Yankı Odası‘nın 10. Bölümü’nde Turgut Uyar’ın 97. doğum gününü özel bir yayınla kutladık… evvel.org arşivinde yer alan Turgut Uyar başlıklı paylaşımlara https://evvel.org/?s=Turgut+Uyar adresinden ulaşabilirsiniz.
Yaz döneminde olmamız sebebiyle canlı yayınlarımız seyrekleşecek. Ekim 2024’e kadar 10 veya 15 günde 1 canlı yayın gerçekleştirmeyi planlıyoruz. Ekim 2024 itibariyle ise her Pazar, 23.00’da canlı yayında olacağız. Yaz dönemindeki canlı yayın tarihlerimizi ve saatlerimizi sosyal medya hesaplarımızdan takip etmenizi önemle rica ediyoruz. (instagram: @evvelfanzin twitter: @calmayan)
2005 yılında Özel Bodrum Hastanesi’nin yayımladığı “Aspirin” adlı yerel dergide İlhan Berk‘le gerçekleştirilen bir söyleşi bulunuyor… Fevzi Demirtaş ve Berrin Tuna tarafından gerçekleştirilen söyleşide İlhan Berk, Bodrum’u, Bodrum’a yerleşme nedenlerini ve Bodrum’un yerel halkıyla birlikte yaşama sürecini dile getiriyor….
(Söyleşiyi okumak için görsellerin üzerine tıklayınız…)
Yankı Odası‘nın 9. Bölümü’nde ‘kara gerçeğin sivil şairi Ece Ayhan‘ı saygıyla andık ve evvel.org arşivinin içinde gezindik…
Ece Ayhan odağında gerçekleştirmeyi planladığımız özel yayınlarımız kısımlar halinde devam edecek…
evvel.org kapsamındaki 20 yıllık Ece Ayhan arşiv çalışmalarımıza (ve çalışmalarımızın detaylı indeksine) https://evvel.org/eceayhanindeksi.pdf adresinden ulaşabilirsiniz. Ece Ayhan için hazırladığımız web sitesi ise burada…
Yaz döneminde olmamız sebebiyle canlı yayınlarımız seyrekleşecek. Ekim 2024’e kadar 10 veya 15 günde 1 canlı yayın gerçekleştirmeyi planlıyoruz. Ekim 2024 itibariyle ise her Pazar, 23.00’da canlı yayında olacağız. Yaz dönemindeki canlı yayın tarihlerimizi ve saatlerimizi sosyal medya hesaplarımızdan takip etmenizi önemle rica ediyoruz. (instagram: @evvelfanzin twitter: @calmayan)
Ece Ayhan’ın vefatından kısa bir süre (birkaç yıl) önce Öküz Dergisi’nde yayımlanan son günce metinleri Ece Ayhan’ın kitaplarında yer almıyor ve fazla bilinmiyor… Ece Ayhan yaşamı ile poetikasına ilgi duyan okurlarımızla (ve edebiyat tarihçileriyle) işbu “çevik ve etkili” metinleri -20 küsur yıl sonra tekrarlayıp, vurgulayıp- paylaşmaktan mutluluk duyuyoruz. (Zy)
(Günceleri okumak için üzerlerine tıklayınız..)
Öküz Dergisi Arşivi’nden… Ece Ayhan’la gerçekleştirilmiş bir röportaj! (Okumak için resimlerin üzerine tıklayınız..)
Ferit Edgü’nün vefatı üzerine, kendisinin kaleme aldığı Do Sesi adlı hikâyeyi düşündüm öncelikle… Ada Yayınları’nın kültür-sanat, edebiyat ve şiir alanında etkisi büyüktür; Ada Yayınları’nın eserleri bize “koleksiyon değerinde/niteliğinde kitap yayınlamayı” öğretmiştir. Zamanında Ece Ayhan’a çok yardımı da dokunmuştur, sanıyorum #FeritEdgü’nün… Ama tabiî sonuçta kimse melaike değil! Bu gerçeğin de farkındayım. Ve fakat “bu dünyanın kavgası bu dünyada kalır!” demişti Ece Ayhan bir mektubunda… Allah rahmet eylesin, taksiratını affetsin. (Zy)
(…)
89/ Unutma, ne kadar koşarsan koş, duracaksın.
(…)
91/ Adımlarını sayarak varacağın yere varamazsın.
(…)
105/ Baltasız kul olmaz.
106/ Saat kulesinden zaman görülmez.
107/ Unutma 9, 8’den sonra değil 10’dan önce gelir.
(…) “Rüzgârı düşünüyorum” deseydim, inanır mıydın buna? Örneğin, rüzgârın resmi nasıl çizilir, nasıl boyanır? Evet, eğilmiş ağaçlar, uğuldayan tepeler, dolgun yelkenler, sallanan yapraklar, vuran kapılar, kepenkler, toz bulutları: Hızla büyüyen sarmaşıksı bir duygu. Ancak, hiçbirisi rüzgârın anlamını karşılamıyor: Bunlar rüzgârı algılamamızı sağlayan imgeler, göstergeler; yani, gördüklerimiz: Rüzgârla -rüzgârın etkisiyle- devinen şeyler bunlar, rüzgâr değil. (…)
2015 yılında Uğur Yanıkel’le birlikte ‘Rüzgâr Defteri’ adlı metnimi orjin alarak başladığımız, ardından da ‘İmgelemin Özgürleşmesi’, ‘Ece Ayhan’ ve ‘İkinci Yeni’nin şiirsel alan derinliğine doğru genişlettiğimiz söyleşiden bir bölüm aşağıdadır. Bu söyleşinin özel bir öneme sahip olduğunu dile getirmeliyim: Bu söyleşi, yazdığım bir metnin imgesel imkânlarının yanı sıra semantik etkileşimlerini de sınayan, beni yeni düşünce merhalelerine götüren, kendi metnimin anlamını daha tutarlı bir şekilde görebilmemi sağlayan tam bir ‘poetika çalışması’ oldu. Uğur Yanıkel’e ne kadar teşekkür etsem azdır… (Zy)
Uğur Yanıkel: Oyun Yayınevi tarafından geçtiğimiz ay yayımlanan Rüzgâr Defteri, adalarda ‘örülmüş’ bir anlatı, zaten kitabın giriş kısmında da bunu açıkça dile getiriyorsun. Kitabı okuduğumda şunu fark ettim; evet, ada kültürünün etrafında yoğun bir şekilde ‘dolaşıyorsun’ ancak bir şeyi ‘yakalıyorsun’, rüzgârı… Rüzgârı yakalıyorsun ve rüzgâr üzerinden derinlemesine bir sorgulama, analiz sürecine girişiyorsun. Ancak, burada bahsettiğim sorgu ve analiz, duyusal alan üzerinden ilerliyor. Bu süreçten sonra da rüzgârı adeta modelliyorsun. İfade etmeliyim ki bahsettiğim bölüm, beni en çok heyecanlandıran, etkileyen bölümdü. Çünkü rüzgârın işlevini, oluşumunu biliyoruz ve tüm bunların doğaya ve canlılara yansımasını görebiliyoruz, ancak kendisini göremiyoruz somut bir şekilde. Görünmeyeni görünür kılman beni heyecanlandırdı açıkçası. Ayrıca bu modellemeyi yapabiliyor olmanda imgelem gücünün yanı sıra geçmişteki eğitim sürecinin ve çalışma hayatının da etkisi olduğunu düşünüyorum. Sen bu konuda neler diyeceksin?
Zafer Yalçınpınar: Ne diyeyim; tutarlı, doğruya yakınsayan sözler bunlar… Sorduğun soruda ‘analiz ve modelleme’ diyerek tespit ettiğin durumun nedeni, Rüzgâr Defteri’ni yaşarken -ya da ‘rüzgâr’ denen şeyi düşünürken- elde ettiğim bulguları, görüngüleri alegorik bir dille işlemeye, örmeye çalışmamdır. Bu alegorik dilin bir tür eksiltme hareketi sonucunda oluştuğunu söyleyeyim: Defterin başlangıçtaki, yaşandığı ândaki gerçekliğini değiştirerek ‘rüzgâr’ olgusunun işaret ettiği düşünsel alanı daha belirgin, göz önüne getirilebilir ve nihayetinde ‘sorgulanabilir’ kılmaya çalıştım. Yani, matematikle özdeşleştirerek ifade edersem; yazdığım metnin sürekli olarak türevini aldım ve ‘rüzgârın anlamı’ diyebileceğimiz alegorik bir katmana ulaştım. Bahsettiğim bu işlek kulağa zor, karmaşık, saçma ve tuhaf geliyor olabilir. Basitleştirirsek; ‘rüzgâr’ denen şeyi önce anlayıp sonra da anlatmaya çalıştım. Bunu da metindeki düşünselliği ve imgeselliği dengeleyerek kotarmaya gayret ettim. Aslında, Rüzgâr Defteri’ndeki işleğin ne olduğunu anlatmak için Almanca’da güzel bir fiil vardır: ‘dichten’. Oruç Aruoba bu kelimeyi “şiir olarak kurmak” şeklinde çevirir. Ludwig Wittgenstein bir yazısında “Felsefenin aslında şiir olarak kurulması gerekir.” diyor. Ben de bunu yapmaya çalıştım. ‘Rüzgâr’ olgusunu şiirlemeye, rüzgârın varoluşunu ‘şiir olarak kurmaya’ gayret ettim. Rüzgâr Defteri’nin adalar kültürü ve geçmiş çalışma hayatımla olan ilgisinden önce, bu bahsettiğim ‘şiir olarak kurmak’ meselesi çok daha belirleyici ve önemli… Bunun üstünde durmalıyız sanırım. Bütün bu sözlerimden ve açıklamalarımdan ne anlaşılıyor? Sence nedir Rüzgâr Defteri? Felsefi bir metin mi, şiir mi? Nedir sence?
Uğur Yanıkel: Aslında tüm bu bahsettiklerinin bir çıktısı olarak şunu söyleyebilirim, Rüzgâr Defteri tek tığ ile örülmemiştir. Yani, oluşma, örülme evresindeki ilerleyiş, izlenen yol, yöntem bakımından baktığımızda ve bunun yanında kitabın içeriğindeki rüzgârı anlamaya yönelik sorulan soruların yönlendiriciliği bakımından felsefi bir ‘tığ’ kullanılmış diyebilirim. İkinci tığ ise senin de bahsettiğin ‘şiir olarak kurmak’ fiilinden de yola çıkarak erişilen şiirsellik ya da içeriğinde şiirsel bir tını barındıran imgelem. Tüm bu söylediklerimden de anlaşılacağı üzere Rüzgâr Defteri için yalnız başına bir ‘felsefi metin’ ya da bir ‘şiir’ diyemem. Rüzgâr Defteri, yazarının gördükleri, yaşadıklarının bir sonucudur en nihayetinde, dilin kendine özgü bir biçimde kullanılmasından dolayı yine bu temel üzerinden tanımlanabilir, diye düşünüyorum. Zaten, Rüzgâr Defteri dahilinde ve haricinde de böyle düşünüyorum. Yani mesela, bugün artık, ‘şiir’ kavramını gördüğümüzde ya da duyduğumuzda ‘kafamızın içinde’ ne kendini gösteriyor? Bu çok önemli. Şiirin ‘dinamik öz’ diyebileceğim ya da kavramlar üstü bir ‘şey’ olduğunu düşünüyorum. ‘Dinamik öz’ dememi şöyle bir örnek vererek açıklamaya çalışayım: Ateş böcekleri geceleri parıldayan bir böcek türüdür, yani gündüzleri ışık saçmazlar, hâl böyleyken gündüz bir ateş böceğini -tanıyıp- gördüğümüzde, gözümüzü kapatıp elde ettiğimiz ‘karanlık’, ateş böceğinin parıldamasına neden olmaz. Üstelik ateş böceğini de göremeyiz. Bu örnekte bana göre asıl ‘şiir’ ateş böceğidir. Yani o ‘dinamik öz’ dediğim kısıtlandırılamayan, ‘gözümüzü kapattığımızda’ görünmeyen ‘şey’dir. Buradan hareketle şiirin alışılmış bir biçime(forma) artık gerek duymadığını söyleyebilirim. Bana kalırsa şiir bunu aşan tek türdür; bir biçime(forma) ihtiyaç duymadan varlığını sürdürebildiği için… Bu bağlamda dilin ve kelimelerin göz önünde olmadığı ‘şeylere’ bakalım; yanmış bir filmi banyo ettiğimizde elde ettiğimiz görüntü, ufak bir çocuğa oyalanması için verilen kâğıt ve kalem ile çocuğun yaptığı çizim -ki çocuk genelde o kâğıdı rastlantısal olarak karalar yani ‘rüzgâr’ı çizer-. Verdiğim örnekler çoğaltılabilir elbette. Ancak bu verdiğim örneklerin ve daha fazlasının kişisel sezme yetimiz ile farkında olabiliriz. Rüzgâr Defteri’nin benim için asıl önemi, senin bahsettiklerini saklı tutarak söylüyorum, buradan geliyor. Çocukken hepimiz rüzgârı ‘modellemişizdir’ ancak bunun rüzgârı görünür kılıyor olduğunu bilmeden, farkında olmadan. Rüzgâr Defteri ile şahsen bu farkındalığı kendime kazandırdım. Peki, sen, Rüzgâr Defteri’ni oluştururken, ‘rüzgârı keşfettin’ diyebilir miyiz? Eğer öyleyse, bu keşfin Rüzgâr Defteri dışında bir yansıması oldu mu sende?
Zafer Yalçınpınar: Doğduğumdan beri her yılın belli bir dönemini adada yaşıyorum. Ada yaşamında, denizin hareketini belirleyen rüzgâr çok önemlidir. İnsan için ‘düşünmek’ ne ise ada için de ‘rüzgâr’ odur. Rüzgâr sürekli yaşamı değiştirir, hemen her şey rüzgâra bağlıdır adalarda… Rüzgâr Defteri’nin yazım sürecini yaşamsal düzlem üzerinden anlatayım o zaman… 2013 yılında Duygu Gündeş’le birlikte Bozcaada’da tatile gittik. Bu tatilde, konaklamak için Bozcaada’nın kıyı şeridinde bulunan popüler mevkilerden birini değil de, daha içrek, adanın kuzeydoğuya bakan tarafında bulunan bağ ve bahçelerin ortasında, salaş diyebileceğimiz bir yer seçtik. Bu mevkide, tatilin ilk ânından son ânına kadar rüzgâr hiç durmadı, sürekli ve kuvvetli olarak kendini hissettirdi. Sürekli esiyor, bir şeyler anlatıyor, sürekli bir şeyleri düşünüyor, düşündürtüyor gibiydi. Bu yaşantı parçasında, Rüzgâr Defteri’nin ilk orjini oluştu; belirleyici kavram, metne eşlik edecek olan odak noktası bu ‘süreklilik’ti. Diğer orjin ‘rüzgârın etkinliği, etkililiği’ydi. ‘Devinim’ olgusuyla birlikte ‘rüzgârın yaşama düşünce katması’ da defterin temel eğretilemesidir. Bu orjinler ya da ‘mihenk noktaları’ üzerinden defterin örülümü, yazımı bir tam yıl boyunca sürdü. Marmara Adası’nda, 2014 yılında, fırtınalı bir gecede deftere son noktayı koydum. Bu başlangıç ve bitiş arasında oluşan imgelemin, evet, konuşmamızın başında da vurguladığın gibi matematik ağırlıklı eğitim sürecimden, para kazanmak için bir on yıl kadar çalıştığım bilim kurumundan tut da bulanık mantığa veya dilbilim felsefesine olan ilgime ve araştırma çalışmalarıma kadar uzanan bir arkaplanı olduğunu söyleyebiliriz. Ancak, önemli olan defterin yazımındaki tetikleyici kıvılcımlardır. İlk denklemdir. Daha önce de ‘Çalmayan’(Eylül 2014, Kendi Yayınları) adlı şiir kitabımı okuyan bir arkadaş şiirlerimi ‘matematiksel’ bulduğunu ifade etmişti. Sence, şiir ve matematik arasında belirgin bir ilişki var mı? Sembolik anlatım ekolünde, Bilge Karasu’da veya Rüzgâr Defteri’ndeki alegorik katmanda bu türden bir ilişki mecburiyet hâline mi dönüşüyor? Ece Ayhan, bir yazısında, ‘İkinci Yeni logaritmalı şiirdir.’ der. Peki, şimdi ben kalksam, ‘şiirsel önerme’ ya da ‘imgesel önerme’ diye bir şeyler, kavramlar atsam ortaya, bu ifadeleri duyduğunda aklına neler gelir, ilkin?
Uğur Yanıkel: ‘Şiir ve matematik’ dendiğinde akla ilk gelen şey ‘ölçülü şiirler’ oluyor. Ancak buradaki biçim odaklı ilişkiyi bir kenara bırakırsak, sanırım şiir ve matematik arasındaki ilişkinin temel belirginliği soyut düşünce ya da soyut düşünebilme becerisinden geliyor. En genel tabiri ile matematik, evren ve zaman içerisinde bulunmayan ancak akılda varlığını sürdüren, soyut zeminde düşünebilmenin sonucudur. Şiirde de böylesi bir soyut zeminin varlığından söz edebiliriz. Formüleri, sayısal bir dili olsa da bu sayısal dilin çözümlenme süreci analitik düşünceyi ortaya çıkarır, sonrasında da güçlendirir. Bu analitik düşünce hayatla, yaşamla, varlıklarla bir bağ kurmaya yönlendirir insanı. Bu bağ ile imgelem gücünün birleşimi de Rüzgâr Defteri’nde kendini hissettiriyor. İlk başta söylediğin ‘…matematikle özdeşleştirirsem sürekli türevini aldım’ sözü de buna delil olarak gösterilebilir… Şimdi, Rüzgâr Defteri’ndeki alegorik katmanda ise tüm bu ilişkinin mecburiyet hâlinden ziyade kendiliğinden oluştuğunu düşünüyorum, az önceki açıklamalarıma dayanarak. (…)
“Marmara Adası’nın yerel tarihini didik didik araştıran, 10 yılı aşkın süredir adaya dair bulduğu her materyali bir ipucu olarak değerlendirip tanıklarına ulaşan, titiz bir araştırmacı yazar H. Can Yücel. Bu tanıkların anlatıları kadar, Can’ın bir satır bilgiyi doğrulamak için kimi zaman sahaflarda, kimi zaman kütüphanelerin arşivlerinde geçirdiği saatleri biliyorum. Nihayetinde Marmara Adası’nın balıkçılık abecesi, ilmek ilmek dokunarak hazırlanan bu kitapta vücut buldu. Kılıç avına haftalar önceden hazırlanan adalı balıkçıların heyecanından tutun, Marmara sokaklarının tuzlu balık koktuğu günlere uzanan bir serüven! Avcılığın sünger için olanı da var, ıstakoz için olanı da… Elbette denizi yurdu bilen, haftalarca eve dahi uğramdan denizle hemhal olan yılların emektar balıkçı reisleri de anlattılar Marmara Denizi’nin heybesinde sakladığı bereketli avları, dalgaları ve fırtınadan önceki sessizliği…
Ada köyleri tek tek incelendi. Kahvelerde demli çay, dillerde 1920’lerden günümüze dek uzanan Marmara Adası’nın denizcilik ve balıkçılık hikâyeleri bitmedi. Onlarca tanığın anlatıları, yüzlerce fotoğrafın kitap için arşivlenmesi, sayısı belirsiz efemeranın derlenip kitaba katkı sunacak hale getirilmesi ve saatler süren kayıtların deşifresinden sonra Can’ın 10 yıllık emeği ‘İstinora Sabah Volisi’ kitabı hem Marmara Adası için, hem de Türkiye balıkçılığı için bir başvuru kaynağı olacağı kuşkusuz.” (Mustafa Dermanlı, Arka Kapak Metni’nden… )
” (…) Kısıtlı yaşam döngümüz içinde, profesyonel işimden arta kalan zamanlarda ada ile hemhal olup, 2014 yılında başlamıştım balıkçıların anlattıkları her şeyi not etmeye. Reisler, konserveciler, tuzlamacılar, oltacılar, zıpkıncılar, alamanacılar, gırgır sahipleri, süngerciler, lambacılar ve daha kimler kimler… Onlarca balıkçılık hikâyesini biriktirirken, fotoğraflar, anılar, saatler hatta günler süren kayıtların deşifresi, arşiv taraması, resmi kayıtlar ve neşredilmiş yayınlarda Marmara Adası’nın yüz yıllık balıkçılık geçmişini araştırmış, karanlıkta kalan, bilinen ancak hakkında yazılanlardan tatmin olunmayan konuları mümkün mertebe aydınlığa kavuşturmaya çalıştım.
Yayınlanmış birçok eser ki içlerinde en çok İstanbul Balıkhanesi eski müdürü Karekin Deveciyan’ın Türkiye’de Balık ve Balıkçılık adlı eseri ve Hamdi Arpa’nın Balıkçılık Tarihimizden Notlar adlı araştırmasından faydalanmakla beraber, Marmara Adası özelinde kalmaya ve yerel anlatıları ön plana alacak şekilde ilerlemeye özen gösterdim. Mümkün mertebe bol görselle anıları canlandırmaya, gelecek kuşakların hafızasında yer edecek bir kaynak eser meydana getirmeye çalıştım. Ada merkezi Marmara ile sınırlı kalmayarak Cumhuriyet döneminde balıkçılığı ile adından söz ettiren adanın diğer yerleşimleri; Asmalı, Topağaç, Gündoğdu ve Çınarlı’daki balıkçılarla da görüşerek, balıkçılık faaliyetlerini sisli hatıralardan ve tarihin tozlu sahifelerinden çıkartıp, fotoğraflarla da bezeyerek okuyucunun beğenisine sundum. 526 sayfayı, okuma yazmayı henüz öğrenmemiş çocukların bile ilgi duyup karıştırmasını düşleyerek, dört yüze yakın görsel-fotoğraf ile süsledim. Her konu başlığı birbirinden kıymetli bilgiler içermekte. Yaman Koray’ın Deniz Ağacı romanının Marmara Adası üzerinden çözümlemesi, Kanlı Deniz (1974) filminin ayrıntıları ‘Kılıç Avı’ bölümünü daha da zenginleştirdi. Sanıyorum kitapta en çok ilgi çekecek konulardan biri de Halkevleri ve Köy Enstitüleri’nden bile önce, 1928 yılında Marmara Adası’nda açılmış olan Türkiye’nin ilk Balıkçılık Mektebi’dir. Bu konuda yazılmış en ayrıntılı yazı olduğunu düşünmekle birlikte ilk kez gün yüzüne çıkacak anlatılar olduğunu da belirtmek isterim. Slowfood Marmara Topluluğu’nun kurucusu Ebru Köktürk Koralı’nın önerisiyle kitabın sonuna balık yemeklerini de ekleyerek Marmara Adası’nın balıkçılık kültürünü tüm yönleriyle yansıtmaya çalıştım. (H. Can Yücel)(Kitaba dair sunuş metninin tamamını okumak için tıklayın…)
Yankı Odası‘nın 8. Bölümü’nde ‘kara gerçeğin sivil şairi Ece Ayhan‘ı saygıyla anıyoruz.
Ece Ayhan odağında gerçekleştirmeyi planladığımız özel yayınlarımız önümüzdeki günlerde kısımlar halinde devam edecek…
evvel.org kapsamındaki 20 yıllık Ece Ayhan arşiv çalışmalarımıza (ve çalışmalarımızın detaylı indeksine) https://evvel.org/eceayhanindeksi.pdf adresinden ulaşabilirsiniz. Ece Ayhan için hazırladığımız web sitesi ise burada…
Yaz döneminde olmamız sebebiyle canlı yayınlarımız seyrekleşecek. Ekim 2024’e kadar 10 veya 15 günde 1 canlı yayın gerçekleştirmeyi planlıyoruz. Ekim 2024 itibariyle ise her Pazar, 23.00’da canlı yayında olacağız. Yaz dönemindeki canlı yayın tarihlerimizi ve saatlerimizi sosyal medya hesaplarımızdan takip etmenizi önemle rica ediyoruz. (instagram: @evvelfanzin twitter: @calmayan)
İlhan Berk‘in 1952 yılında Yeditepe’den yayımlanan “Günaydın Yeryüzü” adlı 3. şiir kitabından… Fethi Karakaş çizimleri… (Resimleri büyütmek için üzerlerine tıklayınız.)
EVV3L’in yıllardır sıkı dost ve takipçilerinden olan Borges Defteri ekibi, Ece Ayhan’la 2000 yılında Mehmet Çetin tarafından gerçekleştirilen özel bir söyleşiden parçaları ve söyleşiye dair notları geçtiğimiz günlerde tekrardan gün ışığına çıkardı… Ece Ayhan çalışmalarımızı bütünlediğimiz arşivimizde yer alması için gün ışığına çıkan bu söyleşiden parçaları Borges Defteri’nin sunu metniyle birlikte aşağıda aktarıyoruz. Söyleşideki ifadelerin tam metnine https://borgesdefteri.blogspot.com/2024/07/#3268346719410639065 adresinden ulaşabilirsiniz. (Zy)
“Ece Ayhan’la birkaç saat…” başlıklı söyleşi 2000 yılında gerçekleşti. “Kunduz Düşleri” dergisinin 6. sayısında yayımlandı (2002). Söyleşinin tam metni defter arşivinde bulunuyordu, her nedense bugüne kadar tekrar yayımlanmadı bu önemli söyleşiyi. Kısmet 2024 yazınaymış. Ece Ayhan, içinden geçeni olduğu gibi aktarmış bu söyleşide. Aslında bir gün uygun bir zaman diliminde Şair Süha Tuğtepe’nin Ece Ayhan’la olan ev arkadaşlığı günlerini anlatmalıyız. İki şairin mizah dolu anıları. Bütün bu anılar bizde saklı durmasın isteriz, edebiyatımızın “şifahi tarih” sayfalarına kaydolmalı. Çünkü artık her ikisi aramızdan ayrılmış. Tüm defterin sadık ve eşi benzeri olmayan okurlarına iyi okumalar diyoruz, sizi Ece Ayhan’la baş başa bırakıyoruz. Unutmadan bu güzelliğin esas yaratıcısı şair Mehmet Çetin’i de anıyoruz, yattığı yer gül bahçesi olsun, o da çok erken ayrıldı aramızdan. (Borges Defteri, Temmuz 2024)
2000 yılının Kurban Bayram’ndan birkaç gün önce bir arkadaşıyla, Özay hanımla haber göndermişti Ece Ayhan: Piya Kitaplığı’nın Vefa Dizisi’nden yayımladığı ‘’Çanakkaleli Melahat’a İki El Mektup ya da Özel Bir Fuhuş Tarihi’’ adlı kitabından birkaç tane gönderebilir miydik? Özay hanım, bayramın üçüncü günü ziyaret edecekti Ece Ayhan’ı. Bu, nicedir bizim de özlediğimiz bir şey. Kitapları göndermedik, götürdük. Murathan Muradoğlu, Fadıl Öztürk, Nesimi Aday ve Vecdi Erbay. Doluştuk Özay hanımın arabasına… Bir ev ortamını özlediği belliydi Ece Ayhan’ın, ama Acıbadem Huzurevi’nde sahiden ‘huzurlu’ydu. Bu yüzden saatler süren sohbet oldukça keyifliydi; ayrıca. Ece Ayhan’ın şiiri, tarihi, Türkiyesi, giderek dünyası konusunda aydınlatıcıydı da. Bu keyifli sohbetin tamamını kaydetmek, okurla paylaşmak, bir belge olarak saklamak isterdik elbette. Ama Ece Ayhan, ‘’Bırakın teybi, konuşuyoruz yahu’’ diye istemedi önce. Ancak şiir konuşmaya başladığımızda izin verdi anlattıklarını kaydetmemize. (Mehmet Çetin- Kunduz Düşleri, 2002)
MEHMET ÇETİN;Kunduz Düşleri’nin yeni sayısının dosya konusundan söz ettik ona; seksen, doksan, yüz. En güncel olayı bile anlatırken geriye dönüyor ya Ece Ayhan, yine öyle yapıyor, genç şairleri değerlendirirken; İkinci Yeni’nin ilk yıllarına dönüyor:
ECE AYHAN: “Türk şiiri değişiyor. Turgut Uyar’ın şiirlerini Yaşar Nabi yayımlamıyor, kendi yazarları olduğu halde. Ben şiir gönderiyorum, İlhan Berk soruyor ‘bu kim’ diye. ‘Cemal Süreya adı başa beladır’ diyor Nurullah Ataç. Muzaffer’e söylüyor bunu. Şimdi de buna benzer şeyler var: Kuru şairler var, genç kuşakların ‘çaykuru’. Tabii bunun kuru fasülyesi, kuru kavanozu da var; yaşının tam tersi olan da var…Fakat bunların içinden çıkacak şiir: Bir kısmı göründüğü gibi olmuyor, bir zaman sonra silinip gidiyor.”
MEHMET ÇETİN; Sevenleri çoktur ‘karaşın’ şairin, ama ona kızgın olanların sayısı da azımsanmayacak kadar çoktur. Bunun nedenini yine kendisi anlatıyor, biz dinliyoruz.
ECE AYHAN: “Bir sürü nedeni var beni sevmemelerinin. Ben de hakkımı sordum her yerde, her ortamda. Şimdi münakaşa etmeyebilirim, ama bu hep böyle sürdü. Şimdi niye bu yaştan sonra değişeyim. Sonra biz sokak çocuğuyuz, şiirin sokak çocuklarıyız. Şimdi bakın, felsefe doktorası olmadan felsefe dersi veren tek adamdır Hilmi Yavuz. Bunlar Levent’te bir ansiklopedi çıkarıyorlar. Pembe Yayınevi var. Hilmi de orda çalışıyor. O sırada Erkekçe diye bir dergi de çıkarıyorlar. Bir gün Aslıhan Pasajı’nda karşılaştık. ‘’Hilmi’’ dedim, duyduğuma göre (…) bir dergi çıkarıyormuşsun.’’ Bozuldu. ‘’Bir o kalmıştı’’ dedi. Buraya kadar güzel. ‘’Ayna Şiirleri’’ adlı kitabı çıkmış Hilmi’nin. Gergedan dergisinden, Enis Batur’dan bir haber geliyor; Ece Ayhan, Ayna Şiirleri’ni yazar mı diye. ‘’Hayır’’ dedim, ‘’Ben edebiyat yazarım.’’ Bunu Hilmi’ye de söyledim. Meğerse Enis’le iyi değilmiş araları. Çok bozuldu. ‘’Bak sen göreceksin’’ dedi. Tehdit ediyor beni. Şiir Atı diye bir dergi var o zaman, Hilmi takma adla orda yazıyor. Bir-iki sayı sonra hakkımda bir yazı yayımlandı orda. Antikrist diyor bana. Şimdi kızgınlık şiiri göstermiyor. Benim Hilmi’yi sevmem şart mı?”
(…)
MEHMET ÇETİN: Konuşmamız boyunca sözü sık sık Cemal Süreya’ya getiriyor Ece Ayhan. “En çok Cemal’i özlüyorum” diye yanıtlıyor, “kendi kuşağından özlediklerin kimler” sorusunu. Onunla ilgili epey anı anlatıyor ve “Böyle bir adamı neden özlemeyeyim” diye bağlıyor. Anlattığı anıların tümünü yazmak isterdik, ancak, bir tanesi bile yetecektir Ece Ayhan’ın Cemal Süreya’yı neden çok özlediğini anlamak için.
ECE AYHAN: ‘’Cihat Burak, Arif Damar, Cemal ve ben, Kadıköy’de ‘Fıçı’ diye bir yer var, oradayız. Dışarda şakır-şukur yağmur yağıyor. Sonra hanım arkadaşım geldi. Seyhan Karaca. Baktım Arif Damar para veriyor bana. ‘Nedir bu’ dedim. Cemal, ‘Üstümde para yok’ demiş Arif’e, ‘Sende varsa Ece’ye ver, ben sonra veririm sana’ demiş. Benim arabayla gideceğimi düşünüyor Cemal. Yanımda hanım arkadaşım var ya… İnceliğe bak yahu. Ben böyle bir adamı niye özlemeyeyim ki şimdi?’’
MEHMET ÇETİN: “Sivil” olmak, hele de Ece Ayhan gibi “sivil şair” olmak zordur Türkiye’de. (…)
ECE AYHAN: “Bedri Baykam Yapı Kredi Yayınevi’ne telgraf çekiyor. Atatürkçü Düşünce Derneği’nden. ‘Atatürk düşmanlığı yapan Ece Ayhan’ın kitaplarını neden basıyorsunuz’ diye. O zaman Burhan Karacan var yayınevinde, şimdi ayrıldı. ‘Nedir bu olanlar’ diyor, ‘Sansür mü koyacağız? Kaldı ki böyle bir şey de yok.’ Kitaplarım Yapı Kredi Yayınevi’nden çıkabilir, ama bu benim onların görüşünü savunduğum anlamına gelmez. Benim ‘Morötesi Requiem’ çıktı Yapı Kredi Yayınevi’nden. Emekli bir ziraat mühendisi ihbar etmiş savcılığa. Savcılık toplatmış. Çanakkale’deyim ben, haberim yok, sonradan duyuyorum. Açık-saçık bulmuşlar kitabı. Yahu ben açık-saçık yazanlardan değilim ki… Yapı Kredi Yayınevi belki görüşleri siyasal bakımdan sivri olanları basmaz, ama benim kitaplarımı basıyor. Piya Kitaplığı’ndan çıkan Çanakkale’li Melahat’e İki El Mektup kitabımda, Melahat’ı Anafartalı yaptım. Ama Melahat Anafartalı değil. Buna benzer başka şeyler de var kitapta. (…)”
Yaz döneminde olmamız sebebiyle canlı yayınlarımız seyrekleşecek. Ekim 2024’e kadar 10 veya 15 günde 1 canlı yayın gerçekleştirmeyi planlıyoruz. Ekim 2024 itibariyle ise her Pazar, 23.00’da canlı yayında olacağız. Yaz dönemindeki canlı yayın tarihlerimizi ve saatlerimizi sosyal medya hesaplarımızdan takip etmenizi önemle rica ediyoruz. (instagram: @evvelfanzin twitter: @calmayan)
7. Bölüm’den itibaren yaz dönemine girmemiz sebebiyle canlı yayınlarımız seyrekleşecek. Ekim 2024’e kadar 10 veya 15 günde 1 canlı yayın gerçekleştirmeyi planlıyoruz. Ekim 2024 itibariyle ise her Pazar, 23.00’da canlı yayında olacağız. Yaz dönemindeki canlı yayın tarihlerimizi ve saatlerimizi sosyal medya hesaplarımızdan takip etmenizi önemle rica ediyoruz. (instagram: @evvelfanzin twitter: @calmayan)
Öncelikle, tüm başarısızlıklarımızı “Yazıklar olsun!” diyerek içten duygularla kutluyorum! Kongrede Aziz Yıldırım’a oy vereceğim…
Çünkü; bir grup şirketi gibi şımarık beyaz yaka kafasıyla yönetilmeyen, twittercılık-medyacılık-pazarlamacılık-iletişimcilik oynamayan, tüm siyasi odaklar tarafından yıkılması gereken bir ideolojik hedef olarak görülmeyen, patron localarındaki üç beş sanayici ile üç beş rantçının yanlış kararlarıyla finansal şamar oğlanına dönmemiş, federasyonun/hakemlerin kolayca haksızlık uygulayabileceği bir çürük kaya veya kâğıt-kürekten ibaret bir merci gibi eylemsizlik çıkmazına girmeyen, tarihe geçecek derecede uzun soluklu başarısızlıkların/hüsranların timsali haline gelmemiş… gerçek bir Fenerbahçe’ye ihtiyacımız var çünkü… Küllerinden doğacak bu yeni Fenerbahçe’ye de ancak yalın gerçekler‘i görerek ulaşabiliriz. Kimse kusura bakmasın: Dost acı söyler!
Sn. Ali Koç, sizi Fenerbahçe Spor Kulübü’nün Başkanlığına bizler getirdik ve inşallah bizler göndereceğiz…