Kas
03
2009
0

Michel Foucault’dan “İktidar” ve “Bilgi”

*

*

Foucault’nun kavramlarından:  “İktidar” ve “Bilgi”,  seçen ve çeviren;  Oruç Aruoba… Tan Dergisi’nin 1982’de yayımlanan Foucault özel sayısında yer alan bu çeviriye https://zaferyalcinpinar.com/iktidarvebilgi.jpg adresinden ulaşabilirsiniz.

Kas
03
2009
0

Kitle ve İktidar

Kedi, gücü, fareyi yakalamak, onu ele geçirmek, pençelerinin arasında tutmak ve nihai olarak da öldürmek için kullanır. Ama fareyle oynarken bir başka etken daha vardır.
Kedi farenin gitmesine izin verir, biraz kaçmasına, hatta arkasına dönmesine fırsat tanır; bu süre boyunca fare artık güce maruz değildir. Kedinin egemen olduğu uzam, fareye yaşattığı umut anları, bir yandan da bütün bu zaman zarfında onu yakından izlemeyi sürdürmesi ve onu yok etmeye gösterdiği ilgiyi ve yok etme niyetini asla elden bırakmaması; bunların hepsine, gerçek iktidar gövdesi ya da daha basit bir biçimde, iktidarın ta kendisi denebilir.

Elias Canetti
“Kitle ve İktidar”dan…

Kas
02
2009
0

KERİM ÇAPLI’YI UNUTMADIK!

2 Kasım 2004’te vefat eden sıkı davulcu Kerim Çaplı’yı unutmadık!

-Kerim Çaplı’nın hayat hikayesine www.kerimcapli.com adresinden ulaşabilirsiniz.

-Vefatının ardından Radikal Gazetesi’nde yayımlanan “Kayıp Yetenek” başlıklı yazıya https://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=cts&haberno=4021 adresinden ulaşabilirsiniz.

-Kerim Çaplı hakkında Karga Mecmua’da yayımlanan “Renkli Sağlam Uzun Aksak” adlı yazıya şu adresten ulaşabilirsiniz: https://zaferyalcinpinar.com/i16.html

-Kerim Çaplı’nın bir davul solosuna https://zaferyalcinpinar.com/kerimcaplimobydick.flv adresinden ulaşabilirsiniz.

Ayrıca bkz:  https://zaferyalcinpinar.com/blog/?p=501

*

Kerim Çaplı Band - Şarkı Listesi- 2001 (Kerim Çaplının kendi elyazısıyla...)

Kerim Çaplı Band’in Canlı Performans Şarkı Listesi, 2001

(Kerim Çaplı’nın kendi elyazısıyla…)

*

Kas
02
2009
0

Kaldırım Kenarı Çiçeği

Turgut Berkes’in Kerim Çaplı’ya ithaf ettiği Kaldırım Kenarı Çiçeği’nin videosudur…

Taife sıkı çalışmış.

Kas
02
2009
0

Saka Loncası (Zafer Yalçınpınar)

(…)
bize saka loncası derler
en yakın gökyüzü bizden geçer
(…)

Şiirin devamı için bkz:
https://zaferyalcinpinar.com/s74.html

Kas
02
2009
0

Haber: Kesintisiz “Yolda”

Bob Dylan’ın “Hayatımı değiştirdi; tıpkı herkesin hayatını değiştirdiği gibi,” dediği Jack Kerouac‘ın ‘Yolda’ adlı kitabı basılışının 50. yılı anısına ilk kez orijinal rulo haliyle yayınlandı.

(…)

Jack Kerouac’ın ‘Yolda’sı 1957 yılında Viking yayınevi tarafından basıldı. Kerouac’ın okurların gözünde artık efsaneleşmiş olan üç haftalık bir oturumda daktiloda yazdığı, halbuki aslında tasarlanması üç yılı bulan romanı, yazarın büyük uğraşları, tekrar tekrar elden geçirmeleri ve çıkarmalar yapmaları sonucunda basıldı.

Her ne kadar bir efsane haline gelmiş, pek çok insanın el kitabı olmuş olsa da, bu basılan Yolda, “uslanmış” bir Yolda idi. Çok ağır bir edisyondan geçirilmiş, bazı kısımları müstehcen bulunduğu gerekçesiyle sansürlenmiş, karakterlerin geçmişlerine dair önemli fikirler veren kısımlar çıkarılmış ve belki de önemlisi, paragraflara bölünmüştü ve Kerouac’ın romanın yüreği olarak gördüğü bazı yerler de parçalara ayrılmıştı.

(…)

Romanın 50. yılı olmasından dolayı Penguin, ‘Yolda’nın bu orijinal rulosunu neredeyse olduğu gibi, okunurluk açısından ufak tefek düzeltmeler dışında hiç değiştirmeden ve hatta yeri geldiğinde imla hatalarını bile koruyarak bastı. Tek paragraf halinde. Yolun kendisi gibi. Bu versiyonun ‘Yolda’nın hakiki versiyonu olduğunu iddia etmek ne kadar doğru olur, o tartışılır. Şurası kesin ki, bu metin, ‘Yolda’nın el değmemiş versiyonudur. Yeri geldiğinde çok dolaşan, yeri geldiğinde karakterlerin geçmişini daha çok dolduran, yeri geldiğinde aşırılıklarını daha fazla ortaya koyan bir ‘Yolda’dır.

(…)

Bkz: https://www.ntvmsnbc.com/id/25013759/

Kas
01
2009
0

Paul Verlaine’in Cenazesi

10 Ocak 1896’da, Quartier Latin mahallesinde yağmur altında bir tabut geçti. Ardında zamanın en ünlü kişileri vardı. Vachette meyhanesinin  patronu haykırdı: “Bu ayyaşın törenine Bakanlar da geldi ha!”. Bu cenaze töreni VERLAİNE içindi.
3 Ocak çarşamba günü Descartes sokağında Bayan Krantz’ın evinde ölmüştü. O, Krantz’ı biç sevmezdi. Bütün aşkı “kötü meleğim,,” dediği bir kaldırım kızı olan Esther’e karşıydı. Amansız bir sayrılığın pençesinde kıvranan VERLAİNE son gece yatağından düşmüştü. Bayan Krantz yerden kaldıramadı. Bütün bir geceyi yerde geçirdi. Bu yüzden sayrılığı daha da ağırlaştı ertesi gün. Esther son kez görmeye gelmişti onu. Kapıda Bayan Krantz ile kavgaya başladılar, istemiyordu Krantz, Esther’in girmesini. Yaşantısının son yılları bu iki kadının kıskançlıkları arasında geçmişti. Son soluğunda bile rahat bırakmıyorlardı VERLAİNE’i. Yalvarıyordu: “Susun. Çektiğim yetmiyor mu? Bırakın huzur içinde öleyim”. Montesquiou yaman bir söylev verdi Krantz’a: “Yüce bir görevi yerine getiriyorsunuz. Rolünüz ölümsüzdür. Büyük şaire özen gösteriniz!”
Akşam saat 7’de gözlerini yumdu VERLAİNE. Tören günü büyük bir şaşkınlığa uğradı bütün mahalle. Devrin en ünlü kişileri gelmişti cenaze törenine. Bu ne değişiklikti! Bütün bunlar bir sokak kadınının yanında yaşayan bu esrik insan için miydi?
Cenaze odadan çıkarılırken bağırmaya başladı Krantz: “VERLAİNE’in kutsal betiği çalınmış. Kim aldıysa versin, yoksa rezalet olur.” Sanat severlerden biri almıştı; ozandan bir anı saklamak için. Geri verdi. Bayan Krantz kilise töreninde bile uslu durmadı. Bu kez de Esther’in dua töreninde bulunmamasını istiyordu. Kiliseye girerse ölünün başında yaygarayı koparırım diyordu. Ona “VERLAİNE yalnız sizindi. Göreviniz yücedir. Ama şimdi ölünün kutsanması gerekir. Esther’in kiliseye girmesine engel olamazsınız. Kilisenin kapısı bütün insanlara açıktır” dediler. İster istemez sustu Krantz. Esther’in yüzü hüzün doluydu, karmakarışıktı. Düz, geniş, kapıyı gözeten, acıyla çarpılmış bir yüzdü bu. Yanında iki sokak kızı daha vardı. ‘Ah gözü yaşlı üç kaldırım çiçeği!
VERLAİNE’i toprağın kucağına verdiler. Esther mezarın üstüne eğildi: “VERLAİNE  bütün dostların orda!” diye haykırdı. Yüce bir çığlıktı bu. Görülüyordu, belliydi VERLAİNE’in onu neden, bu denli sevdiği. Bu çocuksu çığlıklarda derin, yüce bir büyü vardı.
Copee, Barres, Mallarme, Mendes ve Moreas birer konuşma yaptılar. En gerçek ve hazin söylevler ilerde Mallarme ve Claudel’in yapıtlarında yer alacaktır:
“Verlaine? Gizlendi şimdi otların arasına.”

Philipe Barres
Journal de France

Kas
01
2009
0

Ararenk

(…)
Ararengin peşindeyiz çünkü biz,
Rengin değil, ararengin sadece.
Ancak öyle sarmaş dolaş ederiz
Kavalı boruyla rüyayı düşle.

(…)

Paul  Verlaine

“Şiir Sanatı” adlı şiirinden…

Eki
31
2009
0

Türkiye’de Yazar Ne İle Yaşar?

“İnsan ne ile yaşar?” başlığı altında yüzlerce saçmalığı içeren Koç gibi bir Bienal’in düzenlendiği, yazar ve okur olmayanları standlarda, imza günlerinde, labirentlerde ve söyleşilerde buluşturmayı ilke edinmiş şehirdışı kitap fuarlarının/pazarlarının/borsalarının şişirildiği, endüstrileşmiş ve içi boşalmış festivallerin planlandığı şu günlerde “Türkiye’de Yazar Ne ile Yaşar?” başlıklı bir yazı dizisini paylaşmak yerinde olacaktır. 1979’da Milliyet Sanat dergisinde Alpay Kabacalı tarafından kaleme alınan bu yazı dizisinin bazı bölümlerine aşağıdaki adreslerden ulaşabilirsiniz.

TÜRKİYE’DE YAZAR NE İLE YAŞAR?

Birinci Meşrutiyet ve Abdülhamit Dönemi:
https://zaferyalcinpinar.com/yazarneileyasar.jpg

Milli Mücadele Dönemi
https://zaferyalcinpinar.com/yazarneileyasar2.jpg

Cumhuriyet Dönemi
https://zaferyalcinpinar.com/yazarneileyasar3.jpg

1940-1950 Dönemi
https://zaferyalcinpinar.com/yazarneileyasar4.jpg

Eki
30
2009
0

Şair Nigâr Hanım

Aralık 1905

Yazmak benim için büyük bir teselli idi, hem teselli, hem mükâfat. Onbeş seneyi geçen bir müddetten beri matbuat âleminde bulunduğum için gerek yurdiçi, gerekse yurddışı gazetelerinin hakkımda neşrettikleri makalelere lâkayıt kalmadım; bunlardan müteselli ve müftehir oldum. Fakat her şeyi yıkan zaman, yokedemediği duyguları ve alışkanlıkları da hiç olmazsa yıpratıyor.
Başlangıçta hergün, sonraları haftada yahut ayda bir defa can attığım, dert döktüğüm şu deftere artık aylar geçiyor da el sürmüyorum. Hayata küskünlüğüm beni sanki ölüm sessizliği içinde yaşar gibi bulunduruyor. Görünüşte kimseye dargın değilim, fakat ruhumu derin bir acılık kaplıyor.

Şair Nigâr (Binti Osman)
“Hayatımın Hikâyesi”nden…

Not: Ece Ayhan tarafından kaleme alınan ve 1967’de Şiir Sanatı Dergisi’nde yayımlanan “Şair Nigâr Hanım” adlı yazıya https://zaferyalcinpinar.com/bbkara/sairnigarhanim.jpg adresinden ulaşabilirsiniz.

Eki
29
2009
0

Savurur bıçağını dalgalara…

BİR ADADAN TÜRKÜ

Çekip gidecekse biri
Bütün yaz topladığı
Midye kabuklarıyla
Atar denize şapkasını
Gider dağınık saçlarıyla.
Sevgilisine hazırladığı
Masayı yuvarlar denize,
Döker bardaktan kalan
Son damla şarabı da.
Ekmeğini balıklara verir
Bir damla kan katar denize
Savurur bıçağını dalgalara
Kundurasını da gömer sulara
Aşkı, inancı, umudu da;
Ve çeker gider dağınık saçlarıyla
Sonra döner yeniden
Ne vakit?
Sorma.

INGEBORG BACHMANN
Çev: Kundeyt Şurdum


Eki
27
2009
0

Kupür: “Çağdaş Türk Şiiri Dünyada Yalnızdır” (1989)

25 Şubat 1989 tarihli Milliyet Gazetesi’nden bir kupür…

*

Eki
27
2009
0

Kupür: “İlhan Berk jüriden ayrıldı.” (1990)

21 Aralık 1990 tarihli Milliyet Gazetesi’nden bir kupür…

*

Eki
26
2009
0

Okuduğum En Kederli Kitap: “Bakışsız Bir Kedi Kara ve Ortodoksluklar”

Bilindiği gibi Ece Ayhan’ın “Bakışsız Bir Kedi Kara” ve “Ortodoksluklar” adlı kitapları 1997’de Murat Nemet-Nejat tarafından İngilizce’ye çevrilmiş ve “Sun&Moon Press” tarafından Amerika’da yayımlanmıştı. (Ardından, 2008’de “Chris King ve Poetry Scores” taifesi Ece Ayhan’ın şiirlerinden bestelenmiş şarkılardan ve çeşitli şiir okumalarından oluşan bir sivil kayıt da yaptılar. Bkz:  https://zaferyalcinpinar.com/blog/?p=399 ) Virgül Dergisi’nin Ekim 1997’de yayımlanan ilk sayısında Chris King’in “Bakışsız Bir Kedi Kara ve Ortodoksluklar” üzerine bir makalesi yayımlanmıştı. Sonuçta, “Okuduğum En Kederli” kitap adlı işbu makalenin tam metnine https://zaferyalcinpinar.com/enkederlikitap.jpg adresinden ulaşabilirsiniz. Makaleyi Orhan Koçak çevirmiş…

Eki
26
2009
0

Haber: Virgül, noktalandı.

” Edebiyat eleştirisi dergisi ‘Virgül’ ekonomik zorluklar ve dağıtım sorunları nedeniyle yayın hayatına 131. sayısı olan Kasım-Aralık sayısıyla son veriyor.

Derginin ‘Noktalı Virgül’ başlığıyla yaptığı yazılı açıklamada, ‘Ekim 1997’den beri, 12 yılı aşkın bir süredir aralıksız yayımlanmakta olan dergimiz ekonomik zorluklar ve dağıtım sorunları yüzünden yayın hayatını sona erdiriyor’ denildi.

Eki
25
2009
0

Bir Şey Bitiyor (Karl Krolow)

Bir Şey Bitiyor

Koy bir masal kitabını
dizlerinin üstüne

Neydi
su içinde bir atlı koşudan başka?
Kısadır gezi
mezardan mezara.

Geçmiş
bir peyzaj olarak kalır
çabucak uzaklaşan
kadınlarla.

Son gelir
kimsenin artık
görmek istemediği
resimlerdeki yapraklarla

KARL KROLOW

(Çev: Hilmi Tezgör)

Eki
25
2009
0

Bir Ece Ayhan fotoğrafı daha…

1957’de,  Pazar Postası’nda Ece Ayhan…

Eki
24
2009
0

Yazardan Okuyucuya Yeni Yollar: “Lichtzeile, Mail Art, Pflückliteratur”

Yazardan Okuyucuya Yeni Yollar: “Lichtzeile, Mail Art, Pflückliteratur”
Yazma eylemi, eğlence için yazılanları bir kenara koyarsak, evrendeki yoğun varoluşun bir arşivleme çalışması, bir koordinasyon sistemi çizme, devamlı sorarak yön bulma, bilinçlenme çabasıdır. Bir yandan kaçmanın yerine kovalamayı yeğlemektir, öte yandan totaliter güçler karşısındaki müzmin eli ermezliğin tesellisidir. Öğrenmeliyim, tanımalıyım, gözlem yapmalıyım, diyen yazar, gece gündüz {genelde gece!) diken üstündedir. Güzeli, çirkini, komiği, çarpığı, insanı, yani kendimi görmeliyim, anlamaya çabala-malıyım ki yazımın malzemesini çıkartabileyim, diye koşturur durur olayların ve insanların peşinden. Bu uğraşının getirdiği doyum, içindeki “yazar”la olan barışıklıktır, bir tür boşlukta olmama durumudur, tabanlılıktır (çoğu zaman).
(…) Okuyucu! Ulaşılması gereken kişi/kitle. Ama “Nasıl ulaşacaksın?” Kendileri veya çekmeceleri için yazı yazanların haricinde, yazınsal ürün verenlerin en sık yanıtlamak zorunda kaldıkları sorulardan biridir bu.(…)

Ercüment Aytaç
Kitap-lık Dergisi, Sayı:25, 1997

Ercüment Aytaç’ın yazısının tam metnine şu adresten ulaşabilirsiniz: https://zaferyalcinpinar.com/yazardanokuyucuya.jpg

Eki
24
2009
0
Eki
23
2009
0

Kendi kendini alkışlar gibi…

(…)Rahat rahat yetmiş yaşında vardı. Sırtında yer yer iplikleri görünen ama yine de temiz bir ceket vardı. Güler yüzü sanki kendi kendini alkışlar gibiydi. Şapkasız başı saçsızdı. Bu çeşit çalgıcıların geleneğine uyarak şapkasını içine para atılsın diye önüne yere koymuş, ayakta duruyordu. Yer yer çatlamış eski kemanını çalıyor, yalnız ayağını kaldırıp indirerek değil, öne doğru eğik duran bütün vücuduyla tempo tutuyordu. Ama çaldığı şeyde birlik yaratmak için gösterdiği bütün çaba boşunaydı. Çünkü çaldığı parçada ne zaman ölçüsü vardı ne de melodi. Nağmelerin birbiriyle ilgisi yoktu. Buna rağmen çaldığı eserine kendini kaptırmıştı. Dudakları titremekte, gözleri önündeki notaya dikili habire çalmaktaydı. Evet, gerçekten önünde nota vardı. Diğer bütün çalgıcılar ezberden çaldıkları halde, bu ihtiyar kalabalığın ortasında önüne kolay taşınır cinsinden küçük bir sehpa koymuştu. Üzerinde yırtık pırtık, pis nota kâğıtları duruyordu. Sanki bunlar birbiriyle ilişiksiz olarak ortaya dökülen nağmelere güzel bir düzen vermek için konulmuştu. (…) Onun bu hali, önünden gelip geçen yığınların neşesini kamçılıyor, kendisine gülüyorlar diğerleri bakır paraları cebe atarken ihtiyarın şapkası hep boş kalıyordu. (…) Bir süre daha çalmasına devam etti. Sonunda bıraktı. Uzun zaman kendinden geçmiş de sonra ayılmışçasına önce gökyüzüne baktı. Yaklaşan akşamın belirtileri görünmeğe başlamıştı. Sonra şapkasına baktı, boş olduğunu gördü. Neşesini bozmadan şapkayı alıp giydi.

Franz GRILLPARZER
Fakir Çalgıcı, Yankı Yayınları, Çev: Esat Nermi s.10-11

Eki
23
2009
0

Görsel İş: “Yazarken” (Zafer Yalçınpınar)

“Yazarken” – Zafer Yalçınpınar 2009

Eki
22
2009
1

Söyleşi: Beter Düşkünü (E.M.Cioran)

Kitap-lık Dergisi’nin 1995’te yayımlanan 16. sayısında bir Cioran klasiği… Christian Bussy tarafından gerçekleştirilen söyleşiyi Haldun Bayrı çevirmiş… Söyleşiye https://zaferyalcinpinar.com/cioranroportaj.jpg adresinden ulaşabilirsiniz.

Not: İşbu söyleşi Cioran’ın söyleşilerinin bütünlendiği “Ezeli Mağlup” adlı kitapta yer almamaktadır.

Eki
22
2009
0

35 sene arayla Henri Michaux…

***

Bir Henri Michaux Deseni (1946)

***

Bir Başka Henri Michaux deseni (1981)

***

Eki
21
2009
0

Üst Üste Çadırlar (Oruç Aruoba)

İstanbul bir meyve bahçesidir.
________Le Corbusier(1924)

Bir zamanlar, ders vermek İçin Türkiye’ye gelen bir (midesine düşkün) İskoç felsefeci, yanında, Türk mutfağı üzerine bir İngiliz hanım gastronomun yazdığı bir kitap getirmişti. Hanımın temel tezi, Türk mutfağı üzerine temel yorumu, bunun, göçebe bir halkın mutfağı olduğundan dolayı, kolay taşınabilir, küçük ögeli yemeklerden oluştuğuydu. Oradan oraya göçen insanların yanlarında kolayca götürebilecekleri yemekler… Bizim (midesine olduğu kadar esprisine de düşkün) İskoç da, dolma, sarma, börek, şiş, sucuk, pastırma yedikçe, bu yoruma doğrulamalar bulur; at sırtında giderken ceplerine doldurdukları köfteleri atıştıran göçebeler getirirdi gözünün önüne…
Espri bir yana, aradan geçen bunca yerleşik toplumdan sonra, bu ‘menkul’ mutfak tasarımı -en azından Osmanlı mutfağı için- uygunluğunu yitirmiş gibi: Topkapı Sarayı’na Sinan’ın eklediği olağanüstü mutfağa İmparatorluğun dörtbir yanından ‘ithal’ edilerek getirtilen, ya da burada geliştirilen yemek türleri bunu gösteriyor. -“İzmir İşi Köfte” ya da “Beğendili Kebap” da yiyoruz artık; ama, bu ‘kuşbaşı’ yemek alışkanlıkları da büyük ölçüde sürüyor.
Acaba başka yaşam alanlarında ne ölçüde ‘gayri-menkul’ olmuşuz? Anadolu’ya gelen Türk boylar, göçebelikten  ne  ölçüde   kurtulup yerleşikliğe ne  ölçüde geçebilmiş? Bugünkü  kentlerimizin  ‘yerleşiklik’ düzeyi ne?
Bu soruya yanıt ararken bakılacak ilk alan, yerleşmenin kendi alanı: İçinde yaşadığımız yerler, e v l e r i m i z; ve onların da içinde yer aldıkları yerler, k en t l e r i m i z.
İki çarpıcı olguyla başlayalım işe:-
Türk evlerinin (ister köyde ister şehirde) içleri son derece temiz-pak (“bal dök yala”) olduğu halde, dışları son derece bakımsızdır, pistir. Bu olgunun temel bir göstergesi, İyice burjuvalaşmış küçük bir kesim dışında hâlâ süren ‘eşikte ayakkabı çıkarma’ âdetidir: Pislik dışarıda, temizlik İçeride…
İkinci olgu, kentlerimizde ekonomik düzeyi yüksek bölgelerde apartmanların çoğunluğa geçme eğilimine karşılık, tek katlı evlerin genellikle ekonomik düzeyi düşük bölgelerde bulunması. Bu olgu, belki ekonomik nedenlerle (arsa pahalılığı) ya da kentleşme sürecinin genel özellikleriyle (gecekondulaşma; arsa kapama) açıklanabilir; benim bundan çıkarmak istediğim sonuç ise şu : Türkiye’de ekonomik düzey yükselmesine eşlik eden bir yerleşim eğilimi, evden apartmana geçiş olgusudur. Yani, ekonomik düzey yükseldikçe, bir yandan evler yıkılarak yerine apartmanlar yapılır, bir yandan da insanlar evlerden apartmanlara taşınır. Kasabalarda ve küçük kentlerde, ölçek küçüklüğü sayesinde daha açık görülen bu olgu, büyük kentlerimizde, başka olgularla İçice de olsa, epey yaygın : Ankara’nın Bahçeli(!)evler’inde ya da Gazi Osman Paşa’sında git gide kaybolan evler, villalar; onların yerinde git gide daha yükseğe yükselen apartmanlar… İstanbul’un Levent’inde bu açıdan ilginç bir gelişme, bahçeli villaların şirket büroları haline gelmeleri. Bu bakımdan bir gariplik, birçok İstanbullu (?) zenginin, ekonomik açıdan bahçe içinde bir evde rahatlıkla oturabilecekleri halde, ‘lüks’ apartman katlarını yeğlemeleri -bahçe içinde bir evde oturma, çok küçük bir ultra-zengin azınlığın (o da, muhtemelen, beğenileri yüzünden değil, ‘statü’leri gerektirdiğinden) imtiyazında; ya da, eski aile konaklarında ya da yalılarında (birçoğu da istemeye istemeye) oturan köklü ailelerin imtiyazında. Bu sonuncular da (kaderin cilvesi!), çoğu zaman, ekonomik düzeyleri yetmediğinden; onu yükseltmek için, yalılarını, konaklarını satıp, karşılığında kat alırlar: Milyonlara (artık milyarlara) satılan yalıyı, konağı bekleyen de, gene, apartmana dönüşmektir…
Bu olgunun garipliği şurada: Dünyanın hemen her yerinde, kapitalistleşme süreci içinde, ekonomik olanakları artan burjuva, bahçeli ev edinme yönelimi gösterirken, Türkiye’de tam tersi oluyor -Batı’nın kapitalist kentlerinin banliyöleri tek katlı evlerden oluşurken, İstanbul’un, Ankara’nın, İzmir’in banliyölerinde koca koca ‘blok’lar, ‘site’ler yükseliyor; kapitalist toplumlarda, apartman katında oturanlar en düşük gelir düzeyine sahip kesimken, Türkiye’de üst gelir düzeyliler oluyor.
Aynı şekilde, sanayileşme ve kentleşme sürecinin başka toplumlarda yarattığı yoksulluk bölgeleri (“slum”lar) şehir merkezindeki büyük (ama eski) yapılardan oluşur; bizde ise, şehir dışında, bahçe içinde (yepyeni!) evlerden -bizim kent merkezlerimizdeki (onlar da yeni) büyük apartmanlar ise, zenginlerin konutlarıdır…-Buradan da garip bir görünüm: Ankara’nın Kavaklıdere’sindeki beş katlı bir apartmanın beşinci katındaki 280 metrekare falan dairesinde oturan, işyeri Kızılay’da olan yeni palazlanmış işadamı, sabah kalkıyor, apartmanının beton ‘bahçesi’ne parkettiği 280 SE falan Mercedes’ine binerek ikibuçuk kilometre katediyor, bir ara sokakta zar-zor peylediği park yerine arabasını bırakıp, beş katlı bir apartmanın ikinci katma çıkıyor. Bu açıdan, arabasını Kadıköy’de parkedip, ‘karşı’ya vapurla geçen, ya da arabasıyla Köprü’nün hengamesine katılan İstanbullu daha mı burjuva? -o da, Erenköy’de ondördüncü falan katta oturuyor; işyeri de Karaköy’deki altı katlı bir ‘han’ın üçüncü katında… Oysa, New York’daki, Londra’daki, Frankfurt’taki burjuva, sabahleyin bahçeli evinin garajından arabasıyla çıkıyor, tren/metro istasyonuna gidip arabasını parkediyor, sonra da yüz kilometreye varabilen bir yolculuktan sonra, bir gökdelenin bilmemkaçıncı katına çıkıyor…
Bunlar acaba yalnızca ekonomik azgelişmişlikten, gelişmekte-olmaktan mı ileri geliyor? ‘Geri’lik ne anlama geliyor burada?
* * *
Ekonomi temelli toplum kuramları, burjuvaziyi (en azından tarihsel başlangıçlarında) büyük çapta kültürsüz ve görgüsüz sayar -nasıl başka türlü olsundu ki, yeni bir sınıf olarak-; bu yüzden, dolaysız yaşam, görgü/görenek ‘değer’lerini bir önceki egemen -köklü- sınıftan; aristokrasiden devraldığını söyler. (Bu duruma en somut örnek, burjuvazinin gözde otomobili Rolls-Royce’dur: Meraklı bir aristokrat ile becerikli bir mühendisin işbirliği sonucu yaratılan bu ‘alet’, burjuvazi devralana dek, zengin kalabilmiş aristokratlara ‘hitap’ ediyordu.)
Bizde de aynı ‘öncekine dönüş’ süreci işlemişe benzer; ama, sanki çok daha gerilere gidilmiş: İstanbul saraylısı ve taşra eşrafının görgü/göreneği (nedense) etkisiz kalmış; palazlanan burjuvazi de daha geriye, göçebe Anadolu geçmişine dek geri giderek, elde ettiği ekonomik güçle gerçekleştireceği yaşamsal ‘değer’leri oradan almış. Bu işlem sırasında, yoğun kentleşme içinde köyden kente çok hızlı aktarılan nüfus, zaten cılız olan yerleşim köklerini yeniden sökerek (“yorganını sırtına vurarak”) şehre gelirken, göçebe bilincini yeniden ve daha güçlü olarak canlandırmış. Bu arada, kentleşme süreci de, bu yoğun nüfusun eski şehirlilik geleneğini ‘usturuplu’ bir biçimde devralmasına elverecek bir biçimde yürümeyince, bugünkü duruma gelinmiş: köy irisi kentler olan şehirler…
Şunu söylemek istiyorum, kısaca:-
Türkiye’nin kentleri, en temelde, göçebe bir bilinç üzerinde gelişmektedir.
Birimlerden başlarsak da, yukarıdaki önermenin bir çıkarımı şu:-
Türkiye’deki temel yerleşim birimi haline gelmiş olan apartman, bir göçebe oba mantığıyla işleyen bir olgudur.
İlkin dilsel açıdan yaklaşalım.- Apartment sözcüğü kendi anadillerinde “ayrılmış bölme” gibi bir anlama geldiği halde, Türkçe’ye geçince, ilginç bir dönmeyle, o bölümlerin oluşturduğu toplam yapıyı niteler olmuş. Böylece, Batı’da aslında eski ve başlangıçta tek başına bir konut oluşturan büyük bir yapının sonradan bölümlendirilmesiyle oluşturulan aparment’ların yerine, Türkiye’de apartman, yeni ve baştan bölmeli olarak kurulmuş bir yapıdır. Bu açıdan bir başka terslik de, Batı’daki ilk apartment’ların oluşma sürecinin, şehir merkezindeki eski yapıların korunmasıyla sonuçlanmasına karşılık, Türkiye’de yapılan apartmanlar eski yapıların (köşklerin, konakların, evlerin) yıkılması sonucu oluşmuştur. Nitekim, Türkiye’de “apartman irisi” gibi bir anlama gelen blok’lar ya da site’ler, Batı’da kent dışına yapılır; kent içine yapılan gökdelenler ise, konut değil, işyeridir.
Bütün bunlardan, Türkiye’deki ‘apartman’ olgusunun temelinde şöyle bir tasarım bulunduğu sonucunu çıkarabiliriz : Nasıl bir göçebe oba, konakladığında, ortak bir (boş) alan üzerinde y a n y a n a toplanan çadırlardan oluşursa, bir ‘apartman’ da, aynı ‘arsa’ üzerinde, ama bu kez ü s t ü s t e toplanmış ‘dairelerden oluşur.
Bu tasarımın ne denli göçebe nitelikler taşıdığına, şimdi bazı gözlemler yoluyla bakalım:-
İnsan gözleriyle görmese inanmaz : Ankara’nın Kavaklıdere’sinin Bülten Sokağı’nda, beş katlı bir apartmanın üçüncü katında oturan; mutfağında musluk, lavabo, pis su boşaltım sistemi, vb. bulunan bir evkadını, bulaşığını bir tas içinde yıkadıktan sonra, tası mutfağının penceresinden aşağı boca ediyor…
Bu hanım, yaklaşık bir kuşak öncesinden Ankara’ya gelmiş (bu arada da bir hayli varlıklılaşmış) bir ailenin kızı: Kayınpederleri aynı apartmanın en üst katında; kızkardeşi ye eniştesi karşı apartmanda; halası yandaki apartmanda; dayısı iki apartman aşağıda – uzatmaya gerek yok…
Bu belki de biraz aşırı ‘tipik’ örnek, şunu gösteriyor: Aslında bir tür yerleşiklik içinde bulundukları köylerinden, henüz bilmedikleri bir yaşam biçimine girecekleri kente göç ettiklerinde, bu ailenin fertleri, en eski göçebe bilinçlerini yeniden kurmuş; yeni ‘yerleşiklikleri’nde de en eski ‘oba’larını yeniden oluşturmuş, eski çadırlarına geri dönmüş…
Ancak, eski obalarda kan bağı ya da ortak geçmiş yoluyla sağlanan toplumsal birlik, ve bunun temeli olan gelenek/görenek, tabii ki, bir apartmanın ‘çadırlar’ı arasında kurulamaz, oluşturulamaz duruma gelmiştir artık: Bu ‘sabit oba’lardan artık her isteyen ‘çadır’ satın alabiliyor ya da kiralayabiliyor; bazı durumlarda gelir düzeyi bile yeterli bir birlik sağlamıyor.
Bu da ilginç bir biçimde apartmanların yönetimine yansıyor: Gürültüsüz patırtısız yönetilen apartman var mı? ‘Oba’ birliği olmaksızın biraraya gelen ‘çadır’ sakinleri, bir türlü anlaşamıyorlar; her ‘çadır’ gittikçe kendi içine kapanık, kendi kendine bir birim oluşturuyor. (Örneğin, bir daire sakini, apartman yöneticisine şöyle diyebiliyor: “Ben radyatörlerimin musluklarını kapattım, soba yakıyorum; yakıt parası vermeyeceğim”…)
Obanın dayanışma unsuru bu yolla yitince, zaten başlangıçta başkaca bir ortaklık da bulunmadığından, kentlerimizde görülen keşmekeş ortaya çıkıyor. Kent sokaklarındaki; apartmanlarımızın bahçesinde, önünde, hatta girişinden başlayan düzensizlik, bakımsızlık, pislik, keşmekeş…
“Belediye hizmeti” kavramının göçebe yaşam biçimine ne denli yabancı birşey olduğunu düşünelim: Üzerinde konakladığı yayla, oba için, geçici bir çevre, bir mevsim sonra geçilip gidilecek bir uzam, geleceği hesaba katılması gerekmeyen bir doğa parçasıdır -belki ertesi yıl oraya yeniden gelinmeyecektir bile. Bu yüzden göçebenin bu yerde yapması gereken tek ‘çevre düzenlemesi’, çadırının tabanına gelecek toprak parçasını düzleştirmektir. Sonra da, temiz tutacağı tek yer, çadırının içidir; onun tek yaşam yeri budur. Geriye kalan geniş doğa parçası, kendi haline bırakılır; zaten, onu göçebe için değerli kılan, kendi haline bırakılmış halidir.
Bu gözle bakınca anlıyoruz: Kentlerimiz de bizim için böyle bir anlam taşımıyor mu? Sabah çıktığımız ve akşam döndüğümüz (ve tertemiz tuttuğumuz) evimizdir asıl ‘yer’imiz; gerisi, içinden geçip gittiğimiz boş uzam.. Aldırmayız bu uzama; yani kentimize – tıpkı obanın yaylası gibi, kendi haline bırakırız onu; o da, gerçekten ‘yayla’laşır, ‘doğa’laşır – ‘orman’laşır: Keşmekeş…
Böylelikle, Le Corbusier’nin New York’ta teşhis ettiği “barbarlık durumu”na ulaşıyoruz; ama bambaşka bir yoldan : New York’ta köklü kültür eksikliği ve yaşam ilişkilerinin salt ekonomi ilişkilerine indirgenmesi sonucu doğan ‘canavar’ kent, bizde, yerleşikliğin anlamına yabancılığımızdan; kentin varlık koşulu olan şehirli yaşam biçimine aykırılığımızdan doğan, ‘doğal haline bırakılmış’ kent oluyor.
Göçebe oba, yalnızca bir mevsim kaldığı yaylasını ne denli kirletirse kirletsin, oradan gidecektir; doğa da, rahat bırakılacak, kendi kendisini temizleyecektir. (Obanın geride bıraktığı pislikler, doğanın eritebileceği türdendir.) Oysa göçebe bilinç sahibi ‘şehirli’, yerleşiktir de aynı zamanda -göçebeliğiyle yerleşmiştir: yerleştiği çevreye -kentine- yönelik göçebe huyları sürüp gitmekte; bu huyların çevreye yığdığı pislikler de birikip durmaktadır (-bunlar da, doğada ayrışmayan naylon poşetler içinde…).
* * *
Bir şehir, bir yaşam biçimidir.
Bir konutlar toplamı -bir kent- değildir yalnızca, bir şehir; bir yaşam toplamıdır.
Konutlar toplamı haline gelince, bir yığından başka birşey olamaz – ki, öyle de oluyor; görüyoruz…
Her bir arsasında kendi başına buyruk oluşan yapıların ardından koşan belediye, hep geç kalıyor – ne bir parkı, ne bir çocuk bahçesi, ne bir spor salonu, ne bir alışveriş merkezi olan kişiliksiz ve niteliksiz yığın mahalleler çıkıyor ortaya.
Oysa Avrupa’nın köklü kentleri, içindeki insanların toplam yaşam alanlarıdır -bunun da gereklerini yerine getirirler. Bu kentleri “şehir plancılığı” çıktıktan sonra düzenlenmiş kentler diye görmek yanlıştır. Tersine, kentlerin planlanması gerektiği düşüncesi,     z a t e n, bu toplam yaşam uzamı bilincinin gelişmesinden dolayı ortaya çıkmıştır. Eski ‘planlanmamış’ şehirlerde görülebilir bu : Onların gösterdiği bütünlük, yayladan ayrılıp yaşam uzamı olarak kenti seçen insanın yaşam biçimini yansıtır.
Bir şehir, bütün bir dünyadır.
İnsan ‘doğa’da yaşayamaz; yalnızca ‘ev’de de yaşayamaz – bunlarsız edemez; ama bunlar yetmez ona: Bir dünyada yaşar insan.
Çağdaş insanın dünyası, artık, beğensin beğenmesin, istesin istemesin, kaçınılmazca, kenttir.
Dünyasını, yani kentini, hem ‘doğa’sı hem de ‘ev’i haline sokmaktan başka çıkar yolu yoktur – yerleşmekten başka yolu, yok…

Oruç Aruoba
Temmuz 1990, Argos Dergisi

Powered by WordPress | Theme: Aeros 2.0 by TheBuckmaker.com