Emir Alisipahi, beş yıl boyunca, şiirinin özünü epik bir düzlemde işledi; büyük bir baltayı -günbegün- sabırla bileyledi, ışıldattı ve hazırladı. Şimdi, Epika‘da yer alan şiirler, geçmişten geleceğe uzanan keskin bir dille zamanın ruhuna etkili bir tarihsellik sağlıyor…
Hamiş: “Sıkı şiire öncelik vermek” ve “imgelemin özgürleşmesini sağlamak” amacıyla dijital yayıncılık serüvenine başlayan UPAS Yayın‘ın tüm kitaplarını upas.evvel.org adresinden ücretsiz olarak okuyabilirsiniz.
(…) “Hiçbir şey göremiyorum,” dedi sonunda. “Yakında göreceksin.” Hayal edelim ki, saat sabahın üçü, şafaktan hemen önce. Örneğin, yemek yemeyi bitirdik… Ormandayız, karanlıkta… Önümüzde bir dere var… Ne görüyorsun? Juan Darién bir an daha sessizlik içinde kaldı. Ve sınıfta ve yakındaki ormanda da büyük bir sessizlik vardı. Aniden Juan Darién ürperdi ve rüya görüyormuş gibi yavaş bir sesle şunları söyledi: “Gözümün önünden geçen taşları ve eğilen dalları görüyorum… Ve zemini… Ve taşların üzerinde ezilmiş duran kuru yaprakları görüyorum…” “Bir dakika bekle” diye sözünü kesti müfettiş. “Yanından geçen taşları ve yaprakları, hangi yükseklikte görüyorsun?” (…)
‘’Özenle çevrilen Orman Masalları, büyülü gerçekçiliğin kurucu isimlerinden Horacio Quiroga’nın kaleminden çıktı. Türkçede yayımlanan ilk özgün baskısıyla okurla buluşan bu eser, Quiroga’nın doğa, insan ve hayvan arasındaki kırılgan ilişkiyi ustalıkla kurduğu anlatı dünyasını bugün yeniden keşfetme imkânı sunuyor.’’ (Tanıtım Metni’nden…)
Koleksiyonumdan bazı eserleri (kitapları, belgeleri, efemeraları ve objeleri) “kıymet bilen” veya “kıymet veren” insanlara -yani, yeni koruyucularına- devretmeyi amaçlıyorum. Hepsi bu… (Zafer Yalçınpınar)
Bayram Zıvalı‘nın hazırladığı oylumlu ve kapsayıcı poetika çalışması Matruşka Yayınları tarafından kitaplaştırıldı. Bu sıkı soruşturma, 21 Mart 2025 Dünya Şiir Günü için -‘bir temellük sanatı eylemi’ olarak- kaleme aldığım “Şiirimiz güncel değildir abiler, dom!” başlıklı bildiri/değini metninin bütünlenmesine vesile olmuştu. Bayram Zıvalı’ya ne kadar teşekkür etsem azdır. (Zy)
“71 şairin yer aldığı bu çalışma, güncel Türk şiiri üzerine gerçekleştirilmiş en kapsamlı soruşturmalardan biri olmanın ötesinde; Türk şiirini estetik, kuramsal, tarihsel, sosyolojik, kültürel ve politik-dilsel düzlemlerde bütüncül kavrayabilmek adına “yan duvarda açılan bir pencere” işlevi görüyor. Dosyanın literatüre en önemli katkısı; şiirin bugün hangi kavramlar, şairler, ruh halleri ve tavırlar üzerinden şekillendiğini somutlaştırmasıdır. “Çoğul poetika”, “metinsellik”, “melez/deneysel estetik”, “zamansızlık”, “dilsel kırılma/sapma”, “yeni duyarlılıklar/yeni duyarsızlıklar”, “karşı-dil/beri-dil”, “belirsizlik estetiği”, “potansiyel şiir” ve “parçalı özne” gibi kavramlar, bu çeşitliliğin göstergeleridir. Tüm bu veriler, Türk şiirinin yalnızca bir edebi tür değil, aynı zamanda bir “oluş biçimi” (kaos-kozmos) olduğunu da gözler önüne seriyor.” (Tanıtım Metni’nden…)
Soruşturmaya Katılanlar: A. Barış Ağır / A. Samet Atılgan / Ali Ayçil / Ali Yoksuz / Alptuğ Topaktaş / Atakan Yavuz / Azimet Avcu / Batuhan Çağlayan / Berat Korkmaz / Bilgehan Tuğrul / Burak Ş. Çelik / Bünyamin Ayvaz / Can Ülgen / Cengizhan Genç / Deniz Schwarzwald / Durmuş Ongun / Ece Apaydın / Ekin Metin Sözüpek / Elif Akyol / Elif Mert Durmuş / Emin Metin / Emrah Yolcu / Emre Demir / Enes Talha Tüfekçi / Ersun Çıplak / Fuat Eren / Furkan Çirkin / Furkan Eren Ekici / Gönül Demircioğlu / Gün Ayhan Utkan / Hakan R. Temiz / Hasan Bozdaş / Hasan Kara / Hasan Temiz / Hümeyra Yargıcı / Işık Sungurlar / İbrahim Daş / İlke Kıratlı / İlker Hepkan / İlker Şaguj / Kadir Tepe / Kemal S. Sayar / Levent Karataş / Leyla Arsal / M. Tuğrul Çolak / M. Utku Yeşilöz / Muhammet Durmuş / Musa Günerigök / Oğuz Ertürk / Onur Köybaşı / Osman Hasdemir / Ozan R. Kartal / Ömer Yıldız / Özgür Ballı / Rafet Arslan / Raşit Ulaş / Rıdvan Ardıç / Salim Nacar / Seda Şaffak / Serdar Aydın / Süreyyya Evren / Taner Sarıtaş / Toprak Şems Tezcan / Tuba Kaplan / Umut Cemal / Ümit Erdem / Yusuf Araf / Zafer Yalçınpınar / Zeki Altın / Zeynep Karaca / Zeynep Oktay
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, kamuoyunda “şike kumpası” olarak bilinen sürece dair yeni bir karara imza attı. Fenerbahçe Başkanı Sadettin Saran’ın Savcılıkta yeniden ifade verdiği saatlerde Lütfi Arıboğan, Ahmet Gülüm, İlhan Helvacı ve Ebru Köksal hakkında “FETÖ” suçlamasıyla işlem başlatıldı. (…)
Yankı Odası’nın 36. bölümünde kitap fuarlarının hakikatini anlattık…
42. İstanbul Kitap Fuarı’na karşı Yalçınpınar tarafından sergilenen “temellük sanatı eylemi”nin afişi… (Büyütmek için üzerine tıklayınız..)
37. Bölüm’ün yayın tarihine/saatine ilişkin bilgiler/güncellemeler/değişiklikler için lütfen sosyal medya hesaplarımızı takip ediniz. (instagram: @evvelfanzin twitter: @calmayan)
40 yıllığına Koç Holding’e devredilen Fenerbahçe Kalamış Yat Limanı, “revizyon” iddiasıyla genişletilmek isteniyor. Söz konusu genişletme için hazırlanan ÇED raporu ve projeye karşı çıkan yurttaşlar ise itiraz dilekçesi verdi.
1980’lerden bu yana kamu işletmelerinin, fabrikaların ve limanların sermayeye devriyle ilerleyen özelleştirme süreci hız kesmeden devam ediyor.
40 yıllığına Koç Holding’e devredilen İstanbul’daki Fenerbahçe Kalamış Yat Limanı’nı genişletmek için hazırlanan çevresel etki değerlendirmesi (ÇED) raporuna ve projeye itiraz edildi.
Projeye karşı mücadele veren yurttaşlar, geçtiğimiz perşembe günü Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İstanbul İl Müdürlüğü’ne itiraz dilekçesi verdi.
Dilekçede, Fenerbahçe Kalamış Yat Limanı’nı özelleştirilmeden önce, yurttaşların anayasal haklarını yok sayacak şekilde imar planları yapıldığı ve kıyıyı halka kapatacak şekilde ticari yapılaşmanın önünün açıldığı belirtilerek, “Bu aşamada yürütülmesi gereken ÇED süreci – zamanında – gerçekleşmemiştir. Gerçek bir çevre etki değerlendirmesi yapıldığında hayata geçmesi mümkün olmayan bir proje, ihale süreci tamamlandıktan sonra yaptırılmak suretiyle tamamen göstermelik bir rapor olmaktan öteye geçmemektedir” ifadelerine yer verildi.
Özelleştirme İdaresi Başkanlığı tarafından “Fenerbahçe-Kalamış Yat Limanının 40 yıl süreyle işletme hakkının verilmesi” şeklinde tanımlanarak ihale edilen projenin, kazanan firma tarafından “Fenerbahçe- Kalamış Yat Limanının Revizyonu” olarak tanımlanmakta olduğu ve ÇED raporunun da bu tanım üzerinden düzenlenmekte olduğu hatırlatılarak şöyle devam edildi:
Oysa toplam 103.000 metrekare olan mevcut yat limanı, raporda da belirtildiği gibi, dalgakıran dahil 111.840 metrekaresi kara alanı ve 314.541,29 metrekaresi deniz alanı olmak üzere toplam 437.788,92 metrekareye çıkarılmak suretiyle 3 katından daha fazla büyütülecektir. Bu mevcut yapının revizyonu, yenilenmesi değil, mevcudun çok üzerinde bir alanda yeni bir marina inşa etmektir.
Diğer taraftan, raporda da belirtildiği üzere, mevcut marina 1288 adet tekne/yata hizmet veriyorken, ‘yenileme/revizyon’ çalışması sonrasında 90 adedi 25 metre ve üzeri süper yat olarak tanımlanan yatlar olmak üzere bu sayı 2120 yat adedine ulaşacak ve kapasite neredeyse 2 katına çıkacaktır.
Dilekçede, söz konusu projenin mevcut yapının revizyonu veya yenilenmesi değil, mevcuttan çok daha büyük kapasiteli yeni bir marina inşası olduğıu belirtildi.
Marina projesinde kamu yararının gözetilmediği vurgulanarak, “Bu projenin yat sahibi olan üst gelir grubuna mensup bir avuç çok zengin insanın korunaklı tatil ihtiyacını karşılamaya yönelik bir proje olduğu adeta teyit edilmektedir” denildi.
İtirazlar sıralandı
Dilekçede, Fenerbahçe Kalamış Yat Limanı Revizyonu Projesi’ne ilişkin itirazlar şöyle sıralandı:
Fenerbahçe-Kalamış Yat Limanı, II. Derece Doğal Sit Alanı ve III. Derece Arkeolojik Sit alanı olup, I. Derece Doğal Sit Alanı olan Fenerbahçe Yarımadasının komşusudur. Tarihi ve doğal özellikleri nedeniyle koruma altında olması gereken bu alanın denizde ve karada herhangi bir ek yapılaşma baskısına maruz bırakılması kesinlikle uygun değildir.
Bilinen tarih boyunca doğal zenginliği, güzelliği, denizi ve doğası ile halkın kullanımında olan, halkın huzur ve güzellik simgesi olarak kabul edip değer verdiği, şarkılara, şiirlere konu olmuş Kalamış’ta insanlar hala yeşil ve mavinin uyumu içinde nefes alabiliyorken, kıyı halka kapatılacak, planlama ilkelerinin bir gereği olan toplum ve kıyı ilişkisi yok edilecek, çok küçük bir azınlığın yararına bölgenin geleneksel kentsel doku özelliği bozulacaktır.
Fenerbahçe ve Kalamış’ın mimari yapısı, tarihi ve sosyal dokusu bozulacak, mahalle kültürü yok olacak ve tarihsel belleği zarar görecektir.
Bölgede betonlaşma, insan ve araç yoğunluğu artacak, halihazırda Fenerbahçe Stadı’nın getirdiği trafik yükü ile birleşerek büyük bir trafik yükünün var olduğu alanda trafik yoğunluğu kapasiteyi daha da zorlayacak ve hem bölgede yaşayanların, hem de İstanbul halkının yaşam kalitesi açısından bir tehdit haline gelecektir. Zaten var olan trafik keşmekeşi, daha da çekilmez hale gelecektir.
Uzun yıllar sürecek olan inşaat faaliyetinin neden olduğu partiküller halihazırda çok düşük olan ilçe hava kalitesini daha da düşürecek, akciğer-solunum rahatsızlıklarına neden olacak zaten az olan yeşil alanlar daha da azalacaktır. Bu anlamda proje, halk sağlığı açısından da büyük bir tehdit unsuru oluşturmaktadır.
Uzatılacak mendirek, yapılaşma, artan tekne sayısı ve otopark yapımı sonucu hava koridorlarının kapanması, ısı adalarının oluşması ile hava ve deniz kirliliği fazlasıyla artacak, denizde ekolojik denge bozulacak, musilaj ve kötü koku gibi sorunlar çoğalacaktır. Bu nedenle, Kıyı Kanunu’nun, kıyıların ve denizlerin “doğal ve kültürel özelliklerini gözeterek korunması ve toplumun yararlanmasına açık ve kamu yararına kullanılması”na yönelik amaçlarına ve ayrıca Anayasa’nın 43. Maddesi gereği herkesin eşit ve serbest kullanımına açık olan ve kamu yararına kullanılması zorunlu olan kıyı tanımına açıkça aykırılık söz konusudur.
Su kıtlığının her geçen gün daha gerçek bir tehdit haline geldiği günümüzde toprak alanlarının azalması ile su döngüsünde su kaybı meydana gelecek, yağmur suları toprak ile buluşup yer altına inemeyecektir.
Dolgu alan üzerinde kurulmuş olan Kalamış Yat Limanı için planlanan ve hem karada hem de denizde yapılaşmayı genişletecek bu proje gerçekleştiğinde deprem, tsunami gibi afetler açısından da çok büyük bir tehlike oluşacaktır. Hem doldurma alan olması ve hem de Kuzey Anadolu Fay hattına sadece 15 km mesafede olması nedeniyle, yat limanı afet riski taşımaktadır. Afet bölgesi içinde yer alan yat limanı alanında afet riski de büyüktür. (Olası bir depremde tsunami riski taşıyan söz konusu bölgede Kadıköy Belediyesi’nce, tsunamiden kaçış yolları belirlenmiş ve tabelalarla bölge halkına gösterilmiş olmasına rağmen, ÇED raporuna AFAD tarafından verilen görüş “bölgenin afet bölgesi olmadığı” yönünde olmuştur.)
Koleksiyonumdan bazı eserleri (kitapları, belgeleri, efemeraları ve objeleri) “kıymet bilen” veya “kıymet veren” insanlara -yani, yeni koruyucularına- devretmeyi amaçlıyorum. Hepsi bu… (Zafer Yalçınpınar)
Hamiş: EVVEL kapsamında yayımlanan Bedri Rahmi Eyüboğlu başlıklı ilgilere https://evvel.org/ilgi/bedri-rahmi adresinden ulaşabilirsiniz.
Feyyaz Kayacan (d. 19 Aralık 1919 / ö. 05 Nisan 1993) Asıl adı Feyyaz Fergar’dır. Babası Abdullah Ziya (Levon) ve büyük babası Abdullah Şükrü (Viçen Abdullah) Ermeni kökenli birer muhtedidirler. Kayacan’ın annesi ise Reşat Paşa’nın ikinci çocuğu Fatma Ubeyde Hanım’dır. 19 Aralık 1919 tarihinde İstanbul’da Reşat Paşa Köşkü’nde dünyaya gelen Feyyaz Kayacan, ilk ve ortaöğrenimini İstanbul’da Saint Joseph Fransız Lisesi’nde tamamladı. Daha sonra Paris’te École Libre des Sciences (Siyasal Bilgiler Fakültesi)’ta bir yıl siyaset okuyan Kayacan, II. Dünya Savaşı’nın çıkması üzerine Londra’ya giderek Durham Üniversitesi’nde iktisat öğrenimi gördü. Feyyaz Kayacan, ilk evliliğini 1942 yılında Jula Ellis ile yaptı ve bu evlilikten Rana ile Julian adında bir kızı bir oğlu oldu. Yazarın ilk karısı Jula, 1957 yılında amansız bir hastalıktan öldü. Feyyaz Kayacan, ertesi yıl BBC’den meslektaşı Mary Saunders’la evlendi. Bu evlilikten de Andrew, Ghislaine, Miriam ve Daniel adlarında iki kızı iki oğlu dünyaya geldi. Bütün çocukları ve ikinci karısı hâlen hayattadır. Feyyaz Kayacan, uzun yıllar Londra’da BBC Türkçe Yayınlar Servisi’nde çalıştı. Emekli olduktan sonra Londra’da yaşamaya devam eden yazar, 5 Nisan 1993 tarihinde geçirdiği kalp krizi neticesinde vefat etti.
(…) Yazar; alışılmışın dışında bir dil mantığı ile yazdığı öykülerinde iç monolog, iç diyalog, bilinç akışı, anlık geriye dönüş gibi modern anlatım tekniklerini sık sık kullanır.
Kayacan, Türkçenin olanaklarını genişleten öykülerinde dengeli ironisi, ince zekâsı ve özgün anlatımıyla dikkat çeken bir yazardır. Yapıtlarındaki gerçeküstücü öğeler ve soyut ifadelerle İkinci Yeni akımına yakın bir öykücü portresi çizer. O; öykülerinde biçime ve kurguya önem veren, gerçeküstü ve somut öğeleri kaynaştırmaya çalışan bir yazar olarak ön plana çıkar. Feyyaz Kayacan, imgeye yaslanan şiirli-soyut diliyle, gerçeküstücü ve ironik anlatımıyla, öykülerinde kullandığı orijinal biçimlerle kendine has bir öykü dünyası kurmayı başarmıştır ve bu bakımdan Türk öykücülüğünün önemli isimlerinden biri olarak anılmalıdır.
Koleksiyonumdan bazı eserleri (kitapları, belgeleri, efemeraları ve objeleri) “kıymet bilen” veya “kıymet veren” insanlara -yani, yeni koruyucularına- devretmeyi amaçlıyorum. Hepsi bu… (Zafer Yalçınpınar)
22 Aralık 2022 tarihinde 27 yaşında vefat eden sıkı dost -ve genç yayıncı- Uğur Yanıkel‘i saygıyla anıyoruz. Vefatının ikinci sene-i devriyesinde Uğur Yanıkel’in yaşamı, poetikası, edebiyat/şiir direnişi ve özgür yayıncılık vizyonuna dair Azimet Avcu ile birlikte özel bir yayın gerçekleştirdik.
19. Bölüm’ün yayın tarihine/saatine ilişkin bilgiler/güncellemeler/değişiklikler için lütfen sosyal medya hesaplarımızı takip ediniz. (instagram: @evvelfanzin twitter: @calmayan)
İlhan Berk (18 Kasım 1918 – 28 Ağustos 2008), Türk şair, çevirmen. Asıl adı Emrullah İlhan Birsen’dir. Balıkesir Necatibey Öğretmen Okulundan mezun oldu, Espiye’de iki yıl ilkokul öğretmenliğinden sonra Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü’ne girdi. Enstitünün Fransızca bölümünden 1944’te mezun olan Berk, 1945-1955 yılları arasında Zonguldak, Samsun ve Kırşehir’de ortaokul ve liselerde Fransızca öğretmenliği yaptı. 1956 yılından itibaren 13 yıl boyunca Ankara’da Ziraat Bankası’nın Yayın Bürosu’nda çevirmenlik yaptı. Bu süre içinde modern dünya şiirinin iki büyük şairi sayılan Arthur Rimbaud ve Ezra Pound’un şiirlerini çevirerek kitaplaştırdı. Bu tarihten sonra kendini tümüyle yazmaya verdi ve bir anlatı kitabı dışında, sadece şiir ve şiire ilişkin eserler üretti. Kül adlı kitabıyla 1979 yılında Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü ve İstanbul Kitabı ile de 1980 yılında ilk Behçet Necatigil Şiir Ödülünü kazandı. 1983’te Deniz Eskisi adlı kitabıyla, Yeditepe Şiir Armağanı’nın 1988’de de Güzel Irmak adlı kitabıyla Sedat Simavi Edebiyat Ödülü’nü aldı.
Koleksiyonumdan bazı eserleri (kitapları, belgeleri, efemeraları ve objeleri) “kıymet bilen” veya “kıymet veren” insanlara -yani, yeni koruyucularına- devretmeyi amaçlıyorum. Hepsi bu… (Zafer Yalçınpınar)
Azimet Avcu: Geçtiğimiz yıl daha 27 yaşında kaybettiğimiz şair Uğur Yanıkel‘e ithafen bütünlediğin ‘Dipsiz Göl’ adlı şiir kitabı, 2023’ün Mart ayında -Uğur’un vefatından yaklaşık üç ay sonra – Upas Yayın kapsamında dijital nüsha şeklinde okuyucuya sunuldu. Geçtiğimiz günlerde de ikinci edisyon, basılı nüsha olarak Plüton tarafından kitaplaştırıldı ve yayımlandı. Kitabın girişinden itibaren bizi karanlık ormanlardan geçirerek tabiri caizse Yunan mitolojisinde Tartaros olarak bilinen ölüler dünyasına sokuyorsun ve ismiyle müsemma Dipsiz Göl bir tarihsel mezarlığa dönüşüyor. Kimi zaman kelimeleri bozarak kimi zaman da kelimelerin gücünü kullanarak yeni bir evren yaratmaya çalışıyorsun. Bu nefessiz imgesel düzlemde gökyüzü, rüzgâr ve benzeri imgeler dile getirilerek dış dünyaya devamlı özlem duyuluyor… Bu kitap ölümle kalım arasında geçen söylenceler gibi… Uğur’un aramızdan ayrılması da ancak bu kadar güzel bir imgeyle anlatılabilirdi. İlk sorumu şu noktadan sormak istiyorum. Bu kitap çalışması tam olarak ne zaman başladı ve Uğur’un kitap üzerindeki etkisi hakkında neler söylemek istersin?
Zafer Yalçınpınar: Dipsiz Göl’de yer alan şiirler 2017’den günümüze kaleme aldığım 21 pâreden oluşuyor. Bu şiirleri fragmante varoluşlarından çıkararak, şiirlerin taşıdığı kırık ve acılı yükleri bütünsel bir düzlemde nasıl konumlandırırım diye uzun zamandır düşünüyordum:- maalesef şairler bazı tarihsel döngü noktalarında birer düşünür gibi davranmak zorunda kalır. Neyse… Bahsettiğim ve ihtiyaç duyduğum konumlandırma noktasında yeni bir imgesel alan derinliği tasarımı oluşturmam gerekiyordu ki bu tasarımı oluşturabilmem için de 21 pâredeki benzerlikleri ve farklılıkları belirlemek çok önemliydi. Şiirlerin sınırlarını yoklamam, şiirsel dil açısından yakınsama ve ıraksama noktaları nasıl akışkanlaşıyor gibi sorulara cevap bulmam ve şiirlerin biçimsel öğelerini dönüştürmem gerekiyordu. İşte, senin ifade ettiğin ‘nefessiz imgesel düzlem’ veya ‘karanlık ormanlardan geçmek’ gibi benzetmeler böylesi bir ortak alanda anlam kazanıyor; Almancası ‘weltschmerz’… Bu ifadeyi ‘dünya ağrısı’ veya ‘varoluş sancısı’ olarak çevirebiliriz. Bugün içerisinde hayatta kalmaya çalıştığımız neoliberal düzenin kentsel gündemini ve tüm bileşenleriyle birlikte kurulu rant ekosistemini -gerçekten de- kötücül bir ‘karanlık orman’ olarak görebiliriz. Ve evet, bu palyatif ve tıknefes süreç bir yaşayıştan çok ‘hayatta kalma’ uğraşısı olabilir ancak… Ölümle kalım arasında… Uğur’un Taksim’deki düşüş ânı zihnimdeki imgesel haritada böylesi bir orijin oluşturdu. ‘Dipsiz Göl nerde, neresidir?’ diye sorsan bana, ‘Taksim’de, Uğur’un atladığı ânda ya da düştüğü yerde açılan bir paralel evrende!’ diye cevaplarım. Uğur’un ‘kazayla intihar’ olarak tanımladığım düşüşü ve vefatı zihnime bir şimşeğin görüntüsü gibi mıhlandı… Peki, anlatmaya çalıştığım tüm bu şeyler, bahsettiğim tasarım yaklaşımı falan… Kitapta doğru veya etkili yansıtılmış mı sence? Dahası, okuyucu tarafından hissedilebiliyor mu gerçekten… Sence, bu varoluş sancısı, tıknefes yaşam en çok hangi şiirde kendini gösteriyor, en çok hangi şiirde daha etkili?
Azimet Avcu: En önce sonda sorduğun soruya cevap vereyim: ‘Çizgi’ şiiri… Bu şiirinin çıkış noktası olan İlhan Berk’le gerçekleşen diyalogunu ilk defa Rüzgâr Defteri’nde okumuştum. Her şairin akılda kalır bir dizesi veya anısı olur. Sizin bu diyalogunuz hem akılda kalır bir dize hem akılda kalır bir anı niteliği taşıyor. Bu diyalogun cevabını yıllar sonra ağaçlarda bulup onun aralarında gezinmen en büyük sancılardan bir tanesi. Bulmanın sancısı. Ayrıca o kitap üzerine Uğur’la yaptığınız uzun söyleşi de hem o dizeleri hem de o şiiri anlamlı kılıyor. Bunun dışında kitabı okurken kafamda Cemal Süreya’nın ölmeden önce yazdığı ‘Göller Denizler’ şiiri gözümün önüne geldi. Şiirde; ‘Ölüm? / Bir gölün dibinde durgun uykudasın… Denizler? / Tanrılar karıştırır durur denizleri…’dizelerini düşündükçe senin dipsiz gölünde bir uyku uyanıklık arasında gezinip durdum. Kitapta istediğin ve planladığın şeyler gerçekleşmiş diye gözlemledim. Örneğin; ‘Kırmızı Bahçenin Dalgalanışı’ şiiri hem görsel hem şiirsel anlamda kitabın en can alıcı kısımlarından. Uğur’un artık o dalgalı evde yaşamaya başladığını gözümün önüne getirdim. Yazmak istenen ve hissedilen şeyler bu noktada bir paralelliğe oturuyor. Bu şiir dışında gözüme başka bir bağlantı daha takıldı. ‘Yeni Gün Yoktur’ şiirinde Turgut Uyar’ın Akçaburgazlı Yekta’sıyla bir kardeşlik sezdim. Bu defa Yekta’yla değil Turgut’la konuşmaya başladığımızı düşündüm. Şiirdeki bireyin kendini mezarının başında beklerken hisleri, özellikle ‘bir çocuğum buz dolu taş / sokakta kimsesiz yollar yok ben de burada değilim’ ifadeleriyle anlatılıyor. Bu ifadelerin ortaya çıktığı duygu ve anlam dünyasını farklılaştıran, bireyin yaşamla olan bağını ve yalnızlığın iç geçmişini nasıl yorumluyorsun?
Zafer Yalçınpınar: ‘Kırmızı Bahçenin Dalgalanışı’ adlı şiirim Şahin Çetin’in efsanevi çizimiyle birlikte düşünülmeli. Zaten bu şiiri kaleme almaya karar vermemde de Şahin’in çizimi özel bir tetikleyici olmuştu. Çizimi basitçe anlatmaya çalışayım. Güçlü dalgalara -belki de her yeri kaplayan bir fırtınaya veya sele- karşı ayakta durmaya, yaşamaya çalışan yıpranmış, yarı yıkık, ahşap bir kulübe çizimi… Sonsuz dalgalarla uzanan bir fırtınanın alan derinliğinde kulübenin yalnızlığı, tek başına duruşu… Sanki, ıssız, insansız, ufuksuz ve sonsuz dalgalardan oluşmuş bir çöl veya okyanus fırtınası gibi… Ve o kulübenin dalgalarla temas eden yüzeyi gücünün sonuna kadar direniyor… Direniyor bir anıt gibi, onurlu bir duruş sergiliyor. Ok ve yay gibi… Tüm zorluklar, her şey, tüm varoluş, her şey gerilimin son noktasında! İnan ki Uğur’un yaşamı böyleydi. Hem şiir-edebiyat araştırmacılığı, hem yayıncılığı, hem de gazetecilik yaşamında sonuna kadar direndi, hiç vazgeçmedi… Üstelik kendisine ‘kahraman’ denmeyeceğini bilerek, alkışlanmayacağını bilerek, hiçbir maddi-manevi çıkar beklemeden… Ece Ayhan bu durumu ‘haklılığın inadı’ olarak tanımlıyor. Ece Ayhan’ın kavramlarıyla formülize etmek gerekirse Uğur’un yaşamı için şunu açıkça söyleyebiliriz: ‘Kötülük dayanışmasına karşı haklılığın inadını göstermek…’ İşte, ‘Kırmızı Bahçenin Dalgalanışı’ adlı şiirimin Uğur’un varoluşuyla özdeşleşen böylesi bir ‘haklılığın inadı’ direnci var! Bu anlattıklarımdan çok daha ayrıksı olarak baktığımızda, gerçekten de Cemal Süreya’nın son dizeleri sayılan ‘Göller Denizler’ şiirinin imgelemi tüm kitapla ilişki içerisinde… ‘Çizgi’ adlı düzyazı-şiir metnimi de kitaba ismini veren ‘Dipsiz Göl’ söylemini de Düzce’de, Topuk Yaylası’ndaki bir gölü ve gölün donmuş yüzeyini seyrederken bütünledim. Sen söyleyince fark ettim bunu… Çok doğru bir tespit… ‘Yeni gün yoktur’ adlı şiirim ise tüm zamanlarda kaleme aldığım şiirlerimin arasında en kara veya karanlık olanlarından biri… Bu şiiri bir kış gecesi, Kadıköy sokaklarından birinin köşesinde bir apartman boşluğuna sığınmışken yazdım. Işık çok azdı, zar zor yazıyordum defterimin sayfasına… Hatta o günlerde şiiri okuyanlar son derece olumsuz etkilenmişti şiirden… Turgut Uyar’ın şiirine ilişkin yaklaşımın da çok doğru… O zamanlar Derviş Aydın Akkoç’un hazırladığı ‘Turgut Uyar’ın Çocuklarıyız’ adlı özel söyleşi kitabını okuyordum. Orada Turgut Uyar’ın ilk kızı Serap’tan bahsedilir, birkaç aylık bir bebekken Ardahan’ın Posof ilçesinde vefat eden ilk kızı Serap’a ve Serap’ın mezarına dair bilgiler vardır. Bilgileri dile getiren Turgut Uyar’ın Semiramis’ten sonraki kızı Şeyda Uyar Dikmen’dir. Şöyle der: “Serap’ın gömülmesiyle ilgili de konuşmuştu babam, iyi hatırlıyorum. O sırada Posof’talar ve kara kış her yanı kasıp kavuruyor. Babam asker, yanında da erler var, Serap’ı gömmüşler ve mezarında ateşler yakıp sabaha kadar beklemişler; kurtlar toprağı eşeleyip de taze ölüyü çıkarmasın diye. Kısacası ne zaman Serap bahsi açılsa, seneler geçmiş olmasına rağmen, babam her seferinde üzülür, kederlenirdi.” (İletişim Yayınları, 2014, 1. Baskı, ss.85-86) Bilemiyorum Azimet… Bu anlattıklarımdan başka-daha acı bir şey olabilir mi… Acı bir ‘yankı odası’ gibi… Ama tabiî ‘yalnız olmak’ ile ‘tek başına olmak’ felsefi düzlemde birbirinden ayrılır. Biz, ben de, Uğur da, sen de, sanırım yalnız değiliz, ama tek başımızayız. Şiirsel alan derinliği de böyle bir uzam… Gezegenler gibi ‘tek başına’ olmak… Peki, İlhan Berk’in bana sorduğu soruyu ben sana sorayım: Senin kendi çizgin nerden geliyor? Nasıl devam ediyor… Hangi noktalarda, nasıl bütünleniyor…
Azimet Avcu: 2016 yılında Kadıköy Kitap Günleri galiba son kez olarak Haydarpaşa’da
yapılıyordu. Seni ismen Uğur’dan çok duyduğum ve çalışmalarını takip ettiğim
için biliyordum. Orada bir stantta ‘Rüzgâr Defteri’ kitabını görmüştüm. Hemen
almak isteyip etrafta standa kimin baktığını bulmaya çalışmıştım. 10 dakikaya yakın
bekledikten sonra birisi gelmişti. Kitabı alıp oradan Karaköy vapuruna yürüyüp
vapurda kitabı okumaya başlamıştım ki İlhan Berk’in sana sorduğu bu soruya
gelmiştim. Uzun zaman kendi adıma bunu düşünmeye çalışmıştım. Yıllar yılı arada
aklıma gelir ve çizginin başına gitmeye çalışırdım. Ama Dipsiz Göl’ü okurken bu
soruyla tekrar karşılaşınca çizginin başını buldum. Uğur, bir gün yanımıza
gelip çok garip bir rüya gördüğünden bahsetmişti. Ne olduğunu anlatmasını
istemiştik. Rüyasında ‘insan annesinin karnında cenin pozisyonundayken bir soru
işaretine benzer’ diye bir cümle kurmuş. Uyanınca internetten bir bakmış ki
gerçekten öyle. Bunu günlerce anlattı. Çizgimin başlangıcını ararken buraya
geldim. İnsan ana rahmine düştüğü ân, yani o çizgi, yaşama yolculukla başlıyor.
Bir soru işareti olarak gidiyor. Ben şiir yazmaya çocukluk yıllarımda başladım.
Galiba bu illet insanın yakasına gelip bir türlü yapışıyor. Şiir dilini
öğrendikten sonra da kendini başka bir dille ifade edemiyorsun. Bana bazen ‘kaç
dili iyi seviyede biliyorsun?’ diye sorduklarında ‘iki’ diye söylüyorum.
Birincisi Türkçe, ikincisi şiir dili. Söyleme dikkatlice bakınca biraz romantik
gelebilir ama bunu başka türlü anlatamam. Şiir dilini öğrenince de o dili
bilenlerle iyi diyaloglar kuruyorsun. Uğur’la, senle öyle bir dil üzerinden
konuşuyoruz. Normal yaşamlarımız ve gündelik dilimiz kendimizi tarif etmeye
yetmiyor. İnsan yürüdüğü yolda arkadaşlarını iyi seçerse yolu da sağlıklı
katetiyor. Uğur, Selim, Kadir ve ben böyle bir yolculukta karşılaştık. Onlar
benim için iyi şiirin yanında iyi şairin nasıl olması gerektiğini de
gösterdiler. Zamanla yolda azalsak da burada haklılığın inadıyla devam
ediyoruz. Şiire bakış açıma gelecek olursak da yine bu yolda oluşup gelişti.
Şiirimi post-modern çizgiye koyabilirim ama tamamen o anlayışla yazmıyorum.
Türkiye’de her türlü sanat akımı gerçeklerle yüzleşmek zorunda kalıyor.
Politikanın hayatımızı çekip elimizden aldığı, hayatlarımızı zorlaştırdığı bir
dünyada güncelden uzaklaşıp sadece sanatsal üretim yapamıyoruz. Ece Ayhan’ın
şairlik tanımına ‘etikçi’ dediği bir ülkede etikçiliği biz de elden
bırakamıyoruz. Uğur, ihmallerle öldü. Orada ambulansından hastanesine sağlıklı
çalışan bir sistem olsaydı, Uğur hayattaydı. Burada gelmek istediğim nokta
devletin insan hayatına bu kadar kastettiği bir ortamda şiiri silah gibi
savunma aracı olarak görmekten başka çaremiz kalmıyor. Pekâlâ, bu noktaya
gelmişken iki soru sorayım. Dipsiz Göl’e politik açıdan nasıl bakabiliriz? Dili
bu noktada nereden kurmalıyız?
Zafer
Yalçınpınar: Bir kere hemen ifade
edeyim; Uğur’un vefatına neden olan düşüşe dair söylediklerine yüzde yüz
katılıyorum. Uğur’un vefatında çok boyutlu bir ihmal olduğu açık… Doktorlar,
hastane vesaireden önce toplumsal bir ihmal var: Uğur, düştüğü yerde çok uzun
süre kalıyor! Gelen geçen ahaliden kimse umursamıyor ölü gibi yerde yatan,
bilinci kapalı bir insanı! Üstelik bir cumartesi gecesi! İşte mesela, Ece
Ayhan’ın ‘toplum’ ifadesinin yerine koyduğu ‘topluluk’ söylemine çok acı bir
örnek daha… İnsan toplumu refleksi gösterilmiyor çünkü! Herkes yılbaşı öncesi
tatil, eğlence, tüketim ve alışveriş merkezi kafasında çünkü! Yığışım! Herkes
yeni yılda fiyatlar ikiye katlanmadan ne satın alayım, nereye gideyim, ne
yapayım derdinde! Keza, Uğur’un hastaneye sevk edilmesi de bence çok uzun bir
süre… Sonra, hastanede tetkik-teşhis-tedavi
falan gibi süreçler için de çok bekletiliyor. Standartlardan çok uzun bir
bekleme süresi yaşıyor Uğur… Aleyhine çalışan, ölüm kalım gibi bir bekleme
süresi… Çok acı… Şimdi, bunca hakikati tüm hatlarıyla düşündükten sonra hemşire,
doktor kimse çıkıp olayı normalleştirmeye çalışmasın bana! Hepsi o günlerde ya
tatilde olmayı düşünür ya arkadaşlarıyla eğlenmeyi ya da benzerleriyle elit
elit takılmayı kuruyordur kafalarında… Yıllardır bu böyle! Yıllardır,
utanmadan! Taksim dediğimiz lokasyon, rantıyla, oteliyle, turistiyle, elçilikleriyle,
esnafıyla, meyhanesiyle, ev sahibiyle, kiracısıyla, taksicisiyle, fuhuşuyla,
uyuşturucusuyla, serserisiyle, ruhsatçısıyla, zabıtasıyla, liberaliyle,
belediyesiyle ve nihayetinde hastanesiyle, doktoruyla falan tüm hatlarıyla, tüm
dokularıyla lağıma dönmüş durumda! Zaten, Bilge Karasu’nun kitabının adını
hatırlayalım: “Lağımlar Anası ya da Beyoğlu”. Yani ben Uğur’un vefatındaki
ihmaller silsilesinin ‘Yahu çocuk çok ters atlamış, çok ters düşmüş, çok talihsizmiş…’
falan gibi bir doktor ağzı söylemle geçiştirilebileceğini, dahası benzeri
söylemlerle ‘müesses nizam’ tarafından geçiştirilmiş olmasını da
kabullenemiyorum bir türlü… Şimdi, bu noktada Nâzım Hikmet’in birçok yazısında
şiir diline ithafen ifade ettiği başka bir kavrama geçmek gerekiyor:
Şiirimizin, şiir dilinin taşıdığı yük! Ve bu yük yaşadığımız coğrafyada çok
ağırdır yüzyıllardır… ‘Davet’ adlı şiirinde Nâzım Hikmet’in ‘Dörtnala gelip
Uzak Asya’dan / Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan / bu
memleket…’ olarak tanımladığı coğrafyamızda her şey çok zorlu ve acılı
yaşanıyor. Yüzyıllardır içinde bulunduğumuz coğrafyanın ‘kara gerçeğini’ gören bir
şairin durumu da Nâzım’ın aynı şiirindeki şu dizelere benzer: ‘Bilekler kan
içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak / ve ipek bir halıya benzeyen toprak /
bu cehennem, bu cennet bizim’ Dipsiz Göl, sanıyorum, en ağır ve kara
gerçeklerle örülmüş şiir kitabım… Böylesi bir ‘şiirsel yük’ taşıyor. Özellikle
de ‘Dipsiz Göl’e girdim’ diye başlayan birinci bölüm… Uğur’un ölümüyle birlikte
kitabın üzerindeki şiirsel yük de çok arttı. Tuhaf bir çelişki var: Gündelik yaşamın
şiirselliği her geçen gün azalıyor, ama dilin ve mantığın yaşamındaki derin
tarihsel yük, dile getirilen kalp ve vicdan arayışı her geçen gün daha fazla
artıyor. Hakikat yolundaki kalp ve vicdan arayışı… Bence bu durum bizim
coğrafyamıza özgü… Sence de öyle değil mi, bütün bu yakın ve uzak tarihsellik
boyunca, tüm yaşadıklarımızdan sonra, kim bu coğrafyanın şiirsel yükünü
sırtlanmak ister ki? İkinci Yeni’nin parladığı baskılı dönemde bile daha fazla
şiirselliği vardı yaşamın, ya da 1950 şiir hareketinde… Mesela, Ece Ayhan
yaşasaydı bugün, 2023’te, kesinkes söylüyorum bunu; şiir yazmayı bırakırdı!
Sıkılırdı. Kapitalizm sonrası neoliberal dünyanın aldatıcılığından,
sinsiliğinden, bireyi içine düşürdüğü kapandan sıkılırdı. Öylesine karanlık ve
palyatif bir dönemde yaşıyoruz şu an… Uğur’un sana gönderdiği bir mesajı
göstermiştin bana. Şöyle diyordu Uğur son merhalede: ‘Şiirle rabıtamız
kalmamıştır.’
Azimet Avcu: Birgün Aslıhan Pasajı’ndaki sahafları dolaşırken Uğur sevinçle “Azi koş Ece Ayhan’ın bir süredir aradığım ‘Şiirin Bir Altın Çağı’ kitabını buldum.” dedi. Sahaf 200 Lira gibi yüksek bir fiyat çekince üzüntüyle daha sonra alırım deyip kimsenin göremeyeceği bir yere sıkıştırdı. O dönem için bu kitap kafamın köşesine kazınmıştı. Yıllar sonra bu kitap elime geçtiğinde “TARİHE BAKARSANIZ ANLARSINIZ!” diye bir yazıya denk gelmiştim. Orada şöyle bir kesit vardı: “Zaten yamuk ve yampiri bu dünya; tabii bana göre, tümüyle bir ‘kötülük toplumu’ ya da daha yetkin anlatışla, ‘örgütlenmiş sorumsuzluk’tur: Gerçekte ve dipte olan!” Dipsiz Göl tam bu noktada daha büyük bir karşılık buluyor. Yüzeyden bakınca anlaşılmayan ve içine düştükçe çıkılmayan o büyük bir dehliz… Sanatın her zaman iyileştirici bir yanı var. Eğer şiir bizim hayatımızda bu kadar yer edinmese iyileşmez yaralarımızla silinip gideceğiz. Ece Ayhan’da bugün yaşasa senin aksine böyle düşünürdü. Ölümle yüzleşmenin tek yolu yazmaktan geçiyor. Söz bitiyor, ağıtlar diniyor, toprak soğuyor… ama bu şiirler birilerinin kitaplığında, dilinde, hafızasında duracak. Bu özel kitap için ben Yalçınpınar’a teşekkürlerimi sunuyorum. İmgenin ve doğanın bu kadar çoğullandığı Dipsiz Göl’de bize yaşam ideasını tekrar hatırlatan şair okurlara son olarak ne söylemek ister, bunu merak ediyorum.
Zafer Yalçınpınar: Herkesin farklı bir dilsel formülü veya şiarı vardır, şiir ve yaşamla ilgili… Tamamıyla benim icat ettiğim ve kendi 44 yıllık zavallı yaşamımda tüm hatlarıyla deneyimlediğim formül şu: ‘Şiir, dilin sürdürülebilirliğidir.’ Bu formülü ilk kez Kasım 2018’de gerçekleştirilen İlhan Berk Sempozyumu’nda dile getirmiştim. Şiir, imgesel alan derinliğinin uzamında salınan ve dilin sınırlarını genişleterek geliştiren bir özüt! Geçmiş ile geleceğin dili arasında hakiki ve adil bir bağ kurabilen tek-son-öz! Şiirin eşsizliği -eşsiz olana yakınlığı- bu bağda, bu bağın haysiyetinde gizli… Şimdi, aslında, Ece Ayhan’dan aktarmak istiyorum son sözlerimi… Uğur yaşasaydı, o da öyle yapardı çünkü. Yaklaşık olarak şöyle diyor Ece Ayhan Çağlar: “Böylesi bir uçsuz bucaksız ‘kötülük dayanışması’ ortamında karamsar olunmaz da, ne olunur bilemem. Ama benim karanlığımın rengi akkordur, o ayrı. (…) İzin verin de bir kömürün bir elmasa dönüşmüş olduğunu artık anlayalım! (…) Şiir gerçeği yeder! İşte böyle olumsuz bir yeri vardır şiirin toplumlarda. Bir toplumda yeri olmayışı onun yeridir.”
2/ Zafer Yalçınpınar’ın tüm edebiyat çalışmalarını https://www.zaferyalcinpinar.info adresinden inceleyebilir ve tüm kitaplarını aynı adresten -pdf dosyası biçeminde- arşivleyebilirsiniz.
Azimet Avcu, Zafer Yalçınpınar | Bir Ölüm Kalım Meselesi Olarak Dipsiz Göl // M.Ş.Ş | Poetik, Nevrotik // Neeli Cherkovski | Hapis Şiiri // Bengt O Björklund | Rüzgâr // Ali Yiğit Kahya | Sanki // Turgay Yıldırım | Sessizlik // Toprak Şems Tezcan | Dipsiz Dünya // János Pilinszky | Bağır // Müge Koçak | Sütçü İmam – Başkaldırı(sız) // Eşref Ozan Baygın | Ölmeden Ölümsüz Olamazdık // Sully Prudhomme | Asma İskele // Ömer Yıldız | Açtık Parantez Kapadık Çok // Afrâ Kutluğ | Sû Kayıtları – I // Gizem Aktan | Antimatrix // Hüseyin Avni Dede | Düşünen Şiirler // Kuzey Topuz | Sessiz Alfabe // Melisa Parlak | Aramızdaki Çatlaklar János Pilinszky | Ted Hughes’a Saygıyla// Aldous Huxley | Koruluktaki Maden // Tupac Shakur | Betondan Büyüyen Gül // Ahmet Ali Uzun | Ben Şeytan // Batuhan Çağlayan | “Sonsuzluğa Kiracı” Kitabı Üzerine // Mojtaba Nahani | İlk // Müge Kartal | Günün Birinde Kalbini Çiçeğe Basan Yerliler // Mahmut Aksoy | Atlarımız Sürülenlerdendiler Sürdük Gitmediler // Furkan Çirkin | Bir Çikolatanın Güneş Altında Erimesi > Bizim Yerimize Yürüyen Merdivenler // Charles Baudelaire | Söyleşi // Erdoğan Alkan | Oyun // Oğuz Ziya Anıl | Orman // Arthur Rimbaud | Garipler // Lord Byron | Gözyaşını Gördüm // Tozan Alkan | Hisar // Samet Özkan | Bornova-Beyoğlu Dolmuşu // Elif Burcu Özkan | Yol Buraya Kadar // Eyüpcan Yenilmez | SVB // Miguel Hernández | Ağıt // Betül Yılmaz | İkircikli Çekirdek // Gary Snyder | Yaşlı Kemikler // Hakan Kaya | Buradan Uzağa // Richard SIKEN | ŞEHRAZAD // Alperen Kalıp | Sinek // Otomo no Tabito | Saké’ye Övgü // Tahsin Aladağ | Toprağın El Verdiği // Ahmet Ali Uzun | Atom Bombası ve Milyonlarda Karınca Sonrası: Them! (1954) // İlker Sedat Dikeç | Sen ve Ben Tam Sayıları, Verilen Bir Pozitif Aşk Sayısına Bölündüğünde Aynı Kalanı Veriyorsa ”Sen Tam Sayısı, Ben Tam Sayısına, Aşk Modülüne Göre Denktir! (Sen Sayısının Aşk Sayısına Bölümünden Kalanın Ben Olduğuyla İlgili Şiirdir) // Nedim Gökhan Aydın | Şöyle Bir Fikrim Var; “Hisli Gökyüzü Yollarında Sabah” // Cengiz Yılmaz | Muhayyel // Gültekin Emre | küçük İskender’den Kalanlar: “Masım” // Onur Sakarya | 30’uncu Sanat Yılım // Gonca Royem Gündoğan | Hatıralar // Selen Şimşek | İki Dakika // Halit Asım | Gecelerin Gelmiyen Baharı // Onur Temel | Meskalinli Toprak // Uğur Yanıkel | Tanya Çıkışı // Işıl Nur Güraslan | Okula Gidiyorum // Shiraz Dilara | Gelir Gider Duygu // Can Taşan | Spotify, Video Yıldızını Öldürdü // Zehra Çise | Ait Olamayan Yapboz Parçası // Selma Cengiz | Düalitede Kalalı Oluyor 25-29 Yıl // Serdar Aydın | Uzak Bir Diyarken Hint // Charles Burns‘ın “Last Look” Grafik Romanı | Zihinsel Labirentlerin Derinlikleri // L. Y. | Şiir // William Douglas O’Connor | Hayalet // Fanzin | Akasya // Azıcık Bir Seçki | Amerikan Jisei’leri // sabahattin umutlu | inuit ile yupik // Serhat Fırat Çakıcı | Comedia Dell’arte Kılavuzu // Band | Change the Password // DeepSeek | Deliliğin Lastik İzleri, Çılgın Sokakların İlahisi & Parçalanmış Cennet Haritası
Çok fazla söylenecek bir şey yok aslında… Her zamanki kötücül düzenek İlhan Berk adına da işliyor: Bir belediye, birkaç mutat zevatı jüri/danışman olarak kiralayıp/gösterip İlhan Berk adına şiir ödülü (para veya itibar) dağıtmış ve ardından da tören/müsamere tertip etmiş falan…
Ödüllendirme sistemine karşı duruşumuz ve haysiyetli mücadelemiz 10 yıllardır sürüyor, bu konuda kafamız hiç karışık değil. Bizim temellendirmelerimizin özünde şu iki söylem bulunuyor: Ödüller insansızdır! Ödüller kötücül besinlerdir!
İşbu kötücül konunun ödüllendirme sistematiğini de kapsayan bir “edebiyat sosyolojisi” meselesi olduğunun anlaşılması için, şu alıntıyı kaç on yıl daha tekrar etmem gerekecek? 2009 yılında şöyle demişim:
“Ödül konusu son derece karışık bir konu… Şimdi, her şeyi bir kenara bırakalım ve meseleye dil açısından bakalım: Bugün, “Ödül” dediğimiz anda imgesel olarak ödülü alan kişiyi ya da eseri değil “ödül sistematiği”nin kendisini ya da ödülün metasını işaret ediyoruz, yüceltiyoruz, ayrıcalıklandırıyoruz. Eskiden böyle değildi. Şimdilerde, rekabet, kazanmak, yarışmak, hırs, farklılık, üstünlük filan gibi şeyler doğrudan aklımıza geliyor. Ödüllendirme denen şey, Yeni Kapitalizm’in yönetim süreçlerinin içerisinde düşünüldüğünde bir “isteklendirme” türüdür ve iktidar heveslileriyle iktidar sahiplerinin buluştuğu bir podyumdur. Ödül, iktidarın, kendi iktidarını kuvvetlendirdiği bir araçtır. Ödüller sahici değildir. “Ödül Sistematiği” denen şeyden podyumu, ışıkları, jüriyi, ödülü takdim edeni, alkış seslerini, o kırıtışları, gazetelerdeki haberleri, duyuruları filan kaldırın, geriye ne kalır? Şiltler, plaketler filan kalır. Zaten, bu şiltler, plaketler filan birer “simge” değil midir? İmgelemi kuvvetli bir şair için “ödül” denen şeyin karşılığı böylesi bir “sıradan simge” olamaz. Çünkü ödül sistematiğinin demin saydığım bileşenlerinin hiçbiri de imgelemin özgürleşmesiyle bağlantılı değildir. Şairin ödülü sıkı şiir yazmak, yazabilmektir. Şairin ödülü; tüm baskılara rağmen özgür bakışını, imgeselliğinin biricikliğini kaybetmemektir. Derdi şudur şairin; töze nüfuz edebilmek, tözü imlemek… Şair, şiirinin sıkılığını, dizelerinin gücünü yarışmalarla, ödüllerle filan teyit ettiremez. Bakın, bugünün edebiyat ortalığını birazcık araştırdığınızda “ödülsüz” bir şair bulmakta zorlanırsınız. Herkesin bir yığın ödülü var yahu… Nerede kaldı bu adamların ayrıcalığı filan? Ama benim dediğim anlamda, yani imgelemin özgürleşmesi ve töze nüfuz edebilmek yönünde ödüllendirilmiş şair sayısı bir elimin parmaklarının sayısını geçmez. Bu nedenle “Ödüller insansızdır” diyorum.
Akademik bir alıntı da yerinde olacak:
“(…) Sanat koruyuculuğu, yazarın bir kişi veya kurum tarafından bakılıp korunmasıdır; ama yazardan karşılığında kültürel bir ihtiyacın tatmini beklenir. Müşteri ile patron arasındaki münasebetler ortaçağda sadakat yemini etmiş insanla efendisi arasındaki münasebetlere pek yabancı değildir. Sanat koruyuculuğu feodal teşkilâtlanma gibi, bağımsız hücreler üstüne kurulmuş bir yapıdır. (…) İmparatorluğun zengin Romalısının familia’sı sanat koruyuculuğunun belirmesine en elverişli yapıdaydı. Zaten sanat koruyuculuğu (mécénat), ismini Augustus’un dostu ve Horatius’un koruyucusu Maecenas’ınkinden almıştır. Fakat sanat koruyuculuğu özellikle prenslerin, kralların veya papaların saraylarında gelişmiştir. (…) Devlet koruyuculuğu, çağlar boyunca az çok muntazam ödenek ihsanları veya İngiltere’de “poet laureate”, Fransa’da “Kralın vakanüvisi” benzeri resmî görevler vererek uygulanmıştır. (…) Bu anlamda koruyuculuk yanında, bir de edebiyat pazarına etki yaparak, yazara başka türlü ümit edemeyeceği gelirler sağlayan dolaylı koruyuculukların varlığına işaret edilebilir. Bir hükümet bu şekilde genel kitaplıklar ve propaganda servisleri için, bir eserden büyük miktarda sipariş edebilir. Bununla beraber en fazla kullanılan metot, ismi büyük parası az edebiyat ödülleriyle yazara fazla satış yaptırıp gelirini arttırmaktır. (…) Mısırlı yazar Taha Hussein meseleye gerçek iktisadî anlamını vermiştir: “Burada namuslu olmayan bir pazarlık vardır: Yazar, koruyucunun verdiği altını ve parayı aldıkça harcar; yazar, ona hiçbir şekilde harcanamayacak sanatını veya düşüncesini vermektedir.” (…) (Robert Escarpit, “Edebiyat Sosyolojisi”, Çev: Ali Türkay Yazıcı, Remzi Kitabevi, 1968, ss. 50-53)
Önemli bir tarihsel noktayı ‘sonuç’ olarak işaret etmekte fayda var: 19 Şubat 2016’da Milano’da 84 yaşındayken ölen ünlü yazar Umberto Eco, önümüzdeki -en az- 20 yıl boyunca ne kendi ne eserleri adına ne de düşünceleri üzerine ödüller, konferanslar, buluşmalar ve akademik etkinlikler gibi şeylerin düzenlenmesini istemedi.
Bizimkilerde ise durum on yıllardır aynı… Aynı tas, aynı hamam! Kendileri çalıyor, kendileri oynuyor… Hâkezâ, çalmadan da oynadıkları vardır tabiî!
Bu videonun çekimine hazırlanırken arşivimin dehlizlerinde yeni gezintiler yapmak zorunda kaldığımdan, İlhan Berk’e dair bazı öğeleri tekrardan irdeleme fırsatı buldum. Böylece, İlhan Berk’in söyleşilerinin bütünlendiği kitaplarda yer almayan çeşitli buluntu parçalarının yeni bir efemeratik araştırma alanı oluşturduğunu fark ettim. (Bkz: İlhan Berk’in Çeşitli Söyleşileri Hakkında Açıklama)
İlhan Berk’in ‘dışarda bıraktığı’ söyleşiler, Türk Şiiri’nde temel problematik olarak anılan birçok konuya ve ‘şiir dili’ne dair müthiş söylemler, önemli odaklar ve pratik çözümler sunuyor.
Sait Faik Abasıyanık (18 Kasım 1906 – 11 Mayıs 1954) (Bazı kaynaklarda Sait Faik’in doğum tarihi 22 Kasım 1906 olarak geçmektedir.)
“Şimdi Sevişme Vakti”, Sait Faik Abasıyanık (Sait Faik’in Şiirlerine dair Önemli Bulgular’la birlikte…) İlk Baskı 1953 Replikası, Ocak 2025, 62 Sayfa okumak ve arşivlemek için: https://upas.evvel.org/simdisevismevakti.pdf
1954 yılında İlhan Berk’in Sait Faik için yazdığı “requiem”lerden biri… (Bu şiir öncelikle “Yenilik” Dergisi’nde, ardından Seçilmiş Hikâyeler’de yayımlanmıştır.)
kadıköyü’nün kadılarından arındırılmış halleri dahil çeşmedeki söğütler annemin sevdiği türküdür ve sağda çaycı, solda market ve solda bir market daha ve solda hasanpaşa, ozanpaşa, bekirpaşa, gülpaşa ve sağda bir market daha, sağda ciğerciler ve tekel ne kadar geriye gidersen o kadar uzaklaşırsın ne kadar ileriye gidersen çığlıklaşır türküler numara otuzdokuz yani otuz yedinin yanı ve geride otuzbeş ve otuzüç ve ilerisinde kırkbir yok binanız sokağa köşe
apartmanın merdivenlerinden hatta tavanından arındırılmış olsa bile bir apartmanı en üst katından arındıramazsın hiç denizi koynunda saklar düz gidersen haliç ve solda piyanocu, solda kilise, solda kârhane ve solda hastane ve pastane ve örgü evi sağda deniz, sağda şopar ve sağda bütün unutulmuşlar ve yasak lehçeler ve yosun ve sağda park ve bahçeler erkek adam çakmağını arka cebinde taşır erkek adam en üst kata çıkarken nefeslenmez kırkağaç’ta yerde süründü dayım şimdi mapusta ben söğütlü’de hatta hasanpaşa’da koynunda saklandım elimde beşlik su dünyada benden özgür tek şey gök dünyada benden sarı tek şey zer ve gökten önce çatı ve önce avize ve önce komşuların ve gökten sonra uzay, gökten sonra başka gök ve sonra ben ve sonra sen ve allah ve ilerisinde kırkbir yok binanız sokağa köşe
Ozan R. Kartal “Kışkır” adlı şiir kitabından… Ketebe Yay., Kasım 2025
“(…) Ozan R. Kartal, bu kitabında çağın gürültüsü içinde sıkışmış bireyin yalnızlığını, sessizliğin ve hatırlamanın ağırlığıyla buluşturuyor. “Kışkır”, dilin sınırlarında dolaşan, ironiyi lirizmle harmanlayan, kendine özgü bir şiir sesi kuruyor. (…) “Kışkır”, bireyin içe dönüşünü, kent yalnızlığını ve modern çağın kırılgan ruh halini incelikli bir dille işliyor. Şair, sıradan nesneleri beklenmedik metaforlarla dönüştürürken, şiirin hem duygusal hem düşünsel sınırlarını zorluyor. (…) Ozan R. Kartal’ın “Kışkır”ı, günümüz Türk şiirinde yeni bir damar arayan okurlar için dikkat çekici bir buluşma noktası sunuyor.” (Tanıtım Metni’nden…)
evvel.org‘da yayımlanan 20 yıllık İlhan Berk arşiv çalışmalarımızın ve efemeraların tamamına https://evvel.org/ilgi/ilhan-berk adresinden ulaşabilirsiniz.
İlhan Berk odağında gerçekleştirmeyi planladığımız özel yayınlarımız kısımlar halinde devam edecek…
17. Bölüm’ün yayın tarihine/saatine ilişkin bilgiler/güncellemeler/değişiklikler için lütfen sosyal medya hesaplarımızı takip ediniz. (instagram: @evvelfanzin twitter: @calmayan)
Yankı Odası‘nın 27. Bölümü’nde çakır hikâyeci Sait Faik Abasıyanık‘ı saygı ve özlemle andık, evvel.org arşivinin içerisinde gezindik. (Sait Faik arşivimize ve araştırma çalışmalarımıza https://evvel.org/ilgi/sait-faik adresinden ulaşabilirsiniz.)
27. Bölüm’ün yayın tarihine/saatine ilişkin bilgiler/güncellemeler/değişiklikler için lütfen sosyal medya hesaplarımızı takip ediniz. (instagram: @evvelfanzin twitter: @calmayan)