Kas
11
2009
0

Sait Faik’in Kişiliği ve Son Günleri

Milliyet Sanat Dergisi’nin 14 Mayıs 1979 tarihli 323. sayısında yer alan “Sait Faik’in Kişiliği ve Son Günleri” başlıklı yazıya https://zaferyalcinpinar.com/saitfaikozdemirasaf.jpg adresinden ulaşabilirsiniz. Yazıyı Özdemir Asaf kaleme almış…

Kas
10
2009
0

) 1881-193∞

) 1881-193∞

“Ya istiklal, ya ölüm!”

Kas
09
2009
0

İstanbul (1947)

İşte kurşun kubbeler şehri İstanbul’dasın
Havada kaçan bulutların hışırtısı
Karaköy çarşısından geçen tramvayların camlarına yağmur yağıyor
Yenicami Süleymaniye arkalarını kirli bir göğe vermişler
Hiç kımıldamıyorlar
Ayasofya elleriyle yüzünü kapamış bütün iştahıyla ağlıyor

İnsanlar sokak sokak çarşı çarşı ev ev
İnsanlar sırt sırta omuz omuza verip durmuşlar
Boyunları bükük
Yorgun asabi kederli kindar
Yığın yığın olmuşlar hepsi köprünün açılmasını bekliyor
Bir anda şehrin dört bucağına akacaklar
Bir anda iki ayrı kıtadaki insanlar gibi
Fatihliyle Beşiktaşlı sarmaş dolaş olacak

Sarı uzun yüzlü cesur işçiler
Dört köşe halinde veya dağınık bir şekilde durmuşlar
Hiç konuşmuyorlar
Benim onları birer birer çalıştıkları yerlere götürüp bıraktığım olmuştur
Hepsi dar kapanık yerlerde, sıkıntılı işlerde çalışırlar
Hepsi deli gibi severler yaşamayı
Bu en önde giden grup
Tophane’de Dikimevi’nde çalışır
Sekiz kızdır ancak üçü evlenmiştir
Bu saçları darmadağın asık suratlı delikanlılar
Kömür işçisidir
Bu üç kız, Beyoğlu’nda büyük bir mağazada tezgâhtar
Bunlar yol amelesidir
Bunlar vapur işçisi
Öbürleri duvarcı hamal ırgat kayıkçı
Hepsi bu gök altında sarmaş dolaş olmuş yürüyorlar

Dünyada işlerine giden insanları görmek kadar güzel bir şey yoktur
(Biliyorum artık akşama kadar onları hiç görmeyeceğim)

Durduğun yerden İstanbul köprüsü tramvayları mavnalarıyla sanki yürüyor
Bu sislerin ve bulutların arasından en sonra harekete geçen Kız Kulesi’dir
Kayıkların direkleri insanların üzerinde
Büyük bir bulut gelip durmuştur
İşte karın karına vermiş motorlardaki balıkların üstlerine yağmur yağıyor
Bir defa olsun akıllarına gelmemiştir
Gözleri pırıl pırıl balıkların
Bir İstanbul göğü altında ağlamak

Hepsi denizde geçen hayatlarını düşünüyorlar
Dokunsanız ağlayacaklardır

İstanbul açları tokları hastalarıyla aynı kıta üzerinde bulunuyor

N. İlhan Berk
İstanbul, 1947

Kas
09
2009
0

İlhan Berk’in Şiir Kitapları’nın Kapakları (1935-1978)

(N.) İlhan Berk’in 1935-1978 yılları arasında yayımlanan şiir kitaplarının kapak görüntülerine https://zaferyalcinpinar.com/1935nilhanberk1978.pdf adresinden ulaşabilirsiniz.

Kas
08
2009
0

Dünya kadar…

Yazar ile okur arasında tarih boyunca ustalıkla –yavaş yavaş- örülmüş yani  zamanla –zamanın getirdikleriyle- inşa edilmiş büyük bir duvar vardır. Bu büyük duvar “dünya” boyuncadır, yani etrafından dolaşmak, üzerinden atlamak ya da tünel kazıp diğer tarafa geçmek, diğer tarafa ulaşmak –yazar için de okur için de- mümkün değildir. Duvarın yüksekliği ve toprağın altındaki temelin derinliği okurun ya da yazarın boyunun milyarlarca katıdır. Hatta bu mesafeleri tanımlamak için “dünya kadar yüksektir” ya da “dünya kadar derindir” bile diyebiliriz…  Üstelik, duvarın yapımında “dünya” kadar horasan harcı kullanılmıştır.  Buna, bu sağlamlığa karşılık ne yazarın ne de okurun kendisinden ve kendi gözlerinden başka kullanacağı bir araç ya da donanım yoktur söz konusu “duvardan engel”i aşmak için…

Ancak, duvarda –bir elin üç parmağının sığabileceği- küçük boşluklar vardır. Yazar o küçük boşluklara yazar, yazacağını. Okur da o küçük boşluklardan okur, okuyacağını… Yazarın o boşlukları bulup, yazısını yazdığı kâğıdı o boşluklara bırakması, yerleştirmesi gerekir. Okurun da o boşlukları bulup oradaki kâğıda ulaşması gerekir.

Duvar dediğim şeyin “dünya kadar retorik” olduğunu, küçük boşlukların da “dünya kadar öz” olduğunu söylememe gerek var mı?

Yok.

Yani, dünya kadar yok!

Zafer Yalçınpınar
Karga Mecmua, Sayı: 31, Kasım 2009

Kas
08
2009
0

Dört Duvar

“Dört Duvar”, Zafer Yalçınpınar, 2009

*

Kas
07
2009
0

Flajole

(…) Sorun istediğinize. Her müzisyen size rahatlıkla doğrulayacaktır bir orkestranın her zaman için yönetmensiz edebileceğini, ama kontrabassız asla. Yüzyıllar boyunca yönetmensiz çalagelmiştir orkestralar. (…) Ve ben de size şurasını doğrulayabilirim ki biz bile zaman zaman yönetmeni iyice yandan ıskalayarak çalarız. Ya da üstünden atlayıp geçerek. Hatta bazen öyle bir atlarız ki kendi bile fark etmez. Bırakırız, o önündeki sopasını istediği gibi sallayadursun.
(…)
Varmak istediğim nokta, kontrabasın mutlak olarak ve fark atarak en önemli orkestra çalgısı olduğunu saptamak. Hiç de öyle belli etmez kendini.
Ama geri kalan bütün orkestranın, yönetmen de dahil, ayak basacağı o bütün esas düzeni kuran odur. Yani kontrabas, üzerinde bütün o eşsiz yapının yükseldiği temeldir, mecazi olarak. Bası çekin alın, Babil’deki diller kargaşasının dik alâsı çıkar ortaya, kimsenin ne diye müzik yaptığını bilmez olduğu bir Sodom.
(…)

En bas teli çalar.

… İşityor musunuz? Kalın mi. Tastamam 41,2 hertz, akordu doğruysa. Daha aşağı inen baslar da vardır. Kontra do’ya, hatta sub-kontra si’ye kadar. Ki bu da 30,9 hertz demektir. Ama bunun için beş telli bir alet gerekir. Benimkinin dört teli var. Beş teli kaldıramaz, paramparça olur.

(…)

Şimdi ben örneğin, sapın sonuna kadar gidersem, do-üç’e kadar çıkabilirim…
… evet, do-üç, üç-çizgili. Şimdi diyeceksiniz ki ‘Tamam’, çünkü sapın bittiği yerden ileride artık tellere basılamaz. Size öyle geliyor! Bakın…

Bir flajole çalar.

… ya şimdi?…

Daha yukarı çıkar.

… ya şimdi?…

Daha yukarı çıkar.

… Flajole. Yöntemin adı böyle. Parmağı değdirip gıdıklar gibi üst-armonikleri çıkarmak. Bunun fizik bakımından nasıl olduğunu açıklayamam şimdi size, çok uzaklaşırız konudan, orasını sonra kendiniz de ansiklopediden bulabilirsiniz. Önemli olan, teorik olarak o kadar yukarı çıkabilirim ki insan artık işitemez. Bir saniye…

İşitilemeyecek nitelikte bir ses çıkarır.

…İşittiniz mi? İşitemezsiniz bu kadarını. Görüyor musunuz? Ne olanaklar gizlidir bu çalgının içinde, teorik ve fiziksel yönden. Yalnız bunları ortaya çıkarmak olası değil, pratik ve de müziksel yönden. Üflemelilerde de farklı değildir bu. Hele hele insanlarda –yani simgesel olarak. Öyle insanlar tanıyorum ki içlerinde bütün bir evren gizlidir, ölçülmez boyutlarda bir şey. Ama ortaya çıkarmak olası değil. Dünyada değil. Burası antrparantez…
(…)

Patrick Süskind
“Kontrabas”, Çev: Tevfik Turan, Kıyı Yayınları, 1989, ss. 5-11

Kas
06
2009
0

1967’den 1988’e Kuzgun Acar’ın Türkiye Rölyefi

Kuzgun Acar’ın bazı eserleri tartışmalara sebep olmuş ve sökülüp depolara kaldırılmıştır; Ankara’da Emek İş Hanı’nın ön girişine Anadolu’nun çoraklaşma sonucu kaybettiği toprakları ifade etmek üzere 1966’da yaptığı büyük boyutlu metal Türkiye rölyefi yerinden kaldırıldı, depolarda bekletildikten sonra hurda olarak satıldığı yapılan araştırmalar sonucunda ortaya çıktı. (Kaynak: https://tr.wikipedia.org/wiki/Kuzgun_Acar)

Konuyla ilgili iki (1967,1988) gazete kupürü  aşağıda yer almaktadır:

***

***

Kuzgun Acar’ın diğer eserlerinden bazılarının başına da benzer şeyler geldi.

Metal-İş Gönen tesisleri için yaptığı heykel 1980 sonrasında sökülerek bir depoya kaldırıldı, 1997’de hatırlanarak depodan çıkarıldı ve yerine asıldı; 1975 Heykel Sempozyumu için 1940’lı yılların Antalya valisi Haşim İşcan anısına yaptığı dev el heykeli ise, bir süre sonra bir depoya kaldırılmış, uzun zaman sonra Antalya’nın girişinde bir kavşağa yerleştirildi. (…) Sanatçı, Marmara Adası’na konulması tasarlanan bir anıt hazırlamaya başladı (balıkçılarla ağ çeken bir Atatürk heykeli), ancak tamamlayamadı.Yarım kalan eserin nerde olduğu bilinmiyor. Acar, bir duvar rölyefi üzerinde çalışırken merdivenden düştü ve beyin kanamasını nedeniyle 4 Şubat 1976 günü 48 yaşında hayatını kaybetti. (Kaynak: https://tr.wikipedia.org/wiki/Kuzgun_Acar)

Kas
06
2009
0

‘Afrikalı bir büyücü’, ‘İstanbullu bir beyefendi’ ve ‘geçen yüzyıldan kalma bir nihilist’ti.

Bana göre Kuzgun, aynı zamanda ‘Afrikalı bir büyücü’, ‘İstanbullu bir beyefendi’ ve ‘geçen yüzyıldan kalma bir nihilist’ti. Rue Mosieur Le Prince’te bir otelin çatı katında, taraçayı çevreleyen alçak duvarın üstünde bir yandan kafes tellerine inanılmaz formlar verirken öbür yandan gazocağının üstünde mineler yapışını unutmam imkansız. Demir, tel, çivi, mika, sac yani genellikle bir hurdacıda rastlayabileceğiniz o sayısız hırtı pırtı ile kendi evrenine bir biçim veriyordu. Kuzgun için, ister Melquiades deyin ister Afrikalı bir büyücü.

Onat Kutlar
Milliyet Sanat Dergisi, Aralık 1988, Sayı: 205


Kas
05
2009
0

Jean Cocteau’dan İlhan Berk’e…

İlhan Berk’in 1953’te yayımlanan “Türkiye Şarkısı” adlı kitabında yer alan desendir. Desen, Jean Cocteau tarafından çizilmiştir.

*

Türkiye Şarkısı’nın Kapağı , 1953 (Kapak Resmi Fethi Karakaş’a aittir.)

Kas
05
2009
0
Kas
04
2009
0

İlhan Berk’in İmgeselliği ve Görüngüleri (Abidin Dino)

Milliyet Sanat Dergisi’nin 16 Nisan 1979 tarihli 319. sayısında, İlhan Berk’in imgeselliği, resimleri ve çizimleri üzerine Abidin Dino‘nun kaleme aldığı bir yazıya ulaştım. Yazıyı https://zaferyalcinpinar.com/ilhanberkvedino.jpg adresinden okuyabilirsiniz. (İlhan Berk’in poetikasının ve kişiliğinin görüngüsel ayrıntıları üzerine yazılan en önemli/sıkı/tutarlı yazı budur.)

***

Ayrıca bkz: İlhanberkiğne

Kas
03
2009
0

Puşt Ahali Tarifesi 2007-2009 İndeksi

Kasım 2007 – Eylül 2009 tarihleri arasında 19 sayı yayımlanan  “Puşt Ahali Tarifesi (P.A.T!)” adlı e-dergi’nin içerik indeksine https://zaferyalcinpinar.com/2007pat2009indeks.pdf adresinden ulaşabilirsiniz.

Hamiş: P.A.T!’ın tüm sayılarına ise  https://zaferyalcinpinar.com/pat.rar adresinden ulaşabilirsiniz.

Kas
03
2009
0

Michel Foucault’dan “İktidar” ve “Bilgi”

*

*

Foucault’nun kavramlarından:  “İktidar” ve “Bilgi”,  seçen ve çeviren;  Oruç Aruoba… Tan Dergisi’nin 1982’de yayımlanan Foucault özel sayısında yer alan bu çeviriye https://zaferyalcinpinar.com/iktidarvebilgi.jpg adresinden ulaşabilirsiniz.

Kas
03
2009
0

Kitle ve İktidar

Kedi, gücü, fareyi yakalamak, onu ele geçirmek, pençelerinin arasında tutmak ve nihai olarak da öldürmek için kullanır. Ama fareyle oynarken bir başka etken daha vardır.
Kedi farenin gitmesine izin verir, biraz kaçmasına, hatta arkasına dönmesine fırsat tanır; bu süre boyunca fare artık güce maruz değildir. Kedinin egemen olduğu uzam, fareye yaşattığı umut anları, bir yandan da bütün bu zaman zarfında onu yakından izlemeyi sürdürmesi ve onu yok etmeye gösterdiği ilgiyi ve yok etme niyetini asla elden bırakmaması; bunların hepsine, gerçek iktidar gövdesi ya da daha basit bir biçimde, iktidarın ta kendisi denebilir.

Elias Canetti
“Kitle ve İktidar”dan…

Kas
02
2009
0

KERİM ÇAPLI’YI UNUTMADIK!

2 Kasım 2004’te vefat eden sıkı davulcu Kerim Çaplı’yı unutmadık!

-Kerim Çaplı’nın hayat hikayesine www.kerimcapli.com adresinden ulaşabilirsiniz.

-Vefatının ardından Radikal Gazetesi’nde yayımlanan “Kayıp Yetenek” başlıklı yazıya https://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=cts&haberno=4021 adresinden ulaşabilirsiniz.

-Kerim Çaplı hakkında Karga Mecmua’da yayımlanan “Renkli Sağlam Uzun Aksak” adlı yazıya şu adresten ulaşabilirsiniz: https://zaferyalcinpinar.com/i16.html

-Kerim Çaplı’nın bir davul solosuna https://zaferyalcinpinar.com/kerimcaplimobydick.flv adresinden ulaşabilirsiniz.

Ayrıca bkz:  https://zaferyalcinpinar.com/blog/?p=501

*

Kerim Çaplı Band - Şarkı Listesi- 2001 (Kerim Çaplının kendi elyazısıyla...)

Kerim Çaplı Band’in Canlı Performans Şarkı Listesi, 2001

(Kerim Çaplı’nın kendi elyazısıyla…)

*

Kas
02
2009
0

Kaldırım Kenarı Çiçeği

Turgut Berkes’in Kerim Çaplı’ya ithaf ettiği Kaldırım Kenarı Çiçeği’nin videosudur…

Taife sıkı çalışmış.

Kas
02
2009
0

Saka Loncası (Zafer Yalçınpınar)

(…)
bize saka loncası derler
en yakın gökyüzü bizden geçer
(…)

Şiirin devamı için bkz:
https://zaferyalcinpinar.com/s74.html

Kas
02
2009
0

Haber: Kesintisiz “Yolda”

Bob Dylan’ın “Hayatımı değiştirdi; tıpkı herkesin hayatını değiştirdiği gibi,” dediği Jack Kerouac‘ın ‘Yolda’ adlı kitabı basılışının 50. yılı anısına ilk kez orijinal rulo haliyle yayınlandı.

(…)

Jack Kerouac’ın ‘Yolda’sı 1957 yılında Viking yayınevi tarafından basıldı. Kerouac’ın okurların gözünde artık efsaneleşmiş olan üç haftalık bir oturumda daktiloda yazdığı, halbuki aslında tasarlanması üç yılı bulan romanı, yazarın büyük uğraşları, tekrar tekrar elden geçirmeleri ve çıkarmalar yapmaları sonucunda basıldı.

Her ne kadar bir efsane haline gelmiş, pek çok insanın el kitabı olmuş olsa da, bu basılan Yolda, “uslanmış” bir Yolda idi. Çok ağır bir edisyondan geçirilmiş, bazı kısımları müstehcen bulunduğu gerekçesiyle sansürlenmiş, karakterlerin geçmişlerine dair önemli fikirler veren kısımlar çıkarılmış ve belki de önemlisi, paragraflara bölünmüştü ve Kerouac’ın romanın yüreği olarak gördüğü bazı yerler de parçalara ayrılmıştı.

(…)

Romanın 50. yılı olmasından dolayı Penguin, ‘Yolda’nın bu orijinal rulosunu neredeyse olduğu gibi, okunurluk açısından ufak tefek düzeltmeler dışında hiç değiştirmeden ve hatta yeri geldiğinde imla hatalarını bile koruyarak bastı. Tek paragraf halinde. Yolun kendisi gibi. Bu versiyonun ‘Yolda’nın hakiki versiyonu olduğunu iddia etmek ne kadar doğru olur, o tartışılır. Şurası kesin ki, bu metin, ‘Yolda’nın el değmemiş versiyonudur. Yeri geldiğinde çok dolaşan, yeri geldiğinde karakterlerin geçmişini daha çok dolduran, yeri geldiğinde aşırılıklarını daha fazla ortaya koyan bir ‘Yolda’dır.

(…)

Bkz: https://www.ntvmsnbc.com/id/25013759/

Kas
01
2009
0

Paul Verlaine’in Cenazesi

10 Ocak 1896’da, Quartier Latin mahallesinde yağmur altında bir tabut geçti. Ardında zamanın en ünlü kişileri vardı. Vachette meyhanesinin  patronu haykırdı: “Bu ayyaşın törenine Bakanlar da geldi ha!”. Bu cenaze töreni VERLAİNE içindi.
3 Ocak çarşamba günü Descartes sokağında Bayan Krantz’ın evinde ölmüştü. O, Krantz’ı biç sevmezdi. Bütün aşkı “kötü meleğim,,” dediği bir kaldırım kızı olan Esther’e karşıydı. Amansız bir sayrılığın pençesinde kıvranan VERLAİNE son gece yatağından düşmüştü. Bayan Krantz yerden kaldıramadı. Bütün bir geceyi yerde geçirdi. Bu yüzden sayrılığı daha da ağırlaştı ertesi gün. Esther son kez görmeye gelmişti onu. Kapıda Bayan Krantz ile kavgaya başladılar, istemiyordu Krantz, Esther’in girmesini. Yaşantısının son yılları bu iki kadının kıskançlıkları arasında geçmişti. Son soluğunda bile rahat bırakmıyorlardı VERLAİNE’i. Yalvarıyordu: “Susun. Çektiğim yetmiyor mu? Bırakın huzur içinde öleyim”. Montesquiou yaman bir söylev verdi Krantz’a: “Yüce bir görevi yerine getiriyorsunuz. Rolünüz ölümsüzdür. Büyük şaire özen gösteriniz!”
Akşam saat 7’de gözlerini yumdu VERLAİNE. Tören günü büyük bir şaşkınlığa uğradı bütün mahalle. Devrin en ünlü kişileri gelmişti cenaze törenine. Bu ne değişiklikti! Bütün bunlar bir sokak kadınının yanında yaşayan bu esrik insan için miydi?
Cenaze odadan çıkarılırken bağırmaya başladı Krantz: “VERLAİNE’in kutsal betiği çalınmış. Kim aldıysa versin, yoksa rezalet olur.” Sanat severlerden biri almıştı; ozandan bir anı saklamak için. Geri verdi. Bayan Krantz kilise töreninde bile uslu durmadı. Bu kez de Esther’in dua töreninde bulunmamasını istiyordu. Kiliseye girerse ölünün başında yaygarayı koparırım diyordu. Ona “VERLAİNE yalnız sizindi. Göreviniz yücedir. Ama şimdi ölünün kutsanması gerekir. Esther’in kiliseye girmesine engel olamazsınız. Kilisenin kapısı bütün insanlara açıktır” dediler. İster istemez sustu Krantz. Esther’in yüzü hüzün doluydu, karmakarışıktı. Düz, geniş, kapıyı gözeten, acıyla çarpılmış bir yüzdü bu. Yanında iki sokak kızı daha vardı. ‘Ah gözü yaşlı üç kaldırım çiçeği!
VERLAİNE’i toprağın kucağına verdiler. Esther mezarın üstüne eğildi: “VERLAİNE  bütün dostların orda!” diye haykırdı. Yüce bir çığlıktı bu. Görülüyordu, belliydi VERLAİNE’in onu neden, bu denli sevdiği. Bu çocuksu çığlıklarda derin, yüce bir büyü vardı.
Copee, Barres, Mallarme, Mendes ve Moreas birer konuşma yaptılar. En gerçek ve hazin söylevler ilerde Mallarme ve Claudel’in yapıtlarında yer alacaktır:
“Verlaine? Gizlendi şimdi otların arasına.”

Philipe Barres
Journal de France

Kas
01
2009
0

Ararenk

(…)
Ararengin peşindeyiz çünkü biz,
Rengin değil, ararengin sadece.
Ancak öyle sarmaş dolaş ederiz
Kavalı boruyla rüyayı düşle.

(…)

Paul  Verlaine

“Şiir Sanatı” adlı şiirinden…

Powered by WordPress | Theme: Aeros 2.0 by TheBuckmaker.com