Mar
19
2010
0

Kuzgun Acar’ın İlk Yapıtı, Bir Yorum, Bir Soru ve İki Not!

Kuzgun Acar’ın ilk yapıtı olan “Palyaço”
(Ertel Ailesi Koleksiyonu’ndan…)

Kuzgun Acar’ın İlk Yapıtı, Bir Yorum, Bir Soru ve İki Not!

Grafik sanatımızın ünlü ismi Mengü Ertel ile Kuzgun Acar’ın yakın dostlukları İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’nde başlar ve Kuzgun Acar’ın göçüne kadar verimliliğini sürdürür.
Borges Defteri’inde yayınladığımız Kuzgun Acar yapıtı onun yaratıcı ellerinden çıkmış ilk heykelidir (Ertel ailesinin aktardığı bilgiler doğrultusunda).
Yapıt Kuzgun Acar tarafından Mengü Ertel’e hediye edilmiş ve şu an Ertel ailesinin koleksiyonunda özenle korunuyor. Kuzgun Acar’ın ilk yapıtı olarak gördüğümüz heykel üzerine çok şeyler yazılabilir, ilk bakışta bir yanılgıya sebebiyet vererek (ki yapıtın ilk çekim ve kuvvet noktasıdır) sanki Auguste Rodin’in ünlü yapıtı Burjuva Heykelleri’ne başka bir enlemden göndermeler taşıyor ama biraz daha dikkatli odaklandığımızda gitmemiz ve varmamız gereken menzili işaretliyor. Binlerce yıllık bir heykel geleneğinin zemininden yükselen yeni bir yaklaşım, kavrayışın habercisi gibi ona odaklanan gözlerin hafızasına yerleşiyor. Bu yapıtı Kuzgun Acar yapıtlarından ayıran nokta sadece malzeme kullanım farklılığı değil, bir gövdenin bütün olarak tüm antik heykel atölyelerine asimetrik bir vurgu yapmasıdır, söylenecek sözlerin, oluşabilecek anlam katmanlarının henüz sonuna gelinmediğini müjdeleyen çok önemli bir yapıttır. Bütün uygarlık katmanlarının arasından süzülerek modern zamanlardan insan ve varoluş sorununa karşı yanıt değil sorunun merkezi gibi duruyor.
Adeta Anadolu’nun bir başka Zümrüdü Ankası Rumi’nin dizesinden çıkıvermiş bir gövde görüntüsünde:
“Çok uzaklardan yürüyen bir adam gibiyim ben.
Çok uzaklardan geçen bir hayal gibi,
yok da sayılmam.. var olan bir şeyim ben..
şimdi, ben bensiz geleyim
sen ise
sensiz gel..”
Kuzgun Acar’ın bütün dönemleri ve yapıtlarının mihenk taşıdır gördüğümüz heykel. Firarı bir zaman diliminden akrep ve yelkovanın donuk anından, kor ve ateşte özenle kapatılan bir mektubu andırıyor. Başlanıp ama tamamlanmamış ve bir gün mutlaka tamamlanacak öznel ve dokunaklı öykünün ilk işaret taşıdır. Yapıtın kendisi kadar gölgesi ve ne kadar çok yaşlanıp ama hiç yaşamayan insan öyküsünü kendi sessiz bakışına kilitlemiş. Çığlıktan eser yok ve yaşarken hatta göçerken “tek başınayız” gibi bir ses de duymanız olası değil ama galiba o itinalı bakıştan ‘içimizdeki hayvanlara yazık ediyoruz’ gibi bir mana damlası suretimize konuyor..
meğerse “görüş” günümüz,kısmet bugüneymiş diye not düşüyoruz iç sayfalarımıza..
“ sen bizim tıpkımızsın ey can
-amma yaptın, dedi
O da ne demek?
Şu gördüklerin hep ben’im
-Yoksa, dedim, sen o musun?
Sus dedi, Sessiz ol
Benim ne olduğum dedi, dile gelmez.
-Öyleyse, sana dilsiz, dudaksız konuşan biri işte…”- Rumi

Kuzgun Acar’la, yapıtlarıyla dilsiz, dudaksız konuşmak gerek,
Sen ey temaşa sekisinde bekleyen varlık,
durma yine konuş onunla:
hoş geldin sevgili Kuzgun Acar’ımız..hoş geldin. ”

Cavit Mukaddes
18.03.2010-İstanbul


Borges Defteri’nden Önemli Not: Yapıtı hepimizle paylaşan Ertel ailesine ve özellikle Sn. Murat Ertel’e (Babazula Müzik grubundan) teşekkür ediyoruz. Murat beyin verdiği bilgilere göre Kuzgun Acar adına girişilecek bir müze oluşturma çabalarına bu çok önemli yapıtı bağışlayarak katkıda bulunmak istediklerini bildirdiler, bilgiyi sanat ortamımızla paylaşmayı uygun gördük. Son müzayede işleminde 22 Kuzun Acar yapıtını satın alan koleksiyon sahibine(kim-kimler olduğunu henüz bilmiyoruz???- bu da başka bir garabet) buradan duyurulur. Kalcı ve bu ülkenin gelmiş geçmiş en büyük heykel sanatçılarından birine karşı bir kez, sadece bir kez “ahde vefa” diyerek ve yaşadığı sürece uğradığı haksızlıklar ve göğüslediği onca acıyı az biraz kavrayarak ve hatta akla ve de insafa yakışacak biçimde onun adına ve ona yakışacak nihai adımın atılması (Kuzgun Acar Müzesi) sanat tarihimiz, gelecek kuşaklar adına düşünmemiz gereken en yaşamsal alanlardan bir tanesidir. Kuzgun Acar gibi dünya heykel sanatında kendine özgü yeri olan bir sanatçı bu devasa ve meçhul dağınıklığı asla ve asla hak etmiyor.
Herkesi duyarlılığa davet ediyoruz.
Ama en çok 22 Kuzgun Acar yapıtını haraç-mezat akçe uğruna feda edenlere sitem ediyoruz.
Sanki “başka” bir yaklaşım tarzı hiç yoktu, üstelik bunu kime karşı yaptılar? Hiç farkındalar mı?

Evvel Fanzin’den Önemli Not: İşbu yazı Borges Defteri‘nden alıntılanmıştır. Cavit Mukaddes’in işaret ettiklerini etimizde ve kanımızda hissettik! Katılıyoruz! Kuzgun Acar ve sanatı yıllarboyu araştırılacak ve incelenecek derinliktedir, önemdedir. Kuzgun Acar, bir denizaltıdır. Sıkı yontucu Kuzgun Acar’ın devrimci tiyatro için yarattığı masklar, sanat kâhyalarının veya sanat hamilerinin toplu fotoğraflarına hapsedilemez!

Şu sözleri herkes aklına mıhlasın:

“Kuzgun Acar gibi dünya heykel sanatında ‘sıkı’ yeri olan bir sanatçı bu devasa ve meçhul dağınıklığı asla ve asla hak etmiyor!”
“Herkesi -ayağa kalkarak- Kuzgun Acar’ın eserleri konusunda duyarlılığa ve haklılığın inadına davet ediyoruz!”
“22 Kuzgun Acar yapıtını haraç-mezat akçe uğruna feda edenlere ya da bu eserleri sanat kâhyalarının veya sanat hamilerinin toplu fotoğraflarına dahil edenlere sonsuz karşıyız!”

***

Kuzgun Acar’ın eserlerinin satışıyla ilgili olarak şu adreslere de ayrıca bakınız:

http://zaferyal.kuzeyyildizi.com/blog/?p=2277

http://zaferyal.kuzeyyildizi.com/blog/?p=2247

*

Mar
19
2010
0

“Sıcak Nal” değil o, Sıcak Mal!

Gözümüzden kaçtı sanılmasın diyedir:

Edebiyat kabzımalları için yeni bir mamül geliştirilmiş:  “Sıcak Nal” adında bir dergi… Artık bu numaraları kimse yemez! Sizin o “sıcak nal” adını dikişlediğiniz derginin gerçek adı “Sıcak Mal”dır.

Dr. Erdoğan Kul’un çağrışımıyla ve ortaklaşa olarak bir kez daha tekrar etmekte fayda var:

“Artık bu numaraları ve çürük malları kimse yemez. Edebiyat kâhyalığı ve kabzımallığı yolundaki enstrümanlarınızın yüzü ve adı eskidi. Meyve sepetindeki bir çürük meyve diğerlerini de çürüttü. Biliyoruz.  Şimdi, yeni paçavralarla eski çürükleri satmak, yeni dergi ayaklarıyla “insan yemlemek ya da sessizlik suikasti yapmak” istiyorsunuz. Çürütecek yeni meyve sepetlerinde yeni meyveler arıyorsunuz. Siz,  haksızlıkların ve liyakatsizliklerin “sonsuz arsızlık” türevindeki egemenliğisiniz. O cürufsunuz. Biz de size ayar veren “haklılığın inadı”yız. Biz yana yana yazarız ve yaza yaza yanarız. Siz ise yan yana, dizi dizi, halay halay oluşmuş yöntemli gaddarlığınızla iyiliği, saflığı, sahiciliği ve vicdan sahibi olanların vicdanını çürütürsünüz. ”

Bu sıcak nal/mal geyiği üzerine söyleyecek şundan başka bir şeyim yoktur: “Herkese nacizane tavsiyem, bu çürük malları yememeleridir, okumamalarıdır, çürümemeleridir”

Sahicilikle
Zafer Yalçınpınar

Mar
19
2010
0

Sergi: “3 LOKMA; Cins/Rad/Lakormis”

Cins / Rad / Lakormis

19 Mart-13 Nisan 2010
6:45 gram

kadife sok. no.10/2
Kadıköy, İstanbul

Facebook Etkinlik Bağlantısı:  http://www.facebook.com/event.php?eid=393537916578

Mar
18
2010
0

Ionesco’nun Kırıntıları

Eugene Ionesco’nun notlarından bir bölüme http://zaferyal.kuzeyyildizi.com/ionescodefter.jpg adresinden ulaşabilirsiniz. Argos Dergisi’nin 17. sayısında yayımlanan işbu fragmanları Yaşar İlksavaş çevirmiş…

Mar
18
2010
0

Güneş Taşı (Octavio Paz)

(…)
sürdürmek isterim, öteye gitmek, yapamam;
an dağıtır kendini pek çok şeye,
düş görmeyen taşın düşlerini yaşadım
ve yılların düşleri dibindeki taşlar arasında
işittim tutsak kanımın şarkısını,
bir ışık ihtarıyla şarkı söyledi deniz,
ve teker teker yol verdi engeller,
bütün kapılar yıkıldı teker teker,
güneş bir giriş açmıştı alnıma, zorla
açmıştı kapalı gözkapaklarımı sonunda,
çözmüştü kundaklanmış varlığımın giysisini,
beni kendimden sökmüştü, ayırmıştı
hayvan uykumdan yüzyıllarca taş
ve yansımalar büyüsü diriltmişti yeniden
billur bir söğüdü, sudan bir kavağı
rüzgârda eğilen bir fıskiye sütununu,
kökleri sağlam ama danseden ağacı,
kıvrılarak giden ırmağın yolunu değiştiren
ilerleyen ve geri çekilen, çevresini dolanan,
sonunda varan:

Octavio Paz, 1957
“Güneş Taşı”, Çev: Ali Cengizkan, İyi Şeyler, 1993, s.17

Mar
17
2010
0

Walter Benjamin üzerine… (Suut Kemal Angı)

Hakikatin Derin Akustiği İçinde Şiirsel Algıya Kalan Uçucu Miras: Walter Benjamin… Suut Kemal Angı’nın kaleme aldığı ve Ussuz‘da yayımlanan “özel” yazıya aşağıdaki adresten ulaşabilirsiniz:
http://www.ussuz.com/2010/03/hakikatin-derin-akustigi-icinde-siirsel-algiya-kalan-ucucu-miras-walter-benjamin

Mar
17
2010
0

Çizgi Roman Klasikler, filan…

Karga Mecmua‘nın 35. sayısında, şu an popülerleşen çizgiromanlaşmış klasikler meselesi üzerine ufak bir beyanat vermiştik… Bu kısa beyanata  http://www.kargamecmua.org/?d=34,30,18 adresinden ulaşabilirsiniz.

Mar
17
2010
0
Mar
17
2010
0

Deha üzerine…

Aslında dehanın, zamanın yüzyıl ilerisinde olduğunun söylenmemesi gerekirdi. Bunu duymak insanları öfkelendirdi ve onların dâhiliğine karşı çıkmalarına yol açtı. Ayrıca birtakım delilerin üremesine neden olup, onlara destek verdi. Üstelik, bu söylenmiş olan doğru da değil, en azından bütünü doğru değil; çünkü asıl dâhilerdir ki, zamanlarının ruhunu, istemeseler ve bilincinde olmasalar bile, temsil ederler. Ortalama insanın zamanının yüzyıl gerisinde olduğunu söylemek, belki daha doğru ve daha eğitici olurdu.

Robert Musil
(Argos Dergisi, No:17,  Çev: Ahmet Cemal, 1990, s.64  )

Mar
17
2010
0

Uyku, Gece (Maurice Blanchot)

Maurice Blanchot’un  “Uyku, Gece” adlı deneme yazısına http://zaferyal.kuzeyyildizi.com/geceblanchot.jpg adresinden ulaşabilirsiniz. Berran Gelgün’ün çevirdiği bu deneme, Argos Dergisi’nin 1989’da yayımlanan 16. sayısında yer almıştır.

Mar
16
2010
2

Üzgün Bir Sesle: Kuzgun Acar…

Borges Defteri‘nden Sufi, Kuzgun Acar’ın masklarının satışının ardından aşağıdaki yazıyı kaleme almıştır:

ÜZGÜN BİR SESLE: Kuzgun Acar..

Kibele Sanat Galerisi 2004 yılında Türkiye’nin en önemli heykel sanatçısı Kuzgun Acar’ı kapsamlı bir retrospektif sergiyle anmıştı. Sergi birçok özel koleksiyondan toplanan eserlerle gerçekleşmişti. Elim, canhıraş ölümünden sonra kendi yurdunda kapsamlı sunumlardan birisi idi söz konusu sergi. Gönül isterdi ki o yapıtların tümü onun adına ve sanatına yakışır bir müzede sürekli sergilenme, ulaşılma olanağına kavuşabilseydi.
1976 yılında kendi atölyesinde çalıştığı sırada insanın kalbini burkan bir kaza sonucu hayatını kaybeden bu değerli sanatçımızın tüm yapıtlarını izleme, görme olanağımız ne yazık ki pek yok. Bu gidişle asla olmayacak. Çünkü gözünü, kulağını kar, para, müzayedelerde bayrak kaldırma savaşına kaptıran ve konunun sadece kar-ziyan kısmıyla ilgilenen bir kısım sanat simsarının bazı önemli yapıtlar üzerine yine “genelde” kar-zarar dengesi uğruna “sahiplenme-hapsetme” tutkusuyla “çullanmaları” buna engel olmayı sürdürecek. Çünkü piyasa serbesttir ve serbest piyasada tahvilleşmeye nesne olarak ne yazık ki sanat yapıtını da bulaştırmış sermayenin kirli ruhu, bu iç kanama durumu (elbet ki dünya ölçeğinde alışkanlık-bağışıklık kazanılmış bir durumdur sadece bizde değil) nasıl okunmalıdır? Doğru olan bu mudur? Biraz daha “kar” uğruna nasıl haraç-mezat ve ulu orta satışa sunulabilir bu koleksiyon? Yoksa bir şeylerin bir yerlerde yanlış gittiğini mi gösteriyor? 22 Adet Kuzgun Acar yapıtını satın almaları için direkt her hangi bir özel müzeye teklif götürüldü mü? Bu koleksiyon hangi koşullarda oluşmuş ve karşılığında tek kuruş bile talep etmeyen Kuzgun Acar gibi bir sanatçıya ve yapıtların bütünlüğünü koruması açısından indirilmiş büyük darbedir! Bir Kuzgun Acar sevdalısı olarak zihin karışıklığı diyemem ama bir çeşit akıl tutukluğu yaşıyorum(bu durumları görünce). Bu faili malum durumun bana bıraktığı armağan sözcükler ise “gaga”, “makas”, “yırtıcı”, “dalga”, “ağ” oluyor istem dışı. Yapıtlarıyla 1962 yılında Paris Modern Sanatlar Müzesinin davetlisi olarak sergi açan ve terim yerindeyse bu efsane müzenin tozunu ta o yıllarda attıran sanatçının bir yapıtı ve iki deseni Paris Modern Sanatlar müzesi tarafından satın alınır, hala heykel bölümünde itinayla sergileniyorlar. Ama siz şu bulunduğumuz toprakların o yıllardaki sanat anlayışı, kavrayışına bakınız ki kendi yurdunda açlıktan ölmemek için 60’lı yıllarda balıkçılık yaparak yaşama tutunur, direnir Kuzgun Acar.
Geçen yüzyıl dahil, Paris Roden Müzesinde bütün bu coğrafyadan o müzede kişisel heykel sergisi açan tek kişi Kuzgun Acar’dır ikinci bir sanatçı yoktur, olmamıştır(yıl 1966), oysa kendi yurdunda, Anadolu topraklarının çorak olmaması, toprak erozyonu sorununu ta o yıllarda duyarlılıkla gündeme taşıyan devasa bir yapıtı Ankara’nın Emek İş Hanı’nın duvarından parçalanarak indirilir ve depolara kaldırılır, daha sonra hurda olarak satılır. Şimdi neyin günahını çıkarıyoruz? Biçilen müzayede fiyatıyla vicdan mı paklıyoruz yoksa kendi kadim vurdum duymazlığımızı mı örtmeye çalışıyoruz?
Kuzgun Acar’a bu günlerde müzayede kataloglarında biçilen, gösterilen “değerler” onun derin kişiliği, yüksek sanat tutkusunun yanı başında bir sinek vızıltısı bile olamayacağını bilerek bu kabus sahnesini es geçip bir kenarda tutmamız olası değil. Kuzgun Acar yaşadığı sürece sokağın ruhuna seslenen onu sahiplenen, önemseyen bir sanatçıydı. Yaşamın kıyısına itilen, çürümeye yüz tutan ve ya hurdaya çıkartılan nesneler onun sihirli ellerinde, yaratıcı dünyasında sonsuzluğu sınadılar, yeniden ama bu kez görkemli bir “varlık” olarak toprağı, gökyüzünü kucakladılar.
Maskeleri ve tüm heykellerinde yeniliği arayan ve kendine özgü üslubuyla çevresindeki tüm nesneleri, var oluş biçimlerini yorumlayan, değerler katan, düşleyen Kuzgun Acar 1961 yılında Türk heykel sanatına yurt dışında bugüne kadar kazanılmış en büyük ödülü armağan eder ve Paris Uluslararası Sanatçılar Bienali’nde birincilik ödülünü kazanır. Acar heykelin yanı sıra sinema ve tiyatro ile de yakından ilgilendi.
1967-68 yıllarında politik sokak tiyatroları için masklar yapan sanatçı, sokak sanatını-sanatçısını her hangi bir maddi kaygı gütmeden içtenlikle destekledi sanat’ın gür sesini bir bütün olarak sokağa ve halka ulaştırmak için onca çaba harcayan Kuzgun Acar o yapıtların severek çevresine hediye ettiğini biliyoruz ama o muhteşem yapıtların günün birinde pusuya yatmış sanat simsarlarının elinde bir kar-zarar nesnesine dönüşeceğini ve olanaksızlar yüzünden, gerekli güvenlik tedbirlerinden yoksun bir atölyede canı pahasına yarattığı ve canından çok sevdiği yapıtlarının acımasızca ve sokaktan, halkından esirgenerek sermaye çarkına takılacağını bilseydi tavrı ne olurdu acaba? Belki de bu üzücü öykü bütün bir sanat tarihinin öyküsüdür, ama yapıtları, geriye bıraktığı eserlerin sayısı sınırlı olan önemli sanatçılarımız için bir tedbir gerekmez mi?
Özel müzelerimize kendi bünyelerinde her an büyük bir tutkuyla ve yeni bir dekorasyonla genişlettikleri denize nazır restoran alanlarından başka çok önemli görevleri olduğunu kim anımsatacak? Gelecek kuşaklar adına yapabilecekleri hiçbir şey yok mu?
1974 yılında Mehmet Ulusoy’un Paris’te kurduğu “Özgürlük Tiyatrosu”nda sahnelediği Brecht’in ‘Kafkas Tebeşir Dairesi’ oyununda kullanılan maskları orijinal yorumlarla, savaş döneminden kalma eski çelik ve lastik malzemeleri kullanarak hazırlayan Kuzgun Acar’ın malzeme seçimi duyarlılığının sınırsızlığına götürür insanı.
Onun sanat’ı, yapıtları üzerine derinlemesine ve derli toplu bir irdeleme, yorumlama kitabı bildiğim kadarıyla daha yayınlanmadı, yapıtları hakkında bilinenler-bilinmeyenler denkleminde devasa bir alan hala meraklısını bekliyor.
Murat Ural’ın titizlikle yeniden kaleme aldığı biyografik şeması övgüye değerdir, ama bu biyografik irdeleme yapıtlarına karşı amaçlanan analitik yaklaşımlardan çok uzaktır.
Sıra dışı bir hayatın bilinmeyen girdisi, çıktısı, içsel med-cezirleri, başarıları, hayal kırıklıkları, beklentileri ve bir kelebek ömrüne sığdırılan bunca müthiş yapıtlar!
Onun yapıtlarını izlerken gözleriniz değil sanki yüreğinizi “görüyor” her şeyi.
Kuzgun Acar 3000 yıl öncesinden bu kentin her köşe bucağından bizlere seslenen İstanbul Heykel Atölyelerinin yılmaz Ustası gibi demire, çeliğe, bronza, doğaya, boşluğa, yokluğa fısıldayanlarla beraber binlerce yıllık bir tutku masalını sessizce bizlere aktarır. Açıkçası kurulan Kuzgun Acar para-pul-pazar tezgahı yüreğimi sızlatıyor, sızlattığı için yazma ihtiyacı duydum. Yoksa hepimiz biliyoruz J.M’nin deyimiyle “bu piyasada “satıcı” olmak ilk önce onu yaratanı derinden yaralamıştır, tarifsiz acılara boğmuştur.”
(“İnsanlar çoğu kez ellerinde olmayan nedenlerden dolayı hiçbir şey yapamama durumunda kalırlar. Kimbilir hangi korkunç, çok korkunç kafesin içine hapsolmuşlardır. Kurtuluş da var bir yerlerde, biliyorum, geç kalmış bir kurtuluş. Haklı ya da haksız yere yok edilmiş bir iyi ad, yoksulluk, yazgının oyunları, felaketler..İnsanları hapseden şeyler bunlar işte”-Vincent Van Gogh-Mektuplar)..
Evet, işte “ellerini sıkı sıkı sıkarak” kardeşi Theo’ya veda eden Van Gogh gibi yaşamı, zor koşullarını yeryüzünün Anadolu koordinatından selamlayan Kuzgun Acar, caddelerin, sokakların eliyle halkını selamlamaya devam edecek. O, atölyesindeki infilak anında her zerresini bu topraklara serpiştirdi, bunu biliyordu..
Pablo Neruda’nın dediği gibi: “hayranım denizcilerin sevdasına, söz verirler, ama dönmezler bir daha”, balıkçı dost, deniz dostu bir Kuzgun “gel de duyma geceyi”.. şimdi! Ruhunu Gökyüzü, yüzünü uçsuz bucaksız deniz ve yeryüzü tutuyor..rahat uyu!

Sufi.

Mar
16
2010
0

Kuzgun Acar’ın Maskları Satıldı!

Demek ki  zamanında,  devrimci tiyatro adına, Mehmet Ulusoy’un Özgürlük Tiyatrosu’nda sergilenen, Brecht’in ünlü Kafkas Tebeşir Dairesi adlı oyunu kapsamında,  mimiklerini kullanmakta zorluk çeken amatör tiyatro oyuncularını desteklemek adına Kuzgun Acar’ın tasarladığı masklar bugün 490000TL ediyormuş!

Böylesi bir çelişkiye ne desem boş!

Sonuçta, Kuzgun Acar’ın maskları satılmış. 16 Mart 2010 tarihli  Cumhuriyet Gazetesi’nden satışa ilişkin kupür aşağıdadır:

***

14 Mart 2010 tarihli  Cumhuriyet Gazetesi’nden Kuzgun Acar’ın masklarının satışına ilişkin bir kupür;

Mar
15
2010
0

Şiirin Belirlenmesi (Boris Pasternak)

Bu, yalçınlardan dökülen ıslık,
Bu, çıtırtısı sıkışan buzların,
Bu, yaprağı donduran gecedir,
Bu, düellosu iki bülbülün.
(…)
Tahtalardan daha yassı suda bunaltı.
Çöktü kızılağaç kütleleriyle gökkubbe,
Bu yıldızlara yakışır gülünse kahkahalarla,
Hah, işte sağır bir yer şimdi evren.

Boris Pasternak
“Kızkardeşim Hayat”, Çev: Azer Yaran, İyi Şeyler, 1993, s. 15

Mar
15
2010
0

İkamete Memur

Hani Nâzım’ın dizeleri vardır: Bileklerine takılan kelepçeyi altın bilezik sayıp taşımış ya… Bizimki biraz başka… Her şey bir yana, kelepçelerimiz bilezik değil, olsa olsa birer yüzüktü. Değil mi ki Hamdi Bey dostumuz, bize nedense başparmak kelepçesi taktırmayı daha uygun bulmuştu: Ortaçağdan kalma, çapraşık demir taklavatlı bir şey. Kuramsal bir sanat türü ürün sanıp, Hilton müzayede salonunda bugün, bu kelepçe cinsine, heykel niyetine yüksek para yatıracak sanatseverler çıkar mutlaka. Tasavvur buyurun efendim, insanın iki başparmağını sırt sırta sımsıkı bitiştiren, müzelik, acayip, koca vidalı bir makineydi bizim kelepçeler. (…)
Mecitözü küçük ama şirin. Topu topu üç beş dükkân, birkaç ev, karakol, şu bu…Şükrü’nün kahvesinde Mecitözü’nün önde gelenleriyle tanışıyoruz artık. “Geçmiş olsun”a geliyorlar hepsi, sürgünlüğüm, sürgünlüğümün nedeni umurlarında değil. Çabucak farkına varıyorum ki, “ikamete memur” olmam bir çeşit erdem, ressamlıktan “terfi” edip, saygıdeğer sürgün “pâyesine” yükselmişim bilmeden.

Abidin Dino
“Kızılbaş Günlerim”, Sel Yay. Geceyarısı Kitapları, 2001, s.15

Mar
15
2010
0

Valleys Of Neptune

Ölümünün üzerinden 40 yıl geçen Jimi Hendrix’in yayınlanmamış parçaları, bir albümde toplanıyor.

8 Mart’ta raflardaki yerini alması beklenen albümde “Valleys Of Neptune”, “Sunshine Of Your Love” ve “Bleeding Heart” gibi parçalar bulunuyor.

Albümde 1968-1970 arasında Londra ve Birleşik Devletler’de çeşitli stüdyolarda kaydedilen parçalar olacak. Jimi Hendrix’in üvey kız kardeşi Janie Hendrix bu albümün “Jimi’nin kayıt sürecindeki ustalığını gösterdiğini ve onun bir gitarist olduğu kadar bir kayıt mucidi” olduğunu göstereceğini söylüyor.

Bkz: http://www.garaj.org/haber/25506/yeni-album-jimi-hendrix-valleys-of-neptune

Mar
15
2010
0

Konser/Albüm: “ACİL SERVİS”

Temelleri 1992 yılına dayanan Acil Servis, ‘Dur Bekle’ adını taşıyan yeni albümünün çıkmasıyla beraber ilk kez 17 Mart Çarşamba akşamı İstanbul Jolly Joker Balans sahnesinde dinleyenleriyle buluşacak.

Vokalde Ertan Kızıltan, gitarlarda Emre Karabulut ve Orhan Yolsal, basta Çetin Güney ve davulda Soner Doğanca’dan oluşan orjinal kadrosunu ilk çıktığı günden bu yana koruyan grup, Jolly Joker Balans’ta vereceği konserde; ilk kez dinleyicisiyle buluşacak şarkılarının yanı sıra, kendini rock müzik severlerle tanıştıran şarkılarını da dinleyicisiyle paylaşacak.

Bilet için; http://www.biletix.com/event.htm?id=LLBD4

Written by in: Duyurular, Tartışmalar | Etiketler:
Mar
15
2010
0

Deniz

“Deniz, ehil bir kasaptır.”

Duygu Güles

Mar
15
2010
0

Gerçeklik…

“Gerçeklik? Yığınların yellenmesi.”

Samuel Beckett
(Dünya ve Pantolon’dan…)

Mar
14
2010
0

Eski Ezgiyi Yeniye…

çok zorlu bir yerden devraldık
bu eski ezgiyi yeniye
kollarımız uzadı gözlerimiz yer değiştirdi
büyüdü omuzlarımız dizlerimiz
ve kalblerimiz delik delik
böylece birbirimize kanatlanıp
hiç duyulmamış o çalgıya evrildik

bir kaşık oltasını göndere çektik.

(…)

Hamiş: Şiirin devamına http://zaferyal.kuzeyyildizi.com/s79.html adresinden ulaşabilirsiniz.

Mar
13
2010
1

Sanatın İnsan(sız)laştırılması

(…)Şimdi dikkat buyrulsun: Bu noktayı iyice aydınlatmamızda yarar var. Sanat yapıtının kimi zaman gönderme yaptığı ya da sunduğu insani olaylar karşısında mutlu olmak ya da üzülmek, gerçek sanatsal zevkten çok ayrı bir şeydir. (…)
Pek basit bir bakış açısı sorunudur bu. Bir cismi görebilmez için görme aygıtımızı belli bir biçimde ayarlamamız gerekir. Eğer görüş ayarımız yerli yerinde değilse, cismi doğru dürüst göremeyiz ya da tümüyle gözden kaçırırız. Okur bir pencere camının ardından bir bahçeye baktığımızı düşünsün. Gözlerimiz öyle uyarlanmıştır ki, görüş açımız camda durmayarak ötesine geçer, dalları, çiçekleri kucaklar. Bakışımızın hedefi bahçe olduğundan, görüş açımız ona yöneliktir,, camı hiç görmeyiz. (…) Ama sonra bir çaba gösterip bahçeyi seyretmekten vazgeçerek bakışlarımızı camda toplayabiliriz. O zaman bahçe gözümüzden kaybolur, ancak cama yapışmış gibi duran bazı karışık renk lekeleri görürüz. (…)
Geleneksel tabloda yer alan nesnelerle birlikte yaşamayı hayal edebiliriz. Bir alay İngiliz Gioconda’ya âşık olmuşlardır. Oysa yeni tabloda gösterilen şeylerle birlikte yaşamak olanaksızdır: Ressam onlardan yaşanmış gerçek görünümü çekip alırken, bizi alıştığımız dünyaya iletebilecek köprüyü yıkmış, gemileri yakmıştır. (…) Önceden  hiç hazırlığımız yokken, alışkın olduğumuz o nesneleri yaşayışımızdan farklı bir tutum oluşturuvermek durumunda kalırız; alışılmadık figürlere uygun düşecek yepyeni davranışlar yaratmamız gerekir. İşte o yeni yaşam, önce doğal yaşamımızı silip yok ettikten sonra icat ettiğimiz o yaşam, sanatı anlamanın ve zevkine varmanın ta kendisidir. Duygudan ve tutkudan yoksun değildir, ancak hiç kuşkusuz, o duygular ve tutkular bizim ilk ve insani yaşamımızın doğasını kaplayan ruhsal bitki örtüsünden çok ayrı bir bitki topluluğundandırlar. O nesne-ötesi şeylerin bizim içimizdeki sanatçıda uyandırdıkları ikincil coşkulardır.(Ultraismo’lardır.)(…)
Halk kitleleri sanır ki gerçeklerden kaçmak kolay şeydir, oysa dünyanın en güç işidir.(…) “Doğal”ın kopyası olmayan, yine de belli bir tözlüğü bulunan bir şeyi yapılandırmak sanatçıya çok yüce bir yeteneğin bağışlanmış olmasını gerektirir. (…) Eğer sınırlarını genişletme yolunda müthiş bir atılımla şahlanması olmasa, yaşamın pek önemi kalmazdı. (…)
Geçen yüzyılda şair olmayı isteyen ilk kişi Mallarmé oldu. Kendi söylediğine göre, “doğal gereçleri yadsıdı” ve insani hayvan ve bitki topluluğundan ayrı, ufak lirik nesneler oluşturdu. (…) Eğer bir kadından söz ediliyorsa o “hiçbir kadın”dı, eğer bir saat çalarsa “kadranda yer almayan saat”ti. (…) Ancak tek bir şey: gözden silinmek, buhar olup uçmak, lirik girişimin gerçek başkişileri olan sözcükleri havada tutan, kimin olduğu belirsiz bir sese dönüşüp yok olmak. O kimin olduğu bilinmeyen, dizesinin sesçil tabanından başka bir şey olmayan mutlak ses, çevresindeki insandan kendini soyutlamayı bilen şairin sesidir. (…)
Günümüzde şiir, eğretilemelerin yüksek cebiridir.
Eğretileme herhalde insanoğlunun elinde tutuğu en verimli güç olmalı. Etkisinin büyüklüğü neredeyse mucizeye yaklaşır ve tıpkı hastasının karnında neşter unutan dalgın bir cerrah gibi, Tanrı’nın yarattıklarından birini biçimlendirirken içinde unutmuş olduğu  bir yaratıcılık gerecine benzer.
Tüm öteki güçler bizi gerçeğin, zaten varolanın içine tutsak ederler. Yapabileceğimizin en fazlası bazı şeyleri başka şeylere katmak ya da çıkarmaktır. Yalnızca eğretileme kaçış yolunu açar bize ve gerçekte varolan şeyler arasında düşsel kayalıklar yaratır, tüy gibi hafif adalar yeşertir. (…) Bu yakınlarda genç bir şairin yapıtlarında okudum, yıldırım bir marangoz cetveliymiş, kışın yaprakları dökülen ağaçlar da gökyüzünü temizlemek için birer süpürgeymişler. Lirik silah böylece doğal nesnelere karşı harekete geçiyor, ya yaralıyor onları, ya da öldürüyor.
(…) Yeni sanatın birbirinden en uzak görünen biçimlerini birleştiren bağlantı bu işte. Eğretilemeyle gerçekliğin ötesine geçerken de, gerçekliğin içinde dolanmak diye adlandırabileceğimiz biçimde de, dışavurulan şey hep o aynı olaydır: gerçeklerden uzaklaşma, gerçeklerden kaçış. Şiirsel yücelişin yerini, doğal bakış açısının düzeyinin altına iniş de alabilir. Gerçekliği doruğuna çıkarmak için onu nasıl aşmak gerektiğinin –bu iş için büyüteç elde, yaşantının mikroskopik olaylarını izlemek yeter- en iyi örnekleri Proust, Ramon Gomez de la Serna, Joyce’dur. (…)
Önceleri eğretileme bir gerçeğin çevresinde yer alıyordu; süsleme, çerçeve ya da koruyucu örtü gibiydi. Şimdi işler tersine dönmüştür: Eğretilemenin, şiir dışı ya da gerçek destek olmadan silinerek yapılmasına çalışılmakta, eğretilemenin kendisi şiirsel nesne’ye dönüştürülmek istenmektedir. Estetik sürecin böylesine teryüz edilişi bir tek eğretileme işlemine özgü değildir, tüm düzlemlerde, tüm olanaklarla gerçekleştirilmektedir, hatta bugün yapılmakta olan her türlü sanatın ağırlıklı eğilimler olarak genel çehresi durumuna gelmiştir.

José Ortega y Gasset
“La deshumanización del arte”

1925

Mar
12
2010
0

Wittgenstein ve Mimarlık (Erhan A. Balkan)

“mimar.ist” dergisinin 2003’te yayımlanan 9. sayısında yer alan “Wittgenstein ve Mimarlık” adlı yazıya http://zaferyal.kuzeyyildizi.com/wittvemimarlik.jpg adresinden ulaşabilirsiniz. İşbu inceleme yazısını Prof. Dr. Erhan A. Balkan kaleme almış…

Mar
12
2010
0

Oyun: Kristal Gece / Anne Frank’ın Hatıra Defteri

Bkz: http://cansufirinci.wordpress.com/2010/03/10/kristal-gece/

Kristal Gece// Anne Frank’ın Hatıra Defteri…
Prömiyer: 13 Mart C.tesi Saat: 19.30 Nâzım Hikmet Kültür Merkezi/Kadıköy
20 Mart C.tesi Saat:19.30 Nâzım Hikmet Kültür Merkezi/Kadıköy
2 Nisan Cuma Saat: 19.30 Kadıköy Sanat Tiyatrosu (KAST)

Mar
11
2010
0

Sığınak Hikâyeleri’nden; Mrs. Valley ve Şair Alvin (Feyyaz Kayacan)

Feyyaz Kayacan’ın 1962’de yayımlanan efsane kitabı Sığınak Hikâyeleri’nden “Şair Alvin” başlıklı bölüme http://zaferyal.kuzeyyildizi.com/siginakhikayeleri.jpg adresinden ulaşabilirsiniz.

Hamiş: Feyyaz Kayacan kimdir diyenler şu adrese bakabilirler;
http://mithatsarcan.blogspot.com/2008/10/feyyaz-kayacan.html

Powered by WordPress | Theme: Aeros 2.0 by TheBuckmaker.com