Ağu
30
2021
--

İmza Kampanyası: “ÖDÜL, ARMAĞAN ve YARIŞMA İSTEMİYORUZ!”


Bugünlerde, “ÖDÜLLERE NEDEN HAYIR DEMELİYİZ” sloganıyla özel bir imza kampanyası düzenleniyor. İşbu önemli kampanyadan Seyyit Nezir‘in “Ödüle hayır mı?” (Aydınlık Gazetesi, 26 Ağustos 2021) başlıklı köşe yazısı sayesinde haberdar olduk. EVV3L’in tüm dostlarından kampanyayı imzalayarak, bu yeni harekete destek vermelerini rica ediyoruz.


Ödüllendirme sistemine karşı duruşumuz ve haysiyetli mücadelemiz 10 yıllardır sürüyor, bu konuda kafamız hiç karışık değil. (Bkz: http://evvel.org/evvel-fanzin-tum-edebiyat-kahyalarina-karsidir) Bizim temellendirmelerimizin özünde şu iki söylem bulunuyor: Ödüller insansızdır! Ödüller kötücül besinlerdir! Ve tabiî ki ödül meselesinde efsanevi şair Ece Ayhan’ın pozisyonu da bizler için son derece belirleyicidir:

“Beni kafakola alamıyorlar. (…) Bir beklentim yok. Bir şey istemiyorum. Ev istemiyorum, rüşvet istemiyorum, para istemiyorum, ödül istemiyorum. Bugüne kadar ödül almayan tek adamım ben.” (Ece Ayhan) 


Yeni kampanyanın imza metni analitik açıdan tutarlı ve güçlü söylemlerle çerçevelenmiş:

“Ödüller, sanat eserinin estetik nesne olma özelliğini kirletir ve metalaşmasını sağlar. (…) çeşitli vaatler barındıran ve böylelikle çekici kılınan ödüllerle, ödüle konu olan emeğin sömürü yoğunluğu artırılır ve sistemin bir parçasına dönüştürülür. Ödüller kapitalist toplumun, hırs, rekabet, rakibini alt etme, güç edinme gibi insanlık dışı, hastalıklı ‘değerlerini’ olağanlaştırarak yaygınlaştırır. (…) Ödül sistemi, para kazandırma ve ün sağlama/markalaştırma vaatleriyle ayakta kalır. Oysa sanat bu tarz bir şike ilişkisini asla kabul etmez! Sanat eseri, bir çıkar amacı ve ilişkisi üzerinden inşa edilemez. (…) Ödül verilerek sadece mükâfatlandırma yapılmaz, cezalandırma da yapılır. (…) Sürekli olarak ayrıştırma ve seçkinleştirme kültürü yaratır. Ödüllendirdiklerini öne çıkartır, baskın ve seçkinmiş algısı yaratır. Ödül almamışları, bu sistemi reddedenleri, direnenleri bastırmaya, silikleştirmeye, değersizleştirmeye, hatta aşağılamaya çalışır. (…) Sanatçı ne ayrıcalıklı ne de kutsal bir kişidir. (…) kutsallık bir yandan ast-üst ilişkisini yaratır, bir yandan hizmetkârları belirler; hem ödül alana hem ödül verene hiyerarşik statü kazandırır. Böylece kapitalist hegemonyanın sürekliliğini sağlar. (…) Sizleri ödül sistemine karşı durmaya, tavır almaya ve (…) mücadele etmeye çağırıyoruz.”

Metnin tamamını görmek ve imza vermek için tıklayın! Bu tarihsel tavırda yerinizi almanızı ve tarafınızı belirlemenizi öneriyoruz.

Tem
01
2021
--

“Kimse bir Ece Ayhan tavrı sergilemeyi aklından geçirmiyordu ödüller konusunda..” (Seyyit Nezir)

Seyyit Nezir, Aydınlık Gazetesi’nde yayımlanan iki önemli makaleyle edebiyat ödüllerindeki çelişkileri irdeliyor ve sonuç olarak şöyle diyor:

“Aynı yörüngede düşünen binlerce kişiye tanık oldum. Ama gelin bu metni birlikte oluşturup yayınlayalım diyecek bir arkadaş göremedim, yalnız yayımladım. Çünkü herkesin kalbinin bir köşesinde ödül sahibi olmaya dair bir tutkunun yanıp sönen ateşböceğini gördüm. Kimse bir Ece Ayhan tavrı sergilemeyi aklından geçirmiyordu ödüller konusunda..”


Seyyit Nezir’in kaleme aldığı eleştirel serinin
tam metinlerine aşağıdaki bağlantılardan ulaşabilirsiniz:

“Kemal Özer Ödül Ringlerinde”
(1 Temmuz 2021, Aydınlık Gazetesi)

“Şiir Ödülleri ve Mafiyözi”
(24 Haziran 2021, Aydınlık Gazetesi)


Ayrıca bkz: Edebiyat ve Sanat Oligarşisi’ne Karşıyız!


Nis
22
2021
--

Bir Edebiyat Lobisi Vardı, N’oldu Ona? // 2000’lerin Başındaki Lobi Tartışmasından Bugüne Yayıncılık (Koray Sarıdoğan)


Koray Sarıdoğan, “Kalem Kahve Klavye” adlı web sitesi kapsamındaki sıkı inceleme, eleştiri ve arşiv çalışmalarına devam ediyor. 2000’lerin başında kurulan -ve uzantıları büyüyerek, katlanarak günümüzde de sürdürülen- oligarşik yayıncılık düzeneğinin başlangıç yıllarını, ilk dönemini araştırıyor. İşbu önemli arşiv çalışmasının tam metnini https://kalemkahveklavye.com/edebiyat-lobisi-yayincilik-koray-saridogan/ adresinden okuyabilirsiniz.


Nis
01
2021
--

Yeni Gelen’in yeni sayısında eleştirel yaklaşımlar… (No:35, Nisan 2021)


“Yeni Gelen” Dergi
Sayı: 35, Nisan 2021
(Kapak Görünümü)


Yeni Gelen Dergi’nin Nisan 2021 tarihli 35. sayısında edebiyat eleştirisi kavramının “sahici” boyutlarını görüyoruz. Dergideki eleştirel metinler, “hastalık ve haksızlık üretmekten başka bir fonksiyonu kalmayan oligarşik düzeneğin sonlandırılması” mecburiyetini tüm detaylarıyla anlatıyor. (Derginin kapağındaki karikatür de bize bu gerekliliği temsili bir şekilde ifade ediyor zaten…) Nisan 2021 tarihli 35. sayıyı mutlaka okuyunuz ve arşivleyiniz. Çünkü, edebiyat tarihimizi doğal seyrine döndürmek için ihtiyaç duyulan “sahici” eleştirinin “sahici” adımlarına tanık olacaksınız…


Ayrıca bakınız;

Soner Yalçın anlatıyor: https://www.sozcu.com.tr/2021/yazarlar/soner-yalcin/edebiyatla-ahmaklastirma-6335565/

Seyyit Nezir anlatıyor: https://www.aydinlik.com.tr/haber/tartisma-buyuyor-yasayan-en-buyuk-konusu-derin-238653

Nihat Genç anlatıyor: https://www.veryansintv.com/hilmi-yavuz-yasayan-en-buyuk-turk-sairi-secildi-nihat-genc-tepki-gosterdi

Mar
29
2021
--

Temsili Görünüm: “Yaşayan en büyük şair…”


“Yaşayan en büyük şair, benimki!”
(Temsili Görünüm :P :)

Şaşkınbakkal, 2021
by Rakun


Hamiş: EVV3L kapsamında yayımlanan “Sokak Sanatı” başlıklı ilgilerin tümüne http://evvel.org/ilgi/duvarda adresinden ulaşabilirsiniz.

Kas
14
2020
--

14 Kasım 2020 (#6)


DOĞRUSU -GERÇEKTEN- TÜRK ŞİİRİ’DİR

Oğuz Demiralp ile Turgay Fişekçi’nin Cumhuriyet Gazetesi Kitap Eki’nden ayrılmasıyla alevlenen, sonrasında da -neo-liberal kavram karmaşalarıyla özünden uzaklaştırılmaya çalışılan- toz/duman/sis içerisinde kalmış, son derece bulanık bir tartışma sürüyor. Tartışmanın temelinde “Türkçe Şiir, Türkçe Edebiyat” ifadelerini savunanlarla “Türk Şiiri, Türk Edebiyatı” ifadelerini savunanların kapışması var. Sosyal medya yıkılıyor -bir görseniz- neler neler yazılıyor… (Gerçi, Üvercinka Dergisi’nin Kasım 2020 tarihli 73. sayısındaki bilgiler, yaklaşımlar ve temellendirmeler olmasaydı, tartışmanın tüm detaylarından, tarihsel tırmanışından habersiz kalacaktım ya, neyse…)

Şimdi, hemen söyleyeyim; bu tartışmada Özdemir İnce haklıdır ve ifadenin doğrusu -gerçekten- Türk Şiiri’dir.  Bu sorunsalı çözmek için zihnimizde şu kök önerme bulunmalı: “Türk şiiri, Türkçe yazılır.” Konuyu böyle düşünürseniz, rahat edersiniz. Zaten ben, en başından beri bu tartışmanın son derece yapay bir sorunsal olduğuna inanıyorum. Konu basittir özünde; Türk Milleti’nin dili Türkçe’dir. Türkçe yazılan şiir de Türk Şiiri’nin hanesine yazar. Fazıl Hüsnü Dağlarca’dan çağrışım yaparak -Türkiye sınırları içerisinde ve dışarısında- şunu rahatça söyleyebiliriz: “Türkçe, bizim ses bayrağımızdır”. Nokta.

Oğuz Demiralp’in T24’teki ince atarlı/ayarlı cevabını da okudum. Merak edenlere yazının içeriğini özetleyeyim: Avrupa Birliği’nin küresel ölçekte yaygınlaştırdığı neo-liberal nakaratın, bir kez de Oğuz Demiralp tarafından “sosyal içerme” (social inclusion) ve “çeşitlilik” (diversity) temelinde dile getirilmesi… İnanın ki bu kadar. Ne daha fazla, ne daha az. Başka bir şey yok, tırı vırı, hep bildiğimiz numaralar falan… (Yakın tarihe baktığınızda, neo-liberal yöntemlerin uygulandığı/denendiği ilk ülke olan Şili’de bugün neo-liberalizme kitlesel gösterilerle karşı çıkıldığını görürsünüz. Bir de tabiî, madalyonun diğer yüzüne bakın; Oğuz Demiralp’in Avrupalıvari hezeyanlarını, nakaratlarını falan düşünün…) Ben bu filmi seyrettim daha önce! Bir de, bu film neden hep T24’te yayınlanıyor, bilemiyoruz!

Tartışmaların içinde “antoloji” konusu da var. Gene aynı sosyal içerme ve çeşitlilik nakaratıyla soslanmış, tüketime sunulmuş, aynı film… Antolojiler konusunda yıllar önce yazdığım basit bir analizi Seyyit Nezir hatırlatmasaydı, unutacaktım vallahi… Sonucu söylüyorum size:

“(…) Antolojiler de tıpkı şiir ödülleri ve yarışmalarında olduğu gibi şairler arasında bir “statüko” enstrümanı olarak kullanılıyor. (…) Antolojiyi hazırlayan kişi de kendisini şairlerin ve şiirlerin üzerinde, yüksek perdahtan biri gibi görüyor. (…) Şiirsel uzamlar, tek bir kişinin zihninin öznelliğiyle, görgüsüyle bütünlenemez. (…) Antolojiler, bugün, şiirlerin ve şairlerin dönemsel olarak harcandığı kötücül birer statüko enstrümanıdır.”

Anlayacağınız, antoloji konusunda hâlâ aynı yerdeyiz! Hâlâ aynı çetelerin aynı kötülüklerine maruz kalıyoruz.

Ahvalimiz böyle, efendim… Böyle başa, böyle tarak! Bir başka ‘kendimle konuşmalar’da buluşmak üzere, esen kalınız.


Zafer Yalçınpınar / 14 Kasım 2020


Hamiş: Yalçınpınar’ın tüm köşe yazılarını http://evvel.org/ilgi/kendimle-konusmalar adresinden okuyabilirsiniz.

Eki
30
2020
--

Ece Ayhan’a dair… Gaye Su Akyol’a Açık Mektup

Gaye Su Akyol Hanım,

Çok uzatmadan, kısaca, ayakta -ayağa kalkarak- yazacağım size… “Yort Savul: Bir İsyan Manifestosu” başlıklı yeni piyasa mamulünüzü ve işbu mamulde Ece Ayhan’ın şiirsel gücünü kötüye kullanma biçiminizi gördük, inceledik, çok üzüldük. Türk şiirinin zirvelerinden biri olan Ece Ayhan’a “selam çakmak” ya da Ece Ayhan’ı yeni nesil popüler kültürün -iğdiş edici, hızlı tüketimsel- alanında harcamak sizin (veya türevlerinizin) haddi değildir. Bunu -öncelikle- biliniz.

Eski popüleritenizi kaybetmiş olmanızdan kaynaklanıyor ki yeni mamullerinizde ne yapacağınızı, neyi tüketeceğinizi/tükettireceğinizi şaşırmış durumdasınız. Böylesi çıkmaz sokaklara mecbur ve maruz kalmanıza da -sizin yerinize- çok üzülüyoruz.

Sonuç olarak söyleyeceğimiz şey şudur: Ece Ayhan ve şiirleri, yıllardır alt-kültür makyajıyla mayalanan yeni nesil popçu taifesinin iğdiş edici tuhaflıklarının basit bir mezesi değildir. Şimdi, söylemi ilerletelim: Ece Ayhan’ın ve Türk şiirinin şerefi, sizin pop/arabesk şarkımsılarınızda ifade etmeye çalıştığınız türden ucuz bir şey değildir. Hatta, Ece Ayhan’ın ve Türk şiirinin şerefinin sizin ifade etmeye çalıştıklarınızın tam tersi olduğunu -açıkça ve rahatlıkla- söyleyebiliriz. Söyleriz de.

Zafer Yalçınpınar
30 Ekim 2020


Hamiş: EVV3L kapsamında yayımlanan “Ece Ayhan” başlıklı çalışmalara http://bit.ly/eceindeks adresinden, Ece Ayhan web sitesine ise http://zaferyalcinpinar.com/bakissiz.html adresinden ulaşabilirsiniz.

Ağu
05
2020
--

“Neoliberalin özrü kabahatinden daha kötüdür!”

Neoliberal edebiyat çevrelerinde bir “özür” geyiği dönüyor. 15-20 yıldır edebiyatı çöplüğe çevirenler, kalb ve vicdan arayışını terk edip, dilin hakikatine ve haysiyetine ihanet ederek -özellikle de şiirimize- her türlü kötülüğü yapanlar, “özür” dilemeye hazırlanıyorlarmış. Utanmazlıkta lider marka haline gelenler, özür numaralarıyla yeni çöplükler yaratmanın peşindeler. Bilinsin diye söylüyorum: Yeni Sinsiyet Tipolojisi‘nin dileyeceği özürler kabahatlerinden daha pis kokacaktır, kokar.


Ayrıca bkz: Yeni Sinsiyet Hakkında Yazılar

Ara
28
2019
--

28 Aralık 2019 (#3)


ANTİ-KAHRAMAN

Geçenlerde, edebi eserlerimde kullanmak için bir “anti-kahraman” yaratmak istedim kafamda.

Oturup bu konu üzerine çalışayım, düşüneyim, dedim.

Nasıl biri olmalı?

Örneğin, Moliere‘in teatral ve ironik seslenişini kullanıp -henüz- var olmayan bu anti-kahramana “haşmetmeap!” diye hitap edebiliriz.

Ya da bu anti-kahramanı dünyadaki tüm kötücül doksozofinin (genel geçer kanaat teknisyenliğinin) mucidi olarak tanımlayabiliriz.  

Bilemiyorum… Düşünmeye devam ediyorum.

Her düğünün damadı, her cenazenin papazı!

Üniversite mezunu olmadığı halde, çeşitli retorikler kullanarak kendisini evrensel bilginin üzerinde konumlayabilen bir ağ örücü!

Eli uzun, her yere değebilir!

Üniversite mezunu olmadığı halde her bilimsel sempozyumun içerik belirleyicisi, her eleştirel operasyonun komutanı, her bilginin ve yorumun efendisi! Sanırsın… Bir ordinaryüs!

Ödül törenlerinin, yazar-çizer ortamlarının baş tacı! Sergi açılışlarının bir numaralı konuşmacısı! Her yerin onur konuğu…

Medya ustası! Başyazar! Büyük mentor!

Hep en önde… Hep en hızlı!

Dünyayı su bassa, o bir ördek gibi dünyanın üzerinde yüzecek!

Bilemiyorum.

Aslına bakarsanız, vazgeçtim böyle bir anti-kahraman düşünmekten!

Dünyamıza bunu yapamam. Böyle bir anti-kahramanı icat etmek dünyamıza ve insanlık tarihine geri dönüşü olmayan bir kötülük sunar! Edebiyat dünyamız, böyle bir anti-kahramanı daha kaldıramaz!

Kendi kendime gülüyorum…

Elias Canetti’nin “Kulakmisafiri” adlı kitabına (Payel Yayınları, 1994, Çeviren: Şemsa Yeğin) ve bu kitabıyla yarattığı 50 karaktere selâm olsun!

Kanal İstanbul… Asgari ücret… Yeni yıl?

Önce, bu yazıda anlatmaya çalıştığımız anti-kahramanlardan kurtulmalıyız! Çünkü anti-kahramanların ülkesinde ‘Kanal İstanbul’ da ‘Asgari Ücret’ de ‘Yeni Yıl’ da anlamsızdır!


Zafer Yalçınpınar / 28 Aralık 2019


Hamiş: Yalçınpınar’ın tüm köşe yazılarını http://evvel.org/ilgi/kendimle-konusmalar adresinden okuyabilirsiniz.

Kas
20
2019
--

“Şiirimizde bozuk topraklar!” (Zor/Konuşma’dan…)

(…)

Zafer Yalçınpınar: (…) Diyalektik materyalizm bize şunu söyler: Yanlış sorulara odaklanarak doğru cevaplara ulaşamayız. Şiir aurasına baktığımda, son 10-15 senedir yanlış sorulara odaklanarak ilerlenmeye çalışıldığını düşünüyorum. Yani senin ifade ettiğin panellerin, söyleşilerin, soruşturmaların, dosyaların, mikrofon arkası geyiklerin veya podyumlarda, parlak ışıkların altında sergilenen kırıtışların çoğu nafile uğraşılar, ıskarta atışlar benim gözümde… Sanıyorum, her şeyden önce, coğrafyamızdaki şiir tarihinin ‘iktisadi çeşitlemeler ve küresel yayılmacılık için bir taşıyıcı bileşen olmadığı’ gerçeğini kabul etmeliyiz. Ta ki 2000’lere kadar… Yani 2000’lere kadar şiir dünyasında ‘holdingcilik’, ‘masonik hizipler’, ‘kalkınma retoriği’ veya ‘parayı veren düdüğü çalar’ mantığı hâkim değildi. Fakat, 2000’lerin ortasından itibaren biriken -dahası, ekonomik genişlemesi holding medyasıyla planlanan- yayıncılık hamlelerinin neo-liberal girişimcilik mantığıyla ifrat seviyelerine ulaşması, edebiyat ve özellikle de şiir aurasındaki dengeleri bozmuştur. Bu neo-liberal girişimciliğin yücelttiği parlatılmış ‘ifrat akımı’, bireyciliği de, liyakatsızlığı da, promosyon edebiyatını da, hızlı tüketimsel süpermarketçilik (FMCG) mantığıyla çıkarılan popüler dergileri de körüklemiştir. 90’ların sonundan günümüze doğru ‘şair’ dediğimiz tipoloji egosantrik hezeyanlar içerisinde debelenen tuhaf bir görünüme bürünmüştür. Bu durumun nedeni bir tür ‘arz fazlası’dır. Ayrıca tüm sanat dallarında benzeri bir ‘aşırı endüstrileşme, aşırı sürüm’ desteklenmiştir. Altına boyalı ufak farklarla pazarlanan süpermarket ürünleri gibi… Herkes biraz şair, herkes biraz müzisyen, herkes biraz ressam, herkes biraz oyuncu, herkes biraz editör, herkes biraz dergici, herkes biraz yayıncı… Yani, herkes biraz her şey olmuştur! Hele hele ‘sosyal içerme’ kavramı öyle bir tüketilmiştir ki ‘sosyalleşme’ dediğimiz şeyin kendisi bile sanal bir tabana yayılmıştır. Açık havada veya deniz kıyısındaki bir cafede buluşup aynı masada oturan dört genç arkadaşın veya dört genç şairin sürekli cep telefonlarıyla uğraşarak, birbirleriyle hiç konuşmadan ya da doğayı gözlemeden, ya da şiir üzerine konuşmadan zaman geçirdiğini düşünün! Benzeri tablolarla her yerde karşılaşabilirsiniz bugün… Tabiî ki taşıma suyla çalışan endüstrileşmiş değirmenlerin bir sürdürülebilirliği yoktur, olmamaktadır: Herkes karakter aşınmasına uğrayan egosantrik bireylere evrilmiş ve aslında hiçbir şeye dönüşmüştür! Herkes şöyle bağırmaktadır artık: Hepimiz çokkültürlülüğe inanıyoruz şimdi! Sıçrama sağlayacak bir gelişim veya yenileşim icra edilememiştir, çünkü edebiyat endüstrileşmesinin yöneticileri tarafından pazarlama teorisinin ‘yaygınlaşma ve tutundurma fonksiyonları’ kullanılmıştır. Şiirsel içerik zerre kadar gelişmemiş, aksine gerilemiştir. Pazarlama, tasarım ve markalaşma numaralarının yerine, tarih, bilim, sanat ve felsefeyi anlamak, ilerletmek, zenginleştirmek gerekiyordu aslında! Böylelikle şiir, imgesinden, tözünden ve tarihinden uzaklaştırılmaya, parçalanmaya ve popülerleştikçe kıymet kaybeden pazarlamacı bir iktisadi eksene yerleştirilmeye itilmiştir. Fakat, David Harvey’in de işaret ettiği gibi neo-liberalizmin göz alıcı tarihi dünyanın her yerinde -Şili’de de, Lübnan’da da, Ukrayna’da da ve sonuçta Türkiye’de de- çok kısa sürer. İfrat, ikbal avcılığı ve vurgunculuk dönemi -ya da post-truth kapsamıyla ilerleyen siyasal söylemler- her zaman çölleşmeyle, kısırlaşmayla sonuçlanır. Ülkemizdeki tarım veya tohum politikaları gibi… Sorumsuz üretim ile tüketim, mahsulün kalitesini bozmakla kalmaz, toprağı da bozar. Toprak tuhaf kimyasallarla, kötücül yöntemlerle o kadar bozulmuştur ki artık bir süre sonra o topraktan hiçbir şey yeşermez. Şimdi, bu bağlamda ben, ‘yenileşim’ hamlesinin ‘güdümlü edebiyat’ mantığının terk edilmesiyle başlayacağına inanıyorum. Güdümlü edebiyatın güttüğü, parlattığı tipler şiire ve edebiyata öyle bir zarar vermiştir ki şiirin beşiği olan coğrafyamız “şiir yazılmaz, şiir okunmaz, şiirle ilgilenilmez, şiir sevilmez, şair sevilmez” bir yere dönüşmüştür neredeyse… Şimdi, başından beri anlatmaya çalıştığım tüm bu analojik yaklaşımı bilmeliyiz, görmeliyiz ve fakat bir kenara bırakmalıyız. Aslında meseleyi çok da karmaşıklaştırmaya, yüzlerce kablo çekmeye gerek yok; 10-15 yılın yarattığı göz alıcı podyumlarda sürekli kırıtan bu şairler, çeşitli egosantrik hezeyanlarla debelenen aynı isimler, birbirlerini parlatmak için hizipçi bileşkeler kurmuşlardır. Ece Ayhan buna ‘kötülük dayanışması’ der. E tabiî ki böylesi kermesvari kafalardan ya da neo-liberal hizipleşmeden de ‘yenileşim’ falan bekleyemeyiz. En fazla şu olur; dışarıdan bir yerlerden, yabancı dilde bir eserden yenilik veya özgürlük ithal ederler! 2000’li yıllarla birlikte, birbirine, birbirlerinin kitaplarına, birbirlerinin dizelerine rozetler takmakla meşgul, birbirlerine dergi icat etmekle meşgul, egosantrik zihinsellikten beslenen ve süpermarketlerle çoğalan bir ‘Şiir A.Ş.’ kurulmuştur. Bunu kabul edelim artık! Şimdilerde ‘Şiir A.Ş.’ firması batmaktadır, kredisi bitmiştir, zarar açıklamıştır ve kendisine hizmet eden işçilerini firmadan çıkarmak istemektedir! Charles Bukowski’nin bir sözü vardır: ‘Kapitalizm komünizmi yedi. Şimdi kendi kendini yiyor!’ Maalesef neo-liberal dönemin ön-plana çıkardığı şairlerde de durum aynıdır. Şairler kendi kendilerini yemekle, şiire ve yaşamın şiirselliğine zarar vermekle meşguller şu an… O nedenledir ki şöyle dedim bir keresinde; ‘Şiir öldürülüyor, bu kez şairler marifetiyle!’ İşte, bizim coğrafyamızdaki şiirselliğin azalmasının kök-nedeni böylesine kötücül bir süreçtir…

(…)
Ekim 2019


Zor/Konuşma’nın tam metnini http://bit.ly/zorkonusma adresinden e-kitap/pdf olarak okuyabilirsiniz. Emrah Sönmezışık ve Zafer Yalçınpınar, ‘şiirde yenileşim’ başlığına odaklanarak düşünsel bir yolculuğa çıkıyor. ‘Zor’ adını verdikleri bu derinlikli diyalog, mevcut şiir dilinin gelişim imkânlarına dair ilginç bir irdeleme oluşturuyor.


Önemli Not: “Sıkı şiire öncelik vermek” ve “imgelemin özgürleşmesini sağlamak” amacıyla dijital yayıncılık serüvenine başlayan UPAS Yayın‘ın tüm kitaplarını upas.evvel.org adresinden ücretsiz olarak okuyabilirsiniz.

Eki
31
2019
--

Şairlik/Yazarlık Kursları ‘Neoliberalizm’in Kötü Yolu’dur!

Yazarlık/şairlik kurslarına itibar etmeyiniz! Yazarlık/şairlik kursları neoliberalizm’in kötü yoludur! Bu tip neoliberal girişimlerle para basmaya, keriz çarpmaya çalışanların oyunlarına kanmayın. Ayrıca, işbu meselenin ihtiva ettiği rezilliği iyi analiz etmek gerekiyor: Bazı tipler bu rezilliğe bakıp “reklamın iyisi kötüsü olmaz” diyerek sevinç duyuyorlardır şu an! Anlamak için okuyunuz: bit.ly/kotuyol

Tem
15
2019
--

#15Temmuz

#15Temmuz, 2000’lerin başından günümüze uzanan fetbaz tipolojinin tepe noktalarından biridir! 15 Temmuz, Neoliberalizm’in veya #YeniSinsiyet‘in Kötü Yolu’dur!


Yeni Sinsiyet Tipolojisi Üzerine Kavramsal Yazılar:

1/ “Yeni Sinsiyet ve Bazı Enstrümanları”
12 Nisan 2010, BirGün Gazetesi
Bkz: http://zaferyalcinpinar.com/i21.html

2/ “Yeni Sinsiyet Tipolojisi’nin ‘Biz’ Söylemi ve Retorik Arsızlığı”
26 Eylül 2010, BirGün Gazetesi
Bkz: http://zaferyalcinpinar.com/i22.html

3/ “Yeni Sinsiyet’in Seçkinlik Arayışı”
Ocak 2011, Bkz: http://zaferyalcinpinar.com/i23.html

4/ “Yeni Sinsiyet’in İkbal Ezberi”
11 Kasım 2012, Bkz: http://zaferyalcinpinar.com/i29.html

5/ “Yeni Sinsiyet’in Haksızlık Yordamı”
1 Haziran 2014, Bkz: http://bit.ly/haksizlik

6/ “Yeni Sinsiyet’in Kokmuş Tuz Çeşitlemesi”
11 Mayıs 2015, Bkz: http://bit.ly/kokmustuzcesitlemesi

7/ “Yeni Sinsiyet’in Yağmacılığı”
1 Eylül 2016, Bkz: http://evvel.org/yeni-sinsiyetin-yagmaciligi-1-eylul-2016

8/ “Neoliberalizm’in Kötü Yolu”
30 Haziran 2017, Aydınlık Gazetesi
Bkz: http://bit.ly/kotuyol

9/ “Yeni Sinsiyet’in Peydahları”
21 Ekim 2018, Bkz: http://bit.ly/yenipeydahlar


Eki
21
2018
--

Yeni Sinsiyet’in Peydahları

Yeni Sinsiyet’in güç kaybettiğini düşünen varsa, yerden göğe kadar yanılıyor. Aksine, Yeni Sinsiyet’in melek yatırımcılarının sınırsızca desteklediği “kuluçka dönemi” başarıyla tamamlanmıştır. Yeni Sinsiyet, sosyo-kültürel alanda oluşturduğu kötücül ekosistemin renklerle çeşitlendirilmiş zuhurlarını kullanmaya, icra ettiği yatırımların parlak meyvelerini toplamaya hazırlanıyor. Yeni Sinsiyet tipolojisi, peyda ettiği neslin zihnine yonga olarak nifak tohumları yerleştirmiş, söz konusu yongalar süreçte başarıyla yeşermiş ve artık her alanda tüketim çeşitlemeleri sunmaya başlamışlardır.

Ekosistemde zuhur eden peydahların birincil önceliği insanlık tarihinin hakikat yolunda taşıdığı kalb ve vicdan arayışını sıfırlamak ve sosyo-kültürel emek birikimini (rahle-i tedrisatı) hızlıca itibarsızlaştırmaktır. Peydahların gözünde, insanlık tarihi ve birikmiş zihinsel emeklerin tümü dünya kadar büyük bir çöplüktür ve bu tarihsel çöplük peydahların girişimci aksiyonlarına imkân vermemektedir, hareket kabiliyetlerini azaltmaktadır. Sonuçta, geçmişin rahle-i tedrisatı yeni neslin zihninden bıçakla kesilmiş gibi (keskin çizgilerle) ayrı tutulmalıdır. Çünkü geçmişin kökleri, gerici motifler olarak görülmekte ve kalkınmanın tüketimsel hareketliliğini yavaşlatmaktadır. Peydahlar yaşadıkları ve yaşayacakları her yer için insanlık tarihinin tüm aktörlerini ve tüm motiflerini topyekûn suçlamaktadırlar: Kendilerine yayılma alanları açmak için tüm tarihsel birikimin ortadan kaldırılması, yok edilmesi, yıkılması, yakılması bir ‘stratejik amaç’ olarak elzemdir ve ivedidir. Peydahlar tarafından yıkıldıktan sonra gene peydahlar tarafından inşa edilmek üzere işaretlenen her şey, didik didik analiz edilmeli, en küçük birimine kadar eleştirilmeli ve yeniden imar uygulamalarına açılmalıdır. Yapıcı yıkıcılık son hızda, en parlak görünümlerle sağlanmalı, her kriz fırsata dönüştürülmeli, her stratejik pozisyon çıkarlar doğrultusunda en uygun şekilde kullanılmalı, yapay zekânın ezberlenmiş matematiksel modelleri işlerliğini sürdürmeli ve endüstrileşme tartışmasız şekilde benimsenmelidir. Peydahlar yangın çıkaran itfaiyeciler gibidir: İtfaiye 4.0!

Peydahların bu kötücül alan açma gayretindeki güçlülük, kendi türü dışındaki her şeyi niteliksizleştirme ve içeriksizleştirme becerileriyle artmaktadır. Zaten, son yirmi yıldaki niceliksel yandaş-paydaş etkileşimleri, algı operasyonları, kopyala-yapıştır bilgilerden ve yanlış çevirilerden devşirme uyduruk yorumlamalar, niteliksel bütünlüğü onarılmaz şekilde gevşetmiş, derin çatlaklar oluşturmuştur. Böylesi bir melanet ortamında peydahların tek yapması gereken şey, mevcut yandaş-paydaş etkileşimlerinin niceliğini ve bu niceliğin imkân verdiği kavramsal geçişkenliği her alanda kullanmaktır. Geçmişten kalan özgün düşünce ve anlam kırıntılarının tamamı bu geçişkenliğin hızında yok edilmelidir, tüketilmelidir, bitirilmelidir. Her günün sonunda peydahlar, Yeni Sinsiyet tarafından yaratılan melanet ortamının etkileşimli niceliğine ve yönetişim kanallarına sızmaktadırlar. Geçmişe dair her iş, her emektar eylem peydahlar tarafından yanlış, tutarsız, eksik, eğri ve yetersiz gösterilmek üzere yapay zekâyla eleştirilmekte ve nihayetinde tüketilmektedir. Retorik arsızlığını karakter edinen peydahlar, bukalemunlar gibi her ortamın, her söylemin rengini taşıyarak, bulundukları ekosistemin özütünü emmeye, sonra da bozmaya çalışmaktadırlar. Her şeyin içi boşaltılmalıdır ki peydahlar yeni göz alıcı boyalar, renkler tüketebilsinler, boş alanlara zararlı çekirge istilası gibi zuhur edebilsinler. Daha da güçlenebilsinler!

Yeni Sinsiyet’in peyda ettiği zihinselliğin mottosu şudur: “Hiçbir şeyi umursama, her şeyi hızlıca tüket!” Peydahlar, tüketemediklerinde, kendi varoluşlarına anlam yükleyememektedirler ve sürekli olarak kendilerine tüketebilecekleri zihinsel alanlar yaratmak için devasa yıkımlar gerçekleştirmek istemektedirler. Yıkmak istedikleri de insanlık tarihinin birikmiş emeğidir, rahle-i tedrisattır. Peydahlar, yeni sinsiyet tipolojisinin yeni taşıyıcılarıdır. İstilacılar olarak sadece tarladaki hasadı değil, tarladaki toprağın özünü de bozmak, her şeyi yemek, yok etmek istemektedirler. İçlerindeki yonga, doğdukları anda, tüketmek ve istila etmek amacıyla tasarlanmıştır.

Hangi renkte olduğu fark etmez, yeni sinsiyet tipolojisinin peyda ettiği yeni zihinselliğe kanmamanızı ve peydahların retorik arsızlıklarına güvenmemenizi tavsiye ediyorum: Haysiyetinize sahip çıkmanızı…

Sahicilikle,
Zafer Yalçınpınar
21 Ekim 2018

Not: Yazının pdf dosyası biçemine http://bit.ly/yenipeydahlar adresinden ulaşabilirsiniz.


Yeni Sinsiyet Tipolojisi Üzerine Diğer Kavramsal Yazılar:

1/ “Yeni Sinsiyet ve Bazı Enstrümanları”
12 Nisan 2010, BirGün Gazetesi
Bkz: http://zaferyalcinpinar.com/i21.html

2/ “Yeni Sinsiyet Tipolojisi’nin ‘Biz’ Söylemi ve Retorik Arsızlığı”
26 Eylül 2010, BirGün Gazetesi
Bkz: http://zaferyalcinpinar.com/i22.html

3/ “Yeni Sinsiyet’in Seçkinlik Arayışı”
Ocak 2011, Bkz: http://zaferyalcinpinar.com/i23.html

4/ “Yeni Sinsiyet’in İkbal Ezberi”
11 Kasım 2012, Bkz: http://zaferyalcinpinar.com/i29.html

5/ “Yeni Sinsiyet’in Haksızlık Yordamı”
1 Haziran 2014, Bkz: http://bit.ly/haksizlik

6/ “Yeni Sinsiyet’in Kokmuş Tuz Çeşitlemesi”
11 Mayıs 2015, Bkz: http://bit.ly/kokmustuzcesitlemesi

7/ “Yeni Sinsiyet’in Yağmacılığı”
1 Eylül 2016, Bkz: http://evvel.org/yeni-sinsiyetin-yagmaciligi-1-eylul-2016

8/ “Neoliberalizm’in Kötü Yolu”
30 Haziran 2017, Aydınlık Gazetesi
Bkz: http://bit.ly/kotuyol

Eki
13
2018
--

KalemKahveKlavye’nin Dijital Kütüphanesi

“Bugünün Edebiyatı” Dosyası


Geçtiğimiz yıllarda “Kalem Kahve Klavye” ekseninde çok önemli eleştirel soruşturmalar gerçekleştirildi. Soruşturma dosyalarına bütünsel olarak ulaşabileceğiniz dijital platform http://kutuphane.kalemkahveklavye.com/ adresinde yayın hayatına başladı. EVV3L taifesi olarak, hakikate temas eden sıkı çalışmaları derli toplu bir biçimde arşivleştirerek okurla buluşturan Koray Sarıdoğan‘a bu yeni projesinde başarılar diliyoruz.


Nis
08
2018
--

Ödüller, kötücül besinlerdir!

Edebiyat/şiir ödüllerindeki haksızlıklar gündemde… gene… İşbu kötücül konunun ödüllendirme sistematiğini de kapsayan bir “edebiyat sosyolojisi” meselesi olduğunu anlamanız için, şu alıntıları kaç on yıl daha tekrar etmem gerekecek?

“(…) Dünya kadar eskidir bu mesele: Edebiyatın insanı doyurmadığı fikri bir atasözü değerindedir. (…) Sanat koruyuculuğu yazarın bir kişi veya kurum tarafından bakılıp korunmasıdır; ama yazardan karşılığında kültürel bir ihtiyacın tatmini beklenir. Müşteri ile patron arasındaki münasebetler ortaçağda sadakat yemini etmiş insanla efendisi arasındaki münasebetlere pek yabancı değildir. Sanat koruyuculuğu feodal teşkilâtlanma gibi, bağımsız hücreler üstüne kurulmuş bir yapıdır. (…) İmparatorluğun zengin Romalısının familia’sı sanat koruyuculuğunun belirmesine en elverişli yapıdaydı. Zaten sanat koruyuculuğu (mécénat), ismini Augustus’un dostu ve Horatius’un koruyucusu Maecenas’ınkinden almıştır. Fakat sanat koruyuculuğu özellikle prenslerin, kralların veya papaların saraylarında gelişmiştir. (…) Devlet koruyuculuğu, çağlar boyunca az çok muntazam ödenek ihsanları veya İngiltere’de “poet laureate”, Fransa’da “Kralın vakanüvisi” benzeri resmî görevler vererek uygulanmıştır. (…) Bu anlamda koruyuculuk yanında, bir de edebiyat pazarına etki yaparak, yazara başka türlü ümit edemeyeceği gelirler sağlayan dolaylı koruyuculukların varlığına işaret edilebilir. Bir hükümet bu şekilde genel kitaplıklar ve propaganda servisleri için, bir eserden büyük miktarda sipariş edebilir. Bununla beraber en fazla kullanılan metot, ismi büyük parası az edebiyat ödülleriyle yazara fazla satış yaptırıp gelirini arttırmaktır. (…) Mısırlı yazar Taha Hussein meseleye gerçek iktisadî anlamını vermiştir: “Burada namuslu olmayan bir pazarlık vardır: Yazar, koruyucunun verdiği altını ve parayı aldıkça harcar; yazar, ona hiçbir şekilde harcanamayacak sanatını veya düşüncesini vermektedir.” (…) (Robert Escarpit, “Edebiyat Sosyolojisi”, Çev: Ali Türkay Yazıcı, Remzi Kitabevi, 1968, ss. 50-53)

(…)

“Ödül konusu son derece karışık bir konu… Şimdi, her şeyi bir kenara bırakalım ve meseleye dil açısından bakalım: Bugün, “Ödül” dediğimiz anda imgesel olarak ödülü alan kişiyi ya da eseri değil “ödül sistematiği”nin kendisini ya da ödülün metasını işaret ediyoruz, yüceltiyoruz, ayrıcalıklandırıyoruz. Eskiden böyle değildi. Şimdilerde, rekabet, kazanmak, yarışmak, hırs, farklılık, üstünlük filan gibi şeyler doğrudan aklımıza geliyor. Ödüllendirme denen şey, Yeni Kapitalizm’in yönetim süreçlerinin içerisinde düşünüldüğünde bir “isteklendirme” türüdür ve iktidar heveslileriyle iktidar sahiplerinin buluştuğu bir podyumdur. Ödül, iktidarın, kendi iktidarını kuvvetlendirdiği bir araçtır. Ödüller sahici değildir. “Ödül Sistematiği” denen şeyden podyumu, ışıkları, jüriyi, ödülü takdim edeni, alkış seslerini, o kırıtışları, gazetelerdeki haberleri, duyuruları filan kaldırın, geriye ne kalır? Şiltler, plaketler filan kalır. Zaten, bu şiltler, plaketler filan birer “simge” değil midir? İmgelemi kuvvetli bir şair için “ödül” denen şeyin karşılığı böylesi bir “sıradan simge” olamaz. Çünkü ödül sistematiğinin demin saydığım bileşenlerinin hiçbiri de imgelemin özgürleşmesiyle bağlantılı değildir. Şairin ödülü sıkı şiir yazmak, yazabilmektir. Şairin ödülü; tüm baskılara rağmen özgür bakışını, imgeselliğinin biricikliğini kaybetmemektir. Derdi şudur şairin; töze nüfuz edebilmek, tözü imlemek… Şair, şiirinin sıkılığını, dizelerinin gücünü yarışmalarla, ödüllerle filan teyit ettiremez. Bakın, bugünün edebiyat ortalığını birazcık araştırdığınızda “ödülsüz” bir şair bulmakta zorlanırsınız. Herkesin bir yığın ödülü var yahu… Nerede kaldı bu adamların ayrıcalığı filan? Ama benim dediğim anlamda, yani imgelemin özgürleşmesi ve töze nüfuz edebilmek yönünde ödüllendirilmiş şair sayısı bir elimin parmaklarının sayısını geçmez. Bu nedenle “Ödüller insansızdır” dedim. (Zafer Yalçınpınar, 2009)


Edebiyat ödüllerindeki haksızlıkları ve kötücül görünümü 10 yıllardır şu adreste ifşa ediyoruz, mutlaka incelemelisiniz: http://evvel.org/evvel-fanzin-tum-edebiyat-kahyalarina-karsidir


Mar
03
2018
--

Turhan Günay’a Zorunlu Bir Açık Mektup (Seyyit Nezir)


Üvercinka Dergisi, Sayı:41, Mart 2018
Yazıyı okumak için: http://bit.ly/turhangunay


Üvercinka Dergisi, Sayı:41, Mart 2018
Yazıyı okumak için: http://bit.ly/turhangunay


Şub
26
2018
--

“Murat Belge ve çevresi, onu bunu ilgili ilgisiz suçlayacağına biraz ‘utanma kültürü’ edinse daha iyi olmaz mı?” (Taylan Kara)

Taylan Kara, tüm haklılığıyla soruyor: Murat Belge ve çevresi, çevresinin çevresi, “linç kültürü” ezberiyle onu bunu ilgili ilgisiz suçlayacağına biraz “utanma kültürü” edinse daha iyi olmaz mı: http://haber.sol.org.tr/yazarlar/taylan-kara/cubbeli-murat-belge-hocaefendinin-muritleri-icin-linc-nedir-ve-utanma-kulturu

“(…)Bu topraklarda alçaklığın yerel tarihinin oluşmasına bizzat katkıda bulunan ateşli gönüllülere en küçük bir eleştiri getirildiğinde “vay linç var” diye karşı çıkan bir liberal güruhla karşı karşıyayız. Bu kişiler, hiçbir zaman eleştirinin içeriğini tartışmıyor. İçeriği görmüyorlar bile. Belge Hocaefendi Hazretleri’nin ne kadar eğitimli, iyi, yüce ve entelektüel, buna karşın eleştirenlerin ne kadar sorunlu (kıskanç, kindar, nefret dolu, it, utanmaz vb.) olduğundan bahsedip eleştirinin önünü tıkıyorlar.(…) ”
Taylan Kara, 23/02/2018, soL portal

Yazının tam metnine http://haber.sol.org.tr/yazarlar/taylan-kara/cubbeli-murat-belge-hocaefendinin-muritleri-icin-linc-nedir-ve-utanma-kulturu adresinden ulaşabilirsiniz.


Önemli Not: Taylan Kara’nın soL’da yayımlanan 23/02/2018 tarihli bu yazısının ardından Ali Nesin’in inşaat kankası Sevan Nişanyan, Taylan Kara’yı hedef göstererek ölümle tehdit etti: https://odatv.com/nisanyandan-murat-belgeyi-ve-ali-nesini-elestiren-yazari-tehdit-25021808.html

Şub
19
2018
--

Murat Belge vakası…

18/2/2018 tarihinde A. Şule Süzük tarafından kaleme alınan ve Murat Belge’nin takındığı tuhaf tavırlar ile Murat Belge’lerin (Murat Belge türevlerinin) tipolojisini eleştiren yazının tam metnine http://haber.sol.org.tr/yazarlar/ayse-sule-suzuk/murat-belge-vakasi-228897 adresinden ulaşabilirsiniz.

İyi okumalar dileriz.


“Bu memlekette münevver zümre iki kısım. Biri geçmişin üstüne oturmuş, onu ezip çiğnemiş ve geleceği bir pula satmış, köksüz türediler. Bir kısmı da sizin gibi prensip ve hulus sahipleri. Şuna esef ederim ki birinciler memleketin kaderine sizden daha hâkim. Ve zaman geçmekle bu yollarını şaşırmış zümreler, artacak eksilmeyecek, belki her devirde bir başka kaftana bürünerek meydanı tutacaklar. Bunlar sahneye, kendi yetiştirmelerini bırakıp çekilirken, emin ol ki değişen, yalnız şekil ve taalluk eden kısımlar olacaktır. Mayalar ise daima müşterek.” (Reşat Nuri Güntekin)

Şub
10
2018
--

“Ali Enver Ercan’ın Erdem Şifreleri” (Cezmi Güntay)

Cezmi Güntay tarafından kaleme alınan ve Üvercinka Dergisi’nin
Şubat 2018 tarihli 40. sayısında yayımlanan “Enver Ercan’ın Erdem Şifreleri”
başlıklı yazıyı http://bit.ly/enverercan adresinden okuyabilirsiniz.


Ayrıca bkz: http://evvel.org/ilgi/enver-ercan


Ara
12
2017
--

“Ajanını da al… git!” (Halûk Cengiz)


Edebiyat piyasası ile iktidar enstrümanları arasındaki ilişkiyi -tüm boyutlarıyla ve ayrıntılarıyla birlikte- 2015 yılında irdeleyen  “Yakışmıyor” başlıklı eleştiri kitabından tanıdığımız Halûk Cengiz, çok önemli bir yazı dizisi daha kaleme almış… Nihat Genç‘in OdaTv’de yüksek sesle vurguladığı “Kim bu ajan edebiyatçılar!” ifşaatının haklılığına ilişkin olarak Üvercinka Dergisi’nin Aralık 2017 tarihli 38. sayısında yer alan “Ajanını da al… git” başlıklı bu yeni eleştirel analizin tam metnine http://bit.ly/ajaninialgit adresinden ulaşabilirsiniz. İyi okumalar dileriz!



“Yakışmıyor!”
‘Günümüz Edebiyat Ortamına Bir Bakış”
Hâluk Cengiz, Kasım 2015
Okumak için: http://bit.ly/yakismiyor

Eki
20
2017
--

Taylan Kara, edebiyat ödüllerinin ‘Utanmazlık Büstleri’ni ifşa ediyor…

Yıllar boyunca yaşananlara baktığımızda, Türkiye’de üleştirilen edebiyat-şiir ödüllerinin (hem düzenleyiciler hem seçiciler hem de katılımcılar için) “Utanmazlık Büstleri” olduğunu görürüz. Tekrar etmekte fayda var: “Ödüller insansızdır!” Yıllardır envanterini tutuyoruz bu insansızlığın… (Şuradan takip edebilirsiniz: http://evvel.org/evvel-fanzin-tum-edebiyat-kahyalarina-karsidir)

Taylan Kara, soL portal’da yer alan 20 Ekim 2017 tarihli yazısında edebiyat ödüllerinde endam eden ‘Utanmazlık Büstleri’ni bir kez daha analiz ediyor ve çok önemli bir soru soruyor: “Bir hâkim, “ben dava dosyalarını okumadan karar veriyorum” deseydi ne düşünürdünüz?” Taylan Kara’nın sunduğu eleştirinin tam metnine http://haber.sol.org.tr/yazarlar/taylan-kara/zeynep-oralin-itirafi-piyasa-edebiyati-sahtekarliklari-ve-utanmazlik-214092 adresinden ulaşabilirsiniz.



Eki
11
2017
--

Fazıl Hüsnü Dağlarca Haysiyetimizdir! 3. Dağlarca Şiir Ödülü’ne Karşıyız!

Bilindiği gibi, iki yıldır Beşiktaş Belediyesi tarafından Belediye Başkanı Murat Hazinedar‘ın himayesinde (!)  “Fazıl Hüsnü Dağlarca Şiir Ödülü” düzenleniyor… Geçtiğimiz yıllarda bu ödülün her aşamasındaki çelişkili ve saygısızlık içeren tutumlara dair çeşitli eleştirel edebiyat soruşturmaları yayımlandı. Gelen tüm eleştirilere rağmen Beşiktaş Belediyesi, büyük şair Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın vasiyetini çiğneyerek bu yarışmanın üçüncüsünü düzenlendi. Mevcut hakkaniyetsiz ödüle karşı oluşturduğumuz eleştirel soruşturmaların tüm boyutlarıyla irdelenmesi ve önemsenmesi gerektiğini, Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın, Türk Şiiri’nin ve Türk Dili’nin korunmasının bir haysiyet meselesi olduğunu düşünüyoruz! Eleştirel soruşturmaların tam metinlerini aşağıdaki adreslerden okuyabilirsiniz:

2015: http://bit.ly/sorusturma
2016: http://bit.ly/daglarcasorusturma2

 


Hamiş: EVV3L kapsamında yayımlanan “Fazıl Hüsnü Dağlarca” başlıklı ilgilerin tümüne http://evvel.org/ilgi/daglarca adresinden ulaşabilirsiniz.

Powered by WordPress | Theme: Aeros 2.0 by TheBuckmaker.com