May
15
2010
0

Dili müzik, müziği dil haline getirmek gibi bir saplantım var. (Vüs’at O. Bener)

(…)
Özcan Karabulut: “Dili müzik, müziği dil haline getirmek gibi bir saplantım var.” diyorsunuz Express dergisinde yaptığınız söyleşide. Az önce değindiniz, dilin müzik, müziğin dil haline getirilmesi nasıl bir şey, açar mısınız?

Vüs’at O. Bener: Bunu şöyle açıklayabiliriz: Birtakım şeyler sembollerden oluşuyor. Müziğin dili de öyle. Birtakım işaretler koyuyor, oradan sese ulaşıyoruz. Böylece müziği somutlaştırmış oluyoruz. Dil de öyle. Dilin de sözcükleri var. Sözcükleri ayrıştırdığımız zaman harfler çıkıyor ortaya. Bu harflerin yan yana gelişinden sesler oluşmuş oluyor. Dil ile müzik arasında her zaman bir bağ kurmaya çalışmışımdır. Onun için kakofoniden hep kaçınmışımdır. Yani dilin kendi özel iç müziği vardır. Bu, şiire de yansıyor. Yazıya da yansıyabilmeli kaygısıyla hareket ediyorum. Onun için “ağaç” dediğimiz zaman, Melih Cevdet’in deyimiyle hemen ağaç geliyor aklımıza. Demek ki sembolleri kullanıştan ileri geliyor. Ayrı ayrı sesler çıkması, müzikte de öyle değil mi? Senfoni yapıyor adam, bir sürü varyasyonları var bunların. Bunlar da, demek ki sembolleri şu veya bu şekilde kullanma suretiyle ortaya çıkarılan yapıtlar oluyor. Dilde buna özen göstermiş olduğumu varsayıyorum ben.
Çok uğraşmışımdır. Neden? Dilde kurallar konmuş, “a” dan sonra “e”, “e” den sonra “i” geliyor Türkçe’de. Ama bazı istisnalar da var: “Horoz”, burada iki tane “o” gelmiş. Şiirde de böyle oluyor. Yani iç ahenk. İster bunu uyaklı yaz, ister uyaksız olsun, iç ahenkle ilgisi var. Dili oluşturan harflerin birbiriyle çatışması, birbiriyle birleşmesi, ayrılması birtakım müzikler çıkarır. Richard Strauss’un Don Kişot‘u vardır. Onu dinleye dinleye, acaba dille, Türkçe’yle açıklayabilir miyim diye çok uğraştım.
(…)
Özcan Karabulut:
Express dergisindeki söyleşinizde “Önce tasarımlar var, yazıya dökülmesi uzun zaman alıyor, uyuyor konular..” diyorsunuz. Konuların uyuması da nasıl oluyor? Açıklar mısınız?

Vüs’at O. Bener: Kış uykusuna yatmış gibi bir şey. Bir çağrışımla ya da ona benzer bir olayla ya da bir davranış biçimiyle bu izlenim size doğru tırmanmaya başlıyor. Yazılmasına gerek duyulabilecek bir durum diye çıkıyor karşınıza. Düşsel olarak ara ara çıkıp geliyor. Sizi rahatsız ediyor. Doygunluk anlamında bir boyuta ulaşmamışsa yazamıyorum.
(…)

Vüs’at O. Bener’le Söyleşi
İmge Öyküler Dergisi, Sayı:4, 2005

Hamiş: Söyleşi’nin tamamına https://www.imge.com.tr/imgeoykuler/4/ozcan_karabulut_vusat_bener_soylesi.pdf adresinden ulaşabilirsiniz.

May
13
2010
0

Kafiyesizliğin Kafiyesi

(…)
Lise kitaplarına henüz girmemiş olan kafiyeler: kafiyesizliğin kafiyesi’dir. Şair efendinin paletinde, bu bahiste, sayısız imkânlar vardır ki, bu imkânları bizim genç ve ortayaşlı ve “kafiye” düşmanı şairlerimiz gayet kısır, gayet berbat kullanıyorlar.
Bendenizce; şiir tekniğiyle, vezin, kafiye –bütün çeşitleriyle- ve istilizasyon –yine bütün çeşitleriyle- imkânlarını, hiçbirini afaroz etmeden kullanmak lazım.
Şimdi asıl, bendenizi, diğer, hiç olmazsa bizim şairlerin bir çoğundan ayıran bir telakkiye geliyorum. Nâzım Hikmet kulunuz, eninde sonunda, nihayetülnihaye, esas, tayin edici unsur olarak muhtevayı ele alırım. Yani işe muhtevadan başlarım. Bu muhtevanın üstüne şeklin tesiri olmaz değil, elbette ki olur. Fakat hareket noktası muhtevadır. Bundan dolayı da, muhtevama en uygun teknik unsurları, şekli bulmak isterim. Bu uygunluk derecesine göre de şiirim iyi yahut kötü çıkar. Ah, bütün mesele burda. İşte Yahya Kemal’in demin bahsettiğim beceriksizliği de burdan geliyor. İnsanın evvela söylenecek sözü olacak; yani 18’inci asır şairlerinin, bu tabir ve tarif sizin, ilhamı… Sonra bu söz söylenmeye değer olacak, sonra bunu en uygun, en mükemmel kalıba sokup, o kalıbın mukabil tesirinden de faydalanarak söyleyecek. Yani sahici, okunmağa değer ve “bu yazılmasaydı yazık olurdu” denilecek şiiri döktürmek zor iş.
(…)

Nâzım Hikmet

Nâzım’ın Bilinmeyen Mektupları’ndan…
(Adalet Cimcoz’a,1945-1950)
Haz: Şükran Kurdakul, Broy Yay. 1987, s.40

May
12
2010
0

Chris King’le “Bakışsız Bir Kedi Kara” adlı zombi filmi üzerine: “Solgun ve öksüren nalsız atlarıyla…”

Futuristika taifesi çok sıkı çalışıyor…  Taife, Ece Ayhan’ın poetikasının kime/neye karşı olduğunu ve kimin/neyin yanında  olduğunu anlatan sıkı bir çalışma yapmış… Futuristika’nın bu çalışmasından ve coşkusundan, “Blind Cat Black” adlı filmden ve Chris King’in tüm söylediklerinden ortaya çıkan şey şudur;  “Ece Ayhan’ın şiirselliği evrenseldir!”
Futuristika’nın Chris King’le gerçekleştirdiği ropörtajı, işbu çalışma için hazırladıkları girizgâhla birlikte aşağıya alıntılıyorum. -Chris King’in “Bakışsız Bir Kedi Kara” çağrışımlı zombi filminden çeşitli görüntülere ve parçalara ise https://www.futuristika.org/kultura/edebiyat/chris-king/ adresinden ulaşabilirsiniz. – (Zy)

“SOLGUN VE ÖKSÜREN NALSIZ ATLARIYLA…”

Futuristika’da Chris King’in Poetry Scores tayfası olarak Ece Ayhan şiirlerinin çevirisi üzerinden yaptıkları müzik ve hazırladıkları zombi filminden bahsetmiştik. Bugün Futuristika! bünyesinde yayınlamaktan en çok mutluluk duyacağımız yazılardan biriyle ve Ece Ayhan’ın dizeleriyle şarkı söyleyen zombilerin görüldüğü filmin alıntılarıyla maceraya devam ediyoruz. Chris King, filmi yapmasına neden olan ruh halini anlattı. Filmin myspace sayfasında idoller/kahramanlar kısmında Orhan Veli ve David Bowie yanyana bulunuyor, bu durum bile, sevdiğimiz zihinlere güzel bir örnektir. Zafer Yalçınpınar sayesinde haberdar olduğumuz (1) ve internet sayesinde dostluğumuzu ilerlettiğimiz bu süreç sayesinde görüyoruz ki, Ece Ayhan, vefatının ardından bile sivil yaşamla üzerine yüksek sesle bildiğini okumaya devam ediyor. Ne mutlu ki, bu sesi dünyanın diğer tarafında bile duyanlar var.
Biz zaten neden varız? Sevgili Zafer’in “Yeni Sinsiyet” diye dikkat çektiği
kitlesel sömürü kurnazlığına elden geldiğimizce “Kahrolsun Yeni Sinsiyet!” demek için. Futuristika’nın ünlemi budur, “Haramiler ki kırkın üstünde sayıları” onlar bizim her daim karşı çıkacaklarımızdır. Ece Ayhan’ın zombileri ise, dostlarımız. İnsanlara karşı zombileri destekliyoruz, insan olduklarını sanıp sinsiyet toplumunun araçları olanlara karşı, zombileştirilenlerin ayağa kalkmasını savunuyoruz. Röportajın hemen ardından, Ece Ayhan’ın dizelerinden yaratılan şarkıyı söyleyerek “ayağa kalkan” zombileri savunuyoruz.

Barış Yarsel – Futuristika!

Futuristika: Zombi filmlerini seviyoruz, sessiz filmleri seviyoruz, ama ilk defa bir sessiz zombi filmi yapıldığını duyduk. Bu film için, The Golem, Nosferatu gibi Alman ekspresyonist filmlerinden ilham aldınız mı?

Chris King: Öncelikle, izninizle aktarmak isterim; bu filmi çekerken ilk filmini yapmakta olan tümüyle amatör bir filmci olduğumu belirtmem gerekli. Aslında, özellikle Aaron AuBuchon, Chad Ivins ve Kevin Belford gibi tecrübeli sinemacılardan oldukça yardım aldım. Ama yine de benim hayal gücüm, benim projemdi ve yardım edenlerden hiçkimsenin filmim için çalışmalarını, yaptıkları en iyi iş olarak değerlendireceğini düşünmüyorum.
Bahsettiğiniz muazzam filmlerden ilham alışımızın kavranması ve nitelenmesi için tüm bunları söylüyorum. Olan şu ki, ben ilk dönem sessiz filmleri diğer tüm türlerden daha çok seviyorum. Bu yüzden “eski” sessizlerde gördüğümüz gibi konuşmaların olmadığı, sadece müziğin olduğu güncel bir film yapmak istedim. Aslında, sessiz de değiller bu eskiler; sadece konuşma, ”konuşkanlık“ yok. Hatta, canlı müzik eşliğinde gösteriliyorlardı. Bizim filmimiz de ”fon müziği şiir” olacak şekilde çekildi ve düzenlendi. Diğerleriyle beraber ben de, “Bakışsız Bir Kedi Kara“nın İngilizce çevirisinden harf be harf  bu müziğin yazılmasında ve yapımında yer aldım.
Bu arada, buradan; yaşadığım yer olan St. Louis, Missouri’den bir video profesörü, Aaron AuBuchon, bana film için yardım etmeye karar verdiğinde, beni evine davet edip Robert White’ın “The Cabinet of Dr. Caligari”yi seyrettirmişti. Alman eksperyonist sessiz filmlerinden bir klasik. Bu filmin bizim için muhteşem bir sinematik örnek olacağı konusunda fikir birliğine varmıştık. Gerçi, sonuçta, benim amatörlüğüm ve film festivali için son teslim tarihi telaşım filmin kalitesini o kadar düşürdü ki, bu iki filmi aynı anda belirtmeyi düşünecek çok az kişi vardır.

F.: Zombi, çoğunlukla bir Amerikan kavramı. Bize göre Ece Ayhan zamansız ve mekansız bir şair. Şiirlerinde ezilenler, yolunu kaybedenler ve kenarda bırakılmışlar önemlidir. Bu filmin zombilerini benzer şekilde tarif edebilir miyiz? Yoksa sizin zombileriniz birer parti elemanları mı? Filmde onları nasıl tasvir ediyorsunuz?

C.K.: Hah! Seviyorum sizi! Filmden sadece birkaç küçük bölüm gördün, ama gerçekten filmi tanımlayıcı -neredeyse kazara oluşan- bir çıkarım yapabilecek kadar anlamışsınız.
Bakışsız Bir Kedi Kara filmi, fon müziği şiir olacak şekilde yapıldı.
Biraz açıklayayım… Murat Nemet-Nejat’ın “Bakışsız Bir Kedi Kara” çevirisinde kullandığı tekniği, sürrealist bir teknik olarak addediyorum. Bu nedenle, filmin, şiirin fon müziğinin biraz sürrealist bir estetiğe sahip olarak yapılmasını istedim. Ama yapılmasını hiç istemediğim bir şey; bugüne kadar seyretmiş olduğum sürrealist filmlerin bir taklidini yapmak olurdu. Ayrıca, sadece deneysel bir şey yerine, karmaşık bir öykü içinde birbirleriyle etkileşimde olan karakterlerin olduğu, hikaye anlatan bir film yapmak istiyordum.
Tüm bunlar üzerinde çalıştığımız zamanlardan bir nokta geldi ki, Aaron AuBuchon Zombie Squad’a ya da St. Louis’de her yerde zombiler olduğuna tesadüfi bir gönderme yaptı. Gerçekten öyle, ve benim hiçbir fikrim yoktu. Altı yıl önce St. Louis’e geri taşındığımdan beri, küçük bir çocuğu olan bir gazete muhabiriyim. Bu sebeple hayatım iş ve ev arasında gidip gelmek. Şehrimizde gelişmekte olan bu tarz -gayet ciddi hayatta kalma görüşleri ve kan bağışları gibi harikulade toplumsal etkinlikleri ile zombi kılığında ortalıkta koşuşturma keyfini harmanlayabilen Zombie Squad gibi- altkültürlerle ilgili pek bilgim yok.
Çalışırken elindekileri kullanman gerektiğine inanıyorum, ve burada, St. Louis’de zombilerin kesintisiz bir berekette olan doğal bir kaynak oldukları ortaya çıkmıştı. Tabi bende hemen, sayıca büyük topluluklar halinde, hem filmi de kalabalıklaştırmaya, hem de bir çeşit çok yönlü sürrealist efekt olarak, bu zombileri oyuncu yapma fikri oluştu.
Filmimde şiiri, genç bir oğlan yosmanın ya da transcinsel bir sokak çocuğunun hikayesi olarak okudum
Benim için gerekli olan bu mesaja olanak tanıdıktan sonra, zombiler ayrıca, şehrin ürkütücü yeraltındaki, ölümün kol gezdiği sokaklardaki yaşamı da sembolize etmeye yaradılar. “Bakışsız Bir Kedi Kara“, sürrealist ve imgesel bir şiir olarak, sınırsız sayıda yorumla kişiye göre değişebilir. Ama filmimde ben, çevirmenin şiiri, reşit olma yaşı gelen genç bir oğlan yosmanın  -ya da transcinsel (kendini karşı cins olarak gören) bir sokak çocuğunun- hikayesi olarak okumasını izledim. Böylece, zombiler, kız ve erkek çocukları hırpalamakla tehdit eden tehlikeli üçkağıtçıları simgeliyorlar.

F.: Başka Türk şairlere ilgi duyuyor musunuz?

C.K.: Hem de çok. New York’ta yaşarken en iyi arkadaşım Defne Halman‘dı. Babası, Türk şiirinin İngilizce’ye çevrilmesinde en önemli figür olan Talat. S. Halman. Bu yolculuğa Murat’la, onun bana “Bakışsız Bir Kedi Kara“ çevrisini vermesiyle, çıktım aslında. Fakat Halman’lar  (ve de sonra, yine Murat’ın) vasıtasıyla, daha fazla Türk şair tanıdım. Garip akımı şairlerinin (Orhan Veli, Oktay Rıfat, Melih Cevdet) kısa şiirlerine müzik düzenledim, Defne Halman’la beraber Orhan Veli’nin tüm şiirlerini İngilizce’ye çevirdik.

F.: Ece Ayhan’ın iç dünyasıyla tanıştıktan sonra hayatınızda nelerin değiştiğini düşünüyorsunuz?

C.K.: Murat, “Bakışsız Bir Kedi Kara“yı bana verdiğinde, kitap yepyeniydi, bir kitap eleştirisinin satacağı tek zamandı aslında. New York’tan mükemmel bir dergi olan The Nation için eleştiriyi hazırlayacak kadar şanslıydım. Yazım Türkçe’ye de çevrildi ve basıldı; inanılmaz ama kızı bizi tanıştırdığında Profesör Halman beni zaten bu eleştiri yazımdan tanıyordu.(2) O yazıda, “Bakışsız Bir Kedi Kara“nın bugüne kadar okuduğum en kederli kitap olduğunu düşündüğümü söylüyordum. Hala aynı fikirdeyim. Şiir bana, hayal kırıklığı, hüsran, yabancılaşma, iletişimde başarısızlık, imkansız aşk ve sekse karşı pek çok imge, renk ve ruh hali verdi. Bir aile kurmaya başlayıp yerleşmeden önce, hayatım bir rock müzisyeni olarak bazen çok pervasız ve tehlikeli idi, ve “Bakışsız Bir Kedi Kara“, o yıllara dönüp bakmamda bana yardımcı olan bir prizma. Bana daha önceden sahip olmadığım bir kelime haznesi veriyor.

F.: Tahmin ederim, Türkçe kişi isimlerinin çoğunluğunun hemen hemen tam bir anlamı olduğunu çoktan biliyorsunuzdur. “Ece”, “Kraliçe, Yüce, Lider” anlamlarına geliyor; eski, öz Türkçe bir kelime. Sizin soyadınız “Kral”. Tesadüfleri seviyoruz ki aslında pek de inanmıyoruz; hayatta her şey kişilerin bilinçli ya da bilinçsiz seçimleri ile gerçekleşiyor. Bu karşıt eşleme hakkında nasıl hissettiniz/hissediyorsunuz?

C.K.: Gerçekten, büyülendim. Nutkum tutuldu. (Bu cevabı yazılı olarak veriyorum, ama derin bir manada kelimelere dökemeyecek haldeyim.) İsmi hakkında bunları bana daha önce söyleyen olmadı. Şimdi, müziğini düzenlediğim şiirin bir parçası olan ”Bir kraliçedir oğlum kanatlarını açmış...” dizesinin, şairin adına kelime oyunu olduğunu anlıyorum. Fakat, Kraliçe şair ve Kral filmciyi benzetmek bizi filme ve filmin konseptine geri getiriyor.
Murat’ın şiirin bir erkek çocuk ya da bir transcinsel fahişe hakkında olması fikrini izleyerek, bunu iki başrol oyuncusuyla dramatize etmek istedim; bazen kendisini erkek çocuk olarak tanıtan çetin bir kız çocuğu ve bazen kendisini kız çocuğu olarak tanıtan, bir kız çocuğu sanılabilecek güzellikte bir erkek çocuğu. Bu, güzel erkek çocuğunun makyaj testi (kendi fikrine göre) başarısız olunca ve kız çocuğu olarak çirkin görüneceği sonucuna varınca, pek iyi sonuç vermedi. Böylece daha sert görünüşlü bir erkek aktörde karar kıldık ve oyuncunun daha kaba görünüşü ve daha keskin enerjisi nedeniyle bu ikilikle farklı yöntemlerle oynamak durumunda kaldık. Aklımdakinden çok farklı bir film olmasına yol açıldı, ama yine de sonuçta ortaya çıkandan memnunum.

1-Nilgün Kahraman’ın ortaya çıkardığı Ece Ayhan fotoğrafı Zafer Yalçınpınar’ın Ece Ayhan efemeralarından alınmıştır

2-Söz konusu yazı Zafer Yalçınpınar’ın katkısıyla buradan okunabilir.

İşbu söyleşi https://www.futuristika.org/kultura/edebiyat/chris-king/ adresinden alınmıştır.

May
10
2010
0

Aforizmalar-2 (Johann Heinrich Fussli)

102. Öykünmeci, karşılaştırma ve beğeni gücünü kullanarak benzer olgunlukların dağınık öğelerini bir araya getirir; idealist, “tinin gözü” ile bakarak, olası olanı saptar, kişileştirir, somutlaştırır: biri tekil erdemlerin kip ve aşamalarına bağlıdır, diğeri zıtlık içermeyen her şeyi, bir kuraldışı yetkinlikler toplamı içinde birleştirir.
(…)
119. En iyileri yalnızca en iyiler temsil edebilir. Konusu tarafından soğurulan deha kendisini merkeze yerleştirir; tam bu noktada ışıldar, parıltılarını bu noktaya yansıtır: yetenek, kendine özgü becerikliliğiyle, henüz bir merkezde toplanmamış olan ışınları yönetmeye başlar ve bir ikincil güzellikler yığını oluşturur.
(…)
121. Armoni düzenler, melodi ortaya çıkarır.
(…)
126. Körü körüne uygulama, maymunun elindeki tıraş bıçağı gibi, güzelleştirmek isterken paramparça eder.
(…)
128. Bu daha önce de söylenmişti, ama yinelemek gerekir: arzu ve gücün oranları her zaman bakışımlı değildir. Arzunun zenginliği bazen sıradan ve sınırlı zihinlerde ortaya çıkar; bu durumda bütün büyük yetenekler uyuşukluk ve bitkinlik içinde dağılırlar.
(…)
152. Taklitçi, modelini üreten ilkeleri pek ender anlayabilir, kopyacı büyük bir olasılıkla hiçbir zaman anlayamaz.

Johann Heinrich FUSSLI
“Aforizmalar”, Çev: Cem İleri, Sel Yay., Geceyarısı Kitaplığı, 2001

May
10
2010
0

Yeniden Merhaba Diyeceğim Güneşe

Yeniden merhaba diyeceğim güneşe
Gövdemde akan nehirlere
Bulutlar gibi uzayıp giden düşünceme
Benimle birlikte kuru mevsimlerden gecen
Bahçemdeki ağaçların hüzünlü büyümesine
Gecenin kokusunu hediye eden kargalara
Yaşlılık biçimim olan ve aynada yaşayan anneme
(…)
________Yeniden merhaba diyeceğim
Geliyorum, geliyorum, geliyorum,
Saçlarımla: Yeraltı kokularının devamı
Gözlerimle: Karanlık tecrübesiyle
________Duvarların ötesinden kopardım dallarımla,
________Geliyorum, geliyorum, geliyorum,
________Ve aşkla dolu avluda bekleyen kıza
________Yeniden merhaba diyeceğim.

Furuğ FERRUHZAD
“Sadece Ses Kalıcıdır”, Çev: Cavit Mukaddes, YKY, 1997

May
09
2010
0

HHB!

Ankaragücü ve İ. Melih Gökçek ve Bursaspor: 0
Fenerbahçe Spor Kulübü: 3

May
08
2010
0

Kabul ve Red: Yalnızlığın Kutupları -Sait Faik Üzerine Düşünceler-

Sıkı hikâyeci Sait Faik’i saygıyla Anıyoruz!

*

Argos Dergisi’nin 1990 tarihli 21. sayısında yayımlanan “Kabul ve Red: Yalnızlığın Kutupları -Sait Faik Üzerine Düşünceler-“ başlıklı Ahmet Oktay yazısına https://zaferyalcinpinar.com/yalnizliginkutuplarisaitfaik.jpg adresinden ulaşabilirsiniz.

Ayrıca Evvel Fanzin kapsamında yayımlanan şu başlıklara da bakınız;

Sait Faik’in Kişiliği ve Son Günleri:
https://zaferyalcinpinar.com/blog/?p=858

Atatürk’ten sonra, Mark Twain Derneği’ne üye olan ilk Türk’tü:
https://zaferyalcinpinar.com/blog/?p=556

Sait Faik’in Sivilliği Üzerine Serbestçe Konuşmak:
https://zaferyalcinpinar.com/blog/?p=454

Evvel Fanzin’in tüm Sait Faik ilgileri için bkz:
https://zaferyalcinpinar.com/blog/?tag=sait-faik

May
08
2010
0

Kapak: Sarnıç (1939-Sait Faik)

Sait Faik’in ikinci hikâye kitabı olan “Sarnıç”ın kapağıdır. Bu kitap 1939 yılında Çığır Kitabevi tarafından yayımlanmıştır.

May
08
2010
0

Söz Açınca (Sait Faik)

Fırtınaları ayağınıza
Meltemleri saçınıza yollayacağım.
Yakamozlar tırmanacak göğsünüze
Martılara söyleyeceğim gelsinler.
Sivriada’nın boz tavşanları
Kulağınıza fısıldayacak.
Sandalsız balıkçılar da gelecek.
Ay ışığını
Martının sırtından alıp
Akşam üstlerini
Kordela balığından
Karabataklardan karanlığı
Ben alıp getirsem…

Nisan yağmurları yağmış Levent’e
Onlar tanıklık etsinler olmazsa.
Nisan yağmurları tane tane.
Benden yana konuşacaklar bakın
Cümle balıkçılar
Karidesler, pavuryalar, böcekler
İstakozlar.

Akdeniz adalarına haber yolladım
Sardunya Adası benden yana çıkacak
Yırtık yelkenler benden yana.
Benden yana bu yas dökülmüş sandallar
Medarı Maişet, Şemşiri Hücum, Maksut Kaptan
Ceylanı Bahri, Denizkızı, Bereket motorları benden yana.

Ama ben yine de tavşanları
Sivriada’nın boz renkli tavşanlarını
Kimselere değişmem.
Onları göndereceğim kulağınıza
Fısıldamaya
Meramet yapan Ermeni kadınları var ya Kumkapı’da.

Arslan gibi kadınlar
Memelerinden sert balıkçılar süt emmiş
Ak düşmüş saçlarına erkek yürekleri açılmış.

Meramet yapan kadınlar
Onlara da açtım bu sevdadan.
Hepsi
Marmara
O canım su
Sivriada
O yalnızlık, kimsesizlik, balıkçının hürriyet heykeli.

Dülger balığı
O canavar görünüşlü
O uysal balık.
O sandallar, o tavşanlar, o motorlar
Hepsi hepsi gelecekler.
Deniz diplerinden yakamozlar
Dikenleri batan süngerler
Hepsi hepsi gelecek.
Benim için konuşmaya, dinlersen
Onlara da açtım bu sevdadan.

SAİT FAİK

May
07
2010
0

Endüstri devrimi bitti, Esat Başak kazandı. (Tayfun Polat)

Karga Mecmua’nın Mayıs 2010 tarihli 38. sayısında yayımlanan “Endüstri devrimi bitti, Esat Başak kazandı” adlı yazıya https://zaferyalcinpinar.com/esatbasak.jpg adresinden ulaşabilirsiniz. Yazıyı Tayfun Polat kaleme aldı…

Ayrıca bkz:  https://zaferyalcinpinar.com/blog/?p=2664

May
05
2010
0

Adabeyi’nden… (Z. Yalçınpınar)

Ben bu tekel bayiinde insan sarrafı oldum ve her türlü berduşla karşılaştım. Dilencileri, sahtekârları, delileri iyi tanırım, hepsinin nasıl davrandığını bilirim. Ama bu adam bir başkaydı, sanki deli olarak doğmuş ama sonradan, bir şekilde, akıllanmıştı.
Esnafın sevmeyeceği tipten, dükkânı ve seni meşgul eden müşterilerdendi bu adam. Bütün şarapları ve içkileri tek tek inceleyip fiyatlarını öğrenir, yeni çıkan markaların, içkilerin ayrıntılarını sorardı. Rafların önünde sanki bir kitapçıda geziyormuş gibi davranır, içkilerin fiyatlarına ve özelliklerine bakar, bunları tek tek elindeki deftere notlar alırdı. Gariptir ki her malın üstünde yazan her şeyi ezberlemem gerektiğini düşünüyordu. Örneğin, eline bir paket soslu fıstık alırdı ve fıstığın sosundaki baharatların neler olduğunu bilip bilmediğimi yoklardı. Bir içki hakkında bir şeyler bilmediğimi söylediğimde “Niye? Sen bu dükkânın sahibi değil misin, bu içkileri, bu malları satmayacak mısın?” diye çıkışırdı. Ayrıca, hangi tip müşterinin hangi içkiyi tercih ettiğini de merak ederdi.
Tam olarak anlayamadığım bir şey bu; bir çingene kadar üçkâğıtçı, hesaplı ve cimri görünürdü. Ama aslında öyle değildi. Bir akşam alışveriş sonrasında hesap hatası yapıp para üstünü kendisine fazla verdiğimi hatırlıyorum, inanılamayacak kadar dürüst bir tavırla evinin kapısından geri dönüp “Fazla para üstü verdin.” diyerek çıkmıştı karşıma.  Bazen evine şarap sipariş ederdi. Siparişi ona ulaştıran çocuğa şarap parası kadar bahşiş verdiğini de biliyorum. Çocuğun dediğine göre “Sakın şarap içme bu parayla!” diye onu sürekli uyarırmış.
Yere bakarak yürürdü hep. Sokakları ve kaldırım diplerini incelerdi, yürürken sık sık başkalarına çarptığı olurdu. Hatta bir gün dükkândan çıkıp köşeyi döndüğünde, dalgın dalgın yürüyen başka bir adamla çarpıştığını ve adama “Benden özür dilemelisin!” diye bağırdığını hatırlıyorum. Ona, neden sokakları incelediğini ve yere bakarak yürüdüğünü sorduğumda, “Tüm bu kaldırımlar ve sokaklar aslında büyük bir yüzün kırışıkları gibidir, ” dedi. “Ben insanları değil de bu yüzün çizgilerini, girinti ve çıkıntılarını, hatta gölgelerini incelemeyi severim.” diye cevaplamıştı beni. Anlamamıştım. Hâlâ da anlamıyorum.
Dedim ya, sevmeyeceğim türden bir adamdı, ama gene de çok ilginçti. O içeri girdiğinde üzerime garip bir tedirginlik yapışıyordu. Bir gün bana dönüp “Sen şairlerin kralısın ama şiir yazdığın için değil. Tekel bayii işlettiğin için…” demişti. Ben tam kahkahayı basacakken, o durup ciddileşti, sanki bu söylediği kendisi için büyük bir hata ya da utançmış gibi suratını astı.  Acaba şairleri, sanatçıları ve içkicileri tanır mıydı, yazarçizer miydi, sorunları var mıydı? Bilmiyorum.
Dediğim gibi, bu adam bir başkaydı, sanki deli olarak doğmuş, sonradan, bir şekilde akıllanmıştı.
İşte sen şimdi onun peşindesin, eğer bir şeyler toparlarsan,  gel bana da anlat…

Zafer Yalçınpınar
Adabeyi’nden…

May
04
2010
0

Eski Kitaplar Yeni Duygular (B. Necatigil)

Behçet Necatigil’den Mine Türkay’a ithafen
“Eski kitaplarımız yeni duygular verir.” ifadesiyle imzalı
“Eski Toprak” adlı kitap… (10-4-1968)

Hamiş: Kitabı bana ulaştıran sıkı karikatürist Zafer Temoçin’e çok teşekkür ederim.

*

Ayrıca bkz;
https://zaferyalcinpinar.com/blog/?p=462
https://zaferyalcinpinar.com/blog/?tag=imzali

May
03
2010
0

Aforizmalar (Johann Heinrich Fussli)

14. Taraf tutmayan deha, yolunu kaybetmiş bir ırmağa benzer: her şeyi yutar ve sonunda bir bataklığa dönüşür.
(…)
17. Beğeninin birincil işlevi ulamları tanımlamak, ikincisi ise yetkinliğin derecelerini kesinlemektir.
(…)
132. Tamamlamak, bir yapıtın tüm parçalarını dürüstçe bitirmiş olmaksa, bugüne kadar hiçbir sanatçı hiçbir yapıtı tamamlayabilmiş değildir. Tasarının ya da uygulamanın büyük bir bölümü, sanatçının sahip olduğu ya da sahip olduğunu sandığı bireysel yetkinlikle tamamlanır: renkçi, çizgilerden basit bir renk aracı yaratır; desenci, renkleri çizgiye bağımlı kılar; yüksek biçem ya da ışık-gölge ressamı ise bir etki yaratmak uğruna, her ikisini, hatta konuyu da, çiğner geçer.
(…)
181. Rafaello’da renk ifade aracıdır, Tiziano’da gerçeğin taşıyıcısı; Correggio ise rengi uyumun temeli olarak görür. İlki, kendisine direnen rengi pek ender yakalar –elinde tutmaya çalışır ama çoğunlukla ona gereken ilgiyi göstermez, ikincisi rengi kucaklar, kendi zorbalığına tâbi kılar ve akkor haline getirir; Renk, Correggio’ya sihirli bir varlık gibi boyun eğer.
(…)
192. Kim ki donmuş olmayan bir serinliğe sahiptir, gözleri yakmaksızın ışıl ışıl parlar ve renkleri hiç yıpranmamışçasına kusursuzdur; kim ki yapışkan olmadan sulu, içi boş olmadan gür ve geniş, kuru olmadan belirgin, parlak ve kıvamında, uçucu olmadan hafif ve hantal olmadan dolgundur, işte onu bir renkçi olarak selamlayabilirsiniz.

Johann Heinrich FUSSLI
“Aforizmalar”, Çev: Cem İleri, Sel Yay., Geceyarısı Kitaplığı, 2001

May
03
2010
0

491’e DÖRT!

491‘e DÖRT!

“Ödüldür; adamın pantolonunu düşürür.”

https://zaferyalcinpinar.com/491dort.pdf

*

Yokoluşlarının ağıtını yazan o kifayetsiz muhterislerle senin ilgilenmeyişinin 2010’daki  yüzüdür 491
DÖRTDOKUZBİR “Evvel Fanzin” cakasıdır ve Kadıköy tribidir.

491‘in tüm sayılarını https://zaferyalcinpinar.com/491.html adresinden indirebilirsiniz.

E-posta: dortdokuzbir@gmail.com

May
03
2010
0

Sancaktar’dan… (Rainer Maria Rilke)

(…)
Böyle sürüp gidilir, akşamın içine, herhangi bir
akşamın.  Yine susulur,  ama yitmemiştir hafif sözler.
(…) Saçları, koyu saçları,
yumuşaktır; eğince başını öne,  yayılıverir kadınsı bir
edayla omuzlarına.  Şimdi görür Langenau’lu da:
Uzaklarda yükselmiştir birşey bu pırıltıda,  ince birşey,
koyu. Bir yalnız sütun, yarı yarıya yıkık. (…)

Gece ateşi. Oturulur çevresinde, beklenir. Beklenir biri
şarkı söyleyene dek. Ama öylesine yorgundur ki kişi.
Ağırdır kızıl ışık.  Gelir durur tozlu çizmelerin üstünde.
Tırmanır dizlere dek, kavuşmuş ellerin içine bakar.
Yoktur ki kanatlan. Koyu koyu durur yüzler. Gene de,
bir an pırıldar küçük Fransız’ın gözleri, kendi ışığıyla.
Bir küçük gülü öpmüştür, çıkarıp; şimdi göğsünde
solmasını sürdürebilir, o gül. Görmüştür bunu
Langenau’lu, uyku tutmamıştır onu çünkü.  Şöyle
düşünmüştür sonra: Benim gülüm yok, hiç yok.
Sonra odur başlayan şarkı söylemeğe.  Eski, içli  bir
havadır  bu,   sılada  tarlaya  çıkan  kızların  söylediği;
sonbaharda, hasat sona ererken. (…)

Rainer Maria Rilke
Sancaktar’dan…
Çev: Oruç Aruoba, Ada Yayınları, 1984

Hamiş: Oruç Aruoba, 1984’te Ada Yayınları’ndan çıkan bu çevirisine bir not yazmış.  Aruoba’nın R. M. Rilke hakkındaki bazı düşüncelerini içeren bu özel nota da https://zaferyalcinpinar.com/aruobarilke.jpg adresinden ulaşabilirsiniz.

May
02
2010
0

Kriz

15.
Çok nazik olan toplumsal mekanizmanın gevşediği ve şaşaladığı kriz anlarındaki kadar vahşiliğimizi gösteren hiçbir şey yoktur. Böyle anlarda öğelerin ne yaptıklarını bilmeksizin ve birbirine bağlanamaksızın hareket ettikleri görülür. Burada bencil içgüdülerin baskısı altında toplumsal içgüdülerinin yerlerini bıraktıkları çok öğretici olan hallerden söz etmiyorum.
Vaktiyle çok tehlikeli ve enteresan bir kriz -bireysel menfaatlar, ahbaplıklar, kinler hakkında bir şey söylemiyorum- adalet kavramını, hakkında hüküm verilecek konuya ve genel olarak yetkeye saygıyı, yurt sevgisini, daha iyi ve geniş bir insanlık özlemini, hangi cinsten olursa olsun, hakikat uğrunda mücadele fikrini, zorunlu uylaşım duygusunu, idealleştirilmiş soyutlar sevgisini ve hayata imtiyazlar veren gerçekler kaygısını, hepsini, hepsini birden tehlikeye düşürmüştü. Bu yönsemeleri içlerinde taşıyanlardan herbiri kendi vicdanına (…) başvuruyordu. (…) Bir sürü faziletler ortaya çıkıyor, zihinleri şaşırtıyordu. Soyut olarak bunların aralarını bulmak mümkündü, fakat olay içinde bu  imkânsızlaştı.

Fr. Paulhan
La Morale de L’Ironie

Çev: Mehmet Naci Ecer, Remzi Kitabevi, 1969, s.116-117

May
01
2010
0
May
01
2010
0

1 Mayıs 2010 itibariyle “Edebiyat Geçmişime Baykuş Bakışı”

Bkz: https://zaferyalcinpinar.com/baykusbakisi.html

(…)

“Yeni Sinsiyet” olarak adlandırdığım tutum ve tavırların, 2010 yılıyla birlikte belirginleştiğini, kavramlaştığını ve geniş kitlelere yayıldığını görüyorum. Şimdilerde, garabet ortamının yerini cehalet ortamına bırakmasının ardından, kendine saraylar kurmaya çalışan o “muhteris tipolojisi” kabul görmeye, geçerlik kazanmaya başladı. Hakikatten uzaklaşmış ve -evet- böylesine “kötüleşmiş” bir ortamda “edebiyat” dediğimiz şey, sahici özeliklerini, birleştiriciliğini, canlılığını, yaşamla olan organik bağlarını, evrenselliğini ve tüm şiirselliğini hızla kaybediyor. Yani, fetbazların imtiyaz, gaddarlık ve iktidar yandaşlığı doğrultusunda karakterize olduğu günleri yaşıyoruz artık… Tüm bunlara rağmen, 2010’un Ocak ayında yayımlamaya başladığım 491 adlı neşriyat, ortamdaki mevcut kötülüklerin bende yarattığı hicap duygusundan sıyrılışımın ve tüm bunları elimin tersiyle bir kenara itişimin, yani, verili cehalet ortamını, cehalet tipolojisini kabul etmeyişimin en önemli örneğidir. Diğer örnekler ise “Adabeyi” adlı uzun öykümü yazmaya devam etmem ve yeniden, özenle,  sessizliğin dilbilgisini incelemeye koyulmamdır.

Öncesi için bakınız: https://zaferyalcinpinar.com/baykusbakisi.html

Nis
30
2010
0

Nesnelerin Melodisi Üzerine Notlar (R.M. Rilke)

(…)
34.
Bu durumda stilize, yani gerçekle bağdaşmayan anlatımı, bir geçiş evresinin anlatım üslubu olarak görmekteyim; çünkü yaşama benzerlik gösteren ve bu “dışsal” anlamda “gerçek” olan oyunlar sahnede her zaman seyircilerin en çok beğenisini toplayacaktır. Ne var ki, böyle bir sanatın yolu da kendi kendini derinleştiren bir “iç gerçek” ten geçecektir: ilkel öğeleri bilip tanımak ve oyunda kullanmak. Bir ilk denemenin ardından kavranmış temel motiflerin daha bir özgürce ve inatla kullanılması öğrenilecek, böylece zamansal sınırlı gerçeğe yeniden yaklaşılacaktır. Ama öncekinden yine de farklı olacaktır bu gerçek.

35.
Ben, bu yolda çalışmalar yapılmasını zorunlu görmekteyim; çünkü uzun ve ciddi bir uğraş sonucunda tanınabilen ince duygular sahnenin gürültü patırtısı içinde başka türlü hiçbir vakit sesini duyuramayacaktır. Bu da üzücü bir şeydir. Belli bir tandansa yer vermeden ve vurgulamaya kaçılmadan yapılması durumunda yeni yaşam sahneden seyircilere iletilebilir, yani kendi içlerinden gelen bir dürtüyle ve kendi güçleriyle yeni, yaşamın jestlerini öğrenemeyen kişilere de bu yaşamın ne olup olmadığı gösterilebilir. Hani sahneden seyircilere belli bir inancın benimsetilmesi diye bir şey söz konusu değildir. Ama en azından seyirciler şunu öğrenebilir ki, zamanımızda hemen yanı başımızda varlığını sürdüren yeni yaşam diye bir şey vardır. Bu da insanı yeterine mutlu kılacak bir şeydir.

36.
Çünkü arka plandaki ezgiyi bir yol ele geçirmeye görsün, insanın bundan böyle konuşacağı sözlerde sıkıntıya düşmeyeceğini, kararlarını üzerindeki karanlığın yerini aydınlığa bırakacağını görüp anlaması nerdeyse bir din kadar önemlidir. Bir ezginin parçası olduğuna, bir başka deyişle belli bir konumu haklı olarak elinde bulundurduğuna, en küçük şeyin en büyük şey kadar değer taşıdığı kapsamlı bir yapıtta belli bir ödevi yerine getirdiğine ilişkin yalın bir kanı, tasa ve endişeden uzak bir güven duygusu içinde yaşatır insanı. Bilinçli ve rahat büyümenin ilk koşulu, sayısal fazlalığa kaçmamaktır.

37.
Bütün ikilem ve yanılgının kaynağı, aralarındaki ortak bağı insanların arkalarındaki nesnelerde, ışıkta, doğa parçasında, başlangıçta ve ölümde arayacakken kendi içlerinde arayamaya kalkmalarıdır. Bu da onların kendi kendilerini yitirip karşılığında ise hiçbir şey ele geçirememelerine yol açar. Birleşemedikleri için, birbirlerinin arasına karışıyorlar. İki kişi yan yana duruyor, ama ayaklarını yere sağlam basamıyorlar; çünkü her ikisi de gereken güçten yoksundur ve olduğu yerde sallanmaktadır. Birbirlerini karşılıklı desteklemeye çalışarak bütün güçlerini boşa harcıyorlar, dışa yönelik bir girişimden iz eser görülmüyor. 
(…)

Rainer Maria Rilke
Çev: Kamuran Şipal

Notların ilk 40 maddesinin tümüne  https://www.sivilsozluk.com/nesnelerin%20melodisi%20üstüne%20notlar.html adresinden ulaşabilirsiniz.

Nis
30
2010
0

Dünya acılı olduğu için yazılır. (Tezer Özlü)

(…)Neden yazılır? Dünya acılı olduğu için yazılır. Duygular taştığı için yazılır. (…) Çünkü insanın kişisel özgürlüğü, kendi dünyasına egemen olmasıyla başlar. Dünyasına egemen olan insan, acıları coşkuya, bunalımı yaratmaya, sevgisizliği sürekli aşka dönüştürebilir. Ben dünyama egemen olabilmeyi edebiyatla öğrendim.

Tezer Özlü, 1982

Nis
30
2010
0

Turgut Uyar, Mermer Adası’nda…

Turgut Uyar’ı yakından görüp tanışamadım. Dört yıl kadar evvel Marmara Adası’nda uzaktan gördüm. Başka bir ozan arkadaşım onun Turgut Uyar olduğunu söyledi. Orta boylu, sarışınla kumral arası genç bir insan. Ağır ağır yürüyor ve çevresiyle pek ilgilenmiyordu. Her halinde ozan olduğu belliydi. (…)

Baki Süha Ediboğlu
“Bizim Kuşak ve Ötekiler” adlı kitabından… (1968)

Nis
29
2010
0

Robert Musil’in Günlüğü’nden…

Robert Musil’in günlüğünden kısa bir alıntı:

“(…) İnsan yeni duygular icat etmeli, bunun hoş tarafı, bu yolla eylem icat edilebiliyor. Örneğin şimdiye kadar çözümsüz olan, aşırı yükselmiş olan, düşünsel anlamda çok ilginç olabilir, fakat duygu olarak sadece bir yanlış algılamadır. Bunu da yüz tane başka durumdan biliyoruz.
Özçözümleme, konuşma dışında konumlanma duygu için tek ifade yoludur. Duygu, belirli konumlar yaratmak zorundadır. Diğer taraftan konumlardan (bu aynı zamanda şu anlama gelmektedir: Özel duygulara yetenekleri olan insanlar, böyle konumlar yaratırlar) arzu edilen duygu yansıtılmamalıdır. Her ikisi içinde ilk adım insanın kendisine yönelteceği şu sorudur: Hangi duygular? Ve insan bu duygularda hangi konumları alır, hangi konumlar onlarla aranır?(…)”

Robert Musil
Argos Dergisi, Çev: A. Tulgar, Sayı:2,  1988

Powered by WordPress | Theme: Aeros 2.0 by TheBuckmaker.com