Ağu
21
2016
--

“Ingeborg Bachmann ve Dil Felsefesi” (Zafer Yalçınpınar)

ingeborgbachmanndilfelsefesi

Ingeborg Bachmann’ın edebiyat aurasıyla tanışmam, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından 1985 yılında Doç. Dr. Semahat Yüksel’in çevirisiyle yayımlanan ‘Seçmeler’ adlı kitap ve bu kitapta yer alan “Su Perisi Gidiyor” (Undine Gidiyor) adlı öykü sayesinde gerçekleşti. “Su Perisi Gidiyor” başlıklı öykü -çevirideki bazı tutarsızlıklara rağmen- etkileyici dilsel motifler ile felsefi bir bakış açısından oluşan özel bir anlatım gücü içeriyordu. Ayrıca, “Otuz Yaş” adlı öykü kitabından seçilmiş altı öyküyü içeren “Seçmeler” ile yazarın ünlü -ve tek- romanı olan “Malina” (B/F/S  Yay., 1985, Çev: A.  Cemal) Türkçe’de kitap oylumunda yayımlanmış ilk Ingeborg Bachmann eserleri olma özelliğini taşıyorlardı. ‘Seçmeler’de yayımlanan öyküleri okuduktan birkaç yıl sonra, Bachmann’ın edebiyat yaşamı boyunca kurduğu dilsel alan derinliğinin -sürekli genişleyen, yaşayan, nefes alıp veren- sınırlarını ve bu sınırların dil felsefesi üst-başlığındaki önemini “Ertelenmiş Zaman” (İyi Şeyler Yay., 1993, Çev: A. Cemal) adlı zarif şiir kitabını okuduğumda fark edecektim. Geçtiğimiz Mart ayında ise Bachmann’ın 1948-1967 yılları arasında yayımlanan şiirlerinden oluşmuş en kapsamlı ‘Toplu Şiirler” bütününün yeni baskısı -12 yıl aradan sonra- Yapı Kredi Yayınları tarafından gerçekleştirildi. Bu yeni baskı, “Ertelenmiş Zaman” öncesinde (1948-1953) ve sonrasında (1957-1967) yayımlanmış şiirleri karşılaştırmalı olarak okumamızı ve Ingeborg Bachmann’ın dil felsefesine olan bağlılığını içselleştirmemizi sağlıyor.

Dünyada ve ülkemizde Ingeborg Bachmann, bir edebiyatçı olarak en çok “Malina” adlı romanı doğrultusunda okurla buluşmuştur. 1971 yılında yayımlanan bu romanın bir başyapıt olarak ön-plana çıkmasını sağlayan temel farklılık; yapısalcı veya yaratıcı yazarlık kuramı öğelerinin (klasik kurgu, karakter yaratımı, olay örgüsü vb.) dilsel öğelerin önüne hiçbir koşulda geçmemesi, yani Bachmann’ın dili ikincil önemde bir ‘araç’ olarak görmemesidir. Aksine, Bachmann’ın eserlerindeki anlatılar ve bu anlatıların yerlemleri, dilin -içkin- devinimiyle birlikte ‘anlam uzayı’nı genişletecek derecede önemli bir ‘felsefi amaç’ olarak belirlenmiştir. Dilin düşünsel imkânlar oluşturmadaki önceliği, Ingeborg Bachmann gibi uzun yıllar şiir ve dil felsefesi alanında akademik olarak çalışmış yazar ve şairlerin tümünde görülür. (Örneğin; Bilge Karasu, Füsun Akatlı, Oruç Aruoba ve İonna Kuçuradi’nin edebî eserlerini, dil felsefesi yaklaşımının edebiyatımızdaki öncü eserleri olarak değerlendirebiliriz.) Bachmann, 1951 yılında Martin Heiddeger’in varoluşçuluk felsefesi üzerine yazdığı tezle doktorasını tamamlamış ve 1958-1959 yıllarında doçent unvanıyla Frankfurt Üniversitesi’nde ‘şiir dersleri’ vermiştir. Ingeborg Bachmann için dil felsefesinin temel yaklaşımını oluşturan kök nedensellik Ludwig Wittgenstein’ın “Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarını belirler.” önermesiyle ifade edilebilir. Bachmann, 1963 yılındaki bir söyleşisinde “Şiir yazmak zorunluğu duymamama karşın, istersem şiir yazmayı ‘başarabileceğim’ kuşkusuna kapılınca, şiir yazmayı bıraktım. Ve yeniden şiir yazmak zorunda olduğumu duyumsayıncaya kadar, yazacaklarımın, son yazdıklarımdan bu yana edinilen deneyimleri kapsayacak ölçüde yeni şiirler olacağına inanıncaya kadar şiir kaleme almayacağım.” demektedir. Şiire ilişkin bu tutum, Ludwig Wittgenstein’ın felsefi çalışmalarının ilk dönemiyle bütünlüklü olarak örtüşürken, bulanık mantık ve dil oyunları kuramını oluşturduğu ikinci dönemle ise daha az uyumluluk gösteriyor.

Bachmann’ın “Ertelenmiş Zaman” öncesi ‘1948-1953 Şiirleri’nde Orta Avrupa lirizmi, tematik açıdan dengeleyici(normal) bir yoğunlukta varolmuştur. Lirizmin yerini dil felsefesine bırakarak, semiyotik ağırlığın imgelem üzerinde baskın hâle geldiği ilk kontrast şiirler “Ertelenmiş Zaman”ın üçüncü bölümünü oluşturuyor. Dil felsefesinin tüm hatlarıyla kendini gösterdiği ilk Bachmann şiirlerinin “Büyük Viyana peyzajı” ile “Budala adlı bale-mim gösterisinden Prens Mişkin’in bir monologu” olduğunu düşünüyorum. Dostoyevski’nin “Budala” adlı romanının başkahramanı olan Prens Mişkin’in “dürüstlük dolu” iç dünyası nedeniyle dış dünya karşısında yaşadığı kriz, Bachmann’ın zihninde şiirsel bir monolog olarak belirmektedir. Bu şiirdeki durum, Bachmann’ın edebî türler (deneme, roman, oyun, şiir) tanımlarındaki biçimsel ayrımları kaldırıp ‘eserlerin taşıdığı anlam’ ile ‘dil felsefesinin amaçladığı anlam’ı birleştirerek yeni bir edebî düzlem(şiirsel alan derinliği) oluşturmak istemesinin en güzel örneklerinden biridir.

Sonuçta Ingeborg Bachmann, dil felsefesinin alan derinliğinden edebiyat eseri çıkaran ve ‘anlamı -şiir olarak- yeniden kurmaya çalışan ekol’ün yakın tarihteki en önemli isimlerinden biridir. Dilbilimsel hassasiyeti olan ve “gerçeğin yapısının dilin yapısı tarafından belirlendiğini” düşünen okuyucuların Ingeborg Bachmann’ın tüm eserlerini içselleştirmesi gerektiğine inanıyorum.

Zafer Yalçınpınar
Aydınlık Kitap, Sayı: 220, 8 Temmuz 2016, s.4


Hamişler:

1/ Yazının ‘pdf’ biçemine http://bit.ly/bachmanndilfelsefesi adresinden ulaşabilirsiniz.

2/ Yalçınpınar’ın inceleme yazılarına http://zaferyalcinpinar.com/inceleme.html adresinden, tüm kitaplarına ve özgeçmişine http://zaferyalcinpinar.blogspot.com adresinden ulaşabilirsiniz.


Ayrıca bkz:

-John Berger’in Şiirlerindeki Tinsellik
Tam metin pdf: http://bit.ly/johnbergersiirler
Aydınlık Kitap, Sayı: 243, 30 Aralık 2016

-Nilgün Marmara’nın Kâğıtları’ndaki İmgelem
Tam metin pdf: http://bit.ly/nilgunmarmarakagitlar
Aydınlık Kitap, Sayı: 241, 9 Aralık 2016

-Oktay Rifat’ın Dışarıda Kalan Şiirleri
Tam metin pdf: http://bit.ly/oktayrifatdisarida
Aydınlık Kitap, Sayı: 235, 28 Ekim 2016

-“Nicanor Parra’nın ‘Karşışiir’leri”
Tam metin pdf: http://bit.ly/nicanorparrakarsisiir
Aydınlık Kitap, Sayı: 216, 10 Haziran 2016

-Werner Herzog’un Bakışının Biçimini Taşıyan Bir Yolculuk
Tam metin pdf: http://bit.ly/herzogbuzdayurur
Aydınlık Kitap, Sayı: 214, 27 Mayıs 2016

-Julio Cortázar’ın zihninden; “Küba Devrimi’nin Başlangıç ‘Buluşma’sı”
Tam metin pdf: http://bit.ly/cortazarbulusma
Aydınlık Kitap, Sayı: 211, 6 Mayıs 2016

-Alfred Jarry’den “Günler ve Geceler” Ötesi Tinsellik
Tam metin pdf: http://bit.ly/alfredjarrygunlergeceler
Aydınlık Kitap, Sayı: 202, 4 Mart 2016

-MŞŞ’nin ‘Yalnızlık Çölü’nde; “Sayıklayanlar”
Tam metin: http://evvel.org/m-s-s-nin-yalnizlik-colunde-sayiklayanlar-z-yalcinpinar-aydinlik-kitap-2682016
Aydınlık Kitap, Sayı: 226, 26 Ağustos 2016

-ECE AYHAN ile ‘KARA GERÇEK’
Tam metin: http://zaferyalcinpinar.com/bbkara/eceayhanilekaragercek.jpg
Aydınlık Kitap, Sayı: 195, 15 Ocak 2016

Ağu
20
2016
0

BULUNTU: İlhan Berk’in 1962 yılında kaleme aldığı “Mısırkalyoniğne Günlüğü”

IMG_20160403_100754
‘Mısırkalyoniğne’ adlı şiir kitabı İlhan Berk’in poetikasındaki en uç (uzgörü oluşturan) imgesel hattır. İlhan Berk’in günlüklerinin birleştirildiği “El Yazılarına Vuruyor Güneş” adlı kitabın hiçbir baskısında yer almayan Mısırkalyoniğne Günlüğü’yle, Dost Dergisi’nin Şubat 1962 tarihli 11. sayısında (yeni dizi) karşılaştım. Bu günlük parçaları, İlhan Berk’in kurguladığı şiirsel alan derinliğinin sınırlarını sezmek ve ‘Mısırkalyoniğne’ için ‘doğru yan okumalar’ sağlamak adına önemli işaretler taşıyor. Şiirselliğin arkeolojisiyle ilgilenen İlhan Berk araştırmacılarının ‘tarihsellik’ kavrayışını bütünleyecek olan ‘Mısırkalyoniğne Günlükleri’ne http://bit.ly/mkigunlukleri adresinden ulaşabilirsiniz.

İyi okumalar dilerim.
Z. Yalçınpınar

Önemli Not: Önümüzdeki günlerde, İlhan Berk’in kitaplarında yer almayan ‘Yugoslavya Günlükleri’ni de EVV3L kapsamında paylaşacağız.


IMG_20160403_100859

“Anlamı tam silmek istiyorum. “Mısırkalyoniğne” böyle bir kitap olur mu? bilmiyorum. Bunun için Artaud’dan iyice asılanabiliyorum. Nedir ki Artaud, bunu yaşamıyla bağdaştırmış, cinnete değin gitmiş, anlamsızlığı yaşamasının bir ereği yapmıştır. Benim deneyim daha çok kuramsal. Buna düşsel demek daha doğru belki. Usumun çalışış düzenini sevmiyorum. (…) Şiirin altını üstüne getirmek, başı sonu kaldırmak, köğük düzenini yıkmak… Buna yetmiyor. Uyarıcı özdekler de bir yere değin işe yarıyor. (…) Henri Michaux’nun öğütlediği yolu tutmadım. Baudelaire’i, Poe’yu da doğrulamıyorum. (…) Ayıkken de insan onları yazabilir. Bir yöntemi ya da usun belirli çalışmasını o deneylerin kırdığını sanmıyorum. Ben başıboşluğu, bir sözün bir sözü tutmamazlığını arıyorum. Aslında bu da ussal bir kuram. Yani bir ayıklık işi. Umutsuzluk, yitiklik yalnızlık da yetmiyor buna. Ne zamandır umutsuz, yitik, yalnızım. (...)”

İlhan Berk
Mısırkalyoniğne Günlükleri’nden…



Hamişler:

1/ Mısırkalyoniğne Günlüğü’ne EVV3L’in issuu alanı üzerinde https://issuu.com/adabeyi/docs/misirkalyonignegunlukleri adresinden ulaşabilirsiniz.

2/ İlhan Berk’in vefatının ardından 4 Eylül 2008′de kaleme aldığım “İlhanberkiğne” adlı yazının tam metnine -ki bu yazı Birgün Kitap Eki’nde de yayımlanmıştı- http://zaferyalcinpinar.com/ilhanberkigne.pdf adresinden ulaşabilirsiniz.

3/ “İlhan Berk’in 1962-65 ve 1975-1977 yılları arasında “Yeni Ufuklar” ile “Milliyet Sanat” adlı dergilerde yayımlanan inceleme yazılarını Mart 2011′de “Bakmak” adlı e-kitapta topladım. Bu bütünü, imgelem, şiir dili, dize tekniği, doğu-batı şiiri gibi konular kapsamında çok değerli, İlhan Berk’in kendi poetikasına ilişkin ayrıntılı açıklamaları kapsamında ise örneklerle dolu ve aydınlatıcı bir derleme olarak görüyorum. Ayrıca, İkinci Yeni şiir akımının 1950′den günümüze uzanan imgesel yaklaşımındaki kökenleri, getirdiği yenilikleri ve oluşturduğu poetikanın gerekçelerini de İlhan Berk’in bu güçlü inceleme yazıları aracılığıyla kavrıyoruz.” Kitabın tam metnine http://zaferyalcinpinar.com/ilhanberkbakmak.pdf adresinden PDF biçeminde ulaşabilirsiniz. (60 Mb.)

Haz
22
2016
--

“Werner Herzog’un Bakışının Biçimini Taşıyan Bir Yolculuk” (Zafer Yalçınpınar)

herzogbuzdayuruyus

Alman sinema ekolünün sıkı yönetmenlerinden Werner Herzog’un 1974 yılında kaleme aldığı “Buzda Yürüyüş” adlı günlükler, Şubat 2016’da Jaguar Kitap’tan yayımlandı. Ali Bolcakan tarafından dilimize çevrilen kitap, Werner Herzog’un bir ceket, bir pusula ve gerekli kamp malzemeleriyle birlikte 23 Kasım 1974 tarihinde Münih’ten yola çıkıp Paris’te ölüm döşeğindeki eleştirmen dostu Lotte Eisner’e yaya olarak erişmeye çalışmasının günlük notlarından ve yolculuk esnasındaki görüngülerden oluşuyor. Yürüyerek Paris’e ulaşabilirse Lotte Eisner’in hayatta kalacağına dair tuhaf bir gerçeklik katmanı ya da inanç Herzog’un zihninde yer almasaydı eğer, imgesel açıdan göz kamaştıran bu ilginç betik okuyucuyla buluşamazdı. Werner Herzog yürüyüşünün ilk gününde yolculuğunun amacını şöyle tanımlıyor:

“(…)Kendime dair derin düşüncelere dalmak dünyanın geri kalanının uyum içinde olduğunu açığa çıkarıyor.(…)Her şeye ağır basan tek bir düşünce var: Buradan uzaklaşmak. İnsanlar beni korkutuyor. Eisner’imiz ölmemeli, ölmeyecek, buna izin vermeyeceğim. Şu an ölüyor değil çünkü ölmüyor. Şimdi değil, hayır, buna hakkı yok. Kararlı adımlarımın altında yer sallanıyor. Dinlendiğimde bir dağ istirahata çekiliyor. (…) Paris’e vardığımda hayatta olacak. Ölmemeli.”

Herzog-1

Herzog’un Münih-Paris hattında 21 gün süren yürüyüş notları, birbiri ardına sıralanmış gerçek yaşantı parçaları olarak tuhaf bir varoluşa sahip: “Buzda Yürüyüş” esnasındaki gerçek yaşantı parçalarının betikte sinematografik bir yöntemle bütünlendiğini görüyoruz. Werner Herzog, Münih’ten Paris’e doğru çizdiği yürüyüş rotasını bir film şeridi olarak düşünüyor ve tutuğu günlük notlar -tıpkı sinema sanatında olduğu gibi- çeşitli ham görüntülerin, olayların, duygulanımların ve çevresel faktörlerin hızla devinmesini sağlıyor. Herzog, yolculuğu süresince yaşadıklarının anlatımını sinema duygusu veren özel, keskin ve ‘dış ses’ benzeri bir dile taşıyarak metnin akışkanlığını, canlılığını yönetiyor. İnsan zihninin algısal yeteneklerini kullanarak önce bir tür ‘alan derinliği’ni harekete geçiren Herzog, zaman zaman kadraj içerisindeki ilgisiz odaklanmalara yönelerek okuyucunun konumunu ‘edilgen bir izleyici’ye dönüştürüyor:

(…)Ormanın ilerisine doğru bakıyorum. Çamlar birbirlerine doğru sallanıyor, kargalar rüzgâra karşı uçuyor ve hiç ilerleyemiyor. Tüm köy bir buğday tarlasına kurulmuş, her buğdayın üzerinde bir ev. Evler sapların üzerinde görkemli bir biçimde sallanıyor, tüm köy eğilip bükülüyor. Bir karaca yola atlıyor ve asfaltta kayıyor, sanki asfalt yeni cilalanmış bir parke zeminmişçesine.(…)Yol kenarındaki sigara paketleri çok ilgimi çekiyor, özellikle de ezilmedikleri zaman; o zaman hafifçe şişip bir cesede benziyorlar, köşeleri artık o kadar sivri olmuyor ve nemin soğukta su damlacıklarına dönüşmesi yüzünden etraflarındaki naylon içeriden buğulanıyor.

Herzog, yürüyüş sırasında geçtiği köyleri, gördüğü nesneleri, yaşadığı doğa olaylarını, bedensel değişimleri, çeşitli zorluk ve kolaylıkları kısa cümlelerle, dolaysız ifadelerle sürekli ve hızlı bir şekilde betimliyor. Betimlemelerin zaman zaman eğretilemelere dönüşerek şiirsel bir boyut kazandığını ve zenginleştiğini de hissediyoruz.

Yolculuktaki en ilginç ânlar yolda karşılaşılan insanların içinde olduğu kadrajlardır. Herzog’un insanlarla karşılaştığı (kesiştiği) her mekânda önce bir yabancılaşma-çekince-gerilim ânı oluşuyor, ardından karşılaştığı insana ilişkin Herzog’un zihninde keskin bir izlenim dile geliyor ve umarsızlık duygusuyla sonlanan yaşantı parçasının hızla geçip gittiği izliyoruz:

(…)Yol hemen karla kaplanıyor. Tipide bir traktör tarlaya saplanıyor, farları yanıyor ve ilerleyemiyor; çiftçi yanında pes etmiş, ne yapacağını bilemez bir hâlde duruyor. Biz, iki hortlak, birbirimize selam vermiyoruz.(…)Benzincideki adam bana öyle gerçek dışı bir bakış fırlattı ki aynaya bakıp kendimi hâlâ insan gibi gözüktüğüme ikna edeyim diye hemen tuvalete koştum. (…)

Gerçek yaşamın ya da kurgusal edebiyat eserlerinin sinemaya uyarlandığını biliyoruz, böylesi çalışmalarla çok karşılaştık, ancak objektifleşmiş ya da kadrajlaşmış bir insan zihni ile zorlu bir yolculuğun hayata uyarlandığını ilk kez görüyoruz. Werner Herzog’un 1974’te gerçekleştirdiği Münih-Paris yolculuğunu edebiyata -hatta, yaşamın ta kendisine- uyarlanmış bir sinema filmi olarak düşünebiliriz. “Buzda Yürüyüş” adlı kitapta yaşam, Werner Herzog’un bakışının biçimini taşıyan bir yolculuğa dönüşüyor.

Zafer Yalçınpınar
Aydınlık Kitap, Sayı: 214, 27 Mayıs 2016, s.5


Herzog-3


Hamişler:

1/ Yazının ‘pdf’ biçemine http://bit.ly/herzogbuzdayurur adresinden ulaşabilirsiniz.

2/ Yalçınpınar’ın inceleme yazılarına http://zaferyalcinpinar.com/inceleme.html adresinden, tüm kitaplarına ve özgeçmişine http://zaferyalcinpinar.blogspot.com adresinden ulaşabilirsiniz.


Ayrıca Bkz:

-John Berger’in Şiirlerindeki Tinsellik
Tam metin pdf: http://bit.ly/johnbergersiirler
Aydınlık Kitap, Sayı: 243, 30 Aralık 2016

-Nilgün Marmara’nın Kâğıtları’ndaki İmgelem
Tam metin pdf: http://bit.ly/nilgunmarmarakagitlar
Aydınlık Kitap, Sayı: 241, 9 Aralık 2016

-Oktay Rifat’ın Dışarıda Kalan Şiirleri
Tam metin pdf: http://bit.ly/oktayrifatdisarida
Aydınlık Kitap, Sayı: 235, 28 Ekim 2016

-Ingeborg Bachmann ve Dil Felsefesi
Tam metin pdf: http://bit.ly/bachmanndilfelsefesi
Aydınlık Kitap, Sayı: 220, 8 Temmuz 2016

-“Nicanor Parra’nın ‘Karşışiir’leri”
Tam metin pdf: http://bit.ly/nicanorparrakarsisiir
Aydınlık Kitap, Sayı: 216, 10 Haziran 2016

-Julio Cortázar’ın zihninden; “Küba Devrimi’nin Başlangıç ‘Buluşma’sı”
Tam metin pdf: http://bit.ly/cortazarbulusma
Aydınlık Kitap, Sayı: 211, 6 Mayıs 2016

-Alfred Jarry’den “Günler ve Geceler” Ötesi Tinsellik
Tam metin pdf: http://bit.ly/alfredjarrygunlergeceler
Aydınlık Kitap, Sayı: 202, 4 Mart 2016

-MŞŞ’nin ‘Yalnızlık Çölü’nde; “Sayıklayanlar”
Tam metin: http://evvel.org/m-s-s-nin-yalnizlik-colunde-sayiklayanlar-z-yalcinpinar-aydinlik-kitap-2682016
Aydınlık Kitap, Sayı: 226, 26 Ağustos 2016

-ECE AYHAN ile ‘KARA GERÇEK’
Tam metin: http://zaferyalcinpinar.com/bbkara/eceayhanilekaragercek.jpg
Aydınlık Kitap, Sayı: 195, 15 Ocak 2016

Haz
19
2016
0

Sıkı şair, ressam ve grafiker SAİT MADEN’i saygıyla anıyoruz…

 “Sait Maden’in, 21 Mart 2011 Dünya Şiir Günü için hazırladığı
“Şiirin Dip Sularında” adlı poetik bildirisi”

 “Sait Maden’in tasarımını gerçekleştirdiği logolardan bazıları”

SAİT MADEN’İN ÇEVİRDİĞİ ŞİİRLERDEN:

“Maesta ve Errabunda” (C. Baudelaire)
http://evvel.org/maesta-ve-errabunda-c-baudelaire

“Boşlukta…” (E. Montale)
http://evvel.org/boslukta-eugenio-montale

“Gözle görülebilen…” (P. Eluard)
http://evvel.org/gozle-gorulebilen

“Ne söyledimse…” (P. Eluard)
http://evvel.org/ne-soyledimse


“Sait Maden’in “Korku Zambakları”
başlıklı bir kitap kapağı tasarımı”
(Zafer Yalçınpınar Arşivi’nden)


Haz
08
2016
--

“Hiç kimse yok, boğucu bir sessizlik” (Werner Herzog)

buzdayuruyusherzog


Ayrıca bkz: Werner Herzog’un Bakışının Biçimini Taşıyan Bir Yolculuk: http://bit.ly/herzogbuzdayurur

Mar
10
2016
0

DADA 100 YAŞINDA!

dada100yasinda

Dada’nın kuruluşunun 100. yıldönümü dolayısıyla e-skop dergisi, 2016 yılı boyunca her hafta bir Dada episodu yayımlayacak. Bu derlemeler, dadacıların manifestolarından, günlüklerinden, şiirlerinden, diğer yazılarından ve zengin bir görsel seçkiden oluşuyor. Seçkinin içerik editörlüğünü ve çevirilerini Ali Artun ile Nur Altınyıldız Artun gerçekleştiriyor. Bu sıkı arşiv ve çeviri çalışması, Türkçe’de Dada akımı üzerine gerçekleştirilmiş en etkileyici bileşkeyi oluşturacak. Dada’nın 100. yıl seçkisine http://www.e-skop.com/skoptag/dadanin-100-yili/82200 adresinden  ulaşabilirsiniz.

03
Tristan Tzara‘nın 1916 yılında Cabaret Voltaire’ de yayımlanan
simültane şiirinden bir görünüm…


kol12     04

Hans Arp                                         Hugo Ball


Hamiş: EVV3L kapsamında yayımlanan ‘Gerçeküstü’ başlıklı ilgilerin tümüne http://evvel.org/ilgi/gercekustu adresinden ulaşabilirsiniz.

Şub
24
2016
0

“Yokluk için Küçük Bir Kakafoni”

gökyüzünün olmadığını düşün
evrenin altında eziliyorsun
bilinmez ve tekil bir yokluğun
simsiyah denizine düştüğünü

Zafer Yalçınpınar


Hamişler:
1/ bkz: http://evvel.org/kendini-anlatan-gokyuzu-kafesleri
2/ Yalçınpınar’ın tüm şiirleri şurada: http://bit.ly/zypsiir

Şub
01
2016
0

Ece Ayhan’ın “Meçhul Öğrenci Anıtı” Japonca’da…

Ece Ayhan’ın en kuvvetli şiirlerinden biri olan “Meçhul Öğrenci Anıtı”, İnan Öner tarafından Japonca’ya çevrilmiş. Sn. İnan Öner‘e işbu değerli çeviriyi EVV3L’in taifesi ve takipçileriyle paylaştığı için çok teşekkür ederiz.


japoncaeceayhan


Önemli: Meçhul Öğrenci Anıtı’nın Japonca çevirisinin -Türkçe orjinaliyle birlikte, eş zamanlı, yan yana- görünüşüne yüksek çözünürlüklü olarak şu adresten ulaşabilirsiniz: http://zaferyalcinpinar.com/bbkara/mechulogrencianitijaponca.jpg


Hamiş: EVV3L  kapsamında yayımlanan Ece Ayhan ilgilerinin indeksine http://bit.ly/eceindeks adresinden, “Bakışsız Bir Kedi Kara” adlı Ece Ayhan web sitesine ise http://zaferyalcinpinar.com/bakissiz.html adresinden ulaşabilirsiniz.

Ara
16
2015
0

“Yaratma Uğraşı” (Juan Rulfo)

juanrulfo

Juan Rulfo


“(…) Özetle bu iş; hayal gücü, sezgi ve gözle görülen bir gerçeklikten ibarettir. Anlatmak istediğiniz hikâye bunlarla var olur. Bu iş yalnız yapılır; edebiyatta ortak çalışma olmaz. Bu yalnızlık sizi bilmediğiniz şeylerin bir tür medyumu yapar ama aslında insanı yaratmaya sevk eden şeyin, o şuursuz hal ve sezgi olduğunu siz hâlâ bilmiyorsunuzdur.

Sanırım her öykünün, anlatılmak istenen her hikâyenin özü budur. Bu noktada önemli bir başka husus daha var: belirli konularda bir şeyler anlatmayı istemek. Gayet iyi biliyoruz ki şu üç konu haricinde başka konu yoktur: aşk, yaşam ve ölüm. Yok, başka konu yok. Normal bir akış oluşturmak için de bu konuların nasıl ele alınacağını, onlara nasıl biçim verileceğini bilmek gerekir. Dolayısıyla Vergilius’tan bilmem kime kadar, Çinliler ya da başka kimseler tarafından defalarca ele alınmış konuları işlediğimiz için, bunları anlatmanın başka yollarını bulmak gerekir. Bir dayanak noktası aramaktansa konuya verilecek biçimin üstünde durmak gerekir; bence yazınsal yaratı içinde söz sahibi olan ve bir öykünün ilgi çekmesini sağlayan şey –“yazınsal biçim” de dedikleri– biçimdir. (…)”

Juan Rulfo
“Yaratma Uğraşı”, Çeviren: Zeynep Çelikel


Hamiş: Manuel Scorza’nın ‘Dikenli Tel’ adlı eseri ile Juan Rulfo’nun ‘Pedro Paramo’ adlı eseri, Latin Amerika edebiyatı kapsamında okuduğum ve imgelem açısından aynı düzlemde gördüğüm en önemli iki eser… Juan Rulfo, edebiyat deneyiminin en önemli çıkarımlarını ve özelliklerini 1980 yılında kaleme aldığı “Yaratma Uğraşı” adlı kısa makalesinde sunmuş. Zeynep Çelikel’in çevirdiği işbu sıkı yazının tam metnine http://www.notosoloji.com/yaratma-ugrasi/ adresinden ulaşabilirsiniz. (Zy)

Ara
05
2015
0
Kas
17
2015
0

“Artab Resimleri” (M. Turgul Anday )

20151124_144228

“Artab Resimleri”
M. Turgul Anday
21 Kasım-13 Aralık 2015
Galeri Ark, Göztepe-Kadıköy

20151124_144548

“M. Turgul Anday’ın Artab’ları, Türkiye’deki resim sanatının modern çağdaş yapısını ilgilendiren ve ülkemizdeki modern çağdaş resim sanatı içinde bu denli yoğunlukta çeşitlemeci-varyasyon yanlısı başka bir sanatçının daha olup olmadığı konusu üzerinde de düşünmeye iter. Böyle bir durumda ülkemiz resmi içinde Nejad Melih Devrim’in sanat algısına yakın duran ve kimi zaman Anday’ın ondan daha etkili genleşmelerine tanık olduğumuzu da ifade etmemiz gerekir. Avni Lifij’in modern çağdaş resim sanatımıza kazandırdığı romantik boyut bağlamındaki halet-i ruhiye durumunun, hem de çoğul bir dil kazanarak hemen her Artab kompozisyonunda karşımıza çıktığını dile getirmek hiç de yanlış bir vurgulama olmaz. Buradan M. Turgul Anday’ın sanat algısının, bizi Wassily Kandinsky ve Rudolf Steiner’in tinsellikle ilgili tezlerine dek götürdüğünü bile rahatlıkla ifade edebiliriz.” (Özkan Eroğlu)

20151124_144406  20151124_144557

Kas
03
2015
0

Hakan Kamışoğlu’nun 2015 Çalışmaları’ndan…

hk (3)
“kanda an gizli”


hk (1)


Hakan Kamışoğlu’nun çalışmalarından bazılarına
https://www.facebook.com/dilemma1/photos adresinden ulaşabilirsiniz.


hk (2)

“Müzikli Figür”

Eki
30
2015
0

Düşünce Deneyi: “Maxwell’in Cini”

Rüzgâr Defteri‘ni anlamlandırmak için güzel ve önemli bir düşünce deneyi…


maxwellcini


Hamiş: EVV3L kapsamında yayımlanan “Rüzgâr Defteri” başlıklı ilgilerin tümüne http://evvel.org/ilgi/ruzgar-defteri adresinden ulaşabilirsiniz.

Eki
26
2015
0

Sergi İzlenimleri: “SESSİZLİĞİN TADINI ÇIKAR”

20151017_170556

 

Hakan Kamışoğlu, Recep Batuk ve Yiğit Yazıcı‘nın “Sessizliğin Tadını Çıkar” başlıklı karma resim sergisinin açılışı 17 Ekim 2015 tarihinde Göztepe-GaleriArk‘ta gerçekleşti.

Günümüzün siyasal karmaşasına maruz kalan sanatsal izleklerin, kendi varoluşlarını gizlediği/sakladığı özel bir “sessizlik alanı” sergideki tüm eserlerde vurgulanıyor. “Sualtı’nda kalmak, yaşamak” diyebileceğimiz sessiz, yoğun, tekil, bulanık ve kontrast bir duygudurumun serginin açılışına katılan tüm ziyaretçileri etkilediğini, sardığını fark ediyoruz. Bu güçlü imgeleme tanık olmak isteyenlerin,  “Sessizliğin Tadını Çıkar” başlıklı sergiyi ziyaret etmelerini öneriyorum. (Zy)

 

20151017_170000

20151017_171549

20151017_170438

20151017_172639

20151017_170543

sergiafis

Eki
16
2015
0

Poetika Çalışması/Söyleşi: “RÜZGÂRI ŞİİRLEMEK…” (Z.Yalçınpınar / U.Yanıkel / Eylül 2015)

Uğur Yanıkel’le birlikte ‘Rüzgâr Defteri’ adlı metnimi orjin alarak başladığımız, ardından da ‘İmgelemin Özgürleşmesi’, ‘Ece Ayhan’ ve ‘İkinci Yeni’nin şiirsel alan derinliğine doğru genişlettiğimiz söyleşinin tam metni aşağıdadır.

Bu söyleşinin özel bir öneme sahip olduğunu dile getirmeliyim: Bu söyleşi, yazdığım bir metnin imgesel imkânlarının yanı sıra semantik etkileşimlerini de sınayan, beni yeni düşünce merhalelerine götüren, kendi metnimin anlamını daha tutarlı bir şekilde görebilmemi sağlayan tam bir ‘poetika çalışması’ oldu. Uğur Yanıkel’e ne kadar teşekkür etsem azdır…

Sahicilikle / Zy

Not: Söyleşinin PDF biçemine http://bit.ly/ruzgarisiirlemek adresinden ulaşabilirsiniz.


 

Uğur Yanıkel: Oyun Yayınevi tarafından geçtiğimiz ay yayımlanan Rüzgâr Defteri, adalarda ‘örülmüş’  bir anlatı, zaten kitabın giriş kısmında da bunu açıkça dile getiriyorsun. Kitabı okuduğumda şunu fark ettim; evet, ada kültürünün etrafında yoğun bir şekilde ‘dolaşıyorsun’ ancak bir şeyi ‘yakalıyorsun’, rüzgârı… Rüzgârı yakalıyorsun ve rüzgâr üzerinden derinlemesine bir sorgulama, analiz sürecine girişiyorsun. Ancak, burada bahsettiğim sorgu ve analiz, duyusal alan üzerinden ilerliyor. Bu süreçten sonra da rüzgârı adeta modelliyorsun. İfade etmeliyim ki bahsettiğim bölüm, beni en çok heyecanlandıran, etkileyen bölümdü. Çünkü rüzgârın işlevini, oluşumunu biliyoruz ve tüm bunların doğaya ve canlılara yansımasını görebiliyoruz, ancak kendisini göremiyoruz somut bir şekilde. Görünmeyeni görünür kılman beni heyecanlandırdı açıkçası. Ayrıca bu modellemeyi yapabiliyor olmanda imgelem gücünün yanı sıra geçmişteki eğitim sürecinin ve çalışma hayatının da etkisi olduğunu düşünüyorum. Sen bu konuda neler diyeceksin?

Zafer Yalçınpınar: Ne diyeyimtutarlı, doğruya yakınsayan sözler bunlar… Sorduğun soruda ‘analiz ve modelleme’ diyerek tespit ettiğin durumun nedeni, Rüzgâr Defteri’ni yaşarken -ya da ‘rüzgâr’ denen şeyi düşünürken- elde ettiğim bulguları, görüngüleri alegorik bir dille işlemeye, örmeye çalışmamdır. Bu alegorik dilin bir tür eksiltme hareketi sonucunda oluştuğunu söyleyeyim: Defterin başlangıçtaki, yaşandığı ândaki gerçekliğini değiştirerek ‘rüzgâr’ olgusunun işaret ettiği düşünsel alanı daha belirgin, göz önüne getirilebilir ve nihayetinde ‘sorgulanabilir’ kılmaya çalıştım. Yani, matematikle özdeşleştirerek ifade edersem; yazdığım metnin sürekli olarak türevini aldım ve ‘rüzgârın anlamı’ diyebileceğimiz alegorik bir katmana ulaştım. Bahsettiğim bu işlek kulağa zor, karmaşık, saçma ve tuhaf geliyor olabilir. Basitleştirirsek; ‘rüzgâr’ denen şeyi önce anlayıp sonra da anlatmaya çalıştım. Bunu da metindeki düşünselliği ve imgeselliği dengeleyerek kotarmaya gayret ettim. Aslında, Rüzgâr Defteri’ndeki işleğin ne olduğunu anlatmak için Almanca’da güzel bir fiil vardır: ‘dichten’. Oruç Aruoba bu kelimeyi “şiir olarak kurmak” şeklinde çevirir. Ludwig Wittgenstein bir yazısında “Felsefenin aslında şiir olarak kurulması gerekir.” diyor. Ben de bunu yapmaya çalıştım. ‘Rüzgâr’ olgusunu şiirlemeye, rüzgârın varoluşunu ‘şiir olarak kurmaya’ gayret ettim. Rüzgâr Defteri’nin adalar kültürü ve geçmiş çalışma hayatımla olan ilgisinden önce, bu bahsettiğim ‘şiir olarak kurmak’ meselesi çok daha belirleyici ve önemli… Bunun üstünde durmalıyız sanırım. Bütün bu sözlerimden ve açıklamalarımdan ne anlaşılıyor? Sence nedir Rüzgâr Defteri? Felsefi bir metin mi, şiir mi? Nedir sence?

ruzgardefteri

Rüzgâr Defteri

 

Uğur Yanıkel: Aslında tüm bu bahsettiklerinin bir çıktısı olarak şunu söyleyebilirim, Rüzgâr Defteri tek tığ ile örülmemiştir. Yani, oluşma, örülme evresindeki ilerleyiş, izlenen yol, yöntem bakımından baktığımızda ve bunun yanında kitabın içeriğindeki rüzgârı anlamaya yönelik sorulan soruların yönlendiriciliği bakımından felsefi bir ‘tığ’ kullanılmış diyebilirim. İkinci tığ ise senin de bahsettiğin ‘şiir olarak kurmak’  fiilinden de yola çıkarak erişilen şiirsellik ya da içeriğinde şiirsel bir tını barındıran imgelem. Tüm bu söylediklerimden de anlaşılacağı üzere Rüzgâr Defteri için yalnız başına bir ‘felsefi metin’ ya da bir ‘şiir’ diyemem. Rüzgâr Defteri, yazarının gördükleri, yaşadıklarının bir sonucudur en nihayetinde, dilin kendine özgü bir biçimde kullanılmasından dolayı yine bu temel üzerinden tanımlanabilir, diye düşünüyorum. Zaten, Rüzgâr Defteri dahilinde ve haricinde de böyle düşünüyorum. Yani mesela, bugün artık, ‘şiir’ kavramını gördüğümüzde ya da duyduğumuzda ‘kafamızın içinde’ ne kendini gösteriyor? Bu çok önemli. Şiirin ‘dinamik öz’ diyebileceğim ya da kavramlar üstü bir ‘şey’ olduğunu düşünüyorum. ‘Dinamik öz’ dememi şöyle bir örnek vererek açıklamaya çalışayım: Ateş böcekleri geceleri parıldayan bir böcek türüdür, yani gündüzleri ışık saçmazlar, hâl böyleyken gündüz bir ateş böceğini -tanıyıp- gördüğümüzde, gözümüzü kapatıp elde ettiğimiz ‘karanlık’, ateş böceğinin parıldamasına neden olmaz. Üstelik ateş böceğini de göremeyiz. Bu örnekte bana göre asıl ‘şiir’ ateş böceğidir. Yani o ‘dinamik öz’ dediğim kısıtlandırılamayan, ‘gözümüzü kapattığımızda’ görünmeyen ‘şey’dir.  Buradan hareketle şiirin alışılmış bir biçime(forma) artık gerek duymadığını söyleyebilirim. Bana kalırsa şiir bunu aşan tek türdür; bir biçime(forma) ihtiyaç duymadan varlığını sürdürebildiği için… Bu bağlamda dilin ve kelimelerin göz önünde olmadığı ‘şeylere’ bakalım; yanmış bir filmi banyo ettiğimizde elde ettiğimiz görüntü, ufak bir çocuğa oyalanması için verilen kâğıt ve kalem ile çocuğun yaptığı çizim -ki çocuk genelde o kâğıdı rastlantısal olarak karalar yani ‘rüzgâr’ı çizer-. Verdiğim örnekler çoğaltılabilir elbette. Ancak bu verdiğim örneklerin ve daha fazlasının kişisel sezme yetimiz ile farkında olabiliriz. Rüzgâr Defteri’nin benim için asıl önemi, senin bahsettiklerini saklı tutarak söylüyorum, buradan geliyor. Çocukken hepimiz rüzgârı ‘modellemişizdir’ ancak bunun rüzgârı görünür kılıyor olduğunu bilmeden, farkında olmadan. Rüzgâr Defteri ile şahsen bu farkındalığı kendime kazandırdım. Peki, sen, Rüzgâr Defteri’ni oluştururken, ‘rüzgârı keşfettin’ diyebilir miyiz? Eğer öyleyse, bu keşfin Rüzgâr Defteri dışında bir yansıması oldu mu sende?

Zafer Yalçınpınar: Doğduğumdan beri her yılın belli bir dönemini adada yaşıyorum. Ada yaşamında, denizin hareketini belirleyen rüzgâr çok önemlidir. İnsan için ‘düşünmek’ ne ise ada için de ‘rüzgâr’ odur. Rüzgâr sürekli yaşamı değiştirir, hemen her şey rüzgâra bağlıdır adalarda… Rüzgâr Defteri’nin yazım sürecini yaşamsal düzlem üzerinden anlatayım o zaman… 2013 yılında Duygu Gündeş’le birlikte Bozcaada’da tatile gittik. Bu tatilde, konaklamak için Bozcaada’nın kıyı şeridinde bulunan popüler mevkilerden birini değil de, daha içrek, adanın kuzeydoğuya bakan tarafında bulunan bağ ve bahçelerin ortasında, salaş diyebileceğimiz bir yer seçtik. Bu mevkide, tatilin ilk ânından son ânına kadar rüzgâr hiç durmadı, sürekli ve kuvvetli olarak kendini hissettirdi. Sürekli esiyor, bir şeyler anlatıyor, sürekli birşeyleri düşünüyor, düşündürtüyor gibiydi. Bu yaşantı parçasında, Rüzgâr Defteri’nin ilk orjini oluştu; belirleyici kavram, metne eşlik edecek olan odak noktası bu ‘süreklilik’ti. Diğer orjin ‘rüzgârın etkinliği, etkililiği’ydi. ‘Devinim’ olgusuyla birlikte  ‘rüzgârın yaşama düşünce katması’ da defterin temel eğretilemesidir. Bu orjinler ya da ‘mihenk noktaları’ üzerinden defterin örülümü, yazımı bir tam yıl boyunca sürdü. Marmara Adası’nda, 2014 yılında, fırtınalı bir gecede deftere son noktayı koydum. Bu başlangıç ve bitiş arasında oluşan imgelemin, evet, konuşmamızın başında da vurguladığın gibi matematik ağırlıklı eğitim sürecimden, para kazanmak için bir on yıl kadar çalıştığım bilim kurumundan tut da bulanık mantığa veya dilbilim felsefesine olan ilgime ve araştırma çalışmalarıma kadar uzanan bir arkaplanı olduğunu söyleyebiliriz. Ancak, önemli olan defterin yazımındaki tetikleyici kıvılcımlardır. İlk denklemdir. Daha önce de ‘Çalmayan’(Eylül 2014, Kendi Yayınları) adlı şiir kitabımı okuyan bir arkadaş şiirlerimi ‘matematiksel’ bulduğunu ifade etmişti. Sence, şiir ve matematik arasında belirgin bir ilişki var mı? Sembolik anlatım ekolünde, Bilge Karasu’da veya Rüzgâr Defteri’ndeki alegorik katmanda bu türden bir ilişki mecburiyet hâline mi dönüşüyor? Ece Ayhan, bir yazısında, ‘İkinci Yeni logaritmalı şiirdir.’ der. Peki, şimdi ben kalksam, ‘şiirsel önerme’ ya da ‘imgesel önerme’ diye bir şeyler, kavramlar atsam ortaya, bu ifadeleri duyduğunda aklına neler gelir, ilkin?

uy

Uğur Yanıkel

 

Uğur Yanıkel: ‘Şiir ve matematik’ dendiğinde akla ilk gelen şey ‘ölçülü şiirler’ oluyor. Ancak buradaki biçim odaklı ilişkiyi bir kenara bırakırsak, sanırım şiir ve matematik arasındaki ilişkinin temel belirginliği soyut düşünce ya da soyut düşünebilme becerisinden geliyor. En genel tabiri ile matematik, evren ve zaman içerisinde bulunmayan ancak akılda varlığını sürdüren, soyut zeminde düşünebilmenin sonucudur. Şiirde de böylesi bir soyut zeminin varlığından söz edebiliriz. Formüleri, sayısal bir dili olsa da bu sayısal dilin çözümlenme süreci analitik düşünceyi ortaya çıkarır, sonrasında da güçlendirir. Bu analitik düşünce hayatla, yaşamla, varlıklarla bir bağ kurmaya yönlendirir insanı. Bu bağ ile imgelem gücünün birleşimi de Rüzgâr Defteri’nde kendini hissettiriyor. İlk başta söylediğin ‘…matematikle özdeşleştirirsem sürekli türevini aldım’ sözü de buna delil olarak gösterilebilir… Şimdi, Rüzgâr Defteri’ndeki alegorik katmanda ise tüm bu ilişkinin mecburiyet hâlinden ziyade kendiliğinden oluştuğunu düşünüyorum, az önceki açıklamalarıma dayanarak. Son sorduğun soruda ise aklıma hemen ‘evvel.org’ ile ilk karşılaşmamda okuduğum bir poetik bildiri çalışman geldi: ‘Denizaltı Edebiyatı Bildirisi’. ‘Şiirsel önerme’ ya da ‘imgesel önerme’ dediğin şey zaten adından da anlaşılacağı üzere, muhtevasında imgesellik, şiirsellik barındıran önermelerdir. ‘Denizaltı Edebiyatı Bildirisi’nde; ‘Ödüller insansızdır’, ‘Jüri insansızdır’, ‘Ödül törenleri, kurdeleler, kuşaklar ve podyumlar insansızdır.’ diyorsun mesela. Bunlar, edebiyat içerisinde oluşturulmaya çalışılan oligarşiye, o oligarşinin ödüller aracılığı ile dağıttıkları ve bu dağıtım sonrası elde ettikleri statükoya karşı imgesel önermelerdir. Ayrıca, bu sözünü ettiğim oligarşik yapı ve onun numaraları devam ettiği sürece, o bildiri de güncelliğini koruyacaktır. Sen, yıllardır bu konuda mücadele etmiş, eden ve edecek biri olarak neler söylemek istersin?

Zafer Yalçınpınar: O çetenin piyasalandırdığı stratejinin adı ‘güdümlü edebiyat’tır. Liyakatsız ve muhteris bir tipoloji, 1950’lerin ortasından bu yana ‘güdümlü edebiyat’ üst-başlığındaki bazı söylemleri yaygınlaştırmaya çalışıyorlar. Aslında bu strateji o çetenin kendisine ait de değil. Dünyanın çeşitli yerlerinde, çoğunlukla da Kuzey Avrupa’nın ve Amerika’nın statükocu dehlizlerindeki çeşitli oligarşiler tarafından uygulanmış, başarısız olmuş, edebiyat sosyolojisinde başarısız, kötücül ve olumsuz bir karşılığı bulunan sinsi, karanlık bir yöntem… Peki bizim topraklarımızdaki menfi uzantılar neden başka yöntemleri değil de bu masonik yöntemi seçtiler dersin? Çünkü, içinde bulundukları menfi ilişki ağlarını geliştirmek ve edebiyat dünyası üzerinde kendi statükolarını besleyecek iktisadi bir ‘ticarileştirme, boyutlandırma, tutundurma ve yönetim’ stratejisi uygulamak istiyorlar. İnsanları kandırmak için de tıpkı siyasi iktidarlar gibi ‘kalkınma’ retoriğini kullanıyorlar. Şiir dışındaki edebi türlerde bu stratejiyi yüksek bir oranda yürürlüğe soktular,  diyebiliriz. Yani kendilerini mikrofonların arkasında, spot ışıklarının altında podyumlaştırabildiler, kendilerini vitrinleştirebildiler. Haksızlık yordamlarını ve retorik arsızlıklarını yaygınlaştırabildiler. Mevcut öz-saygı yıkımında neo-liberal çevrenin de büyük bir desteği oldu. Kim kaybetti? Vasatlaşan, ortalama zekaya mahkum kılınan okurlar ve yazarlar kaybetti, kaybediyor, kandırılıyor, yemleniyor… Bunu açıkça gördük, görüyoruz. Mevcut tipolojiyi ‘Yeni Sinsiyet’ adıyla kavramlaştırdık ve bu kapsamda birçok inceleme ve eleştiri yayımladık. 2009 yılında kaleme aldığım ‘Denizaltı Edebiyatı Bildirisi’ de bu eleştirilerden biridir ve ticarileştirilen, endüstrileştirilen sanatsal alanlara ilişkin tepkisel bir bildiridir. Sanatın, şiirin, edebiyatın ve felsefenin endüstrileşmesi, yeryüzündeki eşsiz güzelliklerin, özün, vicdanın, kalbin ve hakikatin bitirilmesi anlamına gelir. Bu yıkım son 3-5 yılda hızlandı. Daha da kötü bir mertebeye geldik: Mevcut masonik oligarşi devlet erkiyle ‘tüm konularda anlaştı’ ve icraatlarını, haksızlık yordamını devlet bütçesi üzerinden teşvik mekanizmalarıyla meşrulaştırmaya başladı. Senin ifadenle komplike bir ‘edebiyat emlâkçılığı’na yöneldiler. Çok üzülüyorum bu durum karşısında… Peki bu durum daha genç çevrelerce nasıl görülüyor, herkes mevcut kötücül durumun, yürürlüğe sokulan Yeni Sinsiyet’in farkında mı? ‘Karazin’ adlı derginde bu konu üzerine çokça çalıştın… Biraz da sen anlat…

Uğur Yanıkel: Ödüllendirme sistemi senin de anlattığın gibi çok eskiye dayanıyor. Fakat, benim bildiğim kadarıyla, tarihsel süreç içerisinde bugün olduğu gibi bir takım tartışmalar ve bu tartışmaların sonucunda sıkı duruşların sergilendiği de olmuş. Örneğin, ressam İsmail Altınok bir kitabında şöyle diyor ‘…burjuva demokrasisi dönemine girilince, her alanda olduğu gibi resim alanında da açıkgöz ve fırsatçı ressamlar resim alanımızı ellerine geçirdiler. Özellikle bu sergilerdeki satış ve ödülleri kendi kişisel ve kümesel çıkarları doğrultusunda kullandılar. Önceleri ödülleri sıraya koydular, sonra kendilerine, daha sonra da öğrencilerine, oğullarına verdiler…’.  O dönem yaşananlar, tabiî, basına da yansıyor ve 1973’te gerçekleştirilen 32. Devlet Resim ve Heykel Sergisi’ne sanatçılar yapıt vermeyerek sergiyi boykot ediyorlar. Bu bahsettiğim olay eminim günümüzde yaşanan bazı olayları anımsatmıştır. Hilmi Yavuz’un seçici kurulunda yer aldığı bir yarışmada oğlunun yarışmacı olması ve ödülü oğlunun kazanması ya da Ataol Behramoğlu’nun seçici kurulunda yer aldığı bir yarışmada kardeşi Nihat Berham’ın yarışmacı olarak yer alması ve daha da ötesi ödülü kazanması gibi… Tabiî 1973’teki gibi günümüzde bir boykot hak getire! Tüm bunlar göz önündeyken bile bu ‘kadrolu jüri’ hâlâ ödül dağıtmaya, yemlemeye devam ediyor. Tabiî yavaş yavaş anlaşılıyor, çözülüyor numaraları. Ülkemizde Gezi’yle beraber başlayan ‘Şiir Sokakta’ hareketi, genç çevreler içerisinde edebiyatın daha çok konuşulmasına vesile oldu. Beraberinde bir takım sorunları da getirmedi değil. Edebiyata, şiire ilginin arttığı bu dönemde üniversitelerde ‘şiir topluluğu’ adında bazı oluşumların sayısı arttı. Tabiî bunlara bakıldığında siyasi gençlik örgütlerinin oluşturdukları da var. Bak burası çok ilginçtir mesela. Hem siyasal alanda kavga verip bir örgütlenme biçimi olarak şiir topluluğu oluşturacaksınız hem de bu güdümlü edebiyata, gizli gizli dağıtılan ödeneklere, oluşturulmaya çalışılan bu oligarşiye yani kısacası bu ‘kötülük dayanışması’na dair tek bir çalışma yürütmeyeceksiniz, tek bir kelam etmeyeceksiniz… Bu durum bana İdris Küçükömer’in bir sözünü hatırlatıyor, ‘…Türkiye’de sol sağdır, sağ soldur…’. Edebiyat dergilerinde ise bu konulara dair en ufak bir söylem, bir tepki göremiyoruz. Farkındalar mı orası da şüpheli. Farkında olup da böyle bir yola girmişlerse, bu durum daha acı… Edebiyat dergileri kendilerinde böyle bir sorumluluğu taşımıyor, hissetmiyor. Karazin’i çıkartmaktaki asıl amaç buydu zaten. Bu konuları ele alan, irdeleyen bir edebiyat dergisiyle farkındalık yaratılabilir, düşüncesiyle çıkmıştır Karazin. Fakat ne var ki maddi durumlar Karazin’in devam etmesini neredeyse imkânsız kılıyordu. Nitekim iki sayı sonra kapanmak zorunda kaldı. Şu anda da, Karazin’in bu alandaki mücadelesini ‘pasaj69.org’ adında bir internet sitesiyle devam ettirmeye çalışıyorum. Bu oligarşiye, düzene ve düzeneğe karşı sesimi duyabildiğim her yerde bas bas bağırmaya da devam edeceğim, her şeyden önce bir insan olarak… Peki, sence, Ece Ayhan’a ya da Ayhan Çağlar’a bir dönem yoğun şekilde uygulanan itibarsızlaştırma, unutturma hamlelerinin ve karalama kampanyalarının ters tepmesinin asıl sebebi nedir?

eceayhan

Ece Ayhan Çağlar

 

Zafer Yalçınpınar: Ece Ayhan’ın işbu becerisinde, yani mevcut şiirsel auranın zirve noktası olarak belirmesinde, yaşadığı dönemde vermesi gereken bazı önemli kararları stratejik olarak düşünmesi, tüm detayları ele alması, şiirsellik açısından vizyoner bir kişiliğinin olması ve her adımını geleceğe doğru atması çok belirleyicidir. Misal, Ece Ayhan, ‘Bakışsız Bir Kedi Kara’ adlı efsanevi kitabıyla 1966 yılında ‘Yeditepe Şiir Armağanı’ için yarışmaya katılıyor ama kazanamıyor. O yarışmayı kazanan Ceyhun Atuf Kansu’nun ‘Bağımsızlık Gülü’ adında epik tarzda yazılmış bir şiir kitabı… Merak ediyorum, bugün, ‘Bağımsızlık Gülü’ adlı şiir kitabını önemseyen, dahası o kitabı hatırlayan, bilen birileri var mıdır? Ama buna karşın ‘Bakışsız Bir Kedi Kara’ hâlâ zirvelerden biri… Ece Ayhan o yarışmayı kaybettiği gün, yarışma kazanma konusunda ‘sıkı şiir yazmak’, ‘dünya edebiyatını ve evrensel şairleri tanımak’ , ‘tarihi ve coğrafyayı doğru okumak’, ‘dilbilim ve felsefe okumak’ ya da ‘geleceğin poetikasını kurmak’ gibi şeylerin belirleyici olmadığını anlıyor. Çünkü tıpkı günümüzde olduğu gibi o günlerde de edebiyat alanındaki siyasi tavırlar, dini mezhepler, çıkar ilişkileri, partiler, masonlar, oligarşiler filan yarışma kazanmak için belirleyici… O günlerde de ‘güdümlü edebiyat’ numaraları, çıkarları ve yemlemeleri filan var. Ece Ayhan o yarışmayı kaybettikten sonra, benim bildiğim kadarıyla bir daha herhangi bir yarışmaya katılmıyor. Bugün baktığımızda Ece Ayhan, edebiyat tarihimizdeki tek ‘ödülsüz’ büyük şairdir, diyebiliriz. Bugün, Ece Ayhan’ın ‘ödülsüzlüğü’, 5000-10000 ödüle, plakete, carta curta filan milyonlarca misli değerde bir yücelik ve erişilmezlik taşıyor. Bu tip bir varoluş, yani Ece Ayhan, el değiştiren tarihsel gaddarlıkları şiirlerinde işlerken kimseye ‘Eyvallah!’ demiyor ve bu durum onu sonsuz derecede büyük bir bağımsızlığa, haklılığın inadına, hakikate, anlama, kalb ve vicdan arayışına ulaştırıyor. Bu bağımsız duruşla birlikte, mevcut edebiyatımızı binlerce kez geçerek kendi ‘imgesel alan derinliğini’ oluşturuyor. İşte, Ece Ayhan’ın asıl büyük ve becerikli olduğu nokta da bu tip bir poetika kurmak inadıdır. Ben bu durumu ‘imgelemin özgürleşmesi’ olarak tanımlıyorum. Sorduğun sorunun cevabı da çok basit aslında; Ece Ayhan çok büyük, geleceği imleyen, geleceğe uzanan, yaşadığı coğrafyanın her yalanını, her tarihsel kandırmacayı ortaya seren, tipolojik hedeflerle kurulmuş, tarihsel gaddarlıkların ve statükonun vurgulanarak ortadan kaldırıldığı, yerildiği, rezil edildiği çok büyük bir imgesel alan derinliğini dile getiriyor. Bu imgesel alan derinliği yeni bir şiirsel dil ve yeni bir ‘şiirsel yük’ oluşturuyor. Dile getirilen bu büyük şiirselliğin altında herkes eziliyor. Ece Ayhan açık arayla şiirinde herkesin önüne geçiyor ve kendisini ‘sıkı şiir’e vererek ‘yeni bir insanlık’ için ‘iyi bir güneş’i imliyor. Böylesi bir ‘dile getiriş’ ve imgelem, şiir tarihimizde -hatta, sanat tarihimizde- yeni bir bilişsel çağ açmıştır. Kısacası, hâlâ Ece Ayhan’ı kafakola alamadılar, çünkü Ece Ayhan’ın kurduğu şiirsellik çok büyük ve entelektüel açıdan da bugün ortada gezinen, gerdan kıran ‘ödüllü şairler’in hepsine, o ‘maymun kuşağa’ milyon yıl basacak kadar insani, vicdani ve güçlüdür: Geleceği düşünmek, insanlığı anlamak ve geliştirmek için de sonsuz belirleyicidir, çığır açıcıdır. Merak ediyorum, ‘imgelemin özgürleşmesi’ dediğimde senin aklına ne geliyor? Sence, ‘imgelemin özgürleşmesi için sıkı şiir yazmak’ nasıl bir edimdir?

Uğur Yanıkel: Sorduğun sorulara yanıt vermeden önce, sorularına bağlı olarak başka soruların da çengeline takıldığımı söylemeden geçmek istemiyorum. ‘İmgelemin Özgürleşmesi’ dediğimizde bu kavram öyle sanıyorum ki bir süreç içerisinde gerçekleşebilen bir şey gibi geliyor bana, öyle seziyorum. Bu sürecin başlangıç noktası mutlaka vardır fakat bir sonu ya da sonucu olduğunu düşünmüyorum ve bu sonuçsuzluğu olumlu olarak görüyorum. Her şeyden önce ‘İmgelemin özgürleşmesi ilk nerede başlar?’ sorusu açıkçası zihnimi meşgul etmedi değil. Bu soruya cevap bulabilmek için şiire bakacak olursak; bir olay, bir durum, bir anımsama, bir görüntü, bir varlık vs. ile etkileşime giren şairin ‘kafasının içinde’ onu nasıl çözümlediği ve sonrasında nasıl aktardığı bir başlangıç olarak kabul edilebilir. Dediğim gibi bu bir başlangıç noktasıdır, başlangıcın ardından yazılmış şiir ile etkileşime girenlerde -yani şiiri okuyanlarda- farklı çağrışımlara neden olacağından bu durum anlam çoğalmasına neden olacaktır. Bana kalırsa bunun çok net gerçekleştiği şiirler ‘İkinci Yeni’ şiirleridir. Özellikle Ece Ayhan’ın şiirlerindeki hermetizmi göz önünde bulunduracak olursak, bahsettiğim anlam çoğalmasını doğrulamış oluruz diye düşünüyorum. Elbette yalnızca şiirle sınırlandırılamaz bu durum. Belki de bu sınırlandıramadığımız şey ‘imgelemin özgürleşmesi’ kavramının bizzat kendisidir. Somut ya da deneysel, görsel ya da video şiirlerde; müzikte hatta fotoğrafçılıkta bile bunu yakalamak mümkün. Tüm bu alanları  genişleten ve derinleştiren imgelem, kendi özgürlüğünü böyle sağlıyor kanımca. Şimdi, ‘imgelemin özgürleşmesi’ sürecini sezdiklerim ve düşündüklerim doğrultusunda anlatmaya çalıştım. Söz konusu ‘imgelemin özgürleşmesi için sıkı şiir yazmak’ olunca, en başta, senin de ifade ettiğin gibi ‘sıkı şiirde iktisat yoktur’ demek yerinde olacaktır. Bundan bağımsız olmasa da, artık günümüzde kültür endüstrisi, edebiyat piyasası, ödül çığırtkanlığı gibi pek çok -kapitalist jargon ile- ‘sektör’ ve bu alanın sonucunda ‘pazar’ oluşturulmaya çalışıyor. Bu konuda iyi şeyler söylemek de pek kolay değil maalesef. Bu süslü bataklığın ‘çekiciliğine’ kanmadan, mevcut ortama salınan ve ortama hâkim olan derinliksizlikten uzakta yazılan şiir, ‘imgelemin özgürleşmesi’ bağlamında sıkı şiirdir. Peki, Rüzgâr Defteri’ne geri dönecek olursak, Rüzgâr Defteri’ndeki şiirselliği ‘imgelemin özgürleşmesi’ yolunda açılan bir patika olarak görebilir miyiz?

zy

Zafer Yalçınpınar

 

Zafer Yalçınpınar: Yani… Patika değil de, belki, bir iğne deliği olarak görebiliriz… Ama bu iğne deliği, belki de bir ‘kara delik’ teorisi kadar hesapsızdır, bilinmezdir. Misal, Rüzgâr Defteri’nin 20. sayfasında şöyle demişim: ‘Şiir, bir ön-seziş kurarak dile getirilemeyeni (henüz dile getirilemeyeni) geleceğe uzatıyor, geleceğe eğretiliyor.  Şiirin bir tür tarihsel taşıyıcılığı vardır: Hem geleceğe hem de geçmişe doğru hareket edebilen bir ‘dil-im-yapım’ yöntemi:- Rüzgâr. Rüzgârın örülümü’ gibi… Buradaki önem, ‘dile getirmek’te gizli. Şairin sezdiği ve dizeleştirdiği görüngü katmanında imgenin ‘anlam’ı, her seferinde sonradan gelir. Bunu nasıl ifade edeceğimi bilmiyorum ama belki şöyle diyebiliriz: ‘Şair dile getirdikten sonra imgeyi anlamlandırır.’ O ‘dile getiriş ânı’nın sırrını, oluşumunu aslında kendisi de bilmez. O dilde bulur kendisini, o dilsel alana, o söze, o dizeye ‘düşmüş, kapılmış, yuvarlanmış’ gibi olur. O alanda ‘imgesel, şiirsel önermeler’ kurgular: O alanda şiirsel motiflerin dışında dilsel bir ‘yenileyici, arttırıcı, aşkın’ motif kalmamıştır artık. Bu durum mevcut dildeki motiflerin imgesel olarak yenilenmesini sağlar, dilin alan derinliği önce sezgisel olarak genişler, birkaç kuşak sonrasında da gündelik düşünce dilindeki yerine, ‘anlam’ına kavuşur. Turgut Uyar’ın “Sevgim acıyor” demesi gibi… Ece Ayhan’ın “Düzayak çivit badanalı bir kent nasıl kurulur abiler?” sorusuna cevabın Gezi Direnişi’nden “Defteri kapat!/Şiir sokakta!/İmza: Düzayak çivit badanalı kent” sloganıyla gelmesi gibi… Bu genişlemenin şair tarafından kendi ‘tahayyül gücü’ne ket vurarak oluşmadığı da aşikârdır. Ve evet, İkinci Yeni’yi hâlâ kimsenin geçememesinde bu türden bir sürekli genişleme söz konusudur. Disiplinler arası  söyleminde de haklısın. Teolojiden tut da modern matematiğe ya da astro-fiziğe kadar, yenileyici, geliştirici tek şey düşüncemize, hesaplamalarımıza yön veren ‘dil’dir. Ludwig Wittgenstein ‘Gerçeğin yapısını dilin yapısı belirler.’ diyor. Buradaki en büyük tehlike dilin ‘endüstrileşmesi’, yeryüzündeki dillerin ve ‘gerçeğin motifleri’nin emperyalist faaliyetlerle yok edilmeye çalışılmasıdır. ‘İmgelemin özgürleşmesi’ kavramına karşıt ve kötücül bir kavram düşünmek zorunda kalsaydık, kesinlikle ‘imgelemin kalkınması’ veya ‘imgelemin endüstrileşmesi’ kavramlarıyla karşılaşırdık ki ‘Yeni Sinsiyet’ olarak tanımladığımız tipoloji bu tip kötücül, yaşamın özünü ve hakikatini öldüren işleri ‘piyasalandırmak’la uğraşıyor…  Üstelik bu piyasalandırma faaliyetini ‘devlet desteği’yle ve ‘statükocu unsurlar’la icra ediyorlar.  Peki sen nasıl görüyorsun, şiirin birincil önemi yeterince fark edilecek mi? Geleceğin şiirinin dilsel özellikleri nedir sence? Zafer Yalçınpınar’ın -bendenizin- geleceğin şiirinde bir yeri var mı sence?

siirsokakta

Uğur Yanıkel: İşte bu konuda ‘Şiir Sokakta’ hareketinin tetikleyici bir rolü olduğunu düşünüyorum. Olumlu yönlerinden birisi de budur bu hareketin. Çünkü dediğim gibi artık şiir üzerine konuşmaya, tartışmaya meyilli ve hevesli bir gençlik var. Ancak bu önemin sahiden fark edilmesi için evvela tüm faydalardan, çıkarlardan arındırılmış bir edebiyat ortamı gerekli. Çünkü şiirin önemlerinden çok, edebiyattan ve edebiyat özelinde şiirden nasıl fayda sağlarız yörüngesinde dönen bir kitle var. Ve bu kitlenin hedefinde de gelecek, yani gençlik var. Ben şahsen ‘genç şairden’ çok sıkı atılımlar bekliyorum. Tavşan gibi her havuç tutana gitmeyecek olanlardan elbette… Ayrıca bu ‘havuççu kitle’nin ve faaliyetlerinin herkesçe farkına varıldığı an, işte o zaman şiirin birincil önemi kapsamında bir farkındalığa sıra gelecek ve o farkındalık oluşacaktır.  Zaten bu faaliyetlerin güdümü; çıkar, fayda, alkış… Biraz irdelense tüm bunların bir ‘güvercin görünümlü kötülük’ olduğu anlaşılacak. Farkındasındır sen de, konuşmamızın hatırı sayılır bir kısmı, senin kavramlaştırdığın şekilde söylemek gerekirse ‘Yeni Sinsiyet’ üzerine oldu. Bu konuların konuşuluyor olmasının ötesinde, bu konuların varlığı bile durumu yeterince izah ediyor aslında… Diğer soruna cevap bulabilmek için geçmişe bakmakta fayda görüyorum açıkçası. İkinci Yeni’ye özellikle, ısrarla İkinci Yeni diyorum çünkü hâlâ geçilmiş, aşılmış değil. Büyük bir sıçrama olduğunu artık herkes adını, soyadını bilir gibi biliyor. Bu yüzden yeni şiirde ve bu şiirin dilsel özelliklerinde de İkinci Yeni’den ‘partiküller’ olacaktır diye düşünüyorum… Buna ek olarak, bahsettiğimiz dil üzerine deneyselliğin artacağını da söylemeden edemeyeceğim. Gerçi kestirilemez ve belirsizliklerle dolu bir zaman diliminden söz ediyoruz. Diğer soruna bu bağlantıda cevap vermek gerekirse ‘Zaman ile vicdan yargıçtır; saatlerinizi kontrol ediniz!’ demek yeterli diye düşünüyorum… Tabiî akıntıya karşı bayrak dikilirse bilirsin ki ırmak kurusa da bayrak kalır… Son olarak sormak istediğim bir şey daha var. Bunu Ece Ayhan’ın ‘Kim ne derse desin. Şiir konusunda da hayat konusunda da -aslında- başkalarının söylediğine bakmayacaksın. En sonunda mihenk taşı olarak kendini koyacaksın ortaya.’ sözünü şiar edinmiş bir ‘başıbozuk’ olarak soruyorum… Biliyoruz ki hakikatin ve vicdanın peşinden gidenler kazanmak ya da kaybetmek hesabı yapmazlar. Stratejileri yoktur. ‘Köçek’ değildirler. Ahbap çavuşçuluğun adını ‘dayanışma’ koymazlar. Evcilleşmezler ve evcilleştirmezler. ‘Atlarından’ inmezler. ‘Olaylar uzak diye, dürbün kullanmak’ aymazlığına ve yanlışlığına yakalanmazlar… Yani kısacası ‘insan’ olabilmek ve insan kalabilmek telaşını barındırırlar içlerinde. Bir İskorpit –bir başka adı da vardı…-  bu telaşı ‘cevher’ olarak adlandırıyor… Sence, bu cevherin ya da telaşın, kişisel ya da kümesel faydalar uğruna yıpratılması, bozuk para muamelesi görmesi ya da daha korkuncu yokedilmesi, söz konusu mudur?

Zafer Yalçınpınar: Değildir. Korkmaya, endişelenmeye mahal yok… Bizim umutsuzluğumuz da karamsarlığımız da ‘akkor’ bir yapıya sahiptir. Zaten, Yeni Sinsiyet dediğimiz muhterisler ‘idare-i maslahat’ pozisyonuna geçmiştir, yani geleceksizdir. Sen, ben, sıkı şiir ve ‘tarihi düzünden okumaya ayaklanan çocuklar’ olduğu sürece, bahsettiğin riskler, stratejik hareketler ve itibarsızlaştırma operasyonlarından hiçbirisi ‘geleceği belirleyici’ derecede başarılı olamayacaktır. Sahici tarih bize bunu göstermiştir. Şiir de… Bu sıkı söyleşi için çok teşekkür ederim. Sağolasın Uğur…

Eylül 2015

ruzgardefteri2


Hamişler/Adresler:

1/ Söyleşinin PDF biçemine http://bit.ly/ruzgarisiirlemek adresinden ulaşabilirsiniz. Zafer Yalçınpınar’ın 2006-2015 yılları arasında gerçekleştirdiği tüm söyleşileri http://bit.ly/dilinkemigi adresinde yer alıyor.

2/ Rüzgâr Defteri’nin Facebook sayfası http://www.facebook.com/ruzgardefteri adresindedir. Rüzgâr Defteri’ni http://www.oyunyayinevi.com/urun/ruzgar-defteri adresinden çevrimiçi olarak satın alabilirsiniz.

3/ Yalçınpınar’ın 2015 yılı öncesinde yayımlanan tüm kitaplarının pdf biçemine http://zaferyalcinpinar.blogspot.com adresinden, tüm şiirlerine ise http://bit.ly/zypsiir adresinden ulaşabilirsiniz. Zafer Yalçınpınar kimdir? sorusunun cevabı da şurada; http://bit.ly/zykimdir

4/ İyi okumalar dileriz.

Eki
07
2015
0

Politik Felsefe ve Ludwig Wittgenstein

politik-felsefe

Bkz: http://politikfelsefe.org/


Hamiş: EVV3L kapsamında yayımlanan “Ludwig Wittgenstein” başlıklı ilgilerin tümüne http://evvel.org/ilgi/ludwig-wittgenstein adresinden ulaşabilirsiniz.

Eyl
18
2015
0

Dr. Özgür Uçkan’ın Poetikası: “ŞİİR VE HAKİKAT”

Vefat haberiyle sarsıldığımız Dr. Özgür Uçkan, EVV3L’in sıkı takipçilerindendi. Çevresindekilere “özgürlük”, “özgürlük arayışı” ve “paylaşım” gibi kavramları yeniden öğreten, “bilişim özgürlüğü” mücadelesi çerçevesinde uluslararası başarılar elde etmiş en önemli özgürlük savunucularından biriydi: Hakiki ve sıkı bir akademisyendi. Ailesine, öğrencilerine ve tüm çevresine baş sağlığı diliyoruz.

Dr. Özgür Uçkan, 2013 yılının Şubat ayında gerçekleştirdiğimiz “Poetika 2013 Odak Çalışmaları”na çok kapsamlı bir yazıyla destek vermişti. “Şiir ve Hakikat” başlıklı bu önemli incelemenin tam metnini okurlarımızla paylaşıyoruz.

Z. Yalçınpınar


 

“ŞİİR ve HAKİKAT”
Dr. Özgür Uçkan

Şair değilim. İlk gençliğimden bu yana da şiir yazmadım. Onlar da “sayılmaz”. Yazılarımda “poetik”, belki de “lirik” bir şeyler oldu genellikle. O da sayılmaz. Has şiirle içli dışlı oldum ama. Belli bir “tür” şiirle. Ayırt edip kategorize edemeyeceğim bir “tür” bu. Belki de böyle bir “tür” yok. Tamamen öznel bir hissiyat benimkisi. Ama bu hissiyatın, şiir ile “hakikat” arasındaki ilişkiden kaynaklandığını biliyorum. Kendi hakikatini kuran veya başka türlü ifade edilemeyecek bir hakikati dillendiren şiirle ilgiliyim.

Şiir ve hakikat arasındaki ilişki sadece benim kafamı kurcalamamış elbette. Bu ilişkiyi kafasına takmış pek çok kişi var, şair, filozof, estet, vb. En bilinenleri Platon, Hegel ve Heidegger… İdea’ya giden yola insanın ayağını kaydıran taşlar koyduğu için, Platon’u Devlet’inden şairleri kovduracak kadar kızdıran şiir, Hegel’de “sanatın ölümü”nün habercisi olmuş, kavrama değen bir dil-öncesi olarak. Heidegger ise şiirde felsefenin asla yaklaşamayacağı bir hakikatin tezahürünü görmüş… Üç filozof da şiir ile hakikat arasındaki ilişkiden hareket ederek varmışlar tamamen farklı konumlarına…

Felsefe sanatlara hiyerarşi biçmeye koyulduğunda, genellikle şiir ve müzik şanslı çıkar. Biri dilde, diğeri de seste gerçekleştiği için. İşin içine mermer, boya, beden, ter, toz, toprak vb. karıştırmazlar. Filozoflara daha “saf” gelir böylesi (ama sanatın bitmiş iş değil süreç olduğunu – Klee’nin dediği gibi eserin yol olduğunu – düşünecek olursak, yanılırlar aslında: Şiirde de müzikte de “kan, ter, gözyaşı” eksik olmaz). Filozofları çeken bir de ortaklıkları vardır: Şiirin müziği, müziğin şiiri vardır… Ama bu iki sanatı önemsemelerinin asıl nedeni, soyutlukları (madde ve duyumdan arınmışlıkları) içinde hakikate daha yakın olduklarını düşündükleri içindir.

 

Platon: Şiirin saygıdeğer düşmanı

Platon’un sanata, özellikle de şiire düşmanlığı da aslında hakikat sorunuyla ilgilidir. Sanatın bir şeyleri “temsil ederken” hakikati ortaya çıkarır”mış gibi” yapıp hakikate engel olduğunu düşündüğü için kovar şiiri Site’sinden. Platon sanatın gerçekliği temsil etmesindeki hakikat sorunsalına odaklanır. Hakikatine inanılarak üretilmiş bir temsil, sadece gerçekliğin zayıf bir kopyasıdır; hakikatine inanılmayarak yapılmış bir temsil ise sadece yalandan ibarettir. Taklit edici sanatlar, “fantazya”lardır. İmge ve fantezi üreten sanatların hakikatle ilişkisi olamaz; onlar gerçek olmayan üretimlerde bulunur. Dolayısıyla -mağaradaki gölgeler gibi- taklitler, yanılsamalar, sanılar üreten sanatların Platon’un Devlet’inde yeri yoktur. Bu sanatlar insanları ideal hakikatten uzaklaştırır. Şiirin (aslında tragedyadan söz etmektedir) Devlet’in koruyucu sınıfı içerisindeki yıkıcı etkisine vurgu yapar. Yarı tanrılar ve tanrıların tragedyalardaki temsillerini kutsallıklara bir “küfür” olarak görür Platon ve bu küfrün gençlerin eğitimi üzerinde kötü etkileri olduğunu ileri sürer. Homeros’un İdeal Devlet’in kapılarından içeri sokulmamasını söyler. Sanat “devlet düşmanı”dır…

Alain Badiou, Platon’u şöyle okur: “İnsanlığın biraradalığının adı olan Site, ancak kavramı şiirden korunuyorsa düşünülebilecek bir şeydir. Eğer site düşünceye maruz kalmak zorundaysa, öznel kolektifliğin şiirin güçlü çekiminden korunması gerekir. Başka bir deyişle, öznel kolektiflik ‘şiirselleştirildikçe’ düşünceden eksilir ve onunla ayrıtürden hale gelir. (…) ‘şiir ve felsefe arasında çok eski bir savaş vardır.’ Bu arkaik savaş düşünce ve düşüncenin ayırt edilmesi hakkındadır.”.[1] Şiir, zekaya (nous), Idea’lara dair sezgiye veya diyalektiğe değil, Platon’un “dianoia” adını verdiği, dili kat eden, önermeleri birbirine bağlayan ve çıkarımlarda bulunan “söylemsel düşünce”ye karşıdır. Şiir ise “olumlama ve hazzın kendisi”dir – “bir şeyi kat etmez, eşikte yaşar”; “şiir kurala bağlı geçiş değil, daha çok bir sunu, yasasız bir öneridir”.

Platon’un “karşı-poetika”sı, “ölçü, sayı ve ağırlık”a dayanır: Şiirin panzehiri “ölçüm yapan ve hesaplayan Logos”tur… Şiirde zafer kazanan ilke, acı ve hazdır, bu ise hem yasaya hem de Logos’a aykırıdır. Platon için Politika, Şiirden (Poem) kurtularak matematiğe (Matheme) ulaşacak, böylece gerçekliği kavrayacaktır.[2] Şiir kendisini olası düşüncenin dilsel gücüyle sunan düşünce-olmayandır ve onu ancak matematik çürütebilir. Badiou, şiirin “düşünülemez düşünce”, matematiğin ise düşünce olarak ifade edilebilen, yani “düşünülebilir düşünce” olmasıyla yakından ilgilenir. Aslında Platon’un şiirsel konuşmanın dilsel gücünü teslim ettiğini düşünür; şiiri “tehlikeli” kılan da bu gücüdür.

 

Hegel: Bir “alt-dil” olarak şiir “sanatın ölümü”nü haber veriyor

Platon’un bu yaklaşımı, sanatın temsil edici karakteriyle hakikatten uzağa düştüğü, dolayısıyla bilginin mutlak olana (Tin?) yolculuğunun aşılması gereken bir evresi olduğu fikri, en büyük yankısını Hegel’in “sanatın ölümü” düşüncesinde bulur. Hegel, “tarihin sonu” başlığı altında pek çok şeyin sonundan, tükenişinden, ölümünden söz eder. Sanat da bunlardan biridir. Sanat türlerini mimarlıktan başlayıp heykel, resim, müzik ve şiirden geçerek nesre ulaşan ve giderek maddesel olandan, duyumlanabilir olandan uzaklaşan bir biçimde sınıflandırır. Bu sanat türlerinin kendi iç gelişim süreçleri de aynı yolu izlemektedir: Giderek duyumlanabilir olandan, yani kökensel anlamıyla estetik olandan uzaklaşma. Bu çizgi özellikle şiirde kendini açığa vurmaktadır. Şiir tinsellikten, kavramdan, evrensellikten bir şeyler aldıkça estetik alanın dışına düşer.[3]

Hegel sanatı temsil edici olmayan bir etkinlik olarak görür. Hegel’e göre sanatsal etkinlik ürettiği “görünüş” (appearance) aracılığıyla, anlamı (signification) görünebilir kılmaktadır. Bu, sanatı salt bir kopya olmaktan kurtarır. Çünkü sanat, içeriğin dile getirilmesine yaramayan ögeleri bir yana bırakır, yeniden üretmez. Örneğin, Homeros Aşil’in güçlü bedenini anlatmak için onun bütün niteliklerini olduğu gibi betimlemez. Bir görünüş olarak sanat yapıtının içeriği doğallığını özel olarak yitirmiş bir varoluştur. Sanat yapıtını çekici kılan da işte bu doğallığını yitiriştir (Sanatın doğallığı kaybederek çekici hale gelmesi, doğal olandan farklı bir şey olarak “yapılması”, sanat nesnesinin doğal güzellikten daha güzel olması, modern estetikte verimli tartışmalar yaratacaktır).

Hegel, sanatın varoluşun hakikatini (varoluşu görünüşe dönüştürme yoluyla) verebildiğini düşünmektedir. Yani sanat yapıtı salt varoluşa göre daha yüksek bir hakikatin taşıyıcısıdır. Estetik temsil etme doğal olanın hakikatini oluşturmaktadır. Estetik “temsil etme”de, doğal kabuğunda (maddesel, duyumlanabilir kabuğunda) kapalı bulunan içerik kendini gösterir, açığa vurur. Sanat, salt varoluşu görünüşe dönüştürürken, yeniden biçimlendirirken, duyumlanabilir olanı yadsır. Ama bu yadsıma yeterli değildir Hegel için. Çünkü sanat yapıtı duyumlanabilir olanı yadsımak için yine duyumlanabilir bir şey olmak zorundadır. Bu nedenle onun yarattığı görünüş hakikatle, Tin’le yeterince bütünleşemez. O, hakikati gösterir, üstelik kendi dışında bir şey olarak, salt varoluşta yer alan bir şey olarak değil. Sanatın idealleştirme süreci eksik, kusurlu kalır. Şair gerçeğin fotoğrafını vermez, ayrıntıları seçer, eler. Ama bu seçimde ayıkladığı, attığı maddesel olanın taşıdığı olumsallık, karışıklık, yani anlamı gizleyen, karartan ögeler, sanat yapıtında tümüyle ortadan kalkmaz. Çünkü sanat yapıtı maddesellikten hiçbir zaman tümüyle kurtulamaz. Bunu tümüyle başardığı an, o artık sanat yapıtı olmaktan çıkacaktır.

Yalnızca şiirde, duyumlanabilir dışsallık, en aza, hemen hemen sıfıra yaklaşır ve sonunda göstergeler maddeselliklerini kaybederler. Ama maddesellikten kurtulmuş bir şey olarak şiir, Hegel’e göre, estetik dışı bir şeydir. Tinsellik yani maddesel olmama durumu şiirde eksik olan şeyin sorumlusudur ve şiir tinselleştikçe sanatın kökensel tanımının dışına düşer.

Estetik görünüş yalnızca göstergeye dayandığında kendi hakikatine o denli iyi ulaşmaktadır ki, sanat artık hem olanaksız hem de yararsız olacaktır. Çünkü sanat, tanımı gereği varoluşla hakikati arasındaki maddesel dolayımdır. Artık sanat kökensel işlevini yitirmiştir, çünkü bu işlev, Hegel’e göre dolayımsız olanın -yalnızca varoluşun, dilsiz varoluşun- anlamsızlığını, hiçliğini göstermektedir, bunu göstermek içinse sanatın maddeye gereksinmesi vardır. Şiirde artık dolayımsız olarak var olan (salt varoluş) tümüyle ortadan kalktığı için, onun anlamsızlığını, hiçliğini gösterme işlevi yani sanatın kökensel işlevi de sona ermiştir. Çünkü şiir öyle bir estetik türdür ki, onun özü duyumlanabilir olanın yok olması, salt göstergenin üstün gelmesidir.

Sanatta dolayımsız varlık idealleşmiştir. Dilde ise, Hegel’e göre, tümüyle ortadan kalkmıştır. İkisi de dolayımsız olanın, özne için veri olan salt varoluşun yadsınmasıdır, ama iki farklı türden yadsıma. Birincisi hakikati görünüş kılar, ikincisi onu söz haline sokar. Birincisi görünüştür, ikincisi deyiş. Sanat kökensel anlamda dil-ötesi (para-language) bir şeyken, şiire dönüştüğünde alt-dil (infra-language) olur. Sanat Kavrama ulaşamaz, büyüsünü bu eksikliğinden getirir. Ama büyüleyen şeyin ölümü Aklın doğuşunu bildirmektedir. Onun ölümü Dil’in doğuşudur. Evrensel olanın anlatımı için “imgesiz bir dil” gerekmektedir. Sözcük gösterme işleminin ortadan kalkmasıdır. Dil göstermeksizin düşünmedir. Anlamın giderek ortaya çıkışı figürün giderek silinmesiyle mümkündür. Hegel’e göre insanlığın estetik tarihini incelersek, imgelerin giderek azalan bir işlevinin olduğu görülür. İmge sıkı sıkıya, figüre, görülebilir olana bağlıdır. İmgenin azalan gücü görülebilir olanın, dolayımsız olanın önemi azalacaktır. Sanatın özelliği salt varoluştaki içeriği “görünüş”e dönüştürerek, anlama giden yolu açmasıdır. Ama zorunlu olarak taşıdığı maddesel, dolayımsız ögeden ötürü bu yolu, aynı zamanda kapatmaktadır da.

Aslında sanatın hakikati, ürettiği nesneden bağımsız olarak, temsiliyetsiz bir görünüş yaratabilir. Bu sanatın dil ile ilişkisi ile ilgili bir tartışmadır. Sanatın dil ile olan ilişkisi, kullandığı ortam kadar yaratım süreciyle olan ilişkisini de belirler. Kavram’ı, kavramsal hakikati amaçlamayan bir kültürel etkinlik türünün var olduğunun kuşku götürmez olduğu çağımızda, Hegel’in estetiği etki gücünü yitirmiyorsa, bunu büyük ölçüde dil – sanat ilişkisine dair çözümlemelerine borçludur.

 

Heidegger: Hakikatin “kurtarıcısı” olarak şiir

Dil ve hakikat deyince akla, “dil Varlık’ın evidir” diyen Heidegger gelir. Heidegger’e göre dilin, pratikleri yansıtma veya dikkati onlar üzerinde odaklama gibi temel bir rolü vardır. Bir sözcük dağarcığı şeyleri isimlendirerek varlığa getirebildiği gibi, bir çağın duyarlılığını da değiştirebilir. Dil, pratikleri, onlar üzerinde odaklayarak koruyup yayabilir. Dili açımlayan ve yeni varlık tarzları geliştirip onlara tutarlılık kazandıranlar, rahip veya bilim adamları değil, şairler ve düşünürlerdir. Heidegger’in sanatla ilgisi, sanatın düşüncelerinde merkezi bir konum kapladığı Schelling ve Nietzsche gibi filozofların etkisinden; ve kökenini şiirde bulduğunu düşündüğü dil’in kendi felsefesindeki merkezi konumundan kaynaklanır (Hölderlin).

Sanat eseri, bir “özne” için bir “nesne” olarak konumlanır ve bu özne-nesne ilişkisi, bir duygu ilişkisi olarak, estetik yaklaşım açısından belirleyicidir. “Sanat eserinin hakikati” söz konusu olduğunda, sanata estetik yaklaşım başarısızlığa uğrar. Sanat eserinin “estetikleştirilmesi”, onu sadece “bilenler” ve “estetler” (connoisseurs & aesthetes) tarafından anlaşılabilecek bir “yüceliğe” hapsederek sanatı değersizleştirir. (“Estetik, sanatçı için, ornitoloji kuşlara ne ifade ediyorsa onu ifade eder…” – Barnet Newman[4]) Estetiğe yönelttiği eleştiri ve sanat savunusu bir bütün oluşturur: Estetiğe karşı çık, sanatı savun…[5]

Estetik, modern “öznelcilik”den hareket ederek geç dönem modernizminin “kurma / çatma / yapılandırma” (“çerçeveleme”) (enframing) anlayışına ulaşır. Heidegger, sanatın “içinden” hareket ederek, yani belli bir “ontik” (var olan) sanat eseri ile sanatın ontolojik hakikati arasında fenomenolojik bir köprü kurmaya yönelir (tehnépoiesis ilişkisi). Ona göre sanatın doğası “varlıkların eserde konumlanmış hakikati”dir. Eser, sanatsal niteliklerin eklendiği bir şey değildir: eser şeylerin doğasını açığa vurur. Hakikat eserde olup biter:

“Bir dünya kurarak ve yeryüzünü göstererek, eser , varlıkların bir bütün olarak örtüsünün açılmasının ya da hakikatin kazanıldığı bir savaştır.” Bilim, “kökensel bir hakikat oluş” değildir: “zaten açılmış bir hakikat alanının” ayrıntılarını doldurur; “bilim doğruluğun/kesinliğin ötesine geçip hakikate yöneldiğinde… felsefe olur”[6]. Ama sanat, hakikatin vuku bulduğu başlıca yoldur.

Sanat eseri karşısındaki davranışımız, alışıldık bilme, değer verme, yapma veya görme faaliyetlerine uymaz. Bir esere verilecek en uygun tepki, ne bilme ne de isteme (willing) olabilir; daha çok “bir istem olarak kalan bilme ve bir bilme olarak kalan istem(e)”dir. Hakikat, bir biçimde hiçbirşey’den gelir: “Açık olan’ı açmak ve varlıkların açık-seçikliği, sadece açıklık tasavvur edildiğinde (projected) vuku bulur”… (gece mavisinden çakan bir yıldırım gibi)

Tüm sanatlar, bir “Dichtung“dur: Bir icat (invention) veya bir tasavvur (projection). Sanatçının esere koyduğu şey, çevresindeki şeylerden türemez, daha çok icat edilir veya tasavvur edilir. Bütün büyük sanat eserlerinde, “varlıkların örtüsünün açılmasına dair… bir değişim” vardır (unconcealment): sıradan olanı aydınlatır, bizi bir zaman için sıradan olandan koparır ve başka bir dünyaya atar, veya tüm dünya görümüzü değiştirir.

Daha dar bir anlamda, “Dichtung”, şiir (Poesio) demektir. Heidegger tüm sanatların şiirden geldiğini düşünmez. Düşündüğü daha çok şudur: Dil, sadece bildiğimizi iletmemizi sağlayan bir ortam (medium) değildir. Bu amaçla kullanılan dil, “herhangi bir zamanda başvurulan aktüel dil”dir. Dil, aynı zamanda, varlıkları, onları ilk kez adlandırarak ve böylece bize iletişimde bulunacak bir şey vererek, “bulanık karmaşa”dan açıklığa çıkarır. Dilin bu yenilikçi kullanımı “tasavvur edici (projective) söyleme”dir. Şiir, dilde var olan bir sanat biçimi olarak, hakikatin “tasavvur edici” dile getirilmesidir ve bize iletişime dönüştürülecek yeni bir hakikat alanı açar… Yani, Hegel “sanatın ölümü”nü öngörerek hata yapmıştır, çünkü “hakikatin ölümü” söz konusu değildir…

Heidegger için, sanat eseri, bir “yeniliğin oluşa gelmesi” değil, poiesis’i kapsayan “yeni bir dünyanın oluşa gelmesidir”. Sanatın “kurtarıcı gücü” bu yeni dünya imkanında saklıdır… Poiesis’in olmadığı bir çağda yaşamıyoruz; egemen poieis tarzının sanat değil techné olduğu bir çağda yaşıyoruz. Bu, “poiesis”in kökensel anlamı olan “meydana getirme”nin (bringing forth) poetik ifşaatının, modern teknoloji tarafından “meydan okuma”nın poetiğine dönüştürülmesidir. Ama sanatın “kurtarıcı gücü” burada duruyor ve “insanı yeni ve daha uyumlu bir ifşaat biçimine”, “özünün onuruna bakmaya ve onun içine adım atmaya” davet ediyor… “Dünyada-olmak”, Dasein, kendinde “açılma” imkanı saklar. Onu “açacak” olan da sanattır. Daha doğrusu, Dasein’ı “açan”, “sanat eserinin eseri”dir… Çünkü insan, sadece “olmanın erdemi” içinde insandır, yani sanatsal olarak yaratıcı olduğunda… Çünkü insan, sadece “Varlık’ın açıklığında” insandır. Nihai olarak, Heidegger neredeyse Nietzsche’vari bir umuda açılır: İnsan ve yeryüzünün özlerinde oldukları şey haline gelmelerini sağlayacak yeni bir Dasein’ın doğuşu…[7]

 

Badiou: Bir “hakikat işlemi” olarak şiir

Platon’dan başlayıp Hegel’de doruğuna ulaşan Logos (Tin, Geist) merkezli dogmatik ve didaktik şema bir tarafta, Goethe, Schiller, Novalis, Hölderlin ve Nietzsche’den gelip Heidegger’de zirve yapan romantik, hermeneutik ve fenomenolojik damar öteki tarafta, şiir ve hakikat arasında sorunlu veya yüce, ama asli bir bağ olduğu noktasında birleşirler (ikisinin arasında da Kant vardır, ama boş verin şimdi onu). Bu bağın olduğu yerde bugün Alain Badiou duruyor. Biraz da ondan söz edip kapatalım bu “gayri-poetik” yazıyı…

Badiou iki konuma da mesafeli durur. Onun “gayri-estetik”i (inesthétique), sanat ve felsefe arasında hakikat kategorisinde düğümlenen yeni bir bağ kurmaya girişir: “‘Gayri-estetik’ten anladığım şey, sanatın kendisinin bir hakikatler üreticisi olması durumunu korurken, sanatı felsefenin konusu haline getirmek için herhangi bir talepte bulunmayan bir felsefe ve sanat ilişkisidir. Estetik spekülasyona karşı, gayri-estetik, bazı sanat eserlerinin bağımsız varoluşuyla üretilen, kesin olarak felsefe-içi (intra-philosophique) kalan etkileri betimler.”[8] Badiou, estetik teorilerin felsefeye sanatla ilgili olarak fazla güç atfettiğini düşünür. Felsefe sanatın ne olduğunu veya ne olması gerektiğini söyleyemez. Sanatsal hakikat sanata özgüdür. Sanat hakikati görür, felsefe “konuşur”…

Bu, felsefenin “yararsız” olduğu anlamına gelmez. Aslında felsefenin görevi diğer disiplinlerin ortaya koyduğu hakikatler hakkında konuşmaktır. Badiou’ya göre felsefe, dört “koşul”dan (condition) koparılmıştır: her biri tamamen bağımsız birer “hakikat işlemi” (truth procedures) olan sanat, aşk, politika ve bilim… Bu alanlar, “işlem görürken hakikat üretirler”. Felsefe, bu bağımsız hakikat işlemlerine kendisini “dikmek” (suture – yarayı dikmek) (yani, tüm entelektüel çabasını adamak) eğiliminden kaçınmalıdır. Bu eğilimin sonucu her zaman “felaket”tir (19. ve 20. yüzyılın felsefe tarihi bir “dikim”ler tarihidir).

Felsefe, çeşitli hakikat işlemlerinin ortaklaşa olasılığına (compossibility – Leibniz) dair bir düşüncedir; bu, farklı hakikat işlemleri arasındaki kesişimlerin (romanda aşk ve sanatın kesişmesi gibi) sorgulanması olabilir, veya hakikat ya da özne gibi kategorilere (bireysel hakikat işlemlerine dışsal olmakla birlikte bu işlemleri içerisinde iş görebilen kavramlara) dair daha geleneksel felsefi soruşturmalar olabilir. Felsefe, kendisini yarayı dikmeye adamadığında, hakikat işlemleri hakkında özgül olarak felsefi bir tarzda konuşabilir: Sanat hakkında gayri-estetik, politika hakkında metapolitik, bilim hakkında ontolojik bir tarzda…

Badiou için “hakikat” özel bir felsefe kategorisidir. “Sanat ne kadar hakikat taşıyabilir?”[9] Badiou’nun bu sorusu, aslında (Nietzsche’nin de sorduğu) çok eski bir Platonik sorunu yeniden irdeler: Sanatta hakikat sorununu (sanatın kendi başına üretebileceği hakikat etkilerini) tüm çağdaş sanatsal üretimler için ve çağdaş estetik teorilere yönelik olarak yeniden sorar. Sanat ve felsefe arasındaki çok eski ilişkinin ortaya çıkardığı sorunların ötesinde, bu hakikat sorusu, (eleştirmenler ve sanatçılarınki de dahil olmak üzere) sanat hakkındaki söylemlerin yeniden tanımlanmasıyla ilgilidir.

Badiou’nun konumu, geleneksel felsefi estetiğe karşı bir savaş makinesi gibidir: Tuhaf “gayri-estetik” kavramı altında, sanat ve felsefe arasında yeni bir düğüm (nouage / knot) yaratmaya çalışır. Bu yeni düğüm, ne sanatı felsefenin özel bir uygulaması veya konusuna dönüştürmeye çalışacak (dogmatik veya didaktik tavır), ne de felsefeyi sanata özgü bir vahyin sessiz ve sofu bir tanığına indirgeyecektir (romantik tavır).

Gayri-estetik, felsefi düşüncenin özel bir alanı veya disiplininden çok, felsefe ve sanat arasındaki belli bir ilişkiyi, “estetik” ve “sanat felsefesi” terimlerinin farklı biçimlerde dile getirdiği felsefenin sanatı “kavraması” halindeki yetkiyi felsefenin elinden alan bir ilişkiyi tanımlar. Felsefe artık sanatı konusu haline getiremeyecektir. Yani felsefe artık sanat hakkında bildik yargıda bulunma sürecini işletemeyecek; belli sanat eserlerinin tarzlarını, işlevlerini ve değerlerini belirlemeye izin veren normatif kategoriler kullanmaya, tanımlama oyunlarına girişmeye yeltenemeyecektir. Geleneksel anlamda estetiğin yaptığı budur ve hep sanata dışsal bir takım normlarla yapmıştır bunu: “güzel”, “dehşet verici”, “aşağılık” gibi normlarla…

Sanatın, normların özgürleştiği bir mekan haline geldiği hala doğrudur; veya Badiou’nun deyişiyle, “Özne’nin hakikatin tarihinde dağıldığı bir an” olduğu da.[10] Ama, gayri-estetik konumundan bakıldığında, sanatın hakikatinden söz etmek veya hakikatin yokluğuna ağlamak artık önemli olmayacaktır. Sanata dışsal bir hakikati sanata yakıştırmak önemsizdir. Ama “sanatın kendisinin bir hakikat üreticisi” olduğunu teslim etmek önemlidir. Sanat hakikati içkin bir şekilde üretir (Mallarmé’nin ‘zar atımı’ veya Rimbaud’nun ‘duyuların sistematik bozumu olarak halüsinasyon’u gibi).

Geleneksel estetik sadece yargılayıcı değil, aynı zamanda spekülatiftir de. Estetik, saf teori içinde dile getirdiği bir takım hakikatleri sanatın aynasına yansıtmaya kalkışır. Sanatla felsefe arasındaki bu spekülatif ilişkinin karşısında, gayri-estetik “betimleyici” bir ilişki önerir. Bu ilişkinin çok özel bir anlamı vardır: Felsefenin kendisi için, sanatın kendi başına başlattığı özel süreçlerin “etkilerini” betimlemek gerekir. Başka bir deyişle, felsefenin, sanat eserleri veya belli sanatsal kurulumlar içinde tanınabilecek, sanata içkin hakikat süreçleri veya işlemlerinden gelen sonuçları çıkarsaması gerekir.

Badiou için, her bir vakada, verili bir sanat biçiminin taşıyabileceği hakikat tipini belirlememize izin veren operasyon veya “jenerik işlem” , negatif olarak, düşüncenin kendisinin bu verili sanat biçiminin ifade edici kapasitelerini aşan bir olay (event) olduğuna işaret etmesi gereken bir mim veya kinetik bir hareket diyagramı üretmeye benzer.[11] Jenerik işlemler temel olarak farklı ortamlar ve teknikler boyunca tekrarlanır. Bu sanat için de geçerlidir.

Sanatlar, tüm çeşitlilikleri ve kendilerine özgü araçları içerisinde, farklı açıklık dereceleri ve katmanlarında, “eserlerin ‘hakikati-içinde’ kurulum-olarak-sanatın, her defasında ve hep, kendisi olan düşünceyi düşünmeye işaret ettiği” basit hakikatini ifade eder. Dolayısıyla felsefe hep “bu sanatın hakikatini, bir sanat-hakikatini” açığa vurmalıdır. Çünkü sanat, sadece kendisine dair hakikatleri kurar; yani sanat, “sanat eserlerinin Gerçek olduğu (ve ‘etki’ olmadığı) bir düşüncedir”.[12]

Didaktik / Platonik şemada sanat hakikate yeterli değildir; taşıyabileceği hakikat sadece ona dışsal olabilir; felsefe bu hakikati kontrol etmelidir. Hermeneutik (romantik) şemada ise, sanat kendi başına hakikati taşıyabilir; sanat hakikatin gerçek bedenidir, Idea’nın duyulur tezahürüdür. Klasik (Aristotelesçi) terapatik şemada da, katharsis doktriniyle tanımlandığı şekliyle, sanat yine hakikati taşıma yeteneğine sahip değildir, çünkü kendisini kendi operasyonu içerisinde tamamlar, yani terapatik etkilerini yerine getirir; sanat teoriye değil etiğe girer; etik bu yüzden “hoşa gitme” ve “dokunma” kurallarıyla ifade edilir (Badiou bu konuda Aristoteles’e karşı ve Platon’a yakın durur gibidir). Gayri-estetik şemada ise, sanat hakikati taşıyabilir; ama bu hakikat sanattan başka hiç bir yerde var olamaz; bu hakikat herhangi bir teori veya düşünceye ihtiyaç duymaksızın sadece sanat yoluyla iletilebilir.

Badiou’ya göre sanat bir felsefi düşünce alanı değil, bir “operasyon alanı”dır. Badiou, eğer sanat üretimlerini, Idea’nın özümsenebileceği bir duyulur varlık tarzıyla ilişkilendirseydi, romantik şemaya yakın olabilirdi. Şiddetli anti-estetiği, klasik ve Aristotelesçi “mimesis”i radikal bir şekilde reddetmesi, onu istemediği halde romantik alana yaklaştırır: “Mutlak sanat” fikri, “açık, potansiyel olarak sonsuz sanatsal sürecin sonlu sanat eseri biçimine üstünlüğü” gibi düşünceleri, Nietzsche ve Deleuze’e yakınlığı, romantik damara yaklaştırır onu.

Sanatın içkin bir hakikat üreticisi olarak başka hiç bir alana indirgenemeyeceğini ifade eden Badiou gayri-estetiği, özellikle şiir alanına odaklanarak, Mallarmé ve Rimbaud gibi şairlerin kendi özgül ve içkin hakikatlerini konuşarak, sanatın hayatımızdaki rolünü bir vazgeçilmezlik olarak konumlar.

 

Etiğin olmadığı yerde hakikat de yoktur

Bunca teoriden sonra ben ne diyebilirim, şiir ve hakikat arasındaki ilişki hakkında? Şu kadarı yeter: Şiir ile hakikat arasındaki ilişki, bir biçimde etikle de ilgili tabii. Kendi hakikatini izleyerek duruş almanın etiği… Etiğin olmadığı yerde hakikat yaşamaz ki zaten…

Şair, şiirinin hakikatini izleyerek yazar onu. Şiir yazması etiktir. Başka türlü yapamaz. Bu bir “göze alma” davranışıdır. Her etik duruş, ister istemez politiktir; “muhalif” anlamında politik.

Beni şiirde, elbette sadece bazı şiirlerde çarpan, onların dilde gerçekleşen kinetik bir etik duruşla ifade ettikleri hakikattir.

O hakikati kavramanın şiirden başka yolu yok. İnsanlar şiire uzak düşüyorlarsa, kendi hakikatlerine uzak düştükleri, kendileri olmaktan çıkarak etiğe uzak düştükleri için…

DR. ÖZGÜR UÇKAN

 


 

[1] Alain Badiou, Handbook of Inaesthetics, İngilizceye çev. Alberto Toscano, Stanford University Press, 2005, sf. 16-17

[2] Badiou, a.g.y., sf. 18

[3] Bkz. Tülin Bumin, “Hegel’de ‘Sanatın Ölümü’ üzerine bir deneme”, Seminer, S:1, Haziran 1982, sf. 101-107

[4] https://en.wikiquote.org/wiki/Barnett_Newman

[5] Bkz. Martin Heidegger, “The Origin of the Work of Art”, Martin Heidegger: The Basic Writings. İngilizceye çev. David Farrell Krell, Harper Collins, 2008, (http://www.scribd.com/doc/8646398/Heidegger-The-Origin-of-the-Work-of-Art)

[6] Heidegger, a.g.y.

[7] Heidegger, a.g.y.

[8] Alain Badiou, Petit manuel d’inesthétique, Seuil, 1998, sf.7

[9] Bkz. Elie During, “How Much Truth Can Art Bear ? On Badiou’s ’Inaesthetics’”, Çev. Laura Balladur, Polygraph n°17, 2005, sf.. 143-155. (http://www.ciepfc.fr/spip.php?article135)

[10] Alain Badiou, “Le devoir inesthétique, Magazine Littéraire, 414 (Kasım 2002), sf. 29

[11] Bkz. Jacques Rancière, Le Malaise esthétique, Galilée, 2004

[12] Badiou, Petit manuel d’inesthétique, sf. 21, 26, 28


Hamiş: EVV3L kapsamında gerçekleştirilen “Poetika Çalışmaları”na http://evvel.org/ilgi/poetika-calismalari adresinden ulaşabilirsiniz.

Eyl
18
2015
0

Müzik, Şiir, Dil ve “Ece Ayhan” Bağlantısı Üzerine… (Oruç Aruoba)

(…)
muzikvesiir1aruoba
(…)

muzikvesiir2aruoba

Sözden Müziğe Şairler ve Bestecileri (Salı Toplantıları 2009)
Hazırlayan: Hasan Ersel, YKY, 2010, ss. 83-89, 103-104


Hamiş: EVV3L kapsamında yayımlanan “Oruç Aruoba” başlıklı ilgilerin tümüne http://evvel.org/ilgi/oruc-aruoba adresinden, “Ece Ayhan” başlıklı ilgilere ise http://evvel.org/ilgi/ece-ayhan adresinden ulaşabilirsiniz.

Ayrıca, EVV3L’in “Poetika Çalışmaları” başlığını incelemekte de fayda var:
http://evvel.org/ilgi/poetika-calismalari

 

Eyl
18
2015
0

Kendini Anlatan: “Endüstri Devrimi Çoktan Bitti!”

endustribitti2
“Endüstri Devrimi
Çoktan Bitti!”

endustribitti3

Fotoğraflar: Z. Yalçınpınar

endustribitti1


Hamiş: Z. Yalçınpınar’ın “Kendini Anlatan” fotoğraflarına http://zaferyalcinpinar.tumblr.com adresinden ulaşabilirsiniz.

Eyl
06
2015
0

SERGİ: “ENJOY THE SILENCE” // 17 Ekim-15 Kasım 2015 // GALERİ ARK (H. Kamışoğlu, R. Batuk, Y. Yazıcı)

sergiafis

17 Ekim- 15 Kasım 2015
“Enjoy The Silence”
Hakan Kamışoğlu, Recep Batuk, Yiğit Yazıcı

Galeri Ark
Bkz: http://galeriark.com/

Facebook Etkinlik Bağlantısı:
https://www.facebook.com/events/727163787415904/


kamisoglu

Hakan Kamışoğlu


batuk
Recep Batuk


yazici

Yiğit Yazıcı


Ağu
21
2015
0

Banksy’den Disütopya Sergisi: “DISMALAND”

dismaland3

dismaland4


İngiltere’nin “North Somerset” adlı bölgesinde
Banksy’nin disütopya temalı sıkı sergisi “DISMALAND” açıldı!

Bkz: http://haber.sol.org.tr/kultur-sanat/
banksyden-sira-disi-bir-sergi-parki-dismaland-127041

Bkz: http://onedio.com/haber/banksy-terk
-edilmis-binayi-sergiye-cevirdi-569204
Bkz: http://www.thisiscolossal.com/2015/08/dismaland/
Bkz: http://mashable.com/2015/08/20/banksy-dismaland-vine-tour/


dismaland1

dismaland2


Hamiş: Evvel Fanzin kapsamında yayımlanan “Sokak Sanatı” ilgilerinin tümüne http://evvel.org/ilgi/duvarda adresinden “Gerçeküstü” başlıklı ilgilere ise http://evvel.org/ilgi/gercekustu adresinden ulaşabilirsiniz.

Powered by WordPress | Theme: Aeros 2.0 by TheBuckmaker.com