Eyl
27
2009
0

Beyoğlu Sahaf Festivali

Sahaf Festivali başladı…
Bkz:https://www.ntvmsnbc.com/id/25003778/

Eyl
24
2009
0

KARGACA

Karga Mecmua‘da yayımlanan Zafer Yalçınpınar yazılarına aşağıdaki bağlantılardan/başlıklardan ulaşabilirsiniz:

*

İskorpit / Kerim Çaplı: Renkli Sağlam Uzun Aksak  /  Sıkı Gitarist: Yavuz Çetin /

Ortalamaya Geri Dönüş Çağrısı  /  Ev Yapımı Dil Yazısı /

Bu Adam Retorik Yapacak!Bir Kahraman Olarak “Sonsuzluk”  /

Kuzgun Acar’a İşaret Etmek…  /  Sait Faik’in Durumu / Yazmak  /  Kitap  /

“Para” Üzerine 10 Soru ve 1 Cevap  / Kırmızı Kırlangıç’ın Peşinde

*

Hamiş: Karga Mecmua’nın yayımlanmış tüm sayılarını https://www.kargamecmua.org adresinden okuyabilirsiniz. Ayrıca Karga Mecmua’nın web sitesinden geçmiş sayıların PDF versiyonları da indirilebilmektedir.

Eyl
22
2009
0

1. Marmara Adası Tırmanış Şenliği

19-22 Eylül 2009 tarihleri arasında Yüksek İşler taifesi tarafından  1. Marmara Adası Tırmanış Şenliği gerçekleştirildi.

Bkz: https://www.marmaratirmanis.com

Written by in: Duyurular, Tartışmalar | Etiketler:
Eyl
17
2009
0

Orhan Atasoy vefat etti.

‘Gemiler’ şarkısıyla tanınan Orhan Atasoy yaşamını yitirdi. 1994 yılından bu yana Amerika’da yaşayan Atasoy, Baltimore’daki John Hopkins hastanesinde 6 aydır kanser tedavisi görüyordu

Yaşam destek ünitelerine bağlı yaşamak yerine ölümü tercih ettiğini daha önce belirten Atasoy’dan doktorların umudu kesmesi üzerine kızı Melodi ABD’ye uçtu. Ancak, Melodi yoldayken babası hayatını kaybetti.
1949’da İstanbul’da doğan Atasoy, 70’li yıllarda rock çevreleriyle köklü dostluklar kurdu. Motosiklet tutkunu ve başarılı bir heykeltraş olarak da tanınan sanatçının, 1993’te Yanmışız adlı bir albümü çıktı. Bu albümün yapımında Fuat Güner, Özkan Uğur, Kerim Çaplı, Fahir Atakoğlu ve Taner Öngür gibi isimler de yer aldı.
1994’de ABD’ye yerleşen sanatçının ‘Gemiler’ şarkısını yıllar sonra Teoman da söyledi. Atasoy’un daha önce yaptığı tek albüm iki şarkı eklenerek 4 ay önce Kalan Müzik’ten çıkmıştı. Atasoy, hakkında açılan davalar nedeniyle uzun süredir Türkiye’ye gelemiyordu. (Kaynak: 17-9-2009 tarihli Milliyet Gazetesi)

Daha ayrıntılı bir şeyler için bkz: https://sozluk.sourtimes.org/?t=orhan+atasoy

Orhan Atasoy’un Kerim Çaplı‘yla birlikte (“Lost Ghosts” döneminde) gerçekleştirdikleri bir performansı şu adresten izleyebilirsiniz: https://www.youtube.com/watch?v=fxl6YuAO7mE

Eyl
09
2009
0

Brecht ayna bahçesinden neyi kurtarabilir? (Cavit Mukaddes)

Ve biliyoruz, hareket eden, eleştiren, karşı çıkan kuşak için sıfır derece ile üçyüzaltmış derece aynı gerçek olguya işaret eder. Şimdi bu çürümüş küratöryel sistemin karşısında yeni bir direnç kalesi kuşak oluştu. Kuşkusuz ki bu kuşağın da gelecek tasarımları kesin, tartışmasız doğrulardan ibaret değil, ama yine de yürekten inanılacak hatta uğrunda gülünecek ve ölünecek hedefleri var.
Bu kuşak için neredeyse teorik ve kuramsal “şiddetten” başka tutuncak dal bırakılmadı, çünkü küratöryel sistemi başka bir dil ve yaklaşım asla gerektiği gibi çözümleyemez. Hatta gelin bu kez sanat’ı belirginleştirmekten, perspektiften, tüm ruhsal derinliklerinden arındırarak konuya odaklanalım. Önkabulümüz ise “her şeyin yüzeyde oluştuğu” işareti olsun. Bunun için öncelikle ayna sözcüğünün kökenine yapacağımız yolculukta Baudrillard ile eşgüdümlü olursak işimiz biraz daha kolaylaşır. Aslında o hiçbir zaman şeffaf olmayan obje(ayna), içerisine, derinliğine doğru hiçbir yara izini kabullenmeyen nesne, şey durum!
İşte İstanbul’da gerçekleşen son Bienallerin kaçınılmaz kaderi yüzyede cereyan eden benzer ayna yolculukları oldu.
Yüzeye yerleştirilen görmek ve görünmek durumu ve sanat’ın “ötekileştirilmiş” varlıkları ne denli büyük bir çelişkiyi barındırıyorsa barındırsın bir noktayı açıklığa kavuşturmakta yarar var, o da teorik –kuramsal şiddetten yana sanat çevresinin “aykırı” varoluşunu arsız bir haklikat olarak kabullenmektir.
Yüzey savunucuları kendi sunumlarına her türlü üstelemeyi(abartıyı)yüklerler, (Yahya Kemal’in ruhu şad olsun, ona göre “üsteleme işi” sadece Doğu halklarının alışkanlığıymış, gelsin bir de şimdiki zamandan Batılı Bienal’ci dostları görsün..) oysa onlarla tam zıt noktada duran bütün “ötekileştirilmişler” tam bunun tersini seçerler, onların yöneliminde hiçbir boşluğa, abartıya, gereksiz vurguya, boş kuramsal karelere yer yok, bilinçlice kendilerini her türlü psikanalatik tuzaklara atarlar, baştan birer tutunamayanlardır onlar. Sanat’ı, kuramsal yönerlimleri, felsefeyi tüketen , içini boşaltaran çevrelerle diyalog kurmazlar. Anlamın kendisi bile bazen suskudur orada.
Ama neden ve niye teorik-kuramsal şiddeten yana olanlar bazen konuşmak, yazmak gereği hissederler?
I-Sanat’ı ucuz, içi boşlatılmış ve sırtını bilinen-bilinmeyen karanlık çevrelere, kartellere dayayarak kuru gürültü bir “nümayiş’e” çevrildiği anlarda susmazlar.

II-Yaşamın, sanat’ın derin sihrini kendi benlikleri-egoları üzerinden sekteye uğratmak isteyenlerin kör cesareti kırılıncaya kadar direnirler.
III- Antik düşlerin, o bilinmeyen Selcius’un kırmızı gülü tekrar olanca ihtişamıyla açıncaya, yüreklerden havalan Simurg’un külleri savrulana kadar yaşarlar…ve tüm öteki-beriki nedenler için varlıklarını sürdürürler. Öldürücü sessizliğin bozulduğu ana kadar.

Öte yandan, Bienal çevrelerinin sosyo-orgazm yönelimli şenlikleri ise asla son bulacak değil, böylesine pervasız bir sosyo-orgazmın eleştiriye değil, kelimenin tam anlamıyla ve de tersinden, sosyo-patlara ihtiyaçları var, az biraz paklanmaları için bu gerekli! Sanat’ın derisine sızdırdıkları “kir tabakası” için bu elzem, ve Kendi sessizliklerinde “utanç”, “yarım kalmışlık”, “iç sırlar”,”greksiz ısrarlar” ve “tahakkümün sağladığı “bitmez haz-eğlence” durumuyla yüzyüze gelmeleri için bu gerekli..
Dünyevi kralların, sermayenin acımasız kurgusyla yozlaşmıştırılmış sözde kültür endüstrilerini şaha kaldırmak, gerçek yaratıcılığı, karşıt yaratıcılığı, arsız gerçeğin kendisini bile baskı altında tutarak, hakikati içten içe sınırlayan, anlamını boşaltan ve itiraz eden, çelişkiler üzerinden tavır koyan tüm sanat yönelimlerini yenilgiye uğratma çabalarını gelmişler İstanbul’un orta yerinden zavallı Brecht’e yükleyerek kendilerini tüm sorumluluklardan sıyırmaya çabalıyorlar..”İnsan Neyle Yaşar”mış! Brecht’in olağan üstü dili, dünyası, A.B fonlarının, Banka kredilerinin kurbanı oluyor, işte tam bu durumlar için Brecht o meşhur dizesini kaleme almış olmalı: ”Ne diye ansınlar adımı?”, evet, ne diye andınız adını?
Biraz “adaletli” olmak çok mu acaba?

“Bozuk adalet yeter artık!
Acemi ellerde yoğrulan,
İyi pişirilmemiş adalet yeter!
Yeter katıksız, kara kabuklu adalet!
Dura dura bayatlayan adalet yeter!” –BERTOLT BRECHT

90’lı yıllarda tarihi tersinden sonlandırma çabasına tutunarak insanlığın kayıp cennetini neoliberal yönelimlerde gören Fukuyama da kendince benzerı sorular sormuştu, yanıtını da kendisi vererek, zaman yıldırım hızyıla akıyor, 2000’lı yıllardayız ve o çok övündükleri sistem(tarihin sonunu müjdeleyen neoliberal safsata) dibe vurarak açlık, kıtlık, işsizlik, kan, cinayet, savaş, umutsuzluktan başka bir “şimdiyi ve yarını” bırakmadı insanlığın avuçlarına. Geri kalmışlığı bir önkabul olarak yerkürenin birçok coğrafyasına “zorla” yutturmaya çalışan bir heyulanın tarih sahnesinde can çekişen yığılışını izlerken, bu görüntünün yanı başından tüm kavramlar, tarihin kendisini bile alt üst edilerek 11.Bienal küratörleri bizlere sözde “eğlence” meraklarını Marks, Brecht sosuna daldırarak yutturmaya çalışıyorlar.
Bu oluşumu alternatif seçim olarak sunan klikler (başta Rene Block olmak üzere, çünkü İstanbul kentinde kötü işler, eylemler, girişimlerin gen haritasında hep o ve onun önerileri, önerdikleri yer edinmiştir, geri kalanlar onun irili, ufaklı çömezleridir..yerli veya ya ”konuk” hiç fark etmiyor!) “alternatif” sözcüğünün negatif kopyalarını anlamlı ve meşru kılmak için bugüne kadar var güçleriyle çalıştılar. 9., 10., 11. Binelaller bu dibe vuruşun bayrağı olarak sanat tarihimizde yerini alacak.
Burjuvazi, bürokrasi ve sistemin tüm parçaları muhalefetin ufkunu içeriden ve dışarıdan sınırlı tutmayı sürdürecek ve bu “boğucu” tutkusunu bırakacak gibi de değil, bu pragmatik geleneğin mirası hepimizin sırtında ağır taş gibi yer alıyor. İşler bu noktaya vardıktan sonra içsel kırılmalarla geri çekilmenin, umutsuzluğa kapılmanın da bir anlamı yok. Mutlak olumsuzlukların karşısına bir içeriksiz” Hayır” sözcüğü ile çıkmanın da yararı yok, her türlü panik atak durumundan uzak, zaman sürecine yayarak sanat ortamımıza komprime tabletler yutturanlara karşı tek ve yegane aracımızla yani teorik alan ve kavramsal, kuramsal yaklaşımlarla içeriklerinin, sunumlarının nedenli boş olduğunu göstereceğiz. Eskiden yaptığımız gibi.
Bu arkadaşlara(4 küratöre ve uzantılarına) en azından Veselovski’nin Rabelas için kaleme aldığı palyaçonun toplumsal anlamını irdeleyen önemli yazısını okumalarını öneririz…belki aynaya yasıyan o “hoş ve cici görüntülerin” anlamını biraz daha derinden kavrarlar.
Ne diyordu Veselovski?
“Hakikat pratik olarak kullanılan hakların sonuncusundan ibarettir”.
Bu grotesk görüntü bozukluğu, herşeyi fazlaca bastileştirerek ve suni bir soyut akıcılık ruhuyla yorumlayarak kamusal alanı işgal-iğfal durumu sanıldığı gibi kolay kolay bitmeyecek…
İşin garibi kralın çıplak olduğunu artık herkes biliyor…
İstanbul Bienal’nin ciddi ölçekli düşünsel, kavramsal, içeriksel boyuttaki sorunları 10.Bienal ile iyice açıklık kazanmıştı, süreç devam ediyor..
Rene Block ve onun önerisi ve dayatmalarıyla yıllardan beri “blok” biçiminde esir kampına dönüştürülen İstanbul Bienal arenası bu halkayı er ya da geç kıracak, çünkü yeryüzü sokakları ve caddelerinin ferahlatıcı yeni soluklara gereksinimi var, küratöryel sistemin çürümüş kadavralarına değil..
Brecht hep sokaktan yanadır, yanlış yerlerde kimse aramasın onu:

“Haklıyım, demek sık sık üstad!
Öğrencilerin de görsün bırak.
Zorlama gerçeği:
Gerçek zora gelmez.
Konuşurken dinle biraz!”-BERTOLT BRECHT

ve sözümüzü Lukacs’ın çok önemli çıkarsamasıyla bitireceğiz:
“Sanatçı toplumun neresinde duruyor?
Neyi sever, neyi sevmez veya hangi durumdan nefret eder?”- George Lukacs

Belki de bu soruyu: ”sanatçı nereye “yerleştirilmek”, “yapıştırlmak” isteniyor? Sorusuyla cevaplayarak yanıtlamalıyız.
Bienal mantığı bir “choix forcé”a dönüşmüş durumda, hiperrealizmin ta kendisi işte, gerçeğin aşırı yüklenilmiş görüntüsü ya da kendi kuyruğunu insafsızca ısıran zavallı bir balık.

Cavit Mukaddes

Hamiş: İşbu yazı https://borgesdefteri.blogspot.com adresinden alınmıştır.

Eyl
06
2009
0

Bunun böyle olmasından özür dilerim.

Yeditepe Arşivi’nden bir Ece Ayhan mektubu…

Hamiş: Mektupta sözü geçen şiir “Bel Kanto” adlı Ece Ayhan şiiridir. “Kitap-lık” dergisinin 1998 tarihli 33. sayısında bu konuyla ilgili geniş bir dosya bulunmaktadır. (Daha birçok Ece Ayhan şiirinin geçirdiği değişimler de söz konusu sayıda mevcuttur.)

2. Hamiş: Ece Ayhan için hazırlanan “Bakışsız Bir Kedi Kara” adlı web sitesine https://zaferyalcinpinar.com/bakissiz.html adresinden ulaşabilirsiniz.

Eyl
03
2009
0

Edebiyat ve İktidar

Ussuz taifesi “Edebiyat ve İktidar” konulu ufak bir seçki hazırlamış…

30 Ağustos 2009 tarihli seçkiye https://www.ussuz.com/?dl_id=7 adresinden ulaşabilirsiniz.

Eyl
02
2009
2

BİLDİRİ NO.3 (F Ü G)

Bildiri No:3
(2 Eylül 2009)

F Ü G

1.Ada fügdür.
__1.1.Adalar yeryüzünün ve yaşamın notalarıdır.
_____1.1.1.Bulutlar ve kuşlar gökyüzünün notalarıdır.
_____1.1.2.Tekneler ve balıklar  denizin notalarıdır.
__1.2.Adalar yeryüzünün ve yaşamın “kalb”leridir.
_____1.2.1.Adalar yeryüzünün çocuklarıdır.
_____1.2.2.Adalar yeryüzünün vicdanlarıdır.
_______1.2.2.1.Ece Ayhan bir adadır. (İlhan Berk)
_________1.2.2.1.1.Ece Ayhan bir adabeyidir.
_________1.2.2.1.2.Kuzgun Acar bir adabeyidir.
_________1.2.2.1.3.Kerim Çaplı bir adabeyidir.
__1.3.Her türlü endüstriyel çaba yaşamın “sus”masıdır.
____1.3.1.Ne olursa olsun yaşam susmaz.
______1.3.1.1.Adalar rüzgârlıdır.
_________1.3.1.1.1.Sürüyle düşünce verir ağaca rüzgâr. (İlhan Berk)
_________1.3.1.1.2.Sürüyle düşünce verir denize rüzgâr.
_________1.3.1.1.3.Sürüyle düşünce verir gökyüzüne rüzgâr.
2.Ada addır.
__2.1.Ad evdir. (Kim söylemişti bunu?)
____2.1.1.Ev kaderdir.
3.Şiir bir adadır.
__3.1.Her tarafı kıyılarla çevrilidir.
__3.2.İskeleleri vardır.
__3.3.Ağaçları, bulutları, kuşları, tekneleri ve balıkları vardır.
4.Şiirin varlığı yaşamın varlığının kanıtıdır.

Zafer Yalçınpınar

Diğer poetik bildiriler için;

Bildiri No.2 (Masanın Ayakları): https://zaferyalcinpinar.com/blog/?p=93

Bildiri No.1: (Vatoz’un Salınımı): https://zaferyalcinpinar.com/blog/?p=81

Ağu
29
2009
0

“Kendini Anlatan”


NERDEN BAKSAK KENDİNİ ANLATIYOR HER ŞEY. (İLHAN BERK)

Fotoğraf: Zafer Yalçınpınar-2009

Diğer Zafer Yalçınpınar fotoğraflarına https://zaferyalcinpinar.com/kendinianlatan/kendinianlatan.html adresinden ulaşabilirsiniz.

Ayrıca Bkz: https://www.gumuslukakademisi.org/1/index.php?option=com_content&view=article&id=268%3Adzelerden-objektfe-fotoraf-yarimasi-sonuclandi-&catid=45%3Aedebiyatevi&Itemid=54&lang=tr

İlhan Berk “Dizelerinden Objektife” Fotoğraf Sergisi’ne https://72.29.80.235/~gumusluk/1/index.php?option=com_joomgallery&func=viewcategory&catid=15&Itemid=79&lang=tr  adresinden ulaşabilirsiniz.

Ağu
23
2009
0

Evvel Fanzin, Sonrasızlık Fanzin, Puşt Ahali Tarifesi ve Puşt Ahali Edebiyat Platformu’na dair duyurudur.

2003 yılının Mayıs ayında, Kadıköy’de -100 adet basılarak ve dağıtılarak- yayın hayatına başlayan, sekiz sayı çıktıktan sonra 2006 yılında -blog sistematiğinin yaygınlaşmasıyla birlikte- internete taşınan “SONRASIZLIK” adlı “aksak kolaj”,  23 Ağustos 2009 tarihinde adını “EVVEL” olarak değiştirmiştir.

Hamiş:  Ağustos 2009 itibariyle “Puşt Ahali Tarifesi (P.A.T!)” adlı e-dergi ve “Puşt Ahali Edebiyat Platformu” adlı e-posta grubu kapanmıştır. P.A.T!’ın tüm sayılarına https://zaferyalcinpinar.com/pat.rar adresinden ulaşabilirsiniz. (P.A.T’ın içeriğine yönelik indekse ise https://zaferyalcinpinar.com/2007pat2009indeks.pdf adresinden ulaşılabiliyor)

Ayrıca bkz: Puşt Ahali Edebiyat Platformu’nun Kapanışı Üzerine Söyleşi

Ağu
15
2009
0

Yavuz Çetin ve Kerim Çaplı

Sıkı gitarist Yavuz Çetin’in ölümünün ardından sekiz sene geçmiş…

Bundan bir ay önce Batu Mutlugil’in katkılarıyla efsanevi “Blue Blues Band”in bazı canlı performansları gün ışığına çıktı. TRT arşivlerinde yer alan bu performanslar benim için büyük bir değer ve aynı oranda da önem taşıyor. Her şeyden önce Kerim Çaplı ve Yavuz Çetin’i birlikte seyretmek/dinlemek, onlardan yayılan “dehayı ve ruhu” sezmek ya da hatırlamak, günümüzün “dandik” müzik endüstrisine karşın büyük bir kazanımdır; akkor bir deneyimdir. Örneğin “Led Zeppelin-Moby Dick” cover’ındaki davul solosu -ki bence bu soloda Kerim Çaplı, D. Chambers’ı geçmiştir- çok önemli bir belgedir.  Ardından, “Led Zeppelin –Rock’n Roll” adlı parçada, davul kadar vokalde de başarılı ve sıkı bir Kerim Çaplı’yla karşılaşıp tarif edilemez bir şaşkınlık ve hayranlık içine düşebilirsiniz…Dikkatli baktığınızda -kafanızı çalıştırdığınızda-  Ece Ayhan ya da Kuzgun Acar ile Kerim Çaplı arasında bulunan teknik ve yaşamsal benzerlikleri  -üzülerek- fark edersiniz… O akkorluğu görebilirsiniz.

Not: (Youtube’a erişemeyenler Kerim Çaplı’nın davul solusunu https://zaferyalcinpinar.com/kerimcaplimobydick.flv adresinden arşivleyebilirler.)

 

Tem
30
2009
0

Video: “Ben Etikçiyim!” (Ece Ayhan)

Ece Ayhan’ın -kendini anlattığı- bir video görüntüsüdür.

Videoyu https://zaferyalcinpinar.com/benetikciyim.avi adresinden indirebilirsiniz.

Hamiş: Daha önce Ece Ayhan’ın “Fayton” ve “Mor Külhani” adlı şiirlerini okuduğu başka videolar da gün ışığına çıkmıştı. Tüm bu videolar 1998 yılında yayımlanan “Yaşayan Türk Şiiri” adlı belgesel çalışmadan alıntılanmıştır. (Diğer videolara https://zaferyalcinpinar.com/fayton.avi ve https://zaferyalcinpinar.com/morkulhani.avi adreslerinden ulaşabilirsiniz.)

2. Hamiş: “Bakışsız Bir Kedi Kara” adlı Ece Ayhan web sitesine https://zaferyalcinpinar.com/bakissiz.html adresinden ulaşabilirsiniz.
Sahicilikle / Zafer Yalçınpınar

Tem
19
2009
0

Livar…

2007’de yayımlanan şiir kitabım “Livar” ile Bayram Balcı’nın bugünlerde yayımlanan kitabı arasındaki isim benzerliği üzerine çeşitli platformlarda çeşitli geyikler dön(dürül)üyormuş… Bu konuda Nisan 2007’de yaptığımız tartışmaları ve söylemleri tekrar etmeye gerek yok. Haziran 2007’de “Monokl” adlı derginin 3. sayısında yayımlanan, “Livar” hakkındaki bir şöyleşimden alıntıladığım şu metin de açıklayıcı olacaktır:

“Kitabın isminin kısa hikâyesi şöyle: Çocukluğumda, babamla balığa çıktığım
günlerden birinde kaşık oltasıyla bir Kofana yakalamıştık. Balığı oltadan
kurtarıp teknemizin Livar’ının içine koyduk. Ben de elime bir ıskarmoz alıp
livardaki kofanayla oynamaya başladım. Lüfer soylu balıklar çok vahşi
olurlar. Balık gelip elimdeki ıskarmoza kafa atıyor, bazen de gövdesini yarı
yarıya suyun üzerine çıkarıyordu. Vahşi, dinamik, canlı ve muhteşemdi… İşte
benim Livar’ımdaki şiirler de böylesine dinamik olanlar; anlattığım
hikâyedekine benzer bir canlılık ihtiva eden ve belki de debelenip duran
şiirleri aldım LİVAR adlı dosyama… ” (Monokl, Sayı:3, Haziran 2007)

Hamiş:  Son iki sene içinde “Livar” adlı şiir kitabım hakkında yazılan yazıların ve yaptığım söyleşilerin tümüne https://zaferyalcinpinar.com/livarhakkinda.pdf adresinden ulaşılabiliyor.
Sahicilikle
Zafer Yalçınpınar

Tem
16
2009
0

Dunning-Kruger Etkisi

Dunning-Kruger Etkisi; Cornell Üniversitesinde iki psikolog olan Justin Kruger ve David Dunning’in tanımladığı çok ilginç bir idrak eğilimidir. Kısaca özetlemek gerekirse: Yetkin olmayan insanlar, vardıkları yanlış sonuçlar ve talihsiz seçimlerin yanlışlığını anlayabilecek kapasiteye sahip değillerdir. Bunu biraz açalım :

İnsanların az ya da çok beceri sahibi olabilecekleri herhangi bir şey söz konusu olduğunda (satranç oynamak, bir alet kullanmak, okuduğunu anlamak gibi):

  1. Yetkin olmayan insanlar becerilerine aşırı değer biçme eğilimindedirler.
  2. Yetkin olmayan insanlar diğer insanlardaki sahici beceriyi farkedememektedirler.
  3. Yetkin olmayan insanlar kendilerindeki yetersizliğin boyutunu görememektedirler.
  4. Eğer bu yetkin olmayan insanlar becerilerini geliştirmek üzere eğitilirlerse, geçmişteki eksikliklerini farkedip kabul etmektedirler.

Bu etkinin sonucunda Charles Darwin’in de belirttiği üzere “cehalet, genellikle bilgi sahibi olmaktan daha çok özgüvene sebep olur”. Yani bir konu hakkında ne kadar az biliyorsak o konu hakkındaki az olan bilgimiz bizim aslında ne kadar az bilgi sahibi olduğumuzu farketmemizi engellediği gibi, bu durum bize sanki konuyla ilgili her şeyi biliyormuşuzcasına bir özgüven kazandırmaktadır.

(…)

Bkz: https://suphecimelek.wordpress.com/2009/07/05/dunning-kruger-etkisi/

Bkz: https://www.haberveriyorum.net/icerik/dunning-kruger-etkisi-ya-da-kifayetsiz-muhterisler

Tem
14
2009
0

Ece Ayhan, Çanakkale’de…

11-12 Temmuz 2009 tarihlerinde, Çanakkale’de, Ece Ayhan’ın anısına gerçekleştirilen etkinliğe ilişkin birtakım haberlere https://www.canakkaleicinde.com/ece-ayhan-canakkalede-anildi.html ve  https://www.canakkaleolay.com/haber_detay.asp?id=50850 adreslerinden ulaşabilirsiniz.

Şair Ece Ayhan’ın 7. ölüm yıldönümü anma etkinlikleri Saat Kulesi arkasında
bulunan Ece Ayhan Sokakta yapılan yürüyüş ile başlarken, Ece Ayhan
portresinin açılışı Çanakkale Belediye Başkanı Ülgür Gökhan tarafından
yapıldı. Ayhan, aramızdan ayrılışından sonra ilk kez böylesi büyük bir
etkinlikle anıldı.
Ece Ayhan buluşmaları 2009, 11-12 Temmuz tarihlerinde çeşitli etkinliklerle
gerçekleştirildi. Ece Ayhan dün de kabri başında anıldı. Şair Ece Ayhan’ın
7. ölüm yıldönümü anma etkinlikleri Saat Kulesi arkasında bulunan Ece Ayhan
Sokakta yapılan yürüyüş ile başlarken , Ece Ayhan portresinin açılışı
Çanakkale Belediye Başkanı Ülgür Gökhan tarafından yapıldı. Ece Ayhan’ı
ölümünün yedinci yılında unutmadıklarını  ifade eden Ece Ayhan Sivil
İnisiyatifi Sözcüsü Ulaş Önder, “Bu yıl daha geniş kapsamlı etkinliklerle
Ece Ayhan’ı anıyoruz. İlerleyen yıllarda bu etkinliklerimiz artarak daha
nitelikli devam edecektir” dedi. Sonrasında ise Ece Ayhan Yürüyüşü yapıldı.
Morabbin Park’ta ise ilk olarak sokak tiyatrosu ile şiir dinletisi yapıldı.
Ardından ise düzenlenen Bandista konseri ile katılımcılar büyük coşku ile
eğlendiler. Dün ise Ece Ayhan’ın Eceabat Yalova Köyü’nde bulunan mezarı
ziyaret edilerek yeni mezarının açılışı yapıldı.

 

Haz
25
2009
0

İstanbul Günlükleri -1984- ECE AYHAN

23 Aralık Pazar 1984

Nilgün Marmara taksiye kadar bana yardım etti. Bostancı-Kızıltoprak 750 lira tuttu, (ama iskeleye yürümek zorunda kaldım) Filancadan 10, falancadan 15 almıştım. Nilgün bana masa örtüsü de verdi. Ali de çaydanlık getirirse, çay yaparız. Ali bana dün telefon ettiğinde akşam o kahvede 19.45’te buluşalım demişti. Vapur, Sirkeci’den 18.35’te kalkıyormuş. Ali şezlongu ve yorganı dün akşam getirecekti. Bakalım getirmiş mi?
Ne eksik; çay, şeker, ekmek, tencere, tava, yağ, tuz, süzgeç, diş macunu, sünger.

***

25 Aralık Salı 1984

Sabah baktım Ali kalkıp gitmiş okuluna. Çalarsaat çocuk. sena uğradı bir tava ve sahan bıraktı. Bütün gün (dün de öyleydi) çalıştı durdu bir çırak banyoda.Koyulhisarlı’ymış. soba aldım, kurdurdum, yakmak için iki kasa aldım, muz kasası dedi manav. Park Restaurant’ın yanındaki berbere gittim, saç traşı için 300 lira aldı benden. Denizatı Kahvesi’ne baktım şöyle bir, beğenmedim. Masaları yeşil örtülü bir kahve.
“Otoriteye sığınmak alışkanlığı”
Nilgün Marmara üst kattaki ev sahibine telefon etti, iki mektup gelmiş bana. Postaya verecekler.
“Bu coğrafyada halk tümüyle birlikte ayaklanmaz. Bu coğrafyada halkın boynu merkezi otoriteye sürgit eğiktir.”
Bunları yazarken kapı çalındı, bir kız Cihat’ı sordu, “vallahi görmedim” dedim. Cihat’ı soran komşu sarışın genç.
Sena dün akşam onunla konuşmuştu.Ali’nin parasını bu akşam verecekmiş. Sokaktan sesler geliyor. Eksikler; orta boy kapaklı çöp kutusu, faraş, süpürge, peynirlik, naylon kapaklı kutu, alüminyum tencere, çukur tabak.
Pan “bütün”
“Herşeyi yapabilir bir tanrı.”

***

26 Aralık Çarşamba 1984

Denizatı kahvesi, çuha, örtü, sıcak, tül perdeler. Bize göre değil. Pazara gittim, Heybeli. Adada su olmadığı için (tankerlerle geliyor) su pahalıydı. Bu yüzden ıspanak almadım.
(…)

 

ECE AYHAN

(Öküz Dergisi, Sayı 42, Kasım 1997)

 

Haz
19
2009
0

“Saat Kulesine ve iskeleye çok yakın…”

***

***

Ece Ayhan’ın Nahit Hanım’a (Nahit Fıratlı Damar’a)
yazdığı mektuplardan…
(Öküz Dergisi, Sayı:40, 1997)

Haz
09
2009
1

Sonrasızlık’ın Altıncı Yılı

2003 yılının Mayıs ayında, Kadıköy’de -100 adet basılarak ve dağıtılarak- yayın hayatına başlayan, sekiz sayı çıktıktan sonra 2006 yılında -blog sistematiğinin yaygınlaşmasıyla birlikte- internete taşınan “SONRASIZLIK” adlı “aksak kolaj”,  9 Haziran 2009’da altıncı yılını tamamlamıştır. (Dünya, “SONRASIZLIK”la birlikte Güneş’in etrafında altı kere dönmüştür.)

2006 yılında -internete geçiş aşamasında- “SONRASIZLIK” için yazdığım giriş metni aşağıdadır. Bu metin geçerliliğini hâlâ korumaktadır:

“Çünkü,
bu kadar retoriğe ve kozmopolit yaşama karşın çelişkisiz bir bütün olmak çok zor artık. Bunu kabul etmeliyiz. Günümüz metinlerinde dizge, kurgu ve kronoloji yavaş yavaş değerini, işlerliğini yitiriyor. En başta bunu hissettim. Sonra da kendimi şurada buldum;  “çağrışımlar” ve “yan anlamlar”la ilerleyen, anlatmak yerine sezdirmeyi yeğleyen, “öncesi” ile “sonrası” yitmeye yüz tutmuş, nedensellik, planlama ve mühendislik güdüsü  azaltılmış, hatta yok edilmiş bir şeyler (betik) oluşturulmalı… Ancak tümüyle de saçmacılık oynayamayız; yani “aksak” da olsa üç aşağı beş yukarı bir tını, bir duruş olmalı, sezdirilmeli… “Parçalar” olmalı ve araya “sus”lar konmalı… Bu garip betik, hangi edebiyat akımından ya da yazınsal türden, hangi eserden olursa olsun sadece fragmanlar tarafından oluşmalı… Metinler ve onların oluşturduğu kolaj, İlhan Berk’in deyişiyle “bir cehennem provası” gibi işlenmeli, seçilmeli… Bir adım daha ileri giderek, oluşturulan bu kolajın fragmanları da aksamalı, serbestleşmeli, yeni metinlerle, geribildirimlerle ve kesitlerle büyümeli, stokastik süreçler gibi, bir sarhoşun bir çizgi doğrultusunda yürümesi -aslında yürüyememesi- gibi ilerlemeli ve bütününe bakıldığında atonaliteye benzer bir şeylere (betik) ulaşılmalı… İşte okuduğum, dinlediğim ve yazdığım metinlerin  arasından tuttum, “parçalar” aldım. Bunlar benim “yazın” sezgilerime ve  kafama  göre güzel “şey”ler; deyişler, söylemler, olaylar, dizeler, tümceler, haberler, karakterler… Sonra da onları buraya -bu blog sitesine- kaydettim. Aynı zamanda benim için büyük bir “alıntı defteri” varoldu. “Aksak Kolaj” fikri böyle çıktı; bir büyük “betik” oluşturmanın coşkusu –belki de özgürlüğü- tüm bunlar…  Ve bir akıl karışıklığı, bir yandan da “kayıt altına alma güdüsü”…
Daha önce bu işi “sonrasızlık” adında basılı bir fanzin yayımlayarak gerçekleştiriyordum. Fanzin İstanbul/Kadıköy’de 100 adet basılıyor ve dağıtılıyordu. Şimdiyse internet üzerinden yeni teknolojiyle (blog sistemi) “sonrasızlık” adını verdiğim/dikiş attığım bu “aksak kolaj” daha büyük, sınırsız ve işlek hale geldi… Geribildirimlerin, yan metinlerin, açılımların da eklenebileceği bir “cehennem yeri” oldu. Olsun da.  “ (Haziran 2006, Zafer Yalçınpınar)

Haz
03
2009
0

Dizboyu karlı bir gece’de…

(…)

dizboyu karlı bir gece,
sofradan kaldırılıp,
polis otomobiline bindirilip,
bir trenle gönderilerek
bir odaya kapatılmakla başladı mâceram.
dokuzuncu yılı biteli üç gün oluyor.

(…)

Nâzım Hikmet’i Saygıyla anıyoruz:

“Tristan Tzara – Nâzım Hikmet Üzerine…”
https://zaferyalcinpinar.com/nazimustune.jpg

“Biz bu gece nerede yatacağını bilmeyen üç kişiyiz…”
https://zaferyalcinpinar.com/blog/?p=388

“Bu pencerenin arkasında beş yüz insan yaşıyordu…”
https://zaferyalcinpinar.com/blog/?p=374

“Bir defter al…”
https://zaferyalcinpinar.com/blog/?p=377

Ayrıca bakınız;

Taş Uçak’ta;
https://zaferyalcinpinar.com/s56.html

Taş Uçak Şiir Sergisi;
https://zaferyalcinpinar.com/tasucakta.html

Taş Uçak Şiir Sergisi Kataloğu;
https://zaferyalcinpinar.com/tasucakkatalog.pdf

May
30
2009
0

Kapak: Pembe Beyaz (1955)

Ali Püsküllüoğlu’nun 1955 yılında yayımlanan ilk (şiir) kitabının kapağıdır.

Ayrıca bu kitap, Türk Sanatı Yayınları’nın yayımladığı ilk kitaptır.

May
26
2009
3

TYS ASKISI, GENEL KURUL ve Ali Enver Ercan (Hz. Müptezel) Üzerine…

Hz. Müptezel’in (Ali Enver Ercan’ın) ve avanesinin yönetiminde olan Türkiye Yazarlar Sendikası, 30-31 Mayıs 2009’da Genel Kurul’a gidiyor… TYS’nin bu genel kurul toplantısının benim için farklı bir önemi var:

Bilindiği üzre, Ali Enver Ercan’ın kendi “dandik” gerçeğini onun kendisine hatırlatmamın hemen ardından, 18 Şubat 2008’de TYS üyeliğim “askı”ya alınmıştı. 30-31 Mayıs 2009’da gerçekleşecek bu genel kurulda ise üyeliğimin durumu karara bağlanacak. Ben, Ali Enver Ercan ve avanesinin yönetimde olduğu (vasatlığın ve liyakatsizliğin bekası amacında birleşmiş) bir TYS’nin üyesi olarak kalmak istemiyorum. TYS üyesi olan herkesten, 30-31 Mayıs 2009 tarihindeki Genel Kurul’da, Zafer Yalçınpınar’ın (bendenizin) “üyelikten çıkarılması” yönünde irade göstermesini rica ederim. (Ayrıca, Ali Enver Ercan’ın işbu konuyu rafa kaldırmak ve süregelen “askı”yı -belki de işkenceyi- devam ettirmek yolunda bir arzusu olduğunu düşünüyorum. Fakat, konudan haberdar olan -diğer- TYS üyelerinin bu “işkence”yi sürdürmeyeceğine eminim.)

Konuya ilişkin olayların dökümüne, TYS’den gönderilen kâğıtlara ve açıklamalara -kronolojik sırasıyla- şu adreslerden ulaşabilirsiniz:

Ali Enver Ercan Kimdir?;
https://zaferyalcinpinar.com/blog/?p=191
Hz. Müptezel ile ikinci karşılaşma;
https://zaferyalcinpinar.com/blog/?p=261
TYS, bir halay takımının çalgısı olmamalıdır;
https://zaferyalcinpinar.com/blog/?p=264
Ali Enver Ercan dersini almamış;
https://zaferyalcinpinar.com/blog/?p=280
TYS Askısı;
https://zaferyalcinpinar.com/blog/?p=284

Sahicilikle
Zafer Yalçınpınar

May
24
2009
1

“Düzbeyaz kâğıtlarda birkaç satır siyah…”

Behçet Necatigil tarafından (Ömer) Lütfi Taştan’a ithafen imzalanmış “Eski Toprak” adlı şiir kitabını koleksiyonuma eklemenin mutluluğunu yaşıyorum.

Necatigil, kitabı şu şekilde imzalamış:

Lütfi Taştan için,

“Düzbeyaz kâğıtlarda birkaç satır siyah”

B.Necatigil

24.3.957

Zonguldak

May
01
2009
1

SAİT FAİK’İN AÇIK YA DA GİZLİ KIŞ MEKÂNLARI-2

Evet, gerçekten ve sahiden de Sait Faik bir ‘cins şair’dir! Gerçeği, maalesef, daha irdelenmeden ve kurcalanmadan yazılamamış ya da yazdırılmamış Türkiye edebiyat tarihinde, ‘cins şair’ Sait Faik’in, çok uzaktan bile olsa, bir benzeri ya da bir benzeyeni yoktur!
Adeta Sait Faik’in hemen hiç akrabası yok gibidir!
Ve, temmuz 1992’de, önceki I. incelememde belirttiğim gibi, bir ardıl’ı da gözükmemiştir hikâye ya da anlatı ufkunda.
Demek ki diyorum; böylesi bir açıklığı ve özdenliği kimse, hiçbir Türk göze alamamıştır!
Elbet bizim ‘cins şair’ Sait Faik’i, gerek sağ kolunda olsun, gerekse giyilmiş (üzerinde) olsun; kışları buruşuk ve kirli pardesülü olarak betimlemeye çalışıyorum.
((Gariptir, Orhan Veli de öyleydi. Ama onunki parasızlıktan ve olanaksızlıktandı.)) İşte burada, zaten Sait Faik, içinde doğmak ve de yaşamak zorunda bırakıldığı ya da bulunduğu bu topluluk’ta ((…))gibi davranır ve düşünür hep.
Sait Faik’in, hemen hemen bütün hikâyelerinde, hele son yetkin ve güzel hikâyelerinde iyice belirir bu. Su yüzüne çıkmıştır!
Adını filan koymaya gerek duymamış olabilir, ama yazılarında, mektuplarında, röportajlarında, notlarında, hikâyelerinde, anlatılarında ve özellikle de şiirlerindeki verilere bakarsak; sözcüğün tam ve açık anlamıyla bir ‘kötülük toplumu’ ortamında ve de koşullarında devindiğini algılarız. Aşk’a bile izin yoktur! İzin vermezler Aşk’ın oluşmasına!
(…)
Bugün dahi ‘cins şair’ Sait Faik’in, yaşarken edebiyatçılarca, romancılarca ve eleştiricilerce nasıl düpedüz taramaya ve alaya alındığını, horlandığını, küçümsendiğini ve kendisine bıyık altından gülündüğünü ben biliyorum.
((Özellikle Beyoğlu’nda arada sırada uğradığı Nisuaz Pastanesi (şimdi Garanti Bankası’dır) ile Ankara Caddesi’nin Ebussuut Caddesi’yle kesiştiği yerdeki ünlü Meserret Kahvesinde.))
Bereket ki Sait Faik’in ailesinin mal mülk varlığı onu biraz koruyordu. Acımasız ve gaddar edebiyat çevresinden ya da arestasından aylarca uzak durabiliyordu.
Sonra, şu da ilginçtir ‘cins şair’ Sait Faik’, edebiyat ve duyarlık dünyasında bir oğul, bir halife yani bir ardıl bırakmamıştır nedense. Öncülü ve ardılı olmayan bir yazar!
Hele yeni kuşaklarda, gençlerde, ((Attila İlhan’ın sıkı deyimiyle “sabun köpüğü çocuklarıdır bunlar!”)) ‘cins şair’e Sait Faik’in düşünce ve ‘idrak’ dünyasında da bu ‘sabun köpüğü kuşağa’ en ufak bir yer yoktur. Bizim meramımız başka, onların meramları çok başkadır! Zaten Sait Faik yaşarken, onların, babaları kendisini ‘kavun acısı yalnızlığı’yla yapayalnız bırakabilmişlerdir. Hem de göz göre bırakabilmişlerdir. Sait Faik’in meramı da, insanları ve insan ilişkilerini ele alışı da gerçekten şimdiki gençlerden çok başkaydı. Şimdi, 1992’de, sözde ona sahip çıkar gibi gözüküyorlar ama ne gezer! İçten ve özden değiller. Bir sahtekârlık taşıyorlar. Sait Faik, belki moda olduğu için böyle bir kurnazlığı seçmiş olabilirler. Gerçekte kendi yaşadıkları hayatta hiç ve hiçbir zaman bir Sait Faik yoktur! Uzaktan Sait Faik’in benzerlerine bile yüz vermiyorlar.
Sait Faik’in, gizli ya da açık kış mekânlarını yazmayı sürdürüyorum:
Tabii öncelikle ünlü LAMBO meyhanesi. Nevizade Sokağı’nda bir köşede. Şimdi biraz büyültülmüş ve içki satılıyor yalnızca.
Orhan Veli’yle Nihat Hanım’ın (Fıratlı) zaman zaman buluştukları bir koltuk meyhanesi. Yalnız pencerenin yanında iki kişinin şöyle biraz oturacak iki yeri var, o kadar. Herkes ayakta. Oraya Sait Faik, Peyami Safa, Mina Urgan, Oktay Rifat, Melih Cevdet, Cahit Irgat, Naim Tiralı, Mücap Ofluoğlu, Cavit Yamaç., geliyor. Sonraları, Edip Cansever, Muzaffer Buyrukçu filan da gelmiş.
Mösyö Lambo, tezgâhın arkasında, vakit buldukça; Gogol, Dostoyevski, Puşkin, Tolstoy okuyor Ruscasından. Ama borçları deftere yazmayı da savsaklamıyor.
Bana yıllar sonra, naiv ve gerçekten ilginç ressam Fahir Aksoy; Sait Faik’in orada Lambo’da bir büyük kavgasını anlatmıştı. O zamanlar hemen hemen bütün tartışmalar soyut ve olmayacak şeyler olurdu genellikle.
İşte Sait Faik’in aslan gibi kükreyerek bağırması ve susmaması orada geçmiştir. Bir gece Peyami Safa da vardır. Yine soyut bir konu tartışması sürdürülüyor içkiler içilirken. Sözgelimi, Paris’te Louvre Müzesi (ya da Sarayı) yanıyor. “Ünlü resim Mona Lisa’yı mı kurtarırsınız: yoksa orada bulunan küçük bir çocuğu mu?”
(…) Peyami Safa, “ben olsam bu durumda Mona Lisa’yı kurtarırdım!” diyor.
Sait Faik ise Peyami Safa’nın bu sözüne karşılık olarak, aslanlar gibi kükreyerek ve bas bas, yüksek sesle, bağırarak ve hatta biraz da Peyami Safa’nın üzerine yürüyerek: “Hayır, ben o çocuğu kurtarırdım!” diyormuş. Büyük bir ağız dalaşı! Sait Faik ayağa kalkmıştır. Mösyö Lambo tezgâhından çıkarak onları ayırıyor, yani daha doğrusu araya giriyor: “Yapmayın, etmeyin çocuklar!” diyerek…
Yıllar sonra, nedense, Mösyö Lambo bu koltuk meyhanesinde bir ortakla birlikte bir kadın ayakkabısı dükkânı açtı. Ve iflas etti. Ve kendini tavana asarak intihar etti. Bunun şiirini Oktay Rifat yazmıştı, hangi kitabında var bu şiir şimdi bilmiyorum. Ve Lambo’nun karşısında Lefter’in Meyhanesi. Kambur Panayot laterna çalardı. 1964’de bando mızıkayla Yunanistan’a gönderilmişti Lefter. Bizim kuşağın çok gittiği bir meyhaneydi ve ucuzdu.
Büyük Ziba ile Küçük Ziba (…). Ucuz. İlk kez Cihat Burak’ı oraya Sait Faik götürmüştür 1946’da. Bir kapıya tekmeler filan atmış Sait Faik.
Bursa Sokağındaki İşkembeci. Şimdi Ahududu Sokağı oldu.
Diamandi meyhanesi. Hammalbaşı caddesinde. İngiliz Konsolosluğu karşısı.
Panayot meyhanesi. Şimdi yine çalışıyor. Ondan ucuzu yoktur. Müşterilerinin hemen hemen hepsi hep hapishaneye girip çıkmıştır.
Anadolu Geçidi. Kuyumcu Franguli ile Fuat Uzkınay Sokağı arasında. Sait Faik Fikret Ürgüp’le oradaki birahanede buluşurmuş.
Rumeli Hanı’nın içersinde bir kahve, gizli. Ama İstiklâl caddesine ve Alkazar, Saray, Şark, Ar, Melek, İpek, Yıldız, Lale, Atlas, Aynalı, Şık ve Elhamra sinemalarına yakın.
Ve Cumhuriyet meyhanesi. Sahne sokağı ile Kalyoncukulluğu Caddesi’nin kesiştiği köşededir. 1933’den beri Cihat Burak’ın, Sait Faik’in, Orhan Veli’nin.. Edip Cansever’in.. vs.nin mekânıdır. Şimdi biz de (…) Cihat Burak’la, Sezer Tansuğ’la, Gülsün Karamustafa’yla, Özay Erkılıç’la, Turgay Özen’le, Ufuk Üsterman’la, Mithat Şen’le, Mustafa Irgat’la, Feryal Çeviköz’le, Yaşar Çubuklu’yla zaman zaman akşamları Cumhuriyet meyhanesine gidiyoruz.
Sait Faik’in daha bir dolu kış mekânları vardı tabii: Eftalikos, Degüstasyon, Çiçek Pasajı, Maya Sanat Galerisi.. filan gibi. Ama şimdilik bu kadar yeter.

Ece Ayhan
Arkitekt Dergisi, 1992, Sayı:3, s. 94- 99

Powered by WordPress | Theme: Aeros 2.0 by TheBuckmaker.com