“Bilim ve İktidar” ilişkileri üzerine Nurettin Abacıoğlu güzel bir kuramsal yazı kaleme almış. Yazıya https://haber.sol.org.tr/yazarlar/nurettin-abacioglu/bilim-ve-iktidar-47750 adresinden ulaşabilirsiniz.
27
2011
Santrfor Yaşar Yalçınpınar’ın Fenerbahçe Rozeti
Santrfor Yaşar Yalçınpınar (1914-1998)
büyükamcamdan babama
babamdan bana
benden de evlâdıma
mirastır bu sevda!
*
Hamiş: EVV3L kapsamında yayımlanan “Fenerbahçe Spor Kulübü” başlıklı ilgilere https://evvel.org/kara-deryalarda-bir-fenersin adresinden, “Yaşar Yalçınpınar” arşivine ise https://evvel.org/ilgi/yasar-yalcinpinar adresinden ulaşabilirsiniz.
24
2011
Papalagi’nin “benim” dediği şeyler…
(…) Ama Papalagi, bununla kalmayıp yalnızca kendi kulübesinin önünde yetişti diye “Bu palmiye benimdir” diyebilir. Sanki onu yetiştiren kendisiymiş gibi. Oysa palmiye kesinlikle onun değildir, asla. Onu yerden çıkarıp bize uzatan Tanrı’nın elidir. (…)
Bizim dilimizde “Lau” benim demektir, ama aynı zamanda da senin demektir. Oysa Papalagi’nin dilinde bu senin ve benim gibi aynı anlama gelen tek bir söz bile yoktur. Benim olan yalnızca ve tek başına bana aittir. Senin olan ise yalnızca ve tek başına sana. Onun için Papalagi, kulübesinin çevresindeki herşeye “benim” der. (…)
Herkes bilmez çok sayıda “benim”e ulaşmanın hilelerini. Üstelik bir tür cesaret de gerektirir bu iş, ki bu da bizim onur dediğimiz şeyle pek bağdaşmaz. (…)
Papalagi, doğru düşünseydi, elimizle sıkı sıkıya tutmadığımız hiçbir şeyin bizim olmadığını bilmesi gerekirdi. Aslında hiçbir şeyi sıkı sıkıya tutamadığımızı da. (…)
Ama Tanrı, Papalagi’ye korkudan daha beter bir ceza vermiş. Çok az “benim”i olan ya da hiç olmayanlarla, bütün “benim”leri toplayanlar arasında sürüp giden bir savaş sarmış başına. (…) Bu savaş herkese acı verir, yaşama sevincini kemirir. “Sahip olanlar” vermek zorundadırlar, ama hiçbir şeyi vermek istemezler. “Sahip olmayanlar” ise sahip olmak isterler, ama hiçbir şey alamazlar. Üstelik bu “sahip olmayanlar” da ulvi savaşçılar değildir. Ya soyguna geç kalmışlardır, ya beceriksizdirler ya da ellerine fırsat geçmemiştir. (…)
“Elinde tuttuğun her şey senindir!” Bu tür saçma sözlere kulaklarınızı tıkayın ve vicdanınıza sıkı sıkıya sarılın. Her şey Tanrı’nındır.
Göğü Delen Adam (Papalagi)
(Kabile Reisi Tuiavii’nin Konuşması’ndan…)
Çev: Levent Tayla, Ayrıntı Yayınları, 7. Baskı, 2010, ss. 59-71
Hamiş: Samoa dilinde “Papalagi” denince beyazlar ya da yabancılar anlaşılır. Ama “Papalagi”, sözcüğü sözcüğüne çevrilirse “göğü delen” anlamına gelir. Samoa’ya ilk misyoner bir yelkenliyle gelmişti. Samoa yerlileri bu beyaz yelkenliyi ufukta bir delik olarak gördüler, beyaz adamın, yabancının içinden çıkıp kendilerine geldiği bir delik. O, göğü delip gelmişti.
22
2011
Dünya Yazarlar Birliği PEN, 90 Yaşında…
Tarık Günersel
PEN Uluslararası Yönetim Kurulu Üyesi ve Türkiye Merkezi Başkanı
22
2011
Boğaziçi Caz Korosu Seçmeleri
Boğaziçi Caz Korosu, gücüne güç katmak için yeni seslerini arıyormuş…
Bkz: https://www.bogazicicazkorosu.com
22
2011
DADA, iki çözüm öneriyor…
(…)
DADA iki çözüm öneriyor:
BAKIŞLARA SON!
SÖZLERE SON!
Artık bakmayın!
Artık konuşmayın!
Tristan Tzara
20
2011
“Fortuna” (Tezer Özlü)
(…) Tüm korkularım çamların ardındaki aydınlıktan geliyordu. Aydınlık olmasa gene korkacaktım. Ürkek kollarımı büzdüm. Bacaklarımı tuttum. Duydum. Kırmızı. Şiş gözlerim. Camın ardına bir bakabilseydim. Duvarlar yeterdi bana. Pis duvarları severdim. Gözlerimi onlara dikip, bomboş içlerine salıverirdim kendimi duvarların. Başımı çıkardım yavaşça. Bir sırıttım kendi kendime. Duvarlara baktım ardından. Gülüyorlar mı bana diye. Sessizlik bile durmuştu. İçime çekecek hava da yoktu. Öylesine bir durgunluk. (…) Yeni bir kent. İndim. Ayaklarıma dek baktım. Yerden bir ufak taş aldım.Attım cebime. Kaçtım trenlerinin yanından istasyonun. Dağınık bir kalabalık var demirlerin gerisinde.(…) Cebimdeki taşa baktım. Yerindeydi. Taşı tuttum. Gene duydum. Taşın taş oluşunu duydum. Attım taşı. Dayanamadım. Döndüm. Eğildim. Gene aldım. Severim istasyonları. Akşama değin istasyonun yanındaki merdivenleri indim. Çıktım. Gene indim. Gene çıktım. Gün boşluğunu sundu geceye. (…)
Tezer Özlü
“Fortuna”, Yeni İnsan Dergisi, Mart 1963
(Fortuna, Tezer Özlü’nün yayımlanan ilk yazısıdır.)
Hamiş: “Fortuna” adlı anlatının tamamına https://zaferyalcinpinar.com/fortuna.jpg adresinden ulaşabilirsiniz.
19
2011
Bir taşbaskı…

Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun bir taşbaskı çalışması (1958)
(Z. Yalçınpınar Koleksiyonu’ndan…)
Hamiş: Evvel Fanzin kapsamında yayımlanan “İmzalı” ilgilerin tümüne https://evvel.org/ilgi/imzali adresinden ulaşabilirsiniz.
19
2011
Fotoğraf: Oktay Akbal, Fazıl Hüsnü Dağlarca ve Sabahattin Batur
Oktay Akbal, Fazıl Hüsnü Dağlarca ve Sabahattin Batur
(Fotoğraflayan ve Evvel Fanzin’e Ulaştıran: Ümit Bayazoğlu)
*
Evvel Fanzin kapsamında yayımlanan “Dağlarca” ilgilerinin tümüne https://evvel.org/ilgi/daglarca adresinden ulaşabilirsiniz.
17
2011
Anadolu…

Sessizliğin Dilbilgisi’ni bilenler,
Hakikat ve anlamla yanmak isteyenler,
Görmeyi öğrenmek isteyenler,
Anadolu’yu anlamak isteyenler,
Nuri Bilge Ceylan’ın “Bir Zamanlar Anadolu” adlı filmini izler.
Zy
17
2011
Dağlarca İmzaları ve “Karşı Duvar” Dergisi
Fazıl Hüsnü Dağlarca imzalı bazı kitaplar…
(Z. Yalçınpınar Koleksiyonu’ndan)
*
(…)Dağlarca 1959 yılında İstanbul Aksaray’da Kitap Kitabevi’ni açar. Bu kitabevini açtıktan bir süre sonra kendini bir yere kapatılmış hisseder Dağlarca. Bu duygudan kurtulmak için, şiirle gündelik hayatı ve günceli birbirine yaklaştırma çabasının en somut ürünü olan ‘deneysel’ Karşı Duvar dergisini kurar.
Aynı zamanda Dağlarca’nın kullandığı bir eğitim aracıdır Karşı Duvar. Dergi, yayınevinin büyük vitrinine insan boyunda bir karton yerleştirip, üzerine günün konularıyla ilgili şiirler asmasıyla oluşur. 15 günde bir değiştirilen bu şiirlerin bulunduğu vitrin, geceleri de aydınlatılır.
Karşı Duvar, kısa bir süre içinde büyük ilgi toplar. Gece de aydınlatıldığından derginin önünde günün her saatinde okurlar bulunur. Memet Fuat, Türkiye’nin en çok okunan yayını olduğunu söyler bir konuşmasında.
Dağlarca’nın bir anısı, derginin gördüğü yoğun ilginin en güzel kanıtlarından biridir. Bir gün yaşlı bir adam uğrar kitabevine, “Ben ta Kadıköy’den geliyorum. Derginin üç gün önce değişmesi gerekiyordu, iki kez daha geldim, hâlâ değişmemiş” diyerek şaire sitemde bulunur. Dergiye yazıları yerleştiren kişinin hasta olduğunu, bu nedenle de geciktiğini söyleyen Dağlarca çıkacak sayının şiirlerini yaşlı adama verir. Yaşlı adamın sevinci, Dağlarca’yı çok mutlu eder.(…)
Semiha Şentürk
“Dağ gibi şiirleriyle Dağlarca”, Milliyet Gazetesi, 18 Kasım 2008
Hamiş: Evvel Fanzin kapsamında yayımlanan “Dağlarca” ilgilerinin tümüne https://evvel.org/ilgi/daglarca adresinden ulaşabilirsiniz.
17
2011
Afişler… Afişler… Afişler… (Aslı Yücel)
E V V E L’in sıkı takipçilerinden Aslı Yücel, Wall Street işgali ile çeşitli afişler üzerine kısa bir derleme/değerlendirme yazısı kaleme almış… Yazıya ve afiş görüntülerine https://yaziizleri.blogspot.com/2011/10/wall-streeti-afislerle-isgal-et.html adresinden ulaşabilirsiniz.
Hamiş: Evvel Fanzin kapsamında yayımlanan Sokak Sanatı ilgilerine https://evvel.org/ilgi/duvarda adresinden ulaşabilirsiniz.
17
2011
DADADArkaoDADA (21 Ekim 2011)
21 Ekim 2011 Cuma
Kadıköy’de, Arkaoda…
DADADA…
Hamiş: Evvel Fanzin kapsamında yayımlanan “dada” ve “gerçeküstücülük” ilgilerinin tümüne https://evvel.org/ilgi/gercekustu adresinden ulaşabilirsiniz.
17
2011
Ece Ayhan ve Dağlarca
Yukarıdaki fotoğraf 90’lı yılların sonunda Öküz Dergisi’nde yayımlandı.
Dağlarca ve Ece Ayhan, Kadıköy’de (Dağlarca’nın evine çok yakın olan Hayat Cafe’de buluşmuşlar.) Buluşma sakin ve olumlu geçmiş… Bu kareyi Hatice Meryem fotoğraflamış… (Zy)
Hamiş: Evvel Fanzin kapsamında yayımlanan Ece Ayhan ilgilerinin tümüne https://evvel.org/ilgi/ece-ayhan adresinden ulaşabilirsiniz.
16
2011
Oranın Kör Basamakları
Hadi dedi beni de yaz
Yaz kış arasınlar
Yazın da kışın da bulamasınlar
Yaz kış güneş değişir ya
Değişirken güneşlerde bulamasınlar
Yavaş yürüsünler isterim
Duyulmasınlar isterim
Anılarını çıksınlar insinler isterim
Okuyor gibi
Yazıyor gibi
Unutuyor gibi
Binyıl sonra bulunuyor gibi
Yurtdışına çıkıyor gibi
Gözleri ürküyle büyümüş gibi
Korkmasınlar isterim
Ne saymamışlar ki bugüne dek
Yıldızlar sayılmıştır
Yönler sayılmıştır
Denizler sayılmıştır
Dağlar sayılmıştır
Sevgililerin kirpikleri sayılmıştır
Yarışlarda atların varışları sayılmıştır
Erkeği eve dönmeyen kapılar sayılmıştır
-Siz kimsiniz
-Biz oranın basamaklarıyız
Kimse çıkmasın demeniz neden
Sözcüklerimiz birer güvercindir
Yalnız onlar çıkacaktır basamaklardan
Onlar en yukarda uçup dağılacak kötülüklere
Biri sizindir
Fazıl Hüsnü Dağlarca
Orada Karanlık Olurum, YKY, 2007, s. 31-32
Hamiş: Evvel Fanzin kapsamında yayımlanan “DAĞLARCA” ilgilerininin tümüne https://evvel.org/ilgi/daglarca adresinden ulaşabilirsiniz.
16
2011
Dağlarca’nın Önemi
15 Ekim 2008’de (94 yaşında) vefat eden Fazıl Hüsnü Dağlarca, yaşadığımız topraklarda yazılan şiirin ve imgeselliğin kuvvetlenmesini sağlayan en önemli/büyük şairlerden biridir. Kalb ve vicdan yolundaki ‘şiirsel çevrimler’i düşündüğümüzde Dağlarca’nın 1940 yılında yayımlanan “Çocuk ve Allah” adlı kitabı tam bir eşik noktasıdır. Örneğin Ece Ayhan, yazılarının ve söyleşilerinin farklı farklı yerlerinde, bazen fazlasıyla olumlu bazen de hafif olumsuz bir bağlamda -ama defalarca- şunu tekrarlamıştır: “Dağlarca’nın ‘Çocuk ve Allah’ adlı kitabı ile Sait Faik’in ‘Alemdağ’da Var Bir Yılan’ adlı kitabından doğduk biz…”
Benim poetik kavrayışıma ve okumalarıma göre, şiir tarihimizin son 80 küsur yılının çevrimini belirleyen ve geleceğin poetikasına, yani ‘İmgelemin Özgürleşmesi’ne yol açan isimler-eserler şöyledir:
-Nâzım Hikmet (835 Satır,1929)
-Fazıl Hüsnü Dağlarca (Çocuk ve Allah,1940)
-Sait Faik (Alemdağ’da Var Bir Yılan,1954)
-Oktay Rifat (Perçemli Sokak,1956)
-Turgut Uyar (Dünyanın En Güzel Arabistanı,1959)
-İlhan Berk (Mısırkalyoniğne,1962)
-Ece Ayhan (Bakışsız Bir Kedi Kara,1965 / Devlet ve Tabiat,1973)
90’lı yılların ortasından bugüne kadar Dağlarca’nın yaşamı ve poetikası sürekli eleştirildi, siyasal olarak olumsuzlandı. Bugün görüyoruz ki, mevcut olumsuzlama çabasını devam ettirenler “haksızlık ve liyakatsızlık” noktasında Yeni Sinsiyet’le paydaş/yandaş olmuşlar… Çünkü Dağlarca, yazdığı tüm şiirlerde -tıpkı İlhan Berk, Ece Ayhan, Oktay Rifat, Turgut Uyar, Nâzım Hikmet gibi- İmgelemin Özgürleşmesi’nin imkânlarını aramış, patikaları bize işaret etmiş, poetikasını hep bu yönde -inatla- son nefesine kadar sürdürmüştür. Dağlarca’nın 1940’tan 2000’lere kadar yayımladığı şiir kitaplarının (‘Çocuk ve Allah-1940’ ile ‘İçimdeki Şiir Hayvanı-Norgunk-2007’ arasının) okunmasını, bu eserlerdeki poetikanın ve alan derinliğinin sezilmesini tüm sahici insanlara -şiire iştigal anlamında sonsuz- öneriyorum. Bir önemli önerim de; Şubat 2009’da yayımlanan ‘Beyaz Dergisi-Dağlarca Özel Sayısı‘nın didik didik edilmesi, incelenmesidir.
Z. Yalçınpınar, 2011
Hamiş: Evvel Fanzin kapsamında yayımlanan “DAĞLARCA” ilgilerininin tümüne https://evvel.org/ilgi/daglarca adresinden ulaşabilirsiniz.
16
2011
Denizden Gelen…
…
Aç ölen balıkçıların ruhu,
Mavi daireler gibi genişler sahillere.
Ve bütün mesafelerin sonsuz düzlüğü yayılır,
Kayar, uzaklaşır, rüyaların geldiği yere.
Hâlâ yaşar, ilk intihar edenin suya teması,
Korkunun ve arzunun ve hiçbir şeyin olmadığı an.
Büyük fırtınalar yığılır uzaklarda,
Denizi seyredenlerin bıraktığı arzulardan.
…
Ve sen denizden gelen bunların hepsi
Sen ki anlamazsın benim kalbimden.
(s.158)
…
Denizler, ki gönlümün adasını çevirmiştir,
Denizler ki yüzer sükûnunda bir balık gibi şiir.
Hayatı ruha sular arkasından verir
O garip nebatlar gibi kalmak denizler arasında.
…
(s.66)
F. H. Dağlarca
“Çocuk ve Allah” adlı kitabından…
Hamiş: Evvel Fanzin kapsamında yayımlanan “DAĞLARCA” ilgilerininin tümüne https://evvel.org/ilgi/daglarca adresinden ulaşabilirsiniz.
16
2011
Susan Dünya (F. H. Dağlarca)
(…)
Susar şehri dolaşan,
Bütün sokaklar bana.
1936
Fazıl Hüsnü Dağlarca
“Çocuk ve Allah” adlı kitabından…
16
2011
Görmek
Görmek, karanlık yapraklar üstünde,
Gece kadar yaşıyan rüzgârı görmek.
(…)
Görmek, bir kör gibi içinden görmek,
Ellere değen manzaraları.
(…)
Uzaktan geçen bir sandal ki bembeyaz,
Bembeyaz görmek engini, bir ses kadar.
İçinde vücudunu hissederek
Görmek bir mezarı, herkes kadar.
(…)
1936
Fazıl Hüsnü Dağlarca
“Çocuk ve Allah” adlı kitabından…
15
2011
Sinema Afişleri…
“Pazar Mezatı” taifesinin düzenlediği bu haftaki mezat kapsamında çok sıkı şeyler var. 16 Ekim 2011’de, İstiklal Caddesi Hazzopulo Pasajı’nda saat 14:30’da gerçekleşecek mezatta, ilginç sinema afişlerinin satışa sunulduğunu görüyoruz. Özellikle de ilk dönem sinema afişleri, koleksiyoncular için paha biçilmez değerde…
Ayrıntı için bkz: https://pazarmezati.net/
Hamiş: 16 Ekim tarihinde gerçekleşecek mezatın satış listesini incelerken sinema afişlerinin yanısıra son derece ilginç -ve ibretlik- 1. Dünya Savaşı propaganda efemeraları da gözüme çarptı. Bu konuyla ilgilenen koleksiyoncular da 16 Ekim’deki mezatı kaçırmamalı bence…
2. Hamiş: Bir de, Pazar Mezatı taifesinin 30 Ekim’de bir kitap mezatı düzenleyeceğinin ve bu mezatta kitaplarıyla birlikte yer almak isteyenler için başvuru sürecinin devam ettiğini duyurmakta fayda var.
15
2011
Žižek: “Wall Street işgalcileri, hepimize ‘Kırmızı Mürekkep’ veriyor.”
Sloven düşünür Slavoj Žižek, Wall Street işgalcilerini ziyaret etti ve bir konuşma gerçekleştirdi.
Konuşmanın tam metnine https://www.soldefter.com/2011/10/11/zizek-wall-street-isgalcileri-hepimize-kirmizi-murekkep-veriyor/ adresinden ulaşabilirsiniz.
(…) Hiçbir şeyi yok etmiyoruz. Biz sadece, sistemin kendi kendini nasıl da yok ettiğine şahit oluyoruz. Hepimiz, çizgi filmlerdeki klasik sahneyi biliriz. Kedi bir uçuruma ulaşmıştır, ancak altında hiçbir şey olmadığı gerçeğine aldırış etmeden yürümeye devam etmektedir. Ancak aşağı baktığında ve farkına vardığında aşağı düşer. Bizim burada yaptığımız şey bu. Wall Street’teki herifler “Heey, aşağı bakın” diyoruz.
2011 Nisan ortasında Çin hükümeti, televizyonlarda, filmlerde ve romanlarda öteki gerçeklik veya zamanda yolculuk içeren bütün öyküleri yasakladı. Bu, Çin için iyiye işaret. Bu insanlar hâlâ alternatiflere dair hayal kuruyor ki sen bu hayal kuruşlarını yasaklıyorsun. Burada bir yasağa gerek yok, çünkü egemen sistem hayal kurma gücümüzü tamamı ile bastırmış durumda. Durmadan gördüğümüz filmlere bakın. Dünyanın sonunu tahayyül etmek kolay. Bir asteroid tüm yaşamı yok ediyor, falan filan. Ancak kapitalizmin sonunu tahayyül edemezsiniz.
Öyleyse burada ne yapıyoruz? Size komünist zamanlardan harikulade, eski bir fıkra anlatayım. Doğu Almanya’dan bir adam Sibirya’da çalışmaya gönderiliyor. Mektubunun denetçiler tarafından okunacağını biliyor ve arkadaşlarına şöyle diyor: “Gelin bir şifre oluşturalım. Eğer benden mavi mürekkeple yazılmış bir mektup aldığınızda orada yazdıklarımın gerçek olduğunu bilin. Ama kırmızı mürekkeple yazılmışsa yalandır.” Bir ay sonra arkadaşları ilk mektubu alıyor. Her şey mavidir. Mektupta der ki: “Burada her şey harika. Dükkânlar güzel yiyeceklerle dolu. Sinemalar batıdan güzel filmler gösteriyor. Apartmanlar büyük ve çok rahat. Tek satın alamayacağınız şey kırmızı mürekkep.” Bizim yaşadığımız da bu. İstediğimiz bütün özgürlüklere sahibiz. Tek eksiğimiz kırmızı mürekkep: tutsaklığımızı ifade edecek dil. Bize öğretilen özgürlüğe dair konuşma yöntemi, özgürlüğü tahrif ediyor. Ve burada yaptığınız şey bu. Hepimize kırmızı mürekkep veriyorsunuz.(…)
Slovaj Žižek’in Wall Street Konuşması’ndan…
Hamiş: Evvel Fanzin kapsamında yer alan “3. Dalga” ilgilerinin tümüne https://evvel.org/ilgi/3-da
lga adresinden ulaşabilirsiniz.
13
2011
Wayne Shorter İstanbul’da…
Miles Davis’le beraber çalarken ya da 60’lı yıllardaki “Blue Note” çalışmaları bağlamına, 80’lerde “Weather Report” döneminde oluşturduğu fusion yaklaşımının kimyasına, gerekse de son 10 yıldır kendi dörtlüsünde (John Patitucci ile yöneldiği müzikal noktaya) baktığımızda Caz Tarihi’nin en önemli ve renkli isimlerinden biri olan Wayne Shorter, 18 Ekim 2011’de Cemal Reşit Rey Konser Salonu‘nda çalacak… Caz projeleri yolculuğunda efsaneleşen 78 yaşındaki bu ustanın konserini kaçırmamak gerektiğini düşünüyorum. (Zy)
Hamiş: Evvel Fanzin kapsamında yayımlanan “Caz” ilgiilerinin tümüne https://evvel.org/ilgi/caz-cumlesi adresinden ulaşabilirsiniz.
12
2011
Taştan Kutulara Dair…
Papalagi, tıpkı bir midye gibi, sert bir kabuğun içinde oturur. Bir çıyan gibi, taşların arasında lavların çatlaklarında yaşar. Sağı, solu, altı, üstü hep taşlarla örtülüdür. Barınağı dikine duran taş bir sandığı andırır, çok sayıda gözü olan delik deşik bir sandığı. (…)
Bu taş kutular, omuz omuza duran insanlar gibi birçoğu bir arada durur, aralarında ne bir ağaç, ne de bir çalılık vardır onları ayıran. Ve her birinde bütün bir Samua köyünü dolduracak kadar çok insan yaşar. Bir taş atımı uzaklıkta yine omuz omuza vermiş duran çok sayıda taş kutu daha vaardır. Bunlarda da insanlar yaşar. Bu iki sıranın arasında Papalagi’nin “cadde” dediği bir yarık vardır. Sert taşlarla kaplı bu yarık, çoğu kez bir ırmak kadar uzundur. Boş bir yer bulmak için saatlerce koşmak gerekebilir. Boşluğun olduğu yere de genellikle çok sayıda başka yarıklar bağlanır. Bunlar da yine aynı uzunlukta yan kollara ayrılırlar. İnsan bu taş yarıkların içinde bir orman ya da büyücek bir gökyüzü parçası bulana dek günlerce aranmak zorunda kalabilir. Bu yarıklarda gerçek bir gökyüzü mavisi bulmak çok zordur. Çünkü bir kulübenin en azından bir tane, çoğunlukla da daha fazla bacası vardır. Bunlar havaya Savaii’deki volkan patlaması gibi duman ve kül savururlar. Tabii bu küller de yeniden yarıkların üstüne yağar. Bu yüzden taş kutular Mangrove bataklığının balçığı gibi görünürler.İnsanların saçlarına ve gözlerine kara toprak parçaları kaçar, dişlerinin arası da kum dolar.
Ama bütün bunlar insanları sabahtan akşama dek bu yarıklarda koşuşturmaktan alıkoymaya yetmez. Hatta bundan özel bir zevk alanlar bile vardır. Hele kimi yarıklarda korkunç bir kargaşa hüküm sürer, insanlar buralarda ağır bir balçık gibi akalrlar.(…)
Göğü Delen Adam (Papalagi)
(Kabile Reisi Tuiavii’nin Konuşması’ndan…)
Çev: Levent Tayla, Ayrıntı Yayınları, 7. Baskı, 2010, ss. 27-31
Hamiş: Samoa dilinde “Papalagi” denince beyazlar ya da yabancılar anlaşılır. Ama “Papalagi”, sözcüğü sözcüğüne çevrilirse “göğü delen” anlamına gelir. Samoa’ya ilk misyoner bir yelkenliyle gelmişti. Samoa yerlileri bu beyaz yelkenliyi ufukta bir delik olarak gördüler, beyaz adamın, yabancının içinden çıkıp kendilerine geldiği bir delik. O, göğü delip gelmişti.
11
2011
Tezer Özlü Konferansı (20-21 Ekim 2011)

Kadir Has Üniversitesi, ‘Modern Türk Edebiyatı Konferansları’ dizisine yazar Tezer Özlü’yle başlıyormuş… 20-21 Ekim’de gerçekleştirilecek konferans 1986’da aramızdan ayrılan yazarı bütün yönleriyle incelemeyi amaçlıyormuş. Toplumsal cinsiyet, ‘flaneur’ edebiyatı, yol edebiyatı, otobiyografi, siyasi baskılar ve modernleşme sorunları, Tezer Özlü konferansı süresince ele alınacak konulardan bazılarıymış…
Hamiş: Deniz Kıral (Tezer Özlü’nün kızı) 1985 yılının Aralık ayında annesine bir dizi soru yöneltir. Tezer Özlü kızının sorduğu soruları duyarlılık ve içtenlikle yanıtlar… Borges Defteri taifesi tarafından 22 Şubat 2009′da yayımlanan bu özel söyleşiye ve arşiv çalışmasına https://zaferyalcinpinar.com/tezerozlu.pdf adresinden ulaşabilirsiniz.
























































