Tem
25
2010
0

Oruç Aruoba Söyleşisi (The Agonist, Mart 2010)

“Nietzche Circle” taifesi tarafından çıkarılan  The Agonist adlı sıkı derginin Mart 2010 tarihli sayısında Oruç Aruoba ile gerçekleştirilen bir söyleşi yayımlanmış. Söyleşiyi, Yunus Tuncel ve Rainer Hanshe birlikte kotarmışlar… İşbu sıkı söyleşinin tam metnine https://nietzschecircle.com/AGONIST/2010_03/PDFs/AgonistMAR2010OrucInterview.pdf adresinden ulaşabilirsiniz.

Ayrıca, The Agonist’in yayımlanmış eski sayıları için bkz; https://www.nietzschecircle.com/AGONIST/agonist_archive.html

Tem
21
2010
0

Söyleşi: “Ahmet Soysal ile…”

20 Temmuz 2010 tarihinde Ahmet Soysal ile -oradan buradan şuradan konuştuk- kısa bir durum değerlendirmesi yaptık… Söyleşinin tam metni aşağıdadır.

Zafer Yalçınpınar: Benim sizin metinlerinizle öncelikli tanışıklığım “A’dan Z’ye Ece Ayhan” adlı kitabınızla birliktedir. Ece Ayhan ve İlhan Berk’in ikinci yeni akımı içinde ayrı bir yerinin olduğunu ve ikinci yeninin bu iki şairin poetikası aracılığıyla geleceğe uzandığını, gelecekte yeni bir şeyle bütünleneceğini düşünüyorum. İkinci Yeni şiiri ve şairlerin tipolojisi hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?

Ahmet Soysal: İkinci Yeni’nin ne demek olduğunu saptamak gerekiyor. İlkin ve daha dar bir anlamda tarihsel bir adlandırma (M. Erdost’un). İkinci olarak, daha geniş bir tanımlama: 50’ilerin ortalarıyla sonları arası Türk şiirinde bir yenilenme devinimi; o zaman bu tanımlamaya 30’lu yıllarda doğan Ankara ağırlıklı gruba, ve onlara belli bir doğallıkla eklenen biraz daha yaşlı şairlere (T. Uyar, E. Cansever gibi), en başta İlhan Berk’i (bkz Galile Denizi), hatta Oktay Rifat’ın bu dönemde yazdığı şiirleri katabiliriz. Bu ikinci tanımlamayı 60’lı yıllarda yazılan modern şiire de genişletebiliriz (bir Necatigil’in İki Başına Yürümek gibi bir kitabı, diğer modern şiirlerden geri değil). Ama dar tanıma dönecek olursak, İkinci Yeni en başta üç Mülkiyeli şairin, Ece Ayhan, Cemal Süreya ve Sezai Karakoç’un başlattığı bir akım… Bu üç şairin o dönemdeki yapıtlarında bir “kopma” durumu belirgin. İmge bağımsızlaşıyor, gramer yer yer bozuluyor, toplumsal ve tarihsel bir derinlik öznel bir anlatımın içinden kendini belli ediyor. Bu üç nokta da önemli. Buna İlhan Berk’i, Turgut Uyar’ı, Edip Cansever’i, ve Metin Eloğlu’na katabiliriz. Bu şairlerin birbirinden farkı ise ayrı ve uzun bir konu. Çünkü hepsi aslında farklı. Bu yüzden İkinci Yeni daha önce (ve sonra) alıştığımız akımlara benzemiyor. Bir “ekol” değil. Genişletirsek, o dönemde yazılan iyi ve modern şiiri bize gösterir. İkinci Yeni’yi dışlayan, karalayan, iyi şiirin dışında bırakır kendini.

Z.Y.: Türk felsefecileri tarafından ele alınmaya korkulan, hakkında Türkçe’de çok az metin bulunan bazı filozofların (Lacan, Hegel, Blanchot gibi) Türkiye’de tanınmasına ve bu filozofların önermelerinin, temellendirmelerinin yaygınlaşmasına çeşitli metinlerle ya da çevirilerle katkılarda bulunuyorsunuz. Felsefe dünyasına özellikle de Monokl dergisi kapsamında birçok fikir verdiniz. Sizce Türk felsefe dünyasının ya da akademik hayatının, o kürsülerin kısır ve ezberci düşünceler içerisinde kaldığını söyleyebilir miyiz? Gerçekten merak ediyorum, Türk felsefe dünyası modernitenin neresinde?

A.S.: Şiirden felsefeye geçince başka bir dünyaya geçiyoruz. Bu, Türkiye’de oldukça başka bir dünya! Felsefenin kurumsallığı çok belirgin (hem dilinde, hem de sınırlarını çizen Üniversite’de). Türkiye’de felsefe geç “başlamış” bir olgu ve kurumsallık. Yine de Cumhuriyet’in çabaları yabana atılacak gibi değil. Macit Gökberk’lerin kuşağı, sonra Nermi Uygur’ların, Bedia Akarsu’ların kuşağı çok önemli çaba göstermişlerdir. Bir dil yaratılmıştır felsefe için. Bu temeller üstüne daha önemli yaratılar beklenebilirdi, ama bunların geldiğini söyleyemeyiz. Hatta, yer yer, yaratılan bu dilin bile yittiğini gözlemliyoruz. Oysa felsefe her şeyden önce bir dildir, bu dilin doğru kullanımıdır, yaratıcı kullanımıdır. Yabancı dille eğitime verilen ağırlık, bir bakıma Türkiye’ye özgü bir “postmodernizm”i belirlemiştir: Türk “düşünürler”, Türkçe düşünmenin dışına çıkıp, tam sahiplenemedikleri yabancı dilde bocalayıp, döndüklerinde Türkçe’ye ve felsefeye saygısızlık etmektedirler. Bir süredir belli düşünürlerin “temsilcisi” olma çabası öne çıkmaktadır (kimi Deleuze, kimi Foucault, kimi Zizek, kimi Heidegger, kimi Levinas’ın…). Düşünmek, temsil etmektir belki… ama temsilci olmak değildir! Türk felsefeci eğer “Düşünüyorum, demek başka bir düşünürün şubesiyim” durumuna gelmişse, bu, onun yok olduğunu belgeler! Öğrenmek, öğretmek güzel ama felsefe düşüncenin kendi dili sıkılığında uzlaşmaz devinimi ve macerasıdır.

Z.Y.: Misal, Türk felsefe dünyasında ya da akademik hayatta bir Wittgenstein kürsüsünün olmaması bana garip geliyor. Üstelik Oruç Aruoba’nın çabalarına ve çevirilerine karşın… Wittgenstein şöyle diyor: “Felsefe, şiirle kurulmalıydı.” Demin söylediklerinizden çıkardığım kadarıyla dilbilim felsefesinin dehlizlerine yeterince inilmemiş gibi görünüyor… Ben dilbilim felsefesinin ve türev retoriklerin gelecek üzerinde daha belirleyici olduğuna inanıyorum… Ne dersiniz?

A.S.: Wittgenstein konusu özel. Felsefe dünyasında analitik çizgi ile analitikçilerin deyimiyle “kıtasal” çizgi arasında büyük bir bölünme var. Wittgenstein, bilindiği üzre, analitik çizgiye kökenlik eden düşünürlerden biri. Bunun yanısıra, Wittgenstein, “kıtasal” geleneğin egemen olduğu ortamlarda da değinilen, bilinen bir düşünür (hatta bir mitos boyutunda). Wittgenstein’ı, “analitik çizgi” dediğimizin kendine özgü sorunsal bütününde, özellikle tartıştığı, bağlantıda olduğu Frege, Russell, Moore gibi düşünürleri, analitik gelenekte kendisini tartışan, kendisiyle şöyle ya da böyle ilişkisi olan diğer düşünürleri (Anscombe, Austin, Ayer, Searle,  Pears, Granger gibi) hesaba katmadan anlamaya kalkışmak sınırlı bir çaba olmaya mahkumdur. Türkiye’de Wittgenstein’a epeydir ilgi var ama bundan henüz özgün bir yorumun çıktığını söylemek kolay değil (bu konuda Arda Denkel’in çalışmalarını bir kenara koymalıyız). “Dilbilim felsefesi”nden söz ediyorsunuz. Yapısalcı kökenli dilbilimin ve türevlerinin “kıtasal” çizgide belli bir etkisi olduğu kesin (Althusser, Foucault, Deleuze…) ama genel olarak dil sorunu 20. yüzyıl felsefesinin bütünü için temel bir sorun olmuştur (Mantık Araştırmaları’nın Husserl’inden Heidegger’e ve Merleau-Ponty’e, Derrida’ya kadar; Wittgenstein’dan Austin’e kadar). Tabii ki dil, analitik geleneğin en büyük konularından biridir. İki ayrı felsefe çizgisinin dili ele alışları arasında büyük farklar göze çarpmaktadır. Ama bir felsefe çizgisindeki felsefecilerden birinde bile, bu felsefecinin değişik dönemlerinde, birbirinden farklı dil görüşleri olabilmektedir (bunun en büyük örneği Wittgenstein’ın iki ayrı dönemidir). Dil sorunu, bitmez tükenmez bir sorundur.

Z.Y.: Fikir, edebiyat ve sanat ortamımızın -daha doğrusu ortalığımızın- genel görüntüsü hakkında ne düşünüyorsunuz? Mevcut siyasal koşulları göz önüne aldığımızda dergilerde ve etkinliklerde yer alan insanların, yazarların ya da bizzat o kültürel etkinliklerin, festivallerin filan bir içerik ya da karakter aşınmasıyla şekillendiğini düşünüyor musunuz?

A.S.: Kültür ortamı konusu çok geniş. Bir çok etken devreye giriyor: toplumsal, politik, kültürel vs. Devlet, yerel yönetimler, özel sektör devrede. Bu, genel anlamda bir iktidar konusu. Bu iktidarlar ağında sanatçılar ve yazarlar kendilerine elverişli konumlar arıyorlar. Görünmek kolay değil. Ama uzlaşmadan, ödün vermeden görünmek daha da zor, hatta nerdeyse olanaksız. Uzlaşmanın ve ödünün gerekçelerini de kolaylıkla üreten bir sistemdeyiz. Herkes bir bakıma “haklı”, bu durumda. Bir yer kapmaca yarışı söz konusu. Özellikle dış yerlere ulaşmaya değer veriliyor (Avrupa, Amerika, Asya…). Günümüzün sanatçısı ve yazarı “global” olmak arzusunda. Yalnızca niteliği arayan sanat kurumu ve yayıncı bulmak zor Türkiye’de. Ama bazı olumlu adımlar, çabalar var. “Alternatif” girişimler var (örneğin internet’te). Yaratı sürüyor, ama bazen oldukça gizli kalarak. Büyük ün’lerden kuşkulanmamız gereken bir çağdayız. Medya’larda ve sözüm ona büyük kurumlarda “görünmek” hiçbir zaman masum değildir. Özellikle televizyon ve büyük medya şöhretlerinden bir tiksinti duymak bana sağlıklı görünüyor. Bu yalnızca Türkiye’nin sorunu değildir, ama küresel bir sorundur, kapitalizmin fütursuzluğunun ve adiliğinin sorunudur. Adilik, kolaylık, uyanıklık ya da kurnazlık, çıkar için uğraşma, rehavet merakı, zevk kapitalist erdemlerdir, unutulmamalı.

Z.Y.: Ece Ayhan’ı yakından tanıyan ve savunan biri olduğunuz için bu kısacık -ama önemli, etkili- söyleşiyi Ece Ayhan’a ilişkin bir şeyler sorarak sonlandırmak istiyorum. Ece Ayhan bugün yaşasaydı, kimleri okurdu, kimleri şairden sayardı, neyi sıkı şiirden sayardı, kimlerin düşüncelerini savunurdu?

A.S.: Bunu bilmek elbette olanaksız, tahmin yürütülecek olursa da nesnel olması olanaksız. Ece Ayhan yaşarken bile kestirilmez biriydi. Yaralı bir öznelliği vardı… Aşırı duyarlılık… Belleğinde düğüm noktaları seziliyordu… En büyük duyarlılık noktaları, “sabit fikir”ler, öfkeler… Daha çok olumsuzluk… Ama sevdiği şeyler, yaratıcılar da vardı (besteciler, örneğin Webern, Berg; yönetmenler, örneğin Vigo, Rouch…; yazarlar, örneğin Sait Faik…; kitaplar, örneğin Çocuk ve Allah, Suç ve Ceza). Ve “kişilikler”: Nilgün Marmara, Çanakkaleli Melahat. Aslında Nilgün dışında devamlı ve tutarlı biçimde dost kabul ettiği kimseye rastlamadım “yakın” çevresinde, çok kişiyle ya zamanla uzaklaştı (Mustafa Irgat gibi, İzzet Yasar gibi) ya da bozuştu. “Kimleri okurdu?” Bunu gerçekten bilemem. Pek şiir okumuyordu. Sanırım tarihle ilgili kitaplar okumaya devam ederdi (tarihten şiirinde çok beslendiğini biliyoruz). Yeni tanışacağı şairlerin şiirine bakardı elbette (ama gerçekten şiir okumuyordu pek). Marjinal duruşlar, varoluşlar onu çok çekiyordu. Sanırım cumhuriyete ilişkin eleştirel duruşunu sürdürürdü, ama bu eleştirinin bugünkü siyasi ifadelerine – bunların iktidar bağlarıyla birlikte – ne derdi, bilemem. Sanırım pek yakın olmazdı (değil mi ki bunlar yeni kapitalist ve emperyalist devinimlerle bariz bir bağlantı içinde).

Tem
15
2010
0

“Bakışsız Bir Gece Kara” ya da “12 Temmuz 2010”

Chris King ve Poetry Scores taifesinin hazırladığı Blind Cat Black isimli filmin Türkiye gösterimi 12 Temmuz Pazartesi akşamı saat dokuzda İstanbul Kadıköy Kargart’ta ve Çanakkale Yalı Han’da eş zamanlı olarak gerçekleşti. 12 Temmuz 2010 gecesine ilişkin bilgilere ve fotoğraflara https://www.futuristika.org/bakissiz-bir-gece-kara/ adresinden ulaşabilirsiniz.

İşbu film gösterimini hazırlayan ya da destekleyen tüm ekibe (Chris King ve Poetry Scores taifesine, Barış Yarsel’e, İpek Yarsel’e, Pınar İlkiz’e, Peri Kazancı’ya, Futuristika! taifesine,  Çanakkale İçinde taifesine, Onur Özer’e, Sürrealist Eylem Türkiye taifesine, Tayfun Polat ve Karga Mecmua taifesine, KargART’a ve KargaBar’a, Underground Poetix taifesine, Kadıköy’ün lodosuna, kafasına ve sokaklarına) ve katılan tüm konuklara içtenlikle  teşekkür ederim.

Şimdi, bu gösterimin ardından, birkez daha ayağa kalkarak ve kurşun kalemlerimizi avcumuzda sıkarak ya da gökyüzüne zarfsız kuşlar göndererek şunu söyleyebiliriz;

“Hay Hak! Ece Ayhan yaşıyor… Dom!”

Zy

https://www.futuristika.org/wp/wp-content/uploads/2010/07/MG_1106-590×393.jpg
Tem
14
2010
0

Açık Radyo, Açık Dergi’de Ece Ayhan üzerine…

12 Temmuz 2010’da Açık Dergi’de Ece Ayhan’ı anmak üzere bir episod gerçekleştirilmiş…

Bkz: https://www.acikradyo.com/default.aspx?_mv=a&aid=26896&cat=100

Hamiş: Bu programın en önemli yanı İlhan Usmanbaş’ın 1986 tarihli Bakışsız Bir Kedi Kara ve Mısrâyim bestelerinin soprano Ece İdil’in sesinden yayımlanmasıdır.

Tem
14
2010
0

Bakışsız Bir Fanzin Solgun ve Nalsız Atlarıyla; Ak ya da Kara!

Chris King ve Poetry Scores taifesi tarafından çekilen “Blind Cat Black” (Bakışsız Bir Kedi Kara) adlı filmin İstanbul-Kadıköy ve Çanakkale-Yalıhan‘da eşanlı olarak gerçekleşen Türkiye Gösterimi sırasında yayımlanan fanzindir. (Fanzine Kadıköy’de ve Çanakkale’de muhtelif mekânlarda ulaşabilirsiniz.) Fanzinin tasarımını Futuristika! taifesi gerçekleştirdi. Ayrıca, filmin Kadıköy gösterimine katılanlara Ece Ayhan’ın kitaplarına girmeyen “İnsanların Kötüleri” adlı şiiri  bir bildirge  olarak dağıtılmıştır.

Hamiş: Blind Cat Black’in Türkiye Gösterimi’ne ait birtakım görüntüler Futuristika! ve Evvel Fanzin takipçileriyle önümüzdeki günlerde paylaşılacaktır.

Tem
13
2010
0

Haklılığın İnadı: Ece Ayhan (Birgün Gazetesi)

11 Temmuz 2008 tarihinde Dr. Erdoğan Kul’la gerçekleştirdiğimiz söyleşi, 12 Temmuz 2010 tarihli -dünkü- Birgün Gazetesi’nde tekrardan yayımlanmış… Söyleşiye  https://www.birgun.net/cultures_index.php?news_code=1278941471&day=12&month=07&year=2010 adresinden ulaşabilirsiniz.

Tem
12
2010
0

Buluntu: İnsanların Kötüleri (Ece Ayhan Çağlar, 1955)

Ece Ayhan’ın YKY’den ve diğer yayınevlerinden yayımlanan kitaplarına girmemiş olan “İnsanların Kötüleri” adlı şiirini Yenilik Dergisi’nin 1955 tarihli 28. sayısında buldum. Şiir, “E. Ayhan Çağlar” imzasıyla yayımlanmış. Yeni Ufuklar’da bulduğum ve  Evvel Fanzin kapsamında  tekrardan yayımladığım  “Takma Göz” (1956) adlı şiir de “E. Ayhan Çağlar” imzasıyla yazılmıştı. Ece Ayhan’ı ve onun “insanlık” görgüsünün, anlayışının kökenlerini, sahiciliğini kavramak açısından “E. Ayhan Çağlar” imzasıyla yayımlanan işbu şiirleri ve buluntuları çok önemsiyorum. Ece Ayhan’ın düşüncelerini ve imgelemini “ters” algılayan ortalama idraklıların bu şiirlerden öğreneceği çok şey var… Ancak her şeyden önce, Ece Ayhan’ın zihninde yarattığı ve ölümüne karşı olduğu o “kötülük tipolojisi”nin algısal nitelikleri bu şiirde bulunmaktadır. Zaten Ece Ayhan’ı ve şiirini doğru okumak için ona “Ayhan Çağlar” olarak bakmak ve onu Ayhan Çağlar olarak araştırmak gerektiğini her vesileyle dile getirmiştim.
Sonuçta, Ece Ayhan’ı ve onun poetikasının evrenselliğini, sıkılığını unutturmak isteyen “kötülük dayanışmaları” ve dernekleri başaramadılar. Şimdi onu yanlış tanıtmak isteyen kifayetsiz muhterisler ve fetbazlar da başaramayacaklar…
12 Temmuz 2010‘un (yani Chris King tarafından Ece Ayhan poetikasından esinlenerek çekilen Blind Cat Black -Bakışsız Bir Kedi Kara- adlı filminTürkiye gösteriminin) hemen öncesinde Ece Ayhan’a ilişkin sıkı bir buluntuyu ve efemerayı Ece Ayhan okuruyla yani sıkı ve sahici insanlarla  paylaşabilmenin mutluluğunu yaşıyorum.

Sahicilikle
Zafer Yalçınpınar

*

Tem
12
2010
0

Murat-Nemet Nejat ile…

Ece Ayhan’ın eserlerini İngilizce’ye çeviren Murat-Nemet Nejat ile Futuristika! taifesi tarafından gerçekleştirilen söyleşiye https://www.futuristika.org/kultura/edebiyat/roportaj-murat-nemet-nejat-anlatilmaz-bir-kilic-kusanan/ adresinden ulaşabilirsiniz.

Tem
10
2010
3

Blind Cat Black (Bakışsız Bir Kedi Kara) Türkiye Gösterimi!

Amerikalı yönetmen Chris King ve şiir çetesi Poetry Scores’un, Ece Ayhan şiirlerinin çevirisi üzerinden yaptıkları müziklerle hazırladıkları zombi filmi, Futuristika! Ece Ayhan’ı anma etkinlikleri kapsamında ilk defa İstanbul’da!

Hazırlayanlar:
Futuristika!
Enteresan Mevzular Dergisi (TR) / Chris King [Poetry Scores] (ABD)
ve Zafer Yalçınpınar [EVVEL] (TR)

“Blind Cat Black / Bakışsız Bir Kedi Kara”
2008 // 58 Dakika – Renkli – Amatör Sürrealist Zombi Sessiz
12 Temmuz 2010 Pazartesi, Saat: 21:00 – Ücretsiz gösterim
Mekân: KargART
Adres: Kadife Sokak No:16 Kadıköy

Facebook Etkinlik Sayfası: https://www.facebook.com/event.php?eid=130322370325982

Ayrıntılı bilgi için: edit@futuristika.org

Haz
28
2010
0

Kirpi Şiir No:4

Kirpi Şiir’in yeni sayısı yayımlandı.
Derginin 4. sayısını Şenol Erdoğan yayıma hazırlamış…

Bkz: https://borgesdefteri.blogspot.com

Haz
25
2010
0

Sylvia Plath Röportajı (1962)

Peter Orr’un Sylvia Plath’le -Sylvia’nın ölümünden altı ay önce- gerçekleştirdiği röportajdır.
( Bkz: https://www.futuristika.org/kultura/edebiyat/sylvia-plath-kendisini-okuyor/ )

Peter Orr: Sylvia, seni şiir yazmaya başlatan neydi?

Sylvia Plath: Bilemiyorum. Oldukça küçük yaştan beri yazdım. Sanırım ilkokul şiirlerini sevdim ve belki de aynısını yapabileceğimi düşündüm. İlk şiirimi, ilk yayımlanan şiirimi yazdığımda 8,5 yaşımdaydım. Boston Traveller’da çıkmıştı. Sanırım sonrasında daha profesyonel oldum.

Başladığında neler hakkında yazıyordun?

Doğa sanırım. Kuşlar, arılar, bahar, sonbahar ve haklarında pek tecrübe sahibi olmayan bir kişiye hediye sayılabilecek tüm konular hakkında. Sanırım baharın gelişi, tepemizdeki yıldızlar, ilk kar bunların hepsi bir çocuğa küçük bir şaire verilebilecek en güzel hediyelerdi.

Bu yıllara atlarsak. Bir şair olarak özellikle ilgini çeken, hakkında yazmak istediğin konu var mı?

Belki çok Amerikanvari olacak ama, mesela Robert Lowell’ın Life Studies gibi çığır açan çalışmalarından oldukça etkileniyorum. Bu gibi çalışmalar oldukça ciddi, çokça kişisel ve duygusal tecrübelere giriyor ki kısmen tabu gibi hissediyorum. Robert Lowell’ın şiirleri akıl hastanesindeki tecrübeleri hakkında örneğin, ilgimi çok çekiyor. Amerikan şiirinde böylesi enteresan, kişisel ve tabusal konuları son dönemde keşfetmekteyim. Özellikle kadın şair Ann Sexton, ki anne olarak tecrübelerini yazmaktadır, şiirleri tam bir el işçiliği örneği. Aynı zamanda duygusal ve psikolojik derinliği de var. Sanırım oldukça yeni ve heyecan verici geliyor bana.

Bir şair ve Atlantik’in iki yakasında da olan bir kişi olarak, seni Amerikalı olarak niteleyebilir miyim?

Biraz garip bir durum ama olabilir tabi.

Peki hangi yanınız daha ağır basıyor?

Bence dil söz konusu olduğunda Amerikalıyım. Aksanım amerikan konuşma tarzım Amerikan, eski stil bir Amerikalıyım. Belki de bu nedenle İngiltere’deyim ve hep burada olacağım. Beni en çok etkileyen şairler de amerikalı. Hayranı olduğum İngiliz şair çok az.

İngiliz şairler İngiliz Edebiyatı’nda tüm ağırlıklarını koymuş birer köşebaşı konumunda gibi değiller mi?

Aynen katılıyorum. Cambridge’deyken genç hanımların gelip “Yazmaya nasıl cesaret ediyorsun? Hatta nasıl yayınlayabiliyorsun cesaret edip de, böylesi dehşet eleştiriler, sert eleştirmenler ve tepemizde dolaşan sözlere rağmen” diye konuşuyordu.

Sylvia, Amerikalıyım diyorsun ama “Daddy/Baba” şiirinde Dachau ya da Auschwitz ile Mein Kampf/Kavgam yer alıyor. Bana kalırsa gerçek bir Amerikalının yazmayacağı türden şiir, çünkü bu isimler Atlantik’in öte yanında o kadar da fazla bir şeyler ifade etmiyor değil mi?

Benimle sıradan bir Amerikalıymışım gibi konuşuyorsun. Oysa benim köklerim Alman ve Avusturyalı. Dolayısıyla, çalışma kamplarına olan ilgim kendine özgü biçimde yoğun. Ayrıca, bir bakımdan ben politik bir insanım ve bu yönüyle de ilgimi çekiyor.

Şair olarak tarihe ilginiz var diyebilir miyiz?

Tarihçi değilim tabi. Ama giderek kendimi tarihle daha çok ilgilenir buluyorum ve giderek daha fazla tarih okuyorum. Napolyon’la çok ilgileniyorum, savaşlarla, Birinci Dünya Savaşı’nda Gelibolu’daki savaşlarla ilgileniyorum. Sanırım yaşım ilerledikçe tarihle daha çok ilgileniyorum, yirmili yaşlarımın başında o kadar ilgim yoktu.

Ya seni etkileyen yazarlar? Senin için anlamı çok olanlar kimler?

Çok az var. Sıralamakta zorlanıyorum gerçekten. Okuldayken modernlerden çok etkilenmiştirm. Dylan Thomas, Yeats, Auden gibi. Auden’a deliriyordum hatta, yazdığım her şey Auden stilindeydi. Şimdi ise geriye dönüyorum. Mesela Blake’e bakmaya başladım. Bir de tabi ki, birinin Shakespeare’den etkilendim demesi küstahça ama öyle. Bir kez Shakespeare okuduysanız, artık tamamdır.

Şiir dışında yaptığın başka şeyler var mı? Yapmadığın için pişman oldukların?

Eğer başka bir şeyler yapıyor olsaydım doktor olmak isterdim. Yazar olmanın tamamen zıttı gibi sanırım. Ama küçükken en iyi arkadaşlarım hep doktorlar oldu. Beyazları giyip dolaşarak, doğmuş bebekleri ya da kesilen kadavraları görebilirdim. Çok etkileyici. Ama kendimi iyi bir doktor olmak için gerekli olan o noktaya gitmek için gerekli disiplini sağlayamazdım. Doğrudan müdahele edebilmek, iyileştirmek, dokunmak daha çok bana göre. Belki de şunu söyleyebilirim, doktorlar hakkında bir yazar olduğumda, doktor olmaya göre daha çok mutluluk duyuyorum.

Ancak basit bir konu, şiir yazmak, hayatında seni en çok tatmin eden şey, değil mi?

Ah tatmin! Tatminsizlikte yaşayamam sanırım. Su ya da ekmek gibi bana göre, kesinlikle hayati bir konu. Şiir yazdığımda ya da yazarken kendimi bütünüyle tamamlanmış hissediyorum. Yazdıktan sonra, bir şair olma durumundan, dinlenmekte olan şaire benzer bir duruma geçiyorsunuz hızla. İkisi aynı şey değil. Ancak sanırım şiir yazıyor olmak tecrübesi, muhteşem olan tam da bu.

Hamiş: Röportaj, 1966 Londra basımı “The Poet Speaks: Interviews with Contemporary Poets Conducted by Hilary Morrish, Peter Orr, John Press, and Ian Scott-Kilvery” isimli kitaptan alınmıştır. Çeviri Futuristika! taifesinden Barış Yarsel‘e aittir. –Bkz: https://www.futuristika.org/kultura/edebiyat/sylvia-plath-kendisini-okuyor/
Haz
14
2010
0

Sivil Fanzin No:2

Sivil Sözlük taifesi tarafından neşredilen Sivil Fanzin‘in 2. sayısına https://www.mediafire.com/?mzymowjghyn adresinden ulaşabilirsiniz.

Ayrıca bkz: https://sivilfanzin.blogspot.com/2010/06/sivilfanzin.html

Haz
12
2010
0

Sait Faik (Bedri Rahmi Eyüboğlu)

İstanbul deyince aklıma Sait Faik gelir
Burgaz adasında kıyıda sımsıcak bir çakıl ıslanır
Mavi gözlü bir çocuk büyür döne döne
Mavi gözlü ihtiyar balıkçı gencelir, küçülür
İkisi bir boya geldiler mi sait kesilirler.
Bütün İstanbul’u dolaşırlar
El ele, kol kola, baş başa
Ana avrat küfrederler
Eşe dosta, uçan kuşa
Sivriada’da martı yumurtası toplarlar çilli çilli
Zibâ mahallesinde gece yarısı…
Sabaha Galata’dan geçer yolları
Kahvede maytaba alırlar zararsız bir deliyi:
-Ula Hasan! derler. Gazeteyi ters tutaysun!…
Çaktırmadan gazetesinin ucunu yakarlar fakirin
Sonra… oturup ağlarlar.
(…)

Bedri Rahmi Eyüboğlu
Yeditepe Dergisi, Sayı: 106, 1956

Haz
12
2010
0

Yeditepe Dergisi ve Sait Faik (1956)

Yeditepe Dergisi’nin 1 Mayıs 1956 tarihli 106. sayısını Kadıköy’de, İmge Sahaf’ta buldum. Derginin çoğu sayfası 1954’te (derginin yayımlanışından iki yıl önce) vefat eden Sait Faik’i anmaya yönelik yazılara ayrılmış. Dergide en çok ilgimi çeken Şerif Hulusi’nin aktardığı “Sait Faik’le Geçen Günler” adlı anı yazısı  ve Sait Faik’in kendi elyazısıyla çeşitli tashihler içeren “Ormanda Uyku” adlı öyküsünden bir sayfanın görüntüsüydü.
Bunlarla birlikte, Tahsin Yücel’in 1956 Sait Faik Hikaye Armağanı’nı kazanışına ilişkin bir haber (anlaşılıyor ki Ahmet Hamdi Tanpınar ve eseri yarışmadan çekilmeseydi, Tahsin Yücel’in “Haney Yaşamalı” ile bu ödülü kazanması zordu), Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun “Sait Faik” adlı şiiri (ah Zibâ ah!) ve Turgut Uyar’ın “Göğe Bakma Durağı” adlı şiirinin tarihte ilk kez Yeditepe’nin Sait Faik’e ayrılmış işbu özel sayısında yayımlanmış olması (anlaşılıyor ki Turgut Uyar’ın “Göğe Bakma Durağı” adlı şiiri Sait Faik’le ilişkilendirilmiştir ya da Sait Faik’e ilişkindir) ve Orhan Kemal ile Sait Faik’in Burgaz Adası’nda (Kalpazankaya’da, sahilde… Anlaşılıyor ki Orhan Kemal ve Sait Faik birbirlerine düşman değildirler) çekilmiş bir fotoğrafı beni çoşkuyla doldurdu. (Zy)


***

***

1936 yılının soğuk bir aralık ayı gecesiiydi. İstiklal caddesindeki Petragot kahvesinde cadde tarafındaki pencereye yakın bir masada Cahit Sıtkı Tarancı, Baki Süha Ediboğlu oturuyorduk. Yahya Kemal’in o günlerde Foto Magazin‘de çıkan şiirlerinin güzelliği üzerinde Cahit Sıtkı’nın hayranlık dolu sözlerini dinliyordum. O sırada Sait Faik yanımıza gelip oturdu. Çakır keyif bir hali vardı. Yahya Kemal lâfını yarıda kesip:
-Ölüm kartviziti basan bu şairin methiyesinden bıktık birader! dedi
Cahit Sıtkı’nın şairce;
-Ölümü yaşamak kadar güzel anlatıyor, insanın ölesi geliyor! lafına kulak asmadı, ayağa kalkıp elimden tutarak bana:
-Haydi, kalk, gidelim! dedi.
(Parmakkapı’dan çıkıp, tramvayla Nişantaşı’na Suphi Nuri İleri’nin evine giderler. Evde misafir olan genç bir şair Yahya Kemal’in “Rintlerin Ölümü” adlı şiirini okur.)
Suphi Nuri İleri:
-Doğrusu güzel bir şiir. Güzel, ama hiçbir cazibesi olmayan, insanı allak bullak eden o iç zenginliklerinden yoksun, mermer kadar duygusuz bir kadın gibi güzel. Hatta, mutfak duvarlarını kaplayan süt beyazı fayanslar gibi. Güzel, tertemiz, ama ne yazık ki hiçbir mânası yok. Yahya Kemal’in bu şiiri de öyle. Hemen hepsi de öyledir, diyebiliriz.
(…)

ŞERİF HULUSÎ

***


Haz
10
2010
0

Shakespeare And Company (Barış Yarsel)

“Shakespeare & Co’ya ait bir damga…”

*

Futuristika taifesinden Barış Yarsel, Paris’in en ünlü kitapçısını ziyaret etmiş…
Bkz: https://www.futuristika.org/trend/gezimekan/kitapci-degil-mabed-shakespeare-co

Haz
09
2010
0

Yedinci Yıl

“Sonrasızlık” adıyla yola çıkıp Ağustos 2009 itibariyle adını “Evvel” olarak  değiştirdiğim ve şu an okumakta, takip etmekte bulunduğunuz bu büyük betiği (aksak kolajı) yayımlamaya/oluşturmaya başlamamın üzerinden tam yedi yıl geçmiş…
Kuzey Yıldızı Edebiyat Dergisi günlerinin ardı sıra Sonrasızlık Fanzin’i, Puşt Ahali Edebiyat Platformu’nu, Puşt Ahali Tarifesi’ni (P.A.T!’ı), 491’i, poetik bildirileri, Taş Uçak’ı, görsel işleri, değinileri, duyuruları, anlatıları, şiirleri, dizeleri, ifşaatları, lobutları, buluntuları, efemeraları, Ece Ayhan, İlhan Berk, Kuzgun Acar, Kerim Çaplı, Yavuz Çetin, Sait Faik, Oruç Aruoba gibi hususi ilgileri,  alıntıları, etkinlikleri, tartışmaları, incelemeleri, kitapları, Kadıköy’ü, söyleşileri, izlenimleri, deneyimleri, sahafları, e-kitapları, dergileri, sokak sanatını, dilbilimi, paylaşımları, mücadeleleri ve tüm bunların etrafında yer alan insanları (ve aksine insan olamayanları, o muhterisleri) kısacası her şeyi -ama her şeyi- aklıma getirdiğimde sözkonusu yedi yıl bana yetmiş yıl gibi geliyor…
Bu kalabalık beni yoruyor ama mutsuz etmiyor. Aksine umut veriyor, zinde tutuyor… Ve bu yükün insanı insan eden akkor sahiciliğini yaşamım boyunca taşımaya, çoğaltmaya devam edeceğim.
Sonuçta, ölene kadar yazmaya kararlıyım, ama bunu kimseye önermiyorum. (Zy)

“Aksak Kolaj Nedir, Niyedir?”
ya da
“Tarihçe”

Çünkü,

bu kadar retoriğe ve kozmopolit yaşama karşın çelişkisiz bir bütün olmak çok zor artık. Bunu kabul etmeliyiz. Günümüz metinlerinde dizge, kurgu ve kronoloji yavaş yavaş değerini, işlerliğini yitiriyor. En başta bunu hissettim. Sonra da kendimi şurada buldum;  “çağrışımlar” ve “yan anlamlar”la ilerleyen, anlatmak yerine sezdirmeyi yeğleyen, “öncesi” ile “sonrası” yitmeye yüz tutmuş, nedensellik, planlama ve mühendislik güdüsü  azaltılmış -hatta yok edilmiş- bir şeyler (betik) oluşturulmalı… Ancak tümüyle de saçmacılık oynayamayız; yani “aksak” da olsa üç aşağı beş yukarı bir tını, bir duruş olmalı, sezdirilmeli… “Parçalar” olmalı ve araya “sus”lar konmalı… Bu garip betik, hangi edebiyat akımından ya da yazınsal türden, hangi eserden olursa olsun sadece fragmanlar tarafından oluşmalı… Metinler ve onların oluşturduğu kolaj, İlhan Berk’in deyişiyle “bir cehennem provası” gibi işlenmeli, seçilmeli… Bir adım daha ileri giderek, oluşturulan bu kolajın fragmanları da aksamalı, serbestleşmeli, yeni metinlerle, geribildirimlerle ve kesitlerle büyümeli, stokastik süreçler gibi, bir sarhoşun bir çizgi doğrultusunda yürümesi -aslında yürüyememesi- gibi ilerlemeli ve bütününe bakıldığında atonaliteye benzer bir şeylere(betik) ulaşılmalı…
İşte okuduğum, dinlediğim ve yazdığım metinlerin  arasından tuttum, “parçalar” aldım. Bunlar benim “yazın” sezgilerime ve  kafama  göre güzel “şey”ler; deyişler, söylemler, olaylar, dizeler, tümceler, haberler, karakterler… Sonra da onları buraya -bu blog sitesine- kaydettim. Aynı zamanda benim için büyük bir “alıntı defteri” varoldu. “Aksak Kolaj” fikri böyle çıktı; bir büyük “betik” oluşturmanın coşkusu –belki de özgürlüğü- tüm bunlar…  Ve bir akıl karışıklığı, bir yandan da “kayıt altına alma güdüsü”…
Daha önce (2003-2006) bu işi “sonrasızlık” adında basılı bir fanzin yayımlayarak gerçekleştiriyordum. Fanzin İstanbul/Kadıköy’de 100 adet basılıyor ve dağıtılıyordu. 2006′da internet üzerindeki yeni teknolojiyle (blog sistemiyle) birlikte  “sonrasızlık” adını verdiğim/dikiş attığım bu “aksak kolaj” daha büyük, sınırsız ve işlek hale geldi… Geribildirimlerin, yan metinlerin, açılımların da eklenebileceği bir “cehennem yeri” oldu.
Olsun da.

 

Not: “Sonrasızlık Fanzin”, Ağustos 2009′da adını “Evvel” olarak değiştirmiştir.

 

Vurgu Hamişi:
Kısacası, tüm dediklerim bir yana, büyük bir “betik” oluşturmak düşüncesinin coşkusu yüzünden oldu her şey.

*

Zafer Yalçınpınar (2003-2010)

Haz
02
2010
0

Bir “Renklem” Olarak “Favela”

Bkz: https://www.archdaily.com/62689/favela-painting/

 

Hamiş: Jeroen Koolhas and Dre Urhahn’ın boyamaları bana “Renklem” kelimesini icat ettirdi. (Zy)

May
31
2010
0

Sadece şiir. Başka hiçbir şey istemiyor canım. (Nâzım Hikmet)

(…)
(İlya) Ehrenburg, Nâzım’a sordu bu kez:
-Ya siz, Nâzım, neler yazıyorsunuz şu ara?
-Sadece şiir. Başka hiçbir şey istemiyor canım. Bir dönem geçirdim, birkaç yıl kadar süren, hemen hemen 1958’e kadar. Tek bir dize yazamaz olmuştum. Bitti bu iş diye düşünüyordum. Şimdi yitirdiğim bu zamanı telafi ediyorum.
-Evet, çok iyi anlıyorum sizi. Benim de birçok kez şiirle böyle bir şeyler geçti aramda. Kaprisli şeydir şiir.
(…)

Nâzım’la Söyleşi, Vera Tulyakova Hikmet
Çev: Ataol Behramoğlu, Cem Yayınevi, 1989

Bkz: https://urun.gittigidiyor.com/VERA-TULYAKOVA-HIKMET-IMZALI-NAZIM-039-LA-SOYLESI_W0QQidZZ17892622


May
30
2010
0

Sesin Çekirdeği (Roland Barthes)

“Çalıntı” Müzik Kültürü Dergisi’nin Mart 1993 tarihli ilk sayısında yayımlanan “Sessin Çekirdeği” adlı yazıya https://zaferyalcinpinar.com/sesincekirdegi.jpg adresinden ulaşabilirsiniz. Sıkı kuramcı Roland Barthes’ın töze nüfuz eden bu yazısını Ogan Güner çevirmiş…

May
28
2010
0

491’e BEŞ!

491‘e BEŞ!

“Kilosu kaça gelir?”

https://zaferyalcinpinar.com/491bes.pdf

*

Yokoluşlarının ağıtını yazan o kifayetsiz muhterislerle senin ilgilenmeyişinin 2010’daki  yüzüdür 491
DÖRTDOKUZBİR “Evvel Fanzin” cakasıdır ve Kadıköy tribidir.

491‘in tüm sayılarını https://zaferyalcinpinar.com/491.html adresinden indirebilirsiniz.

E-posta: dortdokuzbir@gmail.com

May
24
2010
0

“Şiir, şairin dünyaya bakışındadır.” (İlhan Berk)

İlhan Berk‘in söyleşilerini birer  “poetika belgesi” olarak  çok önemli, sahici ve öğretici bulmuşumdur her zaman… Aşağıda,  YKY tarafından yayımlanan “Kanatlı At” adlı kitabın tüm baskılarında  (1. baskı 1994, 2. baskı 2005) yer almayan bazı önemli söyleşilerden çeşitli alıntılar bulunmaktadır. İlhan Berk’in kıyıda kalmış bu söyleşilerinden yaptığım bazı alıntıları (bazı sözlerini) birer buluntu olarak da değerlendirebilirsiniz. (Zy)

İlhan Berk: (…)Önce nedir gerçek şiir bunu bir yol düşünelim. Gerçek şiir, aslını ararsak, konuda değildir bir kere. Şairde şairin dünyaya bakışındadır, o kadar, beş altı yıl önce şiiri, şiir yapanın konu olduğunu ben de buz gibi söylerdim. Bugün iyi şiirin, gerçek şiirin konuyla ilgisi olmadığını söylüyorum. Şair için bütün mesele, eşyaya, dünyaya bakıştadır. Ben iyi şiiri, kötü şiirden, sadece, şairin eşyaya bakışıyla, metoduyla ayırırım. Ne demek şairin dünyaya, eşyaya, bakışı? Hayat ve dünya hakkında yanlış fikirler vermemek. (…) İyi, gerçek, ileri şiir konuda değildir hasılı. Sonra sanatçının sorumluluğu nedir? Dünyayı umutsuzluktan kurtarmak, yaşamayı güzel yapmak bence. Az şey mi bu?
(Yeditepe Dergisi, 7 Haziran 1953, Sayı:38)

İlhan Berk: (…)Beni şiirin kendisi ilgilendirir. Şiirin kendisi demek de yapısının gerektirdiği kuruluş nedenleridir. Bunlar da şiirin dışında değil içinde gelişirler. Uyumdan anladığım budur. Ya da uyum benim için şiirin yapısından başka bir şey değildir. (Ilgaz, 7 Ekim 1964)

İlhan Berk: (…)Söze dayanan şiire bağlıyız. Bizde şiir düzyazı ile birlikte düşünülür. Düzyazının bütün ilkelerini şiirden ister. Düzyazı gibi şiiri bağlamak ister. Biliyorsunuz, Sartre’ın dergisine, Les Temps Modernes’de, şiire yer vermemesini kimse anlayamamış, sonunda düzyazıyla, şiirin ilkelerinin ayrı ayrı şeyler olduğunu Sartre ortaya koymak gereğini duymuştur. Şiirin, düzyazı gibi bağlanamayacağını ilk o açık seçik yazmıştır. Şiir daha önce bir konuşmamda da söylediğim gibi, tek çizgilidir bizde. Bir iki ozanın koyduğu çizgi vardır. O çizgilere üşüşülmüştür. Bütün yeniliğin o iki çizgide olduğu sanılır. (…) Şenlikname şiirin kırk türlü yazılabileceğini gösteriyor. Kapalılığı, şiirin belli çizgilerine alışılmış, belli anlayışlar edinmiş kişiler için daha çok. Dünya şiirine açık olan biri için bir kapalılığı yoktur. Ben şiirin kırk türlü yazılabileceğine inandığım için, şiir yazmayı her gün yeni yeni öğreniyormuşum gibi bir tavır korum. Bu benim kendi yapım, kendi yöntemimdir. Buraya çok uzun yollardan geldim. Bir yığın çıkmaz sokaklardan döndüm, ama geriyi biliyorum. Geriye onun için bakmam.
(Yeditepe Dergisi, 9 Ocak 1973)

İlhan Berk’in söyleşilerinden…

Hamiş: Evvel Fanzin kapsamında yayımlanan tüm İlhan Berk ilgilerine https://zaferyalcinpinar.com/blog/?tag=ilhan-berk adresinden ulaşabilirsiniz.

May
19
2010
0

Uygar, zarif ve adaplı.

(…)Uygar, zarif ve adaplı. Bıçkınlığı kafa vurma hamlığından boks inceliğine vardıracak kadar zarif. Öncelikle de “iyi” bir insandı. İyi olmaktan başka çaresi olmadığı için iyi olanlardan değil, zekâsının tüm yeterliğine ve kıvraklığına rağmen iyi olmayı seçtiği için özellikle vurguluyorum bu yanını. Kuzgun, çok sevdiği ve çok sık kullandığı iki deyimle, “mübalağa cenk” bir yaşamı “kına gibi un” halinde öğüttü. “Soyut heykeller yaptı” diye yazıyor ansiklopedilerde. Soyut heykeller midir Kuzgun’un yapıtları? (…)
Belki de Kuzgun, en coşkun sevgiyi, en içten saygıyı beslediği annesini yüceltmek adına (…) belki bir ağıt diye yonttu tahtaları, biçimlendirdi çivileri, demirleri.
Malzemelerini seçimindeki nedenler nedir? (…)
Belki kendisinin de ömür boyu cevabını aramadığı bir yığın soru bıraktı ardında. Ancak, sanatçı olarak kimsenin tartışamayacağı bir gerçeği vardı.
“Adam”lık sanatının büyük ustasıydı Kuzgun.

Seçkin Selvi (Cılızoğlu)
Gergedan Dergisi, Sayı:17, 1988

May
17
2010
0

Sergi: “polikinik dilemma” (Hakan Kamışoğlu)

“polikinik dilemma – resimli görüngü”

by Hakan Kamışoğlu

27 Mayıs- 18 Haziran 2010
Ak Galeri
/ Altıpatlar Sok. No: 12 Çukurcuma-Beyoğlu
Açılış: 27 Mayıs 2010 / 18:00
*

Hamiş: Hakan Kamışoğlu’nun bazı çalışmalarının görüntülerine https://hakankamisoglu.blogspot.com ve https://polikinikdilemma-g34.blogspot.com adreslerinden ulaşabilirsiniz.

Powered by WordPress | Theme: Aeros 2.0 by TheBuckmaker.com