Ağu
30
2013
0

Erkmen Senan ve Burgaz Adası

DSC08316

29 Mart 2013’te yitirdiğimiz saygıdeğer ressam Erkman Senan‘ın blogunda Burgaz Adası ve tarihine ilişkin birçok önemli fotoğraf ve bilgiye rastladım… Aslında Erkmen Senan, sadece Burgaz Adası’na ilişkin değil, gerçekleştirdiği tüm incelemeler kapsamında gerçekten de özenle çalışmış ve önemli notlar düşmüş: http://erkmensenan.blogspot.com

Erkmen Senan’ın, Burgaz Adası’na ilişkin derlediği bilgi ve görüntülerin adresleri aşağıdadır.

Özel Not: Erkmen Senan, E V V E L fanzinin sıkı takipçilerinden biriydi; Senan’ı saygı ve özlemle anıyoruz.

 

28543_121062034593930_100000704019956_149644_5310986_n

BurgazAda’dan Özel Fotoğraflar:
http://erkmensenan.blogspot.com/2009/03/burgazadadan-fotograflar.html

Madam Martha Koyu:
http://erkmensenan.blogspot.com/2010/09/madam-martha-koyuhalikya-burgazada.html

Metamorphosis Manastırı ve Kilisesi:
1.
http://erkmensenan.blogspot.com/2010/05/burgazada-metamorphosis-ve-hristos.html
2.
http://erkmensenan.blogspot.com/2009/03/burgazada-metamorphosis-manastr.html
3.
http://erkmensenan.blogspot.com/2009/03/burgazada-metamorphosis-manastr_13.html

Marmara’nın Kaybolan 10 Prens Adası:
http://erkmensenan.blogspot.com/2010/01/marmarann-kaybolan-10-prens-adas.html

Hamiş: Evvel Fanzin kapsamında yayımlanan “Adalar Kültürü” ilgilerinin tümüne http://evvel.org/ilgi/mermer-adasi adresinden ulaşabilirsiniz.

 

Ağu
27
2013
0

Fotoğraf: Julio Cortázar ve Gabriel Garcia Marquez

cortazar2

“Julio Cortázar ve Gabriel Garcia Marquez”

Fotoğraflar,  Sara Facio’nun “Julio Cortázar” adlı fotoğraf albümünden alıntılanmıştır. (Sara Facio,  2004, La Azotea, Arjantin Bakısı)

cortazar3

Fotoğraflar,  Sara Facio’nun “Julio Cortázar” adlı fotoğraf albümünden alıntılanmıştır. (Sara Facio,  2004, La Azotea, Arjantin Bakısı)

cortazar1

Hamiş: Evvel Fanzin kapsamında yayımlanan “Julio Cortázar” başlıklı ilgilerin tümüne http://evvel.org/ilgi/julio-cortazar adresinden ulaşabilirsiniz.

Ağu
27
2013
0

Julio Cortázar Röportajı (Jason Weiss, 1984)

cortazar4

“Julio Cortázar, Paris’i ilk ziyaretinde…”
(Z. Yalçınpınar Arşivi’nden…)

*

Julio Cortázar‘la vefatından(1984, Paris) önce gerçekleştirilen önemli röportajlardan biri olan ve The Paris Review dergisinde yer alan röportajın  Türkçesi, 26 Ağustos 2013 tarihli soL gazetesi’nde yayımlanmış. 1984’te Jason Weiss tarafından yapılan röportajı Nermin Özdilkural İngilizce’den çevirmiş.

Röportajın soL gazetesi’nde yayımlanan tam metnine http://zaferyalcinpinar.com/cortazarrop.jpg adresinden ulaşabilirsiniz.

 

Hamiş: Evvel Fanzin kapsamında yayımlanan “Julio Cortázar” başlıklı ilgilerin tümüne http://evvel.org/ilgi/julio-cortazar adresinden ulaşabilirsiniz.

Ağu
26
2013
0

Kısa Bir “Kuzgun Acar” Belgeseli…

Melike Yetim, Görkem Günay ve Su Kapkın yönetmiş…
Bkz: http://vimeo.com/23827877

Hamişler:

1. İşbu kısa belgeselin varlığını fark ederek E V V E L’e haber veren Tekin Deniz‘e çok teşekkür ederiz.

2. Evvel Fanzin kapsamında yayımlanan “Kuzgun Acar” başlıklı ilgilerin tümüne http://evvel.org/ilgi/kuzgun-acar adresinden ulaşabilirsiniz.

Ağu
26
2013
0

İlhan Berk, Pera’da…. (28 Ağustos 2013)

Gümüşlük Akademisi, 5. Ölüm Yıldönümünde İlhan Berk’i İstanbul’da anacak… Şairin Pera kitabından okumaların yapılacağı “İLHAN BERK PERA’DA” adlı etkinlik Aznavur Pasajı’ndaki AdaSanat’ta başlayacak. Şairin Pera kitabı üzerine konuşmalar ve okumaların ardından metinlerde adı geçen bazı mekânlar ziyaret edilecek.

Bkz:http://www.gumuslukakademisi.org/Activities.aspx?id=35

Yaziyi gonderen in: Duyurular, Tartışmalar | Etiketler:
Ağu
25
2013
0

Bozcaada Kitapçısı’ndan Hediyeler

bozkitap1

bozkitap4

Bozcaada’yı ziyaret eden bir arkadaşım, Bozcaada’nın sahafı Selmin Hanım’ın dükkânından iki özel kitabı hediye olarak getirdi. Duygu’ya bu sıkı hediyeler için çok teşekķür ediyorum… (Zy)

*

bozkitap2
Sait Faik’in hikâyelerinin Slovakça çevirileriyle derlenmiş bir kitap:
“Kırlangıç Yuvasında Kadın”, 1982, Bratislava, Çev: Xénia Celnarova
(Hamiş: Bu kitabın başka bir nüshası, Burgazada’da yer alan -ve 2013 itibariyle yenilenen- Sait Faik Abasıyanık Müzesi koleksiyonunda bulunuyor. Zy)

*

bozkitap3
KITAGAWA UTAMARO, Resim Kataloğu; “kurtısanen”
1955, Almanya Baskısı

*

bozkitap5

Ağu
25
2013
0

34 G 0216

Spor Toto Süper Lig’nin 2. haftasında oynanan Fenerbahçe Eskişehirspor  karşılaşmasının 34. dakikasında Gezi Parkı sloganları atıldı.

Bkz: http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=436936
Bkz: http://haber.sol.org.tr/spor/fenerbahceli-taraftarlardan-direnis-sloganlari-haberi-78545

Ayrıca bkz: kara deryalarda bir Fenersin

Ağu
25
2013
0

#DirenKitap #DirenKitapçı #DirenBeyoğlu

fft64_mf1610494

Bkz: http://www.radikal.com.tr/kultur/beyoglunda_dort_kitapci_birden_kapaniyor-1147556

Çok değil bir beş-altı yıl öncesinde Galatasaray Lisesi, İstiklal Caddesi’nin derebendi gibi bir şeydi. Taksim’den itibaren 7/24 akan kitleler, tuhaf bir ortak bildiriye imza atmışçasına Galatasaray civarında kesilir, Tünel meydanına kadar ancak 15 – 20 kişiye denk gelinirdi. Eğer Galatasaray sınırı aşılacaksa destinasyonlar da belliydi: Babylon, Galata’ya inen sokağın başındaki müzik alet edavatı dükkanları, belki Lale Plak ve tabii ki Robinson Crusoe 389…

Artık Galatasaray – Tünel arası, İstiklal’in geri kalanı kadar yoğun (hatta belki daha da fazla) bir insan trafiğine sahne oluyor. Ancak manzara da haliyle eskisine göre epey farklı. Caddenin bu kısmında göreceğinizi düşünmeyeceğiniz zincirler peşi sıra açılıyor.

Şu anda sadece Tünel civarında üç tane ‘gurme hamburgerci’, Taksim – Galatasaray arasında halihazırda dev bir mağazası olan giyim markalarının ikinci çok katlı mağazaları, bilumum ‘saraylar’, ‘evler’, ‘point’ler vs. mevcut. Ve tabii, Robinson Crusoe 389 gibi bu zincir furyasında artan kiralarla baş etmekte zorlanan eski İstiklal sakinleri…

Robinson Crusoe 389, geçenlerde bu furyayla başa çıkabilmek için yine okuyuculara, müdavimlerine başvuracağını, RobKart uygulamasını başlatacaklarını açıkladı. Kitabevinin ‘öngörülmüş ama gecikmiş bir proje’ diyerek duyurduğu kampanya, ‘nakit sıkıntısını daha hızlı atlatabilmek’ için ‘önce öde sonra al’ sistemini getiriyor, aynı zamanda hediye de edilebilen 500 ve 1000 liralık ya da bunların dışında ‘tutarını –50 liradan az olmamak koşuluyla– kart sahibinin kendi belirleyebileceği’ RobKart’ları sunuyor. Söz konusu kartlar, Robinson Crusoe’nun çizgi roman şubesi Gon’da da geçerli.

Robinson Crusoe’dan H. Burçin Kimmet, “Benzer sıkıntılar yaşadığımız dönemler oldu” diyor. Daha önceki genel ekonomik krizlerden paylarını almışlar. Ancak aynı zamanda “Ama Robinson Crusoe 389’un biteceğine dair bir düşünceye hiç kapılmadık. Böyle bir şey olursa da asıl pay bizdedir diye düşündük” demeyi de ihmal etmiyor. Şimdiki durumu öncekilerden ayıran ise genel bir ekonomik krizden farklı olarak krizin İstiklal Caddesi’nin eski sakinlerini odağına alması. Astronomik seviyelere ulaşan kiralar bir yana Taksim Yayalaştırma Projesi sonrası caddeye ulaşımın gayet zahmetli bir hal alması, kentsel dönüşümün cadde üzerindeki yoğun etkisi, Robinson Crusoe 389 gibi bağımsız dükkânların önüne çıkan zorluklardan sadece birkaç tanesi.

Kimmet, kentsel dönüşümün etkileri üzerine hep aynı örneği verdiklerini söylüyor: “İsmimizdeki 389, aslında eski kapı numaramız. Bülent Erkmen, 100 sene önceki fotoğrafları getirip ‘Bakın, o zaman da aynıymış’ demişti. Tabii o kapı numarası değişti ve bu rakam sadece adımızda ve logomuzda kaldı. Bunu yurtdışından gelenlere anlatamıyorsunuz. Sonuçta diyelim ‘Lamartine’de rakamlar değişir mi’ gibi bir mantıkları olduğundan anlamaları epey uzun bir zaman alıyor. Bunların böyle değişmesi, tepedekilerin kentleşmeye nasıl baktığının da bir örneği aslında.”

fft64_mf1610745

 

Robinson Crusoe 389, 1994’te sahiplerinin, kendi gitmek istedikleri gibi bir kitabevi kurma arzusuyla ortaya çıkıyor. O zaman çoğunluğun niye ‘Galatasaray öncesinde bir yer tutmuyorsunuz?’ itirazlarına karşın Odakule’nin biraz ilerisinde 389 numaralı bloku gözlerine kestiriyorlar. O dönem üzerinde bir ‘Kiralık’ ibaresi bile olmayan bu dükkanı tutmalarındaki amaç Kimmet’e göre “günün modasına kapılmadan kendi önceliklerini koyan bir yer” kurmak. Atmosferiyle bildik kitabevlerinden ayrışan projeyi Han Tümertekin çiziyor. Grafiklerse Bülent Erkmen imzalı. Tümertekin’in proje metninde şunlar yazılı: “Kitapların herkesin erişebileceği şekilde sergilendiği, paylaşıldığı bir arşiv. Bakıp duyanların değil, görüp dinleyenlerin buluştuğu bir meydan. Sadece kitap almak için değil, kitap aramak, kitap sormak, kitap karıştırmak, kitap yazmak, kitap koklamak, kitapla buluşmak için gidilen bir kitaplık”. Robinson Crusoe 389’u özel kılan bir ayrıntı da, İngilizce kitapların çok dolaşımda olmadığı dönemde bu alana verdiği önem. Kimmet, “Öncesinde mimarlara, grafik tasarımcılara yönelik kitapları getirenler zaten vardı. Bizim amacımız şuydu: Türkiye ’deki bir ortalama kitapevinde olabilecek türlerde farklı kitapların aynısının İngilizcesinin de bulunması… Dolayısıyla guide’ından, mimari kitabına, hobi kitabına, tabii ki edebiyatına, özellikle bizim kendi ilgi alanlarımız olduğu için sinema , tiyatro gibi çeşitli alanlarda gittikçe çeşitlendik” diyor.

Mekân, gerçekten de sadece kitap almak için girilmeyen, içine girilip vakit geçirilebilecek, tavana kadar uzanan kitapların karıştırılabildiği bir kitabevine dönüşüyor. Kimmet’e göre Robinson Crusoe 389, bir ticarethane ve bir kültür merkezi… İstiklal’de gezintiye çıkıp “Robinson’a bir uğrayalım” demenin âdetten olması da Kimmet’i doğruluyor. Sonuçta Panter Kırtasiye’ye gidip ‘eski ekol’ kırtasiye havası solumak, Kelebek Korse’nin 1950’lerde donmuş kalmış gibi duran vitrinine her seferinde hayretle bakmak ve Robinson Crusoe 389’u ihmal etmemek, bir İstiklal gezintisinin olmazsa olmazları. İtirazın sebebi sade suya bir geçmişe özlem edebiyatı ya da muhafazakârlık değil. Doğrudan sokağa açılan, kendi tarihleri, hikâyeleri olan böyle mekânlar, İstiklal gibi yaya odaklı bir caddeye sağlı sollu sıralanan AVM’lerden, dev mağazalardan çok daha uygun. Umarız Robinson Crusoe 389, ismini aldığı ‘zorlu koşullara akıl yoluyla direnen’ kahramanın sebatını gösterir. Onun ve diğerlerinin olmadığı bir İstiklal’in alelade bir alışveriş caddesinden ne farkı kalır ki?

Büyükparmakkapı ve Hasnun Galip sokaklarının köşesindeki bina el değiştirince dört kitapçı dükkanının birden geleceği belirsizleşti. Beyoğlu’nun en eski kitapçılarından Pandora’nın yabancı yayınlar satan dükkanı da bu binada bulunuyor. Binanın Büyükparmakkapı Sokak 8 numaradaki cephesinde Pandora’nın İngilizce Yayınlar dükkanı, onun hemen altında ise sahafiye satan Kelepir Kitap var. Binanın Hasnun Galip Sokak’taki kiracıları ise Bengi Kitabevi ile Ana Kitabevi. Beyoğlu’nun yeni sakinlerinden olan bu iki kitapçı Simurg Kitapevi’nin eski yerini paylaşıyor.

İki ay önce el değiştiren binayı Taksim Hill Otel’in de sahibi olan turizm grubu aldı. Firma avukatlarının toplantıya davet ettiği kitapçılar binanın otele dönüştürüleceğini ama şimdilik kendilerine her hangi bir resmi teklif ya da tebligatta bulunulmadığını söylüyor. Binanın üst katlarında ise intenet kafeler ve bürolar var. İkinci derece tarihi eser olan binada otel inşaatının bir iki yıl içinde başlaması bekleniyor.

ERMAN ATA UNCU
24 Ağustos 2013, Radikal Gazetesi

Ağu
24
2013
0

ASMA (Z. Yalçınpınar)

deliasma2

“Asmanın Delisi”

Fotoğralar: Z. Yalçınpınar

*

deliasma4

*

deliasma5

*
Ayrıca bkz: kendini anlatan

*

deliasma1

Ağu
22
2013
0

Oruç Aruoba “ile” (Melis Kalkan)

Melis Kalkan, Aruoba’nın “ile”si üzerine düşünmüş…
Bkz: http://www.edebiyathaber.net/oruc-aruoba-ile-melis-kalkan/

Hamiş: Evvel Fanzin kapsamında yayımlanan Oruç Aruoba ilgilerinin tümüne http://evvel.org/ilgi/oruc-aruoba adresinden ulaşabilirsiniz.

Yaziyi gonderen in: Usta Beni Öldür! (AKSAK KOLAj) | Etiketler:
Ağu
19
2013
0

Oruç Aruoba’dan R. T. Erdoğan’a Açık Mektup

Oruç Aruoba’dan R. T. Erdoğan’a Açık Mektup (17 Ağustos 2013)
Bkz: http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=435480

E V V E L ‘in Özel Notu: Aşağıdaki metin, Oruç Aruoba’nın Cumhuriyet gazetesine gönderdiği, asıl metindir; yayımlanırken, gazete Aruoba’nın, kendine özgü noktalama düzeneğinin yer yer dışına çıkmıştır; ancak metinsel bir değişiklik yapmamıştır. Ayrıca, Oruç Aruoba’nın kaleme aldığı mektubun Cumhuriyet Gazetesi’ne gönderilen orjinal metnine -pdf dosyası olarak- şuradan ulaşabilirsinizrtemektup.pdf

————————————————

RECEP TAYYİP ERDOĞAN’A AÇIK MEKTUP

“Demokrasi bir matematiktir ancak aritmetik değildir.”
Metin Paşarel

GaSte, Mayıs 2007, s.17

Sayın Erdoğan,

İzmir, 17 Haziran 2013

Son iki gündür, ama aslında bu son iki haftadır, sizi düşündüm — nedense, aklım hep üniversite hocalığı yaptığım yıllardaki (1973-1983) eski anılarıma geri dönüp durdu. İlk birkaç gün içinde de bunun nedenini kavradım: Siz o yıllarda üniversite öğrencisiydiniz; benim de, kafaları sizinkine benzer biçimde çalışan birkaç öğrencim olmuştu. —Yani, o islamî ‘kafa’nın çalışma biçimini düşündüm, aslında — kendimi de sizinle birlikte bir üniversite anfisine geri dönmüş buldum… Birçok nokta da, aradan geçmiş 30 yılın ardından, yerliyerine oturdu. Bu noktaları size anlatmağa çalışmak için yazıyorum:-

O yıllarda, size benzer, ‘islamcı’ denilen öğrenciler de geliyordu üniversiteye. Biz, hocalar olarak, öteki; ‘devrimci’ ve ‘ülkücü’ olarak gelen öğrencilerin arasında, bunları kayırmağa eğilimliydik, çünkü o ötekiler arasında bir tür kıskaç içine düşüyorlardı.

‘Mağdur’ ve ‘mazlum’ oluyorlardı, sizin deyimlerinizle. Aslında, ideolojik olarak, en az ötekiler kadar ‘sıkı’ bir ‘kafa yapıları’ vardı — üstelik, eyleme de yatkındılar; ama, bazen kendilerine “Akıncı” ya da “Mücahit” deseler de, ötekiler kadar şiddet yanlısı değillerdi. Gerçi ötekilerin “Tek Yol Devrim”, “Tek Vatan, Tek Millet” gibi grafittilerine karşılık “Tek Yol İslâm” yazıyorlardı duvarlara; ama, ötekiler yazarken yakalamasınlar diye dikkat de ediyorlardı — ne de olsa ötekilerin çoğunlukla bıçakları, hatta tabancaları vardı; onlarınsa (galiba?) yoktu. Ötekiler silahları aslında biribirlerine ve ‘polis’e karşı kullanıyorlardı; onları ise, arada öylesine bir pataklıyorlardı — ama, olsun, ne olur ne olmaz…

Siz de böylesi cenderelerden geçtiniz, tahmin ediyorum: Hem de, “Tek Yol” sayarak içinde yetiştiğiniz İslâm ve kafanızdaki ezber Kur’an karşısında, ‘kâfirlik’ olmasa bile ‘zındıklık’ saydığınız bu ideolojilerin arasında; üstelik, en büyük kâfirler saydığınız “iki ayyaş”ın izleyicileri olma iddiasındaki ‘silah sahipleri’nin tehtidi altında, yapabileceğiniz pek birşey yoktu. O ‘silah sahipleri’nin en sonuncuları, bereket versin (?!) o iki ideoloji sahiplerini doğradılar, astılar—siz de İmam-Hatip sonrası (bir lyceé’nin de kağıdını alarak) zar-zor girdiğiniz İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nden devşirme, bir-işe-yaramaz diplomayla, kendinizi Kasımpaşa kaldırımlarında buldunuz. Gerçi, herhalde, genç bir yaşta girdiğiniz gençlik örgütleri ve bağınız olan ‘düşünsel’, yani islamî örgütler size göz-kulak oluyordu; ama, ‘lumpen proleter’diniz artık: Kısa bir süre ayaktopunu denediniz ama buna da yeteneğiniz olmadığını anladınız. Hayatınız boyunca, ‘politikacılık’ (‘resmi’ biyografinize göre limonata ve simit satmak?!) dışında, görünür bir ‘iş’ tutmadınız; bilgi sahibi olmak anlamında bir ‘meslek erbabı’ olmadınız.

O yıllarda, sizin dilinizden konuşur gibi görünen badem bıyıklı, rengarenk kravatlı bir makina profesörü, “din-iman” diye bağırıp çağırmağa başlamıştı; siz de onun yanına gidip ‘divan durup el bağlayarak’ rahle-i tedrisine çömeldiniz. (Mekanik falan değil, politika tedrisatı görmek için, tabiî…) Bu ‘kadayıf pişirici’ iyiydi-hoştu da, herşeyi yüzüne-gözüne bulaştırıyordu; ama sizi de Belediye Başkanı yaptırdı. Gene de, işte, partinizin oyları yüzde 20’nin üstüne çıkmıyordu bir türlü; boyuna da kapatılıp duruyordu. Siz de başka yolların denenmesi gerektiğine karar verip, ‘hoca’nızı da yüzüstü bırakarak, kendi ‘yol’unuzu yürümeğe başladınız. Yaptıklarınıza, kendi ilkeleri açısından, muarızlarınızdan hiçbirinin (tutarlı olarak) karşı çıkamayacağı yollar tuttunuz: İnsan Hakları ve Kişi Özgürlüğü’ne dayanmak; ‘demokrat’ olmak—Avrupa Birliği’ne girmek; çağdaş hukuk (“muasır medeniyet”—maazallah?!) normlarını yasalara sokmak…

Bu yollar işe yarıyordu—hem, demokratikleşiyormuşsunuz gibi bir görünüm veriyordu yaptıklarınıza, hem de popularitenizi, dolayısıyla aldığınız oyları artırıyordu. Böylece, o üniversite yıllarında sizi ezip duran ‘solcu’ ve ‘sağcı’ları (ve 12 Eylül’den artakalan herkesi) ‘sandık’ta altettikten sonra, asıl ‘muarız’ınız olan ‘silah sahipleri’ne yöneldiniz—tabiî tamamen hukuklu ve demokratik görünen yollar kullanarak… Gerçi arada bir islamî takıntılarınız ortaya çıkıp sırıtıveriyordu (“zina”, “idam” gibi); ama bunları hemen düzeltiyordunuz, ya da es geçiyordunuz. Böylece on yıl içinde ‘güçlü başbakan’ oldunuz. Artık önünüzde duracak hiçbir güç kalmamıştı ortada—ne sandıklı, ne tokmaklı, ne de silahlı… O zaman ‘fayrap’ ettiniz: Haydi bakalım; yok Osmanlı’ydı, yok altı minareli ‘selatin’ taklidi camiydi, yok ‘men-i mezkûrat’tı, yok ‘sünnilik-alevilik’ idi, yok ‘dindar-kindar’ gençlikti… ‘Yürüdünüz bu yollarda’; ne de olsa ‘istatistik’ sizden yanaydı.

Derken, birden birşey oldu: ‘Küffar’a karşı ‘cihad’ anıtı olacak (“iki ayyaş”tan ikincisinin yıktırdığı) bir garabeti ‘ihya’ edip, kenarına; “ilk ayyaş”ın ve ayyaşların hepsinin kurduğu cumhuriyetin de, anıtının karşısına, bir cami konduracağınız; solcuların da 1 Mayıs meydanı olan yeri, ‘kafa’nıza göre düzenleyeceğiniz sırada, birkaç “çapulcu” (yoksa “kemirgen” mi?) ortaya çıkıp, atacağınız ilk adımla ezmeğe çalıştığınız ağaçlara sarılıp, “Yeter artık” dedi size. Siz hemen ‘Urun Kellesin!’ diye ünlediniz; ama, heyhat, birdenbire, nereden çıktıklarını anlamadığınız yüzbinlerce ilave çapulcu çıkıverdi aynı alana, alanlara, bütün ülkeye…

Anlamadınız: Kendinizi, o eski çapulcu kafir-zındıkların kapıştığı geçmişteki akademi anfisine geri dönmüş buldunuz—temizlediğinizden emin olduğunuz ‘silah sahipleri’ de sanki kapıyı yeniden zorluyorlardı, bile… Hiç anlam veremediniz olup-bitene: “Feshüpanallah bunlar elhamdülillah yokolmamışlar mıydı inşaallah?”…

Olmamışlardı. O ‘Baş Ayyaş’ın “emanet”iyle yetişmişlerdi bunlar ve şimdi emanetlerine sahip çıkıyorlardı bunlar; sizin de bol bol kullandığınız ‘hak’ ve ‘özgürlük’ söylemiyle, hiç anlayamadığınız tümceler kuruyorlardı, bunlar, hem de… Bunlarla nasıl başedebileceğinizi bilemiyordunuz artık—bir de, üstüne üstlük, bir ‘şaklaban’ çıkmıştı ortaya, kocaman anfinin en ortasında, ‘Baş Ayyaş’ın resminin önünde dikelip, size karşı duran. Ardından binlercesi… —Ne yapmalıydınız bu anfiden çıkıp kurtulmak için— bu otuz yıllık kâbus bir bitse… Ama çıkamıyordunuz; çünkü anlamamıştınız. Üstelik anfiden çıkmak da istemiyordunuz ki…

Artık tek bir yol kalmıştı: sandığa ve istatistiğe geri dönmek: o yol güvenliydi, kimsenin itiraz edemeyeceği bir yoldu, şimdiye dek de sizi hiç gücendirmemişti. Bunu anladınız; en azından, tek çıkış olduğunu. Ama gerisini hiç anlamadınız. —Şimdilerde de, o sandık için bağırıp duruyorsunuz. Eh…

Umarım burada yazdıklarım, size de, benim gibi, otuz yıl öncesinin anılarını geri getirir de bugün yaşadıklarınıza anlam vermenizi ve kâbustan kurtulmanızı sağlar. Ama, doğrusu, son günlerdeki tutumunuzdan, başlangıçta ‘iman’ ettiğiniz yolunuzdan başka bir yol tutacağınız konusunda, pek bir umut görmüyorum.

Gene de, son birşeyler söyleyeyim: Sandık ve istatistik makbul bilgi edinme yollarıdır; ama, görüyorsunuz, buna rağmen, oradan çıkan sonuçlara aldırmayan birtakım ‘çapulcu’lar ortaya çıkarak, o ‘Baş Ayyaş’a uyup, özgürlükten (‘istiklâl’den ve tabiî ‘gaflet, dâlalet ve hıyanet’ten…) falan dem vurabiliyorlar—boşverin hepsine; nasıl olsa bunları sandıkla birlikte gömersiniz… Onlar da birer ‘kul’ olduklarını anlarlar; sizin kendinizin bir ‘hizmetkâr’ olduğunuzu anladığınız (söylediğiniz) gibi…

Ama şunu, hiçbir sandıkla ya da sandıkta, gömemezsiniz:- Her bir insan, özgür bir kişidir; her bir yurttaş da, eşit hak sahibi, geçerli söz sahibi, bir bireydir. Bunu —bunları— da, hiçbir istatistik değiştiremez.

Size saygılar sunuyorum, gene de,

Oruç Aruoba

25 Haziran 2013

Not: Bu mektup verilen tarihlerde yazılmış; ancak gönderilmesi için, ‘belki umut vardır’ kuşkusuyla; sizin, “şiddete karşı şiddet” sözünü sarfetmenize dek bekletilmiştir. Sizin, Başbakanlık’ta ve Facebook’ta bulunan e-adreslerinize, sonra da yayımlanmak üzere, Cumhuriyet gazetesine, gönderilmiştir. Size, artık, ‘saygılar’ bile, sunmuyorum

O.A. / 24 Temmuz 2013

—————————————–

Hamiş: Evvel Fanzin kapsamında yayımlanan Oruç Aruoba ilgilerinin tümüne http://evvel.org/ilgi/oruc-aruoba adresinden ulaşabilirsiniz.

 

Ağu
15
2013
0

Mavi Adam Yavuz Çetin’i çok özlüyoruz…

“maviydi elleri / gördü
parmakları vardı / anlıyordu”  
Zy

15 Ağustos 2001’de vefat eden
sıkı gitarist Yavuz Çetin’i,
saygıyla anıyoruz…

SIKI GİTARİST; YAVUZ ÇETİN *

Sıkı gitarist Yavuz Çetin’in ölümünün üzerinden yaklaşık olarak sekiz yıl geçmiş. Demek ki Yavuz Çetin hakkında bir şeyler yazmaya ancak sekiz yıl sonra cesaret edebiliyorum.

Her şeyden önce Yavuz Çetin’i “sıkı gitarist” yapan şeyin ondaki eşsiz “tuşe” olduğunu -tüm ağırlığıyla- ortaya koymalıyız. Tuşe; bir şarkının, bir melodinin ya da bir müzikal tipolojinin ruhunu/özünü dinleyiciye aktarabilmedeki ustalıktır. Bir tür içtenliktir.  Senelerini gitar tekniğini güçlendirmekle harcamış biri, evet, her türlü şarkıyı çalabilir, gitar üzerinde her türlü akrobasiyi yapabilir, fakat çaldığı şeyin ruhunu içselleştiremeyip ömrü boyunca tuşesiz bir gitarist olarak kalabilir de… Böylesine sportmen bir gitaristin çaldığı her şey saman gibi gelir dinleyiciye.  Yavuz Çetin ise bastığı her notayı içselleştirebilen nadir gitaristlerdendi. 1998 yılının kış aylarından birinde Yavuz Çetin’in “İLK” adlı albümünü “ilk” kez dinlediğimde, albümü hemen beğenmemin nedenlerinden biri de -sanırım- bu güçlü tuşeydi. Özellikle de şarkılardaki blues rifflerinin zamanlamasından, yerlemlerinden ve şarkının armonisine pürüzsüzce eklemlenebilmiş olmalarından dolayı çokça etkilenmiştim. Albümü defalarca dinledim ve albümdeki dinginliğin nasıl olup da bu kadar “enerji dolu” olduğunu, olabildiğini düşündüm, durdum. Hatta bu kimyayı -kendimce- matematiksel (modal/makamsal) olarak hesaplamaya bile çalıştım. O zamanlar cevabı bulamamıştım fakat şimdi, bugün, özellikle de gitar için düşündüğümüzde bu sorunun cevabının Blues Ruhu’yla açıklanabileceğini biliyorum.

***

1998’in yazında Kadıköy’ün cafe-barlarından birinin tüm masalarında Yavuz Çetin ve grubunun tanıtım broşürünü gördüm. Bu tanıtım broşürleri aynı zamanda da indirim biletleriydi. Yavuz Çetin ve grubu Çarşamba akşamları “Kallavi Bar” diye bir yerde çalıyordu ve indirim biletleri bu barda geçerliydi. Biletlerden birkaç tane aldım ve ilk Çarşamba gününün gelmesini bekledim.

Söz konusu ilk Çarşamba gecesi Blues tutkunu bir arkadaşımla birlikte soluğu Kallavi Bar’da aldık. Barı gördüğümüzde çok şaşırdığımızı itiraf etmeliyim. Kallavi Bar, Şükrü Saraçoğlu Stadı’nın yanında, Kurbağlıdere’ye paralel olarak inşa edilmiş, köşkten devşirme bir yapıydı. Barın “üst” katından bol rakılı fasıl ezgileri filan geliyordu. Kapıdaki görevliye Yavuz Çetin’i izlemek istediğimizi ve fasıl seslerini duyunca şaşırdığımızı söyledik. Görevliden Yavuz Çetin’in ve grubunun “alt” katta çaldığı bilgisini alınca rahatladık.  (Aslında rahatlamamalıydık, çünkü gerçekte –yani bu memleketin “kara” gerçeğinde- Yavuz Çetin isimli sıkı gitarist, o köşkün alt katında değil de yandaki stadyumda çalmayı hak eden biriydi.)

Köşkün bodrum dairesine benzeyen alt katına girdiğimizde sahnede Yavuz Çetin ve grubu,  Jimi Hendrix’in “Voodoo Chile” adlı şarkısının solo bölümünü çalıyorlardı. Ardından, Cream’den “Sunshine Of Your Love” geldi. Şarkıların sololarında Yavuz, bir nota bile teklememişti. Büyülenmiştik.  Daha önce Kadıköy’de hakkını vererek Jimi Hendrix çalan bir grup da görmemiştik. Yavuz, bu eski ve sıkı şarkıyı çalarken şarkının ruhunu kendinde hissediyordu ve bu ruh Yavuz Çetin’den bize doğru akıyordu.

Bütün gece hayranlıkla Yavuz Çetin’i izledik, dinledik, içki içtik.  Blues tutkunu arkadaşım, programın sonuna kadar beklemişti ve sonunda sahneden indiğinde Yavuz’un yolunu kesip, onun elini öpercesine;

“Bu sıkı şarkıları bu kadar sıkı çalmaya devam ederseniz size dinozor diyecekler…” dedi.

Yavuz Çetin gülümseyerek:

“Desinler, önemli değil… Bir gün gelecek bugün bana dinozor diyenlere de başkaları dinozor diyecekler. ” diye cevapladı ve içkisini almak üzere bara yöneldi.

Şimdi, bugün, 2009’da, kime “dinozor” diyebileceğimizi bilemiyorum, fakat hangi gitaristlere ve gruplara “geyik” denilebileceğini çok iyi biliyorum. Açıkça söyleyeyim; Yavuz Çetin bugüne kadar sahnede izlediğim en tuşeli ve sıkı gitaristlerden biridir. Belki de birincisidir.

(…)

Zafer Yalçınpınar, Marmara Adası , 25 Temmuz 2009

*İşbu yazı 2009 yılında kaleme alınmıştır.
“kargamecmua müzik yazıları (2007-2011)”, G Yayın, Geniş Kitaplık, 2011, s. 62

Ayrıca bkz: http://zaferyalcinpinar.com/k13.html

 

Hamiş: Evvel Fanzin kapsamında yayımlanan Yavuz Çetin ilgilerinin tümüne http://evvel.org/ilgi/yavuz-cetin adresinden ulaşabilirsiniz.

Ağu
15
2013
0

Turgut Uyar’dan Tomris Uyar için: “Kayayı Delen İncir” Defteri (1981)

IMG_8417143696763

Turgut Uyar’ın Tomris Uyar’a ithafen nakşettiği bu önemli efemera, “ikinci yeni” adlı facebook grubundan alıntılanmıştır.

Ayrıca bkz: http://evvel.org/turgut-ve-tomris-uyarin-evlilik-cuzdani-1968

Ağu
14
2013
0

Lefter Kupası-ll

’Ordinaryüs’ lakaplı efsane futbolcu Lefter Küçükandonyadis’in anısına düzenlenen geleneksel Lefter Kupası’nın ikincisi, 16-17 Ağustos tarihlerinde Kınalıada’da yapılacak.

1925 yılında Büyükada’da doğan, 17 yıl boyunca oynadığı Fenerbahçe’de attığı 400’ün üzerinde golle adını tarihe altın harflerle yazdıran, 46 kez de Türkiye A Milli Futbol Takımı forması giyen Lefter Küçükandonyadis, Kınalıada Jarden-Barsamyan Stadı’ndaki anlamlı bir futbol turnuvasıyla anılacak.

Lefter Kupası’nın direktörlüğünü kendisi de bir Kınalıadalı olan eski TSYD Başkanı Onur Belge, genel kaptanlığını ise Garo Hamamcıoğlu üstlenecek. Kupa, müzenin kurucuları olan Adalar Vakfı-Adalar Belediyesi ortaklığı, Fenerbahçe, Beşiktaş, Galatasaray kulüpleri ve Kınalıada Spor Kulübü işbirliğiyle düzenlenecek. 16 Ağustos Cuma günü saat 17:30’da açılışı ve elemeleri yapılacak olan turnuva 17 Ağustos Cumartesi günü saat 17:30’da başlayacak üçüncülük ve final maçları ile sona erecek.

Bkz: http://www.fenerbahce.org/detay.asp?ContentID=35846

 

2013-08-12_l1

Ağu
12
2013
0

“Yahu biz anlamadık bu E V V E L denen mekânın ne olduğunu!”

“Yahu biz anlamadık bu E V V E L denen mekânın ne olduğunu!” serzenişiyle -bugünlerde- sık sık karşılaşıyorum… Aslında, E V V E L kapsamında neler yaptığımızı, hangi bağlamların ve değerlerin haysiyetini savunduğumuzu -yıllardır, her ânda- dile getiriyoruz; en son 26 Mayıs 2013 tarihinde Kadıköy’de gerçekleşen 10. yıl kutlamamız vesilesiyle derli toplu bir anlatım yapmıştık. Bu anlatım her şeyi düzgünce ortaya koyuyor, koyar: http://evvel.org/evvel-10-yasinda

E V V E L’i tanımlamak için;  “çeşitli efemeraların  tarihsel ve imgesel alan derinliğinde biriktiği ya da konumlandığı özel bir ‘ilgiler arşivi’dir,” diyebiliriz. E V V E L’in ilgilendiği uzamın, başlıklara dağılmış listesine şu adresten ulaşabilirsiniz: http://evvel.org/evvel-fanzin-ilgileri

Heyecanla vurgulamalıyız: Bakışımızın tözünde ve biçiminde “poetika” var; tahayyül gücünün kuvvetlendirdiği “şiir-sezgisel” durumların eşliğinde birçok efemeraya, edebi esere, tarihsel olaya, karaktere, şaire, yazar ve düşünüre ilişkin incelemeler / araştırmalar kotardık, kotarıyoruz. E V V E L  kapsamında yer alan en sıkı/yoğun/derin isim-başlıkları “EVVEL İndeksi”nde toparladık: http://bit.ly/evvelindeksi

Bunlarla birlikte, 2011’den bu yana “imgelemin özgürleşmesi” dediğimiz uzgörünün peşinde koşarak, çeşitli poetik soruşturmalar icra ettik. Örneğin;

“50 Yılın Ardında; İkinci Yeni” Anketi 2011:
http://zaferyalcinpinar.com/ikinciyeni2011.pdf
Poetika 2012 Uzgörü Çalışması: http://bit.ly/poetika2012
Poetika 2013 Odaklanmaları: http://bit.ly/poetika2013

Tüm poetika çalışmaları için;

1: http://evvel.org/ilgi/poetika-calismalari
2: http://evvel.org/ilgi/poetika-calismalari/page/2

Zamanların salınımı boyunca -pdf biçeminde- hazırladığımız çeşitli özgür neşriyatların ve bildirilerin adreslerini aşağıda, özellikle takibinize sunuyoruz. Bu neşriyatlar, şiir ve edebiyat heveskârları için önemli bir “im-niteliksel arşiv” oluşturuyor, oluşturur, diyebiliriz.

2007-2009: P.A.T!: http://zaferyal.kuzeyyildizi.com/pat.rar  (26 mb.)
2010-2011: 491 http://zaferyalcinpinar.com/491.html
Çakır Hikâyeci, 2013: http://bit.ly/cakirhikayeci
İlhan Berk- BAKMAK, Dergilerdeki Yazıları, 2011: http://zaferyalcinpinar.com/ilhanberkbakmak.pdf  (60 mb.)
İlhanberkiğne, 2008: http://zaferyal.kuzeyyildizi.com/ilhanberkigne.pdf
Ece Ayhan Adası, 2012: http://bit.ly/eceayhanadasi
Poetik Bildiriler 2006-2009: http://zaferyalcinpinar.com/poetikbildiriler.pdf

E V V E L sularındaki PDF’ler için:

http://evvel.org/ilgi/pdf
http://evvel.org/ilgi/pdf/page/2
http://evvel.org/ilgi/pdf/page/3
http://evvel.org/ilgi/pdf/page/4
http://evvel.org/ilgi/pdf/page/5

Sahicilikle
Zy

Ağu
12
2013
0

Sedat Umran’la tanışmam/karşılaşmam “İstanbul ve boğazı” sayesindedir.

bogazkoprusuSedat Umran’ın “Boğaz Köprüsü” adlı şiiri…
Z. Yalçınpınar Arşivi’nden…

*

7 Ağustos 2013’te vefat eden Sedat Umran çok iyi bir şairdi. Onunla 1 Haziran 2003’te Kadıköy-Eminönü vapurunda karşılaştım/tanıştım. Çok ağırbaşlı biriydi. Konuşmamızın başında “şiir” ve “şiirin yüceliği” üzerine -şimdi hatırlayamadığım- bir şeyler geveledim. Sedat Umran sözlerimi dikkatle dinledi ve “Peki, şiir nedir?” diye sordu. Cevaplayamamıştım. Bunun üzerine, Sedat Umran, çantasından “Boğaz Köprüsü” adlı şiirinin bir fotokopisini çıkardı ve okumam için bana verdi. Okudum ve kendisinden bu fotokopi sayfasını imzalamasını rica ettim, reddetmedi. Umran’ın “Boğaz Köprüsü” şiirinin üzerine, defterimi çıkardım ve o günlerde üzerinde çalışmakta olduğum Gözlerim Kapalı* adlı şiirimin son hâlini uzattım Sedat Umran’a… Uzun uzun okudu bu toyluk şiirimi. “Yeteneklisiniz, devam edin…” dedi. Sedat Umran’la tanışmam/karşılaşmam “İstanbul ve boğazı” sayesindedir.

Z. Yalçınpınar

* “Gözlerim Kapalı” adlı şiirim Düşe-Yazma Dergisi’nin Kasım-Aralık 2003 tarihli 5. sayısında yayımlandı.

 

gkapali

Ağu
12
2013
0

Yavuz Çetin Anma Gecesi (15 Ağustos 2013, Ağaç Ev)

Yavuz Çetin Anma Gecesi
“Yavuzcan Çetin & Durmayan Orkestra”
“Sahte Rakı”

15 Ağustos 2013, Perşembe //“Ağaç Ev”
Bekar Sok. No 14, İstiklal Caddesi, Beyoğlu

Bkz: https://www.facebook.com/events/153096768221157/

*

Yaziyi gonderen in: Duyurular, Tartışmalar | Etiketler:
Ağu
10
2013
0

“Adanın beni tamamladığını duyardım.” (Abdülhak Şinasi Hisar)

(…)
Rumelihisarından Adaya geldiğim günler vapurdan iskeleye çıkar çıkmaz buranın kendine mahsusdeniz havalı rüzgârları -güya beni tanımışlar da seviniyorlarmış gibi – etrafımı sararak ve boynuma sarılarak bana Adanın selâmlarını söyler ve vaitlerini sunardı. Bu rüzgârları yüzümde, – taranmış saçlarımızın nizamını, üstümüzün, başımızın intizamını bozan – sevdalı eller gibi duyar ve birdenbire denize dalmış gibi Adanın mutlu hayatına girmiş olduğumu ve su içinde nasıl bütün denizin vücudumuzu büyülttüğünü sanırsak, öylece Adanın beni tamamladığını duyardım.

Ada, benim için yadettiğim bu eski zamanda, ancak benim gözlerimin seçtiği gizli bir takım varlıklar ve mahlûklarla doluydu. Bir ağaç kabuğunda gülen bir ağız, bir kaç dalın teşkil ettiği bir kümede sallanan bir çocuk, bir duvarın sıvasında yeisli bir takım hayvanlar ve ağlaması dinmeyen bir sürü maskeler, bir evin cephesinde ciddi ve hüzünlü bir çift gözün üstünde iki hançer kaşlar görürdüm. Ve böylece başkalarına gizlenen fakat bana işaret eden, gülen, söyleyen gözler, ağızlar, yüzler,vücutlar ve ruhlardan yapılma bir takım tanışlarım vardı. Bunlar esir bulundukları köşelerinde, kendilerine mahsus ömürlerini sürerler ve ben yalnız benim için yaşayan bu mahlûkların gizlendikleri yerleri bilir ve, önlerine gelince, onlarla görüşürdüm. Bütün hayatlar gibi onların ömürleri de, yavaş yavaş, başka şeylere inkılâp ederek dağılır ve geçer ve bazen bir ağız artık susar, bir göz artık kör olur, bir ruh artık uçar, fakat bazen de yerlerine başkaları doğar, hemen her mevsim yeni bir hayelet nesli açardı.
(…)

Abdülhak Şinasi Hisar
“Geçmiş Zaman Köşkleri” adlı eserinden… (1956)

Yaziyi gonderen in: Usta Beni Öldür! (AKSAK KOLAj) | Etiketler:
Ağu
06
2013
0

Bay Gol, Selçuk Yula vefat etti.

Bkz: http://www.fenerbahce.org/detay.asp?ContentID=35764

Fenerbahçe Spor Kulübü’nün ve Milli Takımın efsane futbolcularından Selçuk Yula, 1959 yılında Ankara’da dünyaya geldi. Futbolculuk kariyerine Ankara Şekerspor’da başlayan Selçuk Yula, 1979 yılında Fenerbahçe’ye transfer oldu.

Selçuk Yula Fenerbahçe’de özellikle oldukça soğukkanlı bir şekilde attığı penaltılar ve golcülüğüyle tanındı. Formamız altında 1981-1982 sezonunda 16 gol ve 1982-1983 sezonunda 19 gol ile Gol Kralı olan Selçuk Yula, Fenerbahçe formasıyla toplam 134 gole imza attı.

 

Altyapi WP Temadown Wp Tr Temayapim TheBuckmaker Cevirmen Otel