Sesi olmayanların şarkısı da olmaz…
Paul Valéry
*
Meydansız / Zafer Yalçınpınar
Şiir Kitabı, Şubat 2009, Çekirdek Sanat Yayınları, 69 Sayfa
*
Gözü kara bir şiir yazıyor Yalçınpınar. Gözü kara ve atak. Dilin ve gerçekliğin en sinsi uçurumlarında, üstelik de çoğu kez en tekinsiz anlarda dolaşmaktan kaçınmıyor; ama hiçbir zaman olası tuzaklara düşmeden. Sözcükleri çağrışımsal anlamlarının en uç noktalarına kadar koştururken sergilediği ustalık, iyi sindirilmiş bir şiirsel birikimi olduğu kadar bütünüyle özgün bir sanatsal kavrayışı da dışavuruyor. Yalnızca sesi ve sözcükleri değil, sessizliği, sözsüzlüğü, boşluğu da ustaca kullanan bir şair o; imgelerinin gücü de bir ölçüde bu iç içe yapıdan kaynaklanıyor. (Dr. Erdoğan Kul)
*
Meydansız kalmak, müstahkem mevki oluşturmak, cemaatçilik ve pusuculuk gibi haysiyetsiz tavırların genç kuşaklara salık verildiği ya da dayatıldığı günümüz edebiyat dünyasını -bu cürufu- kuyruklarından birbirine bağlamak… “Haklılığın inadı”yla veya “elimizin düzü”yle bir tokat… (Janset Karavin)
*
1.
(ışıyor)
gökyüzü lambası elimde irikıyım bir güneş gibi
geliyor şu körkütük meydandaki pazaryerine
sürü-sürü-sürü-sürü-sürü-sürü-sürüsüyle insan
yüz yüze iki uçurum arasındaki boşluğa
yuvayuvayuvalanan
bu ters akıma karşı
yamuk bıyıklı kısa pantollu ve sıkı
bir topal ki doğuştan düzgün
ve öylesine hesapsız:
“Ey meydansız!”
ses yok -sustuk- çıkmadı
“çıt!”
ve pek tabiidir alaşağı…
2.
(sönüyor)
ki o yüzsüzlük akşamdan kalma göz karartması…
meydanlara odalara baştan aşağı bir tünel gerek
birbirine doğru inen
aşağılık bir merdiven
uzun uzun uzandı
ve şu diğer köşede
bir Türk ağacı kızgın olmalı
merdivene:
“iniş çıkış yok ya da olmaz beleşe!”
3.
(yeniden ışıyor)
insanmış bakışlı topal hep bu ters akıma karşı
yamuk bıyıklı kısa pantollu ve sıkı:
“Ulan, şu meydansız haklı!”
ses yok–iki ölçü sustuk-
çıkmadı
“çıt!”
ve gene alaşağı…
4.
(çıkış)
kısa kısa düşünüyoruz
bir “çıt!” kadar basitçe;
“merdivenler suskundur”
Zafer Yalçınpınar – 7 Mayıs 2006
Ayrıca Bkz: https://evvel.org/ilgi/meydansiz
uzaklarda
sessizlikler içinde
hayalimi dokuyorum
gecelerden
ve denizlerden
odun yığınlarında
esintilerde
heykelini yapıyorum
dumanlardan
ve rüzgârlardan
bütün yelkenliler battı,
yalnız adımlarındır
çiğneyen
çiğneyen
çiğneyen
zamanlarımı
Rina Chany
Çev: Muzaffer Uyguner
Özgür olan tek şey fiyatlar. Bizim topraklarımızda Adam Smith’in Mussolini’ye ihtiyacı var. Yatırım özgürlüğü, fiyat özgürlüğü, kambiyo özgürlüğü: Piyasalar ne kadar özgürse, insanlar o kadar tutsak. Küçük bir kesimin refahı geri kalan insanları lanetliyor. Masum bir serveti bilen var mı? Kriz zamanlarında liberaller muhafazakâr, muhafazakârlar ise faşist olmuyorlar mı? (…)
Orlando Letelier The Nation‘da “ne ekonomi ne de teknikleri tarafsız” diye yazdı. İki hafta sonra Washington’un bir sokağında havaya uçuruldu. Milton Friedman’nın kuramları ona Nobel Ödülü’nü çağrıştırıyor, Şilililereyse Pinochet’i.
Uruguay’da bir ekonomi bakanı şöyle diyordu:
“Tasarrufu üreten gelir dağılımındaki eşitsizliktir.” Ama aynı zamanda da, işkencelerin kendisini ürküttüğünü itiraf ediyordu. (…)
Sağcı politikacılar genel fikirleri pek severler. Zira genelleyerek, vicdan azabından kurtulurlar.
Eduardo Galeano
“Aşkın ve Savaşın Gündüz ve Geceleri”,
Çev: Süleyman Doğru, Sel Yay., 2011, s.140
“Büyük şairler ve büyük sanatçılar insanların gözünde doğanın düşlediği görünüşü sürekli olarak yenilemek zorundadırlar.” APOLLINAIRE
(…) Jean Paul Richter imgelere asla basit süsler gibi değer verilmemesi gerektiğini destekler, zira ona göre “imgeler poetik sanatın tam da özünü oluştururlar; bu imgeler bizi kuşatan ve bizi kendine bağlayan evren ve dünyayı içerik edinmiş şiirsel yükü özgür bırakır.” (…)
Felsefi işlev, dilin mantıksal işleviyle uyuşur. Bu anlamda imgenin önemi kendi yoğunlaşma ya da dünyayı ve gerçeği iyice belirlenmiş bir görüş açısına göre yansıtma kapasitesi içinde idrak edilir. Bu bakış ölçütü, her şaire özgü olarak, şiirde genelde “bakışın” ya da “evrensel görüşün” (cosmovision) çoğulluğunu gerektirir. (…)
Aristo, çağlar öncesinde, imgenin şeyleri görünür kılarak göz önünde canlandırma sanatı olduğunu söylemişti.
(…) Eğretilemelerle ilgili yeniden yaratımların (reproductions métaphoriques) bir metin içinde asla tek başına anlaşılamadıkları olgusu hakkında bilinçliyiz. Şair onları, her zaman kültürel kodu içinde anlamlarını ve asıllarını doğrulayan bir bağlamla verir. (…) Sonuç olarak eğretilemenin, imgesel zabıt tutma ve çeviri aracı isteyen bir belagat yolu olduğunu düşünüyoruz.
JEAN PIERRE CRESPEL
“Gerçek ve İmgelemsel arasında…”
Çev: M. Cengiz, Şiirden Dergisi, Sayı:10, 2012, s.16
“Sabahattin Ali Olayı”
Kemal Bayram
Tanyeri Kitap
Cumhuriyet Kitap Eki’nin 26 Nisan 2012 tarihli 1158. sayısında Hüseyin Özalp, “Sabahattin Ali Nasıl Öldürüldü?” başlıklı bir yazı kaleme almış. Kemal Bayram’ın “Sabahattin Ali Olayı” adlı kitabını tanıtan/anlatan yazının tam metnine https://zaferyalcinpinar.com/nasil.jpg adresinden ulaşabilirsiniz.
Aylaklar 5 yaşında; daima…
aylakadamız da
evvel de
YÜRÜR!
“Yan yana yürümeyelim diye dar yapılmıştı kaldırımlar.
Ve yine yan yana yürümeyelim diye dar kafalıydı insanlar.
Ve sırf dardı diye kafalar, düşünmeyi bırakıp sevmeyi denedik,”Charles Bukowski
Bir su birikintisi.
Dingin.
(…)
Her şey ona bakıyor:
O her şeye.
İlhan Berk
“Ben İlhan Berk’in Defteriyim”, Alkım Yay., 2003, s.102
Mantıklı olanı yapıp indeksleri birleştirdik
ve bütünleşik Evvel Fanzin İndeksi‘ne ulaştık:
*
Evvel Fanzin’in takipçilerinden bazıları, zaman zaman, Evvel Fanzin’in odaklarındaki (ilgilerindeki) içeriğe erişmekte -aradığını bulmakta- zorlandıklarını ifade ediyorlar… Haklılar da. 2006′dan bu yana Özellikle “Ece Ayhan”, “İlhan Berk”, “Nâzım Hikmet”, “Sait Faik”, “Kuzgun Acar”, “Oruç Aruoba”, “Ludwig Wittgenstein” gibi bazı evvel fanzin ilgilerinde birçok paylaşım gerçekleştirdik: Evvel Fanzin, bazı ilgilerde/konularda internetteki -ve hatta bazı açılardan matbu/basılı platformları da geçercesine- en birikimli ve kalabalık edebiyat/sanat/felsefe efemerası arşivi haline dönüştü. Bu nedenle Evvel Fanzin kapsamındaki ilgilerin indekslerini oluşturmak efemera meraklıları ve edebiyat/sanat/felsefe araştırıcılarına büyük bir kolaylık olacak…
2007-2012 tarihleri arasında , E V V E L fanzin ilgileri kapsamında yayımlanan “Ece Ayhan”, “İlhan Berk”, “Kuzgun Acar”, “Sait Faik”, “Nâzım Hikmet”, “Oruç Aruoba”, “Ludwig Wittgenstein” başlıklarındaki paylaşımların (ilgilerin, efemeraların, buluntuların, haberlerin ve diğer gayretlerin) indeksine https://bit.ly/evvelindeksi adresinden ulaşabilirsiniz.
Sahicilikle
Zy
(…)
Kültür endüstrisinin en azimli savunucuları bugün bu endüstrinin (bizim kuşkusuz ideoloji olarak adlandırabileceğimiz) tutumunu, düzenleyici bir etken olarak gösteriyorlar. Kaos içinde olduğu söylenen bir dünyada insanlara bir nevi konumlanma ölçütü vermesi bile tek başına takdire değer sayılıyor. Oysa savunucularının kültür endüstrisinin koruduğunu hayal ettiği şey, aslında onun tarafından tamamıyla yok ediliyor. İnsanların birbirine yakınlaştığı meyhaneler ve kahvehaneler renkli film tarafından bombalardan daha kesin bir biçimde yerle bir ediliyor, film imago’sunu yok ediyor. Filmlerin konu edinip işlediği hiçbir yurt, üzerinde yetişen emsalsiz karakteri birbirinin yerine geçebilir bir aynılığa dönüştüren filmler karşısında, yurt olarak kalmaya devam edemez.
Kültür tanımını meşru bir biçimde elde eden şey, acı ve çelişkinin ifadesi olarak, iyi yaşam fikri konusunda bir kavrayışı korumaya çalışmıştır. Kültür endüstrisinin varolan gerçekliği iyi yaşamın ta kendisi gibi göstererek iyi yaşam fikrinin üstünü örtmek için kullandığı, sanki iyi yaşamın gerçek ölçütüymüş gibi sunduğu, törel ve artık bağlayıcılığı olmayan düzen kategorilerinin, ya da salt varolanın; kültür tarafından temsili mümkün değildir. Kültür endüstrisi temsilcilerinin sanatla uğraşmadıkları yönünde bir tepki vermeleri bile bir ideolojidir ki, sektörün yaşam kaynağını sağlayanlar konusundaki sorumluluktan kaçmalarına yarar. Hiçbir kötülük, kötülük olarak tarif edilmekle düzeltilememiştir.
Somut özgüllük olmadan tek başına düzene başvurmak boşa kürek çekmektir; öte yandan gerçeklikte ya da bilinç karşısında kendini hiçbir zaman kanıtlayamayan normların yayılmasına başvurmak da aynı derecede boştur. Nesnel ve bağlayıcı bir düzen düşüncesi insanlara dayatılmaktadır, çünkü onlara göre çok eksiklidir, içsel olarak ve insanlar karşısında kendini kanıtlamadıkça hiçbir iddiası yoktur. Fakat kültür endüstrisinin hiçbir ürünü böyle bir işe girişmez. İnsanların beynine çakmaya çabaladığı düzen kavramları daima statükonun kavramları olmuştur. Onları kabul edenlerin gözünde hiçbir anlamları kalmasa bile, sorgulanmaz, çözümlenmez, diyalektik olmayan bir şekilde varsayılmış olarak kalırlar. Kantçı buyruğun aksine, kültür endüstrisinin kategorik buyruğu artık özgürlükle hiçbir ortak yana sahip değildir. Şöyle der: Neye uyacağınız belirtilmemiş olsa dahi uyacaksınız; gücüne ve her an her yerdeliğine bir refleks olarak, herkesin, öyle ya da böyle düşündüğü şeye, öyle ya da böyle varolana uyum sağlayacaksınız. Kültür endüstrisinin ideolojisi o kadar güçlüdür ki bilincin yerini uygitsincilik almıştır. Kültür endüstrisinden fışkıran düzen hiçbir zaman olduğunu iddia ettiği şeyle ya da insanların gerçek çıkarlarıyla karşı karşıya konmaz. Düzen kendi başına iyi değildir. Ancak iyi bir düzen iyi olabilir. Kültür endüstrisinin bunu bilmezden gelmesi ve düzeni kendi başına göklere çıkarması, aktardığı mesajların yetersizliğini ve yanlışlığını da beraberinde getirir. Kafası karışmışlara yol gösterme iddiasıyla onları aldatarak mevcut çatışmaların yerine sahte çatışmalar koyar. Onların çatışmalarını sadece görünüşte, gerçek yaşamlarında çok zor uygulanabilecek biçimlerde çözer. Kültür endüstrisinin ürünlerinde insanlar ancak zarar görmeden kurtulacaklarsa başları derde girer ve genelde onları kurtaran da hayırsever bir kolektifin temsilcileri olur; ondan sonra boş bir ahenk oluşur, daha başlangıçta çıkarıyla taleplerinin uzlaşmaz olduğu anlaşılan çoğunlukla uzlaştırılır. Kültür endüstrisi bu amaçla, kavramsal olmayan alanlarda bile formüller geliştirmiş ve örneğin hafif müziği ortaya çıkarmıştır. Burada da insan bir karmaşaya düşer, ritmik sorunlar yaşar ve bu sorunlar anında basit bir temponun zaferiyle çözülür gider.
(…)
Ne olursa olsun, damlayan suyun zamanla taşı deleceğini tereddüt etmeden söyleyebiliriz, özellikle de kitleleri saran kültür endüstrisi sisteminin, sapmalara giderek daha az hoşgörü gösterdiğini ve hiç durmadan aynı davranış kalıpları üzerinden hareket ettiğini düşünecek olursak. Ancak ve ancak bilinçaltının derinliklerindeki güvensizlik, sanatla görgül gerçeklik arasındaki farkın kitlelerin ruhsal doğasındaki son kalıntısı, neden uzun zamandır dünyayı kültür endüstrisi tarafından kurulduğu biçimiyle algılamadıklarını ve kabullenmediklerini açıklayabilir. Kültür endüstrisinin verdiği mesajlar iddia edildiği kadar zararsız olsa bile –ki pek çok durumda zararlı oldukları açıktır, örneğin aydınları tipik karakterlerle temsil ederek onlara yönelik antipropagandaya katkı sağlayan filmler– bu mesajlarla öne çıkardığı görüşlerin zararlı olduğu açıktır. Bir astrolog herhangi bir günde okuyucularına dikkatli araba kullanmalarını tavsiye ederse, bunun gerçekten de kimseye zararı olmaz, fakat bunun altında yatan, her gün geçerli olan ve tam da bu yüzden belli bir günde özellikle tekrarlanması aptalca görünen bir tavsiyenin doğrulanması için yıldızlara bakmak gerektiği gibi sersemletici bir fikir, alabildiğine zararlıdır.
İnsanın bağımlılaşması ve köleleşmesi, yani kültür endüstrisinin yok edici etkisi, ABD’de yapılan bir programda halktan bir kişinin, insanlar ünlü karakterleri taklit ederlerse çağımız sorunlarının yok olacağı yönündeki görüşünden daha iyi bir biçimde tarif edilemezdi. Kültür endüstrisi, ikiyüzlüce önüne geçtiği mutluluktan insanları uzaklaştırmak için aldatıcı bir memnuniyet duygusunu devreye sokmakta, dünyanın tam da kültür endüstrisinin istediği gibi olduğu fikriyle bir refah havası yaratmaktadır. Kültür endüstrisinin asıl etkisi aydınlanma karşıtlığında kendini göstermektedir ve doğaüstündeki gittikçe artan teknik egemenlik olarak aydınlanma, Horkheimer’la benim daha önce de yazdığımız gibi, kitleleri aldatma haline gelmekte, bilinci zincire vurma yöntemine dönüşmektedir. Kendi başlarına bilinçli olarak yargılayan ve karar veren özerk, bağımsız bireylerin gelişimi önünde bir engel olarak durmaktadır. Böyle bireyler, güçlenmek ve gelişmek için olgun insanlara ihtiyaç duyan demokratik toplumun olmazsa olmaz önkoşuludur. Eğer kitleler sırf kitlelere dönüştükleri için hakir görülüyorsa, şunu akıldan çıkarmamak gerekir ki, onları kitlelere dönüştürüp küçük düşürme, devrin üretim güçleri ne kadarına izin veriyorsa o kadar olgunlaşmalarını sağlamak için, özgürleşmelerini engelleme konusunda kültür endüstrisinin rolü çok büyüktür.
Theodor W. Adorno
Çeviren: Bülent O. Doğan, “COGİTO” Dergisi, Yaz -2003
Hamiş: Makalenin tam metnine https://zaferyalcinpinar.com/kulturendustrisiyenidenadorno.pdf adresinden ulaşabilirsiniz.
1979’da Türk Dil Kurumu’ndan yayımlanmış…
Sayı saymayı bilenlere…
Bkz: https://zaferyalcinpinar.com/mantiksalanlamkurami.pdf
*
Hamiş: Evvel Fanzin kapsamında yayımlanan “Dilbilim” ilgilerinin tümüne https://evvel.org/ilgi/sessizligin-dilbilgisi adresinden ulaşabilirsiniz.
23.
(…)
Sinema görüntülerine de böyle bir ek yapar mıyım? Sanmıyorum; buna zamanım olmaz: perdenin karşısında gözlerimi kapama özgürlüğüm yoktur; aksi halde gözlerimi açtığımda aynı görüntüyü bulamazdım; sanki sürekli bir oburlukla çevrelenmişimdir; birçok başka nitelik, ama düşünceli olma değil; benim için fotogramın ilgisi buradan gelir. (…)
26.
(…)O halde, var oluşu bizimkinden biraz daha önce gelen birisinin yaşamı, kendi tikelliği içinde Tarih’in asıl gerilimini, bölünmesini kapsar. Tarih isteriktir: yalnızca onu düşünür, ona bakarsak oluşur – ve ona bakabilmek için onun dışında kalmamız gerekir. (…)
29.
(…)Yunanlılar, Ölüm’e tersten girmişlerdir: önlerinde duran onların geçmişiydi aslında. (…)
34.
Sık sık Fotoğraf’ı ressamların bulduğu söylenir (ona çerçevelemelerini, Albert perspektifini ve camera obscura’nın optiğini miras bırakarak). Ben de diyorum ki; hayır, onu kimyacılar bulmuştur. Çünkü “Bu vardı” noema’sı, ancak bilimsel bir olayın (gümüş halojenürlerin ışığa duyarlı olduklarının bulunması), ışıklandırılmış bir nesnenin yaydığı ışınlarını doğrudan geri kazanıp baskısını yapabilmesi ile mümkün olabilmiştir. Fotoğraf, tam anlamıyla göndergenin fışkırmasıdır. Oradaki gerçek bir bedenden çıkan ışınımen sonunda burada olan bana değer; aktarımın süresi önemsizdir; yitik varlığın fotoğrafı, bir yıldızın geciken ışınları gibi bana dokunur. Bir tür göbek bağı fotoğraflanan şeyi benim bakışıma bağlar: burada ışık, elle tutulmaz da olsa bedensel bir ortam, fotoğraflanmış olan herkesle paylaştığım bir deridir.
Öyle görülüyor ki “fotoğraf”a Latincede “imago lucis opera expressa” denebilirdi; yani ışığın etkisiyle açığa çıkan, “özü çıkarılan”…
(…)
36.
Fotoğraf’ın “neyin artık olmadığını” söylemesi gerekmez, o yalnız ve kesin olarak “neyin olmuş olduğunu” söyler. Her şeye de bu ayrım karar verir. (…) Fotoğraf’ın özü, temsil ettiği nesneyi onaylamasıdır. (…)
Hiçbir yazı bana bu kesinliği vermez. Dilin talihsizliği (belki de aynı zamanda şehvetli zevki), doğruluğunu kanıtlayamamasıdır. Dilin noema’sı belki de bu güçsüzlüktür; ya da daha olumlu konuşursak: dil doğası gereği kurgusaldır; dili kurgusallıktan çıkarmaya girişmek için dev bir ölçüm aygıtı gerekir: ya mantığı çağırır, ya da onun yokluğunda yemin ederiz.
(…)
Roland Barthes
“Camera Lucida”, Çev: Reha Akçakaya, 6:45 Yay., 5.Baskı, 2011
Hamiş: Evvel Fanzin kapsamında yayımlanan “Dilbilim” ilgilerinin tümüne https://evvel.org/ilgi/sessizligin-dilbilgisi adresinden ulaşabilirsiniz.
(…)
Yapıtların ömrü, işe yararlıklarının ömrüdür.
Bu nedenle de kesintilidir bu ömür. Vergilius’un hiçbir işe yaramadığı yüzyıllar olmuştur.
Ama dünyaya gelen ve yok olmayan her şeyin, yeniden yaşama olasılığı vardır. Bir örneğe, bir kanıta, bir öncüle, bir bahaneye gerek duyulur.
Ve bakarsınız ölü bir kitap kıpırdar ve yeniden konuşmaya başlar.
(…)
Kimi zaman penceredeki manzara, duvara asılmış bir tablodur yalnızca; kimi zaman oda, orada olmamı değil, bütünü görmemi engelleyen, ağaçlar arasında bir kabuktan başka bir şey değildir. Bir bakışım arızasıdır yalnızca…
(…)
Kuş gibi hafif olmak gerek, tüy gibi değil.
(…)
Gerçek düşmanlarımız, sessizdir.
(…)
Paul Valéry
1941 yılında yayımlanan “Tel Quel” (Olduğu Gibi) adlı seçkisinden…
“İmge ve Sanrı”, Çev: Samih Rifat, Harf Yay., 1993

(Yalçınpınar Ailesi Arşivi’nden…)
*
Bu sabah, Fenerbahçe’nin efsane futbolcularından Zeynel Üner‘in (Zogo Zeynel) vefatından aşağıdaki mesajla haberdar oldum:
“Kulübümüzün 992 sicil numaralı Yüksek Divan Genel Kurul üyesi ve eski sporcularımızdan (Futbol) Zeynel Üner vefat etmiştir. Merhumun cenazesi 17 Nisan 2012 Salı günü Kızıltoprak Camii’nde kılınacak öğle namazını(13.11) müteakip, toprağa verilecektir. Merhuma Tanrı’dan rahmet, kederli ailesi ve yakınlarına başsağlığı dileriz.” (Fenerbahçe Spor Kulübü)
(Zogo) Zeynel Üner 94 yaşındaydı ve büyükamcam santrfor Yaşar Yalçınpınar‘ın birlikte futbol oynadığı en yakın dostlarından, semt arkadaşlarından biriydi. Kulübümüzün efsane başkanı Sn. Faruk Ilgaz, 11 Şubat 2011 tarihli Fenerbahçe Gazetesi’nde Zeynel Üner’e ve futbol geçmişine ilişkin önemli bir yazı kaleme almış, bu yazıda büyükamcam Yaşar Yalçınpınar ile Zeynel Üner‘in dostluğunu işaret eden ilginç bir hikâyeyi de aktarmıştı. Sn. Faruk Ilgaz’ın kaleme aldığı bu önemli yazıyı tüm Fenerbahçe sevdalılarının ilgisine sunuyorum. (Zy)
ZEYNEL ÜNERFenerbahçe’nin unutulmaz futbolcusu Fikret Kırcan’ın 20 Ekim 2010 Çarşamba akşamı Fenerbahçe Faruk Ilgaz Tesisleri’nde yapılan anma gecesinde, davetliler arasında elindeki bastonu ile oturan bir kişi gözlere çarpıyordu. Bu zat Allah uzun ömür versin, halen hayatta olan Fenerbahçe’nin en yaşlı efsane futbolcusu Zeynel Üner idi. Yeni neslin Zeynel’i tanıma imkânı bulamamış olması nedeniyle onu tanıtmaya çalışacağım.
Eski günlerde Fenerbahçe Stadı ilkel olduğu zamanda Kadıköy’deki futbola meraklı gençler mahalleler asındaki çeşitli arsalarda maçlar yapıyorlardı. O tarihlerde Kadıköy’ün muhtelif semtlerinden: Moda, Kuşdili, Bakla tarlası, Kızıltoprak, Erenköy, Bostancı, Hasanpaşa, İbrahimağa mahallelerindeki çayır ve arsalarda yetişen gençler çoğunlukla Fenerbahçe kulübüne giriyorlardı.
Bu anlamda zaman içinde, Moda’dan; Esat Kaner, Kuşdili’nden; Yaşar Yalçınpınar, Bakla tarlası’ndan; Fikret ile Semih Arıcan ve Bülent Büyükyüksel, Erenköy’den; Fikret Kırcan, Erol Keskin ile Naim Şukal ve Hasanpaşa’dan; Halit Deringör, Müjdat Yetkiner, Sabri Kiraz ve Zeynel Üner temayüz ederek Fenerbahçe’ye gelmişler ve onun şampiyonluklarında emek vermişlerdi.
Fenerbahçemizin kuruluş yılı olan 1907 senesinden 10 yıl sonra 1917 yılında Kadıköy’de doğan Zeynel Üner’de Hasanpaşa semt sahasındaki maçlarda kendini gösterdi ve İstanbul Liglerinde yer alan Erenköy semtinin Hilal Kulübü’ne girdi. 1930 yılında Fenerbahçe’nin ünlü Milli oyuncusu Kadıköy Modalı Esat Kaner, Zeynel’i görerek onun Fenerbahçe Kulübüne transferini sağladı.
İlk önceleri B Takımında yer alan Zeynel Üner, bir defans oyuncusu olarak, üstün tekniği ve her iki ayağı ile kuvvetli şutları ile arkadaşları arasında “ Atmaca” lakabı ile anıldı. Birkaç yıl sonra, Fenerbahçe’ nin ünlü santrhafı Angelidis (Aytam) futbolu bıraktığından onun yerine A Takım kadrosuna alınarak şampiyonluklar kazandı. 2 yıl sonra yerini Beşiktaş’tan gelen Halil Köksalan’a ( Kasap Halil) bıraktı.
1936- 37 sezonu İstanbul Şampiyonu olan Fenerbahçe’nin kadrosu şu oyunculardan kurulu idi:
Hüsamettin Böke, Yaşar Alpaslan, Fazıl Arzık, Cevat Sayıt, Zeynel Üner, Mehmet Reşat Nayır, Niyazi Sel, Naci Bostancı, Ali Rıza Tansu, Esat Kaner ve Fikret Arıcan.
Bu kadro 11 takım arasında oynanan lig maçları sonunda attığı 47 gole karşılık yalnız kalesinde 1 gol görerek 33 puanla şampiyon olmuş, ikinci olan Güneş Kulübü de 29 puan almıştı..
Dizinden geçirdiği ağır bir sakatlık sonucu futbolu çok erken bırakmak zorunda kalan Zeynel Üner iş hayatına atıldı ve İstanbul İETT idaresinden Müşteriler Dairesi Şefliği’nden emekli oldu.
Son olarak Zeynel dostumun bana anlatmış olduğu bir hikâyeyi burada dile getirerek yazıma son veriyorum:
“Futbolcu arkadaşım Yaşar Yalçınpınar ve kız arkadaşlarımızla Belvü Gazinosu’nda oturuyorduk. Bir de baktık ki, o tarihte kulübümüz yönetim kurulunda vazife görmekte olan, sonradan Fenerbahçe Kulübü başkanı olacak Hacı Bekir Bey orada idi. Biz utanç ve şaşkınlık içinde iken, nur içinde yatsın, Hacı Bekir bey bize bir garson ile zarf içinde 40 lira göndermişti.. Hesabı ödememiz için!..”
Ben de bugün halen hayatının 93’ncü yılını yaşamakta olan bu sevgili Zeynel Üner ağabeyimin daha uzun yıllar aramızda bulunmasını Yüce Tanrı’dan niyaz ediyorum..
FARUK ILGAZ
11 Şubat 2011
Fenerbahçe Gazetesi
Bkz: https://www.fenerbahcegazetesi.com/yazarlar/faruk-ilgaz/31-zeynel-uner
Ayrıca bkz: https://evvel.org/santrfor-yasar-yalcinpinar-1914-1998
(…)sevdamız / büyüyor omuzlarımızda(…)
birgün girsek biz mezara/ gözümüz kalmaz arkada
evlâdıma miras bu sevda! (…)
HAKLIYIZ, KAZANACAĞIZ!
Tüm Renkler Hızla Kirlendi Masumiyet Sarı-Laciverte Kaldı
Uğradığımız büyük haksızlık ve saldırı karşısında tüm Fenerbahçeliler gibi biz de 3 Temmuz’da derin bir acı ve üzüntü yaşadık. Okuduğumuz kitapları kavrayamaz, hazırladığımız makaleler üzerinde kalem oynatamaz, yediğimizden-içtiğimizden haz alamaz hale geldik. Ama o gün, dünyanın dört bir yanında sarı-lacivert renklere gönül verenler gibi Fenerbahçe’yi ne kadar çok sevdiğimizi daha iyi anladık.
Zaman içerisinde Fenerbahçe Spor Kulübü Başkanı Aziz Yıldırım ve arkadaşlarının sergilediği sağlam duruş, öfkemizi umuda dönüştürdü. “60 yaşındayım ben yatarım. Yeter ki Fenerbahçe aklansın” sözlerinde cisimleşen vakur tutum, bu badireden daha güçlü, daha kararlı, daha kenetlenmiş bir biçimde çıkacağımıza olan inancımızı pekiştirdi.
7 düvelin değil 17 düvelin bile gücü sahada yetmeyince, kurumlaşma hamlemize ufukları dar gelince, komplolarla Fenerbahçelilerin emeğini, futbolcularımızın alın terini çalmak, “bizi kör kuyularda Fenersiz koymak” istediler. Ama bu oyunlara pabuç bırakmayacağımıza, geçen yılın “5 dalda 5 şampiyonluk” başarısına 2012′de 6. bir şampiyonluğu, hukuk alanındaki zaferimizi de ekleyeceğimize inanıyoruz.
Suskun bırakılmış bir toplumda, takımımıza, yöneticilerimize sahip çıkarken, aynı zamanda bu ülkedeki tüm haksızlıklara, adaletsizliklere, hukuksuzluklara karşı da anlamlı bir tutum sergilediğimize, tüm altta kalanların sesi olarak sadece Fenerbahçelilik değil, aynı zamanda yurttaşlık görevimizi yerine getirdiğimize inanıyoruz. Fenerbahçe Başkanı da omurgalı savunmasında, özel yetkili mahkemeleri teşhir ederken, iddianamenin hukuksuzluğunu, mesnetsizliğini gözler önüne sererken, sorgulamadaki insan haklarına ziyan yöntemlere mercek tutarken, bir kısım medyanın meslek ahlakının nasıl yerlerde süründüğüne dikkat çekerken, belki de onca yıl Fenerbahçe’ye yaptığı hizmetin daha fazlasını bir kertede bu ülkeye yapmıştır. Bu vesileyle milyonlarca kişinin hukuk ve adalet sistemi üzerine tekrar düşünmesini, diğer davaları da kuşkucu bir gözle sorgulamasını, bazı çevrelerin nasırına basanların nasıl da kolaylıkla örgüt liderliğiyle/üyeliğiyle suçlanabileceğini ibretle izlemesini sağlamıştır. Bu savunma bizlere onur katarken, sorumluluğumuzu da artırdı. Keza, dümen suyunda gidenlerin de, 9 değil 19 kusurlu hareketi ifa etseler dahi nasıl cezasız kalabileceği gözler önüne serildi. Akıl, vicdan, hakkaniyet duyguları bazı “renklere” ve çokbilmiş zihinlere hitap etmiyorsa, o da Fenerbahçelilerin suçu değil. Artık birilerinin futbolun yalnızca Fenerbahçe düşmanlığı olmadığını öğrenmesi gerekiyor.
Diplomalarımızın fazlalığına kimse bakmasın, bizim de sevinç ve hüzün pusulamız Fener’e ayarlı, yüreğimiz sarı-lacivert çubukluyla bezeli. Bizler de 3 Temmuz’dan sonra, “sevdamıza kimsenin engel olamayacağını” daha iyi anlayanlardanız. İleride aşk cümlelerinin,“biz seversek Fenerli gibi severiz” biçiminde kurulacağı bilinciyle, Topuk Yaylası’nda, Bağdat Caddesi’nde, Silivri’de, Çağlayan’da, Papazın Çayırı’nda olduğu gibi, her daim sevdamızın peşinden gideceğimizi dosta düşmana ilan ediyor, bu haklı ve anlamlı kavgada Fenerbahçe’nin daima yanında olduğumuzun bilinmesini istiyoruz.
Eski günlerdeki gibi, düşman çatlatmak için bir kez daha: Ya Ya Ya Şa Şa Şa Fenerbahçe Çok Yaşa!
(Not: imzalar alfabetik sıraya göredir.)
Doç. Dr. Ali Yılmaz, Dr. Arzu Kader Harmancı, Öğr. Gör. Dr. Ata Özdemirci, Prof. Dr. Aydın Gürel, Prof. Dr. Aziz Konukman, Doç. Dr. Beril Durmuş, Dr. Bilge Gürsoy, Doç. Dr. Burak S. Gülboy, Prof. Dr. Bülent Kozanoğlu, Prof. Dr. Cengiz Yılmaz, Öğr. Gör. Dr. Ceyda Aysuna, Yrd. Doç.Dr. Cüneyt Bozer, Dr. Derya Kömürcü, Y. Doç. Dr. Değer Eryar, Prof. Dr. Dilek Çetindamar Kozanoğlu, Prof. Dr. Emine Yazıcıoğlu, Prof. Dr. Ercan Eyüboğlu, Prof. Dr. Erinç Yeldan, Yrd. Doç. Dr. Erdal Yılmaz, Öğr. Gör. Erden Kosova, Prof. Dr. Fatih Özçelik, Y. Doç. Dr. Funda Sibel Pala, Y. Doç. Dr. Gökçer Özgür, Y. Doç. Dr. Hakan Güneş, Doç. Dr. Hakan Yıldırım, Prof. Dr. Hayri Kozanoğlu, Öğr. Gör. Hüsnü Karagözoğlu, Öğr. Gör. Dr. İhsan Yiğit, Y. Doç. Dr. İlkay Boduroğlu, Y. Doç. Dr. İlker Aktükün, Y. Doç. Dr. İsmet Akça, Doç. Dr. Levent Ürer, Öğr. Gör. Mahmut Koyuncu, Prof. Dr. Mehmet Özkan, Doç. Dr. Mustafa Kaplan, Prof. Dr. Nalan Ölmezoğulları, Prof. Dr. Nezih Dağdeviren, Öğr. Gör. Dr. Nihan Yıldırım, Prof. Dr. Osman Koptagel, Prof. Dr. Osman İnci, Prof. Dr. Osman Zaim, Ar. Gör. Ozan Bakır, Prof. Dr. Özer Pala, Y. Doç. Dr. Özgür Bor, Y. Doç. Dr. Özgür Orhangazi, Doç. Dr. Selman Çıkmaz, Doç. Dr. Sevgi Uçan Çubukçu, Y. Doç. Dr. Sevinç Peker, Y. Doç. Dr. Sezai Temelli, Ar. Gör. Sırrı Emrah Üçer, Dr. Sibel Aydoğan, Prof. Dr. Sinan Sönmez, Y. Doç. Dr. Şakir Erdem, Öğr. Gör. Süreyya Evren Türkeli, Öğr. Gör. Tevfik Peker, Tevfik Kızgınkaya, Dr. Uğur Altuğ, Prof. Dr. Ümit Özlale, Öğr. Gör. Dr. Volkan Türker, Öğr. Gör. Dr. Yıldırım Ercan Çalış, Dr. Y. Doğan Çetinkaya, Y. Doç. Dr. Zahide Ayyıldız, Arş. Zafer Yalçınpınar, Ok. Zerrin Özlale
Kaynak: www.vamosbien.org
Ece Ayhan’dan Ahmet Necdet’e yazılmış bir mektup; 80’lerin sonunda, 90’ların başında kaleme alınmış olsa gerek… Eski Dergisi’nin Mart 2003 tarihli 17. sayısında gün ışığına çıkmış. Mektubun tam metnine https://zaferyalcinpinar.com/eceayhananecdet.pdf adresinden ulaşabilirsiniz.
1. Hamiş: Mektubu Evvel Fanzin’e ulaştıran Evin Okçuoğlu hanıma çok teşekkür ederim.
2. Hamiş: Evvel Fanzin kapsamında yaymlanan “Ece Ayhan” başlıklı ilgilerin tümüne https://evvel.org/ilgi/ece-ayhan adresinden ulaşabilirsiniz.
3. Hamiş: “Bakışsız Bir Kedi Kara” adlı Ece Ayhan web sitesine https://zaferyalcinpinar.com/bakissiz.html adresinden ulaşabilirsiniz.
Cemal Süreya’nın “Bakaç” adlı çizimi
-Hatay (Meyhanesi) Defterleri’nden…
Hamiş: Evvel Fanzin kapsamında yayımlanan “İmzalı” ilgilerin
tümüne https://evvel.org/ilgi/imzali adresinden ulaşabilirsiniz.
Salâh Birsel’in “Yapıştırma Bıyık” adlı kitabında yer alan “Yazarak Ölmek” başlıklı denemesinin tam metnine https://zaferyalcinpinar.com/yazarakolmek.jpg adresinden ulaşabilirsiniz.
Gariptir siste yürümek
Her taş, her çalı ıssızdır
Herbir ağaç diğerini görmez
Her biri yalnızdır.
(…)
Gerçek bir bilge değildir
Karanlığı bilmeyen
O, kaçınılmaz ve sessizdir
Ayırır insanı her şeyden.
Gariptir siste yürümek
Yaşamak yalnız olmaktır
Hiçbir insan diğerini tanımaz
Her biri yalnızdır.
Hermann Hesse
“Seçilmiş Şiirler (1896-1962)”, Çev: Hilmi Tezgör, 6:45 Yay., 1993, s.35
Biz bu gece burda toplaştık
Unutulmaz dudaklarımız vardı
Gözlerimiz limanlarla dolup taşıyordu
Ve sonra gemiler girdi gözümüze
Ve sonra dudaklar kırlangıç oldu
Ve bir baktık ki bir sonuç olmuştu güneş
Bize bakan kanımıza bitişik
Bütün odalarda ve kirpiklerde
Ve görkemli bir ürperti kapsadı
Sesimizin mirasını
Feyyaz Kayacan
4/7/86
Hatay (Meyhanesi) Defterleri’nden…
Hamişler:
Bkz: https://evvel.org/hatay-meyhanesi-defterlerinde-feyyaz-kayacan
Bkz: https://evvel.org/?s=feyyaz+kayacanEvvel Fanzin kapsamında yayımlanan “imzalı” ilgilerin tümüne https://evvel.org/ilgi/imzali adresinden ulaşabilirsiniz.
Hatay Meyhanesi Defterleri, Ümit Bayazoğlu’nun -ki sıkı bir E V V E L fanzin dostudur- editörlüğünde 2003 yılında YKY’den yayımlanmış ve şu an baskısı tükenmiş… 80’li yıllarda Kadıköy-Bostancı’daki Hatay Meyhanesi’ne takılan -başta Cemal Süreya olmak üzere- çeşitli şair, yazar, ressam ve gazetecilerin ortaklaşa tuttuğu bu “meyhane” defterlerinin, dönemin aurasını ve Kadıköy taifesinin imgeselliğini anlamak açısından eşsiz bir efemera kaynağı olduğunu bilen, biliyor; gören görüyor.
Geçenlerde, Soyut Sahaf’ta, “Hatay (Meyhanesi) Defterleri”nin çok ilginç bir özgün baskısına rastladım. Tamamı kuşe kâğıda fotokopi yoluyla basılmış ve beyaz karton kapağıyla ciltlenmiş bu nüshanın 80’lerin sonuna doğru Hatay Meyhanesi dostlarına dağıtılmak üzere, gene Hatay Meyhanesi’nin kendi imkânlarıyla (meyhanenin müşterilerinin desteğiyle) basıldığı anlaşılıyor. (Nüshanın kapağını Semih Poroy çizmiş, dizgisini ve özgün baskısını da Umut Kudat gerçekleştirmiş. Kapaktaki “BİR” ibaresi başka bir cildin daha geleceğini anlatmaya çalışıyor. Bu baskı ile YKY’den yayımlanan kitabı henüz karşılaştırmadım; YKY baskısının kapsamına her şey alınmış mıdır, bilmiyorum. Zaten, konumuz da tamamen “Hatay (Meyhanesi) Defterleri” değil…)
Konumuz, 5 Nisan 1993 tarihinde vafat eden Feyyaz Kayacan’ın birçok etkileyici el yazısı notuyla, dizeleriyle ve görkemli imgelemiyle Hatay (Meyhanesi) Defterleri’nde tekrar karşılaşmamdır: “Feyyaz Kayacan…” Daha önce Feyyaz Kayacan’a ilişkin olarak Evvel Fanzin kapsamında bazı şeyler paylaşmıştık (Bkz: https://evvel.org/?s=feyyaz+kayacan), ancak Feyyaz Kayacan’ın yaşamına ayrıntısıyla yönelmemiştik. Şimdi -geç olmadan- odaklanalım:
“Feyyaz Kayacan, 19 Aralık 1919 yılında İstanbul’da büyük bir evde dünyaya gelir. Baba tarafından soylu bir Osmanlı ailesine mensup olan yazarın Büyük babası Reşat Bey, Londra’da Namık Kemal’le Ziya Paşa’nın çıkardığı Hürriyet gazetesini yönetmiş bir şahsiyet, amcası ise Washington’da ilk Osmanlı elçisi olarak görev yapmış bir kişidir. Liseyi İstanbul’da Saint Joseph’te tamamlayan Kayacan, Paris’te École Libre des Sciences Üniversitesi’nde bir yıl kadar siyasal bilgiler, oradan da İngiltere’ye giderek Durham Üniversitesi’nde de iktisat okur. Bu arada Fransızca “Gestes â la Mer” adlı da şiir kitabı yayımlanır. Londra’da gerçeküstücü topluma katılmış, Paris’te de André Breton’la tanışır. Fransızca bir dergide gerçeküstücü akımın özelliğini gösteren şiirleri yayımlanır. İngiltere’de okurken Fransızca yazan bir şair olarak, Türk Şair ve yazarlarını keşfetmesiyle Türkçe yazmaya başlar. Avrupalı yazarlardan James Joyce, Dylan Thomas ve W. Faulkner’den, Türk yazarlardan da Sait Faik Abasıyanık’tan etkilenir. 1950’li yıllarda öykü ve şiirlerini Türkçe yazarak, bunları Türkiye’de Yeditepe, Yenilik ve Türk Dili dergilerinde yayımlatır. Uzun yıllar BBC Türkçe Yayınlar Servisi’nde çalışan yazar, buradan emekli olur ve emekli olduktan sonra da Londra’ya yerleşir. İki kez evlenir ve altı çocuk sahibi olur.
Edebî macerası Şiirle başlayan Feyyaz Kayacan, üç dilde şiir yazan bir şairdir. İlk iki şiir kitabını Fransızca Les Gammes İnsollites-Poemes suivis de Destruction (1935) ve Géstes á la Mer (1943) adıyla çıkarır. Şair ilk şiir kitabı çıktığında bir lise öğrencisidir ve kitapta Feyyaz Fergar adını kullanır. Türkçe Şiirlerini Kaşık Havası (1976) ve Benim Örümceğim Başka (1982) adıyla, son olarak da İngilizce Şiirlerini A Talent for Shrouds (1991) adıyla yayımlar. Onun asıl ünü, birçok yeniliği içinde barındıran öyküleriyle olur. 1950 kuşağı içinde yetkin bir isim olan yazarın Şişedeki Adam (1957), Sığınak Hikâyeleri (1962), Cehennemde Bir Yusuf (1964), Gibiciler (1967), Hiçoğlunun Serüvenleri (1969) ve Bir Deli Değilin Defterleri (1987) adlı öykü kitapları bulunmaktadır. Sığınak Hikâyeleri 1963 yılında TDK Hikâye Ödülü’nü alır. Öykülerinin tamamı, yazarın ölümünden sonra Bütün Öyküler adıyla 1993’te, dört oyununu topladığı Mutlu Azınlık 1968’de, öykü anlayışının hem tematik hem de teknik olarak bir devamı olan tek romanı Çocuktaki Bahçe 1982’de ve Türk Şiirini kapsamlı olarak ele alan Modern Turkish Poetry adlı antolojisi de 1992 yılında yayımlanır. Feyyaz Kayacan, edebiyat dünyasında öncelikli olarak öyküleriyle yer edinmiş bir yazardır. 1950’li yıllardan itibaren yazdığı öykülerinde, gerek dildeki yeniliği gerek modern insanın sorunlarına dikkat çekmesi bakımından modernist ve postmodernist bir eğilim göze çarpar. Gerçeküstücü ve varoluş akımlarına bağlı olarak sıkıntı, bunalım, hiçlik, kuşatılmışlık, özgürlük ve umut onun öykülerindeki başlıca temaları oluşturur.“ (Doç. Dr. Nilüfer İlhan, “Feyyaz Kayacan’ın Çocuktaki Bahçe Romanında Ev Ve Sokak Karşıtlığı Ya Da İçerdekiler Ve Dışardakiler”, Turkish Studies, Sayı: 6/3 Yaz 2011, s. 903-928)
E V V E L fanzin olarak ikide bir “imgelemin özgürleşmesi” kavramından bahsediyoruz ya, işte — Feyyaz Kayacan (tıpkı Sait Faik, Vüs’at O. Bener ve Bilge Karasu gibi) bu yolda en büyük ve en sağlam adımları atmış zirve isimlerden biridir, diyebiliriz. Sonuçta, Hatay (Meyhanesi) Defterleri’nin bu ilginç nüshasında bulduğum Feyyaz Kayacan betiklerine https://zaferyalcinpinar.com/hataymeyhanesifeyyazkayacan.pdf adresinden ulaşabilirsiniz.
Betikleri okumayı, okuyabilmeyi size bırakıyorum…
Zy
Hamiş: Evvel Fanzin kapsamında yayımlanan “imzalı” ilgilerin tümüne https://evvel.org/ilgi/imzali adresinden ulaşabilirsiniz.
Powered by WordPress | Theme: Aeros 2.0 by TheBuckmaker.com