önce ben, boş bir kâğıdı aldım
çöpe attım.
iki de bir sildim gökyüzünü bulutlarla
parlattım
(…)
Devamı için: https://zaferyalcinpinar.com/s57.html
önce ben, boş bir kâğıdı aldım
çöpe attım.
iki de bir sildim gökyüzünü bulutlarla
parlattım
(…)
Devamı için: https://zaferyalcinpinar.com/s57.html
“Cahil Cühela” mahlasını kullanan birinin “LİVAR” adlı ilk şiir kitabım hakkında yazdığı bir yazı aşağıdadır:
LİVAR: PARÇALARIN DIŞI
Yazıldığı gibi incelenmeli; kapalı. Yazıyı anlamanın mümkünü var mı bilmem; öyleyse ben de bir yineleme yapacağım; tamamlayacağım. Çünkü ‘Livar’ her şeyden önce bir kapalılık hali. Dolayısıyla, modern olan için bir soruşturma bağlamı var. Vurgunun her zaman özne de aranmadığı; öznenin tanımını ve eylemini taş binalara devredişi gibi, söz ve sözcük de yüklenici, taşıyıcı; devreden. Bu bir çoğullama yöntemi aynı zamanda. Bilmeyen yok; kapalılık sivilliğin ruh hali. Anlatı tam da burada şekilleniyor aslında; ses ve anlam ilişkisinde bir parçalanma başlıyor. Evet; kırılmıyor anlatı, parçalanıyor. Demek ki, bütünlük algısının teorik ifşasına karşı, onu aktarmanın duyumsal yolu olarak, sözlerin birbirlerini oluşturdukları yerlerde ciddi bir sarsıntıya ihtiyacımız var. Şiirin gerginliği, anlatıyı eritiyor böylece. Bir biçimsizlik durumuyla, doğallık algısı oluşuyor ve şiir kalıyor geriye; anlamaya çalıştığımız ‘şey’, alışık olmadığımız bir biçim.
Bu noktada ‘Livar’la olan ilişkiyi bir müddet Ponty üzerinden kurmak işimize yarayabilir; şeylerin doğasına erişmek adına Descartes vurgulu bir alan yaratabiliriz. Çünkü Yalçınpınar şiirinde, gördüklerimiz ve algıladıklarımız arasındaki farklar ve ortaklıklar, bize sözcüğün parçalanmasında tesadüfün ötesinde, bir kurallar zincirinin yattığını söylüyor/söylemeye çalışıyor gibi. Tam açılımıyla, “gerçek dünya gördüklerimiz değil, onları oluşturan dalgalar ve parçacıklar”. Burada önem kazanan ve şiire başkalık katan da, gerçekliğin içinde olan şeylerin tanımlanış sürecinde oluşan sözcüklerin, (bu cümlenin içinde olduğu gibi) kendiliklerinden yarattıkları ‘olan’ ve ‘oluşan’ ayrımı. Sözcüğün görevi, ‘başka’yla olan ilişkisinden ancak böyle ayrıştırılabilir. Çünkü, sözcükten sökülen her harf ya da hece, başka olanın tanımıdır/tanımı olabilir. Yalçınpınar’da Livar’ın içinden, dışarıya sızın anlamın ancak bu yolla ortaya koyulabileceğinin farkındadır; ‘Yüzü’, ‘Kıyı’ ve ‘Su Yolcu’ gibi şiirler, bu anlamda Livar’ın temelidir.
“yüzü
gök
yüzü
sissiz
ben
siz
yüzü” ;
“bir
sus
ayakta kalmaktır
iç
indeki
pus”
Bütün bu parçalanmışlık hali, nesnenin soyutluğu üstünden kurulur aslında. Çünkü, Yalçınpınar’ın soyut ve somut ayrımı, onun bir şair olarak kendiliğine dayanır. Kendilik durumu ise, eyleme gerek duymadığı sürece özne olma durumundan ayrı tutulabilir. Kendilik bir aktarım aracı olarak kullanıldığında, her ne kadar araçsallaşmış olsa da pasiftir. İş bu pasiflik, Yalçınpınar’ın kendi anlatısına karşı, sözcüğü parçalayarak giriştiği eylem nihayetinde, özneleşir. Ama, bu öyle bir durumdur ki, elle tutulanın ötesinde, başka bir alanda anlatı her şeyi yeniden kurmuş ve tanımlamış olur. Bu yüzden şiirin eksik kalan bir yanı vardır; bu yan şiirin bütünlüğünün dışında, maddesinin ötesinde aurasında bir eksikliktir. Bu yüzden okuyanla ilişkilendiğine, şiir anlamını başkasının algısına da sunmuş olur; çoğullaşır.
Tanımlama ve yönelme, şiirde izlenmeye başladığında ise, soyut ve somut olan sessizce yer değiştirir; anlam ve yapı, aralıklarla var olmaya başlar. Bu yaklaşım bir önceki paragrafta yazdığımız gibi, bütüne müdahaledir; yöntem farklıdır ancak; çünkü müdahale edilen artık çok daha somut bir duruma (gerçeğin içindeki, özne) tekabül etmektedir. Dolayısıyla daha tematik bir alana geçildiği söylenebilir. Tematik bir tercih, sorgulama sürecinin de kesinliğini belirler. Yalçınpınar’da da durum böyledir. Yargıya varma isteği göze çarpar.
“yokuşlardan iniyoruz
düzayak bir mantığa doğru
zarları bırakıyoruz”
“deniz suyu içelim
uçurumdan
hiç korkmayalım”
Bu noktadan sonra Yalçınpınar, bir eleme sistemi işletmeye başlar; artık tıpkı bir sonsuzun noktaları gibi, belirleyenleri su yüzüne çıkarmayı hedefleyecektir. Böylece soyuttan somuta geçiş süreci Livar üzre tamamlanmış olur. Livar bu anlamda bir çemberdir. Kapalılık hadisesi de asıl önemini, bu sonsuzun noktalarının kullanımında kazanır. Şiir hep yeniden; yalnız kendine başlar. Böylece tanımlanan da, tanımlayış biçimi gibi, bir bütünün içinde devinecektir.
“1. İnsanların kapısını çalıp çalıp kaçardı.”
“9.Çalardı davulunu renkli sağlam ağır aksak” (renkli sağlam uzun aksak)
Maddelemek, sonsuzun noktalarını kapsayıcı kılmaktır. Sayıların, şiirin bir parçası olmasını sağlayan da bu kapsayıcılıktır. İşte bu noktada gerçekleşen, en başta değindiğimiz şeylerin moleküler yapısına ilişkin yanılsama sürecine ait bir “gerçekleşme”dir. Parçalar ne kadar adlandırılırsa, sonuca varılabilir. Maddelenen belirleyenler, bir gövde olarak anlamla iki yönlü bir ilişkinin kurulmasına olanak tanır.
Sonuç olarak, Yalçınpınar’ın yazdıkları, süreçle ilişkilenmiştir. “Olan” da “oluşan” gibi bir süreçtir. Yalçınpınar şiiri bu yüzden okunmaz, düşünülür.
Roger Munier’nin “Edebiyat Tehlikede” başlıklı bir yazısını okuduk. Roger Munier, ödül kazanan kitapların ya da bestseller olmuş yapıtların dışında kalan edebiyat ürünlerinin çok az basıldığından, çok az satış yaptığından yakınıyor. “Hele,” diyor “iyi edebiyatın satışı çok daha az oluyor”. Büyük yayımcılardan Grasset ile görüşmüş bu konuda. O da aynı kanıdaymış. Nitelikli edebiyat yapıtları için “kendi beğenim” adlı bir dizi yapmış. Gel gelelim bu dizideki kitapların baskı sayıları 1400, 1800, 2600’ü pek geçmiyormuş. Bunun için de, gerekli kazancın sağlanamaması nedeniyle, büyük yayınevleri, kaliteli kitapları basmaya yanaşmıyorlarmış. “Bu tehlike karşısında yakında kaliteli edebiyat yapıtlarının basılmış değil de, “teksir” edilmiş biçimde okurlara uzanmak isteyeceğini düşünebiliriz”. Böyle diyor Roger Munier. Bu yapıtlar için başka bir yol aramanın zamanının geldiğini belirtiyor. Formüller arıyor Roger Munier. Bulduğu yol şu:
“Okurlar birleşmeli, bir dernek kurmalılar. Genç yazarların, ya da tanınmış ama yayın güçlüğü karşısında bulunan yazarların kitapları bu dernek tarafından basılmalıdır. Hatta böyle birçok dernek kurulabilir. Basılan kitaplar yayın pazarına sürülmeyecek, dernek üyelerince satın alınacaktır. Kitap tükendikten sonra, yazar serbest kalmalı, isterse onu bir yayımcıya satabilmelidir. Bu yayın biçiminin iyi yanı, tecimsel yayınevleriyle açıktan açığa bir rekabet ortamı yaratmamasıdır. Böylece yeni yetenekler, iyi yazarlar için bir “verici anten” kurulmuş olacaktır.”
Milliyet Sanat Dergisi, 13 Şubat 1976, sayı: 171, s. 25
(Hüseyin Karayazı’nın “Dünyada Edebiyat Olayları” başlıklı bir haberinden…)
Bir efsanenin bulabildiğim tek videosudur;
https://www.youtube.com/watch?v=fxl6YuAO7mE&e
Kerim Çaplı kimdir?( bkz: https://www.kerimcapli.com )
Şiir Yıllıkları’nın gündemde olduğu şu günlerde, “Dalkavukluk” üzerine fıkralar okumak son derece faydalıdır:
DALKAVUKLUK YARIŞMASI
Osmanlı Paşası, dalkavukları arasında “dalkavukluk yarışması” açmış.
Bu dalkavuklardan birinin yazdığı bir mektup ertesi gün paşanın eline ulaşmış… Mektubun bir satırı Arap harfleriyle, bir satırı Latin harfleriyle yazılıymış…
Paşa mektubu yazan dalkavuğu çağırıp sormuş:
-Bu ne biçim mektup? Bir satır Latin harfleri, bir satır Arap harfleri… Neden böyle bu?
Dalkavuk sırıtmış,
-Paşam, boynu aziziniz yorulmasın diye böyle yaptım… Arap harflerini okurken sağdan sola ilerlersiniz. Ertesi satırda başa dönmenize gerek yoktur, Latin harfleriyle soldan sağa ilerlersiniz. Böylece her satırın sonunda, başa dönmenize gerek kalmaz, mübarek boynunuz yorulmaz.
FİLOZOF VE DALKAVUK
Bir filozof ile bir dalkavuk konuşuyormuş. Filozof ne derse dalkavuk onu tasdik ediyormuş. Nihayet sabrı tükenen filozof haykırmış:
-Birader, hiç olmazsa bir kez olsun dediğime itiraz et de iki kişi olduğumuzu anlayalım!
Dalkavukluk
Ekrem Okutan, Mephisto Yayınları, 2005, s. 310 – 312
GÖZE GİRMEK İÇİN
Hep ölmüş ozanları beğenirsin
Översin, Vakerra
Beni beğenesin diye, doğrusu,
Ölemem, Vakerra
—–
YİNE DE
Curnal yaz, kara sür, çanak yala,
Yalan dolan, türlü madrabazlık,
Yine de meteliğe kurşun at.
Beni şaşırtıyorsun, Vakerra!
MARTİALİS
Çev: Oktay Rifat, Latin Ozanlarından Çeviriler, 1986, Adam Yayınları
“(…)Konu Ece Ayhan ve onun söylediği bir söz olduğunda sizin dikkatinizi çekmesi ilginç. Bir alışkanlık edinmişsiniz sanki… Bir tür yöntem… Ece Ayhan’ın sözlerini hem Ece’yi suçlamak, aşağılamak için kullanıyorsunuz, hem de Ece’nin sözlerinden hareketle o konuları düşünmeye ve o konu hakkında yazmaya başlıyorsunuz. Yoksa Ece Ayhan’ın sözlerinin sizin için ‘ufuk açıcı’ bir niteliği de mi var!(…)”
Ayşegül Tercan
Lacivert Öykü ve Şiir Dergisi, sayı:19, s.76, Ocak-Şubat 2008
“HER doğruyu söylemeğe gelmezmiş, bir takım doğruları yaymamak, çokluktan, kamudan gizlemek gerekirmiş… Peki ama bir doğruyu söylememek, gizlemek, yayılmasını önlemeğe çalışmak o doğrunun yerinde duran yalanı sürdürmek demektir. Yalanın yalan olduğunu bilerek gene sürmesine bırakmağa hakkımız var mıdır? Bazı yalanlar kutsalmış onlara dokunmağa gelmezmiş… Bir şeyin yalan olduğunu anladık mı kutsallığına artık inanmıyoruz demektir; bunun için “kutsal yalan” sözü bir şeyin hem köşeli, hem de yuvarlak, hem katı hem de biçimsiz olduğunu söylemek gibi bir saçmadır. (…) Bir takım doğruların gizlenmesi gerektiğini ileri sürmek eski kibarlık, asillik düşüncesinin bir kalıntısıdır. Bir yanda büyükler, kibarlar, damarlarında mavi kan akanlar var, onlar doğruları bilebilirler, onların bilmesinden bir kötülük gelmez; ama küçüklere, kibar olmayanlara, kölelere sakın açmayın!… Öyledir kişioğlu: kendisi için ille de bir takım ayrıcalıklar ister. Eski acunun kibarlığı, aristokratlığı yıkıldı ama onun yerine aydınlar türedi…
“Ben bunun yalan olduğunu biliyorum, ben buna inanmıyorum, ama kamunun bu bağlar altında kalması, onun anlamaması daha iyi olur” diyen kimse, öğrendiği, anladığı doğrulara lâyık olmayan kimsedir. İnandığı bir şey yoktur onun: bir şeyin ne doğru olduğunu düşünür, ne de yalan olduğunu… Ancak kendini düşünür, kendini büyük görmek için yol arar.
Her doğru söylenebilir, her doğru söylenmelidir, yoksa çevremizi aldatıyoruz, çevremize yalanı yayıyoruz demektir.
NURULLAH ATAÇ
Karalama Defteri, Hür Yayınları, 1962, 2.Basım, s.7-8
Politika askeri eylemi yönettiği anda savaş psikolojiktir, şu bakımdan ki, orduların ilerleyişleri, pazarlık aracından başka bir şey değildir: Bunun içindir ki hanedan savaşları kendilerine amaç ararlarken kamuoyunu da yardıma çağırmışlar ve kendilerini psikolojik gereklere göre ayarlamışlardır. (…) Bir ara bozma tekniği, bir parçalama sanatıdır bu. Bu bakımdan devletler ya da uluslar arasındaki psikolojik savaş, yurttaşlar arasındaki iç çekişmelerin uluslararası alana aktarılışından başka bir şey değildir. (…) Birkaç asilzadenin suç ortaklığıyla Fransa krallığına kolayca girebilirsin. Ülkenin kapılarını sana açmak ve zaferini kolaylaştırmak için orada her zaman hoşnutsuzlar ve yenilik meraklıları vardır çünkü. (…) Klausewitz, “Çok zayıf, çok küçük olan, ihtiyat ile sağduyudan da artık hiç yararlanamayan kimse öyle bir noktaya gelir ki, sanki “bilgi”nin bütün olanakları ona yüz çevirmiştir. Bu durumda başvuracağı tek çare ise kurnazlıktır.” demekteydi. (…) Psikolojik savaş, düşmanı bizim irademizi yerine getirmeye zorlamak amacını güden politik bir zorbalık eylemidir. (…) Ak ve kara propagandanın yanı sıra her ikisinden de daha etkili olan başka bir propaganda aracı vardır; “Kurşuni” propaganda, verici ile alıcı arasında bir kararsızlık perdesi yaratmayı amaçlar…
Maurice Megret
Psikolojik Savaş, Çev. Samih Tiryakioğlu, Varlık Yayınları, 1972
KUŞLAR-Zafer Yalçınpınar
Kuzgun Acar’ın anısına, saygıyla…
Not: Görsel işin büyük biçemine https://zaferyalcinpinar.com/kuslar.jpg adresinden bakabilirsiniz.
12.
SEN DE KONUŞ
Sen de konuş,
en son konuş,
söyle diyeceğini.
Konuş-
ama hayırı ayırma evetten.
Anlamı da ver söylediğine:
Ona gölgeyi ver.
15.
ADI KEKELENEN bir dünya,
konuk etmiş olacak beni,
yani bir isim, bir duvarın terlediği, duvar boyu
bir yaranın tadına baktığı nokta
Paul Celan
Ölüm Fügü, Çev: Ahmet Cemal, İyi Şeyler Yayıncılık, 1994
Yukarıdaki kupür Yeditepe Dergisi’nin 1950 yılında yayımlanan 3. sayısında yer almaktadır.
Kişilik
En eski adamlar benzerdi hayvanlara
Örtünmeleri çok azdı
Görünürlerdi daha çok
Daha çok ayakları
Daha çok elleri vardı
Eski adamlar
Yalan söylemezdi aydınlığa karşı
Dediklerinden dönmezlerdi
O yedi yıldıza karşı
Ağu içerlerdi eski adamlar
Baş eğmemek için
Gerçeği yaşatmak için
Nedir bu mırıldanma
Eski adamlar hayvandı desene
FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA
İçimdeki Şiir Hayvanı, Norgunk Yayınları, s.13, 2007
K Dergisi’nin Söylemi: Edebiyat Eğlencelidir…
Duvar’ın Söylemi: Edebiyat Eğlenceli Değildir!
K Dergisi: Alkım Kitapçısı’nın Dergisi
Yer: Kadıköy (Körler Ülkesi) Alkım Kitpçısı’nın Arka Duvarı

Ali Enver Ercan (namı diğer Hz. Müptezel) ile bugün, yani 9 Ocak 2008 tarihinde, gene karşılaşmış bulunmaktayım. Meğer ben ne kadar temiz yürekli bir adammışım ve şu dünya da ne kadar küçükmüş… Bugün yaşadığım şeyler, bugünkü karşılaşma bunu kanıtlıyor.
Hemen anlatayım:
Bugün, çeşitli işler için saat 17:30 sularında Kadıköy’deydim. 19:00’da işyerinden Kadıköy’e dönecek olan eşimi beklerken, zaman öldürmek için sahafları gezmeye karar verdim. Uzun zamandır uğramadığım Ün Sahaf’a uğradım ve 2 Ytl’ye satılan şiir kitaplarını incelemeye başladım.Kitapların arasından Ali Enver Ercan’ın “Eksik Yaşam” adlı kitabı çıkmaz mı… Ün sahaf’ın sahibini yanıma çağırıp, kitabı ve kitabın arkasındaki resmi gösterip beraberce güldük… (Kitapların arasından Mesut Aşkın’ın ilk şiir kitabı olan “Çocuk Gülünce” adlı kitap da çıktı.) Her iki kitabı ve bulduğum bazı diğer kitapları da satın alıp dükkandan çıktım. “Som Gemi” adlı mekâna gittim ve orada Mesut Aşkın’la karşılaştık, sahaftan bulduğum kitabı Mesut Aşkın’ın kendisine imzalattım. Enver Ercan’ın “eksik yaşam” adlı kitabını ve kitabın arkasındaki o ünlü fotoğraf ile yazıyı da Mesut Aşkın’a ayrıca gösterdim, güldük. Sonra, biraz daha sohbet ettik ve Son Gemi’den çıkıp beni Starbucks’da (eski postanenin yakınlarında, yeni açılan yerde) bekleyen eşimin yanına doğru yollandım. Starbucks’a girmiştim ki bir de baktım, karşımda Ali Enver Ercan… Beni tanımamazlıktan geldi ve hemen Starbucks’dan çıktı. Eşimin oturduğu masaya, elimdeki kitapları ve kafamdaki şapkayı bıraktım, paltomun önünü açtım, “Eksik Yaşam” adlı kitabı da yanıma alarak Enver Ercan’ın peşine düştüm. Enver Paşa, Starbucks’ın yanında ufak bir girişi olan Seyhan Müzik’e girdi. Arkasından ben de girdim. Gene beni tanımamazlıktan geldi. Sonunda dayanamayıp: “Enver bey!” dedim. Döndü. Elimdeki “Eksik Yaşam” adlı kitabı(yani Enver Ercan’ın o meşhur kendi kitabını) ona, bizzat uzatarak “Ben Zafer Yalçınpınar, bunu alın!” dedim. Sinirlendi ve “Ben senin gibi bir adamdan bir şey almam!” dedi. Güldüm ve kitabı ona yeniden uzatarak “Şimdi, bu kitabı alıyor musunuz, almıyor musunuz?” diye sordum. Seyhan Müzik’in alt katındaki herkes bize bakıyordu. “Alayım bari!” dedi, kitabı aldı ve şöyle devam etti:
“Bak, sen terbiyesizsin… Edebiyat dünyasında kötü üne kavuştun… Ayrıca o kız benim sevgilim falan değil, Almanya’da yaşıyor…” dedi.
Ona hafifçe gülümsedim ve çektim gittim; Enver Ercan’ı, elinde “Eksik Yaşam” adlı ilk kitabıyla, çeşitli haysiyet çelişkileriyle ve tüm bu yaşananların ağırlığıyla başbaşa bırakıp gittim. Orada öylece kala kaldı.
Sonra, eşimle birlikte eve geldik. Ve zamanında babamın Gökçeada’dan satın aldığı yıllanmış bir el yapımı şarabı açıp, içtik.
Kendi kendime şöyle dedim:
“Eh, Hz. Müptezel’in kendi dandik gerçeğini, onun kendi eline de verdik… Enver Ercan işi, bu dandik dava da halledilmiştir. Daha fazlasına gerek yok… ”
Biliniz ki şu an, kimse benden daha mutlu olamaz.
Zafer Yalçınpınar 9 Ocak 2008, Saat “22:09”
Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, YENİ TÜRK EDEBİYATI ANABİLİM DALI bünyesinde Erdoğan Kul’un hazırladığı “Ece Ayhan’ın Şiirleri Üzerine Bir Araştırma” adlı doktora tezini yeni farkettim. (Tezin 550 sayfalık tam metnini https://acikarsiv.ankara.edu.tr/fulltext/2532.pdf adresinden indirebilirsiniz.)
Dün gibi hatırlıyorum; bundan 3 sene önce bir toplantıda Sezai Sarıoğlu’yla karşılaşmıştık. Ona Ece Ayhan’dan bahsettim ve bildiğim bazı şeyleri anlattım, o ise söylediklerimi dikkate almayıp “Ece Ayhan kötücüldür ve önemsenecek bir tarafı da yoktur…” demişti. Ben de yanlış ve eksik düşündüğünü, Ece Ayhan ve yazdıkları hakkında bir yüksek lisans derecesi tezinin yazılmış olduğunu söyledim. Şaşırmış, kızmış ve bana inanmamıştı. Ben de tuttum, katıldığımız toplantının ertesi günü söz konusu tezi e-posta aracılığıyla ona gönderdim…
Şimdi ise, bugün gelinen seviyede, Ece Ayhan üzerine bir doktora tezi yazılmış, tamamlanmış bulunuyor. Bu durumdan sonsuz derecede heyecanlandığımı hemen bildireyim. Dün ve bugün, hemen ilgili tezden bölümler okuyup durdum ve Erdoğan Kul’un Ece Ayhan şiirini iyi/sıkı biçimde içselleştirmiş olduğu, Ece Ayhan şiirini son derece derli toplu, tutarlı ve yetkin bir biçimde ele aldığı/sezdiği kanısındayım. Tezi okumayı ne zaman bitiririm, nihai izlenime ne zaman sahip olurum tam olarak bilmiyorum ama, işbu tezin bir şekilde kitaplaştırılması gerektiğine inanıyorum. Erdoğan Kul’u tanımam etmem, ama Sezar’ın hakkını -öyle ya da böyle- Sezar’a vermek gerekiyor: Sıkı bir iş çıkmış ortaya… Umarım, Erdoğan Kul, Ece Ayhan çalışmalarına Doçentlik seviyesinde de devam eder.
Bu tez de dahil olmak üzre, geçtiğimiz 2007 yılı bize Ece Ayhan hakkında şu işleri sunmuş oluyor:
– “Ece Ayhan – Poelitika” yayımlandı.
– Emine Sevgi’nin Ece Ayhan anıları YKY’den yayımlandı.
– Ece Ayhan hakkında 550 sayfalık bir doktora tezi tamamlandı ve internetten yayımlandı.
– Ece Ayhan’la ilgili çıkan yeni kitaplara yönelik yazılara ve söyleşilere gazeteler ile gazetelerin kitap eklerinde yer verildi.
– Daha 2 gün önce Ece Ayhan’ın ismini duyduğunda silahına davranan bir sürü dandik yazar ve şiir heveslisi, yazdıkları -sözde- poetika metinlerinde “Ece Ayhan”ın ismini saçma bağlamlarla, kuru alıntılarla, uyduruk söylemlerle (Ece Ayhan’ın sıkılığından bihaber bir şekilde) de olsa anmaya başladılar. Titrek editörler de bu -kahrolası- Ece Ayhan merkezli yazıları belki “seve seve”, belki de ” s.ke s.ke” yayımladılar.
– “Soldan çok solcu” olan o eski ve tıfıl abiler, meyhane muhabbetlerinde Ece Ayhan’ın adını bol bol anmaya, onun ismini mücbir sebeplerden dolayı bol bol telaffuz etmeye başladılar.
Bu olanların tümünden sonsuz keyif aldığımı bildirmeliyim. Bildirmeliyim çünkü “haklılığın inadı” diye bir şey vardır. Bâzı fikir keli adamlar bunu yeni yeni kavrıyorlar. Ama “seve seve” mi yoksa ” s.ke s.ke” mi kavrıyorlar, işin orasını tam olarak bilemem. Bilinmez de.
Bienal ve küratörlük mantığının çelişkileri üzerine Cavit Mukaddes’le söyleşidir:
https://www.youtube.com/watch?v=QBrd8xKBwNk adresinden ilgili videoyu izleyebilirsiniz.
Ve fakat, videoyu izlerken, şu aşağıda yazanları da aklınızda bulundurunuz:
Sait Faik/ Biraz haksızlık edildi adama. Yapayalnız bırakıldı. Bir gün Nisuaz’da bir grup adama bir şeyler anlatmak ister. Aslında edebiyat çevrelerine pek girmezdi ama, o gün orada işte. Orhan Kemal’de orada… Orhan Kemal, Sait Faik konuşmak isteyince şapkasını çıkarıyor, Orhan Kemal köylü kökenli olduğu için kapalı yerde şapkayla oturur, köylüler kapalı yerde şapka çıkarmaz ya evet bu sefer şapkasını çıkarıyor, “Sen şapkama anlat” diyor, kendi konuşmasını sürdürüyor. Sait Faik dövünerek çıkıyor. Bir şey de yapmıyor. Horlandı.
Ece Ayhan, Aynalı Denemeler, YKY, 2.Baskı, 2001, s.48
(…) Yine Çengeköy’e geldik sonunda, yukarılarda elektiriği ve suyu olmayan bir eski ev işte. 14 numaralı gaz lambası ışığı iyidir. (…) Çengelköy’deki ev yıkılacak. Şimdiden çıkmam isteniyor zaten. Demek gaz lambasıyla yaşamak bile olmuyormuş. Eh, sağlık durumum da pek iyi sayılmaz. Almış yürümüş dedikoduların da bunda payı var tabii.(Ki çoğu doğru değil, ama ne yapacaksın.) (…) Artık 64 yaşına bastık. Nice acılar çektik. Tek böbrekle yaşıyorum şimdi. Kalp iyice büyümüş, güm! güm! göğüs kafesini zorluyor. Bir tek sol kulakla duyuyordum, o da ağırlaştı. Şimdi de sağ dikili göz kanlandı, kan oturan göz çok acıyor. Terslikler arka arkaya geliyor! (geçen yaz iki ameliyat geçirdim, kulak kepçesinde büyüyen bir kanser uru,iyi huyluymuş her nasılsa ve arkasından safra kesesi ameliyatı. Yani vartalar bende gırla! Öyle ama sıfırı da her anlamda tükettik. Kalakaldık mı?
Ece Ayhan’ın Sevgi Özdamar’a yazdığı mektuplardan…
“Kendi Kendinin Terzisi Bir Kambur”, Sevgi Özdamar, YKY, 2007, 1.Baskı
I.
Bir lir eşliğinde dinliyor,
önünde hiç olmadığı kadar açık bir elma var;
kendini hiç sakınmamış.
II.
Bir lir eşliğinde kadın sesi ile dinliyor.
Kapılar ardına kadar açık, sanki bir dağın
zilini çalıyor, zamanı mı gelmiş? Aklında
bir zil var.
(…)
Davut Yücel
ABD’li gazeteci Orhan Pamuk için ‘egomanyak’ dedi
Kanada’nın önde gelen gazetelerinden Globe and Mail’de Pamuk üzerine
bir makale yazan ABD’li gazeteci Claire Berlinski, yazardan
“egomanyak” diye söz etti.
İSTANBUL – Dış basınında genellikle hakkındaki övgü dolu yazılarla yer
alan Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk, bu kez farklı bir tavırla karşı
karşıya kaldı. Kanada’nın önde gelen gazetelerinden Globe and Mail
için Pamuk hakkında bir makale kaleme alan Amerikalı gazeteci Claire
Berlinski, ünlü yazar için alaycı ifadeler kullandı. ‘Öteki Renkler’
kitabında farklı bir Orhan Pamuk profili çizen Berlinski, yazısına
“Bir ermiş mi, yoksa bir gösteriş meraklısı mı” başlığını attı.
Berlinski, ünlü yazar için şu ifadeleri kullandı:
“Orhan Pamuk İstanbul’da, yani Doğu ve Batı arasında yaşıyor.
Kitaplarında bundan bahsetmesi şaşırtıcı değil. Bu New York’un
metropol olduğunu söylemek kadar klişe… Hamburger yerken bile ne
kadar melankolik olduğunu anlatıyor. Bu melankolik egomanyakla yemeğe
çıktığınızı düşünebiliyor musunuz? Kafeye boğazlı kazağıyla gelip
Dostoyevski kitabını yüzü dışarı bakacak şekilde masaya koyuyor. Bir
dakika içinde de Türkiye’deki birçok kişinin aksine kitap okuduğunu
söylüyor. Sonra da defalarca yineliyor. Şikayetçi olduğu kesime ne
kadar benzediğini fark etmiyor.”
Kaynak: NTVMSNBC

2007 Zafer Yalçnpınar Oto-Almanağı’na
https://zaferyalcinpinar.com/almanak2007.html
adresinden ulaşabilir ve 2007 yılının olaylarını inceleyebilirsiniz.
Powered by WordPress | Theme: Aeros 2.0 by TheBuckmaker.com