Oca
07
2021
--

Post Dergi’de ULUS BAKER Dosyası


Post Dergi ekibi 2021 yılının ilk özel dosyasını yayımladı. Ulus Baker için gerçekleştirilen bu çalışma -içerik ve yönsemeler açısından düşünüldüğünde- bugüne kadar hazırlanmış en kapsamlı dosya olma özelliğini de taşıyor. Dosyanın detaylı içeriğine ve sunuş yazısına http://postdergi.com/dosya-no-4-ulus-baker/ adresinden ulaşabilirsiniz. İyi okumalar dileriz. (Zy)

Ara
19
2020
--

“Nilüfer Problemi, ya da Oruç Aruoba’ya Mektup” (Yusuf Eradam, 1994)


Cumhuriyet Gazetesi Kitap Eki‘nin 29 Kasım 1994 tarihli 249. sayısında Yusuf Eradam tarafından kaleme alınan “Nilüfer Problemi, ya da Oruç Aruoba’ya Mektup” başlıklı yazının pdf dosyası biçemindeki tam metnine http://zaferyalcinpinar.com/niluferproblemi.pdf adresinden ulaşabilirsiniz.


(Oruç Aruoba Arşivi‘ne sunduğu katkılar ile dostane yaklaşımı için Sn. Yusuf Eradam‘a çok teşekkür ederiz.)


Hamiş: EVV3L kapsamında yayımlanan “Oruç Aruoba” başlıklı ilgilere http://evvel.org/ilgi/oruc-aruoba adresinden ulaşabilirsiniz.

Kas
21
2020
--

Oruç Aruoba ile yaşantı parçaları… (Yusuf Eradam)


Oruç Aruoba
(Fotoğraf: Yusuf Eradam, 2000)


Yusuf Eradam, Oruç Aruoba ile geçirdiği yaşantı parçalarını içtenlikle anlatıyor:

Yukarıdaki görseller -ve görsellerin ilk kez yayımlandığı haber metni– bana haiku yazmayı da öğreten ve sevdiren hocam Oruç Aruoba’nın ölümü üzerine durumumu bildiren en sevdiğim haikularımdan birini de içeriyor. (Su, Ağaç ve Bulut sohbetli bir iki haikum daha var.) TEDÜ’de Mart 2018’de kurduğum İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünün web sitesindeki vefat haberi içinde de yer alıyor bu haiku:

Kuru ağacın
güneşle sohbetinde
sudan eser yok.

“Tümceler” kitabını bana vermişti, şaşırmıştım, yeni çıkan kitabını veriyor gibi değildi. Şaşırdım çünkü tuhaf bir bantla yırtılıp dağılmasını engellemiş ve dolmakalemiyle düzeltiler yapıp küçük kâğıtları da aralara sıkıştırıp onların üzerine de ekler yapmıştı. Benden de okumamı istemişti, epeyce düzelti var üzerinde. Girişe de niye ‘Düzelti: Yusuf Eradam’ yazdı bilmiyorum. Hatırlamıyorum ne düzelttiğimi. Ben de bu kitaptan sonra “Çingane Triste” başlıklı uzun bir öykü yazdım. Amacım onun uzun tümcelerine öykünerek yazılmış bir öykü çıkarmaktı, hocamın gözüne girmekti böyle bir geri bildirimle. Öyküyü bitirdim ve kendisine teslim ettim. Metis Yayıncılık’ın Cağaloğlu’daki eski (ilk?) yazıhanesinde buluştuk mu yoksa Müge Gürsoy bana Paul Auster’ın New York Üçlemesi’ni çevireyim diye verecekti de (90lı yılların başı) o yüzden mi gitmiştim de gitmişken Oruç Aruoba da mı o gün oraya geldi, tam hatırlamıyorum, ama öyküyü okumuştu ve elinde yuvarlanmış öykümün deste hâli elinde orada konuştuğumuzdan eminim. “Öyküyü okudum Yusuf, çok güzel, yazmayı bırakma” dedi, öykünün çıktısını bana geri verdikten sonra da iki eliyle yanaklarımı tutup “Bu kadar hüzünlenme” dedi ve şap şapladı yanaklarımı. Öyküyü çok beğenmemişti bence, kırılmayayım diye böyle demişti, öyküyü de niye geri verdi ki diye kurup üzüldüğümü hatırlıyorum. Hüzün benim atardamarım evet, üçüncü şiir kitabımı çıkarırsam adı da “Hüzn-ü Yusuf” olacak. Ama “Yusuf anlar” diye imzalamıştı bir kitabını bana, ben de “Oruç anlar” diye vermiştim öykümü sanırım. Bıyıkdaş oluşumuz da ayrı, ölüm haberini facebook sayfamda paylaştığımda koyduğum Beykoz balkonumda çektiğim fotoğrafa gelen yorumlardan biri “Bu gençlik fotoğrafınız mı Yusuf hoca?” oldu. Benziyoruz demek ki.

Ben Hacettepe’de öğrenciyken en sevdiğim hocalarımdandı Oruç Aruoba. Aramızda altı yaş fark vardı ve ben lisans öğrencisiyken Oruç hoca asistandı: İngiliz Dili ve Edebiyatı öğrencilerine de “Introduction to Philosophy” dersine gelirdi (1973-1975). Sakin sakin anlatışı ve bizi tartışmaya yönlendirişi, bizi fikir üretimi yapmaya sevk eden sorular soruşuyla Oruç hocam da tıpkı sosyal antropoloji hocam Bozkurt Güvenç gibi ilahlarımızdandı. Herakleitos’un “Aynı nehre iki kez giremezsiniz” sözü üzerine yorum isteyen final sınavından B alınca ve üstelik benim derste tuttuğum notlarla çalışan arkadaşımın A alışına ne kadar bozulduğumu anlatamam. Lakin, hep anlık bozulmalardı bunlar çünkü ona sevgim zaafa dönüşmüştü ve ne yapsa iyi yapardı, bu adam sevilecekti, o kadar.

Çengelköy’de Kemalettin Tuğcu ve ailesinin sattığı (Nemika Tuğcu daha iyi anlatır)  ve Oruç hocanın o sıralardaki yakın arkadaşı fotoğrafçının ailesinin aldığı virane köşkte kaldığı sırada da görüştük. Orası Mezarlık Caddesi idi, şimdi Kemallettin Tuğcu Caddesi oldu. O evde kaldığı sırada Oruç hocayı ziyaret ettiğimde -Nemika’nın çay yapmaya içeri gittiği sırada, arka bahçede şezlonga uzanmıştım ve yattığım yerden ağaçlar tepemde, bütün romantik yazar şairler gibi doğaya kaynayıvermiştim- az içim geçti, Nemika’nın çay hazır çağrısı ile kendime geldim ve ‘Thanatopsis’ öykümü yazmaya kafamda başladım. Öykü gereği o şezlongta öldüğümü düşünüyordum, öte tarafa gitmeden önce de birkaç ev aşağıda bu eski konakta oturan Oruç hocamı ziyaret edip sohbetten sonra da ölümün tamamıyla gerçekleşmiş olması gerekiyordu. O eşik bekçisi bilge filozof ile sohbet bölümünde hocamla aşık atmadan sohbeti nasıl gerçekleştireceğim konusunda tedirginlik yaşayınca öykünün başlığını ölüm hakkında bir inceleme yazıma taşıdım, ‘Thanatopsis’ inceleme yazısı olarak yayınlandı. Öykü olarak yayınlanmasından da korktum çünkü nasıl öldüğümü de yazmak istemedim, yine Japon kültürü içinde yer alan sözün tılsımına, gücüne ben de inanıyorum ve yazdığım birkaç olay başıma sonradan geldiği için de yarım kaldı bu öykü.

O, bir duvarında kocaman bir yarık bulunan ve bir arkadaşımın yüzündeki gamzenin yok oluş öyküsüyle de birleştirip “Gamzeli Konak” öyküsünü yazmaya başlamama sebep olan bu konakta, onlarca (niye bilmem rakamı 38 diye hatırlıyorum) kediye bakıyordu ve kedilerin dilini öğrenmeye, deşifre etmeye çalıştığını söylemişti. O günlerde hayatımı kedilerle paylaşmaya başlamamıştım, bu dil çözme hevesini gerçekleştirir sandım, ama sonra ben kedilerle yaşamaya başlayınca anladım ki bu çok zor, hatta olanaksız bir tutku. Karşılıklı farklı nedenlerden dolayı görüşmelerimiz seyrekleşince, cevabını merak ettiğim soruyu ancak 2011 yılında sorabildim.

Kırmızı Korsan yayınları sahibi, benim de onca kötü edit edilmiş fotoğraflarıma karşın ilk haiku ve fotoğraf kitabımı yayınlayan -sonra da can arkadaş olduğum- Funda Önkol’un düzenlediği “Boğaziçi Kitap Fuarı” etkinlikleri arasında yer alan Türkiye’de yapılan ilk Haiku Yazma Yarışması’nda Funda, Yelda Karataş, Oruç ve ben jüri üyesiydik. O zaman sordum, kedilerin dilini çözebildiniz mi diye? “Hayır, vazgeçtim,” dedi. (Onunla asla senli benli olmadım, olamadım, olmak da istemedim.) Oruç hoca bir tutkudan vazgeçmişti, buna da şaşırmıştım ama onun karakteri yargıdan muaftı. Olanaksızmış demek ki, yoksa niye bıraksın, dedim kendi kendime. Son görüşmemiz oldu bu ve jüri üyeleri içinde sözü en çok geçmesi gereken kişi hepimiz için oydu, fakat sürpriz bir karar çıktı, benim için bu son görüşmenin en güzel görüşmemiz olmasının sebebini de oluşturdu.

Yarışmaya her jüri üyesi kendi en iyi on haiku seçimi ile gelecekti ve masaya döktük beğendiğimiz haikuları, sadece ilk üç dereceyi vermek değil de ilk yarışma olması ve yüzlerce haikunun katılmış olmasını da göz önüne alarak katılımcıları yüreklendirmek amacıyla mansiyon vb. ödüller de verilmesini daha uygun gördük. Oruç hoca benim en iyi ilk on haiku seçimlerim arasında bile bulunmayan ve ÖLÜM sözcüğünün harflerinin yerlerini değiştirip akrostiş çağrışımlı ölüm sevmeyen bir haikunun birinci olmasını uygun gördüğünü söyledi. Kalaşnikof taşıyan bir kardan adamlı haiku benim de ilk üçümdeydi, Yelda hanım da kendi favorisini söyledi, ama benim favorim de onların birincilik adayı tam olarak değil gibiydi. Hepimizin Oruç hocaya saygısından ve sevgisinden ‘ölümü hiç sevmem’ diyen haiku birinci olmak üzereydi ki benim favorimi okudum:

Gece gündüz hep
düşümde fide Fidan
kalk dik hepsini.

Çok güzel dediler, onlar da beğenmişti evet ama ben ısrar edince bakın doğaya âşık bir can yazmış belli ki ve hayatı yücelten bir haiku birinci olursa bu da gelecek kuşaklara güzel bir örnek olur benzeri sözlerle, bütün tatlılığımı giyinip jüri üyelerini ikna ettiğimi hatırlıyorum. Oruç hocanın bana en güzel ödüllerinden biridir “Peki, haklısın Yusuf, hayatı kutlayan haiku kazansın” deyişi.

Ben de kutlanmıştım hocamın onayı ile. Kutlu bir gündü, Funda’cığıma jüriye beni de çağırdığı için ne kadar teşekkür etsem azdır, vesile olmanın ne büyük bir mutluluk kaynağı olduğunu benim kadar o da çok iyi bilir.

Günlerce bekledim haikuyu kim yazmış diye çünkü Funda da bilmiyordu, rumuzlarla katılan haikuların sahibini daha sonra öğrendiğimde sevinçle karışık bir şaşkınlık daha yaşadım. Haikuyu yazan Çankaya Üniversitesi, İngiliz Dili ve Edebiyatı kurucusu Profesör dostum Nail Bezel çıktı. Meğer GAP projesinde, barajın çevresinin yeşillendirmesinde gönüllü olarak çalışmış da bu yüzden gece rüyasında bile kalkıp fide dikiyormuş.

Oruç Aruoba, benim klasik müziği sevme serüvenimin ilk önemli taşlarından Tschaikovsky için “Hiç sevmem, aşırı duygusal gelir bana” demesi ile de beni şaşırtmıştır. Oysa ben bu romantik besteciye âşığımdır, bir numaralı piyano konçertosuna, tek keman konçertosuna, ve de hayat hikâyesine. Niye şaşırırsınız böyle durumlarda? Sevdiğiniz kişi sizinle benzer zevklere de sahip olmalıdır gibi müsrif beklentiler içine girersiniz de ondan. Oruç hocam çok sevilip sayıldığını bilirdi ve yargıdan muaf olduğunu da için için bilirdi sanki ve işte bu yüzden de özgürdü diye bilirdim ben.

Ama âşkı hep geçici yaşadığına tanık olduğum için (niyeyse üç sevgilisini bana tanıştırmıştı, benim de öyle bir etkim var dostlarım arasında, icazet alırlar benden) ben de ne yaptım, belki olur, belli mi olur diyerek bir arkadaşımın güzel dul kızkardeşinin de geleceği bir akşam yemeğine Oruç hocayı da çağırıp çöpçatanlık yapma girişiminde bile bulundum ama heyhat bir kez olsun çay içmeye bile çıkmadılar. Gece ve yemek bittikten sonra yine farklı sebepler yüzünden herkes evine dağıldı. Yine haiku ile bitireyim bu yazımı, hocama bir kez daha saygımla, sonsuz sevgimle, bilen bilir, bilmeyen bir tutam mercimek sanır:

Sesin yüzünde,
duymadım kahkahanı
asılı gökte.

Yusuf ERADAM


Hamiş: EVV3L kapsamında yayımlanan Oruç Aruoba başlıklı ilgilerin tümüne http://evvel.org/ilgi/oruc-aruoba adresinden ulaşabilirsiniz.

Eki
14
2020
--

“Siyahın hoyratlığı korkunçtur.” (Eugéne Ionesco)

(…) Siyahla beyazın bu zıtlığı, ya da bu çatışması diyelim, yeni bir deneyim değil. Ama ben şunu biliyor olmayı öğrendim: Beyazla siyah karşı karşıya geldiğinde beyaz ne kadar direnirse dirensin, bir köşedeki ufacık bir siyah, tüm gücüyle direnen beyaza daima baskın gelir, ondan daha güçlüdür, daha şiddetlidir. Siyahın hoyratlığı korkunçtur. Siyah bir sayfanın tam ortasına mavi bir çember ya da figür çizersem, mavi, siyah gelgitin içinde boğulur gider. Sözcüğün gerçek anlamıyla siyahın içine gömülür, orada kemirilir, hastalanır, öldürülür. (…)

Siyah sanki beyazın içine nüfuz ediyor. Beyaz sabit. Bu halde, sayfayı döndürecek olsam, hangi tarafından olursa olsun, beyaz aynı rolü oynar, sabitlik, siyahın durağı, siyahtan ayrılır, oysa kırmızı bir yarım çember çizecek olsam, siyahla oynamaya başlar, hatta kendi oynunu oynar, tuzağa düşme riskine girer. (…)

Fakat her şeyden önce yapmak ya da yapmak istediğimiz şeyi yapabilmek. Yapmaya başladığım şey başka, vardığım şey başka oluyor. Genelde daha iyidir böylesi, tercih sebebidir, yeter ki ritim mevcut olsun. Ritim her şeydir. İşte bu yüzden, bir kere daha söylüyorum, elin yaratmasına müsaade etmek lazım. (…)

Eugéne Ionesco
“Siyah ve Beyaz”, Çev. Ayberk Erkay, YKY, 2020, ss. 9,12,14

Eyl
11
2020
--

“Şegaf” (Zafer Yalçınpınar)


Şegaf, Zafer Yalçınpınar
UPAS Yayın, Eylül 2020, 32 Sayfa
Okumak için: bit.ly/segaf


Bir dağın kesitini alıyormuş gibi düşünelim onu. Zafer Yalçınpınar, kelimelerin omurgasına -yani dağın merkezine- iniyor ve oradaki madenden/özütten tanımlamalar sunuyor bize… Yanarak, kavrularak, kendini yakarak! Velhasıl tüm mesele şu; anlamını bulamamak… Heyhat! Bir ağacın gövdeden çatırdayışı, henüz kapanmış bir mezardan gelen o “güm” sesi, sabahın o gri yalnızlığı yüzümüze dikmesi… Heyhat! Şegaf!
(Emir Alisipahi)


Önemli Not: “Sıkı şiire öncelik vermek” ve “imgelemin özgürleşmesini sağlamak” amacıyla dijital yayıncılık serüvenine başlayan UPAS Yayın‘ın tüm kitaplarını upas.evvel.org adresinden ücretsiz olarak okuyabilirsiniz.

Eyl
07
2020
--

Upas Şiir: “Kadıköy’den Son Çıkış” (Rafet Arslan)


Kadıköy’den Son Çıkış, Rafet Arslan
UPAS Yayın/Şiir, Eylül 2020, 26 Sayfa
Okumak için: bit.ly/kadikoysoncikis


“Bu kitap Rafet Arslan‘ın gayriresmî -ve kişisel- Kadıköy tarihinin saf şiire dönüşmüş ahvalidir. İmgelemin Özgürleşmesi’ne güç veren sanatçı dostlarıyla birlikte Rafet Arslan, Kadıköy’den Son Çıkış‘taki tükeniş ânında her şeyin -evrenin bile- acıyla biçimlenen yıkımını omuzluyor!” (Zy)


Önemli Not: “Sıkı şiire öncelik vermek” ve “imgelemin özgürleşmesini sağlamak” amacıyla dijital yayıncılık serüvenine başlayan UPAS Yayın‘ın tüm kitaplarını upas.evvel.org adresinden ücretsiz olarak okuyabilirsiniz.

Tem
17
2020
--

“Zamana Düşüş” (E.M. Cioran)


(…) İnsanın her saniye insan olduğunu hatırlaması iyi değil. Kendi üzerine eğilmek zaten kötü; saplantılı bir işgüzarlıkla türün üzerine eğilmek ise daha beter: İçebakıştaki keyfi sefilliklere nesnel bir zemin ve felsefi bir haklılık atfetmek bu. Benliğimizi ezip öğüttükçe, bir kaprise kurban olduğumuzu düşünmekten medet umarız; bütün benlikler bitmek bilmez bir geviş getirmenin merkezi haline gelir gelmez, bir dolambaç üzerinden kendi durumumuzdaki mahzurları umumileşmiş buluruz; kendi kazamız evren düzeyinde geçerli durum, kaide mertebesine erişir. (…)

(…) Önce var olmanın ham gerçeğindeki anormalliği, sonra özgül durumumuzdakini idrak ederiz: İnsan olma şaşkınlığından önce, olma şaşkınlığı gelir. Mamafih şaşakaldıklarımızın ilk verisini halimizdeki uygunsuzluk oluşturuyor olmalı: İnsan olmak, sadece olmaktan daha az doğal. İçgüdüsel olarak hissederiz bunu; nesnelerin mutlu mesut uykusuyla özdeşleşmek için kendimizde… (…)

E.M. Cioran
“Zamana Düşüş”, Çev: Savaş Kılıç
Metis Yay., Temmuz 2020, s.11-13


Ayrıca bkz: http://evvel.org/?s=cioran

Tem
14
2020
--

Ustamız Oruç Aruoba, 72 yaşında!


Oruç Aruoba
14 Temmuz 1948 – 31 Mayıs 2020

(…)
Yaşamın, seni ulaşman gereken düzeyin altında tutmağa çalışan eğilimlerle (bu arada kendininkilerle de) savaşmakla geçecek. –Bu yüzden de, ulaşman gereken düzeye ulaşamayacaksın; yani, başarılı olacak o eğilimler, sonunda. Zaten, belki, istedikleri de budur:

Senin, onlarla savaşmak yüzünden, ulaşman gereken düzeyin altında kalman…

Ama savaşacaksın, gene de: sonuç her iki durumda da aynı olmayacak mı zaten – sen, zaten, ulaşman gereken düzeyin altında kalmayacak mısın ki? –Ama, savaşırsan, en azından (nereye gelebilirsen) geldiğin düzeye savaşarak gelmiş olacaksın –bu da boşuna olmayacak.

Oruç Aruoba
“De Ki İşte”, Metis Yayınları, 2001, s.44


EVV3L kapsamında yayımlanan 
Oruç Aruoba Çalışmaları‘na
aşağıdaki adreslerden ulaşabilirsiniz:

1/ http://evvel.org/ilgi/oruc-aruoba
2/ http://evvel.org/ilgi/oruc-aruoba/page/2
3/ http://evvel.org/ilgi/oruc-aruoba/page/3

May
11
2020
--

Upas’ta: “Erkenci Kara Delik, ZNX” (Şahin Çetin)


“Erkenci Kara Delik, ZNX”, Şahin Çetin
Upas Yayın’da; http://upas.evvel.org/?p=1258


Önemli Not: “Sıkı şiire öncelik vermek” ve “imgelemin özgürleşmesini sağlamak” amacıyla dijital yayıncılık serüvenine başlayan UPAS Yayın‘ın tüm kitaplarını upas.evvel.org adresinden ücretsiz olarak okuyabilirsiniz.

May
06
2020
--

“Özlem bütün duyguları taşır -onların bir özetidir.” (Oruç Aruoba)


77.

Özlem , bütün öteki duygulardan bir ölçüde pay alır, onların şu ya da bu yanını içine katar; çünkü, özleyen ile özlenenin geçmiş birlikteliklerinde yaşanmış duygular -demek ki, özleyenin bütün duyguları- özleyen özleneni tasarımında çağırınca , depreşip, harekete geçip, katılırlar, özleme.

Özlem bütün duyguları taşır -onların bir özetidir.

[Kişi bütün duygularıyla -duygusallığının bütünüyle- yaşamadığı ilişkiler kurduğu kişileri özlemez : kısmî ya da eksik ya da gelişigüzel bir duygusallıkla yaşanmışlar, özlem konusu olmazlar.]

Oruç Aruoba
“Uzak”, Metis Yay., 3. Baskı, 2002, s. 97


Hamiş: EVV3L kapsamında yayımlanan “Oruç Aruoba” başlıklı ilgilerin tümüne http://evvel.org/ilgi/oruc-aruoba adresinden ulaşabilirsiniz.

Nis
25
2020
--

TOPRAĞIN TUZU (Sebastião Salgado)


Yakın tarihimizin bazı büyük olaylarına, uluslararası çatışmalara, kıtlık ve toplu göçlere tanıklık etmiş olan belgesel fotoğrafçı Sebastião Salgado bu kez, modern uygarlık tarafından zarar görmemiş görkemli toprakları keşfe çıkıyor. Salgado’nun keşif yolculuklarına katılan fotoğrafçı oğlu Juliano Ribeiro Salgado ile Wim Wenders’in yönetmenliğini yaptığı 2014 yapımı film, gezegenin güzelliğine adanmış bu kapsamlı fotoğraf projesine odaklanıyor. Ayrıca, Salgado’nun hayatı, 40 yıllık üretimi, oğluyla olan ilişkisi ve aile hayatından kesitler aktarıyor. “The Salt of the Earth” [Toprağın Tuzu], 50. Dünya Günü kapsamında 21 Nisan-10 Mayıs tarihlerinde Türkçe altyazılı olarak SALT Online Vimeo kanalında izlenebilir. (Tanıtım Bülteni’nden…)


Bkz: https://saltonline.org/tr/2234/cevrimici-gosterim-the-salt-of-the-earth-topragin-tuzu

Nis
05
2020
--
Oca
23
2020
--

Biles Öcal’ın Portreleri

Ressam Biles Öcal‘ın vefatından dün haberdar oldum ve çok üzgünüm. Kendisini şahsen tanımıyordum, fakat Öcal’ın eserlerindeki şiirsel güçle -2001 yılında- Karşı Sanat kapsamında gerçekleştirdiği portreler sergisinde tanışmıştım. Öcal’ın tüm eserleri, kendine özgü ve çok kıymetli bir “bulanık denge”yle donanmıştır. Hem teknik açıdan, hem de yansıttığı duygulanımlar açısından Öcal’ın eserleri kuvvetli bir şiirsel yükü taşıyor… Onun sanatsal izleğine, imgelerine ve görüngülerine tanık olmaktan gurur duyuyorum. (Zy)



Mart 2001, Karşı Sanat Çalışmaları
Biles Öcal Sergi Kataloğu‘ndan…


Hamiş: EVV3L kapsamında yayımlanan “İmzalı” ilgilerin tümüne http://evvel.org/ilgi/imzali adresinden ulaşabilirsiniz.

Eki
26
2019
--

Görsel Fonetik


“Görsel Fonetik” by Zy
Afyon-Sandıklı, 2019

Tüm fotoğraflar:
zaferyalcinpinar.tumblr.com


Eki
21
2019
--

“Zor/Konuşma” (Sönmezışık – Yalçınpınar)


Zor/Konuşma,
Emrah Sönmezışık – Zafer Yalçınpınar
UPAS Yayın, Ekim 2019, 18 Sayfa
okumak için: bit.ly/zorkonusma


Emrah Sönmezışık ve Zafer Yalçınpınar, ‘şiirde yenileşim’ başlığına odaklanarak düşünsel bir yolculuğa çıkıyor. ‘Zor’ adını verdikleri bu derinlikli diyalog, mevcut şiir dilinin gelişim imkânlarına dair ilginç bir irdeleme oluşturuyor.


Önemli Not: “Sıkı şiire öncelik vermek” ve “imgelemin özgürleşmesini sağlamak” amacıyla dijital yayıncılık serüvenine başlayan UPAS Yayın‘ın tüm kitaplarını upas.evvel.org adresinden ücretsiz olarak okuyabilirsiniz.

Ağu
20
2019
--
Ağu
05
2019
--

Yalnız ve İsimsiz Sessizlik (Max Frisch)

(…)
Nefes nefese kalmış dağcıyı zirvede karşılayan olağanüstü bir sessizlik, onu hiç beklememiş olan, oraya gelişini hiç umursamayan ve bu haliyle onu ürküterek şaşırtan bir sessizlik; o amacını yerine getirmişken ve bununla gurur duymak isterken hırsı tanımayan bir sessizlik…

(…)
Sanki düşünceler tümüyle çözülüp gidiyor; sessizlik dünyanın üzerinde yer etmiş, insan sadece kalbinin çırpınışını ve beraberinde kulağının içine doğru uğuldayan rüzgârı duyuyor. Bir an kayanın etrafında süzülen küçük, siyah bir kuzgun tiz çığlıklarla uzaklarda kayboluyor ve geriye çevresindeki tüm hayatı, her çığlığı sanki hiç olmamış gibi yutan bu yalnız sessizlik kalıyor; bu isimsiz sessizlik belki Tanrı’nın ya da hiçliğin kendisi.

Dağcının katlanabileceği bir şey değil bu sessizlik.

(…)
Belki de çok duru bir vicdan gerekiyor böylesine duru bir sessizliğe katlanabilmek için; yoksa insanın hayatı boyunca itinayla inşa ettiği, üzerine titrediği ne varsa bir saat içinde çöküp dağılabilir, belki de kahramanca nitelenen hırsın kibirden başka bir şey olmadığı, sadece kaçış olduğu ortaya çıkabilir; insan orada uzun süre oturursa geriye sadece kara bir leke, insanın sezdiği ve eskiden beri her daim korktuğu, yüzlerce teşebbüsle üstünü kapatmaya çalıştığı, yüreğin esas yalanlarından biri kalır, çünkü insanın cesareti yoktur açık bir içgörüye, gerçek bir değişime.

(…)

Max Frisch
“Sessizliğin Yanıtı”, Çev: Saliha Yeniyol
Kolektif Kitap, 1.Baskı, Haziran 2019, ss.22-24

Haz
13
2019
--

Galata Çıkmazları



“Galata Çıkmazları” by Zy
Galata, 2019

Tüm fotoğraflar:
zaferyalcinpinar.tumblr.com


Ayrıca bkz: Hezârfen’in Hikâyesi



May
26
2019
--

Duvarda: “Gözler”

by adekan
Erenköy, 2019

Tüm fotoğraflar:
zaferyalcinpinar.tumblr.com


“Gömüt”
Erenköy, 2019

“Kolektif İmgelem”
Erenköy, 2019

“Göz”
Şaşkınbakkal, 2019

Hamiş: EVV3L kapsamında yayımlanan “Sokak Sanatı” başlıklı ilgilerin tümüne http://evvel.org/ilgi/duvarda adresinden ulaşabilirsiniz.

May
23
2019
--

“Bu incecik şimdiki anda unutmadığı çeşit çeşit şey var.” (Max Frisch)

(…)

Max Frisch
“Montauk”, Çev: İlknur Özdemir
YKY, 1. Baskı, 2019, s. 68

Mar
24
2019
--

“Ulus Baker’in Ölüm Yıldönümü Vesilesiyle: Kültür Endüstrisi Üzerine Yeniden Düşünmek” (Halil Duranay)

Ne diyordu Nietzsche; kötü okur yağmacı ordulara benzer: işine yarayan birkaç şeyi alır, geri kalanını kirletip bozar, metnin bütününe hakaret eder…

Felsefe çevirileri, Türkçe mevzu bahis olduğunda genelde sorunlar doğurur. Bu sadece Türkçe için geçerli mi, bundan emin değilim ancak bazı dillerin felsefe için şanslı olduklarını biliyorum bilhassa Fransızca, Almanca ve İngilizce. Felsefe çevirisi tartışmaya açıldığında sıklıkla çeviri probleminin çevrildiği dil ile alakalı olduğu savlanır yani o dilin çevrilen felsefe metnini yeniden söylemek için yeterli olmadığına işaret edilir. Yıllar evvel bu işin ehli, hem titiz bir çevirmen hem de sağlam bir felsefeci olan bir ustayla bu meseleyi konuştuğumuzda, böyle bir argümanın yersizliğinden bahsetmişti. Ona göre her metin her dile çevrilebilir, yeter ki oradaki derdi anlatmayı becerebilmek önemli olan. Ben de yıllardır çeviri ile uğraşan biri olarak, çevirdiğim metinlerde bu bakış açısını benimsedim. Nihayetinde çeviri bir devşirme işidir, bir dilde olan sıkıntının başka bir dilde yeniden söylenmesi becerisi. Barthes’ın ‘söylence’ için söylediği kritik bir lafı aklıma geliyor; söylence bir sözdür, söz ise aynıdır önemli olan o sözün söylenme biçimidir. Bu yazıyı yazmaya niyet etme sebebim; tam da böyle bir söyleme biçiminin eşiğini zorlamak.

Bazı dillerin felsefe için şanslı olduklarını söyledim ama bu şans o dillerin yapılarının diğer dillerden daha güçlü olduğundan değil, o dilde düşünce üretiminin çokluğundan ve dilin bir düşünce kanonuna ev sahipliği yapmasından kaynaklanıyor. 21. Yüzyılda Fransızca’nın gücü şüphesiz, dille oyun oynayan Deleuze, Baudrillard, Foucault, Lyotard gibi post modern devlerin bu dilin sınırlarını genişletmelerinden gelir. Ayrıca Dada, Gerçeküstücülük ve Durumculuk gibi çerçeveleri kıran avangard akımların da bu dili tohumlaması var. Almanca’nın gücünde de Hegel, Kant, Nietzsche, Marx, Weber, Heidegger gibi isimlerin dile ektikleri ve yine erken Dada’nın bu dilde çok sayıda yazılı metin sunmuş olması var. Edebiyat bilhassa şiir, bu dillerin çepherini hep zorlamış, dilin sınırlarını uçlara taşımıştır. (…)

Halil Duranay


Makalenin tam metnini https://halilduranay.wordpress.com/2015/07/13/ulus-bakerin-olum-yildonumu-vesilesiyle-kultur-endustrisi-uzerine-yeniden-dusunmek/ adresinden okuyabilirsiniz.

Mar
23
2019
--

Kendini Anlatan: “Baharsız”


“Baharsız” by Zy
Fenerbahçe, Mart 2019

Tüm fotoğraflar:
zaferyalcinpinar.tumblr.com


Powered by WordPress | Theme: Aeros 2.0 by TheBuckmaker.com