Haz
23
2018
--

“EGENİN DİBİ” Çizimleri (Halikarnas Balıkçısı, 1971)


Egenin Dibi, 1971, 2. Baskı, Hikâye Kitabı
Çizimler: Halikarnas Balıkçısı


“Karaoğlan” adlı hikâye için…


“Çingene Ali” adlı hikâye için…


“Karabulutoğulları” adlı hikâye için…


“Deccal” adlı hikâye için…


Egenin Dibi, 1971, 2. Baskı, Hikâye Kitabı
Çizimler: Halikarnas Balıkçısı


“Dönmiyen” adlı hikâye için…


“Egenin Dibi” adlı hikâye için…


“Adadan Adaya” adlı hikâye için…


Ayrıca bkz: https://evvel.org/?s=Halikarnas


Hamiş: EVV3L kapsamında yayımlanan “Yeditepe Yayınları” başlıklı ilgilerin tümüne https://evvel.org/ilgi/yeditepe-dergisi adresinden ulaşabilirsiniz.

Kas
03
2014
0

“Gülen Ada” Çizimleri (Halikarnas Balıkçısı)

gulenada5

“Gülen Ada”, Halikarnas Balıkçısı
Yeditepe Yayınları, 1957

Kapak ve Hikâye Resimleri: Halikarnas Balıkçısı

“Gülen Ada” adlı hikâyenin tam metnine
https://zaferyalcinpinar.com/gulenada.jpg
adresinden ulaşabilirsiniz.

*


gulenada1

“Fırıncının Kızı” adlı hikâye için…


gulenada2

“Hayatımın Romanı” adlı hikâye için…


gulenada3

“Barbut” adlı hikâye için…


gulenada6

“Hortlıyan Bakış” adlı hikâye için…


Hamiş: EVV3L kapsamında yayımlanan “Yeditepe Yayınları” başlıklı ilgilerin tümüne https://evvel.org/ilgi/yeditepe-dergisi adresinden ulaşabilirsiniz.

Kas
04
2013
0

Şiirde tahayyülün tesiri (Halikarnas Balıkçısı)

dost80

Dost Dergisi’nin Haziran 1971 tarihli 80. sayısı (yeni dizi) “Halikarnas Balıkçısı Özel Sayısı” olarak yayımlanmış. Bu sayıda Halikarnas Balıkçısı’yla gerçekleştirilmiş ilginç bir konuşma bulunuyor.

Söyleşiden (Turgay Gönenç’in sorusu doğrultusunda) önemli bir bölüm aşağıdadır.

(…)

hbalikcisi

(…)
Kas
03
2013
0

Öykü: “Gülen Ada” (Halikarnas Balıkçısı)

Dost Dergisi’nin Haziran 1971 tarihli 80. sayısında (Halikarnas Balıkçısı Özel Sayısı’nda) yer alan “Gülen Ada” adlı öykünün tam metnine https://zaferyalcinpinar.com/gulenada.jpg adresinden ulaşabilirsiniz.

Hamiş: Evvel Fanzin kapsamında yayımlanan “Adalar Kültürü” başlıklı ilgilerin tümüne ise https://evvel.org/ilgi/mermer-adasi adresinden ulaşabilirsiniz.

Written by Adabeyi in: Usta Beni Öldür! (AKSAK KOLAj) | Etiketler:
Nis
18
2013
0
Tem
01
2026
--

Özel Söyleşi: “Mermer Adası’ndan Bir Sima: ZAFER YALÇINPINAR” (H. Can Yücel)

“Kadim dost H. Can Yücel -yıllar sonra da hatırlanacak- çok özel ve hakikatli bir söyleşi gerçekleştirdi benimle… Can öylesine kapsamlı ve sıkı sorular hazırlamış ki detaylıca anlatmak, cevaplarda her şeye değinmek ve bol bol gevezelik etmek zorunda kaldım:- bir yandan da yaşamımı geniş bir çerçeveden ifade edebildiğim için çok mutlu oldum. Ortaya çıkan bu dostça ve uzun soluklu söyleşi, ‘Mermer Adası’ndan Bir Sima: Zafer Yalçınpınar’ başlığıyla Adalı Dergisi‘nin Haziran 2026 tarihli 252. sayısında yayımlandı. Söyleşinin H. Can Yücel tarafından kaleme alınan ‘içtenlikli girizgâh’ ile ‘özenli sonsöz’ bölümlerini de içeren orjinal metnini https://adalidergisi.com/tum-sayilar/2026/haziran-sayi-252/mermer-adasindan-bir-sima-zafer-yalcinpinar/ adresinden okuyabilirsiniz.” (Zy)


(…)

H. Can Yücel: (…) 12 yıl önce bendeki merakı ve üretme sancısını fark ettiğinde “Sen bir koleksiyonersin ve adaya dair biriktirdiklerin yaşanmışlıkların düşlerin var. Gel seninle bir söyleşi yapalım ve tanışmamıza vesile olan evvel.org’da yayınlayalım.” demiştin. O gün bu gündür, gerek adada gerekse İstanbul’da çokça paylaşımlarımız oldu ve bolca anı biriktirdik. (…) Dostluğumuzun 12. yılında bu kez söyleşiyi ben seninle yapmak istedim üstadım… Öncelikle kabul ettiğin için teşekkür ederim, hoş geldin!

Zafer Yalçınpınar: Hoş bulduk, eyvallah… Dostluklar yalnızca birlikte geçirilen zamanla değil, birbirinin hafızasına, ruhun atmosferine dokunabilmekle derinleşiyor. Senin bu satırlarını okumak bana yıllar önceki o ilk konuşmalarımızı, o üretme heyecanını yeniden hatırlattı. Aslında ben sadece sende zaten var olan şeyi gördüm: Ada Kültürünü taşıyan bir hafızayı, biriktirme tutkusunu ve anlatma ihtiyacını… Geri kalan her şey zamanın ve dostluğun kendiliğinden açtığı bir yol oldu. Senin bu satırlarını okuyunca bir kez daha düşündüm: İnsan bazen sadece bir yerin coğrafi varoluşuna değil, özel bir hafızaya, o yerin duygusal envanterine ait hissediyor kendini. Marmara Adası da bizim için biraz böyle galiba… Sadece doğup büyüdüğümüzden bugüne var olduğumuz bir yer değil; tüm özlem duygularıyla birlikte içimizde yaşayan büyük bir hatıra, büyük bir envanter. O zamanların ruhunun hatırası sanki… Belki de bu bellek dediğimiz şey, zekânın yalnızca bilgiyi depolayan, kayıt altına alan bir tarafı değil, yaşantı parçalarını anlamlandıran, ilişkilendiren ve yeniden kuran en derin boyut… İnsan, neyi hatırlıyorsa biraz da odur. Ve bazı insanlar vardır; biriktirdikleri yalnızca nesneler ya da anılar değildir. Bir dönemin ruhunu, kaybolmaya yüz tutmuş nesneleri, tarihsel bakışlarını, o dönemin söylemlerini,  kelimelerini de taşırlar. Senin Marmara Adası’na dair kurduğun hafıza ve envanter de bana hep bunu düşündürdü. Yıllar geçiyor, insanlar eksiliyor, gemiler kayboluyor belki… Ama bazı dostluklar ve bazı görüntüler insanın içinde yaşamaya devam ediyor. Senin o ilk merakını, biriktirme heyecanını ve üretme sancını hatırlıyorum. Belki de birbirimizi en çok oradan tanıdık. Çünkü aynı denize başka başka kıyılardan bakıyor olsak da, aynı hafızanın içinden geçiyorduk. Nâzım Hikmet’in “Yaşamaya Dair” adlı şiirinde söylediği gibi; mesele biraz da “hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamakta”… “Yetmişinde bile olsa bir zeytin ağacı dikebilmek”te… Ve belki de “ölümden korktuğu halde ölüme inanmamakta…” İnsanlara, dostluğa, hatıraya, görüntülere ve geleceğe böylesine tutunabilmekte… Sanırım yıllardır yaptığımız şey de biraz buydu: kaybolup giden şeylerin ardından sadece hüzünlenmek değil, onları konuşarak, yazarak, anlatarak yeniden hayata karıştırmak. Bence tüm olan biten bu dostum… İyi ki yollarımız kesişmiş, iyi ki o söyleşi yapılmış. Ve iyi ki hâlâ aynı adadayız, aynı zamanın ruhunu ve aynı hafızanın envanterini birbirimize hatırlatabiliyoruz.

H. Can Yücel: Epeyce sana anlattırmak istediklerim var. Edebiyat-şiir, koleksiyonerlik üstüne daha detaylı sorularım olacak ancak seni ve aileni tanımayanlar için öncelikle bize biraz kendinden bahseder misin, kimdir Zafer Yalçınpınar? Profesyonel iş hayatından da bahseder misin?

Zafer Yalçınpınar: Ân itibariyle kırk yedi yaşındayım, 1979 doğumluyum. Yazılarımda ve tüm yazınsal çalışmalarımda kendi adımı ve soyadımı kullanıyorum. Çünkü insanın hakikatle kurduğu ilişkinin aynı zamanda bir varoluş meselesi olduğunu düşünüyorum; insan, yazdıklarının arkasında kendi adıyla durabilmeli. Ailem eski İstanbullu’dur. Yaklaşık üç-dört kuşaktır Kadıköy’de yaşayan bir aile geçmişimiz var. Baba tarafımın hikâyesi Yeldeğirmeni’nden Erenköy’e uzanan bir Kadıköy hattında şekilleniyor. Baba tarafımdan dedem Fethi Yalçınpınar marangozdu. Marangozluğu bir Rum ustadan öğrenmiş. Aslında bu detay bile eski İstanbul’un çok kültürlü yapısını tek başına anlatıyor bence. Çünkü o dönem zanaat, ustalık ve hayat bilgisi, milliyetlerden ya da kimliklerden çok emeğin, maharetin ve ustalığın etrafında şekilleniyordu. İnsanlar birbirlerinden yalnızca meslek öğrenmiyor, aynı zamanda bir yaşam kültürü de devralıyordu. Neyse… Dedemin marangoz dükkânı Ethem Efendi Caddesi’ndeymiş. Eski Erenköy ve çevresi o dönemler İstanbul’un önemli sayfiye bölgelerinden biri; köşklerin, ahşap yapıların, geniş bahçelerin bulunduğu bir yerdi. Dedem de iyi bir marangoz olarak özellikle bu köşklerde ve civarda iş yapmış. Ben bugün dönüp baktığımda marangozluğu yalnızca bir zanaat olarak değil, sabır, ölçü, estetik ve el emeğiyle kurulan özel bir ilişki olarak düşünüyorum. Belki de yazıyla, şiirle ve koleksiyonerlikle kurduğum bağın derinlerinde biraz da bu “ince işçilik” duygusu var. Çünkü marangoz da yazar da aslında zamana karşı çalışan insanlardır; biri ahşabı, diğeri kelimeleri işler. Aslında ikisinin de özü, mihenk noktası ‘zaman’… Neyse, devam edelim, Anne tarafımda ise hikâye Üsküdar, Koşuyolu, Kızıltoprak ve Fenerbahçe odağında gelişiyor. Dolayısıyla benim zihnimde Kadıköy yalnızca bir semt değil, kuşaklar boyunca birikmiş büyük bir yaşam kültürü aslında. Zaten eski İstanbul tarihinde Üsküdar ile Kadıköy’ün uzun süre aynı belediye yapısı içerisinde değerlendirilmiş olması da boşuna değil. Sonrasında yaşam kültürleri, sosyal yapı ve özellikle gayrimüslim nüfusun etkisiyle iki farklı karakter belirginleşiyor. Üsküdar daha geleneksel, daha muhafazakâr bir çizgide gelişirken, Kadıköy daha kozmopolit ve çok kültürlü bir yaşam alanına dönüşüyor. Benim çocukluğum bu kültürel katmanların arasında geçti diyebilirim. Anneannem öğretmendi. Annemin babası askerdi. Şark görevinde tanışıp evlenmişler. Dolayısıyla çocukluğumdan itibaren Cumhuriyet’in eğitimle, kültürle, kamusal sorumlulukla ve modern insan yetiştirme idealiyle kurduğu bağın aile içindeki disiplinli yansımalarını gördüm. O yılları düşündüğümde, Cumhuriyet’in yalnızca siyasal bir kavram olmadığını, gündelik yaşamın içinde hissedilen bir ahlâk, görgü ve aydınlanma meselesi olduğunu hissediyorum. Annem Zeynep Meral Yalçınpınar lise eğitimini Çamlıca Kız Lisesi’nde tamamladıktan sonra İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’nden mezun oluyor ve devlet hastanelerinde eczacı olarak çalışıyor. Uzun yıllar SSK Süreyya Paşa Hastanesi’nde görev yaptıktan sonra emekli oluyor. Onun hayatında disiplinin, eğitimin ve mesleki sorumluluğun çok belirgin bir yeri vardı. Çocukluğumda hastane kültürüne, sağlık emekçilerinin çalışma biçimine ve insan hayatına temas eden o ciddi dünyaya biraz da annem sayesinde tanıklık ettim. Babam Vedat Yalçınpınar’ın hikâyesi ise bambaşka bir şahsiyet taşıyor. Onun öğrencilik hayatı, kendi deyimiyle biraz “haytalık” nedeniyle oldukça dalgalı geçmiş. İstanbul’un farklı liselerinde okuyor, disiplin cezaları alıyor, okul değiştiriyor ve liseyi oldukça geç bitiriyor. Ama tam da bu yüzden, hayatı daha sokaktan, insan ilişkilerinden, gündelik yaşamın içinden öğrenmiş biri aslında. Babam liseden sonra İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nden mezun oluyor; kısa bir süre bir kimya fabrikasında çalıştıktan sonra Tuzla Askeri Jip Fabrikası’nda kalite-kontrol ve prodüktivite kısım şefi olarak görev alıyor ve oradan emekli oluyor. Babamın tarafında daha serbest, daha asi, daha taşkın bir hayat enerjisi; annemin tarafında ise daha düzenli, Cumhuriyetçi ve disiplinli bir damar vardı. Bugün dönüp baktığımda, sanırım benim karakterim de biraz bu iki farklı dünyanın kesişiminde şekillendi. İlkokulu anneannemlerin yanında yaşayarak Fenerbahçe’de Nurettin Teksan İlkokulu’nda okudum. Ortaokulu Erenköy’deki Kalamış Özel Lisesi’nde tamamladım. Bu okul, TSYD’nin kurucularından Kahraman Bapçum’a ve ailesine aitti; ne yazık ki 2005 yılında kapandı. Liseyi ise İstek Vakfı Özel Belde Koleji’nde bitirdim. Üniversite sınavında Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Ekonometri Bölümü’nü kazandım ve lisans derecemi orada tamamladım. Ardından yine Marmara Üniversitesi’nde “Sermaye Piyasası ve Borsa” alanında yüksek lisans derecemi tamamladım. Ardından, 2003 yılında TÜBİTAK’a bağlı Türkiye Sanayi Sevk ve İdare Enstitüsü’nde araştırmacı olarak çalışmaya başladım. Yaklaşık on yıl boyunca birçok kamu kuruluşuna ve özel sektör firmasına, EFQM toplam kalite yaklaşımı ile ulusal ve uluslararası projeler kapsamında eğitim, danışmanlık ve raporlama hizmetleri verdim. 2013 yılında TÜBİTAK’tan ayrıldım. O tarihten bu yana eğitim, danışmanlık ve raporlama çalışmalarımı sürdürülebilirlik ve sürdürülebilir kalkınma alanlarında özel sektörde devam ettiriyorum. Bir yanıyla kurumsal hayatın içindeyim belki ama diğer yanıyla hep edebiyatın, şiirin, arşivciliğin ve efemeratik hafıza meselelerinin içinde yaşamayı sürdürdüm. Çünkü bana göre insan yalnızca çalıştığı -uzmanı olduğu- işle değil, biriktirdiği görüngülerle, koruduğu hafızayla ve anlamaya çalıştığı hayatla da kendisini var ediyor. Yani şimdilik klasik olarak bunları söyleyerek başlayayım… Yani ‘Kimdir Zafer Yalçınpınar?’ diye soruyorsun ya, inan bilmiyorum üstadım. Borges’in o meşhur tavrı geliyor aklıma. Kendisine “Siz ünlü yazar Borges misiniz?” diye sorduklarında yalnızca “Bazen…” diye cevap verdiği anlatılır. Bu cevap bana hep çok şey düşündürmüştür. Çünkü insan tek parçalı bir varlık değil gerçekten. İçimizde birbirine bazen yaklaşan, bazen çatışan farklı insanlar yaşıyor. Çok acı bu durum, cehennem gibi bir şey aslında…

H. Can Yücel: Türkiye Cumhuriyeti’nin en güzide kuruluşlarından TÜBİTAK’ta uzun yıllar çalışmışsın. Buradaki yetkinliğin, edebiyat alanındaki çalışmalarına nasıl yansıdı? Çalışırken üretmek nasıl bir duygu? Olumlu ya da olumsuz etkileri oldu mu?

Zafer Yalçınpınar: TÜBİTAK’ta çalışmak bana sistemsel düşünmeyi öğretti ama edebiyat bana insanın hiçbir zaman tam anlamıyla bir “sistem” olmadığını gösterdi. Yaklaşık on yıl boyunca TÜBİTAK bünyesinde, sanayi kuruluşlarıyla, kamu kurumlarıyla, kalite yönetimi ve verimlilik odaklı projelerde çalıştım. O dönemde özellikle EFQM yaklaşımı, performans yönetimi, süreç iyileştirme, stratejik planlama gibi alanlarla yoğun biçimde ilgileniyorduk. Açık konuşmak gerekirse bu yaklaşımın temelinde Amerikancı ve püriten bir mühendislik zihniyeti vardır. Yani her şey ölçülebilir olsun, her süreç tanımlansın, her problemin bir nedeni ve çözümü net biçimde ortaya konulsun istenir. Bir fabrikanın üretim hattına baktığınızda bu yaklaşım çoğu zaman işe yarar. Çünkü makina aynı girdiyi verdiğinizde aşağı yukarı aynı çıktıyı üretir. Sistem deterministiktir; sebep-sonuç ilişkileri daha nettir. Ama insan hayatı, şiir ya da edebiyat böyle çalışmıyor. Sosyal bilimler dediğimiz alan çok daha stokastik, yani belirsizliklerle ve ihtimallerle dolu bir yapı taşıyor. Aynı acıyı yaşayan iki insan bambaşka tepkiler verebiliyor. Aynı şehirde büyüyen iki kişi dünyayı tamamen farklı algılayabiliyor. Şiirde bazen en büyük hakikat, ölçülemeyen bir sezgiden doğuyor. Bu yüzden ben yıllar içinde şunu fark ettim: Sanayi dünyası “nasıl daha verimli oluruz?” sorusunu sorarken, edebiyat daha çok “insan neden böyle hissediyor?” sorusunun peşinden gidiyor. Bunlar birbirinden oldukça farklı alanlar. TÜBİTAK yıllarımın bana olumlu etkileri de oldu elbette. Disiplinli çalışmayı, raporlama mantığını, büyük resmi görmeyi ve sistematik düşünmeyi orada öğrendim. Uzun soluklu projelerde çalışmak insanın zihinsel dayanıklılığını artırıyor. Ama bir yanıyla da o aşırı ölçümcü ve performans odaklı dünyanın insan ruhunu zaman zaman daralttığını düşünüyorum. Çünkü hayatın en önemli tarafları çoğu zaman ölçülemez. Dostluk, hafıza, duygu ya da bir şiirin insanda bıraktığı etki… Bunları herhangi bir performans göstergesine dönüştüremezsiniz. Belki de bu yüzden ben çalışırken hep yazıya, şiire ve koleksiyonerliğe tutundum. Çünkü gündüzleri daha mekanik ve kurumsal bir dünyanın içinde çalışırken; geceleri insan ruhunun karmaşık, belirsiz ve derin tarafına dönme ihtiyacı hissediyordum. Şimdi dönüp baktığımda, bu iki farklı dünyanın birbirini dengelediğini düşünüyorum. Bir tarafım düzeni, sistemi ve aklı, diğer tarafım ise hafızayı, sezgiyi ve insanın kırılganlığını anlamaya çalıştı. Sanırım benim yazınsal dünyam da biraz bu gerilimden doğdu. Bazen, bu hâlimle çok tuhaf bir şeye dönüştüğümü de düşünmüyorum değil, belki de bir ucubeye dönüştüm, müthiş, kendine özgü bir ucube… Belki gerçekten de yalnızca o deterministik, ölçümcü ve performans odaklı dünyanın içinde eriyip gitmiş biriyimdir; insan iç dünyasıyla bağını kaybettikçe dili de köşeli, katı hâle gelir, duygusu körelir, hayatı yalnızca “çıktılar” üzerinden okumaya başlar falan… Bu çatışma insanı yorabilir, parçalayabilir, hatta zaman zaman beni kendime yabancılaştırdığı da olmuştur. “Ucubeleşme” dediğim şey burada ortaya çıkıyor: Şair tarafının, kurumsal dünyanın dili içinde nefes almakta zorlanması…  Kolay değil üstadım, inan ki kolay değil. Buraya kadar geldik bir şekilde… Yani, ben de bilmiyorum Zafer Yalçınpınar kimdir, inan ki…


MERMER ADASI’NDAN SİMALAR, Zafer Yalçınpınar
Collection Dergisi, Sayı: 50, Ocak-Mart 2013, s. 38-42
Okumak için: https://zaferyalcinpinar.com/marmaraadasindansimalar.pdf


H. Can Yücel:  Mermer Adası’ndan Simalar’ adlı makaleni okumuş ve sana e-posta yoluyla ailemin Tomris-Turgut Uyar ile olan dostluğundan bahsetmiştim. O vakit sen İstanbul’da ben ise adadaydım. “Bizimkiler adada, gidip tanış çok mutlu olurlar” demiştin. Bu vesileyle kıymetli ailenle senden daha önce tanışmıştım hatırlarsın. Yalçınpınar ailesinin Marmara Adası ile tanışma öyküsünü okurlarımızla da paylaşır mısın? Aslında doğal olarak sen de bir müdavimden çok ada sevdalısısın yanılıyor muyum? Bu sırada yakın zaman önce kaybettiğin sevgili annen Meral Teyze’mi de sevgi ve rahmetle anarım. Işıklar içinde olsun…

Zafer Yalçınpınar: Sağol canım kardeşim, dostlar sağolsun. Aslında bu konuda en doğru bilgileri babam Vedat Yalçınpınar biliyordur. Fakat ilginçtir, babam, büyük babam Fethi Yalçınpınar ve hatta büyük amcam Yaşar Yalçınpınar da nedense yazılı kültürü hiç sevmemiş insanlar. Bu yüzden bugün bilebildiklerimiz daha çok babamın bana —hatta zaman zaman da sana— anlattıklarıyla sınırlı. Benim tevellüdüm de zaten anlatılanların bütün ayrıntılarına birebir tanıklık etmeye yetmiyor. Dolayısıyla aile hafızasının önemli bir kısmı sözlü anlatılar üzerinden taşınıyor. Hikâye kabaca şöyle başlıyor: Ben doğmadan yaklaşık on bir yıl önce, 1968 yılında, Marmara Adası’ndaki evimizin arazisi marangoz olan dedem Fethi Yalçınpınar tarafından satın alınıyor. Yazlık mekânın seçiminde ise büyük amcam Yaşar Yalçınpınar’ın eşi olan Rum büyük teyzem Eleni Yalçınpınar’ın isteği belirleyici oluyor. Eleni teyze bir adada yaşamak, adanın o yalıtılmış ama aynı zamanda korunaklı atmosferinin içinde zaman geçirmek istiyor. Zaten Rum kültüründe adalara, ada yaşamına ve o kendine özgü kapalılık hissine karşı tarihsel bir yakınlık olduğunu düşünüyorum. Peki neden İstanbul adaları değil de Marmara Adası seçiliyor? Bunun cevabı da biraz eski İstanbul ilişkilerinde saklı aslında. Fenerbahçe Spor Kulübü’nde santrfor olarak oynayan büyük amcam Yaşar Yalçınpınar’ın yakın dostlarından biri, spor spikeri ve radyo yayıncısı Eşref Şefik’ti. Eşref Şefik Marmara Adası’nda arazi satın alınca büyük amcama da burayı öneriyor. Zaten bizim küçük arazimiz de Eşref Şefik ailesinin arazisinin hemen arkasında yer alıyor. Evin yapımına 1968 yılında başlanıyor. O dönemlerde herhangi bir adada inşaat yapmak bugünkü koşullarla kıyaslanamayacak kadar zor. Malzeme taşımak, iş gücü sağlamak, teçhizat bulundurmak ciddi meseleler. Küçük evimizin inşası yaklaşık iki yıl sürüyor ve 1970 yılında tamamlanıyor. İnşa sürecinde marangoz olan Fethi dedem, o yıllarda oldukça yeni ve popüler sayılan “su geçirmez kontrplak” sistemini kullanıyor. Böylece ev yarı kâgir, yarı betonarme bir yapıyla inşa ediliyor. İki kardeş Fethi ve Yaşar Yalçınpınar, evi büyük ölçüde kendi emekleriyle kuruyorlar. İnşaat sürecinde bilfiil çalışıyor, taş taşıyor, ölçü alıyor, marangozluk yapıyorlar. Babam ise o yıllarda yirmi beş-yirmi altı yaşlarında genç bir delikanlı. O da inşaat boyunca sürekli adada bulunuyor; emeğiyle, gücüyle, taşıdığı malzemelerle evin yapımına destek oluyor. Bugün dönüp baktığımda, aslında o evin yalnızca betonla ya da ahşapla değil aile emeğiyle, dostluklarla ve ortak bir hayat hayaliyle inşa edildiğini düşünüyorum. Eh, şimdi bütün bu hikâyeye baktığımda, adadaki varoluşumuzun yaklaşık elli altı yıllık bir geçmişe dayandığını görüyorum. Bana kalırsa bu süre artık “müdavim” kelimesinin tarif edebileceği bir şey değil. Çünkü müdavimlik biraz gelip gitmekle, belli dönemlerde uğramakla ilgili bir hâl. Oysa bizim Marmara Adası’yla kurduğumuz ilişki çoktan bundan daha yerleşik, daha köklü bir anlam kazandı. Artık ikinci kuşağa uzanan, aidiyet duygusuyla derinleşmiş bir yaşamdan söz ediyoruz. Yani yalnızca yazları uğranılan bir tatil mekânı değil orası; zamanla gündelik hayatımızın, aile hafızamızın ve kişisel varoluşumuzun bir parçasına dönüşmüş bir yer. Benim bütün çocukluğum da zaten Aba Koyu’nda geçti. Denizi, rüzgârı, yalnızlığı, arkadaşlığı, korkuyu, doğayı, insan ilişkilerini… Hayata dair birçok şeyi, bizzat hayatın tınısını duymayı ilk kez orada deneyimledim, orada öğrendim. Bu yüzden Marmara Adası benim için dışarıdan bakılan romantik bir ada imgesinden çok daha fazlası. Bir anlamda karakterimin, hafızamın ve dünyayı algılama biçimimin kurulduğu asli coğrafyalardan biri.


BARAKA, Marmara Adası, Aba Sahili No:35
Fotoğraf: H. Can Yücel, 2026

H. Can Yücel:  1927 yılında Türkiye’nin ilk radyo yayınını yapan Eşref Şefik’in oğlu Şefik Atabey’le Aba sahilinde yaptığınız sohbet senin yaşamında önemli bir yere sahip öyle değil mi? Kitap koleksiyonerliği ile iştigalin sanıyorum bu karşılaşmadan sonra gelişti?  Arşiv ve koleksiyonlarının oluşum süreçlerini ve içeriklerini de biraz anlatır mısın?

Zafer Yalçınpınar: Eşref Şefik’le ilgili mutlaka dile getirmem gereken bir ayrıntı var: Spor medyasında hâlâ bilinen eski bir deyim vardır: “Eşref Şefik gibi lafı uzatmak…” Ben de galiba bu söyleşide biraz öyle yapıyorum; lafı gereğinden fazla uzatıyor olabilirim. Eğer öyle hissediliyorsa affola… Ama şimdi sen böyle sorunca kendi kendime de güldüm açıkçası. Çünkü bahsettiğin olay, 2000’lerin başında Eşref Şefik’in oğlu Şefik Atabey’in Aba Sahili’ndeki evinde değil, bizim evde, akşam yemeğinde gerçekleşmişti. Annemin yaptığı meşhur zeytinyağlı taze fasulyeyi yerken, ayaküstü başlayan sohbet zamanla uzun bir muhabbete dönüşmüştü. O günlerde Cumhuriyet Gazetesi’nde Şefik Atabey’in kitap koleksiyonerliğiyle ilgili dikkat çekici bir haber yayımlanmıştı. Haberde, Londra’daki çok özel koleksiyonunun ünlü müzayede firması Sotheby’s aracılığıyla bir Arap prensine rekor sayılabilecek bir bedelle satıldığı yazıyordu. Benim için ilginç olan yalnızca bu satış haberi değildi elbette; aynı zamanda kitap koleksiyonerliğinin ve arşivciliğin kültürel birikim kapsamında doğal bir merhale olmasıydı. O günlerde Louis-Ferdinand Céline’in Gecenin Sonuna Yolculuk adlı romanını büyük bir hayranlıkla okuyordum. O gece sohbet sırasında odama gidip kitabı getirdim ve Şefik Atabey’e göstererek şöyle sordum: “Bu kitabı nasıl koruyabilirim?” Şefik Amca sanırım bu ciddi yaklaşımımdan hoşlanmıştı. Kitapların korunması için kullanılan bez ciltlerden, özel kutulardan ve muhafaza yöntemlerinden uzun uzun bahsetti. Ardından sahaf kültürü, kitap koleksiyonerliği ve eski kitapların dünyası üzerine konuşmaya başladık. Benim için oldukça etkileyici bir sohbetti bu. Çünkü ilk kez birinin kitaplara yalnızca okunacak nesneler olarak değil, korunması, yaşatılması ve gelecek kuşaklara aktarılması gereken hafıza objeleri olarak baktığına tanık oluyordum. Aslında kitap koleksiyonerliğinin tutkusu da biraz burada başlıyor sanırım. İnsan bir süre sonra yalnızca metinleri değil, kitapların taşıdığı zamanın izini, geçmiş sahiplerini, kenar notlarını, kâğıdın yaşlanmasını, kapağın yıpranışını da önemsemeye başlıyor. Kitap artık yalnızca okunacak bir şey olmaktan çıkıyor; yaşayan bir nesneye, hafızayı taşıyan özel bir varlığa dönüşüyor. Belki de sahaflara duyulan bağlılığın temelinde biraz bu duygu var. Çünkü sahaflarda insan yalnızca kitaplarla değil, başka hayatların, başka zamanların izleriyle de karşılaşıyor. Şefik Amca, sonrasında beni, bugün adını tam olarak hatırlayamadığım, Aslıhan Pasajı’ndaki bir sahafa yönlendirdi. “Benden selam söylersin,” dediğini hatırlıyorum. Açıkçası o günlerde bu yönlendirmeyi hemen takip etmedim, Aslıhan Pasajı’na gidemedim. Ama şimdi dönüp baktığımda, o sohbetin benim için önemli bir başlangıç noktası olduğunu çok net görebiliyorum. Çünkü insanın hayatında bazı küçük karşılaşmalar vardır: o an sıradan görünür ama yıllar sonra zihninizde gerçek anlamını kazanır. Benim kitap koleksiyonerliğiyle kurduğum duygusal bağın ilk kıvılcımlarından biri de galiba o akşam atılmıştı. Kitap koleksiyonumun içeriğinden şu an için çok fazla bahsetmek istemiyorum açıkçası. Fakat beni en çok etkileyen şeyin imzalı kitaplar olduğunu söyleyebilirim. Çünkü imzalı bir kitap, yalnızca bir metin ya da fiziksel nesne olmaktan çıkıyor, bir temas hâline dönüşüyor. Yazarın el yazısı, attığı tarih, düştüğü kısa bir not… Bunların her biri kitabı bir anda tek ve benzersiz bir varlığa dönüştürüyor. Bazen düşünürüm: bir yazarın yıllar önce bir masada oturup attığı imza, aradan on yıllar geçmesine rağmen hâlâ başka bir insanın zihnine ve hayatına temas etmeyi sürdürüyor. Bu durum beni çok etkiliyor. Çünkü imzalı kitaplarda yalnızca edebiyat değil, zamanın kendisi de saklı gibi geliyor bana. Bir anlamda insan, kitabın içine sıkışmış küçük bir hayat kırıntısıyla karşılaşıyor. Özellikle sevdiğim bazı şairlerin ve yazarların imzalarını gördüğümde, o kitaplarla aramda neredeyse metafizik diyebileceğim bir bağ oluşuyor. Sanki kitap yalnızca okunmuyor da, aynı zamanda bir hafızayı taşıyor. Belki de koleksiyonerliğin tutkusu biraz burada başlıyor: Nesnenin maddi değerinden çok, onun taşıdığı ruhu, izi ve hikâyeyi biriktirmeye çalışıyorum. Ve hâlâ o ilk günkü koruma güdüsü devam ediyor bende… Sanırım mesele biraz kıymet bilmek ve kıymet verebilmekle ilgili. Çünkü insan zamanla şunu fark ediyor: Bazı şeyler yalnızca “sahip olunacak” nesneler değildir. Özellikle kitaplar… Ben koleksiyonerlerin kitapların gerçek sahibi olduğuna inanmıyorum. Daha doğrusu, iyi bir koleksiyonerin kendisini bir “sahip” gibi görmediğini düşünüyorum. Bizler biraz daha emanetçi ya da koruyucu gibiyiz aslında. Çünkü kitapların ömrü insan hayatından daha uzun. Biz gidiyoruz ama onlar başka raflara, başka ellere, başka zihinlere ulaşmaya devam ediyor. Belki de bu yüzden eski bir kitabı elime aldığımda yalnızca kâğıda dokunmuyorum; o kitabı yıllar boyunca koruyan insanlara, o metni yazan zihne ve gelecekte onu okuyacak bilinmeyen insanlara da temas ettiğimi hissediyorum. Koleksiyonerlik biraz bu süreklilik duygusuyla ilgili. Nesneleri biriktirdiğimizi sanıyoruz ama aslında hafızayı korumaya çalışıyoruz. Hepsi bu kadar, olan biten şey bu bence…

H. Can Yücel:  Efemera nedir bilmeyenler için biraz detaylandırır mısın?

Zafer Yalçınpınar: Efemera aslında geçici olmak için üretilmiş ama zamanla kalıcı bir hafızaya dönüşmüş şeylerdir. Bir tren bileti, eski bir vapur tarifesi, kartvizit, yarısı yırtık maç bileti, bir mektup, bir davetiye, bir ambalaj, reklam kupürü, kartpostal, sigara paketi, mektup zarfı, bir ilan, bir lokantanın çatalı… Her şey yani, her şey efemera olarak değerlendirilebilir. Gündelik hayatın sıradan ve çoğu zaman çöpe atılan parçaları… Ama işin ilginç tarafı şu: Tarih çoğu zaman büyük olaylardan değil, tam da bu küçük ve “önemsiz” görünen kırıntılardan kuruluyor. Çünkü resmi tarih bize devletleri, savaşları ve büyük insanları anlatırken, efemera gündelik hayatın ruhunu taşıyor. İnsanların nasıl yaşadığını, neye baktığını, nasıl konuştuğunu, hangi konsere gittiğini, hangi mağazadan alışveriş yaptığını, hangi filme gittiğini gösteriyor. Bu yüzden efemera biraz “kaybolan hayatın tortusu” gibidir. Bu ‘tortu’ benzetmesinin ve efemeratik uğraşının en güzel açıklandığı kaynak Oruç Aruoba’nın ‘De Ki İşte’ adlı kitabıdır. Orada, 74. maddede ‘(…) uğraşının (…) yaşamının yalnızca tortusu olduğuna inandığından; asıl önemli, değerli olanın yaşamın kendisini yaşamak olduğuna inandığından (…)’ diyor ustamız…

H. Can Yücel:  Birçok fanzin, dergi ve gazetede yayınlanmış makalelerin bulunmakta. Kendi internet adresinde bu konuyu detaylıca en ince ayrıntısına kadar kayıt altına aldığını biliyorum. Ancak bu yazılı ve basılı neşriyatlar içinde seni en çok etkileyen ve mutlu eden, iyi ki yazmışım diyeceklerini bizlerle paylaşır mısın? Tahmin ediyorum ki bunlardan biri Üvercinka dergisidir yanılıyor muyum?

Zafer Yalçınpınar: Evet, kendi yaşantımla, yazdıklarımla ve zihinsel serüvenimle ilgili birçok şeyi geçen yıl bu zamanlarda zaferyalcinpinar.info adresinde toplamaya başladım. Orada A’dan Z’ye Zafer Yalçınpınar başlığı altında, benim için anlam taşıyan bütün yaşantı parçalarını, metinleri, arşivleri, söyleşileri, efemeraları ve poetik izleri bir araya getirmeye çalışıyorum. Çünkü insan bir süre sonra şunu fark ediyor: Hayat dediğimiz şey yalnızca yaşanıp geçmiyor, aynı zamanda kayda geçirilmediğinde sessizce siliniyor da… Oradaki “Başlarken” metninin ana fikri de aslında tam olarak buna dayanıyor. Yani insanın kendi hafızasını, kendi hakikat arayışını ve yaşadığı çağın izlerini mümkün olduğunca sahici biçimde kayıt altına alma çabası… Ben hiçbir zaman kusursuz, tamamlanmış ya da “resmî” bir otobiyografi oluşturmak istemedim. Daha çok parçalı, eksik, bazen kırık dökük ama sahici bir insan hikâyesinin izlerini korumaya çalışıyorum. Çünkü bana göre insan biraz da geride bıraktığı izlerin toplamıdır. Zaten hafıza dediğimiz şey de doğrusal işlemiyor. Benim yapmaya çalıştığım şey şu: Hayatımın dağılmış parçalarını yeniden yan yana getirmek. Bir yanıyla kişisel bir gayret bu elbette ama başka bir yanıyla da yaşadığımız kültürel iklimin, bağımsız edebiyatın, efemeranın, şiirin ve hafızanın kayıt altına alınmasıyla ilgili bir mesele. Çünkü bugün yaşadığımız çağ çok hızlı tüketiyor, çok hızlı unutturuyor. Ben, özellikle annemi kaybettiğim 2025’ın sonbaharından bugüne biraz yavaşlamayı, kayıt tutmayı, iz bırakmayı önemsiyorum. Bütün mesele şu cümlede gizli: Zafer Yalçınpınar yalnızca yaşamak istemiyor, yaşadığının hakikatini de korumak istiyor. Cemal Süreya Kültür-Sanat Derneği tarafından yayımlanan Üvercinka Dergisi’nin benim edebiyat yolculuğumdaki yeri gerçekten özeldir. Çünkü bana kalırsa Üvercinka, Türkiye’de uzun yıllar boyunca edebiyat dergiciliği teamüllerine uygun davranmaya çalışan, şiire ve edebiyata karşı ahlâklı bir yayıncılık çizgisi koruyan önemli süreli yayınlardan biriydi. Özellikle bugün geriye dönüp baktığımızda; popülizmin, klik ilişkilerinin, görünür olma telaşının ve edebiyat dışı hesapların bu kadar yoğunlaştığı bir ortamda, şiiri gerçekten önceleyen dergilerin kıymeti daha iyi anlaşılıyor. Üvercinka bu anlamda benim gözümde ciddi bir hafıza oluşturdu. Tabii burada Seyyit Nezir’in adını özellikle anmak gerekir. Çünkü onun şiire, şaire ve edebiyat ortamına yaklaşımında belirli bir etik duyarlılık ve ciddiyet olduğunu düşünüyorum. Türkiye’de edebiyat dergiciliği çoğu zaman büyük maddi zorluklarla, görünmez emeklerle ve ciddi fedakârlıklarla yürür. Seyyit Nezir de yıllar boyunca bu yükü omuzlamış isimlerden biri oldu bana göre. Bu yüzden edebiyat ve şiir dünyasında kendine özgü, özel bir yere sahip olduğunu düşünüyorum. Benim açımdan da Üvercinka’da yazılarımın, şiirlerimin ya da düşünsel metinlerimin yayımlanmış olması önemliydi elbette. Çünkü insan bazen bir dergide yalnızca metninin yayımlanmasına değil, o derginin taşıdığı kültürel iklime de değer veriyor. “İyi ki yazmışım” dediğim bazı metinlerin orada yayımlanmış olması bu yüzden beni mutlu eder. Ama hayatın doğal akışı içerisinde insanlar, çevreler, yönelimler ve ilişkiler zamanla değişiyor tabii… Açık yüreklilikle söylemek gerekirse son üç-dört yıldır Üvercinka dergisiyle çok aktif ya da organik bir bağım kalmadı. Bunu herhangi bir kırgınlık ya da sert bir kopuş üzerinden söylemiyorum. Daha çok hayatın farklı yönlere doğru akması gibi düşünüyorum. Yine de geçmişe dönüp baktığımda, Üvercinka’nın benim edebiyat serüvenimde bıraktığı izi inkâr etmem mümkün değil. Fakat işin başka bir tarafı da var tabii… Eğer bana “En heyecan verici, en özgür ve en sahici yazılarını nerede yazdın?” diye sorarsan, sanırım hiç düşünmeden Kadıköy’de, Karga Bar çevresinde şekillenen o kültürel atmosferi ve Karga Mecmua günlerini söylerim. Çünkü orada başka türlü bir enerji vardı. Daha spontane, daha canlı, daha sokakla temas eden, daha genç ve yer yer taşkın bir ruh hâli… Özellikle sıkı dostum Tayfun Polat’ın etrafında oluşan o çevrenin benim üzerimde ciddi etkisi olduğunu düşünüyorum. Çünkü Karga çevresi yalnızca bir dergi ya da bir mekân değildi bana göre; aynı zamanda Kadıköy’ün belirli bir dönemine ait düşünsel ve kültürel bir iklimdi. İnsanların birbirlerine sürekli kitap, müzik, şiir, film önerdiği, bazen saçma sapan, bazen çok derin konuşmaların gerçekleştiği bir karşılaşma alanıydı. Sanırım orada kendimi daha özgür hissediyordum. Çünkü kimsenin kimseye yukarıdan bakmadığı, edebiyatın, yazarlığın veya şiirin bir kibir alanına çevrilmediği bir ortam vardı. Şiir de, düşünce de, gündelik hayat da birbirine karışıyordu. Bir masada Ece Ayhan konuşulurken öbür masada punk müzik dönüyor, sonra mesele dönüp dolaşıp memleketin ruh hâline bağlanıyordu falan… Kadıköy’ün o yıllardaki kültürel dokusu gerçekten çok başkaydı. Henüz her şey bugünkü kadar çıkar odaklı, ciro odaklı değildi. Biraz dağınık, biraz karanlık ama çok canlıydı. Belki de bu yüzden Karga Mecmua’daki yazılarımda daha yüksek bir iç enerji hissediyorum bugün dönüp baktığımda. Çünkü orada yazarken herhangi bir kariyer hesabı, görünürlük kaygısı ya da kültürel pozisyon alma telaşı taşımıyordum. Daha doğrudan, daha içgüdüsel ve daha cesur yazıyordum. Bazen gençliğimin düşünsel savrukluğunu yıllar sonra özlüyorum. Çünkü o savrukluğun içinde gerçek bir arayış, gerçek bir açlık ve sahici bir merak da vardı. Orada yazdığım bazı metinlerin içindeki canlılığı, risk alma duygusunu ve özgürlüğü hâlâ zihnimde hissedebiliyorum ve özlüyorum. Benim için şöyle bir formül var galiba: gerçekten kendim olduğum dönemler, aynı zamanda en etkili yazdığım dönemler oluyor.

H. Can Yücel:  Çok uzun zamandır üretiyor, yazıyorsun. Kişisel yazın geçmişini ve edebiyat alanındaki araştırma ve arşivlerini derlediğin ve sürekli güncel tuttuğun bir web adresin bulunuyor. evvel.org tamı tamına yirmi üç yaşında, evvel.org nasıl oluştu? İçerikte sadece senin yazıların da yok. Bir nevi bellek tuttuğun bu portalda, okurları neler bekliyor?

Zafer Yalçınpınar: evvel.org etrafında yıllardır kurduğum atmosfer bence yalnızca bir edebiyat-şiir-arşiv sitesi kafasıyla oluşmuş bir şey değil, aynı zamanda benim kendi ilgi alanlarım odağında dijital bir hafıza alanı… Benim dijital imkânları kullanarak oluşturduğum büyük ve kullanışlı bir not defteri gibi…  Orada yalnızca şiirler, kupürler ya da yazılar biriktirmiyorum; eski dergiler, unutulmuş şairler, küçük yayınevleri, mektuplar, dipte kalmış sesler, kültürel kırıntılar da korunuyor, paylaşılıyor. Zihnimde yeri olan ve önemlilik derecesi yüksek her şeyi oraya kaydediyorum. Fakat başka bir açıdan baktığımızda da “evvel.org’un özü efemeratik edebiyat ve kültür-sanattır” diyebiliriz. Çünkü ana akım kültürün hızla tüketip unuttuğu şeyleri görünür ve etkili kılmaya çalışıyorum orada yıllardır: Genel geçer ve vülger yargılara teslim olmayan, nev-i şahsına münhasır bir platform oluştu kendiliğinden… Zaten koleksiyonerlik veya arşivcilik denen şey de böyle bir şey: “Önemsiz, değersiz” sanılan şeylerin aslında bir dönemin varoluşunu  -hatta şiirselliğini- taşıdığını fark etmek. Eski bir kupür veya mektup veya bir sayfanın yanına yazılan bir not bazen koskoca bir tarih kitabından daha fazla şey anlatabilir. Ne desek bilemedim, zamanın izini arıyorum belki de… Aslında, efemera dediğimiz şey şiire çok yakın bir alan. Efemera da şiir gibi devr-i devranı yoğurmaya çalışıyor, varoluşun değişimini anlamaya yarıyor. Yaşamın özünü anlamaya çalışmak, yaşamın özüyle iletişim, bağ kurmaya çalışmak! Çok acayip bir gayret… Belki de hastalıklı bir durumdur bu. Fakat ne olursa olsun elde ettiğimiz sonuç şu: Bugün dönüp baktığımda, birçok üst başlığın altında biriken yaklaşık yedi bin beş yüz gönderiden oluşan devasa bir arşivle karşı karşıyayız. Sadece on ana başlığa ait içeriklerin satır indeksleri bile kırk sayfalık bir A4 dosyasını buluyor. Zaman içinde evvel.org yalnızca bir internet sitesi olmaktan çıktı; büyük bir efemeratik içerik alanına, katmanlı bir kolaja, dijital bir hafıza mekânına dönüştü. Hatta bazen düşünüyorum da, evvel.org’u incelemeye niyetlenen insanların gözünü korkutan bir tarafı da var sanırım. İçinde kaybolma ihtimali yüksek, kolay tüketilemeyen, sabır ve dikkat isteyen zorlu bir dijital arşiv duruyor orada. Ve bütün bu yayıncılık pratiği yaklaşık yirmi üç yıldır olduğu yerde, bir mıh gibi durmaya devam ediyor. Üstadım, tüm açık yürekliliğimle söyleyeyim: Ben de aynı şekilde devam edeceğim. Çünkü içimde hâlâ yazmak, paylaşmak ve kayıt altına almak istediğim şeylerin belki yüzde onunu bile tamamlayamadım. İnsan bazen yıllar boyunca yazdıkça aslında ne kadar az şey söyleyebildiğini daha iyi anlıyor. O yüzden, ölene kadar yola devam… Yol açmaya, iz bırakmaya, hafızayı diri tutmaya devam… Her şeye rağmen.

H. Can Yücel:  evvel.org bahsini kapatmadan önce vurgulanması gereken en önemli hususlardan biri kanımca Cumhuriyet dönemi şair ve yazarlarına dair özel dosyalar yapman ve bunları tamamen ücretsiz olarak edebiyatseverlerin faydalanabileceği şekilde erişilebilir kaynaklar olarak paylaşmandır. Örnek vermek gerekirse; Nâzım Hikmet, Ece Ayhan, İlhan Berk, Turgut Uyar, Sait Faik Abasıyanık, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Oruç Aruoba gibi birbirinden değerli isimler hakkında onlarca bilgi, fotoğraf ve belgeye yer veriyorsun. Geri dönüşleri nasıl oluyor? Sence adı geçen yazarlara hak ettikleri özen gösteriliyor mu?

Zafer Yalçınpınar: Açık konuşmak gerekirse yaşadığımız coğrafyada yüzyıllardır hakikatin akkor karanlığıyla temas eden, insanın iç dünyasına ve vicdanına dair sahici söz söyleyen kim varsa bir şekilde cezalandırılmıştır. Bu cezaların en görünür olanları yasaklamalar, dışlamalar ya da itibarsızlaştırmalar olabilir belki ama bana kalırsa en etkili yöntemlerden biri “özensizlik”, diğeri ise tam anlamıyla bir “sükût suikasti”dir. Yani görmezden gelmek, sessizleştirmek, yanlış tanıtmak, yüzeyselleştirmek… Ne yazık ki bu mesele bizim kültür hayatımızda çok eski ve çok değişmeyen bir yaraya işaret ediyor. Son yirmi beş yılın kültür ortamına baktığımda iki temel belirleyici görüyorum: Bir yanda neoliberal popülizmin ortaya çıkardığı hız, tüketim ve yüzeysellik, diğer yanda ise Amerikan tipi püriten yaşam anlayışının ürettiği sahte teknokrasi… Yani insanı yalnızca performans, görünürlük, kariyer ve ölçülebilir başarı üzerinden değerlendiren bir anlayış. Böyle bir atmosferde şiirin, estetiğin, hakikat arayışının ya da insan ruhunun derinliklerine inmeye çalışan edebiyatın doğal olarak geri plana itilmesi kaçınılmaz oluyor. Çünkü şiir, öz ister, dikkat ister, vicdan ister; bugünün kültürel düzeni ise tam tersine sürekli hız, tüketim ve dolaşım talep ediyor. Benim ilgi odağımda olan isimler —Nâzım Hikmet, Ece Ayhan, İlhan Berk, Turgut Uyar, Sait Faik Abasıyanık, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Oruç Aruoba ve daha niceleri— tam da bu yüzden çok ağır bedeller ödediler diye düşünüyorum. Bu isimlerin bir kısmı açık biçimde itibarsızlaştırıldı, bir kısmı yanlış ideolojik kalıpların içine sıkıştırıldı, bir kısmı ise yalnızca belli sloganlarla tanıtılarak derinliklerinden kopartıldı. Oysa bu insanların her biri, Türkçe’nin imkânlarını genişletmeye çalışan, insanın hakikat yolculuğunu önemseyen çok büyük zihinsel ve estetik emekler ortaya koydular. Ben gerçekten buna çok üzülüyorum. Hatta zaman zaman bunun acısını içimde, etimde kanımda hissediyorum diyebilirim. Çünkü hakikat yolunda kalp ve vicdan arayışını sürdüren insanlar bu ülkede çoğu zaman en çok örselenmiş, en çok yalnız bırakılmış insanlar oldu. Belki evvel.org’da yıllardır yapmaya çalıştığım şey de biraz bununla ilgili… Yani bu yazarların yanlış anlatılmasının, eksik okunmasının ya da yalnızca popüler etiketlerle değerlendirilmesinin önüne geçmeye çalışıyorum elimden geldiğince. O yüzden dosyalar hazırlıyor, belgeler topluyor, eski dergileri, fotoğrafları, söyleşileri erişilebilir hâle getiriyorum. Çünkü hafızanın korunmasının da bir tür kültürel sorumluluk olduğuna inanıyorum. Elbette bu çabanın bedelleri de oluyor. Aynı şeyleri zaman zaman ben de yaşadım, yaşamaya devam ediyorum. İtibarsızlaştırma girişimleri, sessizlik suikastleri, görmezden gelinme ya da çeşitli sinsi yöntemlerle değersizleştirilmeye çalışılmak… Ama galiba insan gerçekten inandığı bir şeyi yapıyorsa, bunlar yolun doğal parçalarına dönüşüyor bir süre sonra. Çünkü mesele yalnızca edebiyat değil, insanın hakikatle kurduğu ilişkiyi koruyabilmesi aslında.


Yalçınpınar Ailesi’nin Sandalı: LİVAR

H. Can Yücel:  Makalelerin ve arşivinin yanı sıra ilki 2007 sonuncusu 2025 yılında yayınlanmış on beş kitabın bulunmakta. Bize şiir ve öykü kitaplarından da kısaca bahseder misin? En başta da Vedat Amca’yla birlikte balığa çıktığınız sandalın ismini taşıyan Livar kitabından…

Zafer Yalçınpınar: Aslında edebiyat yaşamıma şiirden önce düzyazıyla başladım. Çok fazla öne çıkarmadığım, hatta bilinçli olarak geri planda tuttuğum üç anlatı kitabım var: Karşı, Korkak Düşler ve Siya. Bunlar tam anlamıyla hikâye sayılabilecek metinler değil, daha çok yarı kurgusal, yarı denemevari, yer yer iç monoloğa yaklaşan amatör çalışmalar. İlki olan Karşı, ben daha üniversite öğrencisiyken yayımlandı. O dönemlerde yazmak benim için biraz düşünsel ve duygusal bir boşalım alanıydı sanırım. Dolayısıyla bugün dönüp baktığımda bu kitapları daha çok bir tür “iç dökme” anlatıları olarak görüyorum. Genç yaşlarda yazarken biraz da kendi varoluşumu anlamaya çalışıyordum sanki; dünya karşısındaki yerimi yalnızlığımı, öfkemi, kırgınlıklarımı metinlerin içine yansıtıyordum. Bu yüzden o ilk kitaplarda teknik olgunluktan çok yoğun bir arayış hâli olduğunu düşünüyorum. Edebî olgunluğa ulaşmamı sağlayan ve hangi edebî türde ilerleyeceğim konusunda belirleyici olan asıl şeyin ise 2000’li yılların ortasında arkadaşlarımla birlikte yayımladığımız Kuzey Yıldızı Edebiyat Dergisi olduğunu söyleyebilirim. Yaklaşık on sayı süren bu yayıncılık deneyimi, yalnızca bir dergi çıkarma pratiği değildi benim için; aynı zamanda edebiyatın, düşüncenin ve hayatın iç içe geçtiği yoğun bir öğrenme alanıydı. Derginin çevresinde gelişen dostluklar, tartışmalar, kırgınlıklar, poetik arayışlar, maddi imkânsızlıklar, heyecanlar ve hayal kırıklıkları… Bütün bunlar zamanla benim edebiyat anlayışımı biçimlendirdi. Aslında yazmaktan çok, yazının çevresinde yaşanan deneyimlerden öğrendim ne öğrendiysem. Kuzey Yıldızı benim için tam da böyle bir eşikti. Bu noktada, o yıllarda İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde öğrenci olan Vedat Kamer’in etkisini özellikle anmam gerekir. Vedat’ın ortaya koyduğu felsefî ve dilbilimsel perspektif benim düşünme biçimimi ciddi anlamda etkiledi. Özellikle dilin yalnızca bir anlatım aracı olmadığı, aynı zamanda hakikati kuran, dönüştüren ve bazen de gizleyen bir yapı olduğu fikri üzerinde uzun uzun düşünmemi sağladı. O dönem yaptığımız sohbetler, okuduğumuz metinler ve tartıştığımız meseleler benim şiire yaklaşımımı da değiştirdi diyebilirim. Aynı süreçte Akın Demirci ve Özgür Macit’le kurduğumuz düşünsel ve edebî temasın da üzerimde önemli etkileri oldu. O yıllarda şunu fark etmeye başladım: Şiir yalnızca duygu aktarımı -yani lirik bir şey- değildir, aynı zamanda dilin sınırlarını, insanın varoluşunu ve hakikatle kurduğu ilişkiyi araştıran düşünsel bir alandır. Ben bu durumu ‘imgesel alan derinliği’ olarak tanımlıyorum. Hatta, Ludwig Wittgenstein’ın Tractatus’ta ima ettiği “Felsefe aslında şiir diliyle kurulmalıydı” fikri beni uzun süre düşündürmüştür. Çünkü bazı hakikatler düzyazının açıklayıcı yapısından çok, şiirin kırık, eksik ve sezgisel diliyle daha sahici biçimde hissedilebiliyor. Belki de bu yüzden zamanla düzyazıdan şiire doğru daha yoğun bir yönelim geliştirdim. Çünkü şiirin, insanın iç dünyasındaki kırılmaları, eksiklikleri ve sezgileri ifade etmek konusunda çok daha derin bir imkân sunduğunu hissetmeye başladım. Aslında bütün bunların merkezinde biraz dilbilimsel bir mesele olduğunu düşünüyorum ve bu konu gerçekten çok önemli. Pek dile getirilmez ama bana kalırsa Ece Ayhan’ın şiirinin merkezinde de böyle bir arayış vardı. Çünkü mesele yalnızca “şiir yazmak” değil, dilin hakikati nasıl taşıdığı, nasıl bozduğu ya da nasıl yeniden kurduğu meselesi aynı zamanda. Şair bazen kelimeleri yalnızca anlam üretmek için değil, dünyayı başka türlü duyabilmek için de kullanıyor. Hatta bazen dilin taşıdığı şiirsel yük, söylenen şeyin kendisinden bile daha belirleyici hâle geliyor. Çünkü şiir dediğimiz şey çoğu zaman yalnızca anlamdan değil; çağrışımdan, eksiltiden, ritimden, sessizlikten ve sezgiden oluşuyor. Bir anlamda şiir, hakikatin ve imgenin yaşadığı suyu bulmaya çalışıyor. O suyun içine eğilip bakmak, oradan bir şeyi çekip çıkarmak ve onu dikkatle incelemek gibi… Oktay Rifat’ın şiirlerinde bu arayış çok belirgindir mesela. Gündelik hayatın en sıradan ayrıntılarının içinden bile tuhaf bir imgesel derinlik çıkarabilir. İlhan Berk ise neredeyse bütün hayatını buna adamış bir şairdi bana göre. Dilin içinde yeni hakikat alanları açmaya, kelimelerin taşıdığı görünmez çağrışımları araştırmaya çalışıyordu sürekli. Şiiri yalnızca yazmıyor, adeta dilin içinde yaşayarak düşünüyordu. Neyse… Bu yüzden ben Livar’ı ilk gerçek kitabım, ilk şiir kitabım olarak görüyorum. Çünkü orada ilk kez kendi poetik dünyamın sesini daha belirgin biçimde duyduğumu hissediyorum. Kitaba verdiğim isim de aslında bu düşünceden doğmuştu. Livar, denizden yakalanan balıkların teknelerde canlı tutulduğu özel bölmenin adı. Ben bu kelimeyi ilk duyduğumda çok etkilenmiştim. Çünkü bana göre poetika da biraz böyle bir şey… Şairin dünyası, düşünceleri, sezgileri, kırılganlıkları ve hakikat arayışı; sanki canlı tutulmaya çalışılan başka bir yaşam formu gibi. Yani şiir benim için donmuş, tamamlanmış bir yapı değil hiçbir zaman. Daha çok yaşayan, kıpırdayan, değişen, nefes alan bir alan. Livar ismini seçmemin nedeni de buydu aslında: Şiirin içindeki canlılığı, hareketi ve insan ruhunun kolay tarif edilemeyen taraflarını, o yoğun şiirsel yükle birlikte hissettirebilmek. Teknemizin adının Livar olması ise doğrudan benim verdiğim bir karar değildi aslında. O yıllarda limanlarla ilgili bazı yönergeler yürürlüğe girmişti ve teknelere isim yazılması zorunlu hâle gelmişti. Babam da o sırada “Livar” ismini sevmiş olacak ki teknemize bu adı vermeye karar verdi. Büyük ihtimalle biraz da denizci refleksiyle, “Bu tekne balık dolu!” hissini taşıyan bir isim olmasını istemişti. Ama işin benim için daha duygusal bir tarafı da vardı sanırım. Çünkü aynı zamanda ilk şiir kitabımın adını teknemize vererek bana küçük bir sürpriz yaptığını düşünüyorum. Bu yüzden bugün dönüp baktığımda, Livar kelimesi benim zihnimde yalnızca bir kitap adı ya da tekne adı değil, aile hafızasıyla, denizle, şiirle ve çocukluk duygusuyla iç içe geçmiş özel bir imge… Şimdi bu söyleşide tek tek bütün şiir kitaplarımı anlatmam çok mümkün değil açıkçası. Zaten bunca şeyi anlatarak hem kendime hem de okura fazlasıyla yüklenmiş oluyorum sanırım. Malûm, Eşref Şefik gibi lafı uzatma tehlikem de hep var… Diğer kitaplarım, poetik meseleler, kırılmalar, çıkmazlar ve gevezelikler artık başka bir söyleşinin konusu olsun dostum.


RÜZGÂR DEFTERİ, Zafer Yalçınpınar
2. Edisyon, Pasaj69 Yayın, Ağustos 2018
Okumak için: https://zaferyalcinpinar.com/ruzgardefteri2.pdf

H. Can Yücel:  Ada’nın üretimlerine etkisi var mı? Ada’ya dair de biriktiriyor üretiyorsun. Rüzgâr Defteri kitabın adadan imgeler içeriyor. Ada senin için ne ifade ediyor?

Zafer Yalçınpınar: Şu “üretim” kelimesi beni hafiften rahatsız ediyor aslında sevgili dostum. Çünkü bu kelime ister istemez bana fabrika düzenini, sanayi mantığını, performans baskısını falan çağrıştırıyor. Sanki insan durmadan bir şey “üretmek” zorundaymış gibi… Şiir yazmak da bant sistemiyle çalışan bir işmiş gibi. Hâlbuki benim yaşadığım şey öyle değil. Ben oturup planlı programlı şekilde “içerik üreten” biri değilim açıkçası. Daha çok biriktiren, dolaşan, bakan, susan, bekleyen biriyim sanırım. Bazen aylarca, yıllarca hiçbir şey yazmadığım oluyor ama içimde bir şeyler hareket etmeye devam ediyor. Şiir biraz mayalanma veya damıtılma işi gibi geliyor bana. İçten içe birikiyor, tortulaşıyor, damıtılıyor sonra bir gün kendiliğinden ortaya çıkıyor. Ama sorunun özüne gelirsek, sanırım benim bütün zihinsel ve şiirsel haritamın merkezinde ada var. Yalnızca bir coğrafya olarak değil, bir düşünme biçimi, bir hafıza alanı, hatta bir varoluş hâli olarak… Bazı insanların hayatında şehirler belirleyicidir, bazı insanların hayatında ise dağlar ya da yollar… Benim içinse deniz ve ada belirleyici oldu. Biliyorum ki senin için de öyle… Çünkü ada dediğimiz şey yalnızca fiziksel bir mekân değildir; aynı zamanda yalıtılmışlık, tecrit ve dış dünyadan kopuş hissidir. İnsan adada yaşarken kalabalığın içindeki yalnızlığı değil, doğrudan varoluşun sessizliğiyle temas etmeye başlıyor. Bu durum zamanla insanın düşünme biçimini de değiştiriyor. Bir de işin dil tarafı var tabii… Bana göre adada zamanla kendine özgü bir şiir dili doğuyor. Çünkü ada insanı konuşma biçimini bile değiştiriyor. Rüzgârın yönüne göre konuşuyorsun, sessizliğin içindeki küçük sesleri duymaya başlıyorsun, kelimeler arasındaki boşlukları fark ediyorsun. Şehirde dil sürekli hızlanıyor, aşınıyor, tüketiliyor. Ada ise dili yavaşlatıyor. Belki de bu yüzden şiirsellik dilin sürdürülebilirliğini sağlıyor biraz. Çünkü şiir dili yalnızca iletişim kurmak için kullanılmıyor; hafızayı, sezgiyi, ritmi, sessizliği ve insanın iç dünyasını da taşıyor. Dilbilimsel açıdan düşündüğümde bazen şunu hissediyorum: Şiir, dilin çürümesine karşı geliştirdiği doğal savunma mekanizmalarından biri gibi. Çünkü gündelik dil zamanla klişeleşiyor, mekanikleşiyor, hatta propagandaya dönüşebiliyor. Şiir ise dili yeniden canlı hâle getiriyor. Kelimeleri tekrar duyulur kılıyor. Mesela, Charles Darwin’in Galápagos Adaları’yla kurduğu ilişkiyi düşünürüm zaman zaman… Darwin orada yalnızca yeni hayvan türleri görmedi, yaşamın dönüşümünü, çeşitlenmesini ve birbirine benzemez formlarını fark etti. Ada ona başka türlü bir bakış verdi. Çünkü ada coğrafi izolasyondur, zihinsel yoğunlaşmadır. Hayatı dış dünyanın gürültüsünden ayırıp daha dikkatli inceleyebilme imkânıdır. Benim Marmara Adası’yla ilişkimde de buna benzer bir taraf var. Ada bana yalnızlığı, gözlem yapmayı, detayları fark etmeyi ve sessizliği dinlemeyi öğretti. Hatta bazen insanın kendi iç karanlığıyla yüzleşmesini bile kolaylaştırıyor ada. Çünkü kaçacak fazla yer bırakmıyor size. Sait Faik’in Burgazada’yla ilişkisi de böyledir. Burgazada onun için yalnızca yaşadığı yer değildir; insanı, yoksulluğu, balıkçıları, kahvehaneleri ve hayatın kırılgan taraflarını daha derinden hissedebildiği bir yaşam alanıdır. Çünkü ada insanı merkeze değil, kenara yaklaştırır. Ve bazen hakikat tam da o kenarlarda görünür hâle gelir. Adanın o tecrit hissi insanı daha dikkatli bakmaya, daha derin hissetmeye zorluyor biraz da. Halikarnas Balıkçısı’nın Bodrum’la kurduğu ilişki de başka bir örnek aslında. Bodrum’a yalnızca sürgün edilmedi; zamanla oranın diliyle, ışığıyla, deniziyle yeniden kuruldu. Deniz onun düşünce sisteminin bir parçasına dönüştü. Ben de Marmara Adası’yla kurduğum ilişkide biraz bunu hissediyorum. Çünkü ada zamanla insanın yalnızca yaşadığı yer olmaktan çıkıyor; zihninin içine yerleşiyor. İnsan şehirde bile olsa içindeki ada duygusunu taşımaya devam ediyor. Rüzgâr Defteri adlı kitabımda da bu yüzden adanın izleri çok belirgin. Uğur Yanıkel’le bu kitap üzerine konuşurken de söylemeye çalıştığım şeylerden biri buydu: Rüzgâr yalnızca meteorolojik bir durum değil benim için. Hafızayı taşıyan, zamanı aşındıran, insanın iç sesini harekete geçiren dilsel bir şey. Ada’da yaşayan biri rüzgârın sesini başka türlü duyar. Denizin yön değiştirmesini, lodostan sonra gelen sessizliği, poyrazın insan ruhunda yarattığı gerginliği bedeninde hisseder. Çünkü ada hayatı insana doğayı yalnızca seyretmeyi değil, onunla birlikte yaşamayı öğretiyor. Bu yaşayış özel bir dil, hatta aşkın bir dil kuruyor. Bu nedenledir ki Marmara Adası şiirin kendisine benziyor: Çocukluğumun, yalnızlığımın, dostluklarımın, ölümlerimin, ilk okumalarımın, ilk korkularımın ve ilk hayallerimin büyük kısmı orada geçti. Belki de bu yüzden ada benim için yalnızca bir mekân değil; hafızanın çalıştığı canlı bir organizma gibi. Aynı zamanda insanın kendi içine kapanıp sesleri daha derinden duyabildiği tecrit edilmiş bir bilinç alanı… Ve galiba insan en çok, çocukluğunun geçtiği coğrafyanın dilinde düşünmeye devam ediyor. Benim şiirimdeki rüzgârın, sessizliğin, denizin, yalıtılmışlığın ve kırık imgenin kaynağı çoğunlukla Marmara Adası’dır. Neyse… Okuyucuyu çok boğmayalım üstadım.

H. Can Yücel:  Adalı Dergisi’ne bir makale yazmamı ve göndermemi telkin eden de yine sen olmuştun. O gün bugündür de Marmara Adası’na dair yerel tarih araştırmacılığı da diyebileceğim senin deyiminle ‘sıkı’ bir uğraşın içerisindeyim. İyi ki bana el verdin. Yaptığımız bu güzel söyleşiyi de zamanı gelen bir teşekkür olarak kabul et… Her zaman söylerim, iyi ki adalıyız! Bu güzel sohbet için tekrar teşekkür ederim…

Zafer Yalçınpınar: Estağfurullah Can… Asıl ben sana teşekkür ederim. Bu söyleşi boyunca bana yalnızca sorular sormadın, hafızamın içinde dolaşmamı, bazı şeyleri yeniden düşünmemi ve yeniden hissetmemi sağladın. Bu yüzden benim için gerçekten kıymetli bir sohbet oldu. Adalı Dergisi meselesinde sana küçük bir cesaret vermiş olmam bile beni mutlu eder. Çünkü ben her zaman şuna inanıyorum: Yerel hafıza dediğimiz şey çok önemli. Hele ada gibi yerlerde… Çünkü oralarda anlatılmayan her hikâye, kayda geçirilmeyen her isim, unutulan her fotoğraf biraz daha derine gömülüyor sanki. Senin Marmara Adası’yla ilgili yürüttüğün araştırmaları, topladığın anıları ve gösterdiğin dikkati bu yüzden çok kıymetli buluyorum. Bunlar yalnızca kişisel meraklar değil, aynı zamanda kültürel hafızaya karşı gösterilen bir sorumluluk bence. Bu sıkı söyleşi için sana ne kadar teşekkür etsem azdır dostum. Ve söyleşiyi ilk cümlemdeki gibi tamamlamak istiyorum: “Eyvallah dostum… İyi ki adalıyız.”

(…)

H. Can Yücel & Zafer Yalçınpınar
Adalı Dergisi (adalidergisi.com)
Haziran 2026, Sayı: 252

Erişim Zamanı: 8 Haziran 2026, TSİ, 20.00,
Erişim Adresi: https://adalidergisi.com/category/tum-sayilar/2026/haziran-sayi-252/


Hamişler:

1/ Söyleşinin H. Can Yücel tarafından kaleme alınan ‘içtenlikli girizgâh’ ile ‘özenli sonsöz’ bölümlerini de içeren orjinal metnini https://adalidergisi.com/tum-sayilar/2026/haziran-sayi-252/mermer-adasindan-bir-sima-zafer-yalcinpinar/ adresinden okuyabilirsiniz.

2/ ‘A’dan Z’ye Zafer Yalçınpınar’ başlıklı web sitesine https://www.zaferyalcinpinar.info adresinden ulaşabilirsiniz.

Kas
22
2018
--

İlhan Berk 100 Yaşında: “Şiir Her Yerdedir” Sergisi’nden İzlenimler (Zafer Yalçınpınar)

Dün, “İlhan Berk 100 Yaşında” etkinlikleri kapsamında gerçekleştirilen “İlhan Berk Gezegeni” başlıklı sempozyuma konuşmacı olarak katıldım. 2006 yılının Kasım ayında, İlhan Berk hayattayken, gene Yapı Kredi Kültür Sanat tarafından düzenlenen “İlhan Berk Defter Kapakları Sergisi”nin (ve etkinlik programının) ardından ilk kez (yani 12 yıl sonra) Galatasaray Meydanı’ndaki Yapı Kredi Kültür Sanat’ın binasının içinde bulundum, yer aldım. Demek ki 12 yıl boyunca sürmüş Yapı Kredi Kültür Sanat’la aramızdaki çift taraflı ve dik yokuşlar… Eğer “İlhan Berk 100 Yaşında” etkinliklerini düzenleyen Dr. Necmi Sönmez olmasaydı, belki de bir 12 yıl daha sürerdi bu çift taraflı ve dik yokuşlar, insanın insana koyduğu bu acı ve tuhaf mesafeler vesselam!

Sempozyumun başlangıcından yaklaşık bir saat önce, “Şiir Her Yerdedir” mottosuyla kurgulanan İlhan Berk sergisini detaylıca gezme ve sergi hakkında izlenimler edinme fırsatını buldum. Küratörlüğünü Dr. Necmi Sönmez’in, tasarım uygulamalarını Yeşim Demir Pröhl’ün ve eşgüdümünü de Ahsen Erdoğan’ın gerçekleştirdiği bu güçlü serginin İlhan Berk poetikasını yansıtmadaki başarısını “yerden göğe kadar” kutlamak gerekiyor. Serginin mottosunun belirlenmesinden tutun da İlhan Berk’in ‘cehennemvari’ imgesel alan derinliğini izleyiciye sunarken oluşturulan kurguya, katmanlara ve tasniflere kadar her şey semiyotik açıdan son derece tutarlıydı. Sadece semiyotik açıdan değil, bütünsel olarak, dilbilimsel açıdan da tutarlıydı… İlhan Berk’in görüngülerindeki fraktal morfolojiyi, deneysel yaklaşımları, dönemsel duygudurum geçişlerini, tuşeleri ve efemeratik öğeleri, İlhan Berk’in imgesel alan derinliğine zarar vermeden bir araya getirmek:- günün sonunda da ‘yığıntı’ gibi durmayan, ideal bir sergi oluşturmak “yerden göğe kadar” zorlu bir iştir. Dr. Necmi Sönmez’in kürasyonu öncelikle bu zorluğun üstesinden gelmiş ve her şeyden önce bu yön takdiri hak ediyor.

Sergiyi oluşturan imgesel katmanlar içerisinde beni en çok etkileyen tasniflerin “Yörünge/Kitaplık” ve “Kılavuz/Defterler” adıyla oluşturulan katmanlar olduğunu ifade etmeliyim. Zaten bu iki katman, küratöryal açıdan birçok ‘buluşlu’ ve yeni yönü de içeriyor. Örneğin; İlhan Berk’in kendi kitaplığı -kitapların yerleri, raf duruşları değiştirilmeden- dijital bir katalog eşliğinde izleyiciye sunulmuş. Dijital katalogun yardımıyla İlhan Berk’in kitaplığındaki kitapların ön kapak görüntüleri ve ilk sayfada bulunan öğeler, hangi kitabın hangi kitapla nerede, hangi rafta yan yana bulunduğu, İlhan Berk’in kitaplığını düzenlediği/kullandığı tasnifle birlikte incelenebiliyor. Bu yaklaşımı, İlhan Berk’in okumalarındaki nihai bilişsel haritayı sezmek ve dünya edebiyatındaki etkileşimler çerçevesinde İlhan Berk’in poetikasını düşünmek için edebiyat araştırmacısına sunulmuş büyük bir imkân olarak değerlendiriyorum. [*]

“Kılavuz/Defterler” bölümünde ışıklandırma optimum tasarlanmış, daha önce dikkat etmediğim birçok özel bilgiyi bu incelikli ışıklandırma sayesinde yakaladım. Defterlerin içeriksel sıralaması ile gösterilen sayfalardaki bazı bilgiler yıllardır üzerinde durduğumuz ve öncelik verdiğimiz “imgelemin özgürleşmesi” kavramını teyit eder nitelikte tasarlanmış.

Serginin “Omurga/Kitaplar” başlıklı tasnifinde de çok etkileyici yerlemler ve görüngüler bulunuyor. Özellikle serginin giriş/ilk bölümünden itibaren sağı takip eden duvarın (İlhan Berk Kitapları’nın) akışına karşılık olarak sol duvarın akışına denkleştirilmiş o gizil nokta… 1962 tarihli Mısırkalyoniğne’nin orijinal baskısından görüngülerle İlhan Berk’in kaleme aldığı son şiir kitabı olan Tümceler Geliyorum’daki görüngülerin kesiştiği nokta… Bu çakışma, bu kesişme ve o noktadaki gizil N. harfi beni çok etkiledi.

“Sağ Duvar Akışı”

“Sol Duvar Akışı”

Aslında lafı uzatmak ya da kafa ütülemek istemiyorum:  İlhan Berk’in 100. yaşını kutlayan bu önemli sergiyi kaçırmamanızı öneriyorum. İlhan Berk’in imgesel alan derinliğine bakarak onun poetikasından çeşitlendirilmiş uzamları/uzayları görmeye, gayret etmeye çağırıyorum sizleri… Bu gayret şiirle ilgilenen veya ilgilenmeyen herkes için çok kıymetli olacaktır. Çünkü farkına varsanız da varmasanız da “Şiir Her Yerdedir”.

Zafer Yalçınpınar
22 Kasım 2018, İstanbul

[*] “Tabiî bir not eklemeliyim: 2006 yılında, İlhan Berk’i Halikarnas’taki evinde ziyaret ettiğimde (bkz: ilhanberkiğne) söz konusu kitaplığı kendi gözlerimle görmek ve incelemek fırsatı bulmuştum. O günden çektiğim fotoğraflara bakarak, sergideki kitaplık sunumunu orjinal tasnifle karşılaştırdığımda, gerçekten de İlhan Berk’in çalışma odasında/atölyesinde bulunan kitaplık ile kitap sıralamalarının doğru bir bütünsellik içinde muhafaza edildiğini görüyorum. Ancak, 2006’daki ziyaretimde bazı kitapların rafın önünde -ön yüzü görünecek şekilde-  duruyor olması dikkatimi çekmişti. Örneğin Jorge Luis Borges’in öykülerinden derlenen “Yolları Çatallayan Bahçe” adlı kitap bunlardan biriydi. Bu öne çıkan kitapları da -var ise zamana veya İlhan Berk’in tercihlerine göre değişen bir şekilde- bilebilseydik, mükemmel olurdu tabiî…”



#İlhanBerk100Yaşında İçerikleri

ilhanberkiğne /Anı /Poetika
https://upas.evvel.org/ilhanberkigne.pdf

Bakmak (İlhan Berk’in Dergilerdeki Yazıları)
https://zaferyalcinpinar.com/ilhanberkbakmak2.pdf

21 Kasım 2018, İlhan Berk Gezegeni
Sempozyum Konuşma
https://youtu.be/O_bv0S2dkcs

“Şiir Her Yerdedir” Sergisi’nden İzlenimler
https://evvel.org/ilhan-berk-100-yasinda-siir-her
-yerdedir-sergisinden-izlenimler-zafer-yalcinpinar

Yeni Basım: Mısırkalyoniğne
https://evvel.org/tipkiyenibasim
-misirkalyonigne-ilhan-berk

Mısırkalyoniğne Günlüğü
https://upas.evvel.org/?p=430

“Şiir Her Yerdedir” Sergisi
evvel.org/ilhanberk100yasindab.jpg

İlhan Berk Sempozyumu
https://evvel.org/sempozyum-ilhan-berk
-gezegeni-ykks-loca-21-kasim-2018



EVV3L’in İlhan Berk Çalışmaları
https://evvel.org/ilgi/ilhan-berk
https://evvel.org/ilgi/ilhan-berk/page/2
https://evvel.org/ilgi/ilhan-berk/page/3
https://evvel.org/ilgi/ilhan-berk/page/4
https://evvel.org/ilgi/ilhan-berk/page/5

Kas
20
2016
0

“Oktay Rifat’ın Önemi” (Z. Yalçınpınar)

Oktay Rifat’ın poetikasındaki alan derinliğinin, Garip ve İkinci Yeni şiir akımları arasında hareketlenen bir bağlaç bölgesi oluşturduğunu -ki Cemal Süreya bunu bir tür ters ama yadsınamaz eklemler bütünü olarak görür- sezmemden sonra, Oktay Rifat’in önemi daha da belirginleşti. Zaten bugün, sıkışmış, hem kültürel, hem de imgesel açıdan “hareket alanı daralmış” beylik bir edebiyat ortalığının vasatî havasını -şiir ödülleri, antolojiler, kitap tanıtım dergileri, edebiyat etkinlikleri ve mağaza vitrinleri gibi hileli enstrümanlar aracılığıyla kandırılan- heveskâr bir kitle içine çektikçe, yani edebiyat ortalığı dediğimiz ortalama, işbu “verili vasat” havayı kabul edip hileli bir suhuletin pürüzsüz ezber alanına yerleştikçe, Oktay Rifat gibi poetik açıdan üssel başarılar elde etmiş, yani imgelemin doruklarına temas etmiş şairlerin önemi daha da artıyor. İkinci Yeni’nin de öyle…

Tıpkı İkinci Yeni akımının sürekli genişleyen ve geleceği belirleyen şiirsel bir devinimi daha yukarılara taşıması gibi Oktay Rifat’in şiirleri de “imgesel parlaklık(kontrast)” diyebileceğim üssel bir dil kurarak geleceğe uzanmaktadır.

Oktay Rifat poetikasının bu etkili yürürlüğünün zirve(peak) noktasını “Perçemli Sokak” (Yeditepe Yayınları, 1956) adlı şiir kitabında görüyoruz. İkinci Yeni şairlerinin “ivedilikle, bir gecede” yazıldığını varsaydığı Perçemli Sokak’ta kendisini gösteren “imgesel parlaklık” son derece etkilidir, etkisini hâlen sürdürmektedir. İkinci Yeni taifesi bu aşkın etkiyi bir tür “apansız oluşum, otomatik yazım” sanmışlar ya da öyle olmasını umut etmişlerdir.

Oktay Rifat poetikasının etkili yürürlüğünün başlangıcını ise “Aşaği Yukari” (Yeditepe, 1952) olarak kabul edebiliriz. (Bir not; İkinci Yeni’nin bitmeyecek serüveninin, yani “Sirkeci’de inmedikleri” serüvenin başlangıcı da 50’li yılların tam ortasına tekabül etmektedir.) 1970’li yıllara gelindiğinde bazı konuşma ve söyleşilerinde -kısık sesle ve satır aralarına sıkışsa da- İlhan Berk ve Ece Ayhan, Oktay Rifat’in İkinci Yeni’den olmadığını, daha doğrusu Oktay Rifat’ın İkinci Yeni’den uzak bir gerçeküstü dili benimsediğini kesinlik içeren bir tavırla söylüyorlar. Ama “görünüm” hiç de öyle değildir. Evet, İkinci Yeni, -tüm zamanlarını, hatta bugününü de düşünerek söylüyorum- özellikle de Edip Cansever ve Cemal Süreya şiirlerinde olduğu gibi tanınırlığı yüksek cihetinde, Oktay Rifat’ın Perçemli Sokak’la zirveleşen poetikasından daha konvansiyonel(uzlaşımcı) bir dille yürümüştür. Ancak, Turgut Uyar, İlhan Berk ve Ece Ayhan’ın oluşturduğu diğer cihette -ve bu cihetin özellikle 50’lerdeki eserlerinde- ise uzlaşımcı diyebileceğimiz alanın çok daha dar, yani Oktay Rifat’ın imgelemine -“icat ettiği gerçeğe”-, Perçemli Sokak’a çok yakın olduğunu fark ediyoruz. Bu yakınlık özellikle de İlhan Berk’in yaşamı ve eserleri için geçerlidir.

İlhan Berk’in tüm yaşamı boyunca dillendirdiği “Anlamsızlığın Anlamı” çeşitlemesinin erken bir özdeşini Oktay Rifat’ta görürüz. Bu açıdan “Perçemli Sokak”ın önsöz yazısı en önemli metindir. Söz konusu dönemde -herkesten önce, ilkin- Oktay Rifat çeşitli çevrelerce yadsınmaktadır. Garip akımını terk ettiği nokta/zaman da budur. Örneğin, Melih Cevdet Anday tüm yazın hayatı boyunca -gerek edebiyat dergilerinde, gerekse de köşe yazılarında- Garip şiirinin “düşünce”den yola çıktığını ve pür düşünceyle biçimlendiğini, düşünsel bir gücü olduğunu, bunu da dilsel serbestisinden aldığını iddia etmiştir. Fakat, yeni zamanlarda -20. yüzyılın başlarından itibaren- kültür, politika ve retorik endüstrisinin eline mahkûm edilen “düşünce” ve “akıl”, hiçbir zaman pür bir şiirselliğin geleceğe uzanan birincil unsuru olamamıştır. Zaten, “kullandığı nedensellikler” ve mantıksal zincirler bu geleceğe elvermez. Oktay Rifat, 50’li yılların sonuna doğru “Esi” ve “Yeditepe” dergilerinde kaleme aldığı birkaç yazısında, şiirdeki “Akıl” ve “Anlam” bileşenlerini Henri Bergson’un sezgisellik kuramı kapsamıyla eleştirir, bu iki bileşenin poetikayla olan ilişkisinin birincil olmadığını açık açık ifade eder:

(…)Bizde anlamsız şiir deyince, bir şey söylemeyen, bir şey anlatmayan şiir sanılıyor. Olur mu öyle şey! Bir şey anlatmamanın en kestirme yolu susmaktır. Her ağzını açan, ister istemez, bir şey anlatmak sorumluluğunu yüklenir. Anlamsız şiir, bir şey anlatmamak şöyle dursun, bize anlamlı şiirin anlatamadığı şeyleri anlatıyor, bizi insandan uzaklaştırmak şöyle dursun, bize insan gerçeğinin, dış gerçeğin ta kendisini vermeye çalışıyor. Bugünkü şiir, gerçeği yakalamak peşindedir. Diyeceksiniz ki gerçeğe ulaşmanın bir yolu var, o da akla başvurmak. Bilim için belki doğru olan bu söz, şiir için doğru değildir. Çünkü şiirin aradığı, gerçeğin başka bir yönüdür. Şiir, gerçeği, heyecan veren yönüyle arıyor.(…)Bugünkü anlamcılar da bir bakıma gerçeküstücüler gibi yanılıyor, bilimsel bilgiyle, şiirsel bilgiyi birbirine karıştırıyorlar, bu iki kolu ayırt etmek istemiyorlar. Georges Mounin adındaki eleştirmeci, şiirsel bilgiyi, heyecana dayanan bilgi (connaissance émotionnelle) olarak tanımlıyor. Gerçek karşısında duyulan heyecan şiirin konusudur. Eski şair, bu heyecanı duyuma aykırı bir şekilde aklında dondurarak, akıl yoluyla anlatırdı. Bugünkü şair bu heyecanı gene aklın ışığında, ama aklın dışından, daha canlı, duyuma daha yakın olarak vermeye çalışıyor.(…)Gerçeğe ışık tutmakta gösterdiği başarı yeni şiirin erdemlerinden biri.(…) (Oktay Rifat, Yeditepe Dergisi, 8 Aralık 1958)

(…) Arı hareket (mobilité pure), arı süreklilik (continuité pure), canlının yaratıcı gelişimi (évolution créatrice) akla sığmaz. Aklın süreklilik, hareket dediği şey, ister istemez, sinema şeridindeki süreklilik gibi, birbiri ardına dizilen hareketsizliklerden meydana gelir. Aklın canlı cansız, gerçeği bütünüyle kavraması için, içgüdünün gelişmesinden meydana gelen sezgi  (intuition) ile tamamlanması gerekir. (…) Bergson, içgüdüyle ilgili düşüncelerini şu cümle ile özetliyor: “öyle olaylar vardır ki, yalnız akıl arayabilir bunları, ama kendiliğinden bir türlü bulamaz, yalnız içgüdü bulabilir, ama içgüdü de hiçbir zaman arayamaz.” (…) Duygu, akıl dışı bir olaydır. Bilinir, duyulur, ama anlatılmaz. Fransızca deyimiyle intelligible değildir, anlama sığmaz. Ama şu var ki, şairler, duygularını akıl diline çevirerek anlatmaya çalışırlar. Daha doğrusu, akıl dilinde, duygularına bir karşılık bulurlar. Buna, duygularını dillendirirler de diyebiliriz.(…) (Oktay Rifat, Yeditepe Dergisi, 28 Şubat 1959)

Oktay Rifat’in görüşü aradan yaklaşık olarak otuz yıl geçtikten sonra, 1980’lerde de değişmemiştir. (Zaten, Oktay Rifat’in “Bay Lear” adlı romanında kullandığı şiirselliği de ispat olarak kabul edebiliriz.) 1980 yılında Oktay Rifat’in Yusufçuk adlı dergide söylediği şu sözler, sanki İlhan Berk’in o dönemdeki söylemlerinde ve yazılarında yer alan temel unsuru anlatır gibidir:

(…)Perçemli Sokak’la yapmak istediğim gerçeğe biraz daha sokulmak, yaklaşmaktı. Gerçeği duyularımızla tanırız. Hiç ağaç görmemiş birine birden çınarı gösterirseniz ne yapar! İnsanoğlu kendini alıştıra alıştıra algılar gerçeği, böylece öldürür onun şaşırtıcı ve olağanüstü yanını. (…) Şiir hep bizden önce vardır, doğada da, kitaplarda da. Şunu söylemek istiyorum: Okumasını ve bakmasını bilirseniz hemen tanırsınız onu. (…) (Oktay Rifat, Yusufçuk Dergisi, 1980)

Sonuçta, geleceğe uzanan, geleceği biçimlendiren poetikanın alan derinliğine baktığımızda, İkinci Yeni taifesinin bir cihetiyle Oktay Rifat’ı ve Perçemli Sokak’ın imgelemini bir arada kümelenmiş, aynı şekilde devinen bir imgelem olarak görürüz. (Bir tüyo; söz ettiğim imgesel devinime, Sait Faik’in “Alemdağ’da Var Bir Yılan”(1954) adlı kitabı ile Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın “Çocuk ve Allah”(1940) adlı kitabını da ekleyebiliriz.)

Oktay Rifat’in önemini vurgulamaya çalıştığım bu kısa yazıyı önemli bir anıyla sonlandırmak istiyorum;

2006 yılının Ağustos ayında, Bodrum-Halikarnas’taki evinin ünlü “avlu”sunda İlhan Berk’le “yüz yüze” görüşme fırsatı bulmuştum. O görüşmede -kısacık bir arasöz olarak- İlhan Berk’in dile getirdiği şu söylem beni çok etkilemişti:

“Sizler çok şanslısınız. Şairlerle, büyüklerinizle tanışıp yüz yüze konuşabiliyorsunuz. Mesela ben Oktay Rifat’la yüz yüze konuşamadım hiç.”

 

Zafer Yalçınpınar
21 Nisan 2014

Yazıya -ayrıca- issuu’daki şu adresten ulaşabilirsiniz:
https://issuu.com/adabeyi/docs/oktayrifatinonemi

Tem
19
2015
0

Anadolu Efsaneleri: “Klity” ve “Dryope”

Ormanların, ağaçların ve bitkilerin perilerine Dryad, bazen de Hamadryad denirdi. Bunlar ağaçların ruhları idi. Geceleri ağaçlardan ayrılıp el ele vererek halka olur; ayışığında bir çelenk halinde dönerek dans ederlerdi.

Dryad’lar ağaçlarla birlikte yaşar, ağaçlarla birlikte can verir, ölürlerdi. (…)

Ağaç sevgisi o denli yeğindi ki, ozanlara taç diye defne dalından, yengi kazanmış atletlere ise zeytin dalından çelenkler takılırdı.

Anadolu’da bugün bile Dryad’imişler gibi ağaçlarda bir ruh olduğu inancı vardır.

(…)Güney Anadolu’da zeytin ağaçlarının mirasçıları kaç kişiyse, zeytinin gövdesine baltayla o sayıda çentik vurulur. Ağacın yaralanmaması ve canının acıtılmaması için ağaçlardaki paylarından geçenler (özellikle kadınlar) çoktur. Zaten ağaçlara “kanlı kavak” gibi adların takılması, mezarlığa selvinin, köy meydanına da ulu çınarın dikilmesi Anadolu’da ağaç duygusunun derinliğini gösterir.

Ormanlarda dağ taş ve orman tanrısı Pan korkusu, ormanın çoluklu çocuklu bir insan kalabalığının bağrışmasına benzeyen uğultusundan ileri gelmektedir. Durgun havalarda ormanda sanki bir insanın iç çekişi duyulur. Hemen hemen her şeyin “lisanı hal” ile bir anlatılışı vardır a.

İşte eski Anadolu’lulara ormanlar ve ağaçlar “lisanı hal” ile Dryad’ları anlattılar.

(…)

Ormanlarla ilgili Anadolu kaynaklı iki efsane vardır. Birisi Klity efsanesi. Klity güzel bir köylü kızıdır. Apollon, (yani güneş) her gün ateş arabasıyla göklerden geçerken kız, güneş tanrısını görür ve ona âşık olur. Utangaç ve pısırık âşık kız güneşe sevgisini bildirmez. Fakat sabahtan akşama dek toprakların üzerinde oturup, güneş tanrısı gökler boyunca gezeleyip gözlerini ondan ayırmaz. Zavallı kızcağız böyle güneşe baka baka, yüzünü hep güneşe çeviren “güneş çiçeği” olur. Bizde ise bu güneş çiçeğine çoğunca “ay çiçeği” deriz.

Ağaçlar üzerine Dryope efsanesi pek acıklıdır. Dryope ile İole iki kız kardeştir. Dryope evliydi. Bir gün iki kardeş bir pınar kenarına gider. Dryope çiçek açmış bir mersin dalı koparır. Dal, koptuğu yerden kanayınca kadın şaşırır. Dryope istemeden bir Dryad’ı öldürmüş bulunur. Dryope korku içinde kaçmaya kalkışır, ne var ki, topukları toprağa köklenmiştir. Kadın yalnız belinden üst yanını oynatabildiği için, “Eyvah!” diye saçlarını yolmaya kalkışır, ancak avuçlarını saçlarla değil, başından kopardığı yapraklarla dolu bulur. Öte yandan, çocuğunu emzirmeye kalkışınca da , memelerinin katılaştığını ve sütünün kesildiğini görür. İole kardeşinin halini görür, yardımına koşar, ilerlemekte olan ağaçlaşmayı durduramayınca, aynı ağaç kabuğuyla bağlatmak üzere kardeşini kollarıyla sarar, ama ağaçlaşmaz. Tam o sırada Dryope’nin kocasıyla babası çıkagelirler. İole onlara taze ağacı gösterir, onun hâlâ sıcak olan gövdesine sarılır ve yapraklarını öperler.

Artık Dryope’den, yamru yumrulaşma yüzünden başka bir şey kalmamıştır. Genç kadın güçbelâ konuşmaya uğraşarak, “Hiç günahım yok, sonumu hak edecek bir fenalık yapmadım, kimseyi incitmedim. Eğer yalan söylüyorsam yapraklarım kuraklıktan kurusun, dökülsün, gövdem de dallarım da kesilip cayır cayır yakılsın. Çocuğumu dallarımın arasından alın ve bir sütnineye verin. Sık sık dallarımın altına getirin; onu burada emzirsinler. Çocuğum gölgemde koşup oynasın. Çocuğum konuşacak ve söz anlatacak çağa gelince, beni “Annem!” diye çağırsın, annesinin bu gövdede olduğunu bilsin. Ama ağaçların dağlarını, yapraklarını koparmaktan sakınsın, belki de her ağaç benim gibi bir anadır” der. Sözlerinin burasında susar, çünkü kabuk, yüzüne gözüne yürümüş, dudaklarını ve gözlerini örtmüş bulunur.

Halikarnas Balıkçısı
“Anadolu Efsaneleri”, Bilgi Yay., 4.Baskı, 1983, ss. 135-139

Written by Adabeyi in: Usta Beni Öldür! (AKSAK KOLAj) |
Tem
04
2013
0

Arslan Kaynardağ Koleksiyonu Müzayedesi için Kısa Notlar: “Ece Ayhan, Agop Arad…”

7 Temmuz 2013 Pazar Günü, Beyoğlu Rixos Pera Oteli’nde gerçekleştirilecek olan özel müzayedeyi, imzalı kitap ve edebiyat efemerası kapsamında -biraz da heyecan içerisinde- düşündüğümüzde son senelerin en önemli ve en sıkı kitap müzayedesiyle karşılaştığımızı söyleyebiliriz; 2008 yılında vefat eden felsefeci-sahaf Arslan Kaynardağ‘ın koleksiyonundan eserlerin satışa sunulacağı bu müzayedeyi, imzalı kitap ve edebiyat efemerası heveskârları açısından, daha önceki yıllarda -belki de bir on yıl kadar olmuştur- gerçekleşen Kemal Sülker Koleksiyonu Müzayedesi’ne benzer bir kuvvette, içeriksel açıdan son derece heyecan verici, aydınlatıcı ve sahaflık mesleği için de çok özel bir devinim olarak görüyorum. Müzayedenin beni özellikle ilgilendiren en değerli kısmı müzayede listesinde “Nadir İmzalar” başlığıyla ifade edilmiş.
(Bkz: https://www.buyukpazarmezati.com/index.php?sayfa=mezat-listesi&arama=Nadir İmzalar)  Bu başlığın altında Ahmet Haşim’den, Süleyman Nazif’ten, Halide Edip Adıvar’dan, İsmail Hakkı Baltacıoğlu’ndan, S. E. Siyavuşgil’den, Orhan Veli’den, Sait Faik’ten, Halikarnas Balıkçısı’ndan, A. Şinasi Hisar’dan, Sabahattin Ali’den, Orhan Kemal’den, Oğuz Atay’a, Onat Kutlar’a, Edip Cansever’e, Özdemir Asaf’a, İlhan Berk ve Ece Ayhan’a kadar inanılmaz derece önemli imzalar ve efemeralar bulunuyor… Şüphesiz, her imzalı kitap ve edebiyat efemerası heveskârı Arslan Kaynardağ’ın koleksiyonunda farklı farkılı, başka başka önem ve ilgiler bütünü bulacaktır, ancak, benim inceleme ve araştırmalarım için İlhan Berk ile Ece Ayhan’ın imzalı kitapları her açıdan çok değerli… Zaten pek bilinmez -daha doğrusu bilen bilir- ama, Arslan Kaynardağ 1979 yılında Ece Ayhan‘la çok ilginç bir konuşma-söyleşi gerçekleştirmiştir. Daha önce (Ekim 2010’da) bu söyleşiyi E V V E L fanzin ilgileri/buluntuları kapsamında yayımlamıştık. (Bkz: https://evvel.org/1979da-ece-ayhanla-soylesmek-arslan-kaynardag)

ecekaynardag

Ayrıca, müzayedede Arslan Kaynardağ’a ithafen imzalanan kitapların yanısıra efsanevi Yeditepe Dergisi ve Yayınevi için kuruluşundan itibaren resim-grafik tasarım çalışmaları yürütmüş olan ressam-grafiker Agop Arad‘a ithaflı kitaplar, edebiyat tarihimiz ile edebiyatın oluşturduğu dostlukları anlamak adına çoklu ve bütünsel bir önem arz ediyor. A. Arad’a ithafen imzalı eserlerin içerisinde Sait Faik imzaları son derece derinlikli ve etkileyici…

saitkaynardag

Uzun lafın kısası,  7 Temmuz 2013 Pazar Günü gerçekleşecek bu özel müzayede, kitap ve edebiyat efemerasıyla ilgilenen heveskârlar için son yılların en önemli hadisesi… Sıkı koleksiyonerlerin bu büyük müzayedeyi kaçırmamasını öneririm.

Sahicilikle
Zy

 

Hamiş: Müzayedenin çağrı metni aşağıdadır:

Değerli kitapseverler ve koleksiyoncular;

Sizleri bu hafta sonu yapılacak olan Arslan Kaynardağ Koleksiyonu Müzayedesi ile ilgi bilgilendirmek istiyoruz. Aslan Kaynardağ’ın Cumhuriyet dönemi Türkiye sahaflık geleneğinin önemli bir ismi olması dolayısıyla bu önemli müzayedeyi siz kitapseverler duyurmayı bir borç ve görev biliyoruz.. Bu önemli müzayedeyi dost ve meslektaşımız olan “Pazar Mezatı” şirketi düzenlemektedir..

Felsefeci ve sahaf Aslan Kaynardağ’ın (1923-2008) koleksiyonundan imzalı kitapları, felsefe kitapları, ve belgeleri 7 Temmuz 2013 Pazar günü müzayede yoluyla satılacak.

Beyazıt sahhaflar çarşısı’nda önceleri bir tezgahta kitapçılığı başlayan ve daha sonra dükkanında faaliyetlerine devam etmiş  olan Kaynardağ’ın felsefe, kütüphanecilik, Türk dili ve folkloru ile ilgili çok geniş çalışmaları sonucu birikmiş ve uzun süredir ortaya çıkmamış olan arşivi ve koleksiyonları nihayet kitap ve bilgi dostlarıyla buluşuyor.

Son derece nadir imzalı ve ithaflı kitaplardan felsefe arşivine, el yazısı mektuplardan fotoğraflara kadar zengin ve çeşitli bir seçki kitap meraklılarını, koleksiyonerleri ve araştırmacıları bekliyor.

Cumhuriyet dönemi tüm entelektüelleriyle bilhassa felsefecileriyle yakın ilişkisi ve dostluğu olan Arslan Kaynardağ aynı zamanda yayıncı ve yazar olarak bir çok eser vermiştir.

Arslan Kaynardağ’ın kütüphanesinde nadir eserlerin yanısıra, kendisine ithaf edilmiş ve yazar dostlarından ve kütüphanelerinden kalmış olan sıradışı kitaplar (örneğin Sait Faik’ten Asaf Halet Çelebi’ye veya Mehmet Akif Ersoy’dan Mithat Cemal Kuntay’a ithaf edilmiş kitaplar) ve çok geniş bir felsefe arşivindeki eski yazı, ve yabancı dilerdeki felsefe kitaplarının yanısıra dil ve dilbilim  konusunda başvuru kitaplar bulunmaktadır..

Müzayede 7 Temmuz Pazar Gün saat 14:00 ten itibaren Beyoğlu Rixos Pera otelinde gerçekleştirilecektir.

Tüm koleksiyon www.buyukpazarmezati.com sitesinde detaylı olarak incelenebilir. Ayrıca 28.06.2013 tarihinden itibaren Hazzopulo Pasajı 1/B adresinde müzayede gününe kadar görülebilir.  Bilgi için 0212 252 9010-0533 554 5696 numaraları arayabilirsiniz.

Librairie de Pera ekibi

Kas
14
2011
0

“Cevat Şakir hepimizden büyük şair.”

Şanslıyız ki edebiyat tarihimizde bir Cevat Şakir -namı diğer Halikarnas Balıkçısı- yaşamış. Eğer o olmasaydı, bugünlerde yaygınlaşan endüstriyel dizilerdeki şu “balıkçı” ahkâmlarına, rol büzüşmelerine ya da insanı insanlıktan soğutan “rol üstü/aşırı” pozlara filan kanabilirdik…

Milliyet Sanat Dergisi, 19 Ekim 1973 tarihli 50. sayısını “Halikarnas Balıkçısı”na -ya da dostlarının tabiriyle sadece “balıkçı”ya- ayırmış. Azra Erhat, Aziz Nesin, Yaşar Kemal gibi isimler “balıkçı”yla olan dostluklarını, bir deniz adamının düşselliğini, ruhunu anlatmışlar. Halikarnas Balıkçısı’na ilişkin bu yazılara https://zaferyalcinpinar.com/halikarnasbalikcisi.jpg adresinden ulaşabilirsiniz.

Hamiş: Dergideki yazıların arasında karşılaştığım en ilginç şey Nâzım Hikmet’in şu sözüydü: “Cevat Şakir hepimizden büyük şair.”

Powered by WordPress | Theme: Aeros 2.0 by TheBuckmaker.com