Enver Topaloğlu tarafından yayıma hazırlanan şiir dergisi “CUMARTESİ”nin 29. sayısı yayımlanmıştır.
Dergiyi PDF dosyası halinde şu adresten indirebilirsiniz:
Enver Topaloğlu tarafından yayıma hazırlanan şiir dergisi “CUMARTESİ”nin 29. sayısı yayımlanmıştır.
Dergiyi PDF dosyası halinde şu adresten indirebilirsiniz:

2007 Haziran’da ilk albümü “Saykodelikdeşik”i yayınlayan Dinar Bandosu’nun öyküsü 2003 yazında başlar. İlk olarak dünyanın her ülkesinden bir grubun katıldığı Syd Barrett şarkıları toplaması “Have You Got it Yet”te Türkiye Cumhuriyeti’ni temsil eden Dinar Bandosu, adını kült yazar Ece Ayhan’dan almaktadır.
2003 yazından sonra üyelerinin çoğu askere alınan Dinar Bandosu, 2005 yılında yeniden kuruldu ve Mart ayında ilk konserini Peyote’de verdi. İlk günden itibaren kabız ve her an krizde olan müzik piyasasının günlük trendlerinin yozlaştırıcı etkisinden uzak durarak Türk indie’si çizgisini geliştirerek sürdüren grup, kısa sürede birçok müzik yazarı tarafından geleceğin en iyi gruplarından birisi olarak gösterildi. Türkiye’nin en iyi müzik yazarlarından Murat Beşer ve Mehmet Atılgan’a göre:
“Dinar Bandosu”, bir yandan yetmişlerin Can, Neu gibi önde gelen Alman krautrock ve doksanlar başlarının efsanevi İngiliz “Creation” plak şirketinden çıkan Primal Scream gibi indie gruplarına özgü bir rock sound’u, diğer yandan ise Erkin Koray’ın öncülüğünü yaptığı bir tür Türk psychedelic rock’undan besleniyor. Altyapılarındaki çeşitliğin müziklerine bire bir ve isabetli bir biçimde yansıdığını gözlemlemek mümkün. Theremin, analog synthesizer gibi erken dönem elektronik enstrümanların yanında kaşık da dahil olmak üzere bir çok yerli perküsyon aletine yer veren grup, kullandıkları enstrümanların zenginliği içerisinde, kakofoniden uzak, tutarlı bir sound elde etmeyi başarmıştır. Sahnedeki rahat ve eğlenceli tavırlarıyla da izleyiciyi ihya ediyorlar.
Vokalde Ali Asaf Sarıca, gitarda Ali Ece, bas gitarda douglasvegas, davullarda Yılma Karatuna ve başta ney, teremin, su boruları olmak üzere birçok marjinal alette Asaf Zeki Yüksel’den kurulu olan Dinar Bandosu’na zaman zaman Baba Zula’dan Murat Ertel başta olmak üzere birçok konuk müzisyen de katılıyor. İlk albümleri “Saykodelikdeşik”in yayınlanması ile beraber bu yaz başta Zeytinli Rock Festivali ve Barışarock festivallerinde sahne alacak.”Saykodelikdeşik” sonrası ikinci albüm çalışmalarına başlayan Dinar Bandosu uzun yıllar çizgisini bozmadan, geliştirerek sizlerle olmayı hedefliyor…

“hiçbir temel ilke, hiçbir sadakat, hiçbir yasalar bütününü tanımıyordum; eğer işime gelirse dostuma da, düşmanıma da son derece vicdansızca davranabilirim. iyiliklere kırıcı sözlerle ve küfürlerle karşılık vermem olağan bir şey. utanmaz, küstah, hoşgörüsüz, katı önyargılarla dolu ve katır gibi inatçıyım. kısacası tam anlamıyla tahammül edilmez olan tabiatım benimle her türlü ilişkiyi olağanüstü zorlaştırıyordu. yine de çok seviliyordum; öyle bir cazibe, öyle bir heyecan yayılıyordu ki benden, insanlar kötü yanlarımı affetmeye hevesli görünüyorlardı. bu tavır beni daha da küstahlaştırıyor ve daha da serbestleşiyordum. tanrılaşıyordum ve etim bedenim kelimelerdi. kendime aynada baktığımda cümlelerden örülü bir yüz görüyordum.” Rimbaud
——————————————
Hamiş: “Rahatı Kaçan Ağa甑ın ilk baskısı dünyanın en güzel hediyesidir.

23 Temmuz 2007 itibariyle” millet” yerini “ümmet”e bırakmıştır.
“Milletvekili” kavramı yerini “ümmetvekili” kavramına bırakmıştır.
Artık ülkemiz karanlıktadır, aydınlık azınlıktadır.
Aydın insanlar olarak, başımızın çaresine bakmalıyız.

Yukarıdaki fotoğraf Enver Ercan’ın “Eksik Yaşam” adlı çok eski bir şiir kitabının (belki de ilk şiir kitabının) arka kapağıdır. Arka kapakta Enver Ercan’ın fotoğrafının altında bir de özgeçmişi var:
“1958’de İstanbul’da doğdu. Lisedeyken bazı nedenlerden dolayı okulu bırakmak zorunda kaldı. Şimdi bir şirkette satış elemanı olarak yaşam savaşını sürdürüyor.”
Enver Ercan, yaşam savaşını şu an Varlık Dergisi’nin editörü, Yasakmeyve ve Komşu Yayınları’nın sahibi ve Türkiye Yazarlar Sendikası’nın başkanı olarak sürdürüyor.
Ayrıca Bakınız:
TYS Askısı:
https://zaferyalcinpinar.com/blog/?p=284
Ali Enver Ercan dersini almamış;
https://zaferyalcinpinar.com/blog/?p=280
TYS, bir halay takımının çalgısı olmamalıdır; https://zaferyalcinpinar.com/blog/?p=264
Hz. Müptezel ile ikinci karşılaşma;
Kötülük Toplumu’ndan Haklılığın İnadına – 11/07/2007 – Ragıp DURAN
https://www.bianet.org/2007/07/11/99122.htm
Çuvalında çocuk ölüsü taşıyan korsan, körfeze öyle bir girdi ki 2002’den beri semaforlar hiperaktif. “Ben şair sayılmam, etikçiyim” derdi ya, dizelerini ezberleyenden çok, savunduğu ahlakı yaygınlaştırmaya çalışanlar var etrafta. Seveceğiz seni hep Ece…
***
Ece başını eğmemiş ama yere bakıyor. Sırtında ekose bir ceket, saçları biraz uçuşuyor rüzgardan.Yaklaşık on basamaklık tribün gibi bir oturma alanı.
Yazlık giysileriyle çoğu kadın, insanlar oturmuş basamaklara. Arka fonda dikenli teller var. Yüksek dikenli tellerin arkasında da askerler duruyor, silahlı. Askeriyede görüşme günü sanki.
Ece’nin tarafı sipsivil, sonra insanlar ardında da dikenli teller ve askerler. Ece’yi, Ece’nin şiirini ve düşüncesini bu kadar iyi anlatabilen, betimleyebilen, sembolleştiren başka bir fotograf görmedim şimdiye kadar.
Bir Ece kitabı
Bu fotograf, galiba Doğan Kemancı çekmiş, yakında çıkacak bir kitapta yayınlanacak: Orta Dünya Yayınları ve tesmeralsekdiz Yayınları adı altında, Eren Barış’ın editörlüğünde, tam da Ece’ye yakışan bir kitap oldu. Son provaları gördüm, sevdim.
Kitabın ilginç bir öyküsü var: Tutku, hatta kimi zaman delicesine tutku, hastalık düzeyinde sevgi ve sadakat olmayınca doğru dürüst bir şey, ilginç bir yapıt doğurmak mümkün değil. Eren sıkı ve kara ve bir Ece Ayhan okuru.
Ankara’da genç bir edebiyat öğretmeni. Bir yandan yüksek lisans yapıyor. Bir yandan da hakiki ve olumlu anlamda alternatif/marjinal işlerle uğraşıyor: Şiir yazıyor, Siyahi dergisine eğitim konusunda dosya hazırlıyor, Derrida okuyor, Foucault içiyor, Deleuze kokluyor.
Dersimli olağandışı genç bir aydın. Heyecanlı mı heyecanlı. Beyni proje deposu. Yüreği azgın Fırat.
Eren oturdu, üşenmedi neler yaptı neler: Milli Kütüphaneye girdi; Ece’yle ilgili ne varsa aradı taradı buldu. İçişleri Bakanlığından Ece’nin Kaymakamlık yaptığı yıllara ilişkin belgelere ulaştı. Ece’ye mektup yazan, Ece’den mektup alan onlarca insanı keşfetti. Yayınlanmamış şiirlerini buldu.
Üniversite kütüphanelerinde gezindi Ece hakkında yazılmış yüksek lisans ve doktora tezlerini gözden geçirdi. Özel Ece fotograflarını gün yüzüne kavuşturdu. Ece’yi tanıyanların yüzde 90’ına ulaştı onlarla bıkmadan usanmadan mailleşti, telefonlaştı. Gerçek bir “euridit” çalışması…
Poelitika
Ben de Eren’le öyle tanıştım zaten. Bir kaç kişi ya da fikir vardır, adı geçince akan seller durur. Ece Ayhan için ben, kim ne isterse yaparım. Anlaşılan bu konuda yalnız değiliz.
Poelitika kitabında kimlerin yazısı yok ki: Mahmut Mutman, Burak Delier, Ahmet Orhan, İlhan Berk, Dinar Bandosundan Ali Ece, Doğan Kemancı, Akif Kurtuluş, Rafet Arslan, Muzaffer İlhan Erdost, Uygar Asan, Utku Özmakas, Özgür Yalçın, Altay Öktem, Seyhan Erözçelik, Onur Akyıl, İzzet Yasar, Zafer Yalçınpınar, Celal Gözütok, İbrahim Yıldırım, Süreyya Berfe, Sinan Fişek, Enis Batur…
Bir yılı aşkın süredir bu kitap üzerine çalışıyor Eren ve arkadaşları. Kitap Ece’ye yakışır bir şekilde önümüzdeki aylarda piyasaya çıkacak. Üstelik Eren ve arkadaşları kitabı yayınlamak için gerekli olan finansmanı bir kafede garson ve bulaşıkçı olarak çalışarak topluyorlar. Gerçekten helal süt, ak emekle yapılan bir yayıncılık faaliyeti.
Ece aramızdan ayrılalı tam beş yıl oldu. 12 Temmuz günü Ece’yi İzmir’den Bakunin ve Proudhon’un yanına gönderdik. Eş-dost Spartaküs, Pir Sultan ve Çanakkaleli Melahat’a göndereceği mektupları, taze meyve sepetiyle birlikte Ece’ye vermişti o gün.
“Şair sayılmam, etikçiyim…”
Eren de ben de biraz şaşırdık. Deşince, araştırınca, sağa sola haber salınca ne çok Ecesever varmış, anladık ve tabi ki sevindik. Çünkü mesela bizim şiir dünyasında şeyhliğe özenip mürit toplamak için arka cebini yırtan çok adam vardır da, Ece, sadece yazı ve konuşmaları, alay ve gülümsemeleri ile onlarca, yüzlerce sadık okur yarattı.
O zaten ağalığa, şeyhliğe, müritliğe filan karşıydı. İnsanlar onu okusun, tartışsın, eleştirsin, anlasın, sevgi ve saygı duysun, yeterdi ona. Nitekim de öyle oldu.
“Ben şair sayılmam, etikçiyim” derdi ya, dizelerini ezberleyenden çok, savunduğu ahlakı yaygınlaştırmaya çalışanlar var hala etrafta. Eşcinselliği, anarşiyi, sivilliği, sarışın ve karaşınları, Osmanlıları ve Osmansızları soktu fikrimize, belleğimize, gönüllerimize.
Ermenileri, Kürtleri, Süryanileri başrole çıkarttı dizelerinde. Elinde hep kara bayrak. Fikir okyanuslarında atonal müzik eşliğinde, Cihat Burak’ın kedileriyle, Avrupa’yı Asya’yı cebine koyup, Şeyh Galip’ten girip İdris Küçükömer’den çıktı yazılarında sohbetlerinde.
Son beş yılda Ece’yi çok özledik. Yarın daha da fazla özleyeceğiz.
RAGIP DURAN
Bazen yaşam insanın başına öyle raslantılar (kesişimler) getiriyor ki şaşkınlık içinde kalıyorsunuz ve “Her şey olabilir ya da oluyor” diye düşünüyorsunuz. Yani “Yahu bu kadarı da olmaz!” diye düşündüğünüz her olay başınıza gelebiliyor veya oluyor. Geçenlerde yaşanılanlar buna sıkı bir örnektir:
Üç ayda bir okurla buluşacak olan yeni No Edebiyat Sanat Seçkisi‘nin Baharsonu sayısı yayımlandı. Şiir, öykü, oyun, deneme, inceleme, mektup, gezi yazısı gibi tüm edebi türlere açık olan No’yu yayına Turgay Kantürk hazırladı, tasarımını ise Savaş Çekiç gerçekleştirdi.
No’nun bu ilk sayısında Selim İleri, Sina Akyol, Jale Sancak, Orhan Alkaya, Haydar Ergülen, Seyhan Erözçelik, Oğuzhan Akay, Metin Cengiz, Altay Öktem, Gültekin Emre, Özden Çiftçi, Serdar Koçak, Enver Topaloğlu, Deniz Durukan, Levent Tülek, Kadir Aydemir, Uygar Asan, Levent Karataş, Zafer Yalçınpınar, Anita Sezgener, Onur Behramoğlu, Pelin Onay, Erkut Tokman, Mustafa Işık, Onur Tekin, S. Aylin Antmen, İ. Cem Doğru ve Turgay Kantürk ürünleriyle yer alıyorlar. Geçtiğimiz Nisan ayında yaşamını yitiren Kurt Vonnegut bir söyleşiyle No’da. No’da ayrıca Meksika Kısa Öyküsü üzerine özel bir bölüm yer alıyor; Bulut Tarakçının çevirileriyle Hector Perea, Maria Antonio Campos, Jesus Gardea, Monica Lavin ve Rosa Bertran bu bölümün konukları. Nonun bu ilk sayısında Temür Koran desenleriyle yazarlarımıza eşlik ediyor.
Nonun amacı, yalnızca edebi ürünlere değil, yazı yoluyla anlam bulabilecek tüm sanatsal türlere bir zemin hazırlamak olacak. Çünkü bu sayfalar yazıda ifade bulan her sanatsal disipline açık. Artık (belki de) kanıksadığımız dayatmacı, hiza belletici, alabildiğine kirli, kollamacı (sözde yenilikçi ve güncel) ortama küçük de olsa bir delik açmak; bir nefes payı yani!Edebiyatı olduğu kadar, diğer sanatsal disiplinleri de içine alan bu rekabetçi kaos ortamından sıyrılma yolunda bir çaba belki de No; zor ama olanaksız değil! Sayılarla konuşan okurlara, yazarlara, şairlere, dergi yöneticilerine, eleştirmenlere yeniden! yeniden! yeniden! sözcüklere dönmemiz gerektiğini hatırlatma çabası belki de No.
Edebiyatımıza Strazburg’dan katılan, “kabzımal” lâkabıyla tanınmış şiir ihracatçımız kimdir?
Ağılda bülbül beslemeye/yetiştirmeye çalışan, “Ağıl Ağızlı” lâkabıyla tanınmış Türk şairi kimdir?
|
Dostumuz, Şair Doğan Ergül’ü kaybettik. Şiir içinde yatsın. (…) burada sabah akşam donmuş bir denizi taşlıyoruz taşladıkça taşıyor deniz çocuklar oyunda hile yapan arkadaşlarına ceza olarak bir parça bu denizden veriyorlar akasyalar ve barbunlar bir aradalar ortaçağ anlatıları satıyor uzun yol şoförleri mola yerlerinde… durup ay’a bakıyor kediler ve köpekler dolunay akşamları… mardinli bir gece istiyor aşıklar haftaiçleri ve haftasonları italyan rönesansı hakkında konuşuyorlar… mahalle bakkalı yaşlı adam boyuna bir ağacı yontuyor anlıyoruz ki aşk soyunan bir şehirdir
Doğan Ergül Aşkın ve Suların Öğleni, Babil Yayınları, 2005, s.84 |
Dün sahafları gezerken bir sahafta bazı kitaplar gördüm. İlgili sahaf Lale Müldür’ün kütüphanesindeki “işe yaramaz kitaplar”ı sattığını söyledi. Kitapları inceledim, kitapların içinde Hilmi Yavuz hazretlerinin Lale Müldür’e imzaladığı kitap da vardı. Belediye şairi Hilmi Yavuz beni pek ilgilendirmedi.Ancak, Lale Müldür’e imzalanan kitaplar arasında iki ilginç isim vardı: HAKAN ARSLANBENZER ve SERKAN OZAN ÖZAĞAÇ… Tarikatçı Arslanbenzer’in dergâh yayınlarından çıkmış “Şehidet’in Erken Günlerini Anarak” adlı kitabı Lale Müldür’e imzalıydı ve 2 Ytl’ye satılıyordu. İçinde bulunduğum durum beni güldürdü. Bu işten kâr çıkarılabileceğim ortadaydı ve kitabı satın aldım ve şu an gittigidiyor’da satışa sundum, şu adresten kitabı satın alabilirsiniz:
https://www.gittigidiyor.com/main/urun.php?id=5017378
Serkan Ozan Özağaç’ın Lale Müldür’e imzaladığı kitap ise tarikatçı arslanbenzer olayından çok daha ilginçti: ”Ağrılar Kitabı” adlı kitap Serkan Ozan Özağaç tarafından Lale Müldür’e imzalanmıştır. Lale Müldür zamanında Serkan Ozan Özağaç’a kitapta yer alan “Marie Sophie” bölümüyle ile ilgili bir “çalıntı” suçlamasında bulunmuştur. Bu olay C Yayınları’nın sahibi rahmetli Cenk Koyuncu ile Lale Müldür arasında bir tartışmaya neden olmuştur. Tartışma basına ve gazetelere yansımış ve Cenk Koyuncu, Lale Müldür için “Lale Devri kapanmıştır.” demiştir. Kitapta bazı yerler ve sayfalar Lale Müldür tarafından işaretlenmiştir. Kitap 1-50 numaralı satışdışı kopyanın 41 numaralı olanıdır. Bu kitabı da GittiGidiyor’da satışa sundum:
Yılmaz Cemgil’in Mersin’de çıkardığı Göğe Bakma Durağı adlı derginin 5. sayısı yayımlanmıştır.
GittiGidiyor adlı web sitesi üzerinden satışa
sunduğum ve koleksiyonumda
bulunan bazı kitapları göstereyim/sunayım istedim.
Kitapların GİTTİGİDİYOR tanıtımlarına ve fotoğraflarına aşağıdaki
bağlantıdan ulaşabilirsiniz:
https://www.gittigidiyor.com/main/search.php?aramasatici=zafer_yalcinpinar
Varlık Dergisi’nin Nisan 2007 sayısında Enver (Paşa) Ercan gene “inciler”
dökmüş ortaya… Birçok “laga luga” söylemden sonra dergisine gelen yazıları
ve şiirleri okuyamadığını, yeterince değerlendiremediğini
söyleyip çokça yazı ve şiir geldiğinden yakınıp durmuş. Şu eski teraneyi
tekrar etmiş… (Bu numara ,aslında, dergisine itibar sağlamak için bir
editörün uyguladığı en klasik en beylik numaradır ya, her neyse geçelim)…
Bu noktada, kendisine burdan bazı “yeni” kavramları hatırlatalım;
-Zaman Yönetimi
-Değişim Yönetimi
-Süreç Yönetimi (Süreç İyileştirme Takımları)
Yukarıdakileri uygularsa(çalışırsa), “Selim İleri” gibi “suluboya” adamlara
“kutlama”lar tertip etmezse ve destekçilerine “mikro iktidar” numaraları
çekmezse, yarışmalarda jüricilik ve TYS’de başkancılık oynamazsa
pekala dergisine gelen yazıları, şiirleri okuyabilir ya da ehl birkaç kişiye
okutabilir. Hikâye bu kadar basittir.
(Zaten, kuşlar bana, Enver Ercan’ın bir şiirin ilk dizesini okuyup bu ilk
dizeyi beğenmezse şiirin geriye kalanını okumadığını, direkt
sildiğini söylediler. Eh, tabii ki bunu da şiiri gönderen saf ve iyi niyetli
insanlara açıklayamayacağı, yazıyı gönderene cevap veremeyeceği açıktır.)
Yazıda -utanmadan- şuna benzer laflar da etmiş: “Bize yazı gönderenler
kendilerinden yazı isteyip istemediğimizi, bize şiir göndermelerini isteyip
istemediğimizi düşünüyorlar mı hiç?”
Yani, dolaylı yoldan, “Göndermeyin kardeşim, yazı, şiir falan göndermeyin
kardeşim!” diyor.
Merak ediyorum, bununla birlikte, Enver Ercan, Varlık dergisini çıkarırken
şunu düşünemiyor mu:
Okur, Selim İleri’yi dergi kapağı olarak görmek, içsiz, tözsüz dosyalar ve
tekrarlanmış ağırbaşlılık retorikleri, didaktik numaralarla donatılmış bir
“varlık dergisi” okumak, böyle bir şeyi kitapçılarda görmek ister mi hiç?

“LİVAR” için online satış aşağıdaki adreslerden gerçekleşmektedir:
https://www.netkitap.com/kitap/71892/livar.htm
https://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=115818&session=67042298719314088105&LogID=
12 Ocak 2007 akşamında “Kuzey Yıldızı Edebiyat Dergisi” altıncı yılını tamamlayacaktı. Bunu -her sene olduğu gibi- bir yemek organizasyonuyla kutlayacaktık. Yemeğe katılmadan önceki boş zamanımı Kadıköy’deki Mefisto Kitabevi’ne uğrayıp yeni çıkan dergilere ya da dergilerin yeni sayılarına göz atarak geçirmeyi düşündüm. Kitabevinde dergileri incelerken içeri Enver Ercan girdi. Elinde koca koca iki büyük siyah torba vardı. Sakalları uzamıştı ve üstü başı da bakımsız görünüyordu. Belli ki, Yasak Meyve Şiir Dergisi’nin yeni sayısının dağıtımını elden yapıyorlardı. Bir süre kasadaki adamla hesaplar üzerine tartıştılar. Enver Ercan işini bitirip kitabevinden çıkacağı sırada yanına yaklaştım ve “Ben, Zafer Yalçınpınar.” dedim.”Aaa, Merhaba…” dedi ve bana elini uzattı. Buna şaşırmıştım, çünkü Enver Ercan ve Nalan Barbarosoğlu ile aramızda birçok tatsız mektuplaşma, telefon görüşmesi olmuştu. Elini sıktım ve manidar bir şekilde “Size çalışmalarınızda başarılar dilerim.” dedim. Biraz düşündü ve “Sağol…” dedi. O sırada, kasada hesaplarla uğraşan kitabevi sorumlusu, “Sizin adınız neydi, deftere kaydedeceğim de…” diye Enver Ercan’a seslendi. Durumu garipseyen Enver Ercan, “Bana Cüneyt Arkın derler!” diyerek kasadaki adamın yanına yöneldi. İhtimal, Enver Ercan, Mefisto’daki bakkal defterine benzeyen “dergi hesapları defteri”ne kendi adını yazdırırken, ben de kitabevini terk ediyordum. Yasak Meyve’nin 24. sayısıyla ilk karşılaşmam bu şekilde olmuştur. Hayat, işte…
KUŞBAZDIR
yana taralı saçı fazla nizamiye tek düşmanı rüzgar, bankacıdır
ölü aynaların karşısına kurar tezgahını veya sabah makyajı tamam –ki o tıraşlar hayatıdır:
1. “olmaz ya da olabilir” bir toplantı masasının hâkimidir.
2. kişiliği yaka kartından ibaret sanır ya da büyükbaş mevduat.
3. aklını yan cebinde toplamıştır ve deliksiz ve gediksiz.
4. grafik duruşuyla uzanır paranın aybaşılı yatağına.
5. ikide bir ağzını düzeltip sayıklar:
“çok paramız var abiler, ona göre!”
Geof Huth’un “Videopoem”adlı görsel şiirine
https://www.poetikhars.com/bloglar/serkan_isin/videopoem_geof_huth
adresinden ulaşabilirsiniz.
Monokl Deneysel Sanat Dergisi’nin, taifesinin tartışma ve paylaşım platformu açılmıştır. Blog sistematiği üzerinden çalışan site aşağıdaki adresten ziyaret edilebilir. Edilmelidir de.
Pamuk Prens Nobel Konuşması’nı “Babamın Bavulu” diye metinleştirmiştir. Buna karşı olarak “Hangisi” adlı anlatıyı aşağıdaki adreste okuyabilirsiniz…
Yapı Kredi Kültür Merkezi Sermet Çifter Salonu, Türk edebiyatının önde gelen isimlerinden İlhan Berk’in Defter Kapakları, adlı sergisine ev sahipliği yapıyor. 24 Kasım–30 Aralık tarihleri arasında ziyaret edilebilecek sergide İlhan Berk’in şiir çalıştığı ve not tuttuğu onlarca defter ile bu defterlerin kapaklarına yaptığı soyut resimler ve kolajlar yer alıyor.
1. Bundan üç sene önce günlerden bir gün, Şeref Bilsel Tüyap Kitap Fuarı’nda kendisinin dâhil olmadığı(konuşmacı olmadığı) bir oturumda konuşmacı masasına sarhoş bir şekilde yanaşıp, salonun içinde sigarasını yakıp, konuşmacıları rahatsız eder bir tavırla onlara dik dik bakmıştı.
2. Başka günlerden bir gün Yazı Kitabevi’nde oturuyordum. Şeref Bilsel’in Halim Şafak’la tartıştığını öğrendim. Sonra Şeref Bilsel geldi ve “Halim Şafak’ı gidip döveceğim, telefonda da küfürleştik dün akşam…” dedi. Hatta bu olay, telefondaki o küfürleşmeler dergilere de yansımıştı. Yanlış hatırlamıyorsam, Kaçak Yayın’da konuyla ilgili bir şeyler yazılmıştı.
3. Gene günlerden bir gün, Şeref Bilsel’in polislerle kavga ettiğini öğrendim. Sebebini bilmiyorum. Başka bir gün de “hesap” yüzünden bir meyhanede kavga ettiğini duydum…
4. Askerden döndüğümde Metin Cengiz ile Şeref Bilsel arasında geçen tartışmaları, laflaşmaları okudum. Ve asıl o zaman “Yazık!” dedim kendi kendime…
5. Kuzey Yıldızı Edebiyat Dergisi 11. sayısını “Özge Dirik” şiirlerine ayırdığında Şeref Bilsel bize “Ölü edebiyatı yapıyorsunuz!” olumsuzlamasıyla çıkışmıştı.(3)Hatta Şiir Defteri 2006’da Kuzey Yıldızı’nın 11. sayısını göz ardı etmişti. Sonra, aynı Şeref Bilsel, fırsatını bulunca, Özge Dirik üzerine Yasakmeyve’de müntehir şairler dosyasına yazı yazdı. Bu çelişkidir!(4) . Şeref Bilsel için, dergileri ciddi bir “pusuculuk”la takip etmek, antoloji hazırlamak, fırsatları değerlendirmek, edebiyat mikro iktidarı oluşturmak, edebiyat kâhyası olmak ve fırsatları değerlendirmek artık bir tipoloji haline gelmiştir ve stratejiktir. Eserleriyle değil de bu tip toplama, zorlama ve süzme işlerle “saygınlık sağlamaya çalışmak”, aslında, “saygınlık cukkalamaya çalışmak”tan başka bir işe yaramaz.
6. Bu tipolojinin tek uğraşısı, dalgalandırıcı(sansasyonel) ifadelerle yapay gündem yaratmaya çalışmaktır. Şeref Bilsel, söz konusu radyo programında şu cümleleri kurmaktan çekinmemiştir;
“Hakiki gerçeğin önündedir.”
“Dilin bekçisiyim. Şairlerin köpeği olacağıma dilin köpeği olurum.”
“Benim arkadaşlarım zaten iyi şairlerdir.”
“Bana kalsaydı, Şiir Defteri 2006’da sadece yirmi şair yer alırdı.”
“Görsel Şiir mevsimseldir.”
“Yeni kitabım en kötü ihtimalle bizim Kadir’in(5) yayınevinden yayımlanır.”
“Zafer Yalçınpınar, zengin ve yakışıklı bir çocuktur.”
“Hoşça kal halkım!”
Sonuç olarak, yukarıda örneklediğim faaliyet adımları incelendiğinde, tüm bunların (Şiir Defteri’nin, dergilerdeki mahlas yazılarının, Özge Dirik hakkındaki yazının, radyo programının, muhafazakârlığın, küfürleşmelerin, kavgaların ve dil köpekliklerinin) saygınlık cukkalamak ya da eleştirmencilik oynamak adına ilerleyen başıbozuk bir projenin parçaları olduğu aşikârdır. Ben bu tip işlere hiç girmedim ve kısacası, ben –artık- bu numaraları yemem. Edebiyat dünyasındaki külyutmazlar da bu numaraları yemeyecektir. Edebiyat dünyasının bir “çiftlik” ya da bir “Karadeniz kahvehanesi” olmadığını birinin çıkıp söylemesi, hatırlatması gerekiyor. Maalesef bu ifşaatı her seferinde, “kerhen”, ben gerçekleştirmek zorunda kalıyorum ve yıpranıyorum.
—————
(1)Ki aslında o sözlerin pek tartılacak bir yanı yok. Çünkü Şeref Bilsel’in tüm sözleri ve “ayak”ları, çelişkisiz temellendirmelerden yoksun ve hatta gerekçesizdi. Bu tip durumlara “zırva” denir ama benim dilim –hâlâ- varmıyor bunu söylemeye…
(2)Bu yazıyı, gerçekten çok kısıtlı bir zamanda, işlerimin en yoğun olduğu anda yazıyorum.
(3)Biz böyle bir şey yapmıyorduk, Kuzey Yıldızı’na omuz veren bir dostumuza vefa borcumuzu ödemeye ve sözümüzü tutmaya çalışıyorduk.
(4)Zaten beni çileden çıkaran da bu “çelişki”dir. Dostumun böylesine bir projede “araç” olarak kullanılmasıdır.
(5)Kadir Aydemir
Powered by WordPress | Theme: Aeros 2.0 by TheBuckmaker.com