GittiGidiyor adlı web sitesi üzerinden satışa
sunduğum ve koleksiyonumda
bulunan bazı kitapları göstereyim/sunayım istedim.
Kitapların GİTTİGİDİYOR tanıtımlarına ve fotoğraflarına aşağıdaki
bağlantıdan ulaşabilirsiniz:
https://www.gittigidiyor.com/main/search.php?aramasatici=zafer_yalcinpinar
20
2007
Satış
20
2007
Arap Haşim
Öğrenciler ona «Arap Haşim» derler, şivesiyle alay ederlerdi. Çevresinde her şey, dil, ilişkiler, alışkanlıklar, töreler çocukluğunda gördüğünden başka türlüydü.
(…)
Öğretmeni Ahmet Hikmet’in, bir süre sonra, onu «şair» diye çağırmaya başlaması, edebiyat meraklısı arkadaşları arasında bu yönüyle öne çıkması, yalnızlık çeken, Araplığı ikide bir yüzüne vurulup küçümsenen Haşim için çok önemli bir tutamaktır.
Memet Fuat
Ahmet Haşim, De Yayınevi, 1977
20
2007
işte, adı konamaz…
“Fenerbahçe Cumhuriyeti ortalıkta yoksa, Türkiye yoktur, futbol yoktur, bolluk yoktur, insanlar yoktur, canlılar güç nefes alır ve bu ülke kısa süre sonra yaşayan yer olmaktan çıkıp, mezarlık olur. Fenerbahçe büyüklüğü ne şampiyonluk büyüklüğü, ne kupa büyüklüğüdür. Onun büyüklüğü başka bir büyüklüktür işte, adı konamaz… ”
18
2007
şairlerle toplu fotoğraf çektirmek
“Şairlere ödüller verileceğini duyunca, şunları düşündüm: Demek yasalar da yetmemiş, ölüm şairlerle toplu fotoğraf çektirmek istiyor. Hoşgörünün törel ve yasal sınırlarını paramparça ederek aşmış bir düşünceyi köşeli bir büyük ayraca, paranteze alacaklar. Alırlar! Daha dün, yaşayan şiir denince elleri tabancalarına giden adamlar, müessesenin küçük hisseli ortakları, şairlere iki paralık değer vermeyenler, gözlerinde tek bir şiir yaşatmayan kalem efendisi kentliler oturmuşlar, düşünmüşler, taşınmışlar, açık baskılar, gizli engellemeler yanında, böylesi bir Chester taslağını sunmuşlardır.
Tarihten, kendi tarihimizden biliriz ki, kardeşlerini az önce boğmuş bir padişahın bile elinde uzak ve kokusuz bir gülle yaptırdığı minyatürleri, çağdaş padişahların ise basına dağıtılmak üzre çocuklarla çektirdikleri birçok fotoğraf vardır. Şimdi çocuklar ve güller dahi yüz vermedikleri için olsa gerektir, müesses ölüm şairlerle toplu fotoğraf çektirmek istiyor. Bunun böyle olduğu aydındır.(1970)
Ece Ayhan
Sivil Denemeler Kara, YKY, 2.Baskı, 2001,s.82
18
2007
dilenci gözleriyle…
“Kırkını geçmiş bir adamın beyaz saçlarıyla, mektepten henüz çıkmış bir genç gibi hayatını tanzim edememiş bir vaziyette kalışından daha hazin bir şey tasavvur edemiyorum. Bütün nesiller, yanımdan kahkahalar ve şarkılarla geçip gidiyor ve ben dünyanın nimetlerine hâlâ bir dilenci gözleriyle kenardan bakıp durmaktayım.” (…)
“Gelin kâinatı izah ye tefsire çalışacağımıza, onun zevkini sürmesini bilelim. Bakınız, yıldızlar ne güzel… Bunlar, belki bizim cedlerimizin zannettiği gibi,lâcivert kubbeye çakılı birtakım altın başlı çivilerdir. Ay, belki güneş, eskilerin itikadına göre bir İlâhtır. Belki, yer yuvarlak bile değildir.» (…) «Şair ne bir hakikat habercisi, ne güzel konuşan, bir insan, ne de bir yasa koyucudur. Şairin dili düzyazı gibi anlaşılmak için değil, ama duyulmak üzere oluşmuş, musiki ile söz arasında, sözden fazla musikiye yakın iki arada bir dildir. Düzyazıda üslûbun “kurulması için kaçınılmaz olan öğelerin hiçbiri şiir için söz konusu olamaz. Şiir ile düzyazı bu itibarla birbiriyle oran ve ilgisi olmayan, ayrı düzenlere uyan, ayrı sahalarda ayrı boyutlar ve biçimler üzere yükselen ayrı iki yapıdır. Düzyazının doğurucusu akıl ve mantık, şiirin ise, algı bölgeleri dışında, gizlilik ve bilinmezliğin geceleri içine gömülmüş, yalnız aydınlık suların ışıkları zaman zaman duygu ufuklarına yansıyan kutsal ve isimsiz kaynaktır(…) Şiir düzyazıya çevrilemeyen nazımdır.Şiirde her şeyden önce önemli olan kelimenin anlamı değil, cümledeki söyleniş değeridir.(…) Herkesin anlayabileceği şiir yalnızca düşük şairlerin işidir(…) En güzel şiirler anlamlarını okuyucunun hayalinden alan şiirlerdir. Şiirde bazı bölümlerin şüphe ve belirsizlikte kalması bir yanlış ve bir kusur oluşturmak şöyle dursun, tersine şiirin estetiği bakımından vazgeçilmez bir şeydir. (…) Sözün kısası, şiir, peygamberlerin sözü gibi, çeşitli yorumlara uygun bir genişlik ve kapsam taşımalıdır. (…) En zengin, en derin ve en etkili şiir, herkesin istediği tarzda anlayacağı ve bundan dolayı da sonsuz duyarlıkları içine alabilecek bir genişliği olandır.»
Ahmet Haşim
18
2007
Solucan Şiiri
Solucan Şiiri
I.
uzuyor
solucanın
kafası
rüyasından
dışarı
çınlıyor
saçları
çınlıyor
II.
uyuyor
solucan
kafasında
rüyası
-çık diyor
bir ses
taşlı topraklı
ufkun meraklısı
III.
mırıltı
iki
ki
gece
M. Davut Yücel
14
2007
Yaşantılar duyuyordu…
İnsanların yaşantıdan söz ederken neyi kastettiklerini kendi kendime çoğu kez sormuşumdur. Bir teknisyenim ve her şeyi olduğu gibi görmeye alışkınım. Onların sözünü ettiği şeyi çok iyi görüyorum. Kör değilim ya. Tamaulipas Çölü üzerindeki ayı görüyorum, her zamankinden daha parlak, olabilir, ama gene de hesaplanabilir bir cisim, dünyamız etrafında dönen bir cisim; aslında bir çekim sorunu, ilginç, ama neden yaşantı? Ayın ışığı karşısında simsiyah görünen zikzaklı kayaları görüyorum; vahşi bir hayvanın sırtındaki zikzaklar gibi görünüyor olabilirler, ama ben biliyorum ki bunlar kayadır, olasılıkla volkanik olan taşlardır, bilmiyorum, bunu ayrıca incelemek ve saptamak gerekir. Neden korkayım? Eski vahşi hayvanlar artık yok oldu. Neden bunları düşüneyim? Ne taşlaşmış melekler; ne de şeytanlar görüyorum: Aşınmadan oluşan bilinen biçimleri, bir de kum üzerindeki uzun gölgemi, ama hortlak mortlak yok ortada: Neden kadın gibi olmalı? Tufan görmüyorum, yalnız ayın aydınlattığı, rüzgârdan su gibi dalgalanan kumu görüyorum; beni şaşırtmıyor, olağanüstü de bulmuyorum, hepsi açıklanabilir şeyler. Lanetlenmiş ruhların nasıl göründüğünü bilmiyorum, belki de gece, çölde görünen kara kaktüsler gibidirler. Benim gördüklerim kaktüsler, bir kez çiçek açıp sonra ölen bitkiler. Ayrıca (şu anda öyle görünse bile) yeryüzündeki ne ilk, ne de son kişi olmadığımı biliyorum, son kişi olmayı düşünmek beni sarsmıyor, çünkü değilim. Ne diye isteriye kapılmalı? Işıkta başka türlü bir şey gibi gözükseler bile dağ sıraları dağ sıralarıdır, ama burası Sierra Madre Oriental ve biz ölüler ülkesinde değil, Meksika’da Tamaulipas Çölü’ndeyiz, bir ilerki yoldan altmış mil uzaklıkta, acı bir durum, ama neden yaşantı? Bence uçak uçaktır, onu nesli tükenmiş bir kuş olarak görmüyorum, bozuk motorlu bir SuperConstellation başka bir şey değil, ay onu nasıl isterse öyle aydınlatsın. Olmayan bir şeyi neden yaşayayım? Bir şeyi sonsuzluğu dinler gibi dinlemeye de karar veremiyorum; adım attıkça duyulan kum hışırtısından başka bir şey duymuyorum. Üşüyorum, ama yedi sekiz saat sonra güneşin yeniden doğacağını da biliyorum. Neden dünyanın sonu olsun sanki? Sırf bir şey yaşamış olmak için saçma sapan şeyleri düşünemem ben. Yeşil gecenin içinde beyazımsı kum sınırını görüyorum, aşağı yukarı yirmi mil ötede sınır, Tampico yönünde olan bu sınırın öteki tarafında neden başka bir dünyanın başladığına inanayım? Tampico’yu bilirim. Salt fantezi yüzünden korkmaktan kaçınırım, ya da korku yüzünden dehşete kapılmaktan; mistik, olmaktan.
“Geliniz!” dedim.
Herbert dikiliyor ve hâlâ yaşantılar duyuyordu.
Max Frisch
Homo Faber, Çev. Sezer Duru, Can Yayınları, 1998,2. Baskı, s.26,27
07
2007
Eduardo Galeano ile Sohbet
(…)
Aslı Pelit: “Yazmak zor geliyor” dediniz aklıma geldi, daha önceki bir röportajınızda okumuştum, “yazmayı Kübalı bir müzisyenden öğrendim” diyordunuz. Bize anlatır mısınız bu hikâyeyi?
Eduardo Galeano: Perküsyonist mi?
AP: Evet.
EG: Evet, uzun zaman önceydi. Galiba, Devrim’in ilk yıllarındaydık, Küba’nın el değmemiş bir bölgesinde, daha oralara Devrim gelmemişti bile, Haiti’nin karşısındaki sahilde, Doğu’nun doğusundaydım. Bir arkadaşımla beraber, ikimiz, harika anlar geçirdik. Ağaçların altında, gerçeği öğrenirken, Devrim ülkeyi değiştirmekteydi, ve biz de bu değişimi görmek istiyorduk. Çok yüklü bir deneyim oldu. Bir gece bir grup müzisyeni dinliyoruz, ufak bir köyde, sahilde, dört müzisyenden birisi de perküsyonist, ama nasıl çalıyor, tanrılar gibi! Davulundan aklına gelebilecek her tür ses çıkıyordu. O davul gülüyordu, ağlıyordu, inliyordu, protesto ediyordu, susuyordu, fikrini söylüyordu. Neyse, bir çok kadeh ve şarkıdan sonra, ona çekinerek nasıl yaptığını sordum, neydi sırrı? O yaslıca bir adamdı, ben gençtim, çok ahmak bir soruydu benimki ama insan gençken böyle aptal sorular sorma hakkına sahiptir; böyle çalmasının sırrını sordum bende! O da dedi ki; “ ben sadece ellerim kaşınınca çalarım.” Hayatta unutmayacağım bir ders oldu bu. Bende ellerim kaşınınca yazmaya başladım, öyle belli bir saate ya da disiplinde yazmıyorum, ya da kendimi zorlamıyorum yazmak için. Eğer canim istemiyorsa, yazmama imkân yok. Yıllar sonra ancak böyle bir şansa sahip oldum tabii, ilk yıllarda gazeteci iken bazen hiç canim çekmediğinde de yazdım tabii. Ama simdi, yıllar sonra, daha özgürüm, yazar haklarından kazandığım para ile yaşıyorum, ve su anda gerçekten sadece ellerim kaşındığında yazıyorum. Kaşınmazsa, yazmıyorum!
(…)
Açık Radyo söyleşisinden alınmıştır..
21
2007
Türk işaret dilinde “Görsel Şiir”

Türk işaret dilinde “Görsel Şiir” – Dijital Teknik – 2007
21
2007
Işık
Gündüz mü gece mi belli değildi. Küçük oda donuk, koyu bir loşlukla dolup taşıyordu. Pencereden yağmurun perdelediği külrengi, siyahımtırak damlar görünüyordu. Aşağıda ise karanlık, hüzün verici avlu. Fakat bölünmesi olanaksız derin bir sessizlik vardı ki, Fidel Kampa’nın hoşuna gidiyordu.Yağmur dinmek bilmiyordu.Fidel’in çok sevdiği bu tatlı sessizlik sabahtan beri yağan yağmurun tekdüze fakat hafif gürültüsüyle canlanıyordu. Fidel, gerçekle düşün nerede başlayıp nerede bittiğini bilmiyordu.
Birkaç yıldan beri yakasını bırakmayan bir endişe güzel şeylerden zevk almasına engel oluyordu. Her an aklı acı bir olayın anısına takılıp kalıveriyordu. Şimdi de Paris’te bu büyük kentte, bir beşinci katın küçük, temiz bir odasına kapanmış, düşüncelere dalmıştı. Güneş batmak üzereydi.Bütün gün boyunca bulutlar hiç değişmemişti. Sabahın erken saatlerinden beri ışık ne artmış ne azalmıştı.Kirli, külrenginde bir ışıktı bu, elle dokunulacak gibiydi; örneğin biraz uzakta bulunan bir eşyayı alabilmek için bu ışığı bir yana itmek gerekiyordu sanki.
Jose Martinez Ruiz Azorin
“Uzun Liste”, İspanyol Edebiyatı Öykü Antolojisi, Dünya Kitapları, 2005, s.67
17
2007
“Şiir göndermeyin kardeşim!” (Varlık,Nisan 2007)
Varlık Dergisi’nin Nisan 2007 sayısında Enver (Paşa) Ercan gene “inciler”
dökmüş ortaya… Birçok “laga luga” söylemden sonra dergisine gelen yazıları
ve şiirleri okuyamadığını, yeterince değerlendiremediğini
söyleyip çokça yazı ve şiir geldiğinden yakınıp durmuş. Şu eski teraneyi
tekrar etmiş… (Bu numara ,aslında, dergisine itibar sağlamak için bir
editörün uyguladığı en klasik en beylik numaradır ya, her neyse geçelim)…
Bu noktada, kendisine burdan bazı “yeni” kavramları hatırlatalım;
-Zaman Yönetimi
-Değişim Yönetimi
-Süreç Yönetimi (Süreç İyileştirme Takımları)
Yukarıdakileri uygularsa(çalışırsa), “Selim İleri” gibi “suluboya” adamlara
“kutlama”lar tertip etmezse ve destekçilerine “mikro iktidar” numaraları
çekmezse, yarışmalarda jüricilik ve TYS’de başkancılık oynamazsa
pekala dergisine gelen yazıları, şiirleri okuyabilir ya da ehl birkaç kişiye
okutabilir. Hikâye bu kadar basittir.
(Zaten, kuşlar bana, Enver Ercan’ın bir şiirin ilk dizesini okuyup bu ilk
dizeyi beğenmezse şiirin geriye kalanını okumadığını, direkt
sildiğini söylediler. Eh, tabii ki bunu da şiiri gönderen saf ve iyi niyetli
insanlara açıklayamayacağı, yazıyı gönderene cevap veremeyeceği açıktır.)
Yazıda -utanmadan- şuna benzer laflar da etmiş: “Bize yazı gönderenler
kendilerinden yazı isteyip istemediğimizi, bize şiir göndermelerini isteyip
istemediğimizi düşünüyorlar mı hiç?”
Yani, dolaylı yoldan, “Göndermeyin kardeşim, yazı, şiir falan göndermeyin
kardeşim!” diyor.
Merak ediyorum, bununla birlikte, Enver Ercan, Varlık dergisini çıkarırken
şunu düşünemiyor mu:
Okur, Selim İleri’yi dergi kapağı olarak görmek, içsiz, tözsüz dosyalar ve
tekrarlanmış ağırbaşlılık retorikleri, didaktik numaralarla donatılmış bir
“varlık dergisi” okumak, böyle bir şeyi kitapçılarda görmek ister mi hiç?
11
2007
Duvar Saatleri
Bir Famanın duvar saati vardı ve her sabah onu ÖZENLE kurardı. Bunu gören Cronopio gülmeye başladı, evine dönüp enginar-saati ya da synara icat etti- her iki türlü de söylenebilir.
Cronopionun enginar-saati, duvarda bir deliğe sapından tutturulmuş çok iri cins bir enginardır. Enginarın sayısız yaprağı hem şimdiki saati, hem de aynı zamanda bütün saatleri gösterir, öyle ki saatin kaç olduğunu öğrenmesi için Cronopionun yapraklardan birini koparması yeterli olur. Soldan sağa doğru koparıldığından, yaprak hep doğru zamanı gösterir ve her gün yeni bir yaprak dizisini koparır. Tam ortasına geldiğinde zamanı ölçmek artık olanaksızdır ve merkezdeki sonsuz mor gülde uçsuz bir mutluluğu keşfeder Cronopio. Daha sonra onu sirkeli sosla yer ve deliğe başka bir saat yerleştirir.
Julio Cortazar
Açıklayıcı Bilgiler El Kitabı, Altıkırkbeş,1997, s.116
07
2007
Kaplumbağa Şiiri
I.
aksak
bir
adam
yürüyor
bastonunda
II.
— bir şarkı çalıyor
sözün sesini
seziyor
hava
III.
kaplumbağa
yuvasına
girdi
duyumsayınca
akşam kapandı
içimiz
deki eve kapandı
M. Davut Yücel
30
2007
Gece
(…)
İnsanlar, gitgide, istediklerine, dilediklerine inanmakla yetindiklerini, düşünüp tartmayı, ölçmeyi, olanı biteni görmeğe çalışmayı yavaş yavaş bir yana ittiklerini daha fark etmiyorlardır belki de. Bunun farkına varmağa başladıklarında ise ortalık iyice kararmış olacak. Sabahları güneş yeniden doğar gibi olsa da, ortalık yerinden aydınlanır gibi olsa da, gecenin karanlığı bütün bütün dağılmayacak hiç.
Bilge Karasu, Gece, Metis Yayınları, 1991
29
2007
Deniz Tarlası
yan yazılmıştır;
çarşaf gibi deniz
çarşaf gibi deniz
çarşaf gibi deniz
ışıklı tarla ışıklı
çarşaf gibi deniz
ışıklı tarla
çarşaf gibi
deniz
yan söylenmiştir.
(Sel Ebegümeci) / Zafer Yalçınpınar
25
2007
Trafik
Trafik
kentin baskısı kaldı bize
ve ışıkları trafiğin ya da kazası
oysa biz hep bir düş kazasında
yitirdik arkadaşlarımızı
karşıdan karşıya geçerken
eli bırakılan çocuklardık
o insan kalabalığındaki
son gülümsemesiydi annemizin
sonra hangi tarafa geçsek karşıda kaldık!
Zafer Ekin Karabay (1975 – 2002)
Saygıyla anıyoruz…
22
2007
P’enis Batur mu?
22
2007
bir kişiden azdır…
Pascal Quignard’ın “Dünyanın Bütün Sabahları” adlı romanında yazdıklarıdır:
Rahip Mathieu söze şöyle başladı:
“Antik çağın müzisyenleri ve şairleri şöhretten hoşlanırlar, imparatorlar ya da hükümdarlar onları huzurlarından uzak tutarsa gözyaşı dökerlerdi. Siz, adınızı hindilerin, tavukların, küçük balıkların arkasında saklıyorsunuz. Tanrımızın size bahşettiği yeteneği toza toprağa ve gururlu bir yoksulluğa gizliyorsunuz. (…) Tahta kulübenizin dibindeki küçük fare gibi kuruyup kalacak, kimse tarafından tanınmadan ölüp gideceksiniz.” Bu sözleri duyan Mösyö de Sainte Colombe sandalyesini şöminenin davlumbazının üstünde parçaladı ve haykırmaya başladı:
“Sizin sarayınız bir kulübeden daha küçük, oradaki kuru kalabalık, bir kişiden daha azdır benim gözümde!”
08
2007
Sessiz Yığınların Gölgesinde
İster politik, ister eğitici, isterse kültürel içerikli olsun, haberlerin niyeti “anlamlar” ileterek kitleleri anlamın egemenliği altında tutmaktır. Bir başka deyişle , kendini haberin sürekli olarak ahlaksallaştırılması zorunluluğu biçiminde dışa vuran “anlam üretimi” zorunluluğu. Daha iyi haber verebilmek için, daha iyi toplumsallaştırmak için, kitlelerin kültürel düzeylerini yükseltmeye çalışmak için vb vb… Hepsi palavra. Çünkü kitleler bu akılcı iletişim zorlamasına, insanı aptallaştıracak bir biçimde karşı koymaktadırlar. Onlar anlam yerine gösteri istemektedirler. Gösterge isteyen insanlara mesaj verilmeye çalışılmaktadır. Oysa onlar içinde bir gösteri olması koşuluyla tüm içeriklere tapmaktadırlar. (…) Burada söz konusu edilen şeyin bir yutturmaca olmadığını bir kez daha belirtelim. Çünkü söz konusu olan şey, kitlelerin istekleridir. Anında ve olumlu bir şekilde oluşturdukları stratejidir —yani kültürün, bilginin, gücün, toplumsalın emilip yok edilmesi. (…) Klaus Croissant adlı avukatın Fransa’dan sınır dışı edildiği gece; Fransa’nın Dünya Kupası’na katılmak için oynadığı eleme maçını naklen yayımlayan televizyon örneğini alabiliriz. “Santé” Hapishanesi’nin önünde gösteri yapan birkaç yüz kişi, Gece yarısı koşuşan bir avukat ve geceyi ekran başında geçiren yirmi milyon insan. Fransa kazandığında atılan sevinç çığlıkları. Aydın beyinlerin bu aptallaştırıcı vurdumduymazlık karşısında duydukları utanç ve şaşkınlık…
Jean Baudrillard
“Sessiz Yığınların Gölgesinde” Doğu Batı Yayınları, Çev: Oğuz Adanır, s.17-18,
07
2007
Baudrillard ve Globalleşme
(…)
SPIEGEL: Yani siz globalleşmeyi, Batı medeniyetinin yaygınlaştırılması kisvesi altında, bir tür sömürgeciliğin bir şekli olarak mı görüyorsunuz?
Baudrillard: Tüm karşıtlıkların çözüldüğü, Aydınlanma’nın son noktası olarak sunuluyor. Gerçekte herşeyi üzerinde pazarlık yapılabilir ve maddi karşılığı olan, değiş tokuş edilebilir değerlere çeviriyor. Bu süreç bir hayli şiddet barındırıyor çünkü her türlü eşsizliğin, tekilliğin ve tabii her farklı kültürün ve nihayetinde paraya tekabül etmeyen her türlü değerin de ortadan kalktığı bir normu ideal durum olarak hedefliyor. Görüyor musunuz: İşte bu noktada hümanist ve ahlakçıyım.
SPIEGEL: Globalleşme ile özgürlük, demokrasi ve insan hakları gibi evrensel değerler de yaygınlaşmıyor mu?
Baudrillard: Küresel ve evrensel olan arasında radikal bir ayrım yapmak gerekiyor. Aydınlanma’nın tanımladığı şekildeki evrensel değerlerin dünya ötesi bir ideali var. Ben’i özgürlüğüyle karşı karşıya getiriyorlar ki bu öyle basit bir hak değil, sürekli bir görev ve sorumluluktur. Küresel olanda bunlara yer yok; bütünüyle ticaret ve değiş tokuşun operasyonel sistemi söz konusu.
SPIEGEL: Yani globalleşme insanlığı özgürleştirmiyor, nesnelere mi indirgiyor?
Baudrillard: İnsanları kurtardığını iddia ediyor fakat sadece kuralları ortadan kaldırıyor. Bütün kuralların ortadan kaldırılması, daha kesin bir deyişle bütün kuralların salt pazarın kanununa indirgenmesi özgürlüğün tam tersidir – onun yanılsamasıdır. Onur, şeref, imtihan, feragat gibi eski moda ve aristokrat değerlerin artık hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur.
(…)
Jean Baudrillard ile Spiegel dergisinin yaptığı bir söyleşiden…
28
2007
“Livar” için Online Satış

“LİVAR” için online satış aşağıdaki adreslerden gerçekleşmektedir:
https://www.netkitap.com/kitap/71892/livar.htm
https://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=115818&session=67042298719314088105&LogID=
27
2007
Kambur Remi’nin Eksik Dilekçesi ve Dilekçenin Neden Tamamlanamadığıdır.
1. Açıkça anlaşıldığına göre, sayın başkanı bulunduğunuz baskın birliği,
Chinche’ye yeni bir mezarlık inşa etmek üzere yola çıkmış bulunmaktadır.
2. Yüksek korumanız altındaki askerler, bu gibi durumlarda, yokluk ve açlık gibi sudan bahanelerle başkaldıran komünerolara, ulusal gülmece ve tuzak kitabımız olan anayasamızın yüzbinbirinci maddesi gereğince, hapishane olarak mezarlığı gösterir.
3. Yukarıdaki madde gereğince, ya da aşağıdaki, hangisi olduğunu bilmiyorum, gözlüklerimi unutmuşum, zaten ha o olmuş ha öbürü, önemli değil… Heh, evet işte o madde gereğince baskın birliğinin elindeki mezarlık ayaklanan köylüleri barındıramayacak kadar küçük olursa, birlik komutanı yeni bir yer, özellikle, sonradan ellerini yıkayabileceği bir dere kıyısı seçer ve yeni mezarlığı oraya açar; Bu kamu girişiminde arsa belediye tarafından, ölüler de ordu tarafından temin edilecektir.
4.Chinche’nin zaten bir mezarlığı vardır, kapısız bir mezarlık ama bu.
5. Chinche peyzajı böyle önemli bir kamu kuruluşu için anayasanın öngördüğü koşullardan hiçbirine sahip olmamakla…
(…)
“Kim bu adam?”
Remi eğildi, yerden bir taş aldı.
“Kim olursa olsun,” dedi teğmen. “Ateş!”
Bir makineli tıkırdadı. O zaman açığa çıktı ancak, Remi’nin nasıl bir onulmaz hastalığın acısını çektiği. Mermiler kafatasının üstünü alıp götürmüştü. Kafatasının içinde beyin yerine bir sardunya duruyordu.
Manuel Scorza
Toprak Acısı, Çev: Müntekim Ökmen, 2.Baskı, 1986, Can Yayınları
24
2007
Orhan Kemal’in gözünde Nâzım Hikmet
(…)“Hapishanede çehrelerini sık sık görmeye mecbur olduğumuz bir topluluk var, kravatlı, bey ıskartası, muhasip, kasadar –hakaret olsun diye veznedar demiyorum- kâtip, tahsildar, maliye memuru, ne bileyim ben, bu çeşit “Küçük burjuva”lar. Bunların karakterleri malum: Hem kel, hem fodul. Bütün hareketlerinden, sözlerinden kendini beğenmişlikleri akar. Mesela Nâzım Hikmet’e bunlardan birisi der ki:
-Bana bak Nâzım, sen insandan anlamıyorsun azizim, sen insanları ayırt etmekten yoksunsun!
Ben kudururken Nâzım Hikmet “Sen insan ayırt etmekten yoksunsun,” diyen “Serseriye” hiç kızmaz, özellikle gülümser ve ona bomboş gözlerle bakar. Biliyorum bu bakış o kadar anlamsız ve boştur ki, anlayana sivrisinek saz… O böyle bakarken kim bilir hangi konu üzerinde düşünüyor, çok iyi bildiği karşısındaki bu budalayı –kim bilir kaç milyonuncu misalini- tekrar önündeki bir aynaya bakar gibi okuyor.”
Orhan Kemal, Yazmak Doludizgin, Günlük, Tekin Yayınları, 2002,s.30-31
08
2007
MONOKL 2 çıkmıştır…
Deneysel sanat ve edebiyat dergisi MONOKL’ın 2. sayısı çıkmıştır.
Ayrıntılı bilgi için:
https://groups.google.com/group/pustahali/browse_thread/thread/b9a37031e7a850c7
adresine ya da
www.monokl.net adresine bakabilirsiniz













































