Mar
18
2014
0

Acı Köke Gazel (Federico García Lorca)

Bir kök var, acı.
Bir dünya var bin katlı.

Ellerin en küçüğü bile
Dağıtamaz suyun kapısını.

Nereye gidersin? nereye? nereye?
Bir gök var, penceresi binlerce,
-soluk yüzlü arıların kavgası-
Bir kök var sonra, acı.

Acı.

Tabanında acısı,
Yüzünün içinin,
Geceden yeni kopmuş
Gövdesinde sancısı.
(…)

Federico García LORCA
Çev: Bilge Karasu

Yeditepe Dergisi, 1 Aralık 1953, Sayı:50, s.5
Bilge Karasu, “Şiir Çevirileri”, Haz: Tunç Tayanç
Metis Yay., 2014, s.43

Mar
04
2014
0

Tahayyül ve İmgelemin Özgürleşmesi Üzerine…

2013 yılının Şubat ayında, Poetika 2013 Odaklanmaları kapsamında Hande Edremit ile birlikte önemli bir söyleşi gerçekleştirmiştik. Söyleşinin odağını “tahayyül ve imgelemin özgürleşmesi” olarak belirlemiştik. İşbu önemli söyleşiden konuya ilişkin bazı vital bölümleri, 2015’te tamamlamayı düşündüğüm büyük analize dair ipucu vermek açısından aşağıda paylaşıyorum:

Z.Y.: “(…)tahayyül etmeye yöneldiğimiz şeyin yol açacağı meseleler, sanıyorum, önünde sonunda, şairin şiirine olan uzaklığıyla ilişkilenecek gibi geliyor bana… Ama bir şairin poetikasındaki ya da işte poetikadaki ontolojisini nasıl tanımlarız, nasıl başlatırız? Üstelik de tahayyül gücüyle birlikte sürekli genişleyen, yenilenen bir alan derinliğini (ya da Wittgenstein’ın ifadesiyle söylersek—bir “özel dili”) düşündüğümüzde, şair nereye, ne kadar uzaklıktadır? Onun imgelemi, imgebirimlere ayrıldığında hangi imge veya dize nereye, ne kadar uzaktadır? Bu imgebirimler geçişken/geçişli midir? Bir merkez var mıdır, yok mudur? Bu sorular karmaşasına çözüm bulmak için değil de, en azından “imgelemin özgürleşmesi” kavramına “yön” bulmak için, önce, şu biricik soruya bakalım:  İmge uzayı ve şairin şiir(sel) eyleyişi, mevcut dilin “t” anındaki sınırları açısından “içrek” mi, yoksa “aşkın” mı? Habermas, Lavinas, Weber ve tabii ki Kant (Bkz: Saf Aklın Eleştirisi) gibi düşünürler, tahayyülün değişkenliğini ve klasik bilgi teorisinin tersine olarak imgelemin “özel bir aşkınlık” gösteren varlığını (ontolojisini) araştırmışlardır. Etika ile poetika farkının -belki de birinin diğerine tercihinin- sorgulanarak, didiklenerek geçtiği koca bir yüzyıl bile vardır düşünce tarihinde… Bu doğrultuda düşündüğümüzde “görme”nin “içrek” bir bilgi teorisine sabitlendiğini, “bakış”ın ise “aşkın” bir imgelem pratiğiyle devindiğini söyleyebiliriz. “Bakışımıza sahip çıkmalıyız” ifadesini, bunlardan biraz daha farklı olarak, ama gene de doğru noktaya işaret ederek, anti-emperyalist bir eksende söylemiştim. Çünkü poetika kendini sınırsız kılarken, kapitalist ve endüstriyel unsurlar da P. Bourdieu’nun bahsettiği simgesel metalar ekonomisi gibi araçları kullanarak hareket alanını sınırsız kılmaya çalışıyor. Basitçe sorarsak, endüstriyel düşüncenin dağıttığı ya da somutlaştırdığı simgeler veya simgesel metalar ekonomisi (en basitinden bilgi teknolojisinde Facebook, endüstriyel logolar, kurumsal kimlik ve dükkânlar, sinema endüstrisinin hikâyeleri, müzeleşmiş, vitrinleşmiş tarih, galerilerle biçimsizleşmiş plastik sanatlar, yaratıcılığı körelmiş ve ezber dolu bir aktivizm vb) bizim tahayyül gücümüzün özgürlüğünü, aşkınlığını kısıtlıyor ya da olumsuz etkiliyor mu sence?

(…)

Z.Y.: Simge -felsefedeki “logos” bağlamında düşündüğümüzde- aşkın bir özüt-biçim ya da sağaltım-biçim olmalıydı. Husserlci düşünceye yakın bir bilinç fazı olmalıydı. Ama bugün geldiğimiz noktada -bırak öncüllüğünü, simgenin bizatihi kendisi bile- çelişkilerle dondurulmuş şekilde içkin ve kaotik! Nasıl desem, “sınırlı kaos” gibi bir şey bu… İnsanın, ama sahici insanın, kendine ve kendine dair olan her şeye -kendini tahayyül etmeye de- mesafesi sorununu araştırmak isteyen biri, mutlaka, Maurice Blanchot’un “Son İnsan” adlı kitabını okumalı… “Son İnsan”daki yerlem değişimlerinin, sürekli bir “insanlık” imgelemi değişimlerine -formüllerine- de “vesile” ya da ne bileyim, bir “tetik” olduğunu fark edersiniz. Bana göre o kitap, “bakıştaki” değişkenliğin ve arılığın dünyadaki en önemli kılavuzudur. Bir “kim” sonsuzluğu, insanın kendisi ile kendine uzanan sonsuz yollar arasında -ve hiçbirinde- kimsenin ve hiçbir şeyin bulunmaması… Bu arı kutbu “Blanchotvari hümanizm ve hakikat” diye adlandırırsak, diğer uçta da -üzülerek söylüyorum ki- “Facebookvari hakikat ve işler güçler” filan var! Şimdi, bence, karmakarışık ettiğimiz uzamsal bileşenleri bir kenara bırakalım da şu zamansallık içeren soruya cevap arayalım birlikte: Bir imgenin kuruluşu (tahayyül edilişi) zihnimizde nasıl, ne zaman oluyor? Apansız bir şey mi bu imge, yoksa öncesi ve sonrası var mı?

(…)

Z.Y.: İnsanlığın zihnini düzlemsel olarak modellemeye çalışalım: Zihnimizi yatay eksende bir “yaşam” düzlemi -jilet gibi- kesip geçsin. Yaşam düzleminin üzerinde tüm gündelik veriler, bilindik nedensellik ilişkileri olsun -ne bileyim: iş, para, aile, eğitim, hesap, siyasa, şu, bu…  Bir de dikey eksende benim “poetika” ya da “imgelem” dediğim düzlem kessin zihnimizi… Bu dikey eksende de imgeler, kolaylıkla adlandıramayacağımız şeyler olsun, -ne bileyim; ara duygulanımlar(örneğin, sevgi ve öfke arasında bir duygu), nedensizlikler, ikinci yeni şiiri, atonal müzik, gayri resmi dünya tarihi, toplumsuzluk, rüyalar, dinler, mitolojiler… Bu iki düzlemin (poetika ve yaşam) kesiştiği yeri (ki bu yer bir çizgi olacaktır), şimdilik, “dil” olarak kabul edelim. Bu modelde, o dar dil çizgisi üzerinde düşünerek, düzlemler arasında çevirmeye çalıştığımız, anlama kavuşturmaya yöneldiğimiz her nokta herhangi iki düzlemden birinde kayıplara, mesafelere neden olacaktır. Bu durum çevrilemezliğin ilk ve bilindik senaryosu… Oysa kimse ikinci senaryoyu düşünmüyor; ikinci senaryo daha imkânsız bir “zamansallık veya fizik” ihtiva eder: Biz söz ettiğim bu çevirileri herhangi bir “t” anında, donuk ve durağan bir şekilde yaparız. Oysa düzlemler arasındaki muhtemel kesişimler, devinim halindedir (“t1″,”t2″,”t3”,…, “tsonsuz” gibi…). Düzlemler, görüngülerin fiziğine göre değişir ve sürekli hareket ederler. Bu ikinci senaryoda dil dediğimiz şey “sonsuzca” değişen ve eğrisel bir alan derinliği oluşturur, yani üçüncü ve yeni bir düzlem oluşturur. Bu devinimin riyaziyesi de fiziği de kimyası da henüz hesaplanamadı. Çünkü riyaziye de, fizik de, kimya da birer dildir! Şiir, bence nedir biliyor musun, hani ilk senaryoda düzlemlerin çevriminde yaşanan anlam kayıpları, anlam kaymaları vardı ya, o anlam kaymalarının dil çizgisine olan uzaklığından oluşan “hata”ların tümüdür. İşte buna “dördüncü” boyut diyebiliriz: Bu dördüncü boyut imkânı, bize, geleceği doğurur…”

Zafer YALÇINPINAR

Poetika 2013 Odaklanmaları’ndan…
Bkz: https://bit.ly/poetika2013
Şubat 2013

 

Şub
25
2014
0

“Portakallı Yarim” ya da Yeni Sinsiyet Tipolojisi edebiyat alanında başarıdan başarıya koşarken…

Yeni Sinsiyet Tipolojisi edebiyat alanında başarıdan başarıya koşarken; kalb ve vicdan sahibi olanların aklından “Portakallı Yarim” adında yeni bir film çekmek geçiyor. Misal, şiirimizin şerrrefli, bıyyyıklı ve kuzzzeyli delikanlısını başrole koysak, diğer mutat zevatları ve avaneyi de çeşitli rollere üleştirsek… Böylesi bir filmle ödül alır mıyız la Altın Portakal’da? Alırız la. Jüriyi de filmin yapımcısı olarak bağladık mı, tamamdır la! Bir dakika, sahiden, asıl meseleyi unuttuk, yönetmen kim olacak la? Edebiyatımızın cumhurbaşkanını ya da varlığlı bir editörü yönetmen yaptık mı, tamamdır. Kesin birinciyiz olm… E, ne duruyoruz sayın izleyiciler, sayın büyük şiir okuyucuları, üleştirmenler, çekin la şaheser filminizi!

Untitled-1

Şub
23
2014
0

Söyleşi: “2011-2014 Poetika Çalışmaları Üzerine…” // 16 Şubat 2014

Tekin Deniz: İkinci Yeni çalışmalarınızı yakından takip edenlerdenim. Öncelikle, bu özverili ve güzel çalışmalarınız için teşekkür ederim. 2014 yılında, hâlihazırda tamamlanmış bir çalışmanız var mı? Bizimle ne zaman paylaşacaksınız?

Zafer Yalçınpınar: 2013’teki odaklanma çalışmalarının, yani, farklı katılımcılara yöneltilmiş farklı sorular üzerinden yoğunlaşma gayreti içeren söyleşilerin ardından, 2014 yılında bir anket veya poetika soruşturması düzenlemeyeceğimi, 2013 yılı sonuçlarını paylaştığım dosyadaki sunuş yazısında ifade etmiştim. (Bkz: https://bit.ly/poetika2013) Zaten, geçmiş 2011-2013 poetika çalışmalarında yeterince veri toplamıştım. (Bkz: 2011, https://zaferyalcinpinar.com/ikinciyeni2011.pdf) (Bkz: 2012, https://bit.ly/poetika2012) Bir de, her yıl yeni gelen verilerin, katılımcıların söylemlerinin önceki çalışmalardan üssel olarak bir farklılık göstermemesini, marjinal faydanın ve poetik bulguların azaldığını, yaptığımız araştırmanın “zorlama” diyebileceğimiz bir noktaya yaklaştığını hissetmem kararımda etkili oldu. Çünkü İkinci Yeni ve imgelemin özgürleşmesi meselesi için yöntemsel olarak ters bir durum bu. İkinci Yeni konusu üssel derecede aşkın bir poetika meselesidir. Yani, incelendikçe bulguları, anlamları, imgelemi genişleyen büyük bir meseledir. Tıpkı, Ece Ayhan’ın yaşamını ya da şiirindeki tarihselliği araştırmak gibi… Yani, diğer meseleleri her düzlemde katbekat aşan bir alan derinliği, genişliği vardır. Bu nedenle Şubat 2013 ile Şubat 2014 arasındaki zamanı, 2011-2013 dönemindeki geçmiş anket ve söyleşilerden elde ettiğim verileri incelemeye adadım. Ancak, şu an içinde bulunduğumuz tarihsel ya da çevrimsel dönemde karşılaştığım haysiyet yoksunu birçok kötülük, şeytanlık, vicdansızlık ya da “müsibet” diyebileceğimiz olay, analizi tamamlamama, çalışma hızımı optimize etmeme engel oldu. Şu an kaleme aldığım diğer iki büyük konuyla birlikte, poetika analizi de karınca adımlarıyla ilerliyor. 2015’in Şubat ayında, gelecekte yapacağım diğer poetika çalışmalarına süreksel ve üssel yollar açabilecek analitik çıkarımları ortaya koyarak, toparlayarak, 2011-2014 döneminin poetika analizini tamamlamayı umut ediyorum.

T.D.:Sizi, “50 yılın ardında İkinci Yeni” anketini hazırlamaya iten koşullar nelerdi? Sizce edebiyat ve diğer dallarda bugün bu alanda ne tür boşluklar, ne gibi eksiklikler var?

Z.Y.: Beni 2011 anketine yönelten en önemli neden, her şeyden önce, İkinci Yeni akımının bitmediğini görmem, aksine, İkinci Yeni’nin diğer her şeyden çok daha etkin bir biçimde geleceğin şiirini biçimlendirdiğini sezmemdir. Bilimde de vardır bu. Bir hakikati hissedersiniz, sonra araştırmaya, kanıtlamaya başlarsınız. Düşünsenize, 50 küsur yıldır bu topraklarda dile getirilen tüm şiirlerin, dergilerin, şunun bunun, hepsinin aurası, hâlâ, İkinci Yeni şiirinin imgelemini geçemedi. Bütün o antoloji rezaletleri, ödüllendirme mekanizmaları, jüricilik ya da editörcülük salınışları, mikrofon arkasından sabuklamalar, gerdan kırmalar, şiir seçkileri, şiir dergileri, eleştiri numaraları, kavgalar, icat edilmeye çalışılan püsür, karışık akımlar, kitap olmayan kitaplar, “şiir ve x” başlıklı dosya konuları, kendini büyük şair zanneden küçük şiir heveskârları filan… Tüm bu “yapaylamasına etkin” şiir ortamında yer alan hiçbir unsur İkinci Yeni’den daha güçlü bir şiirsel alan derinliğinin oluşmasını sağlayamadı. Sağlayamaz da. Çünkü hepsi, hepsi, hepsi türev… Hepsi de fos çıktı. Bu dev başarısızlığın yanına “edebiyat körlüğü” veya bir tür “öğrenilmiş çaresizlik” kavramı da eklendi. Yani, okuyucu da şair de neyin şiir olduğunu veya şiirin nerde olduğunu, neyin hangi bağlamda eşsiz değere sahip olduğunu anlayamayacak, dahası sezemeyecek duruma geldi. “Bilmediğini, bilmiyor olduğunu da anlayamaz, yani bilmediğinin de farkına varamaz” türünden bir körlük sarmalına düşüldü. Ece Ayhan bu durumu “derin bir çatlak var” diyerek ifade eder. Dünya kadar büyük bir armuz… Sonuçta, “okumamak” ya da “araştırmamak” gibi şeyler de hasıl oldu. Bu durum 2011 anketini başlatmamdaki birincil neden… Ayrıca, Yeditepe Dergisi kapsamında Fahir Aksoy’un hazırladığı 1960 tarihli büyük anketi (bkz: https://evvel.org/50-yilin-ardinda-ikinci-yeni-anketi) inceledim ve o çalışmadan çok feyz aldım. Orada çok önemli şeyler var. Analize oradaki cevapları da ekleyeceğim. Aslında, bakıyorum şu son 20 yıla, İkinci Yeni hakkında dirsek çürütüp, akımın özünü doğru kavrayıp, doğru yordam ve yöntemlerle hakiki bir araştırma yapılmamış. Bir kümelenme analizi, diskur analizi, dendogram çalışması ya da bir imgesel etkileşim-nedensellik haritası, sezgisel de olsa bir “sınır ağları” çalışması filan koyulmamış ortaya… Denenmemiş bile. Herkes aynı şeyleri ezberden geveleyip durmuş. Çünkü kendine eleştirmen ya da araştırmacı diyen o üleştirmenler, gerçekte, yordam ve yöntem bilmiyorlar. Yordam ve yöntem, İkinci Yeni’nin alan derinliğinin incelenmesi kapsamındaki en önemli isterlerdir. Son 20 yılda kimse İkinci Yeni’nin sezgisel alan derinliğini ve etkileşimlerini doğru yordam ve yöntemlerle inceleyememiş. İsterleri bilmiyorlar. Çok zor tabiî… Emek, rahle, izan, görgü, bilgi ister, aidiyet duygusu ister böyle şeyler… Kısacası, göz ister! Böyle şeyleri, bilginin içerdiği özütü dirsek temaslarıyla, yeni sinsiyet tipolojisiyle, retorik arsızlığıyla ya da saygınlık cukkalama enstrümanlarıyla, ödüllendirme sistematiğiyle, antolojicilikle kısacası damperli, fikir keli bir kafayla elde edemezsiniz.

T.D.: Çağdaşı olan birçok şaire göre Cemal Süreya’nın ölümünden sonra şiirimiz ciddi bir tutukluk dönemi geçiriyor. İkinci Yeni sizce edebiyatımızda büyük bir çıkmaz sokak mı oluşturdu yoksa ortaya koyduğu yeni imgelemler ile yarattığı derinlik henüz anlaşılamadı mı?

Z.Y.: Tutukluğun nedeni, sadece Cemal Süreya’nın vefatı değil, tüm İkinci Yeni’nin aşkın, üssel derecede güçlü bir şiir akımı olarak belirleyici etkisini hâlâ sürdürmesidir. “Çıkmaz sokak” söylemini ağzına dolayan belediye şairleri hiçbir şeyin farkında değiller, kendilerinin bile… Sanki, bir tür ezberle hayatlarını sürdürüyorlar, ezbere yaşıyorlar. Misal, ben bu “çıkmaz sokak” söylemini ilk duyduğumda çok hoşuma gitti: Çünkü bu sözün İkinci Yeni imgelemindeki ve söylemindeki karşılığı bir tür övgüdür aslında. İkinci Yeni şiiri, üzerinde AVM’ler ya da türlü türlü gaddarlıklar, bilinçsiz tüketim, kampanya, görsel taciz, hile, endüstri, itiş kakış ve hatta rezilleşmiş trafik taşıyan işlek bir cadde değil. İkinci Yeni’nin meselesi şu dizede vurgulanır: “Düzayak çivit badanalı bir kent nasıl kurulur abiler?” Yani, İkinci Yeni imgelemi mağazalaşacak, endüstrileşecek, ızgara sistemiyle sokak sokak, cadde cadde şebekesi kurulacak bir şey değil, akışkanlar mekaniğiyle hesaplanacak bir emlak meselesi değil. İnsanlığın ve tüm zamanların tahayyül gücüne hitap eden çok önemli bir poetika meselesidir İkinci Yeni.

T.D.: Anket ve odak çalışmalarının öncesini ve sonrasını düşünürsek, Zafer Yalçınpınar olarak hangi çıkarımlara vardınız?

Z.Y.: Bunları daha sonraki yıllarda dile getireceğim. Ama, 2011 yılında gerçekleştirdiğim anketin sunuş yazısından bir alıntıyla soruna cevap vermeye gayret edeyim: (Bir kâğıttan okumaya başlıyor) “Türk şiirinde İkinci Yeni, imgelemin özgürleşmesine odaklanan tek şiir akımıdır. Dilin yapıtaşının sözcükler olmadığı “hakikati”, İkinci Yeni akımının şiirselliğiyle birlikte edebiyatımıza mıhlanmıştır. İmgelemin özgürleşmesi yönündeki bir tasavvur, sözcüklerin belirli bir ‘t’ anındaki sözlük anlamının ön-kabulüyle ya da sözlü kültürün “zihinsellik taşımayan” dolaşımına odaklanarak gerçekleşemeyecektir. İkinci Yeni şairlerinin -hepsinin- bu durumu fark ettiği aşikârdır. İkinci Yeni’ye göre dilin yapıtaşı “imge”dir.”

T.D.:Sizin imgeleminizi esaret altına alan temel olgular nelerdir? İmgeyi özgürlüğüne kavuşturabilmek için nasıl bir söylem içinde olunmalı? Birey ile toplum ilişkisi göz önüne alındığında İkinci Yeni’nin nefes alıp verdiği dönem ile bugün arasındaki kopukluklar veya bağlar nelerdir?

Z.Y.: Bu konuda da fazla bir şey söylemek istemiyorum. Söyleyeceklerimi 2011-2014 yılları arasındaki poetika çalışmalarımın analizine, geleceğe saklamak istiyorum. Ancak, basitçe şöyle diyelim;“insandan çok eşyaya benzememek”. Bu tümce benim için değişmez bir şiardır. Söz özün giysisidir. Bir de tutup söze giysi giydirmeye çalışırsanız, haysiyetsizliğe ve melanete yol açan retorik arsızlığının esiri ya da kölesi olursunuz. İmgelemin özgürleşmesinin önündeki en büyük engel de retorik arsızlığıdır. Aslında, senin sormak istediğin bağ da kopukluk da bu noktadadır.

16 Şubat 2014

     

*

Hamişler:

1. Söyleşinin tam metnine https://issuu.com/adabeyi/docs/poetikacalismalarisoylesi adresinden de ulaşabilirsiniz.

2. Evvel Fanzin kapsamında yayımlanan “Poetika Çalışmaları” başlıklı ilgilerin tümüne https://evvel.org/ilgi/poetika-calismalari adresinden ulaşabilirsiniz.

Şub
13
2014
0

Müstecip Onbaşı ve Denizaltı

musteciponbasi1

Müstecip Onbaşı ve aynı isimli denizaltının hikâyesi, “Atlas Tarih” dergisinin 23. sayısında yayımlanmış. İşbu yazının tam metnine https://issuu.com/adabeyi/docs/musteciponbasi adresinden ulaşabilirsiniz.

 

Şub
09
2014
0

“Vicdan” Üzerine Büyükçe Düşündürücü Notlar

“Vicdan” Üzerine Büyükçe Düşündürücü Notlar

  • Üzerinde yaşadığımız bu coğrafyada ya da bu toprakların tarihinde “vicdansızlık” ile “meydansızlık” aynı anlama gelir.
  • Vicdan yürür: Bir şey deviniyorsa eğer, onda vicdanı arayabilirsiniz.
  • Vicdan konuşur: Sizin -biricik kendinizin- endüstri ve retorik stratejileriyle dolu, ezbere ve tekrarlı iç-sesinize karşı, basit, aydınlık, başka, pür ve hakikat doludur. Kalb ve vicdan arayışının aydınlığı, sinsiyet dolu karanlığın karşıtıdır. Bu karşıtlık, binlerce yıl denizde kalmış bir çakıl taşının içine -kalbine- su sızmaması gibidir.
  • Teselli ya da ikna olamadığınız noktada, vicdanın varlığıyla yüzleşirsiniz.
  • Yüzünü duvarlara dönenler vicdanlarıyla yüzleşirler.
  • Ece Ayhan, Kuzgun Acar ve Nâzım Hikmet yaşadıkları dönemlerin vicdanı olmuşlardır. Sahiden yaşamışlardır.
  • Bir maaşgan, her gece vicdanı tarafından defalarca sorgulanır. 1890’lardan beri bu böyledir; çarklar ve buharlar, şimdilerde de silikonlar ve plazalar arasında sürekli sorgulanırsınız.
  • Pragmatik bir adalet duygusu ile vicdan arasında hiçbir gerçek ilişki -varoluşsal özüt- yoktur. Böylesi bir zorunlu dikiş, bu topraklarda bin yıldır tutmamıştır.
  • İktidarın “vicdan” söylemleri, sahte bir düzeltme/ütüleme durumunu içerir. Oysa vicdan içkin ve hakikat dolu bir özgürlük biçimidir.
  • Sandıklı seçimler ya da sayısal öğeler aşkın bir vicdan değildir. Çünkü, dolaylı bir temsiliyet içerir. Vicdan ise doğrudan hakikatle ilgilidir.
  • Emeği hizmet olarak dile getiren ve emeğin özünü mikrofonlar ile masaların arkasından değiştirmeye çalışanların vicdanından şüphe edebilirsiniz. Hatta, şüphelenmekten -vicdan rahatlığıyla- daha da ileriye gidebilirsiniz. Gezi’de olduğu, Gezi’nin gösterdiği gibi…
  • Tüm ödüller insansız ve vicdansızdır. Sıkı şiir ve sahici tarih ise vicdanın kanıtıdır.
  • Sahici bir yazarın kaleminin ucunda kalb ve vicdan vardır. Bu diken üstü duruş bir haysiyet göstergesidir.
  • Zaman ve vicdan yargıçtır. Şimdi, zamanı gelmiştir –ki zaten, saatlerinizi kontrol edebilirsiniz.

Zafer Yalçınpınar
Karga Mecmua, Şubat 2014

 

Hamiş: Yalçınpınar’ın KargaMecmua’da yayımlanan yazılarının tamamına https://zaferyalcinpinar.com/kargaca.html adresinden ulaşabilirsiniz.

Şub
09
2014
0

2011’in başında söylemişiz…

Karga Mecmua, Mart-Nisan 2011′de (47. ve 48. sayılarında) dosya konusu olarak “Yerli” üstbaşlığını  işlemişti. Dosya kapsamında edebiyat, sinema, müzik, tiyatro ve çağdaş sanatlardaki “yerli” söylemini analiz etmeye çalışmıştı. Karga Mecmua’nın Mart 2011 tarihli 47. sayısında yayımlanan “Yerli Edebiyat” soruşturmasına verdiğim cevaplar aşağıdadır:

Karga Mecmua: “Yerli” edebiyat denince aklınıza ne geliyor?

Zafer Yalçınpınar: Aklıma “yetiştiği, yeşerdiği dile özgü, yetiştiği dilin zihinselliğiyle ve bileşenleriyle olgunlaşmış, yaşamın imgesel imkânlarını, bütünlüğünü, coşkusunu, umudunu, şiirselliğini, mücadelesini ve insani hakikatini kısacası her şeyi, ama her şeyi yetiştiği dilde -yani yetiştiği yerde- arayan” bir edebiyat geliyor. Sonra da -nedense- tüm bunlar birden aklımdan uçup gidiyor. Hepsi bir yanılsamaymış, geçersizmiş ya da geçersizleşecekmiş gibi bir düşünce eşliğinde karamsarlığa kapılıyorum.

K.M.: Son 10 yılda “yerli” edebiyatta genel eğilimlerden bahsedebilir miyiz?

Z.Y.: Önce fotoğrafın geneline bir baykuş bakışı atalım ve neler var görelim…
Yeni Kapitalizm kültürüne eklemlenmeye ve kendini küresel pazarda alınıp satılan bir tüketim unsuru haline getirmeye çalışan, bu yönde mağazalaşan yerli(!?) edebiyat var; bu bir. Sivilleşmeye, sıkılaşmaya, sürüden çıkmaya, bağımsızlığını güçlendirmeye ve eşyadan çok insana benzemeye çalışan bir yerli edebiyat var; bu iki. Sosyal ve kültürel politikalar yoluyla toplumu (aslında topluluğu) yönlendirenlerin pompaladığı, belediyecilik araç ve gereçleriyle mankenleşen, bütçelenen, naz yapan, gerdan kıran bir yerli edebiyat var; bu üç. Yeni Sinsiyet Tipolojisi’nin “biz” söylemleriyle cehalet alanını kalabalıklaştıran bir yerli edebiyat var; bu da dört. Birinci ve dördüncü tipolojinin niceliksel üstünlüğü ve kalabalığı aşikâr… Niteliksel olarak ise ikinci tipolojinin üstünlüğü, yalnızlığı, biricikliği aşikâr… Genel eğilimi, sanırım, niceliksel üstünlüğü olan birinci ve dördüncü tipoloji belirliyor. “Hileli bir demokrasi” gereği olarak filan… Bununla birlikte, bir “bezdiri” şeklini aldığından beri genel eğilimleri fazlaca umursamıyorum.

K.M.: “Yerli” kitap endüstrisinde bir gelişme var mı? Varsa gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Z.Y.: Sorunun çapı gereği, olsa olsa, endüstriyel gelişmeler vardır. Standartlaşma, azamileştirme, merkezileştirme filan… Bunların kahrediciliğinden “üçüncü dalga” konulu mecmuada bahsetmiştim. Şimdi, bir kez daha yüzleştirme beni bunlarla… Zaten her gün -belirli oranlarda- böylesi bir endüst-realite’ye maruz kalıyorum.

K.M.: “Yerli” edebiyat dışarıda nasıl algılanıyor?

Z.Y.: Başta ortaya koyduğum tipolojiler kapsamında cevap vermeye çalışayım. Birinci ve dördüncü tipoloji batıda “gelişmeye-kullanıma açık” olarak algılanıyor, doğuda nasıl algılanıyordur, bilmiyorum. Üçüncü tipoloji batıda “otantik ve zayıf”, doğuda ise “batıcıl ve zayıf” olarak algılanıyor. İkinci tipolojinin ise dışarıda algılandığını düşünmüyorum.

K.M.: Türkiye’de hem sanatçı hem de okuyucu kitlenin popülerlik anlayışını nasıl buluyorsunuz?

Z.Y.: Bu meseleye “gerçeklik terörü” üzerinden bakmak gerekiyor… Bu bir “gösteri arzı ile seyirci talebi dengesi” meselesi oldu artık… Podyum, mikrofon, alkış, eyyam heveslileri ve böyle şeylere meraklıların sayısı arttı. Birisi -hiç düşünmeden- podyuma çıkar ve beline “Ben dünya güzeliyim” yazan bir kuşak takarak türlü pozlar verir. İzleyenler de -gene hiç düşünmeden- podyumdakini alkışa boğar. Ertesi gün bir komşunuz diğerine şöyle fısıldıyordur: “Dünkü dünya güzelini gördün mü… Ne harika şeydi!” Sonuçta, zihinselliğin zayıfladığı her yerde “popülerlik” güç kazanır. Aslında, popülerliğin spot ışıklarının altında gerçek bir “aydınlanma” yoktur. Koşutluğu devam ettirirsek, “komşu-okuyucu” okuduğundan aydınlanamaz haldedir ve bunun da farkında değildir.

Karga Mecmua, Mart 2011, Sayı:47

Şub
07
2014
0

“Mektup İşsizdir Dom!” (Ece Ayhan, 1980)

issizmektupaci

“Ece Ayhan’dan Arif Damar’a Mektup (II) , 6 Ekim 1980”
Hayâl Dergisi, Ocak 2014, Sayı: 48 (Mektup Özel Sayısı-II), s.16
*

Zıpkın kadar acı -işbu- mektubun tam metnine
https://zaferyalcinpinar.com/eceayhanissizmektupaci.pdf  ya da
https://issuu.com/adabeyi/docs/eceayhanissizmektupaci
adreslerinden ulaşabilirsiniz.

*

 

1. Hamiş: Ayrıca bkz: https://evvel.org/buluntu-ece-ayhandan-arif-damara-aci-bir-mektup-10-ocak-1981

2. Hamiş: Evvel Fanzin kapsamında yayımlanan “Ece Ayhan” başlıklı ilgilerin indeksine https://bit.ly/eceindeks adresinden erişiliyor…

Oca
30
2014
0

Tez: “1970-1980 Yılları Arasında Türkiye’de Kültürel ve Sanatsal Ortam” (Güler Bek Arat)

11

Güler Bek Arat’ın 2007 tarihli doktora tezi 1970-1980 Yılları Arasında Türkiye’de Kültürel ve Sanatsal Ortam, SALT tarafından e-yayın olarak hazırlandı. SALT’ın süregelen “Duvar resminden korkuyorlar” projesi çerçevesinde yayımlanan kitap Ocak 2014’te erişime açıldı. Tezin tam metnine aşağıdaki adresten -pdf dosyası biçeminde- ulaşabilirsiniz:

https://www.saltonline.org/img/pdf/1970-1980_Yillari_Arasinda_
Turkiyede_Kulturel_ve_Sanatsal_Ortam_scrd.pdf

Oca
28
2014
0

arDADAşiv

dadarsiv

2011’den –491‘in söngün serüveninden- bu yana DADA’yla pek ilgilenememiştik. Şimdilerdeyse, issuu kapsamındaki araştırmalarımız sonucunda, yüzyıl öncesinden günümüze ulaşmış orjinal bir DADA neşriyatları arşiviyle karşılaşmanın tuhaf mutluluğunu yaşayarak ölüyoruz: https://issuu.com/labibliothequefantastique/stacks/97a07d51e0364136b5c88cd0f4a711b6

Hamiş: Evvel Fanzin kapsamında yayımlanan “gerçeküstü” ilgilerin tümüne https://evvel.org/ilgi/gercekustu adresinden ulaşabilirsiniz.

Oca
25
2014
0

Poetika Çalışmaları: “Matematiğin Şiir Yönü” (Prof. Dr. Cahit Arf)

Sıkı matematik ustası Prof. Dr. Cahit Arf’ın kaleme aldığı “Matematiğin Şiir Yönü” adlı makalenin, öncelikle Nisan 1960’ta Meydan Dergisi’nde, ardından 1993’te Matematik Dünyası adlı dergide yayımlanan tam metnini, şimdi, 2014’ün Ocak sularında E V V E L fanzin takipçileriyle paylaşmaktan gurur duyuyoruz. Bkz: https://issuu.com/adabeyi/docs/matematiginsiiryonu

Hamiş: Simgesel bağlamları ile yıllardır savunduğumuz “imgesel alan derinliği” kavramının tanımlanabilmesi açısından son derece önemli gördüğümüz bu makaleyi E V V E L fanzine haber eden Şükret Gökay’a çok teşekkür ederiz.

2. Hamiş: Evvel Fanzin kapsamında yayımlanan “Poetika Çalışmaları” başlıklı ilgilerin tümüne https://evvel.org/ilgi/poetika-calismalari adresinden ulaşabilirsiniz.

Oca
21
2014
--

Fenerbahçe Spor Kulübü bir haysiyet direnişidir: “Kara deryalarda bir Fenerdir!”

Fenerbahçe Spor Kulübü Başkanı Aziz Yıldırım’ın WSJ (Wall Street Journal) gazetesine verdiği önemli röportajın tam metnine şu adresten ulaşabilirsiniz: https://www.baskahaber.org/2014/01/fenerbahce-baskan-aziz-yldrm-bizim.html

“birgün girsek biz mezara/ gözümüz kalmaz arkada
evlâdıma miras bu sevda!  (…)”

*

Evvel Fanzin kapsamında yayımlanan “Fenerbahçe Spor Kulübü” başlıklı ilgilerin tümüne https://evvel.org/ilgi/kara-deryalarda-bir-fenersin adresinden ulaşabilirsiniz.

Oca
20
2014
0

Tartışma: “Belediye Heykelciliği” (22-27 Ocak 2014)

belediyeheykelciligi

 

“Belediye Heykelciliği”, Türkiye’de park, meydan gibi tasarlanmış kamusal mekânlara ve çeşitli kurumsal yapılara yerleştirilen heykel, rölyef gibi sanat eserlerine istinaden bir kurmacadır. Bu gibi eserler zaman içerisinde, mekânların kullanımları farklılaştıkça, anlayışlar dönüştükçe yer değiştirir, tahrip edilir, kaybolur veya hızla aşınmaya terk edilir.

Program, geçmişten bugüne uzanan ve taşradan merkeze hareket hâlinde olan temsiliyet biçimlerine yönelik refleks, kabul ve alışkanlıkları mekânlar ve eserler üzerinden tartışmaya açmayı amaçlar.

(Basın Bülteni’nden…)

Oca
18
2014
0

“Ben ‘bir çocuk romanı’ yazıyorum” (Ece Ayhan, 1980)

6 Ekim 80

Kardeşim Arif,

(…) Ege’yi yolcu ettikten sonra ver elini Eceabat! Sanıyorum aşağı yukarı yılbaşına dek buralardayım. (…)

Bir bakıma köye gelmem iyi olmuştur diyorum; İstanbul’da bir iş bulmayı burada bekliyeceğim, bir iş artık benim için zorunlu duruma gelmiştir; oğlanın vergi sorunlarını öyle çözümleyeceğim, benim sorunlarımı, annemin sorunlarını v.s. Velhasıl iş bulmaktan başkaca bir çözüm yolu gözükmüyor gözükmiyecek.

Ben ‘bir çocuk romanı’ yazıyorum, üç-dört günde yarım sayfa ancak olabiliyor. Gerçekten sıfır tüketilmiştir. Senden dileğim şudur; çocuk romanlarıyla hangi yayınevi ilgileniyor, yazı makinesi sayfası kaça, ya da forması, ya da toptan ne veriyorlar, aşağı yukarı kaç sayfa istenir?.. bunları bunlar gibi şeyleri bana bildirebilirsen sevinirim sevineceğim. Ege’yi Ankara’ya öyle göndermek zorunda kaldım ister istemez, kendim de köye öyle geldim. Biliyorum, kıran kırana bir ortamdayız ve kesinlikle bir insan toplumu içinde bulunmuyoruz ama umut umuttur.
(…)

ECE AYHAN

Ece Ayhan’dan Arif Damar’a Mektup (6 Ekim 1980)
Hayâl Dergisi, Ocak 2014, Sayı: 48 (Mektup Özel Sayısı-II), s.16

1. Hamiş: Ayrıca bkz: https://evvel.org/buluntu-ece-ayhandan-arif-damara-aci-bir-mektup-10-ocak-1981

2. Hamiş: Evvel Fanzin kapsamında yayımlanan “Ece Ayhan” başlıklı ilgilerin indeksine https://bit.ly/eceindeks adresinden erişiliyor…

Ara
30
2013
0

Özet: “2013 Atraksiyonları” (Z. Yalçınpınar)

 poetika2013k

POETİKA 2013
“Odaklanmalar”
Haz: Z. Yalçınpınar
(pdf) indirmek için: https://bit.ly/poetika2013

*
*

ŞİİRLER:

Eksiltilmiş Yedili Şiir
https://zaferyalcinpinar.com/s104.html

Sol Kalbim
https://zaferyalcinpinar.com/s105.html

Gezi’deyim
https://evvel.org/siir-gezideyim-z-yalcinpinar

Gece Görüşleri
https://zaferyalcinpinar.com/s106.html

Tarihinsancısı Söyledi-2
https://zaferyalcinpinar.com/s107.html

*
*

ikikapakk

“İKİ”
2011-2013 Şiirleri’nden Ara İmgelem
(pdf)indirmek için: https://bit.ly/2iki2

*
*

491adakarasi

491′in “ADAKARASI”
4-5 Mayıs 2013 tarihlerinde Büyükada’da gerçekleştirilen
İstanbul Fanzin Festivali için özel sayı…
(pdf) indirmek için: https://bit.ly/491adakarasi

*
*

cakir

“ÇAKIR”
Sait Faik’in Burgaz Adası’nda yer alan müze-evi’nin
-yeniden- ziyarete açılışı anısına…
(pdf) indirmek için: https://bit.ly/cakirhikayeci

*
*

Untitled-1

E V V E L ‘in issuu alanında yer alan neşriyatların
bağlantı adresleri ve indeksi
(pdf) indirmek için:
https://evvel.org/issuuindeksi.pdf

iyi okumalar!

*

Ara
17
2013
0

E V V E L İndeksi yenilendi…

EVVEL kapsamında yayımlanan
bazı efemeralara ait issuu adreslerinin eklenmesiyle birlikte
E V V E L fanzin ilgiler indeksi yenilendi.

https://bit.ly/evvelindeksi

iyi okumalar dilerim.

Ara
16
2013
0

1930’ların Kadıköy İnsanları: “Deli Corci, Bandocu Arap Kâzım Bey, Akbaba Suat Bey, Pazarola Hasan Bey, Doktor Çat, Cüce Simon, Uzun Ömer, Deli Saraylı Hanım(lar)…”

Deli Corci, Bandocu Arap Kâzım Bey, Akbaba Suat Bey, Pazarola Hasan Bey, Doktor Çat, Cüce Simon, Uzun Ömer, Deli Saraylı Hanım(lar)… Çoğu Kadıköy’den olmak üzere 1930’lu yıllardan günümüze uzanan İstanbul’un en ilginç simaları hakkındaki çeşitli bilgilere Afif Yesari‘nin kaleme aldığı “İstanbul Hatırası” (Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu Yay., 1987) adlı kitapta rastladım. Kadıköy’ün ilginç simaları için şöyle diyor Afif Bey:

“Bir rüyanın, gerçekdışı bir dünyanın, gerçeklerden uzak insanları gibiydiler, bir masal âlemi görünümündeki Kadıköy’ün, 30’lı yıllarında.. Geçip gitmeyecek sanılan günlerden, değişmeyecek sanılan bir Kadıköy’den, geçip giden günlerin, değişen bir Kadıköy’ün ardından, onlar da yok olup gittiler… Bugünün Kadıköy’üne ters düşeceklerini anlamış gibi!..”

Kadıköy’ün renkli simalarının Afif Yaseri’nin kaleminden ilginç bir şekilde anlatıldığı “kentler, Yapılar, İnsanlar” başlıklı yazının tam metnine https://zaferyalcinpinar.com/kadikoyinsanlari_afif_yesari.pdf ya da https://issuu.com/adabeyi/docs/kadikoyinsanlari_afif_yesari adresinden ulaşabilirsiniz.

Hamiş: Evvel Fanzin kapsamında yayımlanan “Kadıköy” başlıklı ilgilerin tümüne https://evvel.org/ilgi/kadikoy adresinden ulaşabilirsiniz.

Ara
16
2013
0

Kadıköy’ün Sinemaları (Afif Yesari)

Afif Yesari‘nin “İstanbul Hatırası”(TTOK, 1987) adlı kitabında kaleme aldığı “Kadıköy Sinemaları” adlı yazının tam metnine https://zaferyalcinpinar.com/kadikoysinemalari_afif_yesari.pdf 
ya da https://issuu.com/adabeyi/docs/kadikoysinemalari_afif_yesari adreslerinden ulaşabilirsiniz.

tarama0005

Hamiş: Evvel Fanzin kapsamında yayımlanan “Kadıköy” başlıklı ilgilerin tümüne https://evvel.org/ilgi/kadikoy adresinden ulaşabilirsiniz.

Ara
13
2013
0

Söyleşi: “Tutunamayanlar üzerine…” (Oğuz Atay, 1972)

30 Eylül 1972 tarihinde “Yeni Ortam” adlı neşriyatta yayımlanan ve Pakize Kutlu tarafından gerçekleştirilen röportaja https://www.edebiyathaber.net/oguz-atayla-tutunamayanlar-uzerine/ adresinden  ulaşabilirsiniz.
Ara
09
2013
0

Söyleşi: “Gezi’ci Bir Şairle Hasbihâl”

Yaz aylarının sonunda Gezi’ci ve sağlam şair Tekin Deniz‘le dertleşmiştik. Dertleştikçe, baktık, ortaya iyi bir şeyler çıkmış ve hakikate fazlaca temas ediyoruz. Böylelikle, işbu dertleşmemizi, “Edebiyat ve İktidar” dosya konusuyla birlikte yayın hayatına yeni başlayacak olan “Monograf” adlı dergiye -nedense, itibar ederek- gönderdik. Bu gönderimizin üzerinden yaklaşık 2 ay sonra Monograf Dergisi Yayın Kurulu’ndan bir mektup geldi. Mektupta, yayın kurulunun söyleşimizin yayımlanması konusunda “fikir birliği” sağlayamadığı (sayılayamadığı) falan belirtilmiş. Üzülmedik; zaten üç aşağı beş yukarı, durumu tahmin ediyorduk, bekliyorduk. Sonuçta, Tekin Deniz’le gerçekleştirdiğimiz dertleşmemizi EVVEL sularında takipçisine sunuyoruz.

Zafer Yalçınpınar: Şiirin “ne olduğu”, bugünlerde, bence, devâsa yanlış bir soru olarak -maveraünnehir nereye dökülür, yanlış sorusunun tarihsel negatifi gibi- sürekli karşımıza çıkıyor… Sorulması gereken yegâne soru “Şiir nerdedir?” meselesi -bulutsu bir mesele- olmalıydı. Ama olmadı. Her neyse… Şimdi, garip bir tipoloji ile karşı karşıyayız: Yeni sinsiyet, samimiyetsizliğinin zulümünü gizlemek için şiirle temizlenmeye, yarattığı mezalim ortamını imgesel olarak “çiçekli, hoşgörülü bir huzur bahçesi”ymiş gibi imgelemeye çalışıyor. Oysaki genel olarak baktığımızda, bir tür “söylemler çöplüğü”nün içerisinde yüzdüğümüzü fark ediyoruz; “hakikat” ve “sahi”den çok uzakta, menfi gaddarlığın örümlü yalanlarıyla kuşatılmış gibiyiz. Geçenlerdeki bir konuşmamızda “şiirde ya da şiirle sergilenen şirinlikten nefret ediyorum!” demiştin. Şiirin yüceliğini oyuncaklaştırıyorlar sanki, ne dersin? Anlat biraz…

Tekin Deniz: Bundan 7 yıl kadar önce, Beyoğlu’nun meşhur sahaf dükkânlarından Narteks’in sahibi Sıtkı abi ile bu konuyu konuşmuştuk. Daha o günlerde çeviriler olsun, şiirlerdeki, öykülerdeki, romanlardaki işgaliye ortamı olsun, nasıl bir yağma ile karşı karşıya olduğumuzu anlatmıştı. Gelen bu büyük karanlık, kendisinden önce kadrolu bir düşüncesizlik ve kolaycılık ortamı hazırladı. Yani o günlerde de böyle görünüyordu. Senin sürekli dillendirdiğin gibi; yavaş yavaş, sessizce, tam bir “sinsiyetçilikle” odalarımıza, evlerimize, kafalarımızın içine kadar sızdılar. Kendi kavramlarını, kendi imgelerini, kendi sözcüklerini, türlü vaatler ile yanlarında tuttukları  kalemşörlerin ve okuyucuların ağızlarına tıkadılar. İşte böyle böyle şiirin kaynak sularına zehirli atıklarını döktüler. Kendilerine; memur apoletli şairler? ve aydınlar? tuttular. Şiirin, salt şirinlik gösterisi olduğu düşüncesi bile mide bulandırıcı bir şey. Benim için onun yüceliği -hiçkimsesizliğindedir-. O, bir yere veya bir şeye ait değildir. Şayet onu bir güce zimmetler, karanlığın üzerine perde vazifesi olsun diye eşyalaştırırsak, yaşamın öz değerlerine ihanet etmiş oluruz. Bana göre şiirin kendisi alkışlanmayı hak etmiyor. Zaten onun vazifesi bu değildir. Aksine, tam karşıda durmalı, çoğulculuğu ve gerçek anlamda bireyin sesini duyurabilmek için en dibe dalıp boğulmakta ve boğazlanmakta olan öz fikirleri kurtarmalıdır. Velhasıl kelam, şiir nerededir? diye soracak olursak; bence tam karşıdadır, en karşıdadır… Benim şairim, işte tam olarak bu karşıtlığın içinden çıkan özgün kişidir. Ben ondan elbette gerçek anlamda dilin yapısını zorlayacak yeni fikirler, yeni biçimler okumak istiyorum. Milyarlarca farklı kombinasyondan oluşan koca bir evrene sadece tek bir pencereden bakamayız, bakmamalıyız. Sen nasıl düşünüyorsun bilmiyorum ama bence söz  konusu tipolijnin ortadan kalkabilmesi için bu işe gönül verenlerin vahşi bir şekilde manipüle edilen toplum zihnine soluk aldıracak taze eserler ortaya koyması gerekiyor.

Z.Y.: Benim kafama göre, yaşamın öz değerlerinde -o ‘taze’ dediğin ‘om’ noktasında- ya da sahici insanların fikirlerinin özünde, “tek hamlede, sade ve apansız” olarak şiir vardır, diyebiliriz. Arı-duru niteliksel bir varoluş biçimini -tabiî, ya da, ‘yokoluş biçimi’ni- yaygınlaştırmamız gerekiyor sanki. Burada bahsettiğim ‘duruluk’, renksizlik ya da ‘tek renk’ yan-anlamlarını taşımamalı; yani, bir tür “endüstri dışı” konumu imlemeye çalışıyorum ‘duruluk’ derken… Bahsettiğin olumsuzlukların kökeninde rekabetçi ve endüstriyel kafayı buluruz her seferinde; ‘satışa sunulacak endüstriyel bir çıktı’ için her şeyi istismar eden, yıkmaya, kırmaya ve eritmeye hazır, karıştıran, kesen biçen, hesaplayan, harcayan, atıklarla ve cürufla dolu ve hararetli bir haddehane gibi… Örneğin, bazı sosyolojik kavramların birer istismar unsuru olarak nasıl kullanıldığını veya ergitildiğini gördük, 2000’lerin başından bu yana… Tıpkı, sosyolojinin ‘toplum mühendisliği’ salvolarına dönüşmesi/ergitilmesi gibi, şiirin de bir ‘söz-söylem mühendisliği’ uygulama alanına dönüşmesi/harcanması riski var. “Töz ya da içerik yitimi” diyebiliriz buna, bir tür yalan sanki… Yani, şiir öyle olmalı ki daha önce dile getirilemeyen bir imgesel alanı okuyucusuna sezdirebilmeli… Evet, şiir en karşıdadır, hiçkimsesizliktedir, bence de öyle, ama ne bileyim, hiçbir zaman “ithaka”yı -ufukta bir karaltı olarak bile- göremeyecek miyiz? Umut yok mu hiç? Ya da işte, umut, nerdedir?

T.D.: Aklıma hep aynı soru geliyor… “Doğruluk, eğilip bükülebilecek bir şey midir?” Bu mesele aslında Türkiye’nin genel sorunu… Halk ve onu yöneten sistem arasında çok ama çok uzunca bir zamandır büyük ve tek yönlü bir algı savaşı var. En basit örnekleri herhalde marketlerde karşımıza çıkıyor; “bir paket sana yağı verir misiniz?” diyor hanım teyze oysa onun adı “margarin”. Bizlere hergün yüzü boyalı kargalar satıyorlar.Yavaş yavaş zihinler istila edilmiş, kitleler papağanlaştırılmış, düşünceler dizayn edilmiş. Ve ne acıdır ki bu yeni sistemin temel araçları olarak bizim şu “büyük?!” kalem erbapları kullanılıyor. Maalesef bizde düşünür tayfaları denen sözde “aydın” gruplar,bir zaman sonra karşıtları oldukları şeyin ta kendisi olmaya başlıyorlar. Velhasıl kelâm, elimizde mutlak bir karşıtlık olmadığı için şu aşamada sadece onun fikrinden söz edebiliriz. Söylemek istediğim şey aslında; -karşıtlığın diyalektiğidir- Bu yapı,sürekli sarmal bir döngü halinde ilerliyor. Bizim yapmamız gereken bu dönüşümler esnasında farklı ve doğru açıları yakalayıp kelimenin içeriğine yeni ve sağlam tuğlalar taşımaktır. Elbette bu tuğlalardan evvelâ bir duvar örülecek ama bu duvarlar: sınırları ayıran,ülkeleri bölen faşizan duvarlar olmayacak. Aksine, tıpkı içinde yaşadığımız odalar gibi, odaları var eden, oluşturan “ev kuran” bir çeşit duvarlar bütünü olmalı. Bu duvarlara şimdilik “gri” birer fikir değil de “genel geçer doğrular” olarak bakmalıyız. Sosyolojiyi, edebiyatı, mimari’yi bazı kalıplara döküp kendilerine -mutlak ve değişmez yasalar icat edenler- bir zaman sonra eski itibarlarını korumak için elbette o mevkilerin ağaları, derebeyleri, paşaları, lordları olurlar. Bence kötülük sürekli açı değiştiriyor Kendine yeni mevziler kazıyor. Belki de işte tam da bu yüzden daha fazla soru sormalıyız? “-Şiiri ve sanat üretimini bir çeşit gıda olarak düşüneceksek eğer onun da diğer bütün doğal besinler gibi görevini tamamladıktan sonra tabiatta çözünüp yok olması gerekmez mi?” Bazı kelimelerin ve fikirlerin daha dayanıklı ve daha uzun ömürlü olmaları için kimyalarına karıştırılan yapay müdahaleler onları daha fazla ayakta tutsa da özlerini yitirmelerine neden olmaz mı?
Bence hiçbir sanat eseri yok olmaktan korkmamalıdır.Yine aynı şekilde senin de bahsettiğin gibi sadece “metalaşmak için” endüstriel bir çıktıya da dönüşmemelidir. Şiir yazmaya yeltenen kişi bana göre kendinde tanrılık iddiası güder: O tanrı öyle bir tanrıdır ki; derinlerde hissettiği sonsuz hazzı,sonsuz acıyı,sonsuz empatiyi ötekiyle bölüşmezse bir zaman sonra yok olur. İşte bana göre adına; “umut” dediğimiz şey de -bu düşünen, hisseden, yeni ve eşsiz- insanın kendi öz değerlerini anlayıp varlığını evrenle bölüştüğü noktada açığa çıkacak.

Z.Y.: Söylediklerine nazaran şöyle düşünüyorum: senin zihnindeki şiir, “art brut” yaklaşımına yakınsayan, bir tür “kültür kompradorloğu karşıtlığı” diyebileceğim özel bir “duruş”la, böylesi bir “mücadele arayış”la -bunu diyalektiğe verdiğin değere istinaden söyledim- biçimleniyor. Peki ya mezarlaşmış dergilerin editörleri? Edebiyat kâhyaları? Ya da ne bileyim, şu cüruflaşmış yazı-çizi ortalığı, ortalaması hakkında ne düşüyorsun? Artık, “mevhumlaşmış” diyebileceğim “şiir kitabı, yarışması” piyasası hakkında neler diyeceksin? Şiirin iktisadını yaratmaya çalışan muhterisler, bu işi neden beceremediler, beceremiyorlar? Neden ve nasıl sıkı şiir  hep bu tipolojinin dışında kalarak –üstelik tüm zamanlarda, geçmişte, gelecekte- kendi imgelemini oluşturur?

T.D.: Maalesef bizim ülkemizde  sanat hâlâ bir tür salon eğlencesi… Her yıl düzenli olarak düğün salonları tutuluyor, halaylar çekiliyor, yerel nobeller dağıtılıyor, ödüller veriliyor ve hep aynı birileri “bestseller” oluyor. İktisadi gücü elinde bulunduranlar üretim ve tüketim ilişkilerini kafalarına göre tasarlarken, kurdukları yeni düzenin anlamsal ve kavramsal alt yapısını sağlamlaştırmak için kültürel değerlerin yanında; edebiyata, mimariye, müziğe, velhasıl insan zihnini manipüle edecek her alana el atıyorlar. İşte tam da bu noktada düzen kurucuların ellerinin hemen altında gezen,onların ağzının içine bakan bazı büyük fikir adamları? görüyoruz. Bu tipler aslında edebiyat kâhyalığından çok bir tür morg masası vazifesi görüyorlar.Editörlüklerini yaptıkları sistem ağzı konuşan yayın organları ise işte bu söz konusu cesedin çoktan iflas etmiş, kokuşmuş uzuvlarından başka bir şey değil. Şairin özel olmasından anladığım şey; -kendine has hatalarının olmasıdır! Ben bunu bir türlü anlayamıyorum; bozukluklardan, boşluklardan, eğriliklerden, sakarlıklardan, unutkanlıklardan neden çıldırasıya korkuyoruz? Sürüklendiğimiz bu büyük koşturmaca bizi öldürüp, insanlığımızdan hızla uzaklaştırıyor. Yaşlanan insanlar göremiyoruz artık. Utanç yitirilmiş. Duvarlar kalınlaşmış. Şiir ve insan birer yarış atı değildir ki! Onların varlıkları üzerine bahislere girip, genel veya gündelik çıkarlar uğruna yarıştıramazsınız.Bazı büyük gazetelerde köşeniz olabilir,canlı yayınların müdavimlerinden de olabilirsiniz ama bu size ücretli birer papağan olma hakkını vermez. Sıkı şiir, öz şiirdir. Aptallar bunu yalnızca ucuz bir şekilde taklit edebilirler. Dayınız bakan olabilir, milletvekili olabilir, filanca şirketin patronu olabilir ama bir Rembrant tablosu, bir İlhan Koman heykeli, bir Sait Faik öyküsü yazabilmek için torpilden daha fazlasına ihtiyacınız var. İnsan ruhu dediğimiz  preslenmiş duyu bütünlüğü henüz fabrikalarda üretilemediği,plastikleştirilemediği için onlar hep yeniliyorlar. Çünkü atladıkları çok büyük bir olgu var! – İnsan! Onu doymazlıkları ile çiğnedikleri ve yakut yüklü fildişi kulelerinden aşağılara kibirle baktıkları sürece hep aynı hezimeti yaşayacaklar ve doğa tarafından asla gerçek bir saygı göremeyecekler… İşte onlar tam da bu yüzden öz olarak her zaman yenilecekler.

Z.Y.: Şimdi ben, son beş yıldır edebiyat iktidarında, edebiyattan ya da edebiyatın isterlerinden çok daha yaygın bir oranda “retorik arsızlığı” ve “yeni sinsiyet” tipolojisi görüyorum. İktidar, enstrümanlarını çok basit yemlerle tasarlıyor… Hemen hemen tüm yemler, saygınlık cukkalamak üzerine kurulu: Editör olmayan editörleri çeşitli “menfi ve müstahkem mevkilere” oturtmak, turşu kurar gibi şiir antolojisi kurmak, içsiz söyleşiler ve turizmleşmiş, belediyeleşmiş edebiyat etkinlikleri, yarışma jüriciliği, istismarcı fason yayınevleri, şiir günleri filan… Sence, ne olacak bu “organize işler”in ve “oligarşik yaklaşımlar”ın sonu? Açıkça soruyorum… Bu istismar ve kandırmaca nereye kadar sürecek… Bu işleri “sürdürülebilir” kılmak için ne yapacaklar?

T.D.: Bizim ülkemizdeki edebiyat iktidarlıkları, kâhyalıkları, ağalıkları, beylikleri; küresel düzen kurucuların son derece yalakalaşmış eğri büğrü gölgelerinden başka bir şeye benzemiyor. Edebiyat dediğimiz bu ağrı her ne hikmetse çoğunlukla iktisadi bir olay halinde ilerliyor. Arz talep dengeleri sürekli değişiyor. Sağ olsun, fırsat buldukça devletimiz müdahale ediyor. 1980’den bu yana olduğu gibi aşırı orantısız resesyonlara giriyor,devalüasyona uğruyor, ucuzluyor, ayağa düşüyor, perişan oluyor, tekme üstüne tekme yiyor… Oyun kurucular; sinemayı, mimariyi, okulları, aileleri, iş yerlerini, gazeteleri kendi beyin yıkayıcı medyaları olarak kullandıkları gibi şiiri de öyküyü de romanı da bu basın yayın ortaklığı içerisine çekiyorlar. Chomsky buna; “rızanın imalatı” diyordu. Duyusal, görsel, imgesel alandaki bütün “şeyleri” yeniden kurgulayıp istedikleri ağızları istedikleri açılarda oynatıyorlar ve bütün bir toplumun gözlerine perde çekiyorlar. “Üst tabaka” aydınlarımızı? da kendi biçimlendirdikleri “Bienal” ler ile Bienalus’lar ile güdüyorlar.Senin “yeni sinsiyet” dediğin karanlık, benim için; güvercin biçimli kötülüğün ta kendisidir! Tıpkı bir halay takımı gibi işte! İçlerinden en yaşlısının, en güngörmüşünün eline bir mendil sıkıştırdın mı oldu sana söylevcik imparatorluğu, retorik arsızlığı. Sal bunları meydanlara, alanlara, televizyonlara, dergilere, gazetelere senin ulu orta söyleyemediğin bütün o şeylerin zihinsel alt yapısını kurgulasınlar,iktidarın baskın dilini yaysınlar.Sormadan edemiyor ki insan; “kadrolu bir bilgelik anlayışı olabilir mi acaba? Memuriyete dayalı bir ululuk, yücelik vs? Acaba bu basın – yayın organlarının ve kültürel dilin yönlendiricisi konumundaki yerlerin müstahkem mevkilerine kimler? Ne şekilde? Kimlerin aracılığı ile? Ne vasıfla getirilmişlerdir? Sadece kuru kuruya “anıcılık” oynamak edebiyat otoritesi yapar mı kişiyi? Kurulu düzenle yatağa giren bir “kelime dizici” sabah uyandığında dolaptan hangi harfi çıkartıp, hangi “satılık” tabelasının üzerine asar acaba o çöpten bedenini?” İşte durum maalesef böyle. Birileri bir şekilde bir yerlere getirtilip kuklalaştırılmış. Bazı yeni yetme ahmaklar da onların bu kötücül gölgelerini yazık -gün ışığı zannediyorlar- Oysa bu “organize işlere” – “oligarşik yaklaşımlara” bel bağlayıp kendilerine makam mevki biçenler, oturdukları zeminin ne kadar hassas olduğunu bilmiyorlar. Ya da içine düştükleri açlık ve ruhsuzluk gözlerini o kadar kör etmiş ki; belediye yazarlığı yapmaya devam edip kişisel ilişkileri aracılığı ile poz kesmeye devam ediyorlar. Oysa bu üst yapı, yani, onları oralara getirenler değiştiğinde bu oyuncak düzenin oyuncak kadroları da giderler. En nihayetinde çok sayın kalem erbaplarımız bundan böyle gittikleri her yerde (daha önce takındıkları dile ve duruşa göre);vatan haini, yobaz, şeriatçı, komünist ağızlarıyla kovalanırlar.Şayet bizler bugün gerçekten yeni bir şeyler yapacaksak eğer,böyle bir iddiamız varsa:bu tipleri iyi tanımalı,kapımızın önünü süpürmeli ve elimizden geldiğince insan onurunu el üstünde tutacak işler ortaya koymalıyız.

Z.Y.: Edebiyat geçmişin ve işbu geçmişinin -şu an yaşadıklarının da- öyle ya da böyle etkileyeceği edebiyat geleceğin üzerine neler düşünüyorsun, neler yaşadın, neler bekliyorsun, anlatsana biraz… Açık söyleyeyim; “sivil ve cevherli” bir şair olarak görüyorum seni; bir şiir kitabı bütünlemek ya da türevi hevesler içinde değilsin gibi geliyor bana…

T.D.: Benim edebiyat geçmişim, tanıdığım ilk kitap okuyan kişiye gider; -abime! Ucuz iş gücü olsun diye şehrin bir kenarına atılmış gecekondu mahallelerinden birinde yaşıyorduk. Abim de galiba o zamanlar mahallede üniversite okuyan tek kişiydi ve o üç odalı küçük gecekonduyu kitaplarla doldurmuştu. Elime geçen her şeyi okuyordum. Pekçok dergi ve ansiklopedi vardı elimin altında. Akranlarıma göre bu konuda oldukça şanslıydım yani. Belki anlıyordum o zamanlar belki de anlamıyordum okuduklarımı ama sanırım bütün bunlar içimdeki merakı ve hevesi tetiklemiş olmalıydı. Hiç şüphesiz Özal’lı yıllar hepimizin üzerinde derin ve onarılmaz izler bıraktı. Bende nasıl, ne şekilde bir iz bıraktı bütün bunlar, şu anda tam olarak ifade edemem ama hepsini içimde bir yerlere yüksek sesle not tuttuğumu söyleyebilirim. Edebiyat benim için; devletin elime tutuşturduğu o komik nüfus cüzdanındaki çeşitli hanelerin “gerçek” yerlerini bulmama,kim olduğumu, ne olduğumu, öğrenmeme yardım ediyordu. Bu yolculuk sırasında maalesef benimle aynı veya benzeri arayışlar içinde olan pek kimseye rastlamadım. Mesele zaten şiirden evvel doğru insanı bulmaktı. Hem kendinde, hem de yaşadığın dış dünyada. Amacım birilerini yargılamak değil ama bir şekilde çoğu başaramamıştı işte. Herkesi aynı şartlarla ve koşullarla yaşıyormuş gibi düşünüp yargılar gibi konuşmanın da karşısındayım. Onların zorlandıkları şeyin adı sanırım “birey” olabilmekti. (Bir insan, birey olmadan çağını duyumsayabilir mi?) Maalesef onlar; -sirkteki bir cambazın üzerinde durmaya çalıştığı o ince ipi şiir zannediyorlardı- Oysa bana göre şiir, cambazın ta kendisiydi. Onu o ince yolda ayakta tutan şey ise elinde tuttuğu o saçma, uzun sırık değil, en başından beri yine kendisiydi-kişiliğiydi. Edebiyat bir dil ve bir ses uğraşıdır bana göre. Onunla evrene seslenirsin. Çağını, kendini, yaşadığın “şeyleri” biçimlemek, anlaşılabilir, anlatılabilir kılmak istersin. Hem de bunu sen olarak; kendi öğrendiğin ve bildiğin haliyle yapmak istersin. -Şiirde aradığım şey bu işte! Görmek istediğim şey bu. Şu ana kadar herhangi bir dergiye yazı vs göndermedim. Kitap çalışmam da olmadı. Bunun çeşitli nedenleri var… Piyasadaki dergilerin ve yayın evlerinin çoğu tıpkı yukarıda anlattığım gibi birey olmayı bilmiyorlar. Eski bir alışkanlıkla, mevki kapmaca veyahut da kâhyalık gütme yarışındalar. Şu küçücük, kıç kadar yazın ortamımızda bile büyük bir at yarışı izliyoruz. Benim henüz kitap çıkarmamamın veya dergilere yazı göndermemenin belki de en önemli nedenlerinden biridir bu cevap; -Ben bir at değilim ağalar! Üzerime bahse girmeyin! Saçma bir şey yani, çok saçma. Üzerine pastel ve sulu boyalarla bazı anlamlar resmedip mahalle pazarında seni o görüntülerle satmaya, pazarlamaya çalışıyorlar. Kötü şiir yazabilirsin, kötü edebiyat da yapabilirsin. Kim bilir, belki de kötü şarkılar söyleyip, kötü küfürler de edebilirsin. Bunların hepsi bir şekilde halledilir. Bütün bu arızalara rağmen yeterince samimi ve dürüst olduğumuzda, elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalıştığımızda, insani değerlerimizle birlikte bir şekilde birgün hep beraber daha güzel şeyler üretebileceğimize inanıyorum… Fakat kendimizi kötülüğün avuçlarına bırakıp eşyalaştırırsak ve onun sağladığı o büyük konfora alışırsak – bununla başa çıkamayız. Artık özümüze dönmeliyiz, yani ilk defa insan olduğumuz yere -kendi öz hatalarımıza!

Z.Y.: Son olarak, ikinci yeni ve o taifenin yarattığı şiirsel alan derinliği hakkında sormak istiyorum. Sence ikinci yeni akımı bitti mi? İmgelemin Özgürleşmesi dediğimde aklına neler geliyor?

T.D.: Tek tipleştirilmiş insan yüzleri, insan sesleri ve insan kokuları içinde yaşıyoruz ama baktığımız hiçbir yerde o özgün-güzel insanı göremiyoruz. Daha doğduğumuz andan itibaren bize dümdüz bir dünya öğretmişler. Tarih kitapları, televizyonlar, gazeteler, basmakalıp fikirler, türlü dogmalar, mutlak tanımlamalar içinde yüzüyoruz. Bana göre ikinci yeni bize tam da burada okkalı bir yumruk attı. Annemizin her sabah özene bezene düzenlediği o odaya girip ortalığı altüst etti. (Bizim gibi erkekler çok iyi bilirler o dağınıklığı) Atonal bir sistematiği vardır o kargaşanın. Her şey ortalığa saçılmıştır. Yabancı birine göre burada aradığın şeyi bulmak çok zordur hatta odanın bu durumu saçma ve pistir. Gelgelelim o oda ve o yaşayış biçimi “sadece sana ait olduğu için” aranılan o nesneyi, o imgeyi, o duyguyu; “ellerinle fırlatmış gibi” kolaylıkla bulursun. Çünkü senindir orası. En başından beri senindir. Senin yaşayış biçimin ve senin oyun alanındır. Olumlu veya olumsuz; bireyliğin vurgulanması vardır burada. Benim için İkinci Yeni şiirinde başı ve sonu kapalı kutulardan ziyade “şeyler” vardır. Hani tanrının beden giydirmeyi unuttuğu ruhlar gibi işte. Onun şiirsel derinliği bana göre; -şiiri düğün salonlarından ve akraba ziyaretlerinden uzaklaştırmıştır. El âlem ne der, konu komşu nasıl karşılar bunu, gibi kaygıları yoktur. “Sen nasıl biliyorsan öyle yap, biz daima senin yanındayız dostum” diyen bir iç sestir o. Kendi bildiği doğrular uğrunda ter döken ve öz yolculuğunu başkalarının ağız cambazlıklarına aldırmadan sürdürme cesareti gösterecek insanlar olduğu sürece ikinci Yeni’nin temel seslerini bir şekilde duymaya devam edeceğiz. Tabii bütün bunlardan önce; yukarıda bahsettiğimiz “insana” karşı olmamak lazım. Daha doğrusu duyduğumuz her sese  linç etme kültürüyle yaklaşmamamız lazım. Şiir sadece alkışlanır bir şey midir ki? Bir şeyler okuduğunda, bir imgeye daldığında seni rahatsız kere rahatsız eden yanları da olmamalı mıdır? En sevdiğiniz dostlarınız size sadece methiyeler düzenler mi?… Cilalamalar ve kelime diziciliği bu kadar önemli mi? Benim için; duyularımız ve şeylere bakışımız, kendi gözlerimize ve kendi dilimize gerçekten yaklaşma olanağı bulduğumuz anlarda derinleşir. Elbette ötekinin de diline mutlak bir yargıyla yaklaşmadığımız sürece… İmge diye bir şey yok aslında. Hepsi, her şey bizim uydurmamız. Biçimlere ve nesnelere işaretler koyarak ilerliyor, hislerimizle onları evrenin bir yerlerinde kodluyoruz. Şayet ortada bütün bunları kavrama özgürlüğüne sahip bir bilinç yoksa; dilde de,seste de,özde de bir yere ulaşamayız. Sıkı şiir; kendi bilinç dünyasında duyumsadığı evreni, kendi kodlarıyla içine işaretleyen,not tutan bireyin şiiridir. Bence biz İkinci Yeni’nin bıraktığı o güzel mirasa buradan devam edelim…

Eylül 2013

Ara
01
2013
0

Körler Ülkesi’nde bir “Fanzinlik”

fanzinlik_logo

www.fanzinlik.com

Rasimpaşa Mah. Karakolhane Cad.
Nahcivan Pasajı No:18/8 34716 Kadıköy-İSTANBUL
https://4sq.com/1amGbEy

fanzinlik@gmail.com

 

Ara
01
2013
0

Powered by WordPress | Theme: Aeros 2.0 by TheBuckmaker.com