Ara
28
2019
--

28 Aralık 2019 (#3)


ANTİ-KAHRAMAN

Geçenlerde, edebi eserlerimde kullanmak için bir “anti-kahraman” yaratmak istedim kafamda.

Oturup bu konu üzerine çalışayım, düşüneyim, dedim.

Nasıl biri olmalı?

Örneğin, Moliere‘in teatral ve ironik seslenişini kullanıp -henüz- var olmayan bu anti-kahramana “haşmetmeap!” diye hitap edebiliriz.

Ya da bu anti-kahramanı dünyadaki tüm kötücül doksozofinin (genel geçer kanaat teknisyenliğinin) mucidi olarak tanımlayabiliriz.  

Bilemiyorum… Düşünmeye devam ediyorum.

Her düğünün damadı, her cenazenin papazı!

Üniversite mezunu olmadığı halde, çeşitli retorikler kullanarak kendisini evrensel bilginin üzerinde konumlayabilen bir ağ örücü!

Eli uzun, her yere değebilir!

Üniversite mezunu olmadığı halde her bilimsel sempozyumun içerik belirleyicisi, her eleştirel operasyonun komutanı, her bilginin ve yorumun efendisi! Sanırsın… Bir ordinaryüs!

Ödül törenlerinin, yazar-çizer ortamlarının baş tacı! Sergi açılışlarının bir numaralı konuşmacısı! Her yerin onur konuğu…

Medya ustası! Başyazar! Büyük mentor!

Hep en önde… Hep en hızlı!

Dünyayı su bassa, o bir ördek gibi dünyanın üzerinde yüzecek!

Bilemiyorum.

Aslına bakarsanız, vazgeçtim böyle bir anti-kahraman düşünmekten!

Dünyamıza bunu yapamam. Böyle bir anti-kahramanı icat etmek dünyamıza ve insanlık tarihine geri dönüşü olmayan bir kötülük sunar! Edebiyat dünyamız, böyle bir anti-kahramanı daha kaldıramaz!

Kendi kendime gülüyorum…

Elias Canetti’nin “Kulakmisafiri” adlı kitabına (Payel Yayınları, 1994, Çeviren: Şemsa Yeğin) ve bu kitabıyla yarattığı 50 karaktere selâm olsun!

Kanal İstanbul… Asgari ücret… Yeni yıl?

Önce, bu yazıda anlatmaya çalıştığımız anti-kahramanlardan kurtulmalıyız! Çünkü anti-kahramanların ülkesinde ‘Kanal İstanbul’ da ‘Asgari Ücret’ de ‘Yeni Yıl’ da anlamsızdır!


Zafer Yalçınpınar / 28 Aralık 2019


Hamiş: Yalçınpınar’ın tüm köşe yazılarını http://evvel.org/ilgi/kendimle-konusmalar adresinden okuyabilirsiniz.

Ara
10
2019
--

10 Aralık 2019 (#2)


KOLİ BANDI, MUZ
VE NOBEL EDEBİYAT ÖDÜLÜ

Nobel Edebiyat Ödülü’nün soykırım destekçisi olduğu söylenen Peter Handke’ye verilmesi…

Miami’de koli bandıyla duvara tutturulmuş bir muzun “çağdaş sanat” kapsamında 120.000 dolara satılması… (Ve ardından, muzu/eseri 120.000 dolara satın alan sanatseverin aynı muzu/eseri yemesi… Yanlış okumadınız, adam muzu yedi!)

Bu iki olay kültür-sanat gündeminde çeşitli yankılar oluşturdu.

Nobel Edebiyat Ödülü meselesinden başlayalım. Nobel Edebiyat Ödülü jürisindeki taciz iddialarından sonra, artık, bu mesele sadece “Nobel Edebiyat Ödülü meselesi” değil. İsterse Orhan Pamuk tekrar alsın bu ödülü, isterse Bob Dylan hiç almasın -tamamen ortadan kaybolsun, kayıplara karışsın- veya Peter Handke okkalı bir soykırım destekçisi olsun ve kendisini eleştirenleri tuvalet kâğıdı yerine koysun falan, fark etmez. Ya da -yarı şakayla söylüyorum- bu efsanevi edebiyat ödülünü, bu ‘dünya güzeli’ unvanını -ansızın çıkarıp- gariban Zafer Yalçınpınar’a -bendenize- versinler, fark etmez: Nihayetinde, Nobel Edebiyat Ödülü neredeyse tüm itibarını kaybetmiş ve işlevsizleşmiştir. Günün sonunda bunu görüyoruz!

Söz konusu itibarsızlığın birçok nedeni var, ancak en belirgin olanı on yıllarla, geçen zamanla birlikte ödüllendirme sistematiğinin ‘gerçek bir motivasyon’ ve ‘gerçek bir onur’dan yoksun kalması, çürümesidir. Ödüllendirme sistematiğine karşı birçok yazı kaleme aldım, görüş bildirdim ve mücadele verdim. (Örneğin basit bir özet şuradan okunabilir: http://evvel.org/oduller-kotucul-besinlerdir) Fakat sanıyorum, 2000’lerin başından bu yana durum vahim… Ve bu durumun daha da kötüleşeceği, melanet seviyesine ulaşacağı da aşikârdır. Nobel Edebiyat Ödülü’nün ya da ödüllendirme sistematiğinin içi boştur artık, çürümüştür, anlamsızlaşmıştır.

Çünkü şairin/yazarın ödülü eser yazmak, yazabilmektir. Şairin/yazarın ödülü; tüm baskılara rağmen özgür bakışını, imgeselliğinin biricikliğini kaybetmemektir. Derdi şudur şairin/yazarın; töze nüfuz edebilmek, tözü imlemek, tözü anlatmak… Şair/yazar, eserinin sıkılığını, dizelerinin gücünü yarışmalarla, ödüllerle falan teyit ettiremez. Mesele bu kadar basit aslında!

İmdi, Miami’de, 120.000 dolar değerinde görülerek bir ‘Çağdaş Sanat’ eseri mertebesine yükselen ‘muz’ meselesine bakalım. (Aslında, Dada akımı sonrası ‘kural tanımazlık’ hamlelerine benim kafam fazlaca basmıyor, ama gene de bu konuya dair bir yaklaşımım var.)

Bence deneyselliğin, sanat eylemlerinin ve çağdaş performansların zirve noktası Dada akımıdır. Dada akımının yıkıcılığında, tüm o absürd ve avangard eserlerde çok kuvvetli bir ‘işlek’ görürsünüz. Yıkıcı işlek Dada akımının özüdür ve canlıdır. Yani, Dada eserleri -evet- kural tanımaz, yıkıcı, kendisinden öncekilerle dalga geçen ve imgelemi özgür kılan eserlerdir -ve fakat, aynı zamanda da üzerinde düşünülmüş, zekice, etkili ve yöntemli işlekler, kuvvetli mesajlar, delice bir emek, kısacası sağlam bir karşı duruş içerir. (Benim hissiyatıma göre, yakın tarihten en unutulmaz çağdaş sanat eylemleri ise Banksy’nin hamleleridir.)

İmdi, bu son “koli bandı ve muz” vakasında etkili bir işlek, tarihe kazınacak bir karşı duruş falan göremiyorum ben. Görenler olacaktır elbet… Fakat bence Miami’de eseri/muzu 120.000 dolara satın alan sanatseverin söz konusu eseri/muzu yemesinin -bütün o şovun- nedeni de aynı… O da eserde bir işlek göremiyor!

Ahvalimiz böyle, efendim… Bir başka ‘kendimle konuşmalar’da buluşmak üzere, esen kalınız.

(Ve bundan sonra meyve niyetine muz yerken, iki kere düşününüz!)


Zafer Yalçınpınar / 10 Aralık 2019


Hamiş: Yalçınpınar’ın tüm köşe yazılarını http://evvel.org/ilgi/kendimle-konusmalar adresinden okuyabilirsiniz.

Ara
08
2019
--

8 Aralık 2019 (#1)


Başlarken…

Düşünmek, insanın kendisiyle konuşmasıdır. İnsan zihninin anlam arayışlar doğrultusunda çalışması… Dil aracılığıyla gerçekleştirdiğimiz en kuvvetli edimsel faaliyet: Düşünmek!

Güncel köşe yazıları tipi bir şeyler kaleme almaya nasıl karar verdiğimi -tam olarak- bilmiyorum. Fakat, memleketimdeki ve dünyadaki gündemler/olaylar üzerine sürekli düşündüğümü, düşünürken de birtakım çıkarımlara ya da yorumlara vardığımı biliyorum. Eminim ki düşüncelerimin bazıları çok kıymetli, bazıları da çok kıymetsiz… Fakat kıymetli de olsa, kıymetsiz de olsa çeşitli düşünceler, çıkarımlar ve yorumlar boşa gitmemeli, yok olmamalı; yazılmalı… Yani, “scribo ergo sum” yaklaşımının edimsel cazibesinin peşinden gidiyorum: “Yazıyorum, öyleyse varım!”

Bir de tabiî -40’lı yaşlarıma girdim- hafızamın ve muhakeme gücümün zayıfladığını hissediyorum. Artık, gündeme ve güncel olaylara değgin bazı düşüncelerimi sizlerle paylaşmamın, us alıştırmaları yapmamın -dahası, düşüncelerimi kayıt altına almamın- zamanı geldi de geçiyor, sanırım…

Peki, bu düşünsel paylaşım gayretimdeki temel ilkeler nedir…

Kendimi bildim bileli söylerim, benim hayatımı biçimlendiren iki temel ilke var:

1/ “İnsandan çok eşyaya benzememek”
(Nâzım Hikmet’in bir şiirinden anıştırmadır bu söz..)

2/ Hakikat yolundaki kalb ve vicdan arayışından sapmamak.
Yani, hakkaniyetli olmak!

Velhasılıkelam, “Kendimle Konuşmalar” başlığı altındaki bu köşeli parantezde; müzik, edebiyat ve kültür-sanat gündemi daha öncelikli olmak üzere, güncel siyasete, medyadaki gelişmelere, toplumsal tepkilere, kentsel yaşantıya, iktisadi olaylara (ve hatta; alışveriş, magazin dünyası ya da futbola) dair çeşitli değinilerimi bulacaksınız.

Bu düşünsel gayretin hayırlara vesile olacağını ve sizlerle içten bir bağ kuracağımı ümit ediyorum.

Merakla bekleyiniz, efendim.


Zafer Yalçınpınar / 8 Aralık 2019


Hamiş: “Kendimle Konuşmalar” başlığını Salâh Birsel’den ödünç aldım. Eminim, bana kızmayacaktır. 100. yaşını kutladığımız üstat Salâh Birsel’in ruhuna, bâki selamlar olsun…

Powered by WordPress | Theme: Aeros 2.0 by TheBuckmaker.com