Ağu
31
2006
0

“Zaman durdu,” diye düşündü.

Elle tutulup gözle görülen evren birden durdu.

Tüfekler Hladik’e doğru çevrilmişti, ama onu vuracak olan askerler hiç kıpırdamadan oldukları yerde duruyorlardı. Çavuş, koluyla yarım kalmış bir hareketi sonsuzlaştırdı. Avlunun zeminindeki parke taşlarından birinin üzerine bir arının kıpırtısız gölgesi vurdu. Rüzgâr kesildi, bir resmin içinde gibiydiler. Hladik bir çığlık atmak, bir söz söylemek, elini kıpırdatmak istedi. Yapamadı; inme inmişti sanki. Bu kesintiye uğramış dünyadan ona tek bir ses bile ulaşmıyordu… “Öldüm, cehennemdeyim,” diye düşündü. “Delirdim,” diye düşündü. “Zaman durdu,” diye düşündü. Sonra, böyle olsa, zihninin de durmuş olacağı geldi aklına.

Jorge Luis Borges

Yolları Çatallayan Bahçe, Çev: Fatih Özgüven, Can Yayınları, 1985, s.14

Ağu
18
2006
1

Hişt, bizden bahsediyorlar!

Serkan Işın 18 Ağustos 2006 tarihinde Poetik Hars’ta şöyle dedi ve bayrağı dikti;

“Şiiri Özlüyorum” dergisi 17. sayısında iki sayıdır devam ettirdiği “şair ne biliyor?” dosyasının kenarına köşesine bir yerine (tam da altay öktem’in yazısının bulunduğu sayfaya) “yorumu okura bırakılmak üzere” (sanki diğer şiirler başka türlü değerlendiriliyor, hepsi okurun yorumuna bırakılıyor zaten) poetikhars’tan (fuat çiftçi bir 17 yıl daha tashih ilmi ile iştigal ederse sanıyorum poetikhars’dan değil poetikhars’tan yazılacağını öğrenecektir) iki adet iş yerleştirmiş, bizden izin almadan. Kanımca yapılacak en ayıp işlerden birini yaparak, siktiriboktan dergi kontenjanını doldurmaya da hak kazanmış. Şimdi biz bu olay üzerine biraz yoğunlaşalım, anlamaya çalışalım.

Biz bu işlere “görsel şiir” diyoruz ve çok şükür daha “okurun yorum yapabileceği” seviyede olmadığını bildiğimiz için de çok mutlu ve gururluyuz. Daha “görsel şiir olur mu?” sorusunu sormakla meşgul bir sürü şairin, eleştirmenin ve derginin karşısında 3 yıldır bu siteyi ve mevsimlik olarak de dergiyi ayakta tutmaya çalışıyoruz. Dergiye kıytırıktan ebatlarda alınan iki işin bir tanesinin benim “Aşk ve 22 Cüceler” ve diğerinin de Barış Çetinkol’un “ulaşmak için”i olduğunu da not edelim. Bir kere bunlar “çalışma” değil. Çalışma “amelelerin” yapacağı birşeydir, hani vardır ya “şiir ameleleri”, “fikir işçisi”. İşte bu zevat çalışma yapar, biz bunlara açıkça “iş” diyoruz. Neden öyle dendiğini de ben oldukça açık bir dille açıklamaya çalıştım, merak eden gider şuradan bakar. O zaman şu denebilir; kendi diline uydurmak gibi bir lüksü kimsenin yoktur. Bunlar “görsel şiir”dir ve kimsenin onlara “deney, çalışma” falan demeye çapı yetmez ve hakkı da yoktur. Bu böyle biline. Ayrıca bana da ıspatlayamazsınız.

Üç yıldır uğraşa uğraşa en azından bazılarınızın diline “sözlü kültür, deneysel, somut” gibi kelimeleri yerleştirme talihsizliğimiz oldu. Sonuçta bu kelimeleri, kavramları icat etmiş değilim, sadece işe yaradıklarını gördüm ve bir bağlama oturuyorlardı. Kitaplarda herşey gibi bunlar da yazıyor. Konumuza dönersek, kitap okumamak ve bilgiyi (epistemolojik anlamda) deneyimin bir gradyanı olarak almak bugünün icadı değil. Etrafta böyle takılmak isteyen çok şair var. Kusura bakmayın ama bu site ve bu dergi sizin suratınıza tükürmeyi bir görev biliyor. Nasipleniniz.

Bir başka konu da şu. Şiir, çeşitli numaralar ve göz boyamalarla sanki birilerinin tahakkümü altındaymış gibi de görünüyor. Kendi adıma ben birilerinin Şiir demeyi sevdiği şeyden bolca yazdım. O alanda da uzviyetimle yarıştırabileceğim kendi kuşağımdan çok fazla insan yok ne yazık ki, bu yüzden de oldukça rahatım. Çoğu süprüntü, birbirine bakmaktan aptallaşmış, yatıp kalkıp aynı muhabbetleri yapanların çiziktirdikleri birkaç dizeye de şiir muamelesi, şairlerine de Şair muamelesi yapacak halim yok.

Türkiye’de Merkez Şiiri denebilecek şey ölmüştür. Bunun birçok sebebi var, araştırır bulursunuz. Eğer merkeze oynayacak bir şiir yazacaksınız işin içine asgari ücret alan birinin hissiyatını, geneli kucaklayan ve jiletleyen birinin varoluşunu falan katmanız gerekiyor. “Violent Femmes” falan olmanız gerekiyor, “Bob Dylan” olmanız gerekiyor. Bob Dylan Victorias Secret defilesinde görünebilir de sizi Zeki Triko’nun çekimlerine kim davet eder merak da etmiyor değilim. Yani kötülük ile asgari şartlarda bir mukavele imzalamanız gerekiyor. Eve duşakabin alıp, içine tabure koyuyorsanız o başka elbet..

Son iki yıldır, kendi adıma bu sitede olan bitenin izlenmediğini düşünüyordum. Ama görüyorum ki izleyip aklında kalanlarla eleştiri yapmaya çalışan üç beş çapulcu dışında iyi şeylerin olmasını da sağlamışız. Gerçi koskoca Hece dergisi’nde Hayriye Ünal bizi Tarık Günersel ve genç arkadaşları olarak tanıtmaya gayret ederken, adı Şiiri Özlüyorum olan bir derginin bizden izin almadan, görsel şiirlerimizi basması yadırganacak birşey değildir. Akıllı olmanız gerekiyor, zira çoğunuzdan çok daha fazla yetenekli ve inatçı olduğumu biliyorum ben.

Hadi yeteneği ve inatçılığı bir kenara atalım (onlar Allah vergisi) da iyi niyet ve hakkaniyete ne oldu? İmge, düşünce falan diye sayıklayıp 1970’lerin dergilerinden getirdiğiniz o boktan çevirilerinin 80 kuşağındaki abilerinize, ablalarınıza neler ettiğini görmek için IQ gerekmiyor. Ben 80 kuşağına dahil değilim, 90 kuşağı da değilim. Bu dergi de kendisine öyle bir kök aramak zorunda, bağlantı, referans aramak durumunda da değil.

Velhasıl, Zinhar’ın eylemine katılan herkesten ayık olmalarını rica etmekten başka çarem yok, zira ortalama zeka tarafından dedikodumuz yapılıyor..

Serkan Işın

Ağu
16
2006
0

elliüçe dört çay!

-güvercinin kanatları devren satılık çaycı

asma katına çıktım ürpermelerin
ellerimde yapışkan cilvesi kısrağın
kanatlarından yakalamış güvercinin

-her gölge beni gölgeliyor çaycı

asma katta bir adam var bilesin
“savaş kadar acımasız yalan barışların
gölgesinde yakalanmış” diyesin

-şiirimde bir cehennem dolaşıyor çaycı

asma katlar ve sokaklar dardı gerçeğime
beyaz bir güvercindi çığlık kanadında tozu getirdi
yazma tozunu yuttum vardım cehenneme

-asma katlarda sonsuz üşüyorum çaycı

karanlıkta yakalandım ben bu gerçeğe
asma katına çıktım ürpermelerin
ellerimde yapışkan cilvesi kısrağın

elliüçe dört çay! çaycı


Ulaş Nikbay

Ağu
08
2006
0

Sakın Gelme!

Sakın gelme

Hazır değilim

Deliyim kaç gündür

Fikret Kızılok

Ağu
06
2006
0

Başkalarının derinlikleriyle oynama!

35. Dehanın ışığı, başka, doğru-düzgün bir insanınkinden daha çok değildir— ama deha, bu ışığı belli türden bir mercekle yakıcı bir noktada toplar.

36. Yaşamın üstünde beygir üstündeki kötü binici gibi oturuyorum. Hemen şimdi yere çalınmamamı da yalnızca atın iyi huyluluğuna borçluyorum.

37. İnsanlar, bugün, bilim adamlarının kendilerine bir şeyler öğretmek için; şairlerin, müzisyenlerin vb. ise hoşça vakit geçirtmek için varolduklarını sanıyorlar. Berikilerin kendilerine öğretecek bir şeyleri olduğu akıllarına hiç gelmiyor.

18. Başkasının derinlikleriyle oynama!

Ludwig Wittgenstein “Yan Değiniler”, Çev: Oruç Aruoba Altıkırkbeş Yayınları, 1999, s.31, s.21

Tem
17
2006
0

Varlıklar Ve Uğraşları Üzerine Pencere

Ütücünün derisi dümdüzdür.
Kırık şemsiye tamircisi uzun ve sivri kafalıdır.
Tavuk satıcısı tüyleri yolunmuş bir tavuğa benzer.
Engizisyoncunun gözleri şeytanca parlar.
Tefecinin göz kapakları arasında iki bozuk para durur.
Saatçinin bıyıkları saati gösterir.
Kapıcının elinde anahtar vardır, parmak yerine.
Gardiyanın yüzü hapishane kaçkını gibidir, psikiyatrınki deli.
Avcı izini sürdüğü hayvana dönüşür.
Zaman âşıkları ikiz kardeşe benzetir.
Köpek kendisini gezdiren adamı gezdirir.
İşkence işkencecinin düşlerine işkence eder.
Aynadaki mecazla karşılaşan şair kaçar.

Eduardo Galeano
Yürüyen Kelimeler, Çitlembik Yayınları, 2003, s.51

Tem
15
2006
0

Kuzey Yıldızı Edebiyat Dergisi’nin 13. Sayısı Çıktı

KY13

çıkrık sızısı − aziz kemâl hızıroğlu
hediye − derya önder
ikincil ruhla pis−duvar buluşmaları − özge dir
metroloji − zafer yalçınpınar
temizlikçi kadınlar için − cengiz kılçer
çeviri şiir: louis macneice − ersin engin
maktûl − sefa fersal
orta kat − ulaş oral
adın kuma yazılır − metin fındıkçı
ipler − kerem ışık
söz cinayet gibi çekiciydi − öztürk uğraş
giz’li anlatı − umut karaoğlu
uçan ayna − salihaydemir
elifli sadi − arzu çur
yalnızım söylemeye dilim varmıyor gözlerimden akan yaş konuştum sayılsın! − halim şafak
evden uzakta veya kayıp − hakkı engin gidener
oyun II − eylül hicran polat
makas − burçin özdeş
kırık düş − hakan sürel
geç yol − şakir özüdoğru
fusion ya da bi’ teklik sen kimsin? − duygu güles
ay çiçek − idil berf
yüreğimin yıldızı − volkan hacıoğlu
kara mıh kilit alesta − zafer yalçınpınar
asude − oylun pirolli
ça commence avec toi − gökçe polatoğlu
küçük defterler − salih aydemir

Tem
15
2006
0

karşılaşma ,kimlik…

D.H.Lawrence’ın yolda karşılaşan iki insana ilişkin bir düşüncesi vardır.Birbirlerinden gözlerini kaçırıp geçip gitmek yerine,ruhlarının karşılaşmasına karar verirler.
Şey gibi, mm– içimizdeki cesur ve yiğit tanrıları özgür bırakmak gibi.Bizim karşılaşmamız gibi.

 

Benedict Anderson’un kimlik hakkında|ne dediğini biliyor musun?

– Hayır.
Tamam, şunu söylüyor diyelim ki bir bebek resmi…bu iki boyutlu imgeyi alırsın, ve dersin ki “Bu benim” ,bu tuhaf küçük imgeyi bu bebekle yaşayan ve nefes alan kendinle şimdide birleştirmek için şöyle bir hikaye uydurman gerekir,”Burada 1 yaşındaydım,daha sonra saçlarım uzadı,ve Riverdale’e taşındık,ve işte buradayım.”Seni ve resimdeki bebeği özdeş kılarak senin kişiliğini oluşturacak bir öykü daha doğrusu bir roman gerekir.Komik olan da şu hücrelerimiz her 7 yılda bir yenileniyor.Biz zaten birkaç kere tümüyle farklı insanlar oluyoruz ama yine de hep tam da kendimiz olarak kalıyoruz.

Richard Linklater

Tem
13
2006
0

toz

masa başında toz tutuyorum.

Tem
12
2006
0

Olmazsan hapı yutarsın

Hemen anlaşılmayabilirsin, göze alacaksın. Çoğunluk her zaman başlangıçta yanılabilir, sonradan ayıyorlar sanki. Yan yan değil de doğru doğru yürüyen bir yengece bakarak diğerleri “sarhoş galiba” diyebiliyorlar.
(…)
Ortadoğu’da tempo yavaştır. Ama çok hızlı araba kullanırlar, sanırsın ki çok aceleleri var. Hayır, yoktur aslında, adam eve hızla gidip, pijamaları giyip oturacaktır.
(…)
Ben İkinci Yeni için logaritmalı şiir diyorum. Logaritma cetvel olmadan çözülemez. Biz genel dili değiştirdik, grameri, setaksı değiştirdik.
(…)
Kerteriz noktası olarak Türk Dil Kurumu’nu gördüler. Evet onun çok faydası oldu ama, tek başına değil. Biz bazı sözcükleri hiç kullanmadık. Neden? Kimse düşünmedi bunu. Bugün 62 yaşındayım, hiçbir zaman güzel karşılanmadım ben ve başlangıçtan beri bu böyle oldu. Hiç ödül falan da almadım. Tam bir dışlanma. Kötü ve başarısız dediler. Haklı olabilirler. Ama ben bildiğim yolu götürüyorum.
(…)
Şairler artık düşünür olmak zorunda. Ya bu deveyi güdersin, ya bu diyardan gidersin. Olmazsan hapı yutarsın.
(…)
Sen bu topluma “insan toplumu değil” dersen, o toplum seni dışlar. Bunu biliyorum ben. Ben de istemezdim ama, bu böyle. Biraz ileri gitmiş de olabilirim. Ama ben hayattan çekilmiş olsam, bir başkası gelecek. Gelir. Bizim işlevimiz de bitti aslında. Yapılacak şeyi yaptık gibi geliyor bana. Bayrağı diktik.Ayarlar, aymazlar. Artık bizim dışımızda.
 

Ece Ayhan
“Öküzlemeler”, Sel Yayıncılık

Tem
12
2006
0

Tütsü…

Yan odada uyuyordu, bir tütsü gibi…

Tem
12
2006
1

uyanmak

gece yatarken içine sindiremiyor insan sabahın geleceğini ve uyanması gerektiğini ve aslında sabahın uyanmaktan çok daha fazlası olduğunu.

ve ne zaman uyuması gerektiğini bilmiyor.

Tem
11
2006
1

benzeşme

-Bana benzemeye başladın, dedi

-Evet, birbirimize benzeşiyoruz zamanla, sen de bana benzemeye başladın, dedim

-Neden?

-Çünkü bu birbirimize sahip olmanın, birbirimize katılmanın, birbirimizi içselleştirmenin bir başka biçimi, dedim. 

Tem
10
2006
0

Sabah…

Bu sabah sana bakıp, “birbirimize bakarken birbirimizi yankılıyoruz” dedim, sen de “anlamadım” dedin. Ben de “şiir bu” dedim.  

 

Tem
10
2006
0

Kitap okumak azınlık işi mi?

Kitap okumak azınlık işi mi?

Nobel ödüllü Portekizli yazar José Saramago, “Okumak her zaman azınlık içindi, her zaman da öyle olacak” dedi, ülkesini şaşırttı. Biz de yazarlarımıza kitap okumanın bir “azınlık eylemi” olup olmadığını sorduk

28 Haziran 2006 Çarşamba  (Milliyet Gazetesi)

Murathan Mungan
Kitap okumak keşfedilen ve keşfettirilen bir şey
Saramago’nun bu sözleri hangi bağlamda söylediğini bilemem. Dolayısıyla söyleyeceklerimin ona değil, ortaya konan soruna bir cevap niteliğinde olduğunun bilinmesini isterim.
Olgularla, doğruları karıştırmamak gerekir. Azınlık-çoğunluk ayrımı mutlak değerler düzeyinde yapılabilir mi? Dünya nüfusu göz önüne alındığında, okuma oranının her yerde düşük olduğu öteden beri bilinen bir gerçektir; ama anladığım kadarıyla Portekiz Kültür Bakanlığı’nın girişimi de bu yüzden zaten. Kitap okumak, zaten bir “boş zaman özgürlüğü” değil midir? Hani Marx’ın önemle üzerinde durduğu, eşitsizliğiyle ünlü şu “Boş zaman!..” Kimileri hiç çalışmazken, kimilerinin günde on beş saat çalışmak zorunda olduğu sınıflı toplumlarda insanlara kitaba ayırmaları gereken zaman, ne yolla hatırlatılabilir?
Açlık sorunuyla boğuşan Afrika’nın, Asya’nın kimi ülkelerinde okuma alışkanlığının istatistiki bir karşılığı olabilir mi? Bütçesinde askeri harcamalarla, eğitim harcamaları arasında büyük uçurumlar bulunan; geçmişi kitap yasakları, kitap yakmalarıyla ünlü olan, eğitim müfredatı çocukluktan başlayarak insanı okumaktan soğutmak üzerine kurulu ülkelerde okuma alışkanlığının varlığı-yokluğu üzerine sağlam veriler çatılabilir mi?
Günümüzde görüntü teknolojisinin oyuncaklı gereçlerinin, insanları “okumak” yerine daha zahmetsiz bir yol olan “seyretmeye” yönlendirdiği bilinen bir gerçek. İnsanın kendine ayırdığı zamanı değerlendirmesinde “kitap okuma”nın bu anlamda rakipleri çoğaldı, ama gerçeğin tümü bu kadar mıdır?
İnsanoğlunun “homo ludens” olduğuna inanıyorsanız, onun çocukluktan başlayarak kitap okumaya özendirilebileceğine, yönlendirilebileceğine inanabilirsiniz.
Dahası, “Reklamlar” çağına inanıyorsanız, buna da inanabilirsiniz. Değeri olmayan şeylerden reklam ve manipülasyon yoluyla “değer” yaratılan bir çağda, “kitap” kendi değerini hatırlatmaya çalışıyor yalnızca. Unutmamalı ki, kitap okumak da, keşfedilen ve keşfettirilen bir şeydir. Konunun üzerine dört koldan gitmek gerekir.
Yaşar Kemal
Büyük bir kesim kitap düşmanı!
Evet, kitap okumak bir azınlık eylemidir. Herkes kitap okumaz; hoşuna gitmez, canı sıkılır… Ama öte yandan, yazarları mutlu edebilecek kadar okur da var dünyada. Fakat uğraşılsa, insanlar okumayı bırakmaz. Türkiye’de niçin az kitap okunuyor? Çünkü okur  yazar sayısı da az. Bu ülkenin büyük bir kısmı, politika olarak kitap düşmanı. Ne kadar kitap varsa yakıyorlar, ne kadar yazar varsa hapsediyorlar!
Elif Şafak
Yanlış ve tehlikeli bir sav
Bugün okumanın sadece belli bir elit kesim için olduğu savı, premodern toplumda hayli geçerli olan İncil’i (ya da Kuran’ı) okuma ve anlamlandırma yetkisinin sadece din adamlarına ait olduğu savı kadar yanlış ve tehlikelidir. Herkesten okumayı sevmelerini beklemek doğru olmayabilir, ama okuma özgürlüğünü, hakkını ve alışkanlığını toplumun her kesimine istisnasız yaymaya çalışmak, bence uğrunda mücadele edilmesi gereken bir fikirdir.
Adalet Ağaoğlu
Zorlarsanız büsbütün kaçarlar!
Bu görüş, üzerinde  durulmaya değer. Çünkü bizde okurun çok az olmasından ileri gelmiş bir baskı var. Ama bir bakıyorsunuz ki kitaplar da hiç olmadığı kadar çok satış gösteriyor. Tamamen tişört seçer gibi marka seçiliyor ve ne reklam edilirse ona koşuluyor.  Bu kadar kitabı satın alan herkesin tümü iyi okur değil bence. Ve onlardan bunu bekleyemeyiz. Çünkü Saramago’nun söylediği gibi, eğer zorlarsanız, büsbütün kaçarlar. Çünkü kendisini okumaya hazır hissetmesi lazım. Ancak kendi isteği varsa, merak içinde gelişmişse iyi bir sonuç alır. Zorlarsanız tişörtten bıkıp atar gibi olur…  Bazıları futbola nasıl meraklıdır, evde tutamazsınız; okur da böyle okursa sahici okur olabilir.
İnci Aral
Kitap okumak için edebiyat altyapısı gerek
Haklı buluyorum Saramago’yu. Çünkü kitap okumak asgari bir edebiyat altyapısı gerektirir; okuduğunu anlamayı, ondan zevk almayı… Günümüzün eğitim sistemleri içinde bunun pek yeri yok gibi. Çünkü insanlar çabuk tüketilen, orta zekâlar için sunulan zevklere ve eğlencelere şartlandırılıyor.  Bu ihmalin biraz da kasıtlı olduğunu düşünüyorum. Öte yandan, derinlik olarak ucuz kitapların, bu çok az eğitim görmüş kitleye pazarlanması için taktikler geliştiriliyor. Ama bu insanları değiştirecek nitelikte kitaplar değil onlar… 
Orhan Pamuk
Demek ki daha çok okumamız gerekiyor!
Saramago, okumanın bir çeşit direniş olarak görüldüğü bir kültürden geliyor. Benim kuşak, ama daha çok benden önceki kuşak, okumaya atfedilen bu özel anlamı iyi bilir.
Saramago’nun azınlıklardan kastettiği, okumanın toplumun içindeki küçük bir kesim tarafından yapılan bir iş olduğunu hatırlatmak. Voltaire’den beri insanoğlunun seçkinleri, küçük bir azınlık okuyor, düşünüyor. Keşke ütopyaların dillendirdiği hayallerimiz gerçek olsa da herkes okusa.
Bu arada okuma işini ‘azınlık’ işi olduğu için itibarlı görmek de yanıltıcı. Azınlık ile itibarı ilişkilendirdiğine göre Portekiz’de azınlığın yaptığı bir işi yapmak şerefli bir şey. Biz daha oraya gelemedik. Azınlık durumunda kalmak hepimizin bildiği gibi bizde alçakça bir şey. Demek ki, daha çok okumamız gerekiyor.
Hasan Ali Toptaş
Saramago’ya katılıyorum!
Saramago’nun sözlerine tamamıyla katılıyorum. Herkes okumak zorunda değil. Okur olmak da yazmak kadar uğraş isteyen, çileli bir iş.  “Okur sayısı azaldı” diye düzenlenen kampanyaların ve bu tür kaygıların çok uzağında biriyim. Okumak da yazmak da kişisel uğraşlar; kimseyi zorlayamayız.
 

Tem
10
2006
0

yüzün…

Sabahın bir yerinden düşmüş gibiydi yüzün
(…)
Cumhuriyetin ilk günleri gibiydi yüzün

İlhan Berk
“Üç kez seni seviyorum diye uyandım” adlı şiirinden..
 

Tem
07
2006
1

Bu yokuşun ölçüsünü…

(…)

Silkiniyor. Uyuklamanın sırası değil daha. Çevresine bakıyor. Kayalar dik. Tırmanamaz. Tırmanmak şart. Kıyıda kalamaz. Tepeye  çıkmalı. Tepeye muhakkak çıkmalı. Ne yapıp edip…

(…)

Taş çıkıntısı gereksiz. Bir kök görüyor. Ondan ötesi daha kolay. Andronikos şaşırıyor kendine ikinci kayaya çıkınca. Çıkabileceğine aklı hiç yatmamıştı.

(…)

Kalkıyor yerinden, yukarıya doğru bakıyor. Tepeye doğru… Birden farkına varıyor. Tepede ağaçlar biraz daha seyrek duruyor. Aşağıda daha sık gibiler, biribirilerini korudukları yerde.

(…)

Yoksa yemek yiye yiye dağa tırmanmak, kişinin soluğunu kesmekten başka işe yaramaz. Ne çabuk çıkmalı ne de ağır. Ölçüyü bulmak gerek. Bu yokuşun ölçüsünü.

(…)
Bilge Karasu
“Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı (Ada adlı Hikayesinden)”, Metis Yayınları, Kasım 1991

Tem
04
2006
0

Bir Caz Şairi: Patricia Barber

Bir Caz Şairi: P a t r i c i a   B a r b e r

Fazla gevezelik etmeyeceğim; “Patricia Barber” hakkında düşündüklerimi ve bildiklerimi tek çırpıda ortaya koyacağım.

Patricia Barber, Chicago kökenli bir piyanist ve vokalisttir —şu sıralar “Cool Caz”ın prensesi olarak adlandırılıyor. İlk birkaç albümünde caz standartları ile bazı popüler şarkıları  soğutup “pastorize” ederek  yorumlamış ve müzik eleştirmenlerinin dikkatini çekmiştir.  Daha sonra,  “geleceğimin üstünü çizmemek için geçmişimin üstünü çizdim.” diyerek kendi parçalarını yazmış, bestelemiş ve “Verse”(Dize-Kıta) adlı albümü caz severlere sunmuştur. Ben, bu tavrın günümüz müzisyenlerinin çok yakından bildiği “nostalji ticareti”ne karşı geliştirilmiş en güçlü direnç olduğuna inanıyorum.

“Verse”deki  parçalar, tüm  “cool caz” parçaları gibi “kurşun geçirmez bir karanlık”la birlikte parlıyorlar. Sanırım, albümdeki ilk parçanın “The Moon” ismini taşımasının sebebi de bu garip karanlıktır; şarkının  bir bölümünde şöyle diyor: but tonight / there won’t be light / cause I can’t shine / without you. Bahsettiğim derinliğin dibinde, şarkı sözlerinin  şiirselliği ve imge yoğunluğu var. Barber’a  sözlerindeki şiirselliğin nedeni sorulduğunda bu durumun  okuduğu şiir kitaplarının ve E.e.cummings’in etkisi olduğunu söylüyor. Piyanist olarak da en çok etkilendiği caz sanatçısının “Bill Evans” olduğunu belirtmekten kaçınmıyor. Gerçekten de  Bill Evans’ın melodilerini ve tuşelerini düşündüğümüzde her bir müzik cümlesinin bir şair tarafından yazılmış  “dizeler” olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Patricia Barber da imgesel anlatımın gücünün farkında ve “şiir”in gizemini takip eden ekolün yeni nesil temsilcisi gibi görünerek caz hayatına devam ediyor. Ayrıca, “cool caz” türünde çalgılar arasındaki iletişim ya da cümleler daha iyi ayrıştırılabilir bir yapı oluşturur. Cool Caz’a özgü bu ağır ve yoğun anlatım, müziği daha iyi anlamlandırabilmemizi sağlıyor. Kısacası,  Patricia Barber, müziğinin göstergelerini tane tane, yavaş yavaş dinleyicilerine sunuyor. Böylece cazın güzelliğini ve rengini daha kolay bir biçimde algılıyoruz.

Şimdi, şu şekilde bir soru soralım kendimize: “Eğer şarkı sözleri imge yoğun dizelerden oluşacaksa bunu “cool caz”ın dışında hangi müzik türü aracılığıyla gerçekleştirebiliriz? Hangi müzik “cool caz”dan daha iyi taşıyabilir şiiri? Belki etnik sentezler bunu başarabilir, ama diğer türler için bu deneyin çelişik bir durum alacağını, gizli bir çirkinliğe bürüneceğini düşünüyorum. Kabul etmek gerekli —Patricia Barber şiirsel söylemlerini müziğine sığdırabiliyor ve şarkılarının eğreti hiçbir tarafı yok. “Cool Caz”ın prensesinin dengelemeyi başardığı bu alaşım, hem müzikal hem de edebi bir beceridir ve kesinlikle  takdir edilmesi gereken bir olgudur. Bu başarı yüzünden Barber’a “Caz Şairi” diyebiliriz. Yoksa, tabii ya,  Patricia Barber  “Poetik Caz” adlı yeni bir caz türü keşfetmek için uğraşıyor olmasın? Belki… Bunu akademisyenlerin incelemesi lazım. Ama “zurnanın son deliği” olan akademisyenler değil, gerçek akademisyenler bu konu üzerinde titizlikle çalışmalı…Çünkü bu kadın bizim ezberimizi bozdu. Ben,  dinleyici sıfatımla,  Barber’ın “dize”lerinin ve müziğinin önünde saygıyla eğilerek bu yazıyı sonlandırmayı düşünüyorum. Ancak, akademisyenler ise çalışmaya şimdi başlayacaklar…

Zafer Yalçınpınar

Haz
30
2006
0

Bir haftalık iş güç

İnsanın doğuştan yaratıcılığa, amacına bilinçle ilerlemeye, durmadan kuran bir mühendisliğe, yani nereye olursa olsun kendine yol açmaya mahkum edilmiş bir varlık olduğunu kabul ederim.

(…)

Ama, sorarım size, neden bir yandan yıkmaya, her şeyi darmadağın etmeye bayılır? Yanıtlar mısınız bu sorumu? Bu konuda birkaç sözüm daha var. Sakın insanoğlu hedefe ulaşmaktan, kurmakta olduğu yapıyı bitirmekten içgüdüsel bir ürküntü duyduğu için yıkmayı, bozup dağıtmayı seviyor olmasın?(…)Karıncalara gelince, onların ev yapma düşünceleri bambaşkadır. Karınca yuvası denilen, yıkılmak bilmez, şaşılası yapıtları vardır.

Saygıdeğer karıncalar yapı işine karınca yuvasıyla başlayıp hâlâ da öyle sürdürmekle olumlu sebatlı davranış adına büyük bir onur kazanmışlardır.Gelgeç gönüllü, tutarsız bir yaratık olan insanoğlu ise, belki de satranç oyuncuları gibi hedefi değil, hedefe giden yolu sever.

(…)

Evet, insanın tek yaptığı şey, iki kere iki dörtlerin peşine düşmek, okyanusları aşmak, bu uğurda seve seve yaşamını vermektir; ama öbür yandan aradığını bulacağı için de ödü patlar. Çünkü bulursa arayacak başka bir şeyi kalmayacağını hissetmektedir. İşçiler işlerini bitirince para alırlar; daha sonra da gidecekleri bir meyhane, düşecekleri bir de karakol çıkar nasıl olsa.İşte size bir haftalık iş güç.


 
Fiyodor Dostoyevski
Yeraltından Notlar, Çev: Mehmet Özgül, İletişim Yayınları, 2000, s. 47-48

Haz
29
2006
0

Kırmızı suratlı adamlar

Ellerinde ve ceplerinde şarap şişeleri taşıyan, kırmızı suratlı adamlarmış bunlar; yürürken ikide bir durup kavga edercesine ateşli ateşli konuşuyor, konuşurken de ellerini kollarını sallayarak sürekli şehri gösteriyorlarmış. Hatta, hep birlikte dönüp bakıyorlarmış şehre doğru. Kimi zaman birbirlerine tutunup abartılı bir nezaketle hafifçe hafifçe öne eğilerek, kimi zaman kendi varlıklarının dışında kalan her şeye meydan okurcasına ısrarla geriye kaykılarak, kimi zaman da tıpkı ipi kopmuş kuklalar gibi komik ve acınası bir şekilde iki yana sallanarak bakıyorlarmış.
Nasıl bakacaklarını bilemiyorlarmış sanki.
Ya da, bir şehre bakmanın kaç türlü yolu varsa hepsini baştan sona deneyip kendilerine uygun olanı bulmaya çalışıyorlarmış.
(…)
Böyle alelacele içince, çok geçmeden suratları kırmızıdan da kırmızı olmuş tabiî. Hem de öyle kırmızı olmuş ki, sonunda içlerinden biri bu rengin ağırlığına daha fazla dayanamayıp yerinden fırlamış ve gözlerini kısarak şehre doğru kıpkırmızı bir sesle uzun süre küfretmiş. Midesinde, ruhunda ve aklında ne kadar kırmızı varsa, bir hamlede hepsini kusmuş sanki.
 

Hasan Ali Toptaş
Uykuların Doğusu, Doğan Kitap, s.s. 39 – 40

Haz
29
2006
0

Poetik Hars’dan yeni ayarlama

Büyük site www.poetikhars.com , uzun süreden beri yolculukta bulunduğu “GÖRSEL, DENEYSEL ŞİİR” yalıtımını azaltarak  

 

üstbaşlığı ŞİİR’e ayarladığını bildirdi.

 

Bakalım; hayırlı, uğurlu olsun.

Haz
29
2006
0

İş

(…)

Beni dikkatli dikkatli süzdü.

—Sen ne iş yaparsın? – dedi.

—İş yapmam.

Kötü kötü baktı:

—Aylak mı gezersin? Maşallah! Üstün başın da temiz. Boşver! Yalan söyleme. Söyle, ne iş yaparsın?

—Bir iş yaparım ama, iş yerine geçmez.

—Para getirir mi?

—Cigara parası getirir…

(…)

Sait Faik
Alemdağda Var Bir Yılan,
Bilgi Yayınevi, Ankara 1970, s.84

Written by in: Usta Beni Öldür! (AKSAK KOLAj) | Etiketler:
Haz
26
2006
0

Gök

(…)
Sintineye indin mi, tekne çok su alıyor mu, Dibinde birazcık su var, tekne sallandıkça o da çalkalanıyor, ama bana kalırsa bu çok doğal, Sen nereden biliyorsun, Biliyorum işte, İyi ama nasıl, dediğin gibi, ben de bilmem gerekeni denizde öğrendim, Biz daha denize çıkmadık, Yine de suyun üstündeyiz, Ben yelken basma konusunda iki gerçek öğretmen olduğuna inanıyordum, biri deniz diğeri de tekneydi, Ve bir de gök, göğü unutuyorsun, Evet, tabii, gök, Rüzgârlar, Bulutlar, Gök, Evet gök.
(…)
 Jose Saramago

“Bilinmeyen Adanın Öyküsü”, İş Bankası Kültür Yayınları, 2002, s.41

Powered by WordPress | Theme: Aeros 2.0 by TheBuckmaker.com