Oca
15
2011
0

Akıl ve Şiir (Oktay Rifat)

(…) Arı hareket (mobilité pure), arı süreklilik (continuité pure), canlının yaratıcı gelişimi (évolution créatrice) akla sığmaz. Aklın süreklilik, hareket dediği şey, ister istemez, sinema şeridindeki süreklilik gibi, birbiri ardına dizilen hareketsizliklerden meydana gelir. Aklın canlı cansız, gerçeği bütünüyle kavraması için, içgüdünün gelişmesinden meydana gelen sezgi  (intuition) ile tamamlanması gerekir. (…) Bergson, içgüdüyle ilgili düşüncelerini şu cümle ile özetliyor: “öyle olaylar vardır ki, yalnız akıl arayabilir bunları, ama kendiliğinden bir türlü bulamaz, yalnız içgüdü bulabilir, ama içgüdü de hiçbir zaman arayamaz.” (…)
Duygu, akıl dışı bir olaydır. Bilinir, duyulur, ama anlatılmaz. Fransızca deyimiyle intelligible değildir, anlama sığmaz. Ama şu var ki, şairler, duygularını akıl diline çevirerek anlatmaya çalışırlar. Daha doğrusu, akıl dilinde, duygularına bir karşılık bulurlar. Buna, duygularını dillendirirler de diyebiliriz.(…)

Oktay Rifat
Yeditepe Dergisi, 28 Şubat 1959

Oca
11
2011
0

Aklın dışından, daha canlı, duyuma daha yakın… (O. Rifat)

(…)Bizde anlamsız şiir deyince, bir şey söylemeyen, bir şey anlatmayan şiir sanılıyor. Olur mu öyle şey! Bir şey anlatmamanın en kestirme yolu susmaktır. Her ağzını açan, ister istemez, bir şey anlatmak sorumluluğunu yüklenir. Anlamsız şiir, bir şey anlatmamak şöyle dursun, bize anlamlı şiirin anlatamadığı şeyleri anlatıyor, bizi insandan uzaklaştırmak şöyle dursun, bize insan gerçeğinin, dış gerçeğin ta kendisini vermeye çalışıyor. Bugünkü şiir, gerçeği yakalamak peşindedir. Diyeceksiniz ki gerçeğe ulaşmanın bir yolu var, o da akla başvurmak. Bilim için belki doğru olan bu söz, şiir için doğru değildir. Çünkü şiirin aradığı, gerçeğin başka bir yönüdür. Şiir, gerçeği, heyecan veren yönüyle arıyor.
(…)
Bugünkü anlamcılar da bir bakıma gerçeküstücüler gibi yanılıyor, bilimsel bilgiyle, şiirsel bilgiyi birbirine karıştırıyorlar, bu iki kolu ayırt etmek istemiyorlar. Georges Mounin adındaki eleştirmeci, şiirsel bilgiyi, heyecana dayanan bilgi (connaissance émotionnelle) olarak tanımlıyor. Gerçek karşısında duyulan heyecan şiirin konusudur. Eski şair, bu heyecanı duyuma aykırı bir şekilde aklında dondurarak, akıl yoluyla anlatırdı. Bugünkü şair bu heyecanı gene aklın ışığında, ama aklın dışından, daha canlı, duyuma daha yakın olarak vermeye çalışıyor.(…)
Gerçeğe ışık tutmakta gösterdiği başarı yeni şiirin erdemlerinden biri. Daha başka erdemleri de var yeni şiirin.

Oktay Rifat
Yeditepe Dergisi, 8 Aralık 1958
“Perçemli Sokak” adlı kitabının yayımlanışının ardından…

Oca
02
2011
0

491’e DOKUZ!

491’e dokuz!

“Eşyaya benzeme, insan ol!”

https://zaferyalcinpinar.com/491dokuz.pdf

*

Yokoluşlarının ağıtını yazan o kifayetsiz muhterislerle senin ilgilenmeyişinin 2010’lardaki  yüzüdür 491
DÖRTDOKUZBİR “Evvel Fanzin” cakasıdır ve Kadıköy tribidir.

491‘in tüm sayılarını https://zaferyalcinpinar.com/491.html adresinden indirebilirsiniz. (E-posta: dortdokuzbir@gmail.com)

Oca
02
2011
0

“Şiiri görmeyi gerektiren bir yöntemdir bu.” (İlhan Berk)

Bir yerde, Mısırkalyoniğne’yi okurken, “Bu şiirleri anlamaya çalışmayın, bir denize bakar gibi bakın. Denize bakmaktan ne anlıyorsunuz? Buna da öyle bakın” demek gereğini duymuştum. Böyle deyişimin bir nedeni var: Okuyucunun anlamak isteğine karşı çıkmak.(…)Boşluğun özel bir yeri var o kitapta. Buna ben boşluğun dili diyorum. Bunun anlaşılması ise salt göze bağlıdır. Söz gelişi, birisine okunmaz. Şiiri görmeyi gerektiren bir yöntemdir bu.(…) Böylece, Mısırkalyoniğne, ilk anda bir şiirden duyulan kıvancın (ben buna duyurma demek isterim) yerine, bakış’ı koyuyor. (20 Mart 1958)

İlhan Berk
“El Yazılarına Vuruyor Güneş”, YKY, 1992,  s.44

Ara
19
2010
0

“Sadece şiir değil, her şey bir ‘lirik birim’ taşır içinde.” (Turgut Uyar)

(…)
Kendi şiirim üzerine “retorik” geliştirmek zor hatta imkânsız ama şöyle söyleyeyim; şiirin kendi sesi, özgün şairin kendi bulduğu sestir. Bununla birlikte, ne kadar özgün olunursa olunsun, her şiir anlayışı yaygınlaştığında kaçınılmaz bir biçimde kendi retoriğini de alttan alta bile olsa kurar.
(…)
Evet, her kuşak şairaneliği yerer ve kendisi bir şairanelik kurar. Örneğin bizim kuşağımız şairaneliğe karşı olduğu için şairane olmadığını sanıyordu. Oysa şairaneydi ve onun şairaneliği de imgeye çok fazla yaslanmak oldu…
(…)
Sadece şiir değil, her şey bir “lirik birim” taşır içinde. Benim için önemli olan bu lirik birimi coşkunluğa varmadan verebilmek. Ama şiirimi yaparken adını koymuyorum bunun. Ayrıca ben kendi şiirim için bir yöntemi de sözkonusu edemem. Şiir kendini yazdıran bir şeydir. Yazılırken temelindeki imgeleri ya da kavramları alıp başka yerlere götüren bir şey…
(…)
Şiirde hareketlilik birtakım kişiliklerin belirmesine bağlıdır. Eski değerleri sarsan birisi çıkar ya da yeni değerler getiren birisi gelir, ilk hareket belirir. Kişiliğin, tavrın olmadığı yerde durgunluk vardır. Diyelim ki 20 tane yeni şair var; hiçbirinde birşeyi yerinden oynatacak değer konusunda şüpheye düşürecek şiir yok. Böyle bir ortamda şiir üzerine düşünme imkânı kalmıyor.
(…)
Kişilik varolan mükemmellikten kaçınmaktır benim için.

Turgut Uyar
“Sonsuz ve Öbürü”, Haz: Tomris Uyar-Seyyit Nezir,  Broy Yay., 1985, s.103-107

Ara
14
2010
0

“Bir sanat eseriyle karşı karşıya olduğumuzu anlasak, daha doğrusu anlasalar, bize yetecek.” (O. Rifat)

(…) Bir yazının örgüsüne giren kelimelerin bir kavram karşılığı olmaktan başka ayrı bir tarafları daha vardır. Her kelime bir kavramı temsil ettikten başka bir de heyecan verici, dokunaklı bir unsur taşır. Mesela “yuva” kelimesinde, anlamını aşan bir değer, bize dokunan bir taraf bulunduğunu inkâr edebilir miyiz? Kavramlar donmuş kalıplardır. Halbuki bu kavramları karşılayan kelimeler çoğu zaman bu soğuk kalıpların etrafını canlı bir duygu, bir hatıra, bir esrar halesiyle çevirir. (…) Bu gerçeği bilmeyenler hiçbir zaman Mallarmé’nin, Valéry’nin, Gide’in, Proust’un sanatını anlamayacaklardır. (…) Dağlarca, kullandığı kelimeleri yalnız ve sadece biraz önce açıkladığımız değerlerine göre ele almakta, akla dayanarak değil, iç dünyasına uygun düşecek yolda birleştirmektedir. Böylece bize akıl dışı bir bilgi, bir hayat felsefesi, bulutlu ama çekici bir âlem sunmaktadır.
Çakırın Destanı, hayatın destanıdır; akıllı olmaktan değil, canlı olmaktan doğan hazları, korkuları, şüpheleri, sevinçleri anlatmaktadır. Bu kitapta, aklımıza dayanarak tanıdığımızı sandığımız çarşılar, pazarlar, satıcılar, insanlar, potin boyacıları, sabun kalıpları, kumaşlardaki resimler, hepsi bir canlının üzerinde uyandırabilecekleri acayip ve gerçek intibalarla tekrar ele alınmaktadır. (…) Kitabın değeri hakkında bir şey söylemek istemiyorum. İyi veya kötü. Bir sanat eseriyle karşı karşıya olduğumuzu anlasak, daha doğrusu anlasalar, bize yetecek.

Oktay Rifat
25 Şubat 1946 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nden…


Kas
29
2010
0

Şiirin Metafiziği 1 (Vedat Kamer)

I

“Felsefe, dünyanın gerçekliğini ararken, hep, şiirin gerçekliğini bulur — dünyayı kendisinden önce belirlemiş; onu gerçek kılmış olan, şiirin… Şiir dünyayı gerçekler — peşinden de felsefe gelir, ‘topallayarak’: dünyayı düzenlemek için…”[1] — Oruç Aruoba

2004 yılında şiirin metafiziğine önhazırlık yaparken[2], rainer’in imge’ye düzenlediği suikaste tanık olmuştum. imge[3] o suikastte üçüncü anlamından yaralanmış, rainer de almanya’ya kaçmıştı. imge’nin üçüncü anlamı eminim çoktan iyileşmiştir, fakat rainer’in sorusu aynen duruyor: “dilin yapıtaşı nedir?”

bu sorunun cevaplanmasındaki en önemli engellerden biri olan imge hâlâ yaşıyor, ilhan berk ise öldü. ilhan berk’in logos’unun 40. önermesi şöyledir: “şairin umudu yoktur”[4]. dünyadaki herşeyin düzenini tayin eden aristoteles, şiirin düzenini de tayin etmiştir. biz aristoteles’in düzenine sahip çıkmayacağız elbette, fakat poetikaya sahip çıkacağız, poetika’nın düzenine.

poetika ontolojik ve epistemolojik bir temel üzerine inşâ edilebilir. ancak böyle bir temel üzerine inşâ edilmiş bir poetika, bir evren tasavvuru olarak, şairin hayatını kuşatacaktır.

artık şair kendi poetikasını kurmalıdır: poetikası şaire logosunu gösterecektir — logos poetikadır.

II

“Şiir, bu yüzden, en üst-düzey gerçekliktir : herhangi bir ‘gerçek’ kaynağından çıkmadan, hatta, salt hayalden çıkarak, en güçlü biçimde, kendi kendisini, gerçekliğe, bir saltık gerçek olarak, yerleştirir.”[5] — Oruç Aruoba

şiirin yapıtaşını resim[6] (image) olarak alan bir poetika için müzik ile şiirin dile getirme olanakları eşdeğerdir. notaların soyut niteliğinin sözcüklere göre fazla olması hep bir karşı argüman olarak sunulmuştur. fakat şair de müzisyen de sanatını icra ederken resimlerini daraltmak zorunda kalır; okur ya da dinleyici de sanat eserini kendi resimlerine genişletir, dolayısıyla da olanaklılıkları eşdeğerdir.[7] şiirde resimleri okura çağıran şey eğretilemedir. eğretileme sözcüklerden meydana gelmiş olsa bile o sözcüklere dair hiçbirşey taşımayabilir. dolayısıyla sözcüğün dile getirme olanaklarını kısıtlama etkisi, enstrümanın dile getirme olanaklarını kısıtlamadaki etkisiyle benzerdir.

şiirin içten okunması[8] eğretilemelerin resim çağırma gücünü artırır. çünkü şiir içsesimize olabildiğince dolaysız temas etmelidir. harflerin havayla teması sözcükleri oksitlendirir. bu da eğretilemelerin saflığını azaltır. işte bu yüzden şiirin başka şeylerle temasından hazzedilmez.

artık ludwig van beethoven’ın 9. senfonisi çalabiliriz.[9]

Vedat Kamer


[1] oruç aruoba, hani, istanbul, metis yayınları, 2001, s. 86
[2] vedat kamer, “şiirin metafiziğine önhazırlık ya da rainer’in lou’su için imgeye suikast”, öteki-siz, sayı: 4, ocak-şubat 2005, s. 93 (bkz: https://bit.ly/siirinmetafizigi)
[3] imge şiirimizde hem eğretileme hem de bu eğretilemenin zihnimizde bıraktığı resim (hayal?) için kullanılıyor. dolayısıyla gösteren ile gösterilen arasındaki ayrım da ortadan kalkıyor. imge’nin kökünü im oluyor olsaydı, im’in (eğretilemenin) işaret ettiği de imge (resim?) olacaktı.
[4] ilhan berk, logos, istanbul, yapı kredi yayınları, 2001, s. 61
[5] oruç aruoba, hani, istanbul, metis yayınları, 2001, s. 82
[6] imge sözcüğünün ingilizcesi de fransızcası da image’tir. fakat tersi geçerli değildir. image dilimize imge, resim, görüntü, hayal, imaj olarak çevrilir. ingilizce’de image’ten türetilen imagine (hayal etmek), imagination (hayalgücü, imgelem) ile birlikte yakın anlamlı picture (resim), vision (görüntü) ve dream (rüya) sözcükleri de mevcuttur. imagination’ın nesnesi image’tir. dolayısıyla da türkçe’de imagination’ı hayalgücü/imgelem olarak çeviriyorsak, image’i de hayal/imge olarak kullanmak doğru olacaktır. fakat imge’nin eğretileme yerine de kullanılıyor olması gösteren ile gösterilen ayrımını yapmak bakımında kavramı işlevsiz hale getirmektedir. bu ayrımı belirgin hale getirebilmek için, daha önce de yaptığımız gibi, image’e karşılık olarak şimdilik resim’i kullanacağız.
[7] eğer şiir, şairin ve okurun zihninde aynı resmi yaratabilseydi, o vakit müzik lehine bir olanaklılıktan söz etme durumumuz daha olurdu. ama neyse ki resimlerin benzerliği ile sanat eserinin estetik değerleri açısından herhangi bir formül üretebilmek mümkün değildir.
[8] şiire ait mümkün bir öğe olarak müzikten söz edebiliriz. şiir ister içten okunsun ister sesli bir içmüzik barındırabilir. bu içmüzik eğretilemenin bir parçası olarak şiire konumlanır.
[9] beethoven 9. senfoniyi bestelediğinde tamamıyla sağırdı.

Kas
29
2010
0

“Sonunda baktım ki o dil de şiirin dışında değilmiş meğer.” (İlhan Berk)

(…)
Özer Sayın:
“Nesneler, imgeler gibi şairlere verilmiştir ama korku saçarlar. Bunu hep yaşadım,” diyorsunuz…
İlhan Berk: (…)Ev garip bir varlıktır; ne kadar kaçarsanız kaçın sizi her yerde bulur. Ev o kadar büyük bir kavramdır ki tüm dünyayı alabilir içine. Ancak, “ev” sözcüğünün içinde sıkışabilirsiniz  de çünkü ev aynı zamanda bir hapishanedir.
Bazen sözler değil, birtakım denklemlerle ilgilenirim, çünkü çok açık bir şekilde kendini ifade edebilir. Şiir ve düzyazı dışında kendini en iyi ifade edenler denklemlerdir.
Sanıyorum ki ev tek başına yaşayamadığı için canı sıkılmaktadır. Birçok insanın evinin olması, ayrı bir sıkıntı kaynağıdır. Evi olan, sıkıntısını da içinde taşıyor demektir. İnsani bir baskıdır bu…
(…)
Özer Sayın: Nesnelerle ilgili şiirlerinizin bazı kısımları düzyazıya dönüşüyor. Hatta bir felsefe metnine yaklaşıyor.
İlhan Berk: Evet, şiirlerim zaman zaman felsefe metinlerine iyice yaklaşıyor. Nesneleri yazmak istediğimde, ilk olarak nasıl bir dil kullanacağımı düşündüm. Ve nedense şiir dili ile değil de düzyazı kullanılması gerektiğine inandım. Elimden geldiğince şiire yaklaşmamasını istedim, çünkü anlatmak istediğim, nesnenin şiir dışındaki durumuydu. Bunu gerçekleşttirecek dili de düzyazıya yakın bir dille buldum. Ancak, sonunda baktım ki o dil de şiirin dışında değilmiş meğer.
(…)

(yeni) Dergisi, Sayı:1, 2010, ss.189-190

Evvel Fanzin kapsamında yayımlanan tüm İlhan Berk ilgilerine https://zaferyalcinpinar.com/blog/?tag=ilhan-berk adresinden ulaşabilirsiniz.

“Köprü” (İlhan Usmanbaş)
https://zaferyalcinpinar.com/blog/?p=4199

Kas
25
2010
0

Sergi: “Epik” (Elif Yıldız)

“Gazetesini doğru katlayamadığı için haberleri doğru okuyamayan ve bu yüzden birçok şeyden çok sonra haberi olan insanların yarattığı traji-komik durum bu serginin konusu olabilir.” (Elif Yıldız)

“Epik” – Elif Yıldız
illüstrasyon & karikatür sergisi
17- 31 Aralık 2010
KargART / Kadıköy
Kadife Sok. No: 16

Sergi Açılış: 17 Aralık Cuma, Saat: 20:00

Facebook Etkinlik Bağlantısı: https://www.facebook.com/event.php?eid=125751844152389

Hamiş: Elif Yıldız’ın bazı çalışmalarına https://illustratorsculptor.blogspot.com/ adresinden ulaşabilirsiniz.

Kas
24
2010
0

Korkuyorum Jean-Luc Godard (Selda Salman)

Grizine taifesinden Selda Salman, Jean-Luc Godard’ın son filmi Film Socialisme üzerine yazmış… Yazının tam metnine https://www.grizine.com/2010/11/24/korkuyorum-jean-luc-godard/ adresinden ulaşabilirsiniz.

Evvel Fanzin kapsamında yayımlanan Jean-Luc Godard ilgilerine https://zaferyalcinpinar.com/blog/?s=godard adresinden ulaşabilirsiniz.

Kas
21
2010
0

Olimpos ve Nâzım (Ali Cengizkan)

Fotoğraf: Constantine Manos

Nâzım’a benziyor Olimpos köyü
Su gibi akıyor bayır aşağı.
Denizin mavi aynasında boy verip
İnsanlığın gönlüne gömülmek istiyor.

Ali Cengizkan

Kas
20
2010
0

“Soldan yavaşça yaklaştır” (Ryan Gander)

İngiliz sanatçı Ryan Gander‘ın Zürih-Haus Konstruktiv’de sergilenen
bir yerleştirme çalışması…

Kas
17
2010
0

491 MÖS! (Müzayede Özel Sayısı)

491 MÖS! (Müzayede Özel Sayısı)

“Yoksulluğun harçlığından denkleştirilmiş duhuliyedir en iyisi!”

https://zaferyalcinpinar.com/491mos.pdf

*

Yokoluşlarının ağıtını yazan o kifayetsiz muhterislerle
senin ilgilenmeyişinin 2010’daki  yüzüdür 491
DÖRTDOKUZBİR “Evvel Fanzin” cakasıdır ve Kadıköy tribidir.

491‘in tüm sayılarını https://zaferyalcinpinar.com/491.html
adresinden indirebilirsiniz.
(E-posta: dortdokuzbir@gmail.com)

Kas
16
2010
0

Üç Uç: Artaud, Beckett, Blanchot (Ahmet Soysal)

Kitabın tanıtım yazısından;

“Üç: uc’un aynılığı ve başkalığı. İlkinden iki nokta çıkarılınca aynı. İkincisine iki nokta eklenince aynı. İkisi noktasız aynı. İkisi noktalı aynı. Ama ikisi noktalı olunca, yalnızca tekrarlanan bir sayı. Diyalektiğin parodisi gibi. Ayrıca noktalı sözcük ek alınca dönüşmüyor, ç, uç’taki ç gibi c olmuyor. Üç’ün aynılığı ve başkalığı. İki sözcük arasındaki okunmayan boşluk.

İki harf arasındaki daha da okunmayan boşluk. Seslendirilince dil ilk sözcükte damakta daha önde, ikinci sözcükte belirgin olarak daha geride. Sahne. Vücut. Hepsi iki nokta gibi. Yan yana iki nokta. Son noktadan bir nokta eksik. Yazının sona devinimi. Yazının eksikliği. Şimdiden ölümde varlığı.”
Uc’un kenardan sonra geldiğini, göğün bir toplu iğne gibi hayatlarımıza batırıldığını öğreniyoruz.”

Bkz: https://www.pandora.com.tr/urun.aspx?id=216032

Kas
09
2010
0

Sait Faik’in Maskesi

Sait Faik’in ölümünden kısa bir süre sonra Bedri Rahmi Eyüboğlu öğrencisi Fatin Yılmaz’la birlikte bir hemşirenin yardımıyla Sait Faik’in maskını alır. Maskın pozitif kalıbı Eyüboğlu’nun atölyesinde çıkarıldıktan sonra, Güngör Kabakçıoğlu, maskı alarak Tünel’deki foto Süreyya’da maskın fotoğraflarını çektirir.
Bu fotoğraflar ilk kez Seçilmiş Hikâyeler dergisinin Nisan 1955’te Sait faik özel sayısı  olan 27. sayısında yayımlanır. Aradan geçen zamanda mask uzun bir süre ortadan kaybolur. Güngör Kabakçıoğlu, maskı 1994’te Darüşşafaka’nın Şişli Site Sineması’ndaki merkeziinde, tozlar içinde kararmış bir halde bulur.
Sait Faik’in maskı Güngör Kabakçıoğlu’nun ısrarlı girişimleri spnucunda, 1996’da 42 yıl gecikmiş olarak Sait Faik Abasıyanık Müzesi’ne konmuştur.

Sevengül Sönmez
A’dan Z’ye Sait Faik, YKY,2007, s.132

Eki
31
2010
0

Arthur Rimbaud’nun Illuminations’unda ve Ece Ayhan’ın Bakışsız Bir Kedi Kara’sında Ateş Diyalektiği (Yavuz Kızılçim)

Atatürk Üniversitesi Eğitim Fakültesi Yabancı Diller Bölümü’nden Yrd. Doç. Dr. Yavuz Kızılçim, Arthur Rimbaud ve Ece Ayhan arasındaki benzeşimler ile farklılaşmaları Gaston Bachelard’ın “ateşin psikanalizi” adlı yapıtı çerçevesinde incelemiş…  Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi’nin 2008’de yayımlanan 11. cildinde yer alan yazının pdf biçemine https://e-dergi.atauni.edu.tr/index.php/SBED/article/view/496/489 adresinden ulaşabilirsiniz.

(…) Gerek Rimbaud’da, gerekse Ayhan’da ateş diyalektiği üzerine kurulu yapıların sıklığı ve baskınlığı doğal olarak bizi, onları bu bakışla incelemeye yöneltti. Ve her iki yazarın da ateş üzerindeki ısrarı bu çalışmanın Bachelard’ın yöntemiyle çözümlenebilirliğini gösterdi. Nesnel bir bilginin ruh çözümlemesinde bu kadar karmaşık yapının ortaya çıkmasından daha doğal ne olabilir ? Bachelard, karmaşadan söz ederken sürekli olarak bir nesnenin kendi içinde yanmasına vurgu yapar, bu vurgu süreklidir; çünkü, yaşamın bizzat kendisi kesintisiz bir sürekliliği dayatır: bir kartal her gün gelir ve Prometheus‘un ciğerini parçalayarak yer; Kartalın her gün gelişi ve ciğerin sürekli yeniden yaratılması, ateş diyalektiğindeki sürecin katlanarak çoğalmasını simgeler. Her iki şairden seçtiğimiz örneklerde gözlemlediğimiz kadarıyla ateş çoğalır ve çoğaltır; çünkü, her koşulda kuşatıcı ve kapsayıcıdır; hiçbir şey ateşin kendine özgü değiştirici ve dönüştürücü niteliğine zarar veremez. Ateşin bu anlamda kullanımı yok etmek ya da yok olmak eylemleriyle aynı anlama gelmektedir. Ateş hem var edici, hem de yok edici bir nesnedir; asıl düşünce soğuk/sıcak derinlikte ve tam anlamıyla dile getirilmemiş sözlerde ve anlatımlarda gizlidir.

Yavuz Kızılçim

Eki
30
2010
0

“Desen Bir Bütün, Öncesi Sonrası Yok!..” (Tiraje Dikmen)

(…)

Tiraje Dikmen: Benim desenlerimde anın ‘heyecanı’ hızla dışa yansıyor; spontane olarak. Konuların farklılığı, hareketi ve hızı değiştirmiyor. Michaux desenlerinde ’düşüncesini’ çiziyor, cerebrale olarak. Düşüncesi: Hız. Jean-Dominique Rey’in kitabındaki söyleşisinde Michaux diyor ki: “Resim ve heykel hâlâ ortaçağın yavaşlığı içindeler. Oysa günümüz hızı konuşuyor. Kapımdan çıkar çıkmaz hız dünyasının içinde buluyorum kendimi. Hız devrimizin esaslı bir fenomeni olduğu halde, hızla ilgilenen ressamların bu kadar az sayıda olmasına her zaman şaşırıyorum. Uzun süre yalnız suluboya kullandım; çok hızlı bir medium. Mürekkep çok hızlı gitmeyi sağlıyor; hatta akrilik daha da hızlı.”

Bu açık farklılığa rağmen, yüzeysel de olsa, dış görüntüdeki bu benzerlik nereden geliyor? Herhalde, tek ortak yanımız olan yaşadığımız dünyadaki ’Hava’dan! Haberleşmenin büyük hızıyla giderek yoğunlaşan bu hava, dünyayı küçülttü. Aslında küçük bir dünyada yaşıyoruz. Bir küçük mekanda gibi. Üstümüzde esiyor hepimizi içine alan bu Hava. Hız ve hareket de onun içinde!
(…)

Ali Artun’un Tiraje Dikmen’le gerçekleştirdiği ve Aries Dergisi’nin Temmuz-Ağustos 2003 tarihli 3. sayısında yayımlanan söyleşinin tam metnine https://www.aliartun.com/content/detail/35 adresinden ulaşabilirsiniz.

Eki
16
2010
0

“kapalımetin” bir fanzin…

“kapalımetin” adlı fanzinin ilk sayısı yayımlandı.

Bkz: https://www.facebook.com/group.php?gid=149531311751452

E-posta: kapalimetin@gmail.com

Eki
12
2010
0

Sting’in Berklee Konuşması (1994)

İşte burada, tuhaf bir şapka ve tuhaf, dökümlü bir cüppeyle seyirci gibi görünen bir kalabalığın önünde duruyorum ve insanların karşısında konuşmak gibi hiç de sık yapmadığım bir şey yapmak üzereyim. Ve kendi kendime soruyorum, buraya nasıl geldim?

Bu hiçbir zaman planladığım bir şey değildi. Yine de buradayım ve hepiniz ağzımdan tutarlı, belki de anlamlı bir şeyler çıkmasını bekliyorsunuz. Deneyeceğim, ama garanti veremem. Biraz gergin olduğumu söylemek zorundayım. Hayatını insanlarla dolu stadyumlarda çalarak kazanan biri için bunun garip olduğunu düşünebilirsiniz; ama ben hâlâ kendime aynı soruyu soruyorum: “Nasıl oldu da geldim buraya?” Buna verilebilecek en basit cevap benim bir müzisyen olduğumdur. Ve neden bilmiyorum, müzisyen olmaktan başka bir arzum olmadı. Anlatmaya en başından başlayacağım.

İlk anım aynı zamanda ilk müzikal anımdır. Annem piyano çalarken onun dizinde oturduğumu hatırlıyorum. Neden bilmem, her zaman tango çalardı. Belki o zamanlar modaydı, bilmiyorum. Aşınmış pirinç pedalları olan upright(?) bir piyanoydu. Annem tangolarından birini çaldığında başka bir dünyaya gitmiş gibi olurdu. Ayakları yüksek ve alçak pedallar arasında ritmik olarak sallanır, kolları tangonun aksak ritmiyle inip kalkar, gözleri önündeki notalara dikkatle bakıyor olurdu.

Annem için piyano çalmak, dünyasının merkezinde benim olmadığım tek uğraşıydı – beni önemsemediği tek zaman. Anladım ki değerli bir şey vardı – burada önemli bir ayin yürütülüyordu. Sanırım bir şeyin içine çekiliyordum – bir tür gizeme katılıyordum. Müziğin gizemine.

Böylece piyanoya heves ettim ve saatlerce tuşlara atonal bir şekilde vurmaya başladım, yeteri kadar uzun süre devam edersem gürültümün müziğe dönüşeceğini hayal ederek. Hâlâ bu hayalle çabalıyorum. Annem beni bir müzisyenin hassas kulağı ve bir muslukçunun elleriyle lanetlemiş. Her neyse, piyano mali bir zorluktan kurtulmak için satılmak durumunda kaldı ve atonal bir solist olarak kariyerim merhametlice engellendi. Amcalarımdan biri, beş paslı teli olan eski bir İspanyol gitarı arkasında bırakarak Kanada’ya göç ettiğinde, kocaman ve biçimsiz parmaklarım da müzikal bir ev bulmuş oldu. Bu gitar benim en iyi arkadaşım olacaktı. Piyanoya aklım ermezken, gitarda neredeyse hemen müzik yapmaya başlamıştım.

Melodiler, akorlar, şarkı tasarımları parmak uçlarımdan dökülüyordu. Her nasılsa radyodan bir şarkı dinliyor ve ardından onu çalmak adına iyi bir deneme yapabiliyordum. Bir mucizeydi. Bu mucizenin sevinci içinde ve muhtemelen annemle babamı delirterek saatlerce, günlerce, aylarca çaldım. Ama bu onların hatasıydı. Müzik bir bağımlılık, bir din, bir hastalıktır. Çaresi yoktur. Panzehiri yoktur. Yakalanmıştım bir kere.

O zamanlar İngiltere’de sadece bir tane radyo istasyonu vardı – BBC. Beatles’la Rolling Stones’u yan yana, biraz Mozart, Beethoven, Glenn Miller ve hatta blues ile birlikte dinleyebilirdiniz. Bu benim müzikal eğitimimdi. Annemlerin Rodgers ve Hammerstein, Lerner ve Lowe, Elvis Presley, Little Richard ve Jerry Lee Lewis plaklarının da eklenmesiyle oluşan bir eklektizm. Fakat yaşamımı müzikten kazanabileceğimi fark etmem Beatles sayesinde oldu.

Beatles da benim gibi işçi sınıfı arkaplanından gelmişti. İngilizdiler ve Liverpool da benim yaşadığım şehirden daha süslü ya da romantik değildi. Gitarım yalnızlığıma arkadaşlık ederken kaçış yolum olmuştu.

O zamandan beri hayatım hakkında çok şey yazıldı, dolayısıyla hangisinin doğru hangisinin yanlış olduğunu hatırlamıyorum. Resmi bir müzik eğitimi almadım. Fakat öyle zannediyorum ki aptal şans, ucuz kurnazlık ve meraktan doğan risk alma bileşimi sayesinde başarılı oldum. Hâlâ da aynı şekilde çalışıyorum. Ancak müzikte merakınızı asla tamamen gideremezsiniz. Müzik hakkında henüz bilmediklerimle kütüphaneleri doldurabilirsiniz. Her zaman öğrenecek daha fazla şey vardır.

Şimdi, müzisyenler toplumda özellikle örnek alınacak kimseler değildir. Gerçekten çok iyi bir ünümüz yok. Kadın peşinde koşanlar, alkolikler, bağımlılar, alimony jumpers(?), vergi kaçıranlar. Üstelik sadece rock müzisyenlerinden de söz etmiyorum. Klasik müzisyenlerin ünü de aynı derecede kötü. Caz müzisyenleri ise, unutun gitsin. Fakat bir müzisyeni çalarken seyrettiğinizde -o özel müzikal dünyaya girdiğinde- çoğu zaman oyun oynayan bir çocuk görürsünüz, masum ve meraklı, sadece gizem olarak tanımlanabilen kutsal bir olaya duyduğu hayranlıkla dolu. Derin bir şey. Tuhaf bir şey. Hem keyifli, hem kederli. Kelimelerle anlatılması imkânsız bir şey. Demek istediğim, bize saatlerce, günlerce, yıllarca gamlar ve arpejler çaldıran şey ne olabilir ki? Muğlak bir şan, para ya da şöhret vaadi mi? Yoksa daha derin bir şey mi?

Enstrümanlarımız bizim bu gizemle bağlantı kurmamızı sağlar ve bir müzisyen ölene kadar bu hayranlık duygusunu korur. Büyük aranjör Gil Evans’la yaşamının son yılında bir süre birlikte olmak ayrıcalığına sahip oldum. Hâlâ dinliyordu, yeni fikirlere açıktı, müziğin mucizesine açıktı. Hâlâ meraklı bir çocuktu.

Şimdi burada cüppelerimizin içinde diplomalarımızla, unvanlarımızla dururken -bazıları sadece onursal, bazıları gayretlice çalışılmış(?)-, armoni yasalarını ve kontrpuan kurallarını, aranjman ve orkestrasyon tekniklerini, temalar ve ritmik motifler geliştirmeyi çok iyi biliyoruz. Fakat herhangi birimiz gerçekten müziğin ne olduğunu biliyor muyuz? Yalnızca fizik mi? Matematik mi? Nedir onun özü?

Biliyormuş gibi görünemem. Yüzlerce şarkı yazdım, piyasaya sürdüm, listelere soktum. Grammy benim hakiki, başarılı bir şarkıyazarı olduğumun yeterli bir yazılı kanıtıdır. Yine de, biri bana nasıl şarkı yazdığımı sorarsa “Gerçekten bilmiyorum” demeliyim. Gerçekten nereden geldiklerini bilmiyorum. Bir melodi her zaman başka bir yerden gelen bir armağandır. Sadece minnettar olmayı öğrenmeniz ve başka bir zaman tekrar kutsanmak için dua etmeniz gerekir. Sözler için de aynı şey geçerli. Metaforsuz bir şarkı yazamazsınız. Kıtaları, nakaratları, geçişleri, ara sekizlikleri mekanik bir şekilde birleştirebilirsiniz; ama merkezi bir metafor olmadan hiçbir şey elde edemezsiniz.

Sık sık merak ederim: Melodiler ve metaforlar nereden geliyor? Bunları bir dükkândan satın alabilseydiniz, sıranın en başında ben olurdum, inanın. Zamanımın çoğunu bu gizemli ürünleri aramakla, ilham aramakla geçiriyorum.

Paradoksal olarak, müzikte sessizliğin önemine inanmaya başlıyorum. Bir müzik cümlesinden sonraki sessizliğin gücü. Örneğin, Beethoven’ın Beşinci Senfonisi’nin ilk dört notasının ardından gelen dramatik sessizlik, bir Miles Davis solosunun notaları arasındaki boşluk. Müzikteki bir durakta çok özel bir şey var. Pedaldan ayağınızı kaldırıyorsunuz ve dikkat kesiliyorsunuz. Düşünüyorum da müzisyenler olarak yaptığımız en önemli şey acaba yalnızca sessizlik için bir çerçeve sağlamak mı? Sessizliğin kendisi belki de müziğin özündeki gizem mi? En mükemmel müzik sessizlik mi?

Şarkı yazmak bildiğim tek meditasyon şekli. Melodi ve metafor armağanları da sadece sessizlik sırasında sunulur. Modern dünyadaki insanlar için gerçek sessizlik nadiren yaşadığımız bir şeydir.Sanki ondan kaçınmak için işbirliği yapmış gibiyiz. Üç dakikalık sessizlik çok uzun bir zaman gibi görünür. Pek az zaman ayırdığımız düşüncelere ve duygulara dikkatimizi vermek için bizi zorlar. Bunu uygunsuz ve hatta korkutucu bulan insanlar var.

Sessizlik rahatsız edicidir. Rahatsız edicidir çünkü o ruhun dalgaboyudur. Eğer müzikte boşluk bırakmazsak -ve bu konuda ben de diğer herkes kadar suçluyum- oluşturduğumuz sesi tanımlayıcı bir bağlamdan yoksun bırakmış oluruz. Bu da çoğu zaman daha fazla endişe yaratmaya yarayan endişeden doğmuş bir müziktir. Sanki boşluk bırakmaktan korkuyoruz. Müziğin güzelliği notaların kendisi kadar onların arasındaki boşlukla da ilgilidir. Bir barlık durak, öncesindeki yarım sekizliklerden oluşan bir bar kadar önemli ve anlamlıdır. Burada söylemeye çalıştığım şey şu ki, dindar olup olmadığım sorulduğunda her zaman “Evet, sofu bir müzisyenim” diye cevap veririm. Müzik beni aklın ötesinde, başka bir dünyadan, kutsal bir şeyle temasa geçiriyor.

Nasıl oluyor da bazı müzikler bizi gözyaşlarına boğuyor? Niye bazı müzikler anlatılamayacak kadar güzel? Samual Barber’ın Adagio For Strings’ini, Faure’nin Pavane’sini ya da Otis Redding’in Dock Of The Bay’ini dinlemekten asla bıkmam. Bu parçalar benimle anladığım tek dini dilde konuşuyor. Beni derin bir meditasyon durumuna, bir hayranlık durumuna sürüklüyor. Beni sessizleştiriyor.

Müzik hakkında kelimelerle konuşmak çok zordur. Kelimeler müziğin soyut gücü karşısında gereksizdir. Kelimeleri şiire uydurabiliriz, öyle ki onlar da müziğin anlaşıldığı biçimde anlaşılsınlar; ama onlar böylelikle müziğin zaten bulunduğu bir konuma sadece ulaşmaya çalışıyor olurlar.

Müzik herhalde en eski dinsel törendir. Atalarımız melodiyi ve ritmi ruhların dünyasını amaçları yolunda harekete geçirmek, evreni anlamlandırmaya çalışmak için kullandılar. İlk rahipler muhtemelen müzisyenlerdi, ilk dualar da şarkılar.

Asıl söylemek istediğim şeye gelirsek, müzisyenler olarak, başarılı da olsak -her gece binlerce kişiye de çalsanız-, pek başarılı olmasak da -küçük barlarda ve kulüplerde de çalsanız-, hatta hiç başarılı olmasak da -evinizde yalnız başınıza kedinize de çalsanız-, ruhları iyileştiren bir şey yapıyoruz, kalbimiz kırıldığında onu onaran bir şey. Milyonlarca dolar da kazansanız, bir sent bile kazanamasanız da, müzik ve sessizlik paha biçilmez armağanlardır. Onlara her zaman sahip olun. Onlar da size sahip olsun.

Sting

Çev: Akın Demirci

Eki
07
2010
0

SES

(…)Manavdan sonra ortaokuldan eski edebiyat öğretmenime rastladım.
-Unutma, dedi, sende bir şey vardı -o kadarını hatırlıyorum- sese dönük bir şey vardı, veresiye bir gırtlaktan çıkmışa benzemeyen. Yalın bir dal gibi konuş, okundukça yapraklanan, gövde devşiren.
(…)
Gene de bir köşede bir bucakta, sesini kullanmak, takma dişli bir tanrıya en uydurma dilini kaptırmamak diye bir yol var. Dilim uydurmaymış. Ne çıkar. Onu ben uydurdumsa? Bunu yapmak da, temel atmak, bir duvara pencereler taşımak kadar emek isteyen bir şey değil mi?
Kulağın hep doğada olsun, türünden sözcükler de eklemişti öğretmenim. Hangi doğa? Kimin doğası. Benim doğam, ne bileyim, bal yapan bir akrep de olabilir. Bu da var, demek istiyorum, işin içinde. En iyi niyetler uçurumlarla süslenmelere gidebilir. Sonra uydurmaların insanı sömürmede öyle bir yanı vardır ki duman attırır gerçeğin kırıtkan yiğitliklerine. Yani al birini vur uzun uzun ötekine. Bunların ötesinde en önemlisi pireye file bakmadan yaşayabilmek.
(…)
Sendeliyor olsa bile, ortada bir ses var dolaşan, arayan, sorunlarımın yükünü taşıyan. Bir topraksızlığın önünde sıraya girip beklemekten daha iyi değil mi bu?

Feyyaz Kayacan
“Gibiciler”, Yeditepe Yay., 1967, s.22-23

Eki
03
2010
0

491’e YEDİ!

491‘e YEDİ!

“Yemcilerin yemlerini yeme!”

https://zaferyalcinpinar.com/491yedi.pdf

*

Yokoluşlarının ağıtını yazan o kifayetsiz muhterislerle senin ilgilenmeyişinin 2010’daki  yüzüdür 491
DÖRTDOKUZBİR “Evvel Fanzin” cakasıdır ve Kadıköy tribidir.

491‘in tüm sayılarını https://zaferyalcinpinar.com/491.html adresinden indirebilirsiniz. (E-posta: dortdokuzbir@gmail.com)

Not: 491‘in 8. sayısı  “Müzayede Özel Sayısı” olarak Kasım ayının son haftası yayımlanacaktır.

Eki
01
2010
0

Sokakta (Oktay Rifat)

Kedi gözü gibi incelmiş sokakta,
Omzumda kaygan urganı yağmurun,
Eski bir ölü çekiyorum yedekte.

Görüntümün ekseninde dönüyorum
Bir kapı açıyorum kendime benzer
Bir gözüm uyudu, bir gözüm ayakta.

Gece akrep gibi iniyor duvardan.

Oktay Rifat
“Şiirler”, Bilgi Yayınevi, 1969

Powered by WordPress | Theme: Aeros 2.0 by TheBuckmaker.com