Kendi sesinden Nâzım Hikmet şiirleri, Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun arşivinden yarım yüzyıl sonra gün ışığına çıkıyor…
Bkz:
https://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=208330
https://www.ntvmsnbc.com/id/25171511/
Kendi sesinden Nâzım Hikmet şiirleri, Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun arşivinden yarım yüzyıl sonra gün ışığına çıkıyor…
Bkz:
https://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=208330
https://www.ntvmsnbc.com/id/25171511/
(…)Bizde anlamsız şiir deyince, bir şey söylemeyen, bir şey anlatmayan şiir sanılıyor. Olur mu öyle şey! Bir şey anlatmamanın en kestirme yolu susmaktır. Her ağzını açan, ister istemez, bir şey anlatmak sorumluluğunu yüklenir. Anlamsız şiir, bir şey anlatmamak şöyle dursun, bize anlamlı şiirin anlatamadığı şeyleri anlatıyor, bizi insandan uzaklaştırmak şöyle dursun, bize insan gerçeğinin, dış gerçeğin ta kendisini vermeye çalışıyor. Bugünkü şiir, gerçeği yakalamak peşindedir. Diyeceksiniz ki gerçeğe ulaşmanın bir yolu var, o da akla başvurmak. Bilim için belki doğru olan bu söz, şiir için doğru değildir. Çünkü şiirin aradığı, gerçeğin başka bir yönüdür. Şiir, gerçeği, heyecan veren yönüyle arıyor.
(…)
Bugünkü anlamcılar da bir bakıma gerçeküstücüler gibi yanılıyor, bilimsel bilgiyle, şiirsel bilgiyi birbirine karıştırıyorlar, bu iki kolu ayırt etmek istemiyorlar. Georges Mounin adındaki eleştirmeci, şiirsel bilgiyi, heyecana dayanan bilgi (connaissance émotionnelle) olarak tanımlıyor. Gerçek karşısında duyulan heyecan şiirin konusudur. Eski şair, bu heyecanı duyuma aykırı bir şekilde aklında dondurarak, akıl yoluyla anlatırdı. Bugünkü şair bu heyecanı gene aklın ışığında, ama aklın dışından, daha canlı, duyuma daha yakın olarak vermeye çalışıyor.(…)
Gerçeğe ışık tutmakta gösterdiği başarı yeni şiirin erdemlerinden biri. Daha başka erdemleri de var yeni şiirin.
Oktay Rifat
Yeditepe Dergisi, 8 Aralık 1958
“Perçemli Sokak” adlı kitabının yayımlanışının ardından…
“Büyük Türk şairi Nâzım Hikmet’in, on üç yıl, bir adli hata yüzünden hapiste tutulduğu hakkında, yetkili hukukçular tarafından açıklanan hakikat yurdumuzda ve dünyada büyük akisler doğurmuştur. Durumun bir an önce düzeltilmesi için elan harekete geçilmemesi, yetkili makamlar nezdinde yapılan, memleket içi ve memleket dışı, türlü müracaatların bir netice vermemesi cemiyetimizi ağır bir sorumluluk altında bulundurmaktadır. Başladığı ikinci açlık greviyle Nâzım Hikmet’in her saat ölüme yaklaşmakta bulunması karşısında Türk vatandaşı olarak, insan olarak, meslektaş olarak, yüklenilen soruma katılmadığımızı önemle belirtir ve bu maksatla 12 Mayıs tarihinden başlamak üzere iki gün aç durmaya karar verdiğimizi umumi efkâra bildiririz.
İki günlük açlığı bir gün dahi aç kalmamış olanlar arasında bile, küçümseyenler çıkacaktır. Ama bunun bir kahramanlık olmadığını, sadece temsili bir hareket olduğunu, bu açlığa karar veren şairler de bilir. Çünkü bizim memlekette şairin günlerce aç kaldığı az görülen hallerden değildir.
Belirtmek istediğimiz ikinci bir nokta da bu hareketin siyasi bir hareket olmadığı, meslek kaygısıyla girişilmiş bir hareket olduğudur. Aynı haksızlığa bir başka büyük şair de uğramış olsaydı aynı işi yapardık.”
Melih Cevdet – Oktay Rifat – Orhan Veli
Yaprak Dergisi, 15 Mayıs 1950
11 Ocak 1995’te kaybettiğimiz Onat Kutlar’ı saygıyla anıyoruz…

“Artık güz mü geliyor?” diye sordu büyükannem, duyulmaz bir sesle.
Rüzgâr çabuk kuruyan elma yapraklarını, çürümüş çam ve kil kokan ıslak tozları, bir muştu böceğini ve perdeleri odaya doldurdu. Komşu suratını astı, sakalını kaşıyarak,
“Kış erken gelecek,” dedi babama, “usandıracak gene.”
Koyu bulutlar toplanıyordu. Küçük saat çaldı. Rüzgâr karanlık bir havayı perdelere doldurdu. Gözlerimi kısıp dışarı bakınca evin büyük bir gemi gibi ağır ağır gittiğini gördüm. Birden küçük bir sağanakla ürperdi hava. Saçaklara sesli, iri damlalar döküldü. Üşür gibi oldum. Yeni alınmış, bomboş, ak defterin ya da çıkmaya hazırlandığım bir yolculuğun o sevimli, kaygan dili geçti içimden. Hemen çekip gitmek, çekip gitmek, çekip gitmek… Kalktım, bir bardak su içtim. (…)
Onat Kutlar
İshak’ta yer alan “Çatı” adlı öyküsünden…
Hamiş: Evvel Fanzin kapsamında yayımlanan Onat Kutlar ilgilerinin tümüne https://zaferyalcinpinar.com/blog/?s=onat+kutlar adresinden ulaşabilirsiniz.
Ruhun otomatik seslerini performansa dönüştüren bir proje…
Bkz: https://www.futuristika.org/kultura/musiki/avangard-yolun-bilinmez-menzili/
Seçilmiş Hikâyeler, Dost Dergisi ve Dost Yayınevi’ni edebiyat tarihimize mıhlayan Salim Şengil’in anılarından Sait Faik’e ilişkin yaşantı parçalarına https://zaferyalcinpinar.com/saitfaiksalimsengil.jpg adresinden ulaşabilirsiniz…

İlhan Berk’in gençlik fotoğraflarından biri…
(Zafer Yalçınpınar Koleksiyonu’ndan)
2005 yılında vefat eden Salim Şengil’in anılarında Sait Faik’e, Orhan Veli’ye, Nurullah Ataç’a, İlhan Berk’e, Mehmed Kemal’in “Meydan” dergisine ilişkin çok ilginç yaşantı parçaları var. “Seçilmiş Hikâyeler” ve “Dost” adlı dergiler ile “Dost Yayınevi”ni edebiyat tarihimize kazandıran Salim Şengil’in anılarında yer alan “İlhan Berk” episodlarını, İlhan Berk’in gençlik dönemine (Köroğlu adlı kitabı yayımladığı döneme) yönelik bazı yaşantıları bize sunması açısından çokça önemsiyorum.
Cem Yayınevi tarafından 1991’de yayımlanan “Salim Şengil-Anılarda Kalan Portreler” adlı kitapta yer alan “İlhan Berk” bölümüne https://zaferyalcinpinar.com/ilhanberksalimsengil.jpg adresinden ulaşabilirsiniz. (Zy)
BİR ŞİİRİN GELİŞİ
İlmekler atar
günlerin yatay rüzgârlarına
bir yağmur başlangıcı gibi belirsiz.
Uzakta boşanan bir yayın, açık havada
çınlayan çekiç seslerinin ve bir omuza
taslanmış ağlayan güzel bir yüzün
parmak uçlarıyla gelir, yaklaşır.
(…)
Onat Kutlar
“Unutulmuş Kent”, Ada Yay., 1986, s.76
Hamiş: Evvel Fanzin kapsamında yayımlanan Onat Kutlar ilgilerinin tümüne https://zaferyalcinpinar.com/blog/?s=onat+kutlar adresinden ulaşabilirsiniz.
Daha da parlak
Şu bir damla sudan
Sarmaşığın parmakları arasında
Senden yine sana uzanan
Gerilmiş bir köprü düşüncem
___________________Bir bak
Canını taşımakta daha sahici bir beden
Yerleşmiş zihnimin derinliklerine
Bir adada yaşamak için doğmadın mı sen.
Octavio Paz
“Uzak Komşu” adlı derlemeden…
Mustafa Şerife Onaran, bugünkü (6-1-2011 tarihli) Cumhuriyet Kitap Eki’nde “Doğan Hızlan’ın Önemi” başlıklı bir yazı yayımlamış. İşbu yazı tüm hatlarıyla bir Doğan Hızlan methiyesi olarak karşımızda duruyor. Şimdi, hemen, peşinen Mustafa Şerife Onaran’a şunu ifade etmek gerekir; “Doğan Hızlan’ın edebiyat açısından bir önemi yoktur.”
1980 sonrası oluşan “Dünyayı sel bassa ördeğe vız gelir” zihniyetinin kültür-sanat alanındaki temsilcisi ve günümüzdeki belirgin öznesidir Doğan Hızlan… Zürriyet’teki köşesinden kuru edebiyat heveslilerini destekler, edebiyat yarışmalarında üleştiri yapar, şiir festivallerinin açılış konuşmalarında ve köşk yemeklerinde “fasulyenin faydaları”ndan filan bahseder. Hızlan, olsa olsa, bir edebiyat heveslisidir sadece: Derinlemesine bir yazısını, bir araştırmasını okumamışsınızdır; eli yüzü düzgün bir “temellendirme”siyle, “çıkarım”ıyla ya da “kestirim”iyle karşılaşmamışsınızdır. “Eleştirici” deseniz değildir, “denemeci” deseniz değildir, “hikâye, roman yazarı, şair” filan deseniz hiç değildir. Hızlan’ın yazılarında herhangi bir konuda derinlemesine bir yoruma, bir analitik düşünce kırıntısına, yapısal bir söyleme, bilimsel referansa ya da herhangi bir çeviriye rastlamamışsınızdır. Peki kimdir bu Doğan Hızlan?
Doğan Hızlan’ın görevi Zürriyet’teki köşesinden kuru edebiyatçıları tanıtmak, içsiz etkinliklerden sözde okuyucularını haberdar etmek ve bu vesileyle de edebiyat ortamında kuru, içsiz ve temelsiz bir “network” oluşturmaktır. İşbu network’ünü oligarşik düzeneklerle birlikte statüko üleştirmek için kullanır. Edebiyatımıza, yaşamın şiirselliğine ve imgelemimize en büyük zararı verenler Doğan Hızlan’ın 90’ların ortasından itibaren piyasalandırdığı, tutundurduğu isimlerdir. Misal; Enver Ercan… Bugünün en kötü dergileri Doğan Hızlan’ın diriltmeye çalıştığı -daha doğrusu diriltmek hilesiyle içini boşalttığı- 70 küsur yıllık edebiyat dergileridir. Türk Edebiyatı’nda yer alan hangi “liyakatsizlik kalesi”nin surlarına bakarsanız bakın Doğan Hızlan’ın bandırasını görürsünüz.
Ben, şahsen, TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı’na “Doğan Hızlan” onur konuğu seçildiğinden beri katılmıyorum, saygı da duymuyorum. Kısacası, benim için Doğan Hızlan’ın “liyakatsizlik abidesi” olmak dışında bir önemi ya da vazifesi yoktur. Bundan sonra olamaz da. (Zy)
Murat Bardakçı ile avanesi, dandik tv programlarında hadlerini ve terbiye sınırlarını aşıp -iyice sapıtıp- Ahmet Adnan Saygun, Hasan Ferit Anlar, Necil Kazım Akses, Ulvi Cemal Erkin, Cemal Reşit Rey gibi büyük değerlerimiz için “Leş” hitabını kullanmış… Murat Bardakçı’nın mutat zevatlığının nasıl bir muhterisliği, nasıl bir cehaleti içerdiği, nereden beslendiği, sırtını nereye dayadığı bellidir; gerçek leşlik! Bu nedenle “leş” kelimesini kendisine iade ediyoruz.
‘Borges Defteri Moderasyon Ekibi’ konuyla ilgili bir “kınama” metni yayımladı. Aşağıda paylaşıyorum:
Gelmiş geçmiş en büyük bestecilerimize (ünlü beşli: Ahmet Adnan Saygun, Hasan Ferit Anlar, Necil Kazım Akses, Ulvi Cemal Erkin, Cemal Reşit Rey) pervasızca ve hadlerini aşan bir üslupla tv ekranından o uyduruk ve esneme sesiyle süslenmiş sözde tarih programlarından “LEŞ” diye hitap eden Murat Bardakçı, Erhan Afyoncu ve Pelin Batu’yu şiddetle kınıyor, bilgisizliklerini, bu alandaki kuru-boş ve aşırı yüklenişlerini yüzlerine yakışan bir maske olarak iade ediyoruz..
Rezaletin böylesi ancak bizim kültür mantar tarlası ekranlarımızda rastlanır, başka hiçbir ülkenin ekranında o ülkenin değerlerine “leş” denilmez..
Zihinselliğin iflas bayrağı görkemli dalgalanıyor..
Sözün dilde, zihinde, yürekte tıkandığı an işte bu andır..Yazık, gerçekten yazık.
Tarih bir tenis topu gibi uykulu, dalgın, iftira, çamur tezgâhının nesnesi oldu çıktı.Borges Defteri
Ayrıca, işbu konuya ilişkin olarak Cihat Aşkın’ın OdaTv’de yazdığı “Ne demek Türk Leşleri!” başlıklı yazıya https://www.odatv.com/n.php?n=ne-demek-turk-lesleri-2712101200 adresinden ulaşabilirsiniz.
Fazıl Say’ın konuya ilişkin “Bu Adamın Bir Sorunu Var” başlıklı yorumuna https://www.odatv.com/n.php?n=bu-adamin-bir-sorunu-var–2712101200 adresinden ulaşabilirsiniz.
Murat Bardakçı’ya tepki büyüyor: https://www.odatv.com/n.php?n=-tepki-cig-gibi-buyuyor-2812101200

Desen: Burhan Uygur
(…)
ve irkiliyordu yolcular
rastlamakla kendi anlamına:
Sürgün
Daha haritası çizilmemiş, soy kütüğü tutulmayan Sürgün
toprak adamları ve dülger oğluydu ilk ataların,
bir armağanı mıydıki bengi göğün
tarih aşılanmıştı alınlarına.
Sende yazıldı bakır çağı çölün
imzan okunuyor uygarlığın paslanmaz defnesinde
(…)
Ahmet Oktay
“Sürgün”, Ada Yay., 1979
simsiyah bir pamuk tarlası gibi
bu sabah kentin sisi
açılmayan kilitler kepenkler akmayan köprüler geçitler
sayılmayan paralar giyilmeyen gömlekler
geminin çapası havadaki demir kokusu
sahildeki çakıl asfalttaki mıcır
her şey donuk ve siyah
bu sabah
(…)
Zafer Yalçınpınar
Şiirin tam metnine https://zaferyalcinpinar.com/s87.html adresinden ulaşabilirsiniz.
491’e dokuz!
“Eşyaya benzeme, insan ol!”
https://zaferyalcinpinar.com/491dokuz.pdf
*
Yokoluşlarının ağıtını yazan o kifayetsiz muhterislerle senin ilgilenmeyişinin 2010’lardaki yüzüdür 491…
DÖRTDOKUZBİR “Evvel Fanzin” cakasıdır ve Kadıköy tribidir.
491‘in tüm sayılarını https://zaferyalcinpinar.com/491.html adresinden indirebilirsiniz. (E-posta: dortdokuzbir@gmail.com)
Bir yerde, Mısırkalyoniğne’yi okurken, “Bu şiirleri anlamaya çalışmayın, bir denize bakar gibi bakın. Denize bakmaktan ne anlıyorsunuz? Buna da öyle bakın” demek gereğini duymuştum. Böyle deyişimin bir nedeni var: Okuyucunun anlamak isteğine karşı çıkmak.(…)Boşluğun özel bir yeri var o kitapta. Buna ben boşluğun dili diyorum. Bunun anlaşılması ise salt göze bağlıdır. Söz gelişi, birisine okunmaz. Şiiri görmeyi gerektiren bir yöntemdir bu.(…) Böylece, Mısırkalyoniğne, ilk anda bir şiirden duyulan kıvancın (ben buna duyurma demek isterim) yerine, bakış’ı koyuyor. (20 Mart 1958)
İlhan Berk
“El Yazılarına Vuruyor Güneş”, YKY, 1992, s.44
2010 Zafer Yalçınpınar Oto-Almanağı’na https://zaferyalcinpinar.com/almanak2010.html adresinden ulaşabilirsiniz.
Çanakkale, Eceabat’ta bulunan Yalova Köyü’nde, Ece Ayhan’ın yaşamının izlerine dair Rayzan Başeğmez’in gerçekleştirdiği belgesel çekimlerine https://www.facebook.com/video/video.php?v=114065488665027 adresinden ulaşabilirsiniz.
Not: Belgesel görüntülerine İlhan Usmanbaş’ın “Violonsel için Müzik” adlı bestesi eşlik etmekte…
17-22 Aralık 2010 tarihleri arasında Harbiye-İstanbul Kongre Merkezi’nde düzenlenen Boğaziçi Kitap Fuarı kapsamında, “İnternet Kültür Yayınları Tanıtımı” projesi için gerçekleştirdiğimiz söyleşilerin video görüntülerine https://vimeo.com/album/1498854 adresinden ulaşabilirsiniz.
Girişimimizi destekleyen herkese teşekkürü bir borç biliyoruz. Biliriz de.
Ve sonuçta, tekrar etmekte fayda var:
“Dünyanın özü kötüdür, net ise güzel!”
İpek TUNA – Zafer YALÇINPINAR
Çekimlere katılan web siteleri:
birdirbir.org / Koray Löker
borgesdefteri.blogspot.com / Hakan İşcen
tramvayduragi.com / Orhan Sümer
altzine.net / Hande O. Aksoy ve Aylin Sökmen
futuristika.org / Barış Yarsel
zaferyalcinpinar.com/blog / Zy
Tanıtım metninden;
Kırmızı Yayınları’nın kültür dergisi (yeni) ikinci sayısıyla okurlarının elinde.
Üç ayda bir çıkan (yeni)’nin bu sayısı da (yeni)ye mektuplar, (yeni) dosya, (yeni)ler ve (yeni)den olmak üzere dört bölümden oluşuyor ve dosya konusu ‘Kültür Endüstrileri’.
Kapitalizm, yaşamın her alanında kapladığı yeri ve dayattığı ağırlığı sürdürmek için kültüre de yeni işlevler yükleme çabasını sürdürüyor ve bunun ölçeğini bir kerte daha yukarıya taşıyor. Yaratıcılık kavramını ‘yaratıcı ekonomi’ şablonuna uygulayarak kültürü bir üstyapı olgusu olmaktan çıkarıp alt-yapısal sermayeye dönüştürme çabaları günümüz kitle iletişim teknolojilerinin de katılımıyla ciddiyet kazanıyor. Bu durumda yaratıcılığın hayata geçmesi evresinde odak konum oluşturan sanatçı ve aydınlar da birer kültür bürokratı ve yöneticisine dönüşecek. İstanbul’un 2010 Avrupa Kültür Başkenti olması konuya daha ilginç boyut katıyor ve üzerinde tartışılabilecek verileri artırıyor. Serhan Ada, İsmail Ertürk, Beral Madra ve Orhan Tekelioğlu’nun katıldığı yuvarlak masa konuşmasında, bu güncel gelişmeye de göndermeler yapılarak kültür ve aydın, kültür ve toplum, kültür ve kapitalizm konularına değiniliyor.
Susan Galloway ile Steward Dunlop’un birlikte yazdığı makalenin başlığı ‘Kamu Politikalarında Kültürel ve Yaratıcı Endüstri Tanımları Üzerine Bir Eleştiri’. Makalede yaratıcılık, zihinsel mülkiyet, sembolik metalar, sembolik anlam, kullanım değeri, ortak meta gibi kavramlara açıklık getirilerek terminolojik karışıklık ve üretim metotları meseleleri tartışılıyor. Ayrıca bilgi ekonomisinin kültürel ve yaratıcı sektörleri nasıl etkilediği, kültürel metaların ayırıcı özellikleri de ele alınıyor ve hükümetlerin bilgi ekonomisine dayalı yaratıcı endüstri kavramı modelini tercih etmesi olgusu da örnekleniyor.
(yeni) dosya bölümünde ayrıca Tony Bennett, Arzu Uraz, Taçlı Yazıcıoğlu, Murat Gülsoy yazıları da yer alıyor. (…)bkz: https://www.kirmiziyayinlari.com/productDetail.asp?id=221&kat_id=39
Ayrıca bkz: (yeni), sıkı ve sağlam…
(…)
Elle tutulamayan, hayâli boşluğu severim
Retinadan belli bir mesafede; gökyüzünde görüntüler
Görüşüm bir dokunuşa dönüşüyor
Ressamlar beni fazlasıyla sıkıyor
Evren, görüntülerin üzerinde bulunan
İmgelerle dolu geniş bir görüntü.
Müzisyenler beni fazlasıyla sıkıyor
Sadece doğuştan kör olanlar
Müziği görünür bir nesne olarak algılar
Herkes aslında, sizden tiksinen,
Zavallı birer melek.
Francis Picabia
Çeviren: Zy
Hamiş: Francis Picabia’dan André Breton’a provoke üslupla yazılmış bir şiirdir. Picabia ile Breton’un ilişkileri birçok defa karmaşık, zor ve hatta gergin bir haldedir, ama hiçbir zaman birbirlerine saygılarını kaybetmemişlerdir.
(…)
adalar
her şeyden uzak
adalar
insanlar gibi
adalar
sualtından tutuşmuş elleri(…)
Bülent Ortaçgil
“Sen” adlı yeni albümünden…Ayrıca bkz: Denizaltı Edebiyatı

Ferit Edgü’den Şebnem Kavcar’a
“Hepimizin üzerinde olduğumuz bir gemide’n” ithafıyla imzalı…
Powered by WordPress | Theme: Aeros 2.0 by TheBuckmaker.com