(…)
Şimdi, güneş kaybolduğundan bu çukur odaya karanlık, batan bir geminin ambarlarına su nasıl dolarsa, öyle her taraftan taşkın bir halde giriyor; koyulaşıp ağırlaşıyordu.(…)
Refik Halid Karay
“Yatık Emine” adlı öyküsünden
(…)
Şimdi, güneş kaybolduğundan bu çukur odaya karanlık, batan bir geminin ambarlarına su nasıl dolarsa, öyle her taraftan taşkın bir halde giriyor; koyulaşıp ağırlaşıyordu.(…)
Refik Halid Karay
“Yatık Emine” adlı öyküsünden
Caz şairi Patricia Barber yeni albümünü tamamlamış bulunmaktadır.
İlgili bağlantı: https://www.patriciabarber.com/discs/mythologies.htm
AKP’li Üsküdar Belediyesi’nin sahilde, parkta, koruda içki içenlere 132 YTL para cezası kesmesi… Ceza kestiği yurttaşların kimliğini de internet sitesinde teşhir etmesi üzerine Cumhuriyet yazarı Deniz Som dün sütununda dedi ki:
“Şeriat işte böyle usul usul geliyor. Fakat bendeniz bir yurttaş olarak, ülkemi ortaçağ karanlığına sürüklemek isteyenlere artık başkaldırıyorum ve yedi kuşak bir Üsküdarlı olarak meydan okuyorum! Eşimle birlikte, elimde bir şişe şarap ve birkaç plastik bardak olduğu halde 19 Kasım Pazar günü saat 14.00 ile 15.00 arasında Salacak sahil yolunda Kız Kulesi’nin tam karşısındaki büfenin yanında ‘Sahilde içki içmek yasaktır’ yazan tabelanın önünde kadeh kaldıracağım. Eğer zabıta ve polis beni oradan kaldırmaya kalkışırsa direneceğim…
Direnirken de Atatürk’ün Bursa Söylevi’ni okuyacağım:
“Türk genci, devrimlerin ve rejimin sahibi ve bekçisidir. Bunun gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Rejimi ve devrimleri benimsemiştir. Bunları zayıf düşürecek en küçük veya en büyük bir kıpırtı ve bir hareket duydu mu, ‘bu memleketin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adliyesi vardır’ demeyecektir. Hemen müdahale edecektir…”
Deniz’le dün konuştuk.. Pek çok okurun da o saatte Salacak’ta olacağını söyledi. Keyifli bir şarap partisi olacak…
(…)Bir haftadır yürüyorlar. Bozkırda, tuz ışıltıları arasında, güneşin ve rüzgârın yaktığı, kuruttuğu yüzlerini bezlerle sararak, günden güne ağırlaşan bedenlerini taşıyan ve artık çizmelere, işlenmiş derilere, kaba çarıklara sığmayan ayaklarını sürüyerek, yıldıran ya da yüreklendiren anılara, hayallere, sıla özlemine bazen sığınarak, bazen de onlardan kaçarak, sabırla, inatla, hayvanlar gibi sessizlik içinde yürüyorlardı.(…)
Hüsnü Arkan
Uzun bir yolculuğun bittiği yer, YKY, 2005, s.44
Hâlâ aynı durumdayız: Korkudan ölerek, soğuktan donarak kelimeler arıyoruz.
Eduardo Galeano
Zamanın Ağızları
Özlediğin, gidip göremediğindir;
ama, gidip görmek istediğin…
Özlem, gidip görememendir; ama gidip görmek istemen…
…
Özlem gidip görmek istemen –
Ama, gidememen, görememen;
gene de, istemen…
Oruç Aruoba
Uzak, Metis Yayınları, s. 39
(…) Sonra bir de, lağımlarda çalışan Henri vardı. Uzun boylu, kıvırcık saçlı, üzgün yüzlü, lağımcı çizmeleriyle biraz romantik görünüşlü biriydi. Özelliği, iş gereği hariç, günlerce hiç ama hiç konuşmadan durmasıydı. Daha bir yıl önce iyi bir yerde şoförmüş, bir kenara para ayırabiliyormuş. Günün birinde bir kıza aşık olmuş; kız bunu istemeyince, sinirlenip kıza vurmuş. Kız dayağı yedikten sonra adama körkütük sevdalanmış. İki hafta birlikte yaşamışlar ve Henri’nin biriktirdiği paranın bin frankını yemişler. Sonra, kız adamı aldatmış, o da kızı kolundan bıçaklamış; altı ay ceza yemiş. Kız bıçağı yer yemez Henri’yi eskisinden çok sevmeye başlamış. Barışmışlar. Henri hapisten çıkınca bir taksi almaya, evlenip oturmaya karar vermişler. Fakat on beş gün sonra kız yine adamı aldatmış. Adam hapisten çıktığında kız gebeymiş. Bu sefer bıçaklamamış. Bütün parasını çekip bir içki âlemine gitmiş. İçki âlemi bir aylık bir hapis cezasıyla sonuçlanmış. Lağımcılığa işte ondan sonra başlamış. Hiçbir şey Henri’yi konuşturamazdı. Neden lağım işinde çalıştığı sorulunca hiç yanıt vermez, yumruklarını yan yana getirip kelepçe işareti yapar, başını sertçe güneye yani hapishanenin bulunduğu yöne çevirirdi. Sanki kötü talihi adamı bir günde deli etmişti. (…)
George Orwell
“Paris ve Londra’da Beş Parasız”, İthaki Yayınları, 2004, s. 23
Elle tutulup gözle görülen evren birden durdu.
Tüfekler Hladik’e doğru çevrilmişti, ama onu vuracak olan askerler hiç kıpırdamadan oldukları yerde duruyorlardı. Çavuş, koluyla yarım kalmış bir hareketi sonsuzlaştırdı. Avlunun zeminindeki parke taşlarından birinin üzerine bir arının kıpırtısız gölgesi vurdu. Rüzgâr kesildi, bir resmin içinde gibiydiler. Hladik bir çığlık atmak, bir söz söylemek, elini kıpırdatmak istedi. Yapamadı; inme inmişti sanki. Bu kesintiye uğramış dünyadan ona tek bir ses bile ulaşmıyordu… “Öldüm, cehennemdeyim,” diye düşündü. “Delirdim,” diye düşündü. “Zaman durdu,” diye düşündü. Sonra, böyle olsa, zihninin de durmuş olacağı geldi aklına.
Jorge Luis Borges
Yolları Çatallayan Bahçe, Çev: Fatih Özgüven, Can Yayınları, 1985, s.14
Serkan Işın 18 Ağustos 2006 tarihinde Poetik Hars’ta şöyle dedi ve bayrağı dikti;
“Şiiri Özlüyorum” dergisi 17. sayısında iki sayıdır devam ettirdiği “şair ne biliyor?” dosyasının kenarına köşesine bir yerine (tam da altay öktem’in yazısının bulunduğu sayfaya) “yorumu okura bırakılmak üzere” (sanki diğer şiirler başka türlü değerlendiriliyor, hepsi okurun yorumuna bırakılıyor zaten) poetikhars’tan (fuat çiftçi bir 17 yıl daha tashih ilmi ile iştigal ederse sanıyorum poetikhars’dan değil poetikhars’tan yazılacağını öğrenecektir) iki adet iş yerleştirmiş, bizden izin almadan. Kanımca yapılacak en ayıp işlerden birini yaparak, siktiriboktan dergi kontenjanını doldurmaya da hak kazanmış. Şimdi biz bu olay üzerine biraz yoğunlaşalım, anlamaya çalışalım.
Biz bu işlere “görsel şiir” diyoruz ve çok şükür daha “okurun yorum yapabileceği” seviyede olmadığını bildiğimiz için de çok mutlu ve gururluyuz. Daha “görsel şiir olur mu?” sorusunu sormakla meşgul bir sürü şairin, eleştirmenin ve derginin karşısında 3 yıldır bu siteyi ve mevsimlik olarak de dergiyi ayakta tutmaya çalışıyoruz. Dergiye kıytırıktan ebatlarda alınan iki işin bir tanesinin benim “Aşk ve 22 Cüceler” ve diğerinin de Barış Çetinkol’un “ulaşmak için”i olduğunu da not edelim. Bir kere bunlar “çalışma” değil. Çalışma “amelelerin” yapacağı birşeydir, hani vardır ya “şiir ameleleri”, “fikir işçisi”. İşte bu zevat çalışma yapar, biz bunlara açıkça “iş” diyoruz. Neden öyle dendiğini de ben oldukça açık bir dille açıklamaya çalıştım, merak eden gider şuradan bakar. O zaman şu denebilir; kendi diline uydurmak gibi bir lüksü kimsenin yoktur. Bunlar “görsel şiir”dir ve kimsenin onlara “deney, çalışma” falan demeye çapı yetmez ve hakkı da yoktur. Bu böyle biline. Ayrıca bana da ıspatlayamazsınız.
Üç yıldır uğraşa uğraşa en azından bazılarınızın diline “sözlü kültür, deneysel, somut” gibi kelimeleri yerleştirme talihsizliğimiz oldu. Sonuçta bu kelimeleri, kavramları icat etmiş değilim, sadece işe yaradıklarını gördüm ve bir bağlama oturuyorlardı. Kitaplarda herşey gibi bunlar da yazıyor. Konumuza dönersek, kitap okumamak ve bilgiyi (epistemolojik anlamda) deneyimin bir gradyanı olarak almak bugünün icadı değil. Etrafta böyle takılmak isteyen çok şair var. Kusura bakmayın ama bu site ve bu dergi sizin suratınıza tükürmeyi bir görev biliyor. Nasipleniniz.
Bir başka konu da şu. Şiir, çeşitli numaralar ve göz boyamalarla sanki birilerinin tahakkümü altındaymış gibi de görünüyor. Kendi adıma ben birilerinin Şiir demeyi sevdiği şeyden bolca yazdım. O alanda da uzviyetimle yarıştırabileceğim kendi kuşağımdan çok fazla insan yok ne yazık ki, bu yüzden de oldukça rahatım. Çoğu süprüntü, birbirine bakmaktan aptallaşmış, yatıp kalkıp aynı muhabbetleri yapanların çiziktirdikleri birkaç dizeye de şiir muamelesi, şairlerine de Şair muamelesi yapacak halim yok.
Türkiye’de Merkez Şiiri denebilecek şey ölmüştür. Bunun birçok sebebi var, araştırır bulursunuz. Eğer merkeze oynayacak bir şiir yazacaksınız işin içine asgari ücret alan birinin hissiyatını, geneli kucaklayan ve jiletleyen birinin varoluşunu falan katmanız gerekiyor. “Violent Femmes” falan olmanız gerekiyor, “Bob Dylan” olmanız gerekiyor. Bob Dylan Victorias Secret defilesinde görünebilir de sizi Zeki Triko’nun çekimlerine kim davet eder merak da etmiyor değilim. Yani kötülük ile asgari şartlarda bir mukavele imzalamanız gerekiyor. Eve duşakabin alıp, içine tabure koyuyorsanız o başka elbet..
Son iki yıldır, kendi adıma bu sitede olan bitenin izlenmediğini düşünüyordum. Ama görüyorum ki izleyip aklında kalanlarla eleştiri yapmaya çalışan üç beş çapulcu dışında iyi şeylerin olmasını da sağlamışız. Gerçi koskoca Hece dergisi’nde Hayriye Ünal bizi Tarık Günersel ve genç arkadaşları olarak tanıtmaya gayret ederken, adı Şiiri Özlüyorum olan bir derginin bizden izin almadan, görsel şiirlerimizi basması yadırganacak birşey değildir. Akıllı olmanız gerekiyor, zira çoğunuzdan çok daha fazla yetenekli ve inatçı olduğumu biliyorum ben.
Hadi yeteneği ve inatçılığı bir kenara atalım (onlar Allah vergisi) da iyi niyet ve hakkaniyete ne oldu? İmge, düşünce falan diye sayıklayıp 1970’lerin dergilerinden getirdiğiniz o boktan çevirilerinin 80 kuşağındaki abilerinize, ablalarınıza neler ettiğini görmek için IQ gerekmiyor. Ben 80 kuşağına dahil değilim, 90 kuşağı da değilim. Bu dergi de kendisine öyle bir kök aramak zorunda, bağlantı, referans aramak durumunda da değil.
Velhasıl, Zinhar’ın eylemine katılan herkesten ayık olmalarını rica etmekten başka çarem yok, zira ortalama zeka tarafından dedikodumuz yapılıyor..
Serkan Işın
-güvercinin kanatları devren satılık çaycı
asma katına çıktım ürpermelerin
ellerimde yapışkan cilvesi kısrağın
kanatlarından yakalamış güvercinin
-her gölge beni gölgeliyor çaycı
asma katta bir adam var bilesin
“savaş kadar acımasız yalan barışların
gölgesinde yakalanmış” diyesin
-şiirimde bir cehennem dolaşıyor çaycı
asma katlar ve sokaklar dardı gerçeğime
beyaz bir güvercindi çığlık kanadında tozu getirdi
yazma tozunu yuttum vardım cehenneme
-asma katlarda sonsuz üşüyorum çaycı
karanlıkta yakalandım ben bu gerçeğe
asma katına çıktım ürpermelerin
ellerimde yapışkan cilvesi kısrağın
elliüçe dört çay! çaycı
Ulaş Nikbay
35. Dehanın ışığı, başka, doğru-düzgün bir insanınkinden daha çok değildir— ama deha, bu ışığı belli türden bir mercekle yakıcı bir noktada toplar.
36. Yaşamın üstünde beygir üstündeki kötü binici gibi oturuyorum. Hemen şimdi yere çalınmamamı da yalnızca atın iyi huyluluğuna borçluyorum.
37. İnsanlar, bugün, bilim adamlarının kendilerine bir şeyler öğretmek için; şairlerin, müzisyenlerin vb. ise hoşça vakit geçirtmek için varolduklarını sanıyorlar. Berikilerin kendilerine öğretecek bir şeyleri olduğu akıllarına hiç gelmiyor.
18. Başkasının derinlikleriyle oynama!
Ludwig Wittgenstein “Yan Değiniler”, Çev: Oruç Aruoba Altıkırkbeş Yayınları, 1999, s.31, s.21
Ütücünün derisi dümdüzdür.
Kırık şemsiye tamircisi uzun ve sivri kafalıdır.
Tavuk satıcısı tüyleri yolunmuş bir tavuğa benzer.
Engizisyoncunun gözleri şeytanca parlar.
Tefecinin göz kapakları arasında iki bozuk para durur.
Saatçinin bıyıkları saati gösterir.
Kapıcının elinde anahtar vardır, parmak yerine.
Gardiyanın yüzü hapishane kaçkını gibidir, psikiyatrınki deli.
Avcı izini sürdüğü hayvana dönüşür.
Zaman âşıkları ikiz kardeşe benzetir.
Köpek kendisini gezdiren adamı gezdirir.
İşkence işkencecinin düşlerine işkence eder.
Aynadaki mecazla karşılaşan şair kaçar.
Eduardo Galeano
Yürüyen Kelimeler, Çitlembik Yayınları, 2003, s.51
![]() |
çıkrık sızısı − aziz kemâl hızıroğlu
hediye − derya önder
ikincil ruhla pis−duvar buluşmaları − özge dir
metroloji − zafer yalçınpınar
temizlikçi kadınlar için − cengiz kılçer
çeviri şiir: louis macneice − ersin engin
maktûl − sefa fersal
orta kat − ulaş oral
adın kuma yazılır − metin fındıkçı
ipler − kerem ışık
söz cinayet gibi çekiciydi − öztürk uğraş
giz’li anlatı − umut karaoğlu
uçan ayna − salihaydemir
elifli sadi − arzu çur
yalnızım söylemeye dilim varmıyor gözlerimden akan yaş konuştum sayılsın! − halim şafak
evden uzakta veya kayıp − hakkı engin gidener
oyun II − eylül hicran polat
makas − burçin özdeş
kırık düş − hakan sürel
geç yol − şakir özüdoğru
fusion ya da bi’ teklik sen kimsin? − duygu güles
ay çiçek − idil berf
yüreğimin yıldızı − volkan hacıoğlu
kara mıh kilit alesta − zafer yalçınpınar
asude − oylun pirolli
ça commence avec toi − gökçe polatoğlu
küçük defterler − salih aydemir
D.H.Lawrence’ın yolda karşılaşan iki insana ilişkin bir düşüncesi vardır.Birbirlerinden gözlerini kaçırıp geçip gitmek yerine,ruhlarının karşılaşmasına karar verirler.
Şey gibi, mm– içimizdeki cesur ve yiğit tanrıları özgür bırakmak gibi.Bizim karşılaşmamız gibi.
Benedict Anderson’un kimlik hakkında|ne dediğini biliyor musun?
– Hayır.
Tamam, şunu söylüyor diyelim ki bir bebek resmi…bu iki boyutlu imgeyi alırsın, ve dersin ki “Bu benim” ,bu tuhaf küçük imgeyi bu bebekle yaşayan ve nefes alan kendinle şimdide birleştirmek için şöyle bir hikaye uydurman gerekir,”Burada 1 yaşındaydım,daha sonra saçlarım uzadı,ve Riverdale’e taşındık,ve işte buradayım.”Seni ve resimdeki bebeği özdeş kılarak senin kişiliğini oluşturacak bir öykü daha doğrusu bir roman gerekir.Komik olan da şu hücrelerimiz her 7 yılda bir yenileniyor.Biz zaten birkaç kere tümüyle farklı insanlar oluyoruz ama yine de hep tam da kendimiz olarak kalıyoruz.
Richard Linklater
Hemen anlaşılmayabilirsin, göze alacaksın. Çoğunluk her zaman başlangıçta yanılabilir, sonradan ayıyorlar sanki. Yan yan değil de doğru doğru yürüyen bir yengece bakarak diğerleri “sarhoş galiba” diyebiliyorlar.
(…)
Ortadoğu’da tempo yavaştır. Ama çok hızlı araba kullanırlar, sanırsın ki çok aceleleri var. Hayır, yoktur aslında, adam eve hızla gidip, pijamaları giyip oturacaktır.
(…)
Ben İkinci Yeni için logaritmalı şiir diyorum. Logaritma cetvel olmadan çözülemez. Biz genel dili değiştirdik, grameri, setaksı değiştirdik.
(…)
Kerteriz noktası olarak Türk Dil Kurumu’nu gördüler. Evet onun çok faydası oldu ama, tek başına değil. Biz bazı sözcükleri hiç kullanmadık. Neden? Kimse düşünmedi bunu. Bugün 62 yaşındayım, hiçbir zaman güzel karşılanmadım ben ve başlangıçtan beri bu böyle oldu. Hiç ödül falan da almadım. Tam bir dışlanma. Kötü ve başarısız dediler. Haklı olabilirler. Ama ben bildiğim yolu götürüyorum.
(…)
Şairler artık düşünür olmak zorunda. Ya bu deveyi güdersin, ya bu diyardan gidersin. Olmazsan hapı yutarsın.
(…)
Sen bu topluma “insan toplumu değil” dersen, o toplum seni dışlar. Bunu biliyorum ben. Ben de istemezdim ama, bu böyle. Biraz ileri gitmiş de olabilirim. Ama ben hayattan çekilmiş olsam, bir başkası gelecek. Gelir. Bizim işlevimiz de bitti aslında. Yapılacak şeyi yaptık gibi geliyor bana. Bayrağı diktik.Ayarlar, aymazlar. Artık bizim dışımızda.
Ece Ayhan
“Öküzlemeler”, Sel Yayıncılık
gece yatarken içine sindiremiyor insan sabahın geleceğini ve uyanması gerektiğini ve aslında sabahın uyanmaktan çok daha fazlası olduğunu.
ve ne zaman uyuması gerektiğini bilmiyor.
-Bana benzemeye başladın, dedi
-Evet, birbirimize benzeşiyoruz zamanla, sen de bana benzemeye başladın, dedim
-Neden?
-Çünkü bu birbirimize sahip olmanın, birbirimize katılmanın, birbirimizi içselleştirmenin bir başka biçimi, dedim.
Bu sabah sana bakıp, “birbirimize bakarken birbirimizi yankılıyoruz” dedim, sen de “anlamadım” dedin. Ben de “şiir bu” dedim.
Kitap okumak azınlık işi mi?
Nobel ödüllü Portekizli yazar José Saramago, “Okumak her zaman azınlık içindi, her zaman da öyle olacak” dedi, ülkesini şaşırttı. Biz de yazarlarımıza kitap okumanın bir “azınlık eylemi” olup olmadığını sorduk
28 Haziran 2006 Çarşamba (Milliyet Gazetesi)
Murathan Mungan
Kitap okumak keşfedilen ve keşfettirilen bir şey
Saramago’nun bu sözleri hangi bağlamda söylediğini bilemem. Dolayısıyla söyleyeceklerimin ona değil, ortaya konan soruna bir cevap niteliğinde olduğunun bilinmesini isterim.
Olgularla, doğruları karıştırmamak gerekir. Azınlık-çoğunluk ayrımı mutlak değerler düzeyinde yapılabilir mi? Dünya nüfusu göz önüne alındığında, okuma oranının her yerde düşük olduğu öteden beri bilinen bir gerçektir; ama anladığım kadarıyla Portekiz Kültür Bakanlığı’nın girişimi de bu yüzden zaten. Kitap okumak, zaten bir “boş zaman özgürlüğü” değil midir? Hani Marx’ın önemle üzerinde durduğu, eşitsizliğiyle ünlü şu “Boş zaman!..” Kimileri hiç çalışmazken, kimilerinin günde on beş saat çalışmak zorunda olduğu sınıflı toplumlarda insanlara kitaba ayırmaları gereken zaman, ne yolla hatırlatılabilir?
Açlık sorunuyla boğuşan Afrika’nın, Asya’nın kimi ülkelerinde okuma alışkanlığının istatistiki bir karşılığı olabilir mi? Bütçesinde askeri harcamalarla, eğitim harcamaları arasında büyük uçurumlar bulunan; geçmişi kitap yasakları, kitap yakmalarıyla ünlü olan, eğitim müfredatı çocukluktan başlayarak insanı okumaktan soğutmak üzerine kurulu ülkelerde okuma alışkanlığının varlığı-yokluğu üzerine sağlam veriler çatılabilir mi?
Günümüzde görüntü teknolojisinin oyuncaklı gereçlerinin, insanları “okumak” yerine daha zahmetsiz bir yol olan “seyretmeye” yönlendirdiği bilinen bir gerçek. İnsanın kendine ayırdığı zamanı değerlendirmesinde “kitap okuma”nın bu anlamda rakipleri çoğaldı, ama gerçeğin tümü bu kadar mıdır?
İnsanoğlunun “homo ludens” olduğuna inanıyorsanız, onun çocukluktan başlayarak kitap okumaya özendirilebileceğine, yönlendirilebileceğine inanabilirsiniz.
Dahası, “Reklamlar” çağına inanıyorsanız, buna da inanabilirsiniz. Değeri olmayan şeylerden reklam ve manipülasyon yoluyla “değer” yaratılan bir çağda, “kitap” kendi değerini hatırlatmaya çalışıyor yalnızca. Unutmamalı ki, kitap okumak da, keşfedilen ve keşfettirilen bir şeydir. Konunun üzerine dört koldan gitmek gerekir.
Yaşar Kemal
Büyük bir kesim kitap düşmanı!
Evet, kitap okumak bir azınlık eylemidir. Herkes kitap okumaz; hoşuna gitmez, canı sıkılır… Ama öte yandan, yazarları mutlu edebilecek kadar okur da var dünyada. Fakat uğraşılsa, insanlar okumayı bırakmaz. Türkiye’de niçin az kitap okunuyor? Çünkü okur yazar sayısı da az. Bu ülkenin büyük bir kısmı, politika olarak kitap düşmanı. Ne kadar kitap varsa yakıyorlar, ne kadar yazar varsa hapsediyorlar!
Elif Şafak
Yanlış ve tehlikeli bir sav
Bugün okumanın sadece belli bir elit kesim için olduğu savı, premodern toplumda hayli geçerli olan İncil’i (ya da Kuran’ı) okuma ve anlamlandırma yetkisinin sadece din adamlarına ait olduğu savı kadar yanlış ve tehlikelidir. Herkesten okumayı sevmelerini beklemek doğru olmayabilir, ama okuma özgürlüğünü, hakkını ve alışkanlığını toplumun her kesimine istisnasız yaymaya çalışmak, bence uğrunda mücadele edilmesi gereken bir fikirdir.
Adalet Ağaoğlu
Zorlarsanız büsbütün kaçarlar!
Bu görüş, üzerinde durulmaya değer. Çünkü bizde okurun çok az olmasından ileri gelmiş bir baskı var. Ama bir bakıyorsunuz ki kitaplar da hiç olmadığı kadar çok satış gösteriyor. Tamamen tişört seçer gibi marka seçiliyor ve ne reklam edilirse ona koşuluyor. Bu kadar kitabı satın alan herkesin tümü iyi okur değil bence. Ve onlardan bunu bekleyemeyiz. Çünkü Saramago’nun söylediği gibi, eğer zorlarsanız, büsbütün kaçarlar. Çünkü kendisini okumaya hazır hissetmesi lazım. Ancak kendi isteği varsa, merak içinde gelişmişse iyi bir sonuç alır. Zorlarsanız tişörtten bıkıp atar gibi olur… Bazıları futbola nasıl meraklıdır, evde tutamazsınız; okur da böyle okursa sahici okur olabilir.
İnci Aral
Kitap okumak için edebiyat altyapısı gerek
Haklı buluyorum Saramago’yu. Çünkü kitap okumak asgari bir edebiyat altyapısı gerektirir; okuduğunu anlamayı, ondan zevk almayı… Günümüzün eğitim sistemleri içinde bunun pek yeri yok gibi. Çünkü insanlar çabuk tüketilen, orta zekâlar için sunulan zevklere ve eğlencelere şartlandırılıyor. Bu ihmalin biraz da kasıtlı olduğunu düşünüyorum. Öte yandan, derinlik olarak ucuz kitapların, bu çok az eğitim görmüş kitleye pazarlanması için taktikler geliştiriliyor. Ama bu insanları değiştirecek nitelikte kitaplar değil onlar…
Orhan Pamuk
Demek ki daha çok okumamız gerekiyor!
Saramago, okumanın bir çeşit direniş olarak görüldüğü bir kültürden geliyor. Benim kuşak, ama daha çok benden önceki kuşak, okumaya atfedilen bu özel anlamı iyi bilir.
Saramago’nun azınlıklardan kastettiği, okumanın toplumun içindeki küçük bir kesim tarafından yapılan bir iş olduğunu hatırlatmak. Voltaire’den beri insanoğlunun seçkinleri, küçük bir azınlık okuyor, düşünüyor. Keşke ütopyaların dillendirdiği hayallerimiz gerçek olsa da herkes okusa.
Bu arada okuma işini ‘azınlık’ işi olduğu için itibarlı görmek de yanıltıcı. Azınlık ile itibarı ilişkilendirdiğine göre Portekiz’de azınlığın yaptığı bir işi yapmak şerefli bir şey. Biz daha oraya gelemedik. Azınlık durumunda kalmak hepimizin bildiği gibi bizde alçakça bir şey. Demek ki, daha çok okumamız gerekiyor.
Hasan Ali Toptaş
Saramago’ya katılıyorum!
Saramago’nun sözlerine tamamıyla katılıyorum. Herkes okumak zorunda değil. Okur olmak da yazmak kadar uğraş isteyen, çileli bir iş. “Okur sayısı azaldı” diye düzenlenen kampanyaların ve bu tür kaygıların çok uzağında biriyim. Okumak da yazmak da kişisel uğraşlar; kimseyi zorlayamayız.
Powered by WordPress | Theme: Aeros 2.0 by TheBuckmaker.com