Şub
11
2011
0

“simplex sigillum veri”

(…)
5.453 Mantığın bütün sayıları haklandırılabilir olmalıdır.
Ya da daha doğrusu: Ortaya çıkmalıdır ki, mantıkta hiçbir sayı yoktur.
Hiçbir üstünlüklü sayı yoktur.
5.454 Mantıkta hiçbir yanyanalık yoktur, hiçbir sınıflandırma olamaz.
Mantıkta daha-genel daha-özel olamaz.
5.4541 Mantıksal sorunların çözümleri yalın olmalıdır, çünkü bunlar yalınlığın ölçütünü koyarlar.
İnsanlar yanıtları -a priori- simetrik olarak içine kapalı, tam ve düzenli bir kuruluş içinde birleşen bir sorular alanının olması gerektiğini hep sezinlemişlerdir.
İçinde şu tümcenin geçerli olduğu bir alan: simplex sigillum veri.

Ludwig Wittgenstein
“tractatus logico-philosophicus”, Çev. Oruç Aruoba, YKY, 3. Baskı, s.107

Şub
08
2011
0

50 Yılın Ardında; “İkinci Yeni” Anketi / Yanıtlar Hakkında…

50 Yılın Ardında; “İkinci Yeni” Anketi
ANKET YANITLARI HAKKINDA DUYURUDUR:

Ankete verilen cevaplar 13 Şubat 2011 Pazar sabahı, Evvel Fanzin ile eşanlı olarak birçok platformda paylaşılacaktır. (12 Şubat Cumartesi sabahına kadar anket formunu doldurabilirsiniz.) “İkinci yeni” poetikasının günümüzdeki işlerliği ile gelecekteki konumunu araştırdığımız bu ankete katılımınız, ilginiz ve desteğiniz için şimdiden çok teşekkür ederim. (Zy)

Not: Anket formuna https://zaferyalcinpinar.com/ikinciyeni2011.html adresinden ulaşabilirsiniz.

Şub
06
2011
0

Günsüz Günce’den… (İlhan Mimaroğlu)

(…)Doğumunun 70. yılını kutlamak için verilen bir konserde Leonard Bernstein’in bir şarkısı sunulacaktır. Soprano Dawn Upshaw ile piyanist Lukas Foss çıkarlar sahneye. Ama, bakarlar ki, şarkının notaları unutulmuş. Kös kös dönerler geri.
Böylece müzik, “Oh olsun! Canıma değsin!” demiş oluyor belki de.
Çünkü şarkının adı “müzikten tiksiniyorum” anlamına geliyor: “I Hate Music.”
Düşündürdü bu ad beni. Senfoni gibi, konserto gibi bir beste türüne, yeni bir türe yaraşık bence. Bir dizi beste yapabilirim bu adla. Ya da eskilerinin adlarını o yolda değiştiririm: Müzikten Tiksiniyorum No. 1, Müzikten Tiksiniyorum No. 2, Müzikten Tiksiniyorum No. 3…
Müziği severek yazmakla sevmeden yazmak arasında bir ayrılık var mı? Bilmiyorum. Her yaptığımı doğallıkla yaparım. “Elma ağacının elma vermesi gibi.” Sever mi elma ağacı verdiği elmaları?
Ama günün birinde, kuruduğunu çürüdüğünü görürse elmalarının, tiksinmeye başlar belki elmadan da, elma ağacı olmaktan da?
Suç elmanın mı? Değil.
Ananasın da değil.
Ece Ayhan, “Müzik Tarihi” kitabımın üçüncü baskısı üzerine Gergedan dergisine yazdığı bir yazıda “…müziğe sırılsıklam aşık olduğu belli…” diye söz ediyor benden.
Buz gibi havalarda sırılsıklam kaldığımı biliyorum. Kurutmaya çalışıyorum kendimi şimdi. Tangonun dediği gibi:
“Senin gezdiğin yerlerde gezmiyorum;
Senin geçtiğin yerlerden geçmiyorum.”

Bir besteciden söz ediliyordu. Yazdığı parçaların notalarını duvar kâğıdı diye kullanıyormuş.
Ali Sirmen anlatmıştı: “Kemanımı yakıp da ateşinde patlıcan kızartabilsem,” dermiş Sadi Işılay.
Bana sorarsanız, o besteci için de, Sadi Işılay için de suç ananasta değildi.
Niye ananas?
Arjantin’in o korkunç günlerinde, binlerce insanın ortadan yokolduğu yıllarda, bir genç kadını da alıp götürürler. Bir zindana atarlar, yokolanlardan birkaçıyla birlikte. Derken, güvenlik görevlisi iki üç kişi girer zindana. Aralarından birinin bir elinde koskoca bir pala, öbür elinde de bir ananas vardır. Bir taşın üzerine koyar ananası. Sonra sallar palasını, zindana tıkılmışlardan birinin kafasını uçurur. O kanlı palayı bir de ananasa vurur; kestiği parçayı ağzına atar. Gene savurur palasını , birinin daha kafasını uçurur; kanları damlayan palayla ananastan bir paça daha kesip yer.
Kadın gerçi bir süre sonra zindandan kurtulmuş ama, nerede ananas görse büyük bunalımlar geçiriyormuş. Yaşantılarımın böylesine bir yoğunlukla korkunç olduğunu söyleyecek kadar duyarlıksız değilim. Ne ki, bir kıyaslama söz konusuysa, yaşantı diye, terazinin öbür kefesinde, bunca yılın birikimi var.
Gene de, biliyorum, suç ananasta değil.
(…)
Gergedan’ın 10. sayısında Ece Ayhan’ın, o yakınlarda yayınlanan “Müzik Tarihi” kitabımın üçüncü basımıyla ilgili gözlemlerini, anılarını, düşüncelerini sunmuş olmasına sevindim.
E. Ayhan’ın, yazısının başında değindiği bir konu üzerinde görüşlerimi belirtmek istiyorum.
“İlhan Mimaroğlu, ABD uyrukluğuna gitmeden önce Türkiye’de ilginç bir müzik eleştirmeniydi…” diyor Ece Ayhan. İlginçliğimi yitirmemiş olduğumu umarım ama, özellikle üstünde durmak istediğim şu “ABD uyrukluğu” konusu. Ece Ayhan’ın ABD uyrukluğuna “gitmek” ile “geçmek” arasında bir ayrım gözetmiş olduğundan kuşkum yoksa da, yanlış anlaşılma olabilirliğinin önleme amacıyla, ABD uyrukluğuna geçmemiş olduğumu, geçmeye de istekli olmadığımı kesinlikle belirtmek isterim.
Doğumla edinilen uyrukluk, bilinç ve bulunç kaygılarıyla bağlantısız bir uyrukluktur; demek oluyor ki, bir seçeneksizlik durumudur. Yılların ilerlemesiyle, Belirttiğim kaygılar gelişedurduğunda, uyrukluk değiştirme yolunda bir seçenek koşulu da ortaya çıkabilir. Oysa benim için, varmış gibi görünüyorsa da, böyle bir seçeneğin gerçek koşulu yok.
Bunca yıldır yaşadığım, kendimce önemli yönleriyle çok iyi tanıdığım bir ülke olan Amerika, uyrukluğunu seçmek istediğim bir ülke değildir.
Öyleyse neden bir başka ülkede yaşamıyorum ve o ülkenin uyrukluğuna geçmiyorum? Çünkü öyle bir ülkenin varolmadığını biliyorum. Hep dediğim gibi, heryer, herbir ülke, uzaklaşılması, kaçılması gereken bir yerdir. Ne ki, kaçacak, sığınacak yer yok.
Ama soruyu bir kez de soyutluğa yönelen bir salt görüşe soralım: Yok mu uyrukluğunu seçmek istediğim bir ülke gerçekten?
Bugün yok, ama birgünler vardı. Doğduğum ve çocukluğumu, ilk gençliğimi geçirdiğim yılların Türkiye’si. Böylece, seçmeden edinmiş olduğumu bir uyrukluk, bu yolda bir seçeneğin bilinci ve buluncu açısından, seçebileceğim tek uyrukluk oluyor. Bu da, en azından, ne idiysem, ne olmuşsam, öyle kalmamı gerektiriyor.
Ölümlü yapıtlar arasında da ölümlü kişiler gibi yaşayanlar var: hiç ölmeyeceklermiş gibi.

İlhan Mimaroğlu
Günsüz Günce, Pan Yayınları,
1.Baskı, 1989

Hamiş: İşbu alıntıları Evvel Fanzin’e ulaştıran, Khalkedonista taifesinden Emin Karabal’a teşekkür ederiz.

Şub
04
2011
0

Şiir hep bizden önce vardır. (O. Rifat)

(…)Perçemli Sokak’la yapmak istediğim gerçeğe biraz daha sokulmak, yaklaşmaktı. Gerçeği duyularımızla tanırız. Hiç ağaç görmemiş birine birden çınarı gösterirseniz ne yapar! İnsanoğlu kendini alıştıra alıştıra algılar gerçeği, böylece öldürür onun şaşırtıcı ve olağanüstü yanını.
(…) Şiir hep bizden önce vardır, doğada da, kitaplarda da. Şunu söylemek istiyorum: Okumasını ve bakmasını bilirseniz hemen tanırsınız onu.

Oktay Rifat
Yusufçuk Dergisi, 1980

Şub
04
2011
0

Unutulmaz ve Sıkı Bir Yontucu: Kuzgun Acar

4 Şubat 1976’da vefat eden sıkı yontucu Kuzgun Acar’ı özlem ve saygıyla anıyoruz…

“Tüm yontularımda bir çığlık vardır.”
“Kuşun kendisinin değil de hareketinin heykelini yaptım.”
“Çünkü insanoğlunu zaptetmeye imkân yok! ”
“Çivilerimi seviyorum:  İrkilmeden yanlarına sokulamadığımız için…”

Kuzgun ACAR

Kuzgun Acar’ın “Kuşlar” adlı rölyefi, kuşlarla beraber…
(Fotoğraflayan: Sy)


“Kafkas Tebeşir Dairesi için 140 mask yaptım; 14 oyuncu değiştire değiştire 86’sını kullandı. Zor iştir maskı oyuncuya sevdirmek… Kolay mı, adama “yok ol, silin” diyorsun. Malzemeyi ön-plana çıkarıyorsun. Ancak, önce maskı istemeyen oyuncu, sonradan maskla korkunç bir şekilde bütünleşti. Öyle ki, açılış günü tiyatronun kapısına iki mask koymak istediğimizde, hiçbir oyuncunun elinden maskını alamadık.” (Kuzgun ACAR)

Kuzgun Acar’ın Kafkas Tebeşir Dairesi
için hazırladığı masklar
dan biri…

*

Bana göre Kuzgun, aynı zamanda ‘Afrikalı bir büyücü’, ‘İstanbullu bir beyefendi’ ve ‘geçen yüzyıldan kalma bir nihilist’ti. Rue Mosieur Le Prince’te bir otelin çatı katında, taraçayı çevreleyen alçak duvarın üstünde bir yandan kafes tellerine inanılmaz formlar verirken öbür yandan gazocağının üstünde mineler yapışını unutmam imkansız. Demir, tel, çivi, mika, sac yani genellikle bir hurdacıda rastlayabileceğiniz o sayısız hırtı pırtı ile kendi evrenine bir biçim veriyordu. Kuzgun için, ister Melquiades deyin ister Afrikalı bir büyücü.

Onat Kutlar
Milliyet Sanat Dergisi, Aralık 1988, Sayı: 205


Kuzgun Acar’ın meyhanesinin, Sinamatek tarafından yayımlanan
Filim Dergisi’ndeki reklam kupürüdür.(1972)

*

(…)1961’de, Paris Bienali’nin bilmem kaçıncı günü, bir Montparnesse gecesinde, Türk olduğumu ve sanatla kıyısından köşesinden ilgilendiğimi bilen büyük sanatçı Giacometti, yanıma yaklaşarak, “Bienalle’nin yontu ödülünü size verdik” dedi. İlkin hiçbir şey anlamadım. Benim, Bienal’de bir eserim yoktu. Sonra büyük usta, Akar ya da Aşar adında bir yontucu tanıyıp tanımadığımı sordu bana. (Fransızca, Kuzgun’un Acar’ını  böyle söylüyordu.) O zaman anladım. Ödülü “paslı çivilere” mi verdiklerini sordum. Evet, dedi.
Sonradan öğrendim ki, İtalyan asıllı Giacometti, onüç kişilik seçiciler kurulunun genel eğilimine (üyelerin büyük çoğunluğu, beş yapıtıyla Bienal’e katılan İtalyan Francesco Somaini adlı yontucuyu ödüllendirmek istiyorlarmış) karşı çıkmış ve büyük ödülün Kuzgun’a verilmesini sağlamış. Ertesi sabah ilk işim haberi Kuzgun’a telgrafla bildirmek oldu.(…)

Ferit Edgü
“Ölüm mü çaldı kapını Kuzgun, yoksa sen mi ölümün kapısını?”
Politika Gazetesi, 11 Şubat 1976

Evvel Fanzin kapsamında yayımlanan Kuzgun Acar ilgilerinin tümüne https://zaferyalcinpinar.com/blog/?tag=kuzgun-acar adresinden ulaşabilirsiniz.

Ayrıca bkz: Allah’ın Kuzgun Bir Kuludur

Şub
02
2011
0

M. Aksoy’un “İnsanlık Anıtı” ve K. Acar’ın “Türkiye” Rölyefi

Bugünkü gazetelerde Mehmet Aksoy’un Kars’taki “İnsanlık Anıtı” adlı yontusu için yıkım kararının çıktığı yazıyor… Kararı verenler şu bildiğimiz belediyeciler, il meclis üyeleri falan filan… Mehmet Aksoy’un heykelinin “ucube” olarak nitelendirilmesi ve bu yıkım kararı bana  Kuzgun Acar‘ın “Türkiye” adlı rölyefinin başına gelenleri hatırlattı. Kuzgun Acar ile Mehmet Aksoy’un yontularını, sanatını bir tutmuyorum ancak her ikisinin yapıtlarına uygulanan “muamele” benzerdir. Kuzgun Acar’ın Türkiye Rölyefi’nin hikâyesini okuyorum ve düşünüyorum da o günlerden bugünlere “hiçbir şey değişmiyor”. Böylesi muhteris kafalarla, mutat zevatlarla, ortalama zekâyla, horgörüyle, adam/yapıt harcama hıncıyla, izansızlıkla hiçbir şey değişmiyor, değişemez de. Yeni Sinsiyet’in retorik arsızları -kalabalıklarda, seçim meydanlarında, mikrofon ve kamera önlerinde filan- ağızlarına “değişim” kelimesini dolamasınlar boşu boşuna…
Buyrunuz;

Kuzgun Acar’ın bazı eserleri tartışmalara sebep olmuş ve sökülüp depolara kaldırılmıştır; Ankara’da Emek İş Hanı’nın ön girişine Anadolu’nun çoraklaşma sonucu kaybettiği toprakları ifade etmek üzere 1966’da yaptığı büyük boyutlu metal Türkiye rölyefi yerinden kaldırıldı, depolarda bekletildikten sonra hurda olarak satıldığı yapılan araştırmalar sonucunda ortaya çıktı. (Kaynak: https://tr.wikipedia.org/wiki/Kuzgun_Acar)

Konuyla ilgili gazete kupürleri  aşağıda yer almaktadır:

***

***

***

***

Kuzgun Acar’ın diğer eserlerinden bazılarının başına da benzer şeyler geldi.

Metal-İş Gönen tesisleri için yaptığı heykel 1980 sonrasında sökülerek bir depoya kaldırıldı, 1997’de hatırlanarak depodan çıkarıldı ve yerine asıldı; 1975 Heykel Sempozyumu için 1940’lı yılların Antalya valisi Haşim İşcan anısına yaptığı dev el heykeli ise, bir süre sonra bir depoya kaldırılmış, uzun zaman sonra Antalya’nın girişinde bir kavşağa yerleştirildi. (…) Sanatçı, Marmara Adası’na konulması tasarlanan bir anıt hazırlamaya başladı (balıkçılarla ağ çeken bir Atatürk heykeli), ancak tamamlayamadı.Yarım kalan eserin nerde olduğu bilinmiyor. Acar, bir duvar rölyefi üzerinde çalışırken merdivenden düştü ve beyin kanamasını nedeniyle 4 Şubat 1976 günü 48 yaşında hayatını kaybetti. (Kaynak: https://tr.wikipedia.org/wiki/Kuzgun_Acar)

Şub
01
2011
0

Otorite

Otorite’ye inanmama özgürlüğüne sahibiz. (…) Bu redde neden olan, egemen otorite imgeleridir. Bir kutupta, apaçık yanlış olan şu görüşe dayalı paternalist otorite imgesi vardır: Otorite, efendinin kendisine bağımlı olanlara, ona minnet duyup boyun eğmeleri karşılığında, çıkarlarına uygun düştüğünde ve kendi koşullarında ilgi göstermesidir. Diğer kutuptaki otorite imgesi “Senin bakımını üstleneyim” tarzındaki her türlü iddiadan uzaktır. Bu, kendi kendisinin bakımını üstlenen bir kişi imgesidir. Bu kişi, kendine hâkim oluşunu, diğer insanlara kayıtsızlığıyla ya da kendini onlardan uzak tutuşuyla gösterir; bağımlı olanlar açısından en şiddetli kişisel redlerin duygularına yol açmasına karşın bu süreç yanlış olarak “gayrişahsi davranış” diye adlandırılır. Otoriteler, iktidarı elinde tutan ve herkesin gördüğü kişiler olmak yerine etkiyi biçimlendiren kişilere dönüştükçe, bu reddedişlerin kaynağı olan kişiler, yani başkalarına karşı sorumluluğu olan ve onlarla yüz yüze iş yapması gereken somut kişiler, modern bürokrasi içinde gitgide daha gizli bir nitelik kazanmaktadır. Bu durumda otorite, başkalarına karşı sorumlulukları olmayan otoriter bir varlık, yüz yüze iş yapmayan bir etki tüccarı olmaktadır. Hükümleri hem katı hem keyfi olan bir hâkimdir: “Bakış meselesi”. Onu özgür kılan şeylerden biri de budur.(…)

Richard Sennett
“Otorite”, Çev: Kamil Durand, Ayrıntı Yay. 2. Baskı, ss.130-131

Şub
01
2011
0

491’e ON!

491’e on!

“Ey susku…”

https://zaferyalcinpinar.com/491on.pdf

*

Yokoluşlarının ağıtını yazan o kifayetsiz muhterislerle senin ilgilenmeyişinin 2010’lardaki  yüzüdür 491
DÖRTDOKUZBİR “Evvel Fanzin” cakasıdır ve Kadıköy tribidir.

491‘in tüm sayılarını https://zaferyalcinpinar.com/491.html adresinden indirebilirsiniz. (E-posta: dortdokuzbir@gmail.com)

Oca
31
2011
1

Meşale

bir meşale gibi
yaktı
kendini
kendiyle
Buazizi.

Zafer Yalçınpınar
31 Ocak 2011

Oca
31
2011
0

“Barcelona’da el Raval bölgesinde dolaşırken her şey anlam kazandı.” (A. G. INARRITU)

Babil filmiyle dünyanın dört bir yanını dolaştıktan sonra çok yönlü, parçalı, geçişli anlatım tarzını yeterince ele aldığımı düşünmeye başlamıştım. Bugüne kadar yaptığım tüm filmler, farklı bir dilde, farklı bir ülkede çekilmişti. Babil’in çekimlerinde o kadar bitkin düşmüştüm ki, bir sonraki filmimi tek karakterli, tek bakış açılı, tek şehirde, tek anlatıcıyla ve kendi dilimde çekeceğime dair kendime söz verdim. Biutiful bugüne kadar yapmadığım bir şey, benim için keşfedilmemiş bir tür olan trajedide, anlatıyı karakterlerin belirlediği düz bir hikâye.(…) Müzikten bir benzetme yapmak gerekirse, Babil bir operaysa, Biutiful bir ağıttır. Ve buradayım işte. Bana göre Biutiful bu hayattaki kısa varlığımızın bir yansıması. Bir yıldızın parlayıp sönmesi kadar kısa olan varlığımız, ancak ölüme yaklaştığımızda kısalığını bize belli eder. Kısa süre önce kendi ölümümü düşündüm. Ölünce nereye gidiyoruz ve neye dönüşüyoruz? Uxbal’ın karşı karşıya olduğu zamana karşı bu azap dolu ve baş döndürücü yarış böyle bir şey. Bir insan hayatının son günlerinde ne yapar? Kendini yaşamaya mı, ölmeye mi adar? Ben ölüm hakkında bir film yapmakla ilgilenmiyordum, benim istediğim hayatımızı kaybetme durumu ortaya çıktığında bunun hayatımıza yansımasıyla ilgili bir film yapmaktı.(…) Benim için bir film, belirsiz bir şeyle başlar, bir sohbetin bir bölümü, araba camından bir anlık görünen manzara, bir ışık parıltısı ya da bazı müzik notaları. Biutiful 2006 yılında soğuk bir sonbahar sabahında başladı. Çocuklarımla birlikte kahvaltı hazırlıyorduk ve rastgele bir CD koyup Ravel sol majör piyano konçertosunu dinlemeye başladım. Birkaç ay önce aynı Ravel piyano konçertosunu, Telluride Film Festivali’ne Los Angeles’tan ailece arabayla giderken çalmıştım. Four Corners bölgesinin manzarası nefes kesicidir ve Ravel eseri bittiğinde iki çocuğum da aynı anda ağlamaya başladı. Bu eserdeki melankolik özellikler, hüzün duygusu ve güzellik onlara yoğun duygular yaşatmıştı. Çocuklarım buna bir türlü anlam veremiyordu. Sadece hissetmişlerdi. O sabah yeniden Ravel piyano eserini duyduklarında, ikisi de CD’yi kapatmamı istedi. Duygusal etkiyi ve müziğin onlara yaşattıklarını çok net hatırlıyorlardı. Aynı sabah kafamda bir karakter belirdi ve “Hola, benim adım Uxbal” dedi. Sonraki üç yıl boyunca hayatımı onunla geçirdim. Ne istediğini, kim olduğunu, nereye gittiğini bilmiyordum. Dünyayı hafife alan ve çelişkilerle dolu biriydi. Dürüst olmak gerekirse, onu nasıl sunacağımı ve hikâyesini nasıl bitireceğimi biliyordum. Evet, elimde başlangıç ve son vardı. Bir gün Barcelona’da el Raval bölgesinde dolaşırken her şey anlam kazandı. Uxbal’ın buraya ait olduğunu anladım.(…) Biutiful projesine başladığımdan bu yana, Uxbal rolü için aklımda hep Javier Bardem vardı. Başka hiç kimse o karakteri onun kadar iyi ortaya çıkaramazdı. Onsuz bu filmi yapamazdım çünkü bana göre sadece o Uxbal’dı. Yıllarca Javier ve ben birlikte çalışma girişimlerinde bulunduk. Onun karakterinin, bizi sette birleştirecek olan şey olduğunu düşündüm. Benim aktörlerle çalışma tarzım ve sürecim pek kolay değildir. Kendimi her projeye tamamen veririm ve aynı şeyi tüm aktörlerden beklerim. Mükemmellik ve mükemmellik olarak algıladığım şeyler konusunda takıntılıyım. Fiziksel ve duygusal olarak zor bir süreçtir. Javier’i projeye katmak aç ve susamışları bir araya getirmek gibiydi… ve ikimiz de ihtiyaçlarımızı gidermek istiyorduk. Javier hem olağanüstü bir oyuncu hem de eşsizdir. Bunu herkes bilir. Kendini olabildiğince hazırlar ve karakteri hakkında sürekli notlar yazar. Kararlı, yoğun ve mükemmellik konusunda takıntılıdır. Ancak Javier’i esas özel kılan şey, ağırlığı, içsel hayatı yansıtma konusunda güçlü yetenekleri sayesinde beyazperdedeki güçlü varlığı. Bu öyle öğrenilecek bir şey değil. Buna ya sahipsinizdir, ya da değilsinizdir.

Alejandro Gonzalez INARRITU

https://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/ShowNew.aspx?id=16886436

Oca
29
2011
0

Meydanlar Üçlemesi/HYPATİA (H. Güzeldere)

(…)
İşte!
Görseler ya!
Hemen yanı başlarında
yedi yüz yıllık İskenderiye Fener’i…
(…)
Üstte gök,
önde kitap
ve ellerini bir pergel gibi açarak
yıldızları ölçüp biçip
Öklid’den kalan
yedi yüz yıllık ödevine çalışıyor.
(…)

Hakan Güzeldere

Şiirin tamamına https://borgesdefteri.blogspot.com adresinden ulaşabilirsiniz.

Oca
27
2011
0

Uzakdoğu’dan…


Fotoğraf: İpek Tuna

Evvel Fanzin’in omuzdaşlarından İpek Tuna kısa bir Çin-Hong Kong gezisi gerçekleştirdi. İpek Tuna’nın bu geziye ilişkin izlenimlerini içeren bazı video çekimlerine https://vimeo.com/album/1518297 adresinden ulaşabilirsiniz.

Oca
25
2011
0

Çanakkale’de Ece Ayhan Kültür Evi ve Arşivi Çalışmaları

Ece Ayhan Sivil Girişimi’nin basın bildirisi aşağıdadır:

Türkiye’nin aykırı, muhalif, mülksüz, sipsivil şairi/etikçisi Ece Ayhan’ın ana ve mezar kenti Çanakkale’de, bir grup okur, 2008 yılından bu yana sürdürülen Sivil Girişimi yeniden örgütleyerek (Aşk), ‘Ece Ayhan Kültür Evi’ ile ‘Ece Ayhan Arşivi’ni kurmak ve her yıl ‘Ece Ayhan Sempozyumları’ düzenlemek amacıyla çalışmaya başladı.

Tüm çalışmaların, küflü/paslı nostaljik bir yaklaşım yerine, şiir, edebiyat, tarih, resim, müzik, felsefe, ahlak gibi alanlarda ‘iktidar ve otorite karşıtlığı’ ruhu ve gönüllülük ilkesinde gerçekleşmesini isteyen Sivil Girişim, Türkiye’nin ve dünyanın dört bir yanındaki Ece Ayhan okurlarını, önce sanal ortamda bilahare Çanakkale’de bir araya getirmek için hazırlıklarını sürdürüyor.

Yalı Hanı’nda süren toplantılarda, Ece Ayhan konusunda araştırma yapmak isteyen akademisyenler, edebiyatçılar, öğrenciler ya da okurların yanı sıra, Ece Ayhan’ı henüz okumamış/tanımayanlar için de çeşitli etkinlikler tasarlanıyor.

Bu duyuru ile, Ece Ayhan Sivil Girişimine katkıda bulunmak isteyen herkesi, bizimle temasa geçmeyi çağırıyoruz. Öneri, görüş, dilek ve eleştirilerinizi bize ulaştırabilirsiniz. Elinde, arşivinde ya da bir tanıdığında Ece Ayhan’la ilgili bilgi ve belge olan okurların katkısıyla, tüm bilgilerin bir merkezde toplanmasını, böylelikle herkese açık büyük bir arşivin yaratılmasını istiyoruz.

Ece Ayhan Sivil Girişimi
Çanakkale – Ocak 2011

İnternet sitesi adresi: www.eceayhan.com
Posta adresi: Yalı Hanı / Çanakkale
E-posta adresi: eceayhangirisimi@eceayhan.com

Oca
25
2011
0

Wittgenstein’ın Yeni Yöntemi

Wittgenstein’ın yeni yöntemi, önceki dönem felsefesindeki dil eleştirisini kendi kendisine uygulamaya başlamasıyla gelişmiştir. Önceki dönem eleştirisinin ardındaki dil kuramı olgu söyleminin özüne ilişkin küçük bir sezgiler öbeğiyle temellenmekteydi. Bu sezgiler içerik taşıyan zorunlu doğruluklar olarak düşünülmekteydi. Fakat, içerik taşıyan zorunlu doğrulukların önceki dönem dil kuramı içine nasıl yerleştiğini ya da bunların daha başlangıçta nasıl kurulmuş olduklarını görmek güçtü. (…) Yeni yöntem üzerine şimdiye değin söylenen şeyler, kökeninden anlaşılacağı gibi deneysel olduğu, tikel olguya büyük bir saygı gösterdiği ve bir bilimden çok sanatı andırdığıdır. Bilimden çok sanatı andırışının nedeni, tikel durumlardaki ince ayrımların herhangi bir kuramda değil, gerçek dilsel uygulamaların özenli betimlemelerinde ve göz kamaştırıcı örnek düzenlemelerinde sunulabilişidir.

David Pears
“Wittgenstein”, Çev: Arda Denkel, Afa Yay, 1985, ss. 107-108

Oca
25
2011
0

Buluntu: Güzel Irmak 1985-86 Defteri (İlhan Berk)

Bugün, İlhan Berk’in “Güzel Irmak” adlı şiir kitabının ilginç bir defter taslağını koleksiyonuma dahil etmenin mutluluğunu yaşıyorum. İlk baskısı 1988 yılında Adam Yayınları’ndan gerçekleşen “Güzel Irmak” adlı şiir kitabının 1985-86 yıllarında henüz bir defter aşamasındaki ilk taslağının bendeki tıpkıbasımı 29 sayfadan oluşuyor. Kitapçığın içinde hiçbir baskı notu bulunmuyor; bu durum tıpkıbasımın bir yayınevi ya da sergi kapsamında yayımlanmadığını gösteriyor. Kitapçıktaki tüm sayfalarda İlhan Berk’in kendi elyazısıyla “Güzel Irmak” şiirleri ve notları yer alıyor. Kitapçığın kapağı 1985-86 tarihiyle İlhan Berk tarafından imzalanarak, koyu bir baskı-desen şeklinde tasarlanmış. Defter, Güzel Irmak’ta yer alan şiirlerin ve dizelerin taslak halindeki ön çalışmalarıyla, karmaşık tashih notlarıyla dolu; yani tam bir cehannemvari İlhan Berk defteri…

Meraklandım, heyecanlandım ve “İlhan Berk-Defter Kapakları” adlı sergi kapsamında YKY’nin 2006’da yayımladığı özel kitapta yer alan Güzel Irmak defter kapağı ile bendeki bu nüshayı karşılaştırdım. YKY’nin yayımladığı defter kapağındaki tarih 1988 ve bu tarihteki kapak çalışması bendeki nüshadan oldukça farklı… Bu karşılaştırma bendeki taslağın daha erken bir çalışma olarak farklılaştığını gösteriyor. Büyük bir ihtimalle İlhan Berk, 85-86’da üzerinde çalıştığı bu “Güzel Irmak” defterini sonradan -yani 1988 yılında- başka bir defter olarak temize çekmiş, sonlandırmış…

Sonuçta, buluntudan bazı görüntüleri aşağıda paylaşıyorum.

Hamiş: 1985-86 tarihli “Güzel Irmak” defter taslağı hakkında ayrıntılı bilgiye sahip olan birileri varsa ve bilgilerini benimle paylaşırsa çok sevinirim. (Zy)


Oca
25
2011
0

Sabah Karanlığı (Nâzım Hikmet)

Sabah karanlığında telgıraf direkleri,
___________________________yol.
Sabah karanlığında aynası parlayan konsol
____________________________masa
____________________________terlik,
eşyalar birbirini yeniden görüp tanır.
Odamızda sabah karanlığı bir yelken gibi
_________________________aydınlanır.
(…)
Çok uzakta,
________gökyüzündeki derenin dibinde yıkanır taşlar.
(…)
rüyaların sonu sabah karanlığına pırıl pırıl vurur
aydınlanırım,
kendi kendimi görüp yeniden tanırım
kıyasıya bahtiyarımdır
_______________azıcık utanırım
_________________ama azıcık.

(…)
Yolculuğa hazır bir yelken gibidir,
_________________aydınlık bir yelken gibi
____________________sabahleyin odamızda karanlık.

NÂZIM HİKMET
“Büyük İnsanlık”, YKY ve T. İş Bankası Kültür Yay., 2011, s.34-36

Oca
24
2011
0

Kış Adası’ndan…

Gece: “Ada göründü!”

*

“Ağlar”

*

“Üşüyen”

*

Fotoğraflar: Zy


Ayrıca bkz: https://zaferyalcinpinar.com/kendinianlatan/kendinianlatan.html

Oca
24
2011
0

Emin Karabal’ın gözünden…

Khalkedonista‘nın mucitlerinden Emin Karabal’ın gözünden birkaç fotoğraf…

Fotoğraflar: Emin Karabal

Oca
18
2011
0

50 Yılın Ardında; “İkinci Yeni” Anketi

Hüsamettin Bozok yönetimindeki Yeditepe Dergisi, 1960 yılının Şubat ayında “İkinci Yeni ve Eleştirmeciler” başlıklı bir anket başlatmış… Anketin takibini ve yazışmalarını Fahir Aksoy gerçekleştirmiş. Anket kapsamında şairlere, eleştirmecilere şu sorular yöneltilmiş:

1- “İkinci Yeni”, diyorlar, bu konuda ne düşünüyorsunuz?
2- Bugün ikinci yeni akımı bir yenilik olmaktan çıkmış bulunuyor. Her ölçüye göre belli bir seviyenin örnekleri var. Sanatçılarımız yeniliksiz edemeyeceklerine göre şiirimizin sizce bundan sonra nereye doğrulacaktır?
3- Edebiyatımızda eleştirmenler neden etkin olamıyorlar, açıklar mısınız?
Not: Birinci soru bazı şairlere “size…” diye sorulmuş.

Bu sorulara cevap veren şair ve eleştirmecilerin isimleri şöyle: Metin Eloğlu, Attila İlhan, Nevzat Üstün,Turgut Uyar, Asım Bezirci, Sezer Tansuğ, Ece Ayhan, İlhan Berk, Edip Cansever, Hüseyin Cöntürk, Necati Cumalı, Özdemir İnce, Ahmet Arif, Ahmet Köksal, Behçet Necatigil, Kemal Özer, Oğuz Tansel, Fethi Naci, Hikmet Dizdaroğlu.

Şair ve eleştirmecilerin yanı sıra Yeditepe Dergisi, işbu ankete okuyucularını da dahil etmiş ve aşağıdaki açıklamayla birlikte hangi şairlerin “ikinci yeni”ye dahil olduğu sorunsalını -okuyucuları vesilesiyle- ankete yansıtmıştır:

Son yıllarda dergilerde ve yayımlanan kitaplarda Türk şiiri yeni bir yöne doğru yönelmiş görünüyor. “İkinci Yeni” adıyla adlandırılan bu akım üzerine yazarlar arasında açtığımız anket yeni bir soruyu daha ortaya atmış oluyor: “Bu “ikinci yeni” akımı içine hangi şairler girmektedir? Bu akım içinde bulunduğunu sandığımız şairler bile bazen bunu kabul etmez görünüyorlar. Şimdi biz, yazarlar arasında açtığımız ankete paralel olarak okuyucularımız arasında yeni bir ankete başlıyoruz: Hangi şairler bu akım içinde yer alıyor?

Yazarların, şairlerin, eleştirmecilerin ve okuyucuların Yeditepe Dergisi’nde yayımlanan “İkinci Yeni ve Eleştirmeciler” adlı ankete verdiği cevaplara https://zaferyalcinpinar.com/ikinciyenianketi1960.pdf adresinden ulaşabilirsiniz. (Dosya boyutu: 24 mb.)

Yeditepe’nin 1960’da gerçekleştirdiği bu anketi “Şiir ve Yenilik” konusundaki birçok yanılgıyı ortaya çıkarmak açısından fevkalade önemli buluyorum. Ankette bazı eleştirmecilerin ve okuyucuların “yenilik” konusuna inanılmaz bir ürküyle -hatta nefretle- yaklaşmış olmaları da bana çok ilginç geliyor. “İkinci Yeni” şairlerinden bazılarının yeni şiiri savunuş biçimleri, Türk şiiri ile yeni şiir arasındaki ilişkiyi temellendiren söylemleri de poetik açıdan hâlâ derinlikli, araştırmaya elverişli bir konu olarak karşımızda duruyor. Sonuçta, Yeditepe’nin 1960’daki anketinde tartışılan meselelerle, yeni şiire ve yeni şairlere yönelik eleştirilerle birlikte “ikinci yeni”nin kavramsal arkaplan açısından meşrulaştığını görüyoruz.

Bunlarla birlikte, anket cevaplarının arasında fark edildiği üzre ikinci yeni şiir akımına karşı olan demagojik, tutucu ve olumsuz söylemlerin bugün de -günümüzde de- icra edildiği, aynı papağanlıkların aynı yapay bağlamlarla tekrar edildiği de son derece açıktır. “İkinci Yeni”ye yönelik olarak günümüzde sergilenen itirazlar, “İkinci Yeni” şiir akımının devam etmekte olup olmadığı gibi önemli bir soruyu zihnimize mıhlar ve aynı zamanda böylesi bir sorgunun doğruluğunu teyit eder niteliktedir.

“50 YILIN ARDINDA; İKİNCİ YENİ” ANKETİ

“İkinci Yeni” şiir akımının imgeselliğinin, şairaneliğe ve topluma karşı takındığı tavrın poetik açıdan geçerliliğini sürdürüp sürdürmediğini araştırmak ilginç bulgulara ulaşacağımız önemli bir gayrettir. 1955-60 yıllarında yaşamsal karşılığını fazlaca bulamayan “İkinci Yeni” akımının savunduğu şiirselliğin bugün -yani 50 yıl sonra, 2010’larda- daha tutarlı bir şekilde içselleştirildiği, yaşamsal ve duygudurumsal örtüşme açısından da yerine oturduğu, yerini bulduğu söylenebilir. “İkinci Yeni”nin önerdiği sezgisel şiir, bugün, şiir okuyucuları tarafından duyulmakta, yoğunlukla hissedilmektedir. O günler için anlamsız kabul edilen “İkinci Yeni” şiir akımı, anlamını bugünlerde bulmaktadır. Günümüz şiirinin imgesel birimlerinde, biçimsel özelliklerinde ya da yapıtaşlarında bazı ufak kaymaların olduğu, edebiyat ortamında bu yönde bir yenilik arayışının başladığı da aşikârdır. Ancak, bu arayışlarda duygudurum ve imgelem açısından “İkinci Yeni bitiyor, bitti!” diyebileceğimiz bir seviyede miyiz? Ya da İkinci Yeni şairleri de tarihin süzgecinden geçip, o günlerde farkedilmeyen, kabul edilmeyen bir “sahici yeni” mertebesine doğru ayrışmışlar mıdır? Şiirsel açıdan “İkinci Yeni”den geriye hangi şairler kalmıştır? Yeni kuşaktan hangi şairlerin şiirleri “İkinci Yeni” kapsamındadır? “İkinci Yeni”den geleceğe doğru uzanan farklı bir şiir gayreti var mıdır, belirginleşmiş midir?
Tüm bu karmaşaya biraz aydınlık getirmek için Evvel Fanzin olarak, 50 Yılın Ardında; “İkinci Yeni” adında bir anket başlatıyoruz. Anketimiz kapsamında aşağıdaki sorulara cevap arayacağız:

– Sizce, “İkinci Yeni” şiir akımı bitti ya da eskidi mi?
– Sizce, “İkinci Yeni” şiir akımının öncü şairleri kimlerdir?
– Yeni kuşakta İkinci Yeni’ye dahil olmuş ya da İkinci Yeni’yi devam ettiren şairler var mıdır? Var ise kimlerdir?
– Bugün, Türk şiirinde, İkinci Yeni’nin ardından oluşmuş ve onun kadar ön plana çıkmayı başarabilmiş bir şiir akımı var mı? Var ise bu akımın getirdiği yenilik nedir? Bu akıma bağlı şairler kimlerdir?
– Geleceğin şiiri nasıl olacak, şiirimiz nereye yönelecek?

*

ANKET SORULARINI
https://zaferyalcinpinar.com/ikinciyeni2011.html
adresinde yer alan online anket formunu doldurarak
ya da
zaferyal@gmail.com adresine e-posta atarak
CEVAPLAYABİLİRSİNİZ.

*

Ankete verdiğiniz cevaplar 13 Şubat 2011 Pazar sabahı Evvel Fanzin ile eşanlı olarak birçok platformda paylaşılacaktır. “İkinci yeni” poetikasının günümüzdeki işlerliği ile gelecekteki konumunu araştırdığımız bu ankete katılımınız, ilginiz ve desteğiniz için şimdiden çok teşekkür ederim.

Sahicilikle
Zy

Oca
15
2011
0

Yeni Sinsiyet’in Seçkinlik Arayışı (14 Ocak 2011)

Seçkinlik, saygınlık ve bu ikisi doğrultusunda oluşan statüko arayışı, Yeni Sinsiyet Tipolojisi’nin (1) kendini, arzularını ve hilebaz stratejilerini sisleyemediği, bu yönde dezenformasyon uygulayamadığı en belirgin konulardan biridir. Yeni Sinsiyet’in seçkinlik arayışı çoğulcu yaklaşımlarla tersleşen oligarşik bir düzeneğin kurulumunu içerdiği için Yeni Sinsiyet’in projelendirdiği hedef kitlesinde gecikmeli bir huzursuzluk yaratmaktadır. Yeni Sinsiyet’in niceliksel olarak hedeflediği “biz” söylemine ve retorik arsızlığına (2) uymayan niteliksel bir arayış, huzursuzluğun kök nedenidir. Bu his cehalet alanında -henüz- bütünlüklü bir “farkındalık” boyutuna gelemediği için çoğunlukla gecikmeli olarak duyulmakta, geçiştirilmekte ve büyük bir tepkisellik içermemektedir.

Önünde sonunda, hangi enstrümanları hangi amaçlarla kullanırlarsa kullansınlar, Yeni Sinsiyet tipolojisi ve nemalanıcıları kendilerini sağlama bağlayacakları bir ayrıcalık katmanını arzu etmektedir, bu durum gün gibi ortadadır. Arzu edilen kalıcılık ve müstahkem mevki bizzat statükonun tanımında vücut bulmaktadır. Ancak, bir amaç olarak düşündüğümüzde seçkinlik, Yeni Sinsiyet’in diğer stratejik amaçlarıyla karşılaştırıldığında gerçekleşmesi ve projelendirmesi en zor olanıdır. Bu kapsamda aklıma hemen şu sorular geliyor: Kalıcılığı ve sürdürülebilirliği açısından Yeni Sinsiyet’in yeni bir seçkinlik katmanını oluşturabilmesi ya da bu yöndeki enstrümanları kullanabilmesi için yeterli zamanı ve liyakatı var mıdır? Konu “seçkinlik” olduğunda bir taşla iki kuş -eşanlı olarak- kolayca vurulabilmekte midir? Seçkinler kültürel dezenformasyon hilelerine -cehalet alanında olduğu gibi, hemencecik- kanmakta mıdır? Seçkinlik, kendi tanımı gereği ayrıcalıklı ve farklı odaklar, biricik uğraşılar sonucunda oluşmaz mı? Yeni Sinsiyet’in nemalanıcıları bu odak uğraşıların içinde bulunarak ayrıcalık arayışında göründüğünde, cehalet alanındaki huzursuzluk artmayacak mıdır? Ayrıcalıklı uğraşılardaki “eşsiz” ve “paha biçilemez” öğeler yani kültürel sermaye, diğer her şeyle eşanlı olarak nasıl el değiştirilebilir?

Cehalet alanında niceliksel hedeflere kolayca ulaşılabilir; Yeni Sinsiyet’in birtakım hesapları, kalemleri, sayıları ortalama bir kararlılık sergileyerek çarpıtabildiği, hileli oranlar icat edebildiği, her konuda dezenformasyon ya da gerçeklik terörü uygulayabildiği biliniyor. Zaten, garabet ortamının cehalet alanına dönüşmesinin ardından bu hilebaz uygulamalar birer beceri olarak tanımlanmaktadır. Günümüzde, Yeni Sinsiyet’in “biz” şeklinde ifade ettiği niceliksel üstünlüğe orta şiddette bir sermaye değişimi hareketiyle ya da cehalet alanındaki yandaş-paydaş etkileşimlerinin hızlandırılmasıyla ulaşılabilir, ulaşılmıştır da. Ancak seçkinlik gibi niteliksel bir amaç ortaya koymak, böylesi bir katmanı yeniden tasarlamak için mevcut seçkin tipolojisinin, Yeni Sinsiyet tipolojisini kabul etmesi gerekmektedir. Bu kabulün önündeki temel engel seçkinler tarafından açıkça ortaya konmuştur; seçkinler kendi “biricik” tipolojilerinin kimyasını Yeni Sinsiyet gibi “bizzat tipoloji tanımıyla çelişen” bir keşmekeşle yıpratmak istememektedir. Tıpkı Yeni Sinsiyet’in tipoloji tanımında yer alan çelişkide görüldüğü gibi böylesi bir içerme söz konusu olduğunda seçkin tipolojisi de kendi tanımıyla çelişecektir. Çünkü seçkini seçkin kılan temel davranış biçimi, bazı unsurları kendisinden ve itibar odağı olan uğraşılarından uzak tutmaktır. Bu kapsamda düşünüldüğünde seçkinlik, bir kayıtsızlık türüdür.

Yeni Sinsiyet, seçkinlik arayışını yönetsel stratejileriyle ve yönetsel enstrümanlarıyla biçimlendirmeye çalışıyordu önceleri… Tarihin salınımına bakıldığında modernizmin ilkelerini bilmek ve bu doğrultuyu iktisadi alana belirgin faaliyet adımlarıyla taşımak, yatırım planları yapmak, kilometre taşları dikmek seçkinlerin öncülüğünde icra edilen şeylerdir. Yeni Sinsiyet nemalanıcılarının bu role kanalize olabilmesi için öncelikle ticari konularda seçkinler ile arasında yönetsel bir dil birliğinin oluşması gerekir. Bu dil birliğini sağlayacak yönetsel ortaklık ise Yeni Kapitalizm’in ve türev uygulamalarının ta kendisiydi. Yeni Sinsiyet, seçkinlere yakınsama çabalarına yeni kapitalizmin kültürünü önceleyen bir karektere bürünerek başlamıştır. Ancak yeni kapitalizmin değerler sisteminin güç kaybetmesiyle ve özellikle de ilerleme prensibinin tutarsızlaşmasıyla birlikte Yeni Sinsiyet’in ortak olmak istediği payda yıpranmış, yeni kapitalizmin dili ve tutumları ayrıcalıklı özelliğini yitirmiştir. Bu noktada seçkinler, uzun soluklu ve yeni bir vizyon arayışıyla birlikte ayrıcalık unsurlarını yeniden akort etmeye girişmişlerdir. Yeni Sinsiyet ise bu hesapsız arayışa ortak olamamıştır. Çünkü Yeni Sinsiyet tipolojisi, cehalet alanında niceliksel hedeflere ulaşmak için verdiği pragmatik kararlar sırasında vizyonerliğin gerektirdiği zihinselliğin neredeyse tümünü kaybetmiş, bir anlamda 40-50 yıllık birikimini hesapsızca harcamıştır. Ortalama akıl, yeni bir vizyon belirlemek konusunda işlevsizleşmiş, seçkinler ise bu durumu Yeni Sinsiyet’i dışlamak için bir fırsat olarak görmüşler ve böylece Yeni Sinsiyet, seçkinlere özgü vizyon arayışlarına dahil olamamıştır.

Diğer taraftan, koleksiyonerlik, sanat ve sanatçı hamiliği, müzecilik, vakıfçılık, eğitim, spor, teknoloji ve bilim gibi konular yıllar boyunca seçkinlerin yatırım yaptığı, öncülük etmeye çalıştığı “biricik” uğraşı alanlarıdır. Bu alanlar seçkinlerin “değerlediği” bir kültürel sermayeyi belirlemektedir. Kültürel sermayesini arttırmak için doğu ve batı kültürel değerlerinin her ikisine birden itibar eden seçkinlerin bu konulardaki otoritesi, erişebilirliği, uzmanlığı, kanaat önderliği ve sahiplenme gücü Yeni Sinsiyet tipolojisinden çok daha kapsamlıdır. Böylelikle seçkinler, bazı “eşsiz” kültürel değerlerin hamiliğini seçkinliklerinin geleceğe uzanan bir güvencesi olarak sürekli ellerinde bulundurmaktadır.

Peki, seçkinlerin iktisadi vizyon arayışlarının yanı sıra elinde tuttuğu kültürel sermayeye ya da bu konulardaki kanaat önderliğine müdahil olamayan, hatta bu konulardaki arayışlarının başarısızlıkla sonuçlandığını söyleyebileceğimiz Yeni Sinsiyet, durumu değiştirmek için ne yapacaktır, nasıl bir taktiği benimseyecektir?

Bu önemli sorunun cevabı -aynı zamanda- yazımızın da son tümcesi olsun:
Seçkinlerin kültürel sermayesini işlevsiz kılacak “Kültür Endüstrileri”ni olabildiğince hızlı bir şekilde yüceltmeye ve yaygınlaştırmaya çalışmak…

Zafer Yalçınpınar
14 Ocak 2011

____________

(1) Bkz: “Yeni Sinsiyet ve Bazı Enstrümanları”, https://zaferyalcinpinar.com/i21.html
(2) Bkz: “Yeni Sinsiyet’in ‘Biz’ Söylemi ve Retorik Arsızlığı”, https://zaferyalcinpinar.com/i22.html

İşbu yazının pdf biçemine https://zaferyalcinpinar.com/seckinlikarayisi.pdf adresinden ulaşabilirsiniz.

Oca
15
2011
0

Şiirin Amacı (P. Valéry)

(…)Şiirin amacı, şairin içinden geçen anlaşılabilir olayları okuyucuya aktarmak değildir. İstenilen, okuyucuda bir ruh hali yaratmaktır, öyle bir ruh hali ki, anlatılması, tuhaf bir şekilde ve yalnız o hali yaratan söze bağlı olsun.

Paul Valéry
Çev: Oktay Rifat

Oca
15
2011
0

Akıl ve Şiir (Oktay Rifat)

(…) Arı hareket (mobilité pure), arı süreklilik (continuité pure), canlının yaratıcı gelişimi (évolution créatrice) akla sığmaz. Aklın süreklilik, hareket dediği şey, ister istemez, sinema şeridindeki süreklilik gibi, birbiri ardına dizilen hareketsizliklerden meydana gelir. Aklın canlı cansız, gerçeği bütünüyle kavraması için, içgüdünün gelişmesinden meydana gelen sezgi  (intuition) ile tamamlanması gerekir. (…) Bergson, içgüdüyle ilgili düşüncelerini şu cümle ile özetliyor: “öyle olaylar vardır ki, yalnız akıl arayabilir bunları, ama kendiliğinden bir türlü bulamaz, yalnız içgüdü bulabilir, ama içgüdü de hiçbir zaman arayamaz.” (…)
Duygu, akıl dışı bir olaydır. Bilinir, duyulur, ama anlatılmaz. Fransızca deyimiyle intelligible değildir, anlama sığmaz. Ama şu var ki, şairler, duygularını akıl diline çevirerek anlatmaya çalışırlar. Daha doğrusu, akıl dilinde, duygularına bir karşılık bulurlar. Buna, duygularını dillendirirler de diyebiliriz.(…)

Oktay Rifat
Yeditepe Dergisi, 28 Şubat 1959

Oca
15
2011
0

Nâzım Hikmet’in gün yüzüne çıkmamış iki şiiri…

Kendi sesinden Nâzım Hikmet şiirleri, Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun arşivinden yarım yüzyıl sonra gün ışığına çıkıyor…

Bkz:

https://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=208330

https://www.ntvmsnbc.com/id/25171511/

Kendi sesinden Nâzım Hikmet şiirleri, Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun arşivinden yarım yüzyıl sonra gün ışığına çıkıyor.

Oca
11
2011
0

Aklın dışından, daha canlı, duyuma daha yakın… (O. Rifat)

(…)Bizde anlamsız şiir deyince, bir şey söylemeyen, bir şey anlatmayan şiir sanılıyor. Olur mu öyle şey! Bir şey anlatmamanın en kestirme yolu susmaktır. Her ağzını açan, ister istemez, bir şey anlatmak sorumluluğunu yüklenir. Anlamsız şiir, bir şey anlatmamak şöyle dursun, bize anlamlı şiirin anlatamadığı şeyleri anlatıyor, bizi insandan uzaklaştırmak şöyle dursun, bize insan gerçeğinin, dış gerçeğin ta kendisini vermeye çalışıyor. Bugünkü şiir, gerçeği yakalamak peşindedir. Diyeceksiniz ki gerçeğe ulaşmanın bir yolu var, o da akla başvurmak. Bilim için belki doğru olan bu söz, şiir için doğru değildir. Çünkü şiirin aradığı, gerçeğin başka bir yönüdür. Şiir, gerçeği, heyecan veren yönüyle arıyor.
(…)
Bugünkü anlamcılar da bir bakıma gerçeküstücüler gibi yanılıyor, bilimsel bilgiyle, şiirsel bilgiyi birbirine karıştırıyorlar, bu iki kolu ayırt etmek istemiyorlar. Georges Mounin adındaki eleştirmeci, şiirsel bilgiyi, heyecana dayanan bilgi (connaissance émotionnelle) olarak tanımlıyor. Gerçek karşısında duyulan heyecan şiirin konusudur. Eski şair, bu heyecanı duyuma aykırı bir şekilde aklında dondurarak, akıl yoluyla anlatırdı. Bugünkü şair bu heyecanı gene aklın ışığında, ama aklın dışından, daha canlı, duyuma daha yakın olarak vermeye çalışıyor.(…)
Gerçeğe ışık tutmakta gösterdiği başarı yeni şiirin erdemlerinden biri. Daha başka erdemleri de var yeni şiirin.

Oktay Rifat
Yeditepe Dergisi, 8 Aralık 1958
“Perçemli Sokak” adlı kitabının yayımlanışının ardından…

Oca
11
2011
0

Garipçiler, Nâzım Hikmet için açlık grevinde… (1950)

“Büyük Türk şairi Nâzım Hikmet’in, on üç yıl, bir adli hata yüzünden hapiste tutulduğu hakkında, yetkili hukukçular tarafından açıklanan hakikat yurdumuzda ve dünyada büyük akisler doğurmuştur. Durumun bir an önce düzeltilmesi için elan harekete geçilmemesi, yetkili makamlar nezdinde yapılan, memleket içi ve memleket dışı, türlü müracaatların bir netice vermemesi cemiyetimizi ağır bir sorumluluk altında bulundurmaktadır. Başladığı ikinci açlık greviyle Nâzım Hikmet’in her saat ölüme yaklaşmakta bulunması karşısında Türk vatandaşı olarak, insan olarak, meslektaş olarak, yüklenilen soruma katılmadığımızı önemle belirtir ve bu maksatla 12 Mayıs tarihinden başlamak üzere iki gün aç durmaya karar verdiğimizi umumi efkâra bildiririz.
İki günlük açlığı bir gün dahi aç kalmamış olanlar arasında bile, küçümseyenler çıkacaktır. Ama bunun bir kahramanlık olmadığını, sadece temsili bir hareket olduğunu, bu açlığa karar veren şairler de bilir. Çünkü bizim memlekette şairin günlerce aç kaldığı az görülen hallerden değildir.
Belirtmek istediğimiz ikinci bir nokta da bu hareketin siyasi bir hareket olmadığı, meslek kaygısıyla girişilmiş bir hareket olduğudur. Aynı haksızlığa bir başka büyük şair de uğramış olsaydı aynı işi yapardık.”

Melih Cevdet – Oktay Rifat – Orhan Veli
Yaprak Dergisi, 15 Mayıs 1950

Powered by WordPress | Theme: Aeros 2.0 by TheBuckmaker.com