“Asmanın Delisi”
Fotoğralar: Z. Yalçınpınar
*
*
*
Ayrıca bkz: kendini anlatan
*
(…)Her şeyi birbirleriyle karşılaştırmak, bunun için onları ölçmek, en başta da değerler biçmek ve bu değerleri karşılaştırmak tutkusu yüzünden, ancak somut ve ele gelir şeylerle, değişmez ölçülerle işlem yapılabilir. Rüzgârın tutulacak yerini bulamaz, onu tartmak için terazisi yoktur; sadece getirdiği tozu tartabilir. Kültür sanattan ancak sanat eserleri aracılığıyla haberdar olur, [sanat deyince sadece onları bilir], ki bu tamamen başka bir şeydir; konuyu artık sanat olmayan bir zemine, rüzgâra göre kum neyse o zemine taşır. (s.54)
Profesörlerin ve kültür memurlarının “ham sanata” karşı kullandıkları argüman, tamamıyla “ham” bir sanatın, kültürden gelen her türlü katkıdan ve kültüre her türlü göndermeden bütünüyle korunmuş sanatın mevcut olamayacağıdır. O zaman ben bir noktayı bu profesörlerin dikkatine sunayım: Ham sanat kavramında gördükleri aynı ham-hayallik niteliği başka herhangi bir kavramda, örneğin vahşet kavramında ya da şu sıralarda kültür çevremizin pek duyarlı oldukları bir örneği zikredecek olursak, özgürlük kavramında da bulunabilir. Profesörlerin eline birer yer ölçüm şeridiyle mühendis pergeli verilip, vahşet kazığını, özgürlük kazığını ve bütün düşünce duraklarının kazıklarını doğru yerlerine çakarak araziyi işaretlemeleri istenseydi, ham sanat kazığının çakılacağı noktayı tam olarak belirlemekte karşılaştıkları aynı zorluk ve kararsızlıkla karşılaşırlardı. Neden derseniz, ham sanat, vahşet, özgürlük gibi kavramlar birer yer gibi değil, yönelimler, özlemler, eğilimler gibi düşünülmelidir. Bunun sonucu şu olur ki, iki ayrı yürüyüşçü tesadüfen aynı yerde bulunabilirler, ama yürüdükleri yönler ters ise, yerleri aynı diye konumlarını da özdeş saymak için neden yoktur. (…)
Bir noktaya dikkat etmeli: Vahşet ya da özgürlük gibi kavramların tam yerleri boyuna değişiyor diye, kesin ve kalıcı olarak belirlenemiyor diye (…) bu kavramların geçerli bir temele dayandıklarını yadsıyanlar bile, yadsımanın hemen ardından hiç değilse dolaylı biçimde bunlara gönderme yapmadan edemiyorlar; zira bunlar ham-hayal de olsalar, yaklaşıldıkça kaçan seraplar da olsalar, belki de yerlerinin belirlenememesi nedeniyle, zihin için sabit kilometre taşlarından daha kalıcıdırlar -örneğin sağ ve sol gibi: bu yönler de aynı şekilde insan döner dönmez değişirler. Sağ ile sol da ham-hayallerdir. Düşüncenin sürekli devingenlik olduğu dikkate alınırsa, belki de onun için kullanılabilir nirengiler, kutup yıldızları, sadece ham-hayallerdir. (s. 59-60)
(…)Düzen en çok özgürce kabullenildiği zaman güçten düşürücü olur. Özgürce kabullenme yeni imparatorlukların yeni silahıdır: vaktiyle değneğin, ‘ultima ratio regum’un, başardığından daha iyi iş gören, akıllı bir formül.(s.63)
(…)Kültür üretmekten değil üründen beslenir. Üretmekten kültüre [geçilirken], üretim sözcüğü üretme eylemi yerine üretilen nesneyi göstermek için kullanıldığında bu sözcüğün uğradığı aynı bozulma gerçekleşir. Hedef alınan kavramı tersine çeviren, etkin yamaçtan edilgin yamaca, yapmaktan yapılana deviren bir bakış kayması. (s.66)
(…)Ham-hayal diye, en az biri gerçek(réel) olmayan verilere dayanan bir konuma denir. Gerçek diye de kültür tarafından verilen ve dile getirilen verilere denir. Kültürün envanterinde yer almayan veriler ise gerçek-dışı, sapkıni hayal ürünü diye nitelendirilir. Bunun sonucu şudur ki, bizi extra-muros [duvarların dışına] çıkaran ve [düşüncemize] canlandırıcı oksijeni sağlayan ham-hayallerdir. Intra-muros [duvarların içinde] yapılan işlemler, hep aynı kartları karmaktan başka bir şey değildir. (s.72)(…)
Jean Dubuffet
“Boğucu Kültür”, Çev: İsmet Birkan, Dost Kitabevi, 2. Baskı, 2010
(…)
Kültürel düşüncenin içinde bulunduğu zorunluluk, her şeye bir ad verme (ve bu suretle, daha o andan itibaren, nesnelerden sadece onları tamamen “doğalarından çıkaran” -özleri itibarıyla devingen ve değişken şeyleri sabit rakamlara, figürlere dönüştüren- yalancı bir dış görünüş yakalama) zorunluluğu, yalnızca sanat konusunda kendini göstermiyor. Daha sonra o verilen adların üzerine kurulan bütün yapıların sonuç olarak gereksizliğe, anlamsızlığa ve sapkınlığa varmasına neden olan bu zorunluluk, etik konusunda da, zihnin girdiği bütün diğer araştırma yollarında da rol oynuyor. Oralarda da aynı şekilde nesneyle taşıdığı ad arasında, yani içselliğinde yaşanan şeyle dışarıdan bakılan şey arasında, şeyi canlandıran devinimle verilmiş adın onu dönüştürdüğü yanıltıcı hareketsiz figür arasında bir kafa karışıklığı hüküm sürüyor. Elinde sözcük dağarında -yani kültürün ürettiği bir materyalden- başka araç bulunmayan yazarın, kültürden kurtulmak için ressama göre çok daha fazla zahmet çekmesine neden olan nokta da budur. Zira ressam kullandığı imleri sınırsızca değiştirebilir, şeylere yönelttiği yeni bakışı taşımaya daha elverişli yenilerini bulabilir; oysa yazarın elindeki sözcükler şeylere bir kez ve son kez kültür tarafından yöneltilmiş değişmez bir bakıştan doğmuş ağır ve kaba imlerdir; kültürün buyurduğundan başka her türlü bakış açısını dışlar, düşünceyi aynı açıyı benimsemeye zorlar, ve kendini yenilemesine engel olurlar. Herhalde bu nedendendir ki, yazarlar görsel sanatçılara oranla çok daha fazla kültüre bulanmış durumdalar, ve yenilik yapma özlemlerine, yaptıklarına dair inançlarına karşın, en orta malı yerleşik edebi geleneğe, uslu uslu, aynı nitelikte bir halkacık ilave etmekten fazlasını başaramıyorlar; buna karşılık, görsel sanatçılar şimdi onların çok önünde koşuyorlar. Kültürden azat olmak ve gençliğine tekrar kavuşmak için, düşüncenin sözcüklerden kurtulmaya ihtiyacı vardır.
(…)
Jean Dubuffet
“Boğucu Kültür”, Çev: İsmet Birkan, Dost Kitabevi, 2. Baskı, 2010, s.55-56
(…)
Yalnız halkın değil bizzat sanatçıların tutumları da, kültürel propagandanın gerçekleştirmeye çalıştığı, asıl değerin reklama verilmesi olayından dolayı değişime uğruyor. Onlar da reklamın eserlerin içeriğinden önce geldiğini düşünme noktasına geliyorlar. Ve böylece, reklamı eserin -yaratıldıktan sonraki- niteliğine bağlı sayacak yerde, eseri -yaratılma sürecindeyken- yapılmasına vesile olacağı reklama bağlı sayma durumuna düşüyorlar. (s.22)
(…)
…önce nicelik sorunu gündeme gelir. Birazcık bilginin -iyi özümsenmemiş sığ bilgileri değil, sayıca az bilgiyi kastediyorum- daha fazla sayıda bilgiye kıyasla tamamen başka etkileri olabilir. Bu “sayı fazlalığı” kuşkusuz derinleşmenin zararına her halükârda söz konusu bilgileri alımlayacak zihin tazeliğinin zararına olacaktır. Bu tazeliği bozmaktan, zihnin alımlamaya hazır niteliğini yıpratmaktan, köreltmekten sakınmalıdır. (s.30)
(…)
Bu kir kabuk neden yapılmıştır? Sayı ve nicelik kavramı burada da işe karışıyor. Basit ve çocukça bir özlemden, olabildiğince çok sayıda düşünce anıtını tanıma özleminden -hatta daha da çocukçası, anıtların hepsini, hiç olmazsa sınıflama sonucu en iyilerin hepsini tanıma özleminden- yapılmıştır bu kabuk. Kültürün bu “sayımlayıcı” yönü, safdilce eksiksiz ve kesin sayımlar yapma, envanterler çıkarma iddiası son derece yanıltıcı ve çarpıtıcıdır. Dünyanın pek geniş, sayıya, hesaba gelmez olduğu bilincinin yitirilmesi, devasa çarpıklıklara, gülünç biçim ve doğa bozulmalarına yol açabilir. (s.31)
(…)
Batı düşüncesi (…) Hangi kavramı ele alsa, ışığını üzerine tutmak için ön tarafına konuşlanır, görüş alanına girmeyen yan yüzleri, hele arkayı hiç umursamaz. Kavramları, kalınlıktan tamamen yoksunlarmış gibi işleme tabi tutar, madalyanın sadece ön yüzünü dikkate alır. Oysa bütün kavramlar çok yüzlüdürler, ve bir bakışta bu yüzlerden ancak biri görülebilir. Görüşten kaynaklanan düşünce de, onun gibi, nesnelerin sadece kendi karşısına düşen bir tek yüzlerine ulaşmaya imkân verir; incelemesine devam etmek için (nesnenin çevresinde) dönmesi gerekir; ama o zaman da , çoğu kez düşünen hiç farkında olmaksızın, tüm çevrenin doğrultusu değişir. Düşüncenin yakalayabildiği gerçeklik parça parçadır, ancak parçalar halinde oluşabilir, ve Batı düşüncesi işte bunun yeterince bilincinde değildir. (s.32)
(…) Düşünceyi yerine çakma aracıdır kültür aygıtı, kanatlara kurşun bağlar. (s.34)
(…)
Kültürün durumu, adı söylenir söylenmez erdemi-etkisi uçup giden birçok başka şeyin durumu gibidir. İlk aşamada diri ve gürbüz, karşılıksız ve özsuyuyla dolup taşan sanat vardır. İkincisinde kültür sözcüğünün icadına tanık oluruz, sanatın kanadına kurşun bağlayan. Üçüncüsünde, artık “şok kültür”, onbaşılaşmış kültür vardır, sanat ise yok olmuştur. (s.37)
(…)
Jean Dubuffet
“Boğucu Kültür”, Çev: İsmet Birkan, Dost Kitabevi, 2. Baskı, 2010
“Felsefe, Tanrı ve Din” üst-başlığının işlendiği Asos’ta Felsefe Günleri (1-2 Şubat 2013) kapsamında Oruç Aruoba’nın gerçekleştirdiği ‘Tanrı’ Nasıl ‘Öldü’? başlıklı konuşmayı aşağıdaki videodan izleyebilirsiniz. Konuşmanın mp3 biçemine ise https://kiwi6.com/file/6llhinv40t adresinden ulaşabilirsiniz.
Bkz: https://youtu.be/JdrFpTV0iqE
*
Hamiş: Evvel Fanzin kapsamında yer alan Oruç Aruoba başlıklı ilgilerin tümüne https://evvel.org/ilgi/oruc-aruoba adresinden ulaşabilirsiniz.
Kargart tarafından düzenlenen geleneksel “Kargaşa” sergisinin 13. salınımı 30 Haziran 2013’e kadar gezilebilir:
https://evvel.org/kargasa-13-jurnal-12-30-haziran-2013
(…)
Sözcükler dünyayı söylüyorlar, insanın gördüğü ve duyumsadığı, var olan, var olmuş olan şeyi, zamanın ilk çağını ve zaman ve anın geçmiş ve geleceğini, istenci, istemdışını, korkuyu ve var olmayan şeye, var olacak olan şeye olan tutkuyu. Sözcükler yıkarlar, sözcükler önceden haber verirler, birbirlerine bağlı ya da ardsız-arkasız, hiçbir şey yadsıyamaz onları. Her geleceğin hazırlanışına katılırlar.
(…)
Şiirleştirilmiş dilden, inci gibi birbirlerine tutturulmuş güzel sözcüklerden daha korkunç bir şey yoktur. Gerçek şiir, katkısız çıplaklıklar, cankurtaran simidi olmayan çareler ve sedeflenmeyen gözyaşlarıyla yetinir. Kum çölleri, çirkef çölleri, cilalanmış döşemeler, bozulmuş saçlar, pürtüklü eller, kendini beğenmiş kurbanlar, zavallı kahramanlar, eşsiz budalalar, türlü türlü köpekler, süpürgeler, otların içinde çiçekler, mezarların üzerinde çiçekler bulunduğunu bilir…
(…)
Paul ELUARD
“Şiir Bulaşıcıdır” adlı konuşmasından…(1949)
“Ozan ve Gölgesi”, Çev: Ö. İnce, Adam Yay. 1984, s. 12,15
BİR+BİR Dergisi’nin Nisan 2013 tarihli 21. sayısında, “Toplumun Şehircilik Hareketi” adında bir kolektif, “sıkı sanatı” biçimlendiren en önemli “imge-yaşamsal” tehlikeyi “Sahte Katarsis” kavramı dolayımında/aracılığıyla incelemiş. Rahatlıkla, 2007 sonrasının sanatsal salınımına -özellikle de bienallere ya da alternatif sanat hareketlerine- ilişkin okuduğum en önemli inceleme yazılarından biri de bu yazıdır, diyebilirim… “Sanat, siyaset ve bienal: Sahte katarsis” başlıklı yazının tam metnine https://birdirbir.org/sanat-siyaset-ve-bienal-sahte-katarsis/ adresinden ulaşabilirsiniz.

Doris Salcedo
“Şiirsel Adalet”, 8. Uluslararası İstanbul Bienali Kataloğu, 2003
Varlığımın sonunu imgelemeye çalıştığım zaman, aklıma ilk gelen (bir resim olarak değil, bir düşünce olarak) bağ duygusunun kopmasıdır.
Robert Jay Lifton
Yazar ve çevirmen Ahmet Cemal, Açık Radyo’da “Matbuat Dünyası” adlı programın konuğu olmuş. Hermann Broch tarafından kaleme alınan “Vergilius’un Ölümü” adlı roman çevirisinin yanı sıra edebiyat, çeviri ve edebiyatın felsefe ile ilişkisi üzerine Ahmet Cemal’le sıkı bir sohbet…

Sağolsun, varolsun ve hiçbir zaman eksik olmasın Özlem Sezer, 2007 yılında yayımlanan Livar adlı ilk şiir kitabımı Kadıköy Görme Engelliler Sesli Kütüphanesi kapsamında yer alan özel bir sesli kitaba dönüştürmüş… Kitabımın tamamını -Özlem Sezer’in sesiyle- ancak bugün dinleyebildim; Livar’ın ihtiva ettiği deneyselliklerin -sesli kitap dönüşümüyle- bir aşama daha ilerlediğini ve kitabımın imgesel alan derinliğinin bu “yeni okuma” sonucunda daha da genişlediğini/özgürleştiğini hissettim. Onur duydum, gönendim: Özlem Tezer’in sesine ve emeğine sağlık… Kadıköy’deki Sesli Kütüphane Projesi’ni yürüten ve Livar üzerinde Özlem Sezer ile birlikte özenle çalışan Meyse Yılmaz Budaklı‘ya da yerden göğe kadar teşekkür ediyorum. Meyse Hanım, Kadıköy için (şu bizim ‘görmezler ülkesi’ için) son derece heyecan verici, değerli ve metaforik bir projeyi hakkıyla yürütüyor…
Sahicilikle
Zy
ayrıca bakınız:
1- “Sesli Kütüphaneler üzerine düşünceler:
https://evvel.org/sesli-kutuphaneler-uzerine2- “Livar” hakkında yazılan yazılar ve gerçekleştirilen söyleşiler:
https://zaferyalcinpinar.com/livarhakkinda.pdf3- Evvel Fanzin kapsamında yayımlanan “Livar” başlıklı ilgiler:
https://evvel.org/ilgi/livar4- “Kelimenin Yüzü” adlı kitabım da Sesli Kütüphane’de yer alıyor:
https://evvel.org/sesli-kutuphanede-kelimenin-yuzu
Boğaziçi Üniversitesi’nden Kırtıpil Dergisi taifesi, Eylül 2012’de yayımlanacak ilk sayıları için “sesli kütüphaneler” üzerine bir soruşturmaya yanıt vermemi benden rica etmişti. Ben de soruşturmayı yanıtlamıştım. Ancak sonradan -ne olduysa- soruşturmaya verdiğim cevapları yayımlayamadıklarını bildirdiler. “Sesli Kütüphaneler” konusuna ilişkin soruşturmaya verdiğim cevaplar aşağıdadır…
Kırtıpil Dergisi: Sesli kütüphanelerden nasıl haberdar oldunuz ve kendi kitaplarınızı seslendirmeye nasıl karar verdiniz?
Zafer Yalçınpınar: Kadıköy Görme Engelliler Kütüphanesi görevlilerinden sosyolog bir arkadaşın çağrısı üzerine Kadıköy bünyesindeki sesli kütüphaneden haberdar oldum. Khalkedon’un -yani Görmezler Ülkesi’nin- antik tarihiyle özdeş bir gayret olarak hissettim bu projeyi… Görmezler için sesli kütüphane oluşturmak bana antik bir düşünce çeşitlemesi gibi çok gizemli bir stil olarak geliyor… Bu delice bağlamda, “Kelimenin Yüzü” adlı içsel sözlüğümü Kadıköy’ün ruhuna, geçmişe ve geleceğe doğru fısıldamak, seslendirmek istedim.
K.D.: Bir yazarın kendi kitabını seslendirmesinin sesli kütüphaneler için nasıl bir önemi olduğunu düşünüyorsunuz?
Z.Y.: Bir kere bu aksiyon biçemi, sesli okuma aksiyonu çok sahici, çok yakın bir teyittir… Yazarın eseriyle bir kez daha buluşması, onu teyit etmesi… Tıpkı bir müzisyene üflemeli çalgıların hissettirdiği özel tuşe gibi bir şey… Yazıcı tarafından eserin biçimsel olarak gözden ve kulaktan geçirilmesi, denenmesi fırsatı… Öbür taraftan, yazarlar eserlerini kendi sesleriyle okuyarak çok ilginç bir koleksiyon öğesi de oluşturuyorlar… Gelecekte sesli kütüphanelerin çok değişik ve eşsiz koleksiyonlara sahip olacağı kesin… Tabiî deneysellik ve avangard arayışlar da olacaktır bu doğrultuda…
K.D.: Bir yazarın kendi kitabını seslendirmesinin edebiyat mirası için nasıl bir önemi olduğunu düşünüyorsunuz?
Z.Y.: Bir önceki sorunuza verdiğim “koleksiyon öğesi” cevabı bu soru için de geçerli… Ayrıca sesli okuma sırasında alışık olmadığımız bir geçişi de fark ediyoruz… Yazar, sesli okuma sırasında konum ve perspektif değiştiriyor. Yani, bir karakter, rol geçişi yaşanıyor. Bu geçiş anı, tuşe farkı, gizleri yakalayabilen edebiyat tarihçileri ve eleştirmenler için çok önemli araştırmalara konu olabilir.
K.D.: Yazarı tarafından seslendirilmiş olsun ya da olmasın, genel olarak sesli kitapların edebiyata nasıl bir katkısı olduğunu düşünüyorsunuz?
Z.Y.: Resim, heykel ve çizim sanatlarına, yani plastik sanatlara fotoğraf ve dijital uygulamaların etkisi nasıl olduysa, bu tip kayıt teknolojilerinin edebiyata etkisi de benzer bir şekilde gelişecektir… Yani olumlu katkıları ve açılımları okura ve edebiyat dünyasına sunabileceği gibi olumsuz ve endüstriyel bir sakıncalar bütünü de oluşturabilir. Zaman gösterecek… Misal, rüküş (kitch) sanat çok tehlikeli bir şey ve teknoloji ile sosyal mühendislik faaliyetlerinden besleniyor… Teknolojinin sanatla girdiği ilişkilerde, bu ilişkiyi kimin yöneteceği, bu eskrimde kimin daha usta olduğu çok önemli ve belirleyici bir şey bence; mühendisler mi yönetecek, yoksa sanatçılar mı? Bu ilişkide dengeyle durmak çok önemli bir rol oynayacak gelecek için…
K.D.: Charles Dickens’ın yazdığı kitapları yayımlamadan önce görme engelli olan bir kalabalığa okuduğu ve onların yorumlarına özel önem verdiği anlatılır. Siz de, bir yazar olarak, sesli kitap okumuş olmanın kendi dilinize, üslubunuza, fonetiğin kullanımına bir katkısı olduğunu düşünüyor musunuz?
Z.Y.: Yaşamda her şeyin bir tınısı ve sonucunda da sesi vardır. Rüzgârın, denizin, ağaçların… Makinelerin… İnsanların, olayların, görüntülerin… Düşüncenin de tınısı vardır ve yazarlar ile şairler bu tınının ustalarındandır. Özellikle de şairler için bir dizenin tınısı ve ritmi çok önemlidir. Bu tınıyı yakalamak, bir dizenin ya da tümcenin ritmini, tınısını, paragraf içerisindeki yerlemini, kendisinden önceki ve sonraki kelimeler, dizeler, tümceler arasındaki ilişkiyi, düşüncenin uzamdaki duruşunu kavramak, sezmek çok önemli… Sesi duymak, tınıyışını bilmek gerekiyor… Şiirde ses, hem sentaksı hem de semantiği çok etkiler… Kısacası yaşamda her şeyin bir armonisi vardır ve yazarlar, şairler bu armoninin gizlerini bilmek, en azından sezmek zorundadırlar.
K.D.: Kitabınızı seslendirmek, kitabınızla ilgili, yazarken farkına varmadığınız şeyler bulmanıza yok açtı mı? Buna da bağlı olarak bir kitabı okumak ve dinlemek arasında bir kavrayış farkı olduğunu düşünüyor musunuz?
Z.Y.: Yazı, önünde sonunda görsel bir öğedir. Görsel öğeden işitsel öğeye geçişte bir tahayyül farkı oluşabilir. Aynı fark sözlü ifade biçimleriyle, yazılı ifade biçimleri için de geçerli… Yani sözlü kültür ile yazılı kültür arasında düşünsel bir fark vardır. Bu bağlamda görme engellilerin günümüzdeki görsel tahakkümün dışında kalmaları aslına bakarsanız çok değerli bir fenomen… Bence, görme engelliler kültürel emperyalizmin hegamonik tahakkümünden daha az etkileniyorlar. Seziş, tuşe farkları da çok önemli… Özellikle de poetikadaki anlam ve imgelem salınımı “ses”le birlikte çok değişiyor. Bence “ses” edebiyata alan derinliği sağlamak adına verimli bir bileşen…
K.D.: Diğer yazarlara bu konudaki öneriniz nedir? Onlarla deneyiminizi paylaşmak isteseydiniz neler söylerdiniz?
Z.Y.: Her şeyden önce, tüm yazarlara birincil önerim dilbilimsel kuramları incelemeleridir… Özellikle de Ludwig Wittgenstein’ın “Dil Oyunu” kavramıyla aşındırdığı sınırları bilmek gerekiyor. Ve yazarlara temel önerim ise kitaplarını, yazdıklarını morfolojik ve fonetik açıdan tekrardan gözden geçirmeleridir. Bu noktada “ses” ve “seslendirme” çok önemli ve somut çıkarımlara ulaşmalarını, geleceğe uzanmalarını sağlayacaktır.
K.D.: Eklemek istediğiniz diğer düşünceleriniz nelerdir?
Z.Y.: Eklemek istediğim bir şey yok… Teşekkür ederim.
Eylül 2012
(…) Nasıl olsa artık dönmeyeceğim; işaretlerinize aldırmayacak, bir bardak şarap, bir gezi, bir tiyatro gibi davetlerinizi kabul etmeyeceğim. (…) “Sen” demeyeceğim, “Evet” demeyeceğim. Bütün bu sözler kalkacak ortadan, nedenini de sanırım söyleyebilirim. Çünkü soruları herhalde bilirsiniz, hepsi “Neden?” diye başlar. Benim hayatımda soru yok. Suyu seviyorum ben, ondaki yoğun saydamlığı, ondaki yeşili seviyorum, sudaki suskun yaratıkları (ben de çok geçmeden onlar gibi susacağım), bu yaratıklar altında kalan saçlarımı, ondaki, o hak gözeten sudaki, sizi başka türlü görmemi önleyen o umarsız aynadaki saçlarımı seviyorum. Kendim ile kendim arasındaki o ıslak sınırı…
(…)
Ingeborg Bachmann
“Undine gidiyor” adlı öyküsünden…
Çev: Kâmuran Şipal
(…)
Tahayyül gücü sorununu deşmek isteyen felsefi bir araştırma, daha başlangıcından itibaren bir dizi engel, paradoks ve ayakbağıyla karşılaşır; çağdaş felsefede tahayyül gücü sorununda yaşanan göreli tutulmanın nedeni belki de budur.
Bir kere genel tahayyül gücü sorunu, “imge” teriminin deneysel bilgi teorisinde kötüye kullanılması sonucunda kazandığı kötü şöhretten mustariptir. Çağdaş semantikteki “psikolojizm”in yol açtığı itibar kaybı –mantıkçıların ve dilbilimcilerin gözünde— “anlam”(sense) teorisinde tahayyül gücüne yapılan göndermelere de sirayet eder (bu bakımdan sadece Gottlob Frege’yi ve onun bir önermenin veya sözcüğün –“nesnel” ve “ideal” anlamda— “anlamı” ile onun her durumda “öznel” ve tümüyle “olgusal” olarak kalan “temsili/tasavvuru” arasında yaptığı ayrımı zikretmemiz yeter). Davranışçı psikoloji aynı şekilde, özel, gözlemlenemez ve zihinsel kendilikler olarak gördüğü imgeleri ortadan kaldırma derdindedir.
(…) kökleri geçici bir ruh halinden ya da bir ortam sorunundan daha derinlere uzanan bir şüphe var. Bu şüphe Gilbert Ryle’ın “Concept Of Mind” adlı çalışmasında güçlü bir şekilde dile getirilir. “Tahayyül (gücü)” deyimi tek, yekpare bir görüngüyü mü niteliyor yoksa sadece uzak bir şekilde ilişkilendirilmiş bir deneyimler toplamını mı? Gelenekte, terimin en az dört kullanım şekline rastlıyoruz. Terim her şeyden önce, orada bulunmayan ama başka bir yerde var olan bir şeylerin rastgele zihinde uyanmasını anlatır; bu zihinde uyanma, bulunmayan bir şeyin, herhangi bir şekilde burada ve şimdi bulunan şeylerle karıştırılmasını ima etmez.
Buna yakın ikinci bir kullanımda terim, portreleri, tabloları, çizimleri, şemaları vb şeyleri niteler; bunların hepsi de fiziksel bir varlığa sahiptir ama işlevleri, temsil ettikleri şeylerin “yerini almak”tır.
Anlamını daha da gerdiğimizde, imgeleri, orada-bulunmayan şeyleri değil, var olmayan şeyleri akla getiren kurgular olarak adlandırırız. Ancak bu kurgular, düşlerden –uyku imalatları-, oyunlar ve romanlar gibi tümüyle edebi bir varoluşa sahip icatlara kadar değişen bir yelpaze oluşturur.
Son olarak imge terimi, yanılsama alanına atfedilir, yani dış bir gözlemciye ya da sonraki bir tefekkürün sonucuna göre orada-bulunmayan ya da var-olmayan şeyler alanına havale edilen; ama özne açısından ve öznenin dikkatini onlara yönelttiği durum çerçevesinde kendi nesnelerinin gerçekliğine inanılması için çırpınan temsillere/tasavvurlara atfedilir.
Peki, orada yok-farkındalığı ve yanılsamalı inanç veya mevcudiyet yokluğu ve sahte-mevcudiyet arasında ortak olan nedir?
Bu derin çift anlamlılığı aydınlatmaktan ziyadesiyle uzak bir felsefi geleneğin kaydettiği tahayyül gücü teorileri, sorunu çözmek yerine, bu geniş temel anlamlandırmalar yelpazesinde neyin paradigmatik olarak kabul edilmesi gerektiği konusunda kendi aralarında bölündüler. O nedenle her durum için ayrı, tek anlamlı –ama rakip- tahayyül teorileri inşa etmek gibi bir eğilim ortaya çıktı. Bu teorilerin oluşturduğu yelpaze iki farklı eksen üzerinde kat edilebilir: nesne açısından mevcudiyet ve yokluk ekseninde; özne açısından büyülenmiş bilinç ve eleştirel bilinç ekseninde.
İlk eksen boyunca imge, sırasıyla Hume ve Sartre tarafından resmedilmiş iki karşıt teoriye tekabül eder. Bu ilk eksenin ucunda imge, zayıf bir mevcudiyet anlamında salt bir iz olarak nitelenebilecek bir şeyin algısına gönderilir; tüm yeniden üretici tahayyül gücü teorileri bu kutba meyillidir. Eksenin öteki ucunda imge, esas olarak yoklukla ilişkili olarak, mevcuttan-başka olarak düşünülür; üretici tahayyülün çeşitli anahtar figürlerinin –portre, düş,kurgu- hepsi de farklı yollardan bu asli başkalığa gönderme yapar.
Üretici tahayyül gücü ve hatta yeniden üretici tahayyül gücü, orada-mevcut olmayan şeyin zihinde canlandırılmasından mürekkep asgari bir inisiyatif barındırdığı oranda, ayrıca ikinci bir eksen boyunca da konumlanır; bu eksende ayırt edici etmen, tahayyül-mahsülü ile gerçek arasındaki fark konusunda tahayyül öznesinin eleştirel bir farkındalık göstermeye muktedir olup olmadığıdır. (…) İmge teorileri bu kez noetik (akli faaliyetle ilgili) bir eksen üzerinde yerlerini alırlar. Eksenin bir ucunda –ki külliyen eleştirel bilinç yokluğuyla tanımlanır- imge gerçekle karıştırılır, gerçek diye alınır. (…) Eleştirel mesafenin tümüyle kendisinin bilincinde olduğu eksenin diğer ucunda tahayyül gücü bu kez gerçeklik eleştirisinin bir aracı olarak iş görür. Husserl’ci aşkın indirgeme, bir varoluş nötralizasyonu olarak, bunun kusursuz bir örneklenmesidir.
İkinci eksen boyunca kaydedilen anlam değişiklikleri birinci eksenden hiç de az değildir.
(…)
Paul Ricoeur
“Söylem ve Eylemde Tahayyül Gücü”, Brüksel, 1976
“Tahayyül Gücünü Yeniden Düşünmek”, Derleyen: G. Robinson & J. Rundell ,
Çev: Ertuğrul Başer, Ayrıntı Yay., 1999, ss. 171-174
Artcore Space, 24 Kasım- 4 Ocak tarihleri arasında Esat C. Başak’ın “İşler Güçler” adlı solo sergisini sanatseverlerle buluşturmaktan gurur duyuyor.
İzleyici bu sergiyle Başak’ın son iki yıldır ürettiği yerleştirme,heykel ve baskılar aracılığıyla sanatçının önceki üretimlerinin yansımalarını takip etmenin yanı sıra toplumsal bellekte yer etmiş gündelik objelerin ve imajların eleştirel bir bağlamda yeniden değerlendirilişinin de izini sürüyor. Sanatı ve zanaatı birbirinden ayıran çizgilerin bulanıklığına dikkat çekmeyi amaçlayan İşler Güçler sergisi seri üretim nesnelerinin hızlı tüketilişlerinin ardından nasıl yeniden bakışın alanına dâhil edilebileceklerini cesurca ortaya koyuyor. Bunu yaparken sanatçı sanat tarihi, tasarım,felsefe, psikanaliz ve dilbilim gibi pek çok farklı disiplinle olan dirsek temasını da gözler önüne seriyor.
Sergide yer alan Venüs, The Art of War, Last Man Standing gibi heykelleri aracılığıyla Başak, sanat tarihinin asırlık imgeleriyle diyalog içine girerek bu kollektifleşmiş imgelerin tarihselliği ve biricikliği gibi konuları tartışmaya açarken Gözlük Böcekler isimli heykelleriyle de sıradan, seri üretim nesnelerinin de nasıl birer sanat yapıtına dönüşebileceklerine vurgu yapıyor. Bulunmuş malzemelerin ve genetiği değiştirilmiş oyuncakların sanatçının ince ve yaratıcı müdahalesiyle bir araya getirilişleri izleyiciyi melankoliye direnen, tekinsiz olduğu kadar ironik de bir fantezi dünyasına davet ediyor. Sergideki bu tutarlı biraradalık aynı zamanda sanatçının malzemeyle girdiği ilişkiyi kişisel tarihinin penceresinden yeniden yansıtmayı amaçlıyor. Yerleşik dil ve gösterge kalıplarına yapılan bu müdahale modernite sonrası üretim ve tüketim ilişkilerine dair eleştirel bir pozisyon önerirken yeni bir imge ve düşünce dünyasının da kapılarını aralıyor. (Basın Bülteni’nden…)
*
Artcore Space
H.Cevdet Pasa sok. Çam 2 apt No:1-18
Nişantaşı/İSTANBUL
Tlf: 0 212 2192491
info@artcorespace.com
*
Yavaş yavaş aydınlanan
Bir denizaltı âlemi,
Yosunlu bir boşluktan
Çekiyor kendine beniBir yıldız uzaklığında
Uyanıyor birer birer
Ürkek bulanıklığında
Zamanı bölen şekiller.Ey sükûtun bir nefeste
Yaktığı billûr âvize!
Bu esrarlı müselleste
Gökler yakınlaştı bize…(…)
Hangi güvercin kanadı
Köpükten çırpınışında,
Bu sarayı tamamladı
Her tesadüfün dışında;Ve hangi el boş geceden
Uzattı bu altın tası,
Sızdıkça bir düşünceden
Günlerin kızıl meyvası?Ahmet Hamdi Tanpınar
“Şiirler”, Yeditepe Yay., 1961, ss.10-11
Ne içindeyim zamanın,
Ne de büsbütün dışında;
Yekpâre, geniş bir ânın
Parçalanmaz akışında.Bir garip rüya rengiyle
Uyuşmuş gibi her şekil,
Rüzgârda uçan tüy bile
Benim kadar hafif değil.(…)
Kökü bende bir sarmaşık
Olmuş dünya sezmekteyim,
Mavi, masmavi bir ışık
Ortasında yüzmekteyim.Ahmet Hamdi Tanpınar
“Ne İçindeyim Zamanın” adlı şiirinden…
Yeditepe Yay., 1961
(…)
687. Çelişki, bir felaket gibi değil, oradan sonra yola devam edemeyeceğimizi gösteren bir duvar gibi görülmelidir.
688. “Çelişkiden sakınmak için ne yapmamız gerekir?” diye sormaktan çok, “Bir çelişkiye ulaşmışsak ne yapmalıyız?” diye sormak isterim.
689. Çelişkiden niçin totolojiden daha fazla korkulur?
(…)
693. Sonsuz gerilemeye yol açan akıl yürütme, ‘bu şekilde amaca asla ulaşamayacağımız için’ değil, burada hiçbir amaç olmadığı için terkedilmelidir; dolayısıyla “amaca asla ulaşamayız” demenin anlamı yoktur.
Ludwig Wittgenstein
“Zettel”, Çev: Doğan Şahiner, Nisan Yay., 2004
Hamiş: Evvel Fanzin kapsamında yayımlanan “Ludwig Wittgenstein” ilgilerinin tümüne https://evvel.org/ilgi/ludwig-wittgenstein adresinden ulaşabilirsiniz.
(…)
488. Psikolojik kavramların tasnifine devam.
Duygular. Bunlarda ortak olan: gerçek süreklilik, seyir. (Öfke alevlenir, azalır, yok olur; sevinç, keder, korku da öyle.)
(…)
493. Düşünceler korkulu, umutlu, sevinçli, öfkeli, vb olabilir.
494. Duygular düşüncelerle ifade edilir. İnsan öfkeli, çekingen, üzgün, sevinçli, vb konuşabilir; lumbagolu konuşamaz. Bir düşünce, bende duygular uyandırır (korku, üzüntü, vb); bedensel acı uyandırmaz.
495. Neredeyse şunu söylemek isterim: İnsan bedeninde üzüntü hissetmez, tıpkı gözlerinde görme hissetmediği gibi.
(…)
499. Anksiyete korkunç ise ve o sürdükçe nefes alışımın ve yüz kaslarımdaki gerilimin bilincindeysem -bu hisleri korkunç bulduğumu söylemek midir bu? Bunlar korkuyu azaltıyor olamaz mı hatta? (Dostoyevski)
(…)
512. Şöyle söylendiğini düşünelim: Memnuniyet bir histir, keder de memnun olmamaktır. -Bir hissin bulunmaması bir his midir?
(…)
567. İnsan davranışı nasıl betimlenebilir? Elbette ancak çeşitli insanların eylemlerinin birbirine karışmış halde bir taslağı çıkarılarak. Yargılarımızı kavramlarımızı ve tepkilerimizi belirleyen şey, tek bir kişinin şimdi yaptığı şey değildir, bireysel bir eylem değildir, insan eylemlerinin bütün arbedesidir, bütün eylemleri üzerinde gördüğümüz zemindir.
(…)
Ludwig Wittgenstein
“Zettel”, Çev: Doğan Şahiner, Nisan Yay., 2004
Hamiş: Evvel Fanzin kapsamında yayımlanan “Ludwig Wittgenstein” ilgilerinin tümüne https://evvel.org/ilgi/ludwig-wittgenstein adresinden ulaşabilirsiniz.
Powered by WordPress | Theme: Aeros 2.0 by TheBuckmaker.com