Yankı Odası‘nın 9. Bölümü’nde ‘kara gerçeğin sivil şairi Ece Ayhan‘ı saygıyla andık ve evvel.org arşivinin içinde gezindik…
Ece Ayhan odağında gerçekleştirmeyi planladığımız özel yayınlarımız kısımlar halinde devam edecek…
evvel.org kapsamındaki 20 yıllık Ece Ayhan arşiv çalışmalarımıza (ve çalışmalarımızın detaylı indeksine) https://evvel.org/eceayhanindeksi.pdf adresinden ulaşabilirsiniz. Ece Ayhan için hazırladığımız web sitesi ise burada…
Yaz döneminde olmamız sebebiyle canlı yayınlarımız seyrekleşecek. Ekim 2024’e kadar 10 veya 15 günde 1 canlı yayın gerçekleştirmeyi planlıyoruz. Ekim 2024 itibariyle ise her Pazar, 23.00’da canlı yayında olacağız. Yaz dönemindeki canlı yayın tarihlerimizi ve saatlerimizi sosyal medya hesaplarımızdan takip etmenizi önemle rica ediyoruz. (instagram: @evvelfanzin twitter: @calmayan)
Doç. Dr. Kaya Tokmakçıoğlu‘yla ‘Mütareke İstanbulu’ndan Manzaralar’ adlı yeni kitabı çerçevesinde tarihsel ve toplumsal edebiyat çalışmaları ile Nâzım Hikmet’e dair gerçekleştirdiği arşiv araştırmaları (özellikle de Ortak Hayal Sergisi) kapsamında sohbet ettik…
Kaya Tokmakçıoğlu’nun 2020 yılında “Köle Kul Amele – İstanbul’un Toplumsal Mücadeleler Tarihi” başlıklı ilk kitabı Yazılama Yayınevi’nden yayınlanmıştı. 5 Ocak’ta İstanbul Nâzım Hikmet Kültür Merkezi’nde dört yılın ardından Kaya Tokmakçıoğlu’nun ikinci kitabını konuşmak için bir araya geldik. Pek çok katılımcıyla gerçekleştirdiğimiz söyleşiyi soL için de kaleme aldık. 2024 yılının Kasım ayında “Mütareke İstanbul’undan Manzaralar”, “İşgal, Menfaat, İrade” alt başlığıyla yayınlanmış oldu. Kitap 1918-1923 yılları arasında başta Britanya, Fransa ve İtalya olmak üzere, basbayağı yabancı askerlerin çizmeleriyle çiğnenen, Boğaz’da yabancı donanmaların zırhlılarının demirlediği beş yıla ve insan manzaralarına odaklanıyor.
Çağlar Kınıkoğlu:Kaya seçtiğin üç alt başlık arasında işgal konusu ilginç bir mesele. Bir taraftan hem kendi ülkemizle hem kendi içinde yaşadığımız çağ ile çok bağdaştıramıyoruz, diğer taraftan da öyle bir dünyadayız ki, etrafımızda aslında yıkıma ve işgale uğramayan ülke, coğrafya neredeyse kalmadı.Yanlış hatırlamıyorsam Yalçın Küçük’ün bir ifadesiydi, “Savaş siyasetin başka araçlarda sürdürülmesidir” diyordu. 1918’de Birinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru Mondros Mütarekesi’ni imzalandı. İstanbul’un işgali Kasım 1918’de başlıyor.Bir taraftan sosyal ve mekânsal olarak sürekli sarsılan bir şehirden bahsediyoruz. Sürekli bir yıkım ve yeniden inşa hali. Etrafındaki ya da kendi coğrafyasındaki savaşlardan kaçan insanların hücum ettikleri bir şehir. Sürekli canlanan, yeniden canlanan bir eğlence hayatı: bir dekadans kültürü. Konutlarından, yaşam alanlarından kovulan insanlar, o konutlara ve yaşam alanlarına başkalarının el koyması. İşsizlik oranındaki korkunç yükseliş. Halkın yaşadığı büyük bir sefalet. Emperyalistlerin bu halkı maruz bıraktığı korkunç küstahlık, arsızlık manzaraları.Bu görüntüler ve imgeler üzerinden düşününce, işgal İstanbul’una dair bu göstergeler neredeyse bugünün İstanbul’unu ifade ediyormuş gibi geliyor. Seni bu çalışmaya iten ya da çeken bu paralellikler mi oldu?
Kaya Tokmakçıoğlu: Şimdi paralellikler şuradan çıkıyor sanırım. Ben hep şehirde yürürken ya da şehrin üzerine düşünürken, okurken, dinlerken, izlerken, görece içine doğmadığımız ama belki kısmen yakın bir çağ diyebileceğimiz bir çağı soyutlamayı sağlayacak şeyler arıyorum.
Bu biraz şey gibi, bazen İstiklal Caddesi’nde yürürken kafanızı kaldırdığınız zaman başka bir şey görürsünüz ama dümdüz yürüdüğünüz zaman yoğun bir kalabalık size geliyordur. Soyutlamayı ancak yukarı baktığımız zaman yapabiliriz.
Bu soyutlama açısından Mütareke İstanbulu aslında ilk kitabımdaki kısa bir bölümü oluşturuyor. Kitabı yazdığım, süreçte bunun yoğun olarak içinde bulunduğumuz dönemi yansıtan bir dönem olduğunu hissediyordum.
Senin verdiğin örnekler açısından düşünecek olursam, bugün ne oranda çocuk işçi varsa, işgal İstanbulu’nda o oranda çocuk işçi var. Veya organize ya da organize olmayan fuhuş açısından söyleyelim. İşgalin tabii ki askeri boyutu bunun önünü başka şekillerde açıyor ama bugün biz bu yok desek de çok paralel bir biçimde, mekânsal olarak neredeyse aynı mekânlarda bu organize fuhuş devam ediyor.
Ya da konut sorunu. Boyutu değişmiş vaziyette, niteliği biraz değişmiş vaziyette.
Ya da göç. Bugün biz yoğun olarak yakın coğrafyamızdaki göçten bahsediyoruz ama İstanbul o ölçüde 100 yıldır kozmopolit bir kent. Göç de bunun bir parçası aslında.
O yüzden 100 yıl geriye baktığım zaman biraz mesafelenme ve onun üzerinden bunu kurgulama elimi kolaylaştırıyor, diyebilirim.
İçinde yaşadığımız bu hercümerç ve koşturmada, herkesin sabahın köründe işine gücüne bir makine gibi başlayıp, bitkin bir halde eve geldiği bir yaşamda elbette çok kolay değil bu paralelliği görmek.
Yani neredeyse sadece sokakta Fransız, İngiliz ve İtalyan askeri görmüyorsunuzdur. Ama onun dışında çubuğu bükerek biraz daha abartarak söyleyeyim; belli bir süreklilik var. 100 yıl öncesinin İstanbul’unun bugüne yansıyarak devam ettiğini söylememiz mümkün.
Ç. K.: 1918-1923 arası… Hepimizin belleğinde izlediklerimizden, okuduklarımızdan oluşan birtakım görüntüler canlanıyor olsa da, biraz o dönemin İstanbul’undan bahsedebilir misin; işgal edilen şehir işgal öncesinde ne haldeydi? Kaç kişinin yaşadığı bir şehirden bahsediyoruz? Nasıl fonksiyonlar var bu şehirde, kimler yaşıyor, kimler üretiyor, kimler nasıl eğleniyor?
K.T.: Yani pek çok imparatorluk başkenti gibi ama bir de belki su kıyısında olmasının verdiği görece avantajı kullanan bir kent. Mütareke döneminde zirvesine ulaşan, geçmişi yüzyıllara dayanan kozmopolit bir yapı var. Aynı zamanda emek-yoğun ama bir taraftan da imparatorluğun geri kalan coğrafyasını yoğun olarak sömüren bir kentten bahsediyoruz.
Nüfus açısından bakacak olursak: Balkan Savaşları ile birlikte yoğun olarak Trakya göçü alır İstanbul. Kısmen yükselen nüfus Paylaşım Savaşı ile birlikte askere gidenler ve ölenlerle düşer. Ama şaşırtıcı bir biçimde savaş sonrası ve Mütareke Dönemi’yle birlikte nüfusun çok oynamadığı bir İstanbul’dan bahsediyoruz. Bu da rakamsal olarak bir milyonun biraz üzerinde bir kent demek. Tabii ki şu anki uzamsal genişliğini düşünmeyelim ama belki dört parçaya bölerek düşünmek mümkün. Biri Suriçi, günümüzde Fatih ilçesinin sınırları içinde kalan bölge, hâlâ sur duvarlarıyla çevrili olan eski şehir. Burası yoğun olarak yerleşimin, ahşap mimarinin olduğu bir coğrafya.
Geri kalan üç parça Osmanlı döneminde Bilâd-ı selâse (üç belediye) olarak adlandırılır: Üsküdar (içine Kadıköy’ü de alacak şekilde), Eyüp ve Galata-Pera.
Eyüp, kadim bir Müslüman bölgesi, şehrin fethiyle birlikte de dönüştürülmüş, yoğun yerleşim alan bir bölge. Üsküdar da keza öyle. Bu, aslında kısmen bu bir milyonun biraz üzerindeki nüfusun, Galata ve Pera ile birlikte yaşadığı bir kentsel mekân.
Öte yandan Bakırköy tarafına doğru uzandığımız zaman da kısmen bir yerleşim mekânı görürüz ama daha çok askerî amaçlardan ötürü. Tarihsel olarak da bugün baruthane, fişekhane olarak soylulaştırmayla dönüştürülmüş mekânlar da yerleşime açık bölgeler.
Bugünküyle belki tezatlık arz eden şöyle bir durum var. Tabii ki memur-yoğun bir başkent İstanbul. Cumhuriyet’le birlikte kurumların neredeyse çok büyük bir bölümünü Ankara’ya taşıdığımız için, o dönemin memur kenti Dersaadet. Ama bir açıdan da savaş dönemi kapitalizmin çarklarını da hızlıca döndürmeye başladığı için proletaryanın kitleler halinde özellikle Haliç Havzası’nda yoğunlaşmaya başladığı bir kent yapılanması var. Cumhuriyet de o mirası devralacak zaten.
Mülkiyet ilişkilerinin tepetaklak olması aslında Cumhuriyet’le birlikte daha yoğun olarak başlayacak. Onun dışında dediğim gibi bir yoğun olarak memur kenti görünümünde ama görünmeyen emek açısından da işte Dersaadet’te çalışan işçilerinden tutun hamallarına, tersanedeki işçilerden deri tabaklamasına kadar pek çok sanayi kolunu barındıran bir iş bölümü söz konusu. Mütareke’yle birlikte artık sermayenin de, kapitalistin de yavaş yavaş sisteme dahil olmaya başladığını biliyoruz. Dolayısıyla şirketleşmenin özel mülkiyetle birlikte yükselişe geçtiği bir dönemde sermayenin de yavaş yavaş bireylerde de toplanmaya başladığı bir aralığa denk geliyor bu konuştuğumuz dönem.
Bu 1 milyonluk nüfusun etnik kompozisyonu açısından da Rum nüfusun, Ermeni nüfusun, kısmen Yahudi nüfusun da yaşadığı yaklaşık yüzde belki 65’inin Müslüman olduğu bir İstanbul’dan bahsediyoruz.
Bunun mekânlara yansıması da var. Pera ve Galata’nın tarihsel olarak zaten Müslüman olmayan bir bölge olduğunu biliyoruz hepimiz. Bu kısmen Cumhuriyet’in belli dönemlerine kadar da benzer görünüm arz edecek.
Zannedilenin aksine, emeğin üzerinde yükselen bir kent görüntüsü veriyor İstanbul. Savaş bu görüntüyü zaten katmerlendirecek. Yani en basitinden şaşırtıcı oranlardaki çocuk işçiliğin ya da kadınların iş gücüne katılmasının bunda payı var ki ondan önce kadının ismi zaten Osmanlı’da neredeyse yok. Bırakın çalışmayı sokağa çıkması yasak. Ama erkekler cephedeyken üretimin durmaması açısından fabrikalarda çalışmaya başlayacak kadınlar örneğin, bu savaşın ve işgalin birlikte getirdiği bir olgu bir taraftan. O yüzden İstanbul için bir yenilik barındırıyor.
Mübadelenin kendisi nüfus kompozisyonunu çok büyük oranda İstanbul açısından değiştirmemekle birlikte en azından Varlık Vergisi, 6-7 Eylül gibi ya da daha sonra 1964’teki yasal düzenlemeye kadarki süreçlerde İstanbul’un kompozisyonunda da çok büyük değişiklikler, en azından etnik kompozisyonunda olmadığını söylememiz mümkün. Dünya görüşü bizim gibi olmayan büyük bir toplam açısından da İstanbul’un kozmopolitliği bir cıvıl cıvıllık, çok renklilik vs. barındırıyor. Ama altını çizmemiz gereken şey sanıyorum, 1912-1922 arasında yaşanan sınıfsal ayrışmanın yoğun olarak görüldüğü “Uzun On Yıl” denen bir dönemde oluşumuz. O yüzden bu bakiye Cumhuriyet’e de bir miras bırakmış, diye düşünüyorum.
Ç.K.: Peki bu işgal, şehrin işgali denilen o süreci çok ana hatlarıyla resmedebilir misin?
K.T.: Ekim sonunda Mütareke imzalanıyor. Kelime kökeni silahların terk edilmesine işaret eder ama tabii ki iki taraflı bir silah bırakma söz konusu değil nihayetinde. Sonuçta savaşta kimlerin yenilip kimlerin yendiğinin belgesi bir taraftan. Hemen ertesi günü yanlış hatırlamıyorsam İttihat ve Terakki Cemiyeti son kongresini toplar. Bir karara varır, örgütü lağvediyoruz, diye.
Bir taraftan da fiili olarak zırhlıların ülkeye gelme süreci Kasım ortasını bulur. Askerî bir işgal söz konusu olan. Bilge Criss’ti zannediyorum, fiili işgal ya da de facto işgal olarak aldandırır bu durumu. Hukuki olarak bunun resmiyete dönüşeceği aşama 1920’nin Mart’ındaki meşhur Şehzadebaşı Baskını’yla gerçekleşecek. Ve aslında o güne kadar görece cılız bir askerî işgal var.
Görece cılız demenin sebebi sayıların bize yavaş yavaş artan bir askerî işgalden bahsediyor oluşu. İngilizler daha yoğun bir biçimde geliyorlar. Fransızlar sayı olarak takip eder İngilizler’i. En düşük sayıda ise İtalyanlar, toplamda 4-5 bini başkente yerleşecek. Bunlar kilit noktaları tabii ki tutmaya başlıyorlar. Kasım 1918’den Mart 1920’ye kadar geçen sürede.
Meclis Mebusan’ın İstanbul’da yani artık çökmekte olan başkentteki ortaya koymaya çalıştığı irade, Mustafa Kemal henüz Anadolu’ya geçmeden önce gözünü ulusal kurtuluşa dikmiş kadroların iradesi vb. ilk 5-6 ay açısından yani işgalin henüz böyle kendini çok diri hissettirmediği zaman açısından ilginç bir döneme denk düşüyor bence. Çünkü kafalarda henüz İstanbul’dan hareketle bir şeyler yapılabileceğini hem ulusal kurtuluşçular hem sosyalist ve komünist kadrolar ve bunların temas ettiği emekçi halkın bir bölümü de düşünüyor. Yani İstanbul bu süreçte gerçekten o kurtuluşa önderlik edebilecek mi sorusu sıklıkla soruluyor.
Mustafa Kemal’in Pera Palas’taki görüşmeleri de bunun dışavurumudur ama arka planda Karakol gibi bir noktadan sonra artık gözünü Ankara’ya diken, dikmek zorunda kalan yeraltı örgütleri söz konusu. Kemalist hareket merkezileştikçe bütün kadrolarını, eski İttihatçılar’ı kendine çekiyor zaten. Ama bunun için sanıyorum 1919’un sonlarını beklememiz gerekiyor.
Yani resmî olarak zaten işgal artık Mart’ın 20’sinde gerçekleştikten sonra “İstanbul’dan bir şey çıkmaz artık” düşüncesi yerleşiklik kazanıyor. Biz artık Anadolu’ya geçiyoruz deniyor. Şehri belki işte bir taktik olarak kuşatma politikasıyla kurtuluşa götüreceğiz kararı; en azından bir, bir buçuk yıl çok net değil. Bu açıdan ilginç geliyordu bana bunu düşünmek hep.
Çünkü edebiyatta da biliyorsunuz Mütareke Dönemi’ni yazan pek çok yazarımız var. Edebî kanonumuzu oluşturmaları açısından çok değerli metinler var. Ama “Sodom ve Gomore”yi ya da işte “Sahnenin Dışındakiler”i, “Biz İnsanlar”ı okuduğumuz zaman çok siyah beyaz bir İstanbul görürüz gerçekten. Yani tamamıyla teslim olmuş, homojen bir biçimde işgal taraftarı, ondan menfaati olanların kaldığı, istifade ettiği bir şehir görüntüsü verir bu metinler. Sadece istifade edenler varsa “bu şehir nasıl yaşıyor, var oluyor?” sorusuna neredeyse hiçbirinde yanıt yok, Kemal Tahir gibi örnekleri tenzih ederek söylüyorum. (…)
31. Bölüm’ün yayın tarihine/saatine ilişkin bilgiler/güncellemeler/değişiklikler için lütfen sosyal medya hesaplarımızı takip ediniz. (instagram: @evvelfanzin twitter: @calmayan)
Fenerbahçe Kulübü Başkan Vekili Erol Bilecik’in kulüp başkanı Ali Koç’a attığı e-posta ifşa olurken, Bilecik’in ifadeleri büyük ses getirdi. Gazeteci Feridun Niğdelioğlu’nun kendisine ait sosyal medya hesabından yayımladığı e-postada eski başkan Aziz Yıldırım’a yönelik hakaret içeren kelimeler dikkat çekti. Söz konusu e-postada Bilecik, Koç’un zarar görmemesi için sonraki genel kurulda affını isteyeceğini belirtirken “Seçim tarihinden bir önceki gece yarısına kadar, sizi yeniden başkan yapmak için olağanüstü bir çalışmanın içerisinde olmak istiyorum” dedi.
Bilecik’in ayrıca eski başkan Aziz Yıldırım için “Aynı ikinci seçimde bu Aziz efendiyi sandığa gömdüğümüz çalışma gibi… Ki bu defa benim net motivasyonum misli misli fazlasını yapacağımız şekilde. Özellikle de bu seçimde sizin Aziz efendiyi üçüncü kez sandığa ve tarihe gömmeniz için elimden geleni değil, elimden gelenin bin katı fazlasını yapacağıma söz veriyorum”ifadelerini kullandı. Erol Bilecik ayrıca genel kurul öncesi sıra dışı değişiklikler yapılması gerektiğini belirterek mevcut yönetim kurulundan en az 10 kişinin değişmesini tavsiye etti.
Erol Bilecik mektubunda, AK Parti, MHP, CHP’nin tabanlarına seslenecek profilleri oluşturabilecek yeni 4-5 kişilik yönetim kurulu üyesi bulunması gerektiğinin altını çizerken, Sadettin Saran, Ferit Şahenk, Murat Ülker, Hamdi Ulukaya gibi heyecan yaratacak isimlerin ve de Volkan Demirel, Emre Belözoğlu, Tuncay Şanlı, Oğuz Çetin, Eda Erdem gibi sembol sporcuların bazılarının yönetime alınmasının faydalı olacağına dair görüş bildirdi. Bilecik ayrıca camiaya şampiyonluk sözü verilmesi gerektiğini kaydetti. (…)
Gazeteciler Cemiyeti Lokali’nde… (Cağaloğlu, 1980’lerin ortası…) Ece Ayhan ve Cemal Süreya (Ayakta: Kemal Ateş) Fotoğraflayan: Naim Tirali (Kemal Ateş Arşivi’nden…)
İ.T.Ü. Edebiyat Kulübü’nden tanıdığımız Yiğit Barut, Gilgameş (Gılgamış) Destanı’na şiirsel bir yaklaşım katarak, okuyucunun zihninde uyku, ölüm korkusu ve ölüm(süzlük) kavramlarıyla biçimlenen düşsel bir çerçeve/denklem oluşturuyor.
Önemli Not: “Sıkı şiire öncelik vermek” ve “imgelemin özgürleşmesini sağlamak” amacıyla dijital yayıncılık serüvenine başlayan UPAS Yayın‘ın tüm kitaplarını upas.evvel.org adresinden ücretsiz olarak okuyabilirsiniz.
Çalmayan & Kötü, Zafer Yalçınpınar 2. Edisyon, Plüton Yayın, 2025 80 Sayfa, Şiir Kitabı
İlk edisyonları açık kaynaklı e-kitap olarak 2014 ve 2018’de çeşitli dijital platformlar aracılığıyla okura sunulan ‘Çalmayan’ ve ‘Kötü’ adlı şiir dosyalarının ikinci edisyonları 2025 Dünya Şiir Günü kapsamında bütünleşik bir kitap olarak yayımlandı. Plüton Yayın tarafından gerçekleştirilen özel basılı nüshanın içerdiği 35 şiir, Zafer Yalçınpınar‘ın olgunluk dönemi eserleri olarak değerlendirilebilir…
“Denizcilik tarihimize adını altın harflerle yazdıran Sadun-Oda Boro çifti 1965’yılı İstanbul Caddebostan semtinden demir alıp dünya seyahatine başlayalı iki yıl on ay 5 gün geçmişti. Hürriyet gazetesinin sponsorluğunda düzenli olarak Kısmet yelkenlisine ayrılan köşeden seslenirlerdi tüm takipçilerine. Sadun-Oda Boro çifti bu zorlu yolculuğa, salacakta dönemin ünlü tekne yapımcısı Athar Beşpınar’ın ellerinde hayat bulan Kısmet adını verdikleri 10.30 metre boyunda Baş-kıç bir formlu tamamı ahşap bir tekne ile çıkmışlardı. İlk kez Türk Sancağı taşıyan bir tekne dünya denizlerinde boy göstermişti onların sayesinde. Kısmet’den gelen haberler anavatandan merakla ve ilgiyle izleniyordu. (…)”
Yol ayaklarınızı götürür sizin Yürüdüm dersiniz Köylere ilçelere kentlere Girer çıkar o Siz hepsinden kovulmuşçasına uzak Kocaman körlüğünüzle kocaman uzak Vardım dersiniz hep (…) Oysa Öteki yolu aradığınızı sizin Bir evrensel gök bilir Bir ben bilirim Bir siz bilmezsiniz [1]
Yol -yolun kendisi- sonsuz bir devinime işaret ediyor: -varlığı bir yere ulaşmak üzerine tasarlanmış olsa da- bir yere ulaşıldığında bile hareketlilik içeriyor. Yolun dünyayı çevrelemiş dev bir ejderha veya bir yılankavi süzülüş olduğunu söyleyelim artık… Aslında mecazlardan kurtulabiliriz ve yolun -gerçekten de- bir yılan olduğunu söyleyebiliriz; en geniş çerçeveden uzamla yoğrulmuş ‘doğa’ya baktığımızda! Misal; yolun çizgisi başka; ağaçların çizgisi gibi değil:- Keskinliği daha az, daha yuvarlak motiflerle dolu, çok daha kıvrımlı, çok daha yılankavi:- akışkan işte!
Yol unutkanlık ve umarsızlık içeriyor, yerleri unuttuğumuzu sanıyoruz, halbuki her yerde, ‘yeni yer’ diyebileceğimiz tüm varış noktalarında çok az yeni şey var. (Oruç Aruoba, “Yeni / yer / yoktur.” [2] der. Çünkü ‘Yeni yol vardır.’) Yenilik, bir ‘varış’ değildir, hayal etme becerisiyle biçimlenmiş bir düşünce kıvrımıdır. Yenilik; yolun yaratımı ve devinimiyle birlikte doğuşkan olduğu bilinen; öncesinde berrak, saydam, apaçık bir birikintidir belki de; bir göletin oluşumundan sonra yeraltı sularının diğer su kollarından biriyle buluşana kadar var gücüyle yönüne devam etmeye çalışması gibi!
Önemli bir soru: Kıvrımların, yolun kıvrımlarının akışkan yapısı, oluşturduğu motifler, daha çok düşünceye mi benziyor, yoksa daha çok hayale mi benziyor? Yoldaki yalnızlık, yolun biricik bütünlenişi, tedirginlik yaratması, temkinli olma ihtiyacı, tüm bunlar… Düşünce mi üretir, yoksa hayal mi?
Harita varışları (sonuçlar, başarılar, kilometre taşları veya yerleşik düzen) bir çözüm değildir: Varışların hepsi düğümlüdür. Çözüm dediğimiz şey bir düğüm gibi olamaz; düğümden türemiş, düğümden sıkıştırılmış bir noktasallık ya da çitlenmiş, duvarlanmış, etrafı çevrilmiş bir sınırlılık da olamaz. Çözüm:- yerleşik veya durağan olamaz, o bir yol gibi devingen (yeraltında veya yüzeyde, nerede hareketliyse orada) olmalıdır sanıyorum, çünkü kâinatta devinmeyen hiçbir şey (zerre) yoktur.
Geride bıraktığın yerdeki zorluklar ile varmak istediğin yerdeki zorluklar arasında bir bağ kurarsan eğer, bu bağın adına “yol” diyebilirsin.
Ve evet, yol da çözüm de düğümsüzdür! Ve evet, Aruoba’nın dediği gibi “—özgürlük de, yol açabilmektir.” [3]
Nihayetinde; mücadele eden, yol açmaya çalışan, özgürlük ve anlam arayan genç arkadaşlarıma ‘Sahicilikle, bâki selamlar!’ diyorum.
Haziran’da ölmek zor! Orhan Kemal ve Nâzım Hikmet….
30. Bölüm’ün yayın tarihine/saatine ilişkin bilgiler/güncellemeler/değişiklikler için lütfen sosyal medya hesaplarımızı takip ediniz. (instagram: @evvelfanzin twitter: @calmayan)
Orhan Kemal ve Nâzım Hikmet (Bursa Cezaevi yılları…)
Nâzım Hikmet’in Orhan Kemal’e (Raşit Öğütçü’ye) yazdığı mektuplardan;
(…) Muhakkak ki bir sıçrama devresindesin. Ve bu sıçramanın başarıyla gerçekleşmesi gelecek edebiyat faaliyetinin üzerinde çok tesirli olacaktır. Ben senin memleketimin en büyük muharrirlerinden biri olacağına eminim… İnsanların birçok taraflarını doğru olarak değerlendirmekte çok yanılmışımdır. Yanılmadığım bir şey varsa o da bir insandaki sanat kabiliyetidir. Beni yalnız bu hususta dolandırmadılar. Sende sanatkâr malzemesi, yapısı, soluğu mükemmeldir. Sana dolu dizgin güveniyorum. (“Nâzım Hikmet’in Orhan Kemal’e iki mektubu”, Sanat Emeği Dergisi, Sayı:4, 1978, s.39) (…) Ben şahsen, gün geçtikçe ve aramızda zaman uzadıkça seni bir kat daha seviyorum. Memleketime, Türk halkına, dünyaya ve insanlarıma faydalı ve onlara lâyık olacağından eminim. Sana güveniyorum. Sahici Türk edebiyatı senden dünya ölçüsünde eser beklemektedir. Göster kendini Raşit. (Nâzım Hikmet, ”Yayımlanmamış Eserler”, Cem Yay., 1977, s.350)
Orhan Kemal’in Gözünden Nâzım Hikmet
(…)“Hapishanede çehrelerini sık sık görmeye mecbur olduğumuz bir topluluk var, kravatlı, bey ıskartası, muhasip, kasadar –hakaret olsun diye veznedar demiyorum- kâtip, tahsildar, maliye memuru, ne bileyim ben, bu çeşit “Küçük burjuva”lar. Bunların karakterleri malum: Hem kel, hem fodul. Bütün hareketlerinden, sözlerinden kendini beğenmişlikleri akar. Mesela Nâzım Hikmet’e bunlardan birisi der ki:
-Bana bak Nâzım, sen insandan anlamıyorsun azizim, sen insanları ayırt etmekten yoksunsun!
Ben kudururken Nâzım Hikmet “Sen insan ayırt etmekten yoksunsun,” diyen “Serseriye” hiç kızmaz, özellikle gülümser ve ona bomboş gözlerle bakar. Biliyorum bu bakış o kadar anlamsız ve boştur ki, anlayana sivrisinek saz… O böyle bakarken kim bilir hangi konu üzerinde düşünüyor, çok iyi bildiği karşısındaki bu budalayı –kim bilir kaç milyonuncu misalini- tekrar önündeki bir aynaya bakar gibi okuyor.”
Orhan Kemal, Yazmak Doludizgin, Günlük, Tekin Yayınları, 2002,s.30-31
(…) Yaşamın, seni ulaşman gereken düzeyin altında tutmağa çalışan eğilimlerle (bu arada kendininkilerle de) savaşmakla geçecek. –Bu yüzden de, ulaşman gereken düzeye ulaşamayacaksın; yani, başarılı olacak o eğilimler, sonunda. Zaten, belki, istedikleri de budur:
Senin, onlarla savaşmak yüzünden, ulaşman gereken düzeyin altında kalman…
Ama savaşacaksın, gene de: sonuç her iki durumda da aynı olmayacak mı zaten – sen, zaten, ulaşman gereken düzeyin altında kalmayacak mısın ki? –Ama, savaşırsan, en azından (nereye gelebilirsen) geldiğin düzeye savaşarak gelmiş olacaksın –bu da boşuna olmayacak.
Oruç Aruoba “De Ki İşte”, Metis Yayınları, 2001, s.44
Yankı Odası‘nda Oruç Aruoba’ya Saygı Özel Yayınları (5. Bölüm, 2 Haziran 2024) (6. Bölüm, 9 Haziran 2024)
Nâzım Hikmet Kültür Merkezi Bahariye Caddesi Ali Suavi Sokak No: 7 34714 Kadıköy / İstanbul, https://www.nhkm.org.tr/ Telefon: 0216 414 22 39
Bu sergi, Nâzım Hikmet’in etrafında kurulan, sadece onun düşünsel etkisiyle değil; doğrudan dostluk, yoldaşlık, tartışma ve üretim ilişkileriyle şekillenen kültürel evrenin izini sürüyor. Onun çevresinde yer alan ressamlar, karikatüristler, yazarlar, şairler, akademisyenler, oyuncular ve eleştirmenler; yani Türkiye’nin 20. yüzyıl sanat hayatında iz bırakmış onlarca ismin kesişim kümesi toplumsal açıdan geri olandan kopmayı arzulayan bu “ortak hayal”dir.
(Serginin çağrı metnini büyüterek okumak için üzerine tıklayınız…)
Yankı Odası‘nın 8. Bölümü’nde ‘kara gerçeğin sivil şairi Ece Ayhan‘ı saygıyla anıyoruz.
Ece Ayhan odağında gerçekleştirmeyi planladığımız özel yayınlarımız önümüzdeki günlerde kısımlar halinde devam edecek…
evvel.org kapsamındaki 20 yıllık Ece Ayhan arşiv çalışmalarımıza (ve çalışmalarımızın detaylı indeksine) https://evvel.org/eceayhanindeksi.pdf adresinden ulaşabilirsiniz. Ece Ayhan için hazırladığımız web sitesi ise burada…
Yaz döneminde olmamız sebebiyle canlı yayınlarımız seyrekleşecek. Ekim 2024’e kadar 10 veya 15 günde 1 canlı yayın gerçekleştirmeyi planlıyoruz. Ekim 2024 itibariyle ise her Pazar, 23.00’da canlı yayında olacağız. Yaz dönemindeki canlı yayın tarihlerimizi ve saatlerimizi sosyal medya hesaplarımızdan takip etmenizi önemle rica ediyoruz. (instagram: @evvelfanzin twitter: @calmayan)
31 Mayıs 2020 tarihinde vefat eden ustamız Oruç Aruoba’yı saygıyla anıyoruz:Upas Yayın’ın dostlarından Emrah Sönmezışık, Alparslan Beyhan, Cem Onur Seçkin ve B. Emir Alisipahi geçtiğimiz ay 6:45 Yayın tarafından kitaplaştırılan Oruç Aruoba, Usta Defterihakkında Zafer Yalçınpınar’a çeşitli sorular yönelterek, usta ve ustalık olgularını irdeliyor…
ORUÇ ARUOBA, USTA, USTALIK VE USTA DEFTERİ‘NE DAİR…
Emrah Sönmezışık: Oruç Oruoba ile gerçekleştirdiğiniz görüşmelerin “ustalık ile yaşama onuru” kıymeti taşıdığını belirtiyorsun. Usta ve ustalık kavramları birbirini oluşturan ve birbirinden ayrılması güç kavramlar. Kitabın girişindeki söylemin usta-çırak ilişkisinin ötesinde bir anlam mı taşımakta?
Zafer Yalçınpınar: Oruç
Aruoba, 80’ler öncesi akademik yaşantısında da akademiden ayrıldıktan sonraki
dönemde de “anlama, anlatma, öğrenme, öğretme” gibi işlevleri usta-çırak
ilişkisi şeklinde biçimlendirmiştir. Evet, Aruoba akademiyi terk etmiştir,
fakat anlamayı, anlatmayı, öğrenmeyi ve öğretmeyi bırakmamıştır. 90’ların
sonunda ve 2000’lerin başında Gümüşlük Akademisi ile Açık Üniversite kapsamında
gerçekleştirdiği çalışmalar da bunu gösteriyor. Bu örneklerle birlikte bizim
tüm görüşmelerimizde de bize aynı şekilde yaklaşmıştır. Hatta edebiyat,
yayıncılık ve felsefe çevresinden yaşça büyük isimlere “Oruç Aruoba benim
ustamdır,” dediğimde karşı taraftan “Oruç Aruoba hepimizin ustasıdır!”
cevabını, tepkisini alıyorum. Burada önemli olan şey, Oruç Aruoba’nın hiçbir
zaman, hiçbir durum karşısında bir “üstat” gibi davranmamasıdır. Üstat, tek başınadır.
Üstatlar uğraştığı işleğin gizlerini ve özünü üçüncü kişilere aktarmazlar. Buna
karşın “usta” öyle değildir. Usta, işleğin gizini ve özünü “yaşayarak” en iyi
şekilde kavrar ve çeşitli yöntemlerle işleğin gizini-özünü yani zanaatını
çırağına (hatta, çırak bu aktarımın idrakine eşzamanlı olarak kavuşmasa bile)
aktarmaya çalışır. Usta iyiyse, çırak (çırağın kendisi farkına varmadan)
zamanla ustalaşır. Usta öldüğünde yaşamının anlamı ve özü, çırağına,
çıraklarına geçer. Aruoba’nın en önemli sözüdür çıraklarına: “Anlam, hep,
sonradan gelir.” Bu silsile, ahilikten günümüze uzanan bir şekilde, ustanın
hayatının anlamı ve sonucudur da. Fakat, üstat tek başınadır. Üstat öldüğünde
yaşamının anlamını da kendisiyle beraber götürür. Bu bağlamda kesin bir şekilde
söylüyorum: Oruç Aruoba ustaydı, ustamdı, ustamızdı. Günümüzün üstatları gibi
yapmazdı ustamız! Örneğin, yaşarken kendi heykelini diktirtmemiştir, örneğin
kendini yaşayan en büyük şair seçtirtmemiştir. Usta, diğer her şeyle birlikte
“zamanlama”nın ve “yaşamın anlamı”nın da ustasıdır. Ustalık; ustanın kendi
işleğiyle birlikte yaşamının anlamını önce yüklenmesi, sonra da çıraklarına
özgün yöntemlerle aktarmasıdır.
Alparslan Beyhan: “Bir
mühendis, ne kadar ahmaksa o kadar mühendistir. İyi bir mühendisse, yani,
ahmaktır zaten. Üzülme!” Bu sözü biraz açar mısın?
Zafer Yalçınpınar: Açıklayayım.
Mühendis tipolojisi, matematiksel modelleme (algoritma), mantık ve bilgi
teorisi açısından deterministik sınama, ölçme ya da deneyleme yöntemleriyle
çalışır. Fakat özellikle de kapitalist endüstri devrimi sonrasında matematiksel
modellemenin değiştiği, deterministik bileşenlerin yanına her zaman %3, %5, %10
oranında bir stokastik bileşen, “hata payı” eklendiği görülür. Yani,
matematiksel modeldeki deterministik bileşenlerinin açıklayamadığı her şey
kendini stokastik bileşende ifade eder. Bunun felsefedeki karşılığı “bulanık mantık”
veya “dilsel görelilik” olarak tanımlanabilir. Buna bilim dünyasında
“entropi”,“insan faktörü”, “metal yorgunluğu” veya başka isimler de koyuldu.
Mühendis tipolojisi ister ki modelinde “stokastik” bileşen olmasın. Her şey keskin,
pürüzsüz, hatasız, sıfır hatayla işlesin ve kurduğu model 6 Sigma teorisindeki
gibi mükemmelleşme yolunda çalışsın falan… Tamam, belki üretim, makineler,
robotlar ve yazılım dünyasında durum böyledir veya özellikle endüstri 4.0 tipi
büyük veri algoritmalarıyla teorik bir mükemmeliyete yaklaşılıyor. Ama hiçbir
zaman bu mükemmeliyet hayali pratikte gerçekleşmeyecek. Çünkü hesaplama dili
olan matematikte “sayılamaz sonsuz” diye bir kavram var. Ya da örneğin “pi
sayısı” diye deterministik açıdan tam olarak ne/kaç olduğu kesinleşmemiş bir
sayı var hâlâ… Şimdi bu tip bilinmezler varken tutup, “Ben pi sayısını tam
olarak biliyorum, ben her şeyi mükemmelleştirdim, mükemmel bir model yarattım.”
diyen bir mühendis -en hafif tabiriyle- ahmaktır. Fakat aynı mühendis söz
konusu “hatasız modelleme gayreti” yolunda ilerlediği, çabaladığı için de
deterministik gelişim açısından -yani hata payını azaltmak yolunda- iyi ve
başarılı bir mühendistir. Aruoba, “ahmak” ifadesiyle bu çelişkiyi ve
imkânsızlığı anlatmaya çalışıyor. Endüstri 4.0’ın ve dijitalleşmenin
konuşulduğu çeşitli mecralarda şu şiirsel soruyu dile getiriyorum hep:
“Robotlar düşünebiliyorlar, tutarlı hesaplarla öngörüler yapabiliyorlar ve
hatta şiir yazabiliyorlar. Fakat rüya görebilecekler mi?” Ya da Ece Ayhan’ın efsanevi
bir dizesiyle sorarsak; “düzayak çivit badanalı bir kent nasıl kurulur abiler?”
Bilmem, anlatabildim mi…
Alparslan Beyhan: Aruoba’nın
yazılarının toplanacağı iki ayrı çalışmanın bahsi geçiyor kitapta. “Yerli
Yersiz Felsefe” ve “Benzemezler“. “Yerli
Yersiz Felsefe” yazısını ve başka birtakım yazıları da ayrı ayrı
yayımladın. Fakat sanırım “Benzemezler“i henüz bir araya
getirmedin? Böyle bir niyetin veya çalışman var mı?
Zafer Yalçınpınar: Var… Yıllardır bu çalışmaları evvel.org kapsamında gerçekleştiriyor ve Aruoba’nın kitaplaşmamış metinlerini araştırıyoruz. Önümüzdeki yıllarda, acele etmeden, ustamızın istediği gibi “doğru bir işlekle” bu araştırmaları toparlayacağız, değerlendireceğiz ve başka birçok önemli yaklaşımla birlikte önce Türkçe’nin zihnine -sonrasında da insanlığın zihnine- sunacağız.
Alparslan Beyhan: Aruoba’nın
yazmaya niyetlenip de yazamadığı, başlayıp da bitiremediği bir metin var mıydı
son döneminde?
Zafer Yalçınpınar: Aruoba’nın
yayımlanan son yazısının gezi parkı direnişi zamanında Tayyip Erdoğan’a ithafen
kaleme aldığı açık mektup (Cumhuriyet Gazetesi, 17 Ağustos 2013) olduğunu
tahmin ediyorum. Fakat, Usta Defteri’nde aktardığım görüşme sırasında (Mayıs
2011’de) “Bülent Arınç, Şevket Kazan ve Kasaba Avukatlığı” başlıklı bir yazıyı
sürdürdüğünü ancak tamamlayamadığını ifade etmişti.
Alparslan Beyhan: Üst
dudağını dik tutmanın mânâsı… Alternatif bir okuma olarak, bunu, dişlerimizi
sıkarak mücadele ederken üst dudağımızın aldığı şekle yorabilir miyiz? Yani
Usta, burada “terzi“liği bırakmamanı salık veriyor olabilir mi
acaba? Eğer öyleyse, bu vasiyeti tutuyor musun?
Zafer Yalçınpınar:
“Bilemiyorum Altan.” Bu tip şeylere zaman karar verir. Dahası, sizler, gelecek
kuşaklar karar verecek. Ve şu kesin: “Anlam, hep, sonradan gelir.” Çeşitli
iniş-çıkış ve türbülanslarla birlikte, Aruoba’nın öğüdünü uygulamaya ve işaret
ettiği yolda ilerlemeye çalışıyorum…
B. Emir Alisipahi: “Yer görelidir; mutlak olan, yoldur —ya da, yürümek…” (Yürüme,
s.123) “Hiç umut etme kazanacağın
yolunda!” diyor sana Oruç Aruoba. Usta için yolu kazanmak -atımızdan
inmeden- salt yolda olmak anlamı mı taşıyordu? Bu tümce, senin yaşamında neleri
uyandırmıştır?
Zafer Yalçınpınar: Oruç Aruoba’nın “Yürüme” adlı kitabı -gerçekten de- en kuvvetli
ve yol gösterici eseridir. Bir telefon görüşmemizde Aruoba’ya kendi hayatımla
ilgili özel bir durumdan bahsetmiş ve anlatının sonuna da Yürüme’den şu tümceyi
eklemiştim: “Yeni yer yoktur.” Aruoba anlattığım olaya gülmüş ve şöyle demişti:
“Evet, yeni yer yoktur. Çünkü, yeni yol vardır.” Şimdi, sorduğun soruya
Aruoba’nın tümceleriyle cevap vermek çok daha iyi olacak, sanıyorum: “Yaşamın, seni ulaşman gereken düzeyin
altında tutmağa çalışan eğilimlerle (bu arada kendininkilerle de)savaşmakla
geçecek. –Bu yüzden de, ulaşman gereken düzeye ulaşamayacaksın; yani, başarılı
olacak o eğilimler, sonunda. Zaten, belki, istedikleri de budur: Senin, onlarla
savaşmak yüzünden, ulaşman gereken düzeyin altında kalman… Ama savaşacaksın,
gene de: sonuç her iki durumda da aynı olmayacak mı zaten – sen, zaten, ulaşman
gereken düzeyin altında kalmayacak mısın ki? –Ama, savaşırsan, en azından (nereye
gelebilirsen) geldiğin düzeye savaşarak gelmiş olacaksın –bu da boşuna
olmayacak.” (De Ki İşte, s.44)
B. Emir Alisipahi:“Kurtuluş yoktur
masalardan.” (İlhan Berk, Şeyler Kitabı, s.64) İlhan Berk, şeylerin
tabiatını kurcalarken masa hakkında “Etik,
masanın doğası gereğidir.” diyordu. Bu söylemin bir yansıması olarak usta,
sandalyenin, sandalyelerin, masaya, masalara göre biçimlenmesi gerektiğini mi
tembihliyordu bize?
Zafer Yalçınpınar: Güzel
bir analoji kurdun kafanda… Fakat, hayır, Aruoba Gümüşlük Akademisi’ndeki
masa-sandalye hikâyesini anlatırken benim “Ustamın tahtı…” söylemimle dalga
geçiyordu sanki… “Gözünde büyütüyorsun her şeyi…” der gibiydi. Gülüyordu bana,
masa-sandalye hikâyesini anlatırken…
Cem Onur Seçkin: “Şimdi, siz evlisiniz. Mutlu olmak için
-kimsenin haberi olmadan- gidin, boşanın. Kimseye haber vermeyin. Sadece siz
ikiniz bilin bunu. Daha mutlu olacağınızdan eminim. Ben bunu kendi eşime
önermiştim. Ama o kabul etmedi. Sonra, gerçekten boşandık.”
deyişiyle ilginç bir diyaloga giriyor Usta. Aruoba’nın burada bahsetmek
istediği şeyi biraz daha açabilir misin? Sence bir duygu-düşünce diyalektiği
savunucusu günümüzde bu “evlilik” denilen kamu sponsor şirketlerini tamamen mi
reddetmelidir?
Zafer Yalçınpınar: Bir
kere, senin de vurgulamaya çalıştığın gibi evlilik dediğimiz resmî birliktelik
türü (eğer boşanma ile sonuçlanırsa işbu boşanma süreçleri de dâhil olmak üzere)
düğün, kiralama, lojistik, ev sahibi olma, eşya satın alma, doğum, çocuğun eğitimi
falan gibi çekirdek aile konularını (özellikle de son 20 yılda) endüstrileştirdi.
Eskiden -yarı şakayla- “evlilik müessesesi” denirdi. Şimdilerde ekonomik işlem
hacmi olarak koskocaman bir “evlilik sektörü ve endüstrisi”nden bahsedebiliriz.
Fakat Oruç Aruoba, senin de aktardığın söylemle, mevcut düzeneğin kapitalist
bileşenlerine işaret etmiyordu. Aile ve evlilik kavramının toplumsal katman ve
halkalardaki sosyolojik etkileşimini, bu etkileşimin bireyler ve ilişki
üzerindeki olumsuzluğunu anlatmaya çalışıyordu. Evlilik, şu veya bu biçimde farklı
bir sosyal statü oluşturuyor ve bazı teamüllerle birlikte sosyolojik katmanları
ilişkiye dâhil ediyor. Bu da birbirini seven iki insan arasındaki ilişkinin saflığını,
özünü ve niteliğini -üstelik de resmî bir şekilde- değiştiriyor. Diğer sosyolojik
katmanların müdahalesiyle ilişkinin özü değişiyor; sosyolojik açıdan saflığını
ve sivilliğini kaybediyor. Basitçe söylersek; evlilik sonrasında -zamanla-
evlenen insanların “bağlılık biçimi” değişiyor, sosyal statü nedeniyle duygusal
aşınmalar, farklı öz-değerlendirmeler ve sosyal baskılar oluşuyor. Oruç Aruoba,
“İle” adlı eserinin bazı epizotlarında böylesi duygusal erozyonlardan bahseder
ve bu tip konuları detaylıca irdeler.
Alparslan Beyhan: Kitabın
takdiminde “Aruoba’nın yayıncılık,
yayınevleri ve editörlük ortamına dair anlattığı bazı olaylar ile dile
getirdiği bazı isimler -ustanın kendisinin de işbu olaylarla ve isimlerle
anılmak -istemediği” için kitaba alınmadı, diyorsun. İsim vermeden de
olsa, Aruoba, nelerden/kimlerden dertliydi o sıralar?
Zafer Yalçınpınar: Bu sorunun cevabını geleceğe bırakıyorum. Fakat bu soruna -zamanı gelince- en yüksek perdahtan cevap vereceğimden emin olabilirsin. Tüm taifeye, hepinize, bu güzel sorular ve yaklaşımlar için çok teşekkür ediyorum…
Yankı Odası‘nın yayın serüveninin -birinci- yıl dönümünü kutladık…
29. Bölüm’ün yayın tarihine/saatine ilişkin bilgiler/güncellemeler/değişiklikler için lütfen sosyal medya hesaplarımızı takip ediniz. (instagram: @evvelfanzin twitter: @calmayan)
Corvinus: Edebiyat, Kültür ve Sanat Dergisi’nin ilk sayısı, edebiyat ve sanat alanında çalışan 14 yazarı; kurgu, şiir, deneme, inceleme ve deneysel türleri bir arada sunuyor. Dergi “ön söz değil” ile başlıyor.
Derginin Genel Yayın Yönetmeni ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Ahmet Ali Uzun’un dediği şekilde: “Ön Söz Değil”i kaleme alırken aklımda basit bir selamlama bile yoktu; beni okurun karşısına çıktığım o ilk ânı bir hikâye sahnesine dönüştürmek istedim. Derginin okurla kuracağı bağı, geleneksel “başlarken-giriş” şablonlarını kırarak başlatmayı seçtim. Metin, bir meydan okuma ile açılıyor: Sayfaların ötesine, kapı aralığına davet eden cesur bir sesle. Orada, okuyucunun kendi öyküsünü inşa etmesi için boşluklar bıraktık gerek “ön söz değil”de gerek yazılarda. Okurun zihnine geri dönüp “tam söz”e adım atmasını sağlayacak bir yankı. “Ön Söz Değil”i kapaktan iç sayfalara akışkan bir köprü olarak gördük. Amacım, okuyucunun sayfalarda kaybolmasındansa, her cümleyle buluşup birlikte düşünmekti. İşte tam da bu yüzden, “Ön Söz Değil” sadece bir başlangıç değil, Corvinus’un kendine özgü sesine ilk adım.“
Dergide, Nedim Gökhan Aydın’ın “Nico V Rus” başlıklı öyküsü, Miray Erdeve’nin Kendinde Gizli” başlıklı kapak illüstrasyonuyla eşlik edilirken; Sabahattin Umutlu’nun naturalist bir şiiri yer alıyor. Ahmet Ali Uzun’un Tezer Özlü denemesi, yazarın yaşam öyküsünden somut alıntılar ve eserden pasajlarla örülü, net bir perspektif sunuyor. Zeynep Bengisu Vural, Krzysztof Kieslowski’nin “Üç Renk” üçlemesini özgürlük, eşitlik ve kardeşlik temaları üzerinden ele alıyor; eleştirisi, teorik kavramları örnek sahne analizleriyle somutlaştırıyor. Toprak Şems Tezcan’ın Roger Ballen incelemesinde, “ballenesk” stilin ana hatları ve fotoğrafların arkasındaki kurgu süreçleri teknik terimlerle açıklanıyor. Saltuk Farsak, Platon’un mağara alegorisini modern “kontra-realite” kavramıyla kıyaslayarak felsefi temelleri açık bir dille ortaya koyuyor. Umut Yalım, anti şiirin formülize edilmiş hâlini dizelerle okuyucuya sunuyor. Mertkan Karaca, James Joyce’un “Genç Bir Adamın Portresi”nde modernizm tartışmaları bağlamında değerlendiriyor; metindeki temel motifleri, yazarın üslubunu ve dönemin sosyal bağlamını somut örneklerle özetliyor. Işıl Nur Güraslan’ın “Boşluk Doldurma” etkinliği, adım adım cevapsız yönergeler vererek okurun metin içindeki boşlukları kendi seçtiği kelimelerle tamamlamasına imkân tanıyor. Z. Betül Türkoğlu, “Coherence” filmi üzerinden alternatif evren kavramını ele alırken; kurgu yapısını ve karakter tercihlerini kısa örneklerle açıklıyor. Onur Tuna Bozbey’in “Kümülonimbus” öykü-denemesi ise güncel edebi türler arasında deneysel bir köprü kuruyor; anlatım teknikleri ve dönüşümlü bakış açıları net ölçütlerle gösteriliyor.
Corvinus, metinlerde ve görsellerde “göstermeyi” tercih ederek, okurun dikkatini süslü ifadeler yerine içeriğin kendisine odaklıyor. Bu sayıda her yazarın çalışma yöntemi, kullanılan kaynaklar ve metnin dayandığı kuramsal çerçeve açıkça belirtiliyor. Böylece dergi, hem akademik hem de genel okura, doğrudan bilgi veren ve türler arası geçişlere odaklanan, sade ama kapsamlı bir içerik deneyimi vadediyor.
Yankı Odası‘nın 26. Bölümü’nde büyük şair Oktay Rifat‘ı -Garip Akımı’ndan İkinci Yeni’ye uzanan poetikasıyla birlikte- andık ve evvel.org arşivinin içerisinde gezindik. (Oktay Rifat arşivimize https://evvel.org/ilgi/oktay-rifat adresinden ulaşabilirsiniz.)
27. Bölüm’ün yayın tarihine/saatine ilişkin bilgiler/güncellemeler/değişiklikler için lütfen sosyal medya hesaplarımızı takip ediniz. (instagram: @evvelfanzin twitter: @calmayan)