Fenerbahçe Spor Kulübü’nün efsanevi formasını hakkıyla taşımış futbolculara dair en ilginç tarihsel yazılar, efemeralar, buluntular ve araştırmalar Fenerbahçe Tarihi adlı web sitesinde yer alıyor…
Büyükamcam Yaşar Yalçınpınar‘ın (d. 1914- ö. 1998) forma giydiği maçları, skorları, attığı golleri, maçlara dair gazete kupürlerini, yorumları ve özellikle de Galatasaray’a karşı oynadığı maçlardaki başarılarını içeren kapsamlı bir inceleme yazısı yayımlandı. Futbol tarihimiz -ve aslında, FB-GS ezelî mücadelesi- için önem taşıyan 22 Mayıs 2020 tarihli bu incelemenin tam metnini aşağıdaki bağlantıdan okuyabilirsiniz:
(…) 6 Haziran 1937 tarihinde Fenerbahçe Spor Kulübü, Kadıköy’de 29. kuruluş yıldönümünü kutluyordu. Sporcuların resmî geçidinden sonra, ilk olarak Fenerbahçe-Güneş tekaütleri maçı oynandı, sonra da Fenerbahçe birinci takımı Rapid Wien ile karşılaştı… Aynı saatlerde İstanbul’un Avrupa yakasında Taksim Stadı’nda ise Ankaragücü, Galatasaray ile maç yapıyordu. Yaşar Yalçınpınar’ın hat-trick yaptığı bu müsabaka için mikrofonlarımız Akşam gazetesinde…
Bu hafta millî kümenin yegane maçı olan Galatasaray-Ankaragücü karşılaşması dün iki-üç bin seyirci önünde Taksim Stadı’nda oynandı.
Galatasaray takımı şöyle idi: Sacid, Reşat, Lütfi, Ekrem, Hayrullah, Suavi, Necdet, Eşfak, Süleyman, Haşim, Bülent
Ankaragücü de en kuvvetli şeklini muhafaza ediyordu.
Dördüncü dakikada Ankaragücü sol açığı Hamdi’nin şandellediği topu karşılamak üzere çıkan Sacid, Galatasaray kalesini boş bıraktı ve top Güc’ün en tehlikeli muhacimi Yaşar’a geçince Lütfi de boş kaleye geçti. Yaşar topu kaleye gönderdi ve Lütfi eliyle tutmak mecburiyetinde kaldı. Bu suretle penaltıdan Ankaragücü ilk dakikalarda birinci golünü (Şükrü) yaptı.
Bu devrede maç hemen hemen mütevazin oldu, fakat Galatasaray muhacimleri hayli beceriksizlikler yaparak mühim fırsatlar kaçırdılar. O kadar ki kırk dördüncü dakikada Ankaragücü aleyhine verilen penaltıyı bile gole çeviremediler. Devre 1-0 Ankaralılar lehine bitti.
İkinci devre başında Güçlüler, Galatasaray’ın üstünlüğünü bertaraf etmeye muvaffak oldular. Galatasaray kalesinin üst üste tehlikeli ziyaretlerine maruz kaldığı görülüyordu. Nitekim Yaşar 17. ve 18. dakikalarda birbiri arkasına iki gol çıkararak takımını 3-0 galip vaziyete çıkardı.
Galatasaraylıların artık muhakkak bir mağlubiyeti kabul edecekleri tahmin edilirken sarı kırmızılılar yeniden hücuma geçtiler ve 20. ve 21. dakikalarda iki gol çıkardılar.
Maç en heyecanlı safhasına girmişti. Galatasaraylılar bir gol daha çıkararak beraberliği kurtarmak için çabalıyorlardı. Muhakkak bir galibiyeti tehlikeye düşüren Güçlüler de yeniden bir sayı çıkarmak için uğraşıyorlardı. Güçlüler bu mücadeleden galip çıktılar. Yaşar, 31. dakikada bir gol daha atarak kati şeklini verdi ve Güçlüler sahadan 4-2 Galip çıktılar. (…)
(…) Altıncı dakikada Ali Rıza topu uzaktan Galatasaray kalesine doğru ortaladı. Lütfi kale önüne düşen topu güzel bir degajmanla uzaklaştırdı. Top santraya doğru ilerlemiş olan Yaşar’ın önüne düştü. Yaşar’ın da Galatasaray kalesine kadar inen uzun bir şandelini görüyoruz. Osman kaleden çıkarak bu şandeli yumrukla uzaklaştırdı. Akını gayet iyi bir şekilde takip eden Mehmet Reşat topu havadan kalenin önüne doğru vurdu. Santrfor Yaşar yakaladığı topu yerden Galatasaray kalesine gönderdi. Lütfi ile Osman aynı zamanda plonjon yaptılar. Lütfi’nin hareketi kaleciyi şaşırttığı için Osman topu tutamadı. Yaşar’ın ikinci bir sol şutu yerden ağları buldu. (…)
Öncelikle, tüm başarısızlıklarımızı “Yazıklar olsun!” diyerek içten duygularla kutluyorum! Kongrede Aziz Yıldırım’a oy vereceğim…
Çünkü; bir grup şirketi gibi şımarık beyaz yaka kafasıyla yönetilmeyen, twittercılık-medyacılık-pazarlamacılık-iletişimcilik oynamayan, tüm siyasi odaklar tarafından yıkılması gereken bir ideolojik hedef olarak görülmeyen, patron localarındaki üç beş sanayici ile üç beş rantçının yanlış kararlarıyla finansal şamar oğlanına dönmemiş, federasyonun/hakemlerin kolayca haksızlık uygulayabileceği bir çürük kaya veya kâğıt-kürekten ibaret bir merci gibi eylemsizlik çıkmazına girmeyen, tarihe geçecek derecede uzun soluklu başarısızlıkların/hüsranların timsali haline gelmemiş… gerçek bir Fenerbahçe’ye ihtiyacımız var çünkü… Küllerinden doğacak bu yeni Fenerbahçe’ye de ancak yalın gerçekler‘i görerek ulaşabiliriz. Kimse kusura bakmasın: Dost acı söyler!
Sn. Ali Koç, sizi Fenerbahçe Spor Kulübü’nün Başkanlığına bizler getirdik ve inşallah bizler göndereceğiz…
Yalçınpınar ailesinin en çalışkan, en fedakar ferdiydi Fethi Yalçınpınar… Köklerimiz hâlâ onun sayesinde güçlüdür. 1913 yılında Kadıköy Yeldeğirmeni’nde doğup büyümüştür. Sonradan (1943 yılında) Erenköy’de (fırın sokak ile ethem efendi caddesinin kesiştiği noktada) marangoz dükkânı açarak yaşamına Erenköy’de ailesiyle birlikte devam etmiştir. Suzan Yalçınpınar’ın eşi, Vedat Yalçınpınar ile Ümran Yalçınpınar (evlilik sonrası soyadıyla Ümran Yaman’ın) babasıdır. Zafer Yalçınpınar ile Zeynep Yaman Koyuncu’nun dedesidir. (Kaan Koyuncu’nun ise büyük dedesidir.)
Yaşar, Eleni, Suzan ve Fethi Yalçınpınar
Fethi Yalçınpınar Fenerbahçe Spor Kulübü’nün üyesiydi ve özel neferlerindendi. Komşusu olduğu Fenerbahçeli futbolcular Lebib Elmas ile Zeynel Üner’in (Zogo Zeynel) mahalleden (Kuşdili-Yeldeğirmeni/Paris Mahallesi) yakın arkadaşıydı ve santrfor Yaşar Yalçınpınar‘ın da öz kardeşiydi. Ayrıca birçok kez Ortadoğu ve Balkan Güreş Müsabakaları’nda milli takımın kafile liderliğini yapmıştır.
Erenköy’deki marangoz dükkânının tabelası ve marangozhane aletleri Koç Müzesi’nde sergileniyor…
Zafer Yalçınpınar, Temmuz 2024
Fethi YalçınpınarKoç Müzesi Teşekkür MektubuFethi Yalçınpınar’ın KartvizitiYaşar ve Fethi Yalçınpınar
nerden başlıyor içindeki hiç ordan yürüyorum seni kimsesiz tüm boşluklar el çırpıyor sevinçten kendilerini unutuyor sayılar gökyüzü aksıyor hayatında ilk kez nerden başlıyorsa iç indeki hiç ordan çivileniyor plastik çiçekler duvarlara örülüyor bir sarmaşık yalanlardan pencereler açılıyor kırmızı ve siyah halılar ve plakalar daha derin düşüncelere dalarak
zorlanıyor yapraklar ve ağaçlar
nerde bitmiyor içindeki hiç korkma orda duruyorum dimdik tüm boşluklar teslim oluyor dağılıyor evler para balyaları gibi dizilen yüzsüzler sırtlarını yüklenip gidiyor mesaicilerin cepleri ve elleri ve kafaları ve kalemleri duruyor gökyüzü yoluna devam ediyor topraklar birleşiyor ki zaten bir deniz kendini yineliyor orda duruyorum dimdik bitiyor iç indeki hiç
(…) Dipsiz Göl’de yer alan şiirler 2017’den günümüze kaleme aldığım 21 pâreden oluşuyor. Bu şiirleri fragmante varoluşlarından çıkararak, şiirlerin taşıdığı kırık ve acılı yükleri bütünsel bir düzlemde nasıl konumlandırırım diye uzun zamandır düşünüyordum:- maalesef şairler bazı tarihsel döngü noktalarında birer düşünür gibi davranmak zorunda kalır. Neyse… Bahsettiğim ve ihtiyaç duyduğum konumlandırma noktasında yeni bir imgesel alan derinliği tasarımı oluşturmam gerekiyordu ki bu tasarımı oluşturabilmem için de 21 pâredeki benzerlikleri ve farklılıkları belirlemek çok önemliydi. Şiirlerin sınırlarını yoklamam, şiirsel dil açısından yakınsama ve ıraksama noktaları nasıl akışkanlaşıyor gibi sorulara cevap bulmam ve şiirlerin biçimsel öğelerini dönüştürmem gerekiyordu. İşte, senin ifade ettiğin ‘nefessiz imgesel düzlem’ veya ‘karanlık ormanlardan geçmek’ gibi benzetmeler böylesi bir ortak alanda anlam kazanıyor; Almancası ‘weltschmerz’… Bu ifadeyi ‘dünya ağrısı’ veya ‘varoluş sancısı’ olarak çevirebiliriz. Bugün içerisinde hayatta kalmaya çalıştığımız neoliberal düzenin kentsel gündemini ve tüm bileşenleriyle birlikte kurulu rant ekosistemini -gerçekten de- kötücül bir ‘karanlık orman’ olarak görebiliriz. Ve evet, bu palyatif ve tıknefes süreç bir yaşayıştan çok ‘hayatta kalma’ uğraşısı olabilir ancak… Ölümle kalım arasında… Uğur’un Taksim’deki düşüş ânı zihnimdeki imgesel haritada böylesi bir orijin oluşturdu. ‘Dipsiz Göl nerde, neresidir?’ diye sorsan bana, ‘Taksim’de, Uğur’un atladığı ânda ya da düştüğü yerde açılan bir paralel evrende!’ diye cevaplarım. Uğur’un ‘kazayla intihar’ olarak tanımladığım düşüşü ve vefatı zihnime bir şimşeğin görüntüsü gibi mıhlandı… (…)
Uğur Yanıkel kısa yaşamında edebiyat hakkında çok şeyler yaptı ve bunun için bugün onun adını anıyoruz. Uğur’la 2015 yılında bir dergi fuarında tanışmıştık. 20 yaşında pırıl pırıl bir insandı. O yaşlarda edebiyat hakkında keskin çizgileri olan ve bir amaç uğruna bu denli çabalayan çok az insana rastlanır. O dönemlerde, fanzinlerin ve dergilerin birbiriyle yarıştığı dönemde her köşede insanlarla bağ kuran şiirin bu kafes içinde gerçeklerle uğraşmasını gerektiğini düşünen birisiydi. Bu noktada kendine Ece Ayhan’ı rehber edinmişti ve onun arşivlerini didik didik etmekle meşguldü. Ece Ayhan’ın aksi ve kendine has tavrının bir değişiği de Uğur’da yer alıyordu. Kendi sınırlarını çok net çizer yaşamına çok az insan alırdı. Yaşamına aldığı insanlarla muhteşem bir diyaloğu vardı. Bunun yanında enerjisi hiç tükenmezdi. Kendine has söylemleri, her gün yeni bulduğu hitap biçimleriyle yaptığı laf cambazlıkları hiçbir zaman unutulmayacaktır. Uğur’un kişisel tanımını böyle sayfalarca yapabilirim. Ama bugün daha çok yaptığı işlere değinmek istiyorum.
1/ŞAİRLİK YANI
Şiirleri ve yazıları, Aydınlık Kitap, Diri Ozanlar Derneği, Karanfil, Karazin, Panoptikon, Parende, Peyniraltı Edebiyatı, Dünyadan Çıkış Yolları, Gard, Sipsi Majör gibi dergi ve fanzinlerde yayımlanmıştır. Uğur Yanıkel’in şiiri, bir nehirde suyun kırıldığı küçük şelalelere benzer. Şiirinde, Ece Ayhan’dan fazlasıyla beslenen bir tarihsel derinlik, kapalılık ve kelime oyunları hakimdir. Hatta bazen şiirine o denli bürünür ki, bazı şiir çevrelerinde “Paşa dedesi” olduğu yönünde söylemler duyulmuştur. Silahlar, Bandolar, Hanlar ve Pasajlar gibi şiirlerinde bu temalar sıkça yer alır. Kendisini, Ece Ayhan’ın “Ortodoks”u olarak görür zaman zaman, karşısına kilise papazları çıkar. Dünyada sürekli yerini arayan Uğur, kendisini Meçhul Öğrenci Anıtı’nın kaderini yaşayan biri olarak hisseder. 2018’den sonra şiire ara vermiş ve 23 yaşından sonra bir daha şiir yazmamaya karar vermiştir; çünkü şiir, onu karanlıktan öteye götürememiştir.
Görsel Şiir Çalışmaları:
Görsel şiir üzerine birçok çalışma yapmış olan Uğur Yanıkel, bu çalışmalarının büyük bir kısmını Glitchnâme adlı kitabında toplamıştır. Kitap, yalnızca yayin.pasaj69.org sitesi üzerinden yayımlanmış ve bir süre sonra yayından kaldırılmıştır. Şu an kitaba ulaşılamamakta olup basılı bir nüshası bulunmamaktadır. Ayrıca, Sipsi Majör fanzininde ve bazı sosyal medya platformlarında görsel şiirlerine yer verilmiştir. Bunun dışında resimle de ilgilenmiş olup, resim ve kolaj çalışmalarına imza atmıştır.
2/ DERGİCİLİK YANI
Karazin isimli bir dergiyi iki sayı çıkarabilmiş ekonomik koşullardan dolayı devam edememiştir. Parende Dergisi‘nin son sayılarında yayın kurulunda yer almıştır.
3/ YAYINCILIK YANI
Matbu yayıncılığın artık çağın koşullarına uymadığını ve ekonomik düzeyde sürdürebilir olmayacağını her fırsatta savunan Uğur Yanıkel, Pasaj69 adında otonom bir yayıncılık sitesi kurmuştur. Sitesi hâlâ aktif konumdadır. Burada 13 kitap yayınlamıştır. Kitaplar;
Uğur Yanıkel, her şeyden önce bir edebiyat arşivcisiydi. Arşiv odalarında sürekli olarak gezip, bulduğu en küçük ipucunun peşinden giderdi. Bu arşiv çalışmalarının bir kısmını, Zafer Yalçınpınar’ın öncülük ettiği evvel.org‘da ve daha sonra kurduğu Pasaj69 üzerinden yayımlamayı sürdürmüştür. Ece Ayhan’ın öykülerini ilk defa gün yüzüne çıkarmış, Özgür Gündem’de yer alan cesur eleştiri yazılarını da dosya çalışması olarak yayınlamıştır. Ayrıca Haluk Cengiz’in eleştiri yazılarını ve Ümit Bayazoğlu’nun Ece Ayhan ile yaptığı görüşmeleri bir araya getirip kitaplaştırmıştır.
5/ EDİTÖRLÜK VE TASARIMCILIK YANI
Pasaj69’da yayımladığı kitaplarının yanı sıra, çeşitli fanzin ve dergilere de editörlük yapmış ve tasarımlarını üstlenmiştir. Horplak, Sipsi Majör, Karazin gibi dergilere tasarım desteği sağlamıştır. Son dönemlerde ise kitap kapakları üzerine çalışmalar yaparak bir portföy oluşturmuştur.
6/ ELEŞTİREL YANI
Uğur Yanıkel, şiir emlakçılığına, edebiyat yarışmalarına, edebiyat kanonlarına, emek hırsızlarına, yazar isimlerinin parsellenmesine karşıydı. Telif hakları yüzünden edebiyat dünyasında yaşanan sorunlara karşı büyük bir mücadele içindeydi. Özellikle, telif hakları nedeniyle eserlere çöken yayınevlerine ve yine aynı sebeple toplumun ortak malı haline gelen yazarların eserlerini parayla satan piyasa düzenine karşı duruyordu. Edebiyat yarışmalarında, hep aynı jürilerin yer aldığı, objektiflikten uzak, yazarı sadece bir yarış atına dönüştüren sisteme de şiddetle karşı çıkıyordu. Ayrıca, yalnızca telif hakkı yüzünden emeği sömürülen yazarların haklarını savunarak, mahkemelerle karşılaştığı tehditlere rağmen dimdik durmayı başarmıştır. Örneğin, Ece Ayhan’ın öykülerini ilk kez bulan ve yayımlayan kişi olarak, telif hakları yüzünden tehdit edilmiştir. Ancak emeği üzerine çökülerek, bir yayınevi tarafından ismi dahi anılmadan Uğur’un bulduğu eserler kitaplaştırılmıştır. Yanıkel, yazarların isimlerini kullanarak ödüller ve paralar dağıtan yarışmalar düzenleyen çevrelere karşı da gazetelerde yazılar yazmış, bu tür düzenlerin yazarların emeğinden nasıl nemalandığını, haklarını nasıl gasp ettiğini ortaya koymuştur.
Sizlere kısaca bir Uğur Yanıkel perspektifi çizmeye çalıştım. O kısa zamanda uzun şeyler söyleyerek direnmiş, kendini Beyoğlu – Kurtuluş arasından çıkararak bize bu çürük toplum içinde bir hakikati söylemeye çalışmıştır. Uğur’u biz dostları olarak tarih içinde yaşatmaya ve bu ahlaki savaşını sürdürmeye devam edeceğiz. Işıklar içinde uyusun.
(Azimet Avcu)
Uğur Yanıkel’i düşünüyorum iki üç gündür. Ne esaslı şairdi, ne keçi başlı bir oğlandı. Kurtuluş’tan Taksim’e doğru dalgın dalgın yürüyen bu adamı nerde görsem tanırdım. Gencecik yaşında kişiliği olan şiirler yazdı, yazılara, araştırmalara imza attı. Uğur Yanıkel’leri kim korur?
İlk şiir denemelerinden bazılarını “abi bir baksana nasıl bunlar?” diye bana atmıştı. Okumuş, pek beğenmemiştim ama açıkcası dili ve tavrı da hoşuma gitmişti. Daha sonra o bana öğretti. Oya gibi işledi kendini kendi yazın diline. Oradan şahsına münhasır bir ses çıkarttı.
Yazdıkları günden güne kişilik ve eda kazandı. Sonra sevdim. Uzun uzun münazaralar ettiğimiz de oldu. Çok derin bir şairdi. Kasıntı şiirden ve sanatın laf salatası beylik laflar kısmından hiç hoşlanmazdı. Öyle sıradan bir hikâye anlatır gibi anlatmak istiyordu kendini.
Şimdi bakıyorum da Uğur Yanıkel gibi bir şairi ve araştırmacıyı geçtim, -insan ne kadar az! Uğur’un bir kişilik anıtı olarak ortaya koyduğu yaşamını ve eserlerini saygıyla anmaya ve Uğur gibi değerlere her yerde sahip çıkmaya devam etmeliyiz. Pek çok değerli genç yazar var.
Uğur’u bir akşam Ses Tiyatrosu’na, Ferhan Şensoy’u seyretmeye davet etmiştim. Kırmamış, gelmişti. En öndeki localardan birinden hayranlıkla seyretmiştik Ferhan Usta’yı!
Şimdi ikisi de gökyüzündeki o neşeli meyhanede! İnsan, insanı hatırlamalı!
Böyle varırız biz bize!
Uğur’um, çiçeğim, güzel kardeşim, esaslı şairim, aklı beş karış havada âşık oğlanım!
Ben senden razıyım, umarım sen de benden razısındır. Umarım gittiğin o yerlerde rahatsındır.
Öperim çok!
(Tekin Deniz)
(Toprak Şems Tezcan)
“Sürekli içimizden birilerini yitiriyoruz ve iki sene önce Yaşamımızdaki Uğur, ölümdeki Uğur’suzluğa terk edildi. Nasıl söylesek nasıl teselli etsek kendimizi bilemiyorum. Sonsuzlukta devinen şiirleriyle yaşayacaktır kardeşimiz. Yıldızlar yoldaşı olsun Uğur’un.” (Cem Onur Seçkin)
“Uğur kardeşimizi bugün ölümün ötesinde düşlüyoruz gene. gerçekleştirdiği özverili çalışmaları ve şiirleriyle hatırlıyoruz. Dünyada olan her şey ölümden haberdardır diye not almıştım deftere geçen. İşte bunu düşünerek yaşadı Uğur ve yapmaktan hiç geri durmadı. Tüm bu çaban için sonsuz teşekkürler kardeşim. (Emir Alisipahi)
22 Aralık 2022 tarihinde 27 yaşında vefat eden sıkı dost -ve genç yayıncı- Uğur Yanıkel‘i saygıyla anıyoruz. Vefatının ikinci sene-i devriyesinde Uğur Yanıkel’in yaşamı, poetikası, edebiyat/şiir direnişi ve özgür yayıncılık vizyonuna dair Azimet Avcu ile birlikte özel bir yayın gerçekleştirdik.
19. Bölüm’ün yayın tarihine/saatine ilişkin bilgiler/güncellemeler/değişiklikler için lütfen sosyal medya hesaplarımızı takip ediniz. (instagram: @evvelfanzin twitter: @calmayan)
(…) Suzuki’nin gömüldüğü yere şerpalar piramit yapmışlardı. (…) Onoda sanki kocaman yumruklarla ona vuruyorlarmış, sanki bu karlı dağların inanılmaz gücü, bu buzullar, bu uçurumlar onu orta yerinden ikiye ayırıyorlarmış gibi bir sızı hissetti. Taşın önünde durdu. Üstünde dua yazan küçük bez parçasının rüzgârda salınması daha önce bir yaşamın olduğunu anımsatan tek şeydi. Onoda’nın yüzü yine dondu, etrafındaki her şey gibi. Selam durdu. Bulutlar bir anlığına çekingen bir ışığın sızmasına izin verdi. Ne deprem ne gök gürültüsü. yalnızca sessizlik. (…)
Bir serseri ya da dilenci gibi görünebilirim, Ama sen durgun ay, sen ruhumun parıltısının şahidisin.
(…) Attığı her adım geçmişti, bir sonraki adım da gelecek. Ayağını kaldırdığı an geçmişte kalmıştı bile, ayağını çamura basacağı o ansa hâlâ gelecekteydi. Şimdiki zaman neredeydi öyleyse? Bir santim de olsa ileri atılmış bir adım gelmekte olandır, arkada kalan santimse geçmiştir. Ve böyle böyle, giderek küçülerek, milimler halinde, algılayamadığımız sonsuz milimetreler halinde devam eder. Biz şimdiki zamanda yaşadığımızı sanıyoruz, ama aslında şimdiki zaman diye bir şey olamaz. Gidiyor muyum, yürüyor muyum, savaşıyor muyum? Peki o zaman düşmanı yanıltmak için geri geri gittiği o yollar ne olacak? Geriye doğru atılan adımlar da aslında geleceğe gider. (…)
Werner HERZOG Dünyanın Alacakaranlığı’ndan… 2024 Çev: Pınar Akkoç
Emre Siyahoğlu: Tümülüs’ün oluşum süreci nasıl gelişti? Tümülüs’ü kendince nasıl ve hangi yönlerden tanımlarsın?
Ahmet Ali Uzun:Tümülüs benim için aslında çok yabancı sayılmaz, yer verdiğim mitolojik karakterler ve ögeler gereği ilk kitabım Mitologya’da ele almadığım bir panteonu, başka bir dünyanın inanışından dile getirdim diyebilirim. Aradaki en önemli fark; Tümülüs’te Türk Mitologyası’nın Promete’si sayılan Ülgen’in etrafında dönen yörüngeler, gezegenler, peşi sıra gelen sayıklamalar ve histerilerin onun ağzından ve benim aklımdan dile gelişi söz konusu iken; Mitologya’da ise birden fazla karakterin birbirleriyle farklı diyalogları ve bu diyalogların hepsinin kendi içerisinde pişmesi ve son noktayı, sahne biterken bir perde olarak indirmesi söz konusu.
İşlediğim temanın bana zuhur edişi başta o dönemde yaptığım araştırmalara, okumalara ve gözlemlediğim bağdaşımlarla gerçekleşiyor. Altyapıda her zaman bir neden-sonuç ilişkisi var, boşluklar bilinçli ve eksik. Tam burada Kam devreye giriyor. Kam ve Şamanlık geleneği bizim köklerimizi anlatan doğa ile aramızdaki köprü niteliğini taşıyan kültürel, spiritüelve mistik bir miras. Tümülüs’te aslında yapmak istediğim bunların kafamdaki çarklarda nasıl bir kıvama geleceğini görmekti. Bu şiir dosyası için gökte kümülüs, yerde ise “Tümülüs” arasına sıkışan bir zihnin kurtuluşunu hatırlama çabası diyebilirim. Nordik ve Yunan Mitolojilerine kıyasla daha arka planda kalmış olan Türk Mitologyası bu konuda halen bakir alanlara sahip. Olasılıklar sonsuz.
2/
küçük bir çınar
geleceği gözlüyor
iki sokağın kesişiminde
3/
yer
imde
adada
4/
açıp kapaman
_______gözlerini
akrebin ateş çemberinden
___________kurtulması gibi
(…)
6/
kırılmaz bir camla
ördüm kalbimi
________acıya
sınırsız mutsuzluk
________acıyla
(…)
8/
karıncalanan sol kalbim!
seninle alevlenir bu dünya
içten içe
____anlam bulur
ve kendine uzanışının
sonu yoktur
(…)
11/
kötüler kötülüklerini tazeledi
havalandı tüm yanlışlar
bulutlar kaçtı deniz mavi vermez oldu
______________________ gökyüzüne
12/
sayaçlarıyla gelen mühendislerin tersine doğru
hangi yanlış daha yanlış hesapladım
en büyük yanlışı nerde yaptıysak
_________________evimizi oraya kuralım
(…)
14/
neresi kapanmak üzereyse oraya
___________________taşıdım
tahta sobayı
______yaktım
bu şiiri
____bir tığ ile yazdım
18. Bölüm’ün yayın tarihine/saatine ilişkin bilgiler/güncellemeler/değişiklikler için lütfen sosyal medya hesaplarımızı takip ediniz. (instagram: @evvelfanzin twitter: @calmayan)
(…) Kör köpek, bir kuyunun dibi gibi karanlık olan gözlerini gökyüzüne dikti. (s. 43) (…) İhtiyar, gözlerini dikmiş kurda bakıyordu. Kurt da gözlerini dikmiş ihtiyara bakıyordu. Bakışları çarpıştı, parlak bakışlarından çıkan çatırtı ıssız vadide acı acı yankılandı. Damlayan suyun sesi kulakları sağır eden bir mavilikteydi. Güneş, dağın ardına düştü düşecekti. Zaman, ikisinin birbirine kenetlenmiş bakışları arasından bir at sürüsü gibi geçti. Önlerindeki uçurumun kan kırmızısı solarken, dağın tepesindeki soğuk hava eteklere doğru inmeye başladı. (…) Kaçamak bir şekilde çatlamış dudaklarını yalayınca dilinin sanki dikenlere sürtündüğünü hissetti. (s. 55) (…) İhtiyar, güneşin dağın ardında batarken çıkardığı sesin dağdan aşağıya bir yaprak gibi düşmesini duydu. (s.56) (…) Ölüm sessizliği, ihtiyarla kurt sürüsünün üzerine karanlık bir dağ silsilesi gibi çökmüştü. (s.59) (…) İçine düştükleri çıkmaz, ihtiyarla lider kurdun arasında asma bir köprü gibi duruyor, gözlerini her kırptıklarında korkunç bir şekilde bir o yana bir bu yana sallanıyordu. (…) Zaman, içine düştüğü o çıkmazda sessizce kağnı çeken yaşlı bir öküz gibi ilerlerken, yavaştan ihtiyarın iradesini de eziyordu. (…) İhtiyardan beş-altı adım uzakta, yarım daire şeklinde dizilmiş, rüzgâr yiyip yağmur içmiş kayalar gibi dimdik ayakta, gözlerini bile kırpmadan ona bakıyorlardı. (s.61) (…) Gece yarısı, zamanın sesi iyice yeşillendi. (s. 64) (…) Yere uzanmış dokuz kurt, solgun ay ışığı altında yeni sürülmüş bir tarlaya benziyordu. (s.66) (…) dağın sırtı o kadar sessizdi ki yaklaşan gecenin ayak sesleri bile duyuluyordu. (s. 76) (…) başağın yeni doğmuş bir bebeğin saçları yumuşaklığında, süt beyazı püsküller vermiş olduğunu gördü, (s. 77)
Tümülüs; göğün on altıncı katında yaşadığına inanılan ve iyiliklerin tanrısı olduğu düşünülen Ülgen’in insanlara ateş yakmayı öğretmesini kendi ağzından ele alırken, Ahmet Ali Uzun aynı zamanda hem kendinin hem de Ülgen’in varoluş sorgulamaları ve sayıklamalarıyla beraber şiirini işleyerek aynı sancıları okura da yansıtmayı amaçlıyor. Gökte kümülüs yerde ise “Tümülüs” arasına sıkışan bir zihnin kurtuluşunu hatırlama çabası…
Önemli Not: “Sıkı şiire öncelik vermek” ve “imgelemin özgürleşmesini sağlamak” amacıyla dijital yayıncılık serüvenine başlayan UPAS Yayın‘ın tüm kitaplarını upas.evvel.org adresinden ücretsiz olarak okuyabilirsiniz.
Oxford Sözlüğü ‘brain rot’u yılın kelimesi seçti. Türkçe karşılığı ‘beyin çürümesi’ olan kelime sosyal medyanın gereksiz ve eğlence amaçlı kullanımını ifade ediyor. Bir senenin eğilimlerini ve ruh halini niteleyen ‘brain rot’ kelimesi altı aday sözcük arasından 37 binden fazla kişinin katılımıyla seçildi.
‘Brain rot’un sözlük anlamı ‘önemsiz ve zorlayıcı olmayan içeriklerin aşırı tüketimi sonucu kişinin zihinsel durumunun ve entelektüel halinin bozulması’ olarak tanımlandı. BBC‘nin haberine göre kelimeyi ilk kez 1854’te Henry David Thoreau kullanmıştı. Yılın kelimesine aday gösterilen diğer sözcükler şöyleydi:
Sosyal medyada sorumlu davranmayı ifade eden ‘dignified (ağırbaşlı)’
Bir ürünün fiyatını talebe göre değiştirmeyi belirten ‘dynamic pricing (dinamik fiyatlandırma)’
Bir konuda arka plan bilgisi olup kolektif anlatı haline gelen bilgi için kullanılan ‘lore’
Romantizm ve fanteziyi birleştiren kurgu türünü niteleyen ‘romantasy’
Yapay zekâyla üretilmiş düşük kaliteli içerikler için kullanılan ‘slop’
(…) Bir müzik çalıyor, kalbimin kulakları patlıyor (…) Evim tek oda, bir çek yat, Gözlerimle tavanda bir düş yaratıyorum. (…) Sobam var, gel ısın. Elim var, gel tut. Kalbim var, parçala. (…) Cansu, artık aşağı doğru dua ediyorum (…) Ablanla karşılaştım (…) Sen hamal Cafer’in oğlu, bir bok yapamazsın, dedi Belki de herkes haklıdır Cansu (…) Ufuktan atlar geçene kadar içeceğim…
‘Panorama’nın atası olan ‘Myriorama’ tekniği, yeniden düzenlenip farklı resimler oluşturulabilen, uyumlu arka planlar üzerinde insan, bina ve diğer görsellerin bulunduğu bir dizi resimli kartı tanımlıyor; söz konusu kartlar herhangi bir sırayla düzenlenebilir ve böylelikle tahayyül edilen manzaraların çeşitli şekillerde zihnimizde bütünlemesine olanak sağlar. İki perdeden oluşan bu şiir kitabında Myriorama tekniği, benzeşen alan derinlikleri uygulanarak şiir tiyatrosunu andıran bir ‘Şey’e evrilmiş, bu sayede Toprak Şems Tezcan ve Nurefşan Büyükmelli, zihinlerimizde yaratabileceğimiz tekinsiz sahnelerdeki görüngülerle tekrar ve tekrar oynayabilme fırsatı sunuyor bize… Myriorama artık ne bir kart ne bir tiyatro, ne de bir şiir! Sadece ve sadece okurun zihninde farklı şekillerde yaratılabilecek bir “Şey”.
Önemli Not: “Sıkı şiire öncelik vermek” ve “imgelemin özgürleşmesini sağlamak” amacıyla dijital yayıncılık serüvenine başlayan UPAS Yayın‘ın tüm kitaplarını upas.evvel.org adresinden ücretsiz olarak okuyabilirsiniz.
7 Aralık 2024 tarihindeki 1-0’lık Beşiktaş mağlubiyetinden sonra aşağıdaki istatistik şöyle revize oldu: 33 Derbi, 14 mağlubiyet, 13 beraberlik, 6 galibiyet… Yazıklar olsun!