotoğraf yarışmasına katıldım ve üçüncü seçildim falan… Tahmin edebileceğiniz gibi ödülü reddettim, umursamadım tabiî ki…)

Fotoğraf sanatındaki ilkelerimi İlhan Berk’in şu dizesi bütünlemiştir; “Nerden baksak kendini anlatıyor her şey.” Yaşamı dinlemek, ânlamak için fotoğraf çekiyorum. Dokuları ve duygudurum tuşelerini çok önemsiyorum. Ne daha fazlası, ne de daha azı…

foto.zaferyalcinpinar.info adresinde yıllara tasnif edilmiş şekilde en sevdiğim fotoğraflarımdan oluşan bir dijital galeriyi fotoğraf sanatı meraklılarının ilgisine sunuyorum.

Seyircilere iyi ânlamalar dilerim.

Zafer Yalçınpınar
Eylül 2026


Notlar:
-Şüphesiz, yeni teknolojilerle birlikte yeni nesiller çok daha iyi görüntüler elde edeceklerdir ki zaten öyle olması gerekir; bu durum tevazuyla kabulümdür.
-Web sitelerime teknik desteğini ve yardımını esirgemeyen Sn. Akın Demirci‘ye (yerden göğe kadar) teşekkür ederim.
-Meraklısı için, aşağıda en sevdiğim birkaç fotoğrafım bulunuyor.



Hamiş: Zafer Yalçınpınar’ın yaşamına ve eserlerine dair her şey https://www.zaferyalcinpinar.info adresinde bulunuyor.

Eyl
15
2026
--

“Sonrasız bir gecenin tam eşiğinde duruyoruz.” (Zafer Yalçınpınar)

SON SÖZ

yavaş yavaş hatırlayamayacağız
________tarihin büyük döngüsünü
ve son bir kez -belki de ilk kez-
dünya yenileyemeyecek kendini
özünün son sözünü
söylemeyerek
____tek bir âna dönüştürecek zaman
_______toprağın çürümesini

başlayacak
sonrasız veya ufuksuz
sessizliğinde
______geleceğin
____________ölümü

çünkü akıl verdi insanlar kötülüğe
hakikatin dokuma tezgâhlarını
___________________durdurarak
son verecek bu yaşamın son gücü
kendi
___örgüsünün
_________özüyle

kendisine

Zafer Yalçınpınar
Ağustos 2026


“Zaman durdu ve sonrasızlık başladı.” Yüzyıllık Yalnızlık’ta Macondo kasabasının kurucusu José Arcadio Buendía’nın, zamanın ilerlemeyi bıraktığını ve her günün “pazartesi” olduğunu fark edip bir kestane ağacının altında sonrasızlığa teslim olduğu o ân, ‘Son Söz’ adlı şiirimdeki asıl çağrışımı oluşturuyor. (Zy)

CEM SAYIZ: Takip ettiğim kadarıyla, kısa, minimalist ve iddiasız görünen şiirler yazıyorsunuz son yıllarda… ‘Son Söz’ adlı şiirinizde de durum aynı… Fakat görüyorum ki şiirinizde yapısal bileşenleri bilerek ayrıştırmışsınız. Dize kesmeler, boşluklar ve alt çizgiler okuyucunun zihinsel ve görsel konforunu tamamen bozuyor. Bu tekinsiz biçim ve sesle ilgili şeyleri bir kenara bırakırsak; şiirinizde felsefi bir derinlik arayışı da var galiba… Son Söz’ün arkasındaki felsefi yaklaşım nedir? Sizin bu dizelerinizi okuyan biri ne düşünmeli? İnsanlığın bilgiyi ve aklı kötülükle birleştirerek yaşamın o kadim tezgâhını durdurduğunu söylüyor, büyük bir kozmik iddiada bulunuyorsunuz! Öyleyse, kendi sonumuzu hazırlayan bir çöküş çağını yaşıyoruz demektir sizin için… Peki bu kurduğunuz karanlık atmosferde şiirinizi nasıl okumalıyız gerçekten?

ZAFER YALÇINPINAR: Son Söz şiirimde kurmaya çalıştığım şey, insanlığın uygarlığını mihenk noktasından yakalayan bir varoluşsal kara delik duygusu… Çünkü şiir dili, zamansal bir donuk ân veya konum çerçeveleyebildiği ölçüde felsefi anlam katına erişiyor. Ben bu erişimi ‘imgesel alan derinliği’ olarak kavramsallaştırmaya gayret ettim hep… Neyse… Aslında şiirde Son Söz başlığının altına bir alınlık olarak, Gabriel Garcia Marquez’in ‘Yüzyıllık Yalnızlık’ adlı efsanevi -ve büyülü- eserinde geçen şu cümleyi kullanmalıydım: “Zaman durdu ve sonrasızlık başladı.” Yüzyıllık Yalnızlık’ta Macondo kasabasının kurucusu José Arcadio Buendía’nın, zamanın ilerlemeyi bıraktığını ve her günün “pazartesi” olduğunu fark edip bir kestane ağacının altında sonrasızlığa teslim olduğu o ân, şiirdeki asıl çağrışımı oluşturuyor. Şiirde “tek bir âna dönüştürecek zaman / toprağın çürümesini” derken, aslında insanlığın bizzat kendi elleriyle yarattığı o büyük felci, dilsizliği, sonrasızlığı, hiçliği anlatmak istedim. Bununla birlikte ustamız Oruç Aruoba’nın Yürüme adlı eserindeki “yer, yön, yol” yaklaşımı da hep zihnimdedir. Orada Aruoba insanın sürekli yolda olan, hep yürüyen bir varlık olduğunu ifade eder. Yürümek -ve düşünmek- hayatla kurulan en sahici bağ gibidir… İşte insanlar ne zaman ki “akıl verdi kötülüğe”, yani zekâyı, rasyonaliteyi, algoritmaları ve teknolojiyi sadece sömürmek, doğayı talan etmek ve kapitalist güç kazanmak için araçsallaştırdı; işte o ân zamanın tezgâhı, hakikat yolundaki kalb ve vicdan arayışı kırıldı. İnsanlığın yürüyüşü durdu. Yol bitti. Zaman ileriye akan bir nehir olmaktan çıkıp, kendi içine çöken durgun bir göle, hatta bir kara deliğe dönüştü. Böyle hissediyorum ben. Çünkü bence bugünün dünyasında ‘anlam’ın kendisi de yoruldu: Olayların, olguların ve nedenselliğin dikişleri bu kadar söküldüğünde, bu kadar retorik içerisinde dil de artık hakikati taşıyamaz hâle geliyor ve insan kendi içine kilitleniyor, düşünce felce uğruyor. Aruoba’nın bahsettiği o en uç varoluşsal sınıra, yani “sustuğun yerde başlayan o devasa dilsizliğe” çarpıp bitecek gibi her şey. Bu bir tahayyül meselesi…. Márquez’in romanının sonunda, soyun son üyesi el yazmalarını okuyup kendi geçmişini ve geleceğini çözdüğü ân, kasaba devasa bir kasırgayla yeryüzünden silinir ya; işte benim şiirimdeki “özünün son sözünü söylemeyerek” ifadesi tam da o ân… Yaşamın doğası -ta kendisi- artık bu çıkar odaklı ve açgözlü insanlığa dair yeni hiçbir şey söylemek istemez. Yaşam şiirselliğini kaybeder! Dizeler, imgeler, her şey biter, kapılar kapanır ve ebedi bir sonrasızlık başlar. Dünyanın sonu uzaydan bir göktaşıyla gelmeyecek. İnsanlık, kendisini kalb, vicdan ve doğanın adaletinden kopardığı gün kendi sonunu ilmik ilmik örmeye başladı bence. “Son verecek bu yaşamın son gücü / kendi örgüsünün özüyle kendisine.” Bizler şu ân, sonrasız bir gecenin tam eşiğinde duruyoruz. Öyle görüyorum ben. Kimse bu karanlığın akkorluğunun kusuruna bakmasın!

13 Eylül 2026


Hamiş: ‘Son Söz’ adlı şiir ilk kez 31 Ağustos 2026 tarihinde banliyo.org kapsamında yayımlanmıştır. (Bkz: https://banliyo.org/son-soz-zafer-yalcinpinar/) Yalçınpınar’ın tüm şiirleri ve şiir kitapları https://www.zaferyalcinpinar.info/tum-siirleri-ve-siir-kitaplari-pdf/ adresinden tam metin pdf dosyası biçeminde okunabiliyor.

Eyl
11
2026
--

John Steinbeck Romanları’nın Eski Baskılarından Şömizler ve Ciltler Seçkisi (1961-1987)

(Görselleri büyütmek için üzerlerine tıklayınız…)


EVV3L kapsamındaki John Steinbeck Arşivi:
1/ https://evvel.org/ilgi/john-steinbeck
2/ https://evvel.org/ilgi/john-steinbeck/page/2


Ak Kitabevi, 1963

(Görselleri büyütmek için üzerlerine tıklayınız…)


Güven Yayınevi, 1961
Güven Yayınevi, 1961

Güven Yayınevi, 3. Baskı, 1968


EVV3L kapsamındaki John Steinbeck Arşivi:
1/ https://evvel.org/ilgi/john-steinbeck
2/ https://evvel.org/ilgi/john-steinbeck/page/2




(Görselleri büyütmek için üzerlerine tıklayınız…)

Altın Kitaplar, 1977
Halk Kitabevi, 1967
Halk Kitabevi, 1967
Cennetin Doğusu, Altın Kitaplar, 1982

EVV3L kapsamındaki John Steinbeck Arşivi:
1/ https://evvel.org/ilgi/john-steinbeck
2/ https://evvel.org/ilgi/john-steinbeck/page/2


Güncelleme Tarihi: 6 Eylül 2026
Oluşturulma Tarihi: Şubat 2025

Eyl
10
2026
--

Banliyö Şiir-Sanat’ta; Öküz’lemeler (Ece Ayhan, 1997)

Ece Ayhan’ın 2004 yılında yayımlanan ÖKÜZ’LEMELER
adlı kitabının tam metni BANLİYÖ Şiir-Sanat’ta!
Okumak için: https://banliyo.org/ece-ayhan-okuzlemeler/


Ece Ayhan, Öküz’lemeler
Sel Yayıncılık (Geceyarısı Kitapları No:26), 1. Baskı, 2004

(Görselleri büyütmek için üzerlerine tıklayınız…)


Ece Ayhan’ın Son Günceleri (1997-2000)

Ece Ayhan’ın Öküz Dergisi’nde yayımlanan diğer yazılarının bir kısmına “Ece Ayhan’ın Son Günceleri” başlığı altında https://evvel.org/ece-ayhanin-son-gunceleri-1997-2000 adresinden ulaşabilirsiniz.


Hamiş: “Ece Ayhan” başlıklı arşiv ve araştırmalara https://www.zaferyalcinpinar.info/ece-ayhan-arsivi-ve-arastirmalari/ adresinden ulaşabilirsiniz.

Eyl
10
2026
--

SON SÖZ (Zafer Yalçınpınar)

yavaş yavaş hatırlayamayacağız
________tarihin büyük döngüsünü
ve son bir kez -belki de ilk kez-
dünya yenileyemeyecek kendini
özünün son sözünü
söylemeyerek
____tek bir âna dönüştürecek zaman
_______toprağın çürümesini

başlayacak
sonrasız veya ufuksuz
sessizliğinde
______geleceğin
____________ölümü

çünkü akıl verdi insanlar kötülüğe
hakikatin dokuma tezgâhlarını
___________________durdurarak
son verecek bu yaşamın son gücü
kendi
___örgüsünün
_________özüyle

kendisine

Zafer Yalçınpınar
Ağustos 2026


Hamiş: ‘Son Söz’ adlı şiir ilk kez 31 Ağustos 2026 tarihinde banliyo.org kapsamında yayımlanmıştır. (Bkz: https://banliyo.org/son-soz-zafer-yalcinpinar/) Yalçınpınar’ın tüm şiirleri ve şiir kitapları https://www.zaferyalcinpinar.info/tum-siirleri-ve-siir-kitaplari-pdf/ adresinden tam metin pdf dosyası biçeminde okunabiliyor.

Eyl
09
2026
0

Gördüm, gördüm, gördüm: “Gerçeklikte gemiler terketmektedir fareleri.” (Ece Ayhan)


Sıkı şair Ece Ayhan‘ı saygıyla anıyoruz…
(10 Eylül 1931 – 13 Temmuz 2002)



“Beni kafakola alamıyorlar. Şu anda bile -ki 60 yaşındayım- kafakola alamıyorlar.Bir beklentim yok. Bir şey istemiyorum. Ev istemiyorum, rüşvet istemiyorum, para istemiyorum, ödül istemiyorum.” Ece Ayhan



Ece Ayhan’a dair video arşivine https://youtube.com/playlist?list=PL-xdB10oBNDXU6wkU5PgEecyyg1BePwuh adresinden ulaşabilirsiniz.


YANKI ODASI’NDA
ECE AYHAN’A SAYGI ÖZEL YAYINLARI

12 Temmuz 2025, 3. Kısım

25 Temmuz 2024, 2. Kısım

13 Temmuz 2024, 1. Kısım


EVV3L’in Ece Ayhan İlgileri İndeksi (2007-2026)
https://evvel.org/eceayhanindeksi.pdf


EVV3L’in Ece Ayhan Arşivi
https://evvel.org/ilgi/ece-ayhan
https://evvel.org/ilgi/ece-ayhan/page/2
https://evvel.org/ilgi/ece-ayhan/page/3
https://evvel.org/ilgi/ece-ayhan/page/4
https://evvel.org/ilgi/ece-ayhan/page/5
https://evvel.org/ilgi/ece-ayhan/page/6
https://evvel.org/ilgi/ece-ayhan/page/7
https://evvel.org/ilgi/ece-ayhan/page/8
https://evvel.org/ilgi/ece-ayhan/page/9
https://evvel.org/ilgi/ece-ayhan/page/10
https://evvel.org/ilgi/ece-ayhan/page/11
https://evvel.org/ilgi/ece-ayhan/page/12
https://evvel.org/ilgi/ece-ayhan/page/13
https://evvel.org/ilgi/ece-ayhan/page/14



Ece Ayhan Web Sitesi:
https://www.zaferyalcinpinar.info/ece-ayhan-arsivi-ve-arastirmalari/



Zafer Yalçınpınar’ın İnceleme Yazıları

1/ Ece Ayhan Hakkında Bilinmeyenler (2016)
Okumak için: https://bit.ly/eceayhanbilinmeyenler

2/ Ece Ayhan’ın İktidar Karşıtlığı (2017)
Okumak için: https://bit.ly/eceayhaniktidarkarsitligi

3/ Ece Ayhan Çağlar Adası (2012)
Okumak için: https://bit.ly/eceayhanadasi


Eyl
06
2026
--

Necdet Kurdakul’un Köşe Yazılarında Marmara Adası (1973)

(Köşe yazılarını büyüterek okumak için üzerlerine tıklayınız…)


Necdet Kurdakul‘un (1916-1998) Dünya Gazetesi’nde kaleme aldığı bu köşe yazılarını arşivimizle paylaşan Sn. Tekin Deniz‘e çok teşekkür ederiz. EVV3L kapsamında yayımlanan “Marmara Adası” ilgilerinin tümüne https://evvel.org/ilgi/mermer-adasi adresinden ulaşabilirsiniz.

Eyl
05
2026
--

Müzik: “Çalgıdönümler” (Önder & Yalçınpınar)


YouTube’da playlist olarak dinlemek için:
https://youtube.com/playlist?list=PLbHTd5h525P4



Önemli Not: Temmuz 2026’da “Çalgıdönümler” başlığı altında yayımlanan şarkı deneyimleri, Sn. Erdener Önder’in müzikal bilgisi ve kod/komutlarıyla (Suno ve Logic yapay zekâ algoritması kullanılarak) gerçekleştirilmiştir. Bu özverili çalışmaları sonucunda şiirlerimi/sözlerimi şarkı olarak duyma imkânı sağladığı için Sn. Erdener Önder‘e çok teşekkür ediyorum. (Zy)

Eyl
01
2026
--

SILAYA ÇAĞIRDIM ZİHNİMİ BU SABAH GURBETTEN (Uluer Aydoğdu)

On bir Temmuz iki bin yirmi altı
günlerden Haş-r
Cumartesi diyor çoğunluk
ücrada, kuytuda
ters dönmüş zirve, dipte
aha cem, aha miting, aha öbekleşme
neşriyata teşne çoktan.

Samanyolu Gökadası hakkında bir ada
Güneş Sistemi’nin
kaybolmasın deyü deyü
bir yörüngeye oturtup şimdi burada kıldığı tümsektir dünya
ters dönmüş o çukurda
kuş kuşayız ya hu
hiç hiçe
zen zene.

Sılaya çağırdım zihnimi bu sabah gurbetten
bir kuşu karşılayıp
kucakladım onu balıklamasına
ve okşadım saçlarını uzun uzun
(…)

Uluer AYDOĞDU
Temmuz 2026


Şiirin tam metnini https://upas.evvel.org/?p=3523 adresinden okuyabilirsiniz.

Ağu
28
2026
--

İLHAN BERK yaşıyor!

İlhan Berk’in kendi el yazısı ile…
“ÜÇ KEZ SENİ SEVİYORUM DİYE UYANDIM” adlı şiiri…



“Şiirimizin uç beyi” İlhan Berk‘i (1918-2008) saygıyla anıyoruz…


İlhan Berk’in Poetikası (Yayın Tarihi: 18 Ağustos 2024)


YANKI ODASI (16. Bölüm, 17 Kasım 2024)
İlhan Berk’e Saygı Özel Yayını



İLHAN BERK ARŞİV ÇALIŞMALARIMIZ:

https://evvel.org/ilgi/ilhan-berk
https://evvel.org/ilgi/ilhan-berk/page/2
https://evvel.org/ilgi/ilhan-berk/page/3
https://evvel.org/ilgi/ilhan-berk/page/4
https://evvel.org/ilgi/ilhan-berk/page/5
https://evvel.org/ilgi/ilhan-berk/page/6
https://evvel.org/ilgi/ilhan-berk/page/7
https://evvel.org/ilgi/ilhan-berk/page/8


İLHANBERKİĞNE, Zafer Yalçınpınar
UPAS Yayın/Anlatı, Ağustos 2018, 20 Sayfa
Okumak için: upas.evvel.org/ilhanberkigne.pdf

Ağu
20
2026
--

“Issızlığın ortasında ilerliyorduk.” (Yu Hua)

(…)

Issızlığın ortasında doğrulup taşı ardımda bırakarak yine ıssızlığın derinliklerine doğru yürümeye başladım. Karla karışık yağmur hâlâ usul usul yağmaya devam ediyor, ama üstüme bir damla dahi düşmüyordu. Yalnızca çevremi sarmalıyor, etrafımda dolanıyordu. Her adımda sulu kar perdesi usulca açılıyordu, arkamı dönüp baktığımdaysa aynı perdenin tekrar kapanmış olduğunu görüyordum.

Hafızamın patikasında, Li Yuezhen’e doğru ilerliyordum.

(…)

YU HUA
“Yedinci Gün”, Çev: Alper Dayıoğlu
Jaguar Yay. 1. Baskı, 2025, ss. 102, 124, 158

Ağu
18
2026
--

‘Çamaşırcının Kızı’ Çizimleri (Agop Arad, 1964)


“Çamaşırcının Kızı”, Orhan Kemal
Hikâye Kitabı, Yeditepe Yayınları, 2. Baskı, 1964

(Görselleri büyüterek incelemek için üzerlerine tıklayınız…)



“İki Kız” adlı hikâye için…

(Görselleri büyüterek incelemek için üzerlerine tıklayınız…)


Hamiş: EVV3L kapsamında yer alan Yeditepe Yayınları ilgilerine https://evvel.org/ilgi/yeditepe-dergisi adresinden, imzalı ilgilere ise https://evvel.org/ilgi/imzali adresinden ulaşabilirsiniz.

Powered by WordPress | Theme: Aeros 2.0 by TheBuckmaker.com