Eyl
30
2009
0

ŞAKA (Cesare Zavattini)

Zavallılara çok güzel bir oyun öğretmek istiyorum.
Bir yabancının adımlarıyla merdivenleri çıkın (bu kez eve her zamankinden daha geç dönün) ve kapınızın önüne gelince zili çalın.
Karınız, peşinde çocuklarla size kapıyı açmak için koşacaktır. Geciktiğiniz için biraz sinirli, herkes acıkmış.
“Nerede kaldın?” diye sorar.
“İyi akşamlar, hanımefendi,” şapkanızı çıkartın ve ağırbaşlı bir hava takının. “Bay Zavattini evde mi?”
“Hadi, hadi et soğudu zaten…”
“Özür dilerim Bay Zavattini ile konuşmam gerekiyordu.”
“Tamam Cesare, her zaman oyun oynamak istersin…”
Kıpırdamayın ve, “Besbelli bir yanlışlık var. Özür dilerim Bayan…” deyin.
Karınız size doğru bir hamle yapacak ve dehşetten açılmış gözlerle bakacak. “Niye böyle yapıyorsun?”
Ciddi! Ciddi olun ve merdivenlerden inerken tekrarlayın: “Ben Bay Zavattini’yi arıyordum.”
Büyük bir sessizlik olacak. Sadece adımlarınızın seslerini duyacaksınız.
Çocuklarınız da donup kalmışlardır. Karınız size yetişir ve sarılır: “Cesare, Cesare…” Gözleri yaşlıdır, belki çocuklar da ağlamaya başlayacaklardır. Karınızın kollarından kibarca sıyrılın, mırıldanarak uzaklaşın: “Bir yanlışlık oldu, Bay Zevattini’yi arıyordum.”
Yirmi dakika sonra ıslık çalarak eve girin.
“Çok geç kaldım, çünkü şef…” ve hiçbir şey olmamışçasına bir yalan uydurun.
Nasıl, hoşunuza gitti mi? Benim bir arkadaşım oyunun yarısında ağlamaya koyuldu.

Cesare Zavattini
“Şaka”, Çeviren: Ferai Tınç, Nisan Dergisi, Sayı:5-1985

Eyl
29
2009
0
Eyl
28
2009
0

Kafka’nın Okunması (Maurice Blanchot)

1984’de Yazko Çeviri Dergisi’nin Kafka Özel Sayısı’nda yer alan “Kafkanın Okunması” adlı yazıya http://zaferyal.kuzeyyildizi.com/kafkaninokunmasi.jpg adresinden ulaşabilirsiniz. Maurice Blanchot’un yazısını Serdar Rifat Kırkoğlu çevirmiş…

Eyl
27
2009
0

Mısralara Bölünen

(…)
sesim çıkmıyor, duy bak

yutkunamadığım kelimeler, boğacak beni

sesim cılız, sesim aciz

ellerim kalbim kadar, içinde bir değil

çok çizgi

kalbi delik adamın aşk sızdırması aşikâr

zırhın paslanıyor, dokun bak

(…)

VERA WS (Zifir Fanzin Taifesi’nden…)

Eyl
27
2009
0

Gözümüzden kaçtı sanılmasın…

Gözümüzden kaçtı sanılmasın diyedir:

Gelen haberlere göre bizim Hz. Müptezel (Ali Enver Ercan) Eylül ayı itibariyle edebiyat kâhyalığına hız vermiş görünüyor. “Varlığ” dergisinde gençlerin şiirlerini “değerlendirme numarası”na geri dönmüş. Varlığ’daki sözkonusu çağrı metnini okumadım. (Zaten, ilkece 2006 yılından beri Varlığ Dergisi’ni okumuyorum.) Fakat, söylenenlere göre bizim Hz. Müptezel gene yapaylıklarla, kerametlerle ve belirgin çelişkilerle dolu bir metin yazmış. Metnin sonunda demiş ki “Kendisine değil de metnine önem verenler bize eser göndersin!”. Bu söylemden altı-yedi paragraf öncesinde de şöyle demiş: “Bize eser gönderenler mutlaka kısa yaşam öykülerini ve bir fotoğraflarını da göndersinler…”
Bu ne perhiz bu ne lahana! Yuh!
Herneyse, sonuçta, Hz. Müptezel, avanesi ya da halay takımı “Varlığ” dergisi üzerinden “yola devam” diyor… Gözümüzden kaçtı sanılmasın.

Hamiş: Hz. Müptezel’in kim olduğuna, neler yaptığına ve aramızdaki husumetin ayrıntılarına şu adresten ulaşılabiliyor: http://zaferyal.kuzeyyildizi.com/blog/?p=463

Eyl
27
2009
0

Beyoğlu Sahaf Festivali

Sahaf Festivali başladı…
Bkz:http://www.ntvmsnbc.com/id/25003778/

Eyl
26
2009
0

Kırık Taşlar’dan…

16/

Soğuk ısınır
sıcak soğur

Islak kurur
kuru ıslanır

39/

Nasıl saklansın insan
hiç batmayandan

51/

Bilgelik bir

Bilmek
her şeyin
her şeyle
yönetildiği
düşünceyi

117/

Altın arayanlar
çok kazıp
az bulurlar

131/

Karakter
insanın
kaderidir

132/

Kendimi aradım

(EPHESOSLU) HERAKLEITOS
Kırık Taşlar, Çev: Erdal Alova, Bordo Siyah Yayınları, 2003

Eyl
25
2009
0
Eyl
24
2009
0

Bana Ecevit’i Bağla… (Ayhan Bozkurt)

(…)
Söz Can Yücel’den açılınca yurtdışı anıları başlıyor Ece Baba’nın. Ben, Can Yücel ve Bülent Ecevit beyaz paçalı donlarla tenis oynardık. Herkes bize şaşkınlıkla bakardı. Gülüyor…
Evet, dönemin Başbakanı Bülent Ecevit… Aklımıza geliyor. Bana, Ecevit’i aramamı söylüyor.
Uzun uğraşlar sonunda ulaşıyorum Başbakanın danışmanlarına ve not bırakıyorum.
Aradan üç gün geçmiş… Hastane personeli çok rahatsız artık “bu huysuz ihtiyardan.” Sürekli bize kızıyorlar. Hastanenin parasını ödeyebilsek, hemen başka bir yere gideceğiz biz de zaten.
Ertesi gün…
Koridordan “Ece Ayhan Çağlar, telefon…” diye bağıran bir sesle irkildik ikimiz de. Görevli kadın telaşla odaya girdi, şaşkın. Kekeleyerek, “Başbakanlıktan” diyebildi ancak. Anlamıştım, Bülent Ecevit arıyordu. Koşarak çıktım odadan. Karşıdaki ses, “Sayın Başbakanımız Ece Ayhan Çağlar ile görüşecek” diyor.
Bu sırada Ece Ayhan tekerlekli sandalyeye oturtulmuş bana doğru geliyor. “Aloo, sesiyle heyecanlanıyorum. Efendim, Ece Bey şimdi geliyor, ben Ayhan” diyorum. “Tamam, evladım” diyor Bülent Ecevit.
Koridordaki herkesin şaşkın bakışları içinde Ece Ayhan telefonu alıyor. Başlıyor konuşmaya…
Düzeleceğini ve Çanakkale’ye döneceğini söylüyor. Ağrılarının olduğunu, ameliyatla işin çözüleceğini söylüyor. Sonra bir ara “pek sağlam yerim kalmadı” diyor.
Artık pek rahattık… Özel odaya geçtik. Her şey çok temiz, bize acayip bir ilgi ve alaka var.
Tavuklu pilavın biri gidiyor, öteki geliyor. Erkenden kalkıyoruz, anlatıyor, sürekli not tutuyorum…
Şiirin soru sorma, şiirin karşı duruş, şiirin illaki sesli okunan bir şey olmadığını öğreniyorum.
Ece Ayhan, sözcükleri bir duvar gibi örüyor dizelere…
Hastaneden yaklaşık 10–15 gün sonra ayrılıyoruz.
Ayrılacağımız gün bütün masrafların Bülent Ecevit tarafından ödendiğini öğreniyoruz.

Ayhan Bozkurt
11 Aralık 2008

Yazının tam metnine şu adresten ulaşabilirsiniz: http://www.odatv.com/K%C3%BClt%C3%BCr-Sanat/ece_ayhan_bana_bulent_eceviti_bagla-14223.html

Eyl
24
2009
0

KARGACA

Karga Mecmua‘da yayımlanan Zafer Yalçınpınar yazılarına aşağıdaki bağlantılardan/başlıklardan ulaşabilirsiniz:

*

İskorpit / Kerim Çaplı: Renkli Sağlam Uzun Aksak  /  Sıkı Gitarist: Yavuz Çetin /

Ortalamaya Geri Dönüş Çağrısı  /  Ev Yapımı Dil Yazısı /

Bu Adam Retorik Yapacak!Bir Kahraman Olarak “Sonsuzluk”  /

Kuzgun Acar’a İşaret Etmek…  /  Sait Faik’in Durumu / Yazmak  /  Kitap  /

“Para” Üzerine 10 Soru ve 1 Cevap  / Kırmızı Kırlangıç’ın Peşinde

*

Hamiş: Karga Mecmua’nın yayımlanmış tüm sayılarını http://www.kargamecmua.org adresinden okuyabilirsiniz. Ayrıca Karga Mecmua’nın web sitesinden geçmiş sayıların PDF versiyonları da indirilebilmektedir.

Eyl
23
2009
0

…kimsenin bir sözü yok. (Fernando Pessoa)

Sayısız insan yaşar içimizde,
Hissetsem de düşünsem de bilemem
Kim düşünür içimde kim hisseder.
Düşünceler ya da hisler için
Yalnızca sahneyim ben.

Ruhsa, birden fazla var bende.
Ben’se benden daha fazlası.
Herkes kayıtsız oysa
Yaşadığım hayata:
Susturuyorum onları,
Kendim konuşurken.

Hislerim, hissetmediklerim
Onlardan doğup da birbiriyle
Çelişenler. Farkına varmıyorum
Hiçbir şeyin yalnızca yaşıyorum ben,
Olmak istediğime kimsenin bir sözü yok.

Fernando Pessoa

Eyl
22
2009
0

1. Marmara Adası Tırmanış Şenliği

19-22 Eylül 2009 tarihleri arasında Yüksek İşler taifesi tarafından  1. Marmara Adası Tırmanış Şenliği gerçekleştirildi.

Bkz: http://www.marmaratirmanis.com

Written by in: Duyurular, Tartışmalar | Etiketler:
Eyl
20
2009
0

1971: Tutunamayanlar

*
***
*

Tutunamayanlar’ın 1971 yılında Sinan Yayınları tarafından yayımlanan ilk baskısının kapağıdır. Kapak resmi Sevin Seydi‘ye aittir. (Oğuz Atay, “Tehlikeli Oyunlar” ve “Tutunamayanlar” adlı kitaplarını “Sevin Seydi”ye ithaf etmiştir.)

Eyl
18
2009
0

“Canti Abimiz Asit Orhan’ı Kaybettik” (Murat Beşer)

Murat Beşer’in Orhan Atasoy hakkında kaleme aldığı “Canti Abimiz Asit Orhan’ı kaybettik” başlıklı yazıya http://zaferyal.kuzeyyildizi.com/asitorhan.jpg adresinden ulaşabilirsiniz.
Yazı bugünkü Cumhuriyet Gazetesi’nde yayımlanmıştır.

Eyl
17
2009
0

Orhan Atasoy vefat etti.

‘Gemiler’ şarkısıyla tanınan Orhan Atasoy yaşamını yitirdi. 1994 yılından bu yana Amerika’da yaşayan Atasoy, Baltimore’daki John Hopkins hastanesinde 6 aydır kanser tedavisi görüyordu

Yaşam destek ünitelerine bağlı yaşamak yerine ölümü tercih ettiğini daha önce belirten Atasoy’dan doktorların umudu kesmesi üzerine kızı Melodi ABD’ye uçtu. Ancak, Melodi yoldayken babası hayatını kaybetti.
1949’da İstanbul’da doğan Atasoy, 70’li yıllarda rock çevreleriyle köklü dostluklar kurdu. Motosiklet tutkunu ve başarılı bir heykeltraş olarak da tanınan sanatçının, 1993’te Yanmışız adlı bir albümü çıktı. Bu albümün yapımında Fuat Güner, Özkan Uğur, Kerim Çaplı, Fahir Atakoğlu ve Taner Öngür gibi isimler de yer aldı.
1994’de ABD’ye yerleşen sanatçının ‘Gemiler’ şarkısını yıllar sonra Teoman da söyledi. Atasoy’un daha önce yaptığı tek albüm iki şarkı eklenerek 4 ay önce Kalan Müzik’ten çıkmıştı. Atasoy, hakkında açılan davalar nedeniyle uzun süredir Türkiye’ye gelemiyordu. (Kaynak: 17-9-2009 tarihli Milliyet Gazetesi)

Daha ayrıntılı bir şeyler için bkz: http://sozluk.sourtimes.org/?t=orhan+atasoy

Orhan Atasoy’un Kerim Çaplı‘yla birlikte (“Lost Ghosts” döneminde) gerçekleştirdikleri bir performansı şu adresten izleyebilirsiniz: http://www.youtube.com/watch?v=fxl6YuAO7mE

Eyl
16
2009
0

Yerli-Yersiz Felsefe (Oruç Aruoba)

Yazı Dergisi’nin 1980 yılında yayımlanan 8. sayısında yer alan “Yerli-Yersiz Felsefe” adlı yazıya http://zaferyal.kuzeyyildizi.com/yerliyersizfelsefe.jpg adresinden ulaşabilirsiniz. Yazıyı Oruç Aruoba kaleme almış…

Eyl
15
2009
0

Mehmed Kemal’in Meydanı

 

1948 yılında Mehmed Kemal (Kurşunluoğlu) tarafından sadece bir sayı çıkarılabilen “Meydan” adlı derginin görüntüsüne http://zaferyal.kuzeyyildizi.com/mehmedkemalmeydan.jpg adresinden ulaşabilirsiniz.

1.Hamiş: İşbu görüntü Haluk Oral’ın “Şiir Hikâyeleri” adlı kitabından alıntılanmıştır. (İş Bankası Kültür Yayınları, 2008, s.53)  

2. Hamiş: Mehmed Kemal kimdir diyenler şu adrese bakabilirler: http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=mehmed+kemal

 

Eyl
15
2009
1

Bir Doğumgünü Armağanı

(…)

Ölümünden yıllar sonra kütüphanesindeki kitapları incelerken, kendi yapıtlarının bulunduğu rafta arada kalmış iki kitabı sanki kendilerini göstermeye çalışıyorlardı. Fark ederek aradan çekip aldım onları. Bir tanesi “72. Koğuş”tu. Sayfaları çevirirken gözlerim bir an parladı. İç sayfada benim için imzalı bir yazı vardı, “Şeker oğlum Işık Öğütçü’ye, Merhaba! Orhan Kemal – 26.11.965”. Üstat, bu kitabı yıllar sonra bulmamı sağlayarak bir bahar günü bana merhaba demişti. İlahi baba! Bu imzaladığın kitabı söyleseydin, başının etini yemez, bana kitap imzala diye tutturmazdım.

En büyük sürpriz ise son kitaptaydı ki, bunu ben 7 aylıkken imzalamıştı. Yeni yaşında kendisini anımsamamı istemişti herhalde. Benim ona vermem gereken doğum günü armağanını, böylece yıllar sonra o bana vermişti, “Henüz ‘Baba’ deyişini olsun işitemediğim şeker oğlum Işık’a. Orhan Kemal. İst. 4.5.1958”. Bu satırları annemi anlattığı “Cemile”nin içine yazmıştı.

(…)

Yazının tamamına http://www.cumhuriyet.com.tr/?im=yhs&hn=81852 adresinden ulaşabilirsiniz.

Eyl
14
2009
0

Şiirin Dili (Archibald MACLEISH)

Türk Dili Dergisi’nin Eylül 1980’de yayımlanan 345. sayısındaki “Şiirin Dili” adlı yazıya http://zaferyal.kuzeyyildizi.com/siirindili.jpg adresinden ulaşabilirsiniz. Archibald MACLEISH’in bu yazısını Akşit Göktürk çevirmiş…

Eyl
13
2009
0

“Dört Yanım Puşt Zulası”

(…)

Bunu anlatmak doğru mu bilmiyorum. Çok kişisel bir şey. Çok duygusal. Artık anı olmuş. Kitabımın adını ben “Dört Yanım Puşt Zulası” koymuştum. Ama sevgili kardeşim Ali Özoğuz buna engel oldu. Bana ‘Kitabına böyle bir ad koymaya hakkın yok’ dedi. ‘Seni 15 yaşında çocuklar, kızlar taparcasına seviyorlar. Sen bununla ola ki burjuvazinin tuzaklarını söylüyorsun. Ama şu da var, o çocuklara saygı duymalısın. Hatta bu adı bir şiirine bile verme, mısra olarak kalsın’

Düşündüm, Ali’ye hak verdim. Madem öyle, Kitabımın adı “Hasretinden Prangalar Eskittim” olsun dedim.

Şunu da söyleyeyim, başlangıçta ‘eskittim’ değildi, ‘çürüttüm’dü o sözcük. Yani ‘Hasretinden Prangalar Çürüttüm’. Fakat ‘çürüttüm’ sözcüğünü sevemedim. Her ne kadar doğrusu ‘çürüttüm’ de olsa sevemedim.

(…)

Ahmed Arif

Kaynak: Refik Durbaş, Ahmed Arif Anlatıyor, Cem Yayınevi, İstanbul, 1990, s.82

Eyl
12
2009
0

Bekleyiş

köprülere gidecektik gökyüzünden gözlerinle

sıkıca tutmuştun bileklerimi gel de unut

kurtalan istasyonundaki paslı raylara

demir atıyor ölümün köhne feribotu

(…)

Polat Onat

“Son” adlı kitabından…

Eyl
11
2009
1

Söylemin Berisi (Oruç Aruoba)

Tan Dergisi’nin Temmuz-Ağustos 1982 tarihli “Michel Foucault” özel sayısında yer alan “Söylemin Berisi” adlı Oruç Aruoba yazısına http://zaferyal.kuzeyyildizi.com/aruobasoyleminberisi.jpg adresinden ulaşabilirsiniz.


Eyl
10
2009
0

“iki” de “bir”dir.

“İki” de “bir”dir

Zafer Yalçınpınar/2009

Not: Diğer görsel işlere http://zaferyal.kuzeyyildizi.com/gorselsiir/gorselsiir.html adresinden ulaşabilirsiniz.

Eyl
09
2009
0

Brecht ayna bahçesinden neyi kurtarabilir? (Cavit Mukaddes)

Ve biliyoruz, hareket eden, eleştiren, karşı çıkan kuşak için sıfır derece ile üçyüzaltmış derece aynı gerçek olguya işaret eder. Şimdi bu çürümüş küratöryel sistemin karşısında yeni bir direnç kalesi kuşak oluştu. Kuşkusuz ki bu kuşağın da gelecek tasarımları kesin, tartışmasız doğrulardan ibaret değil, ama yine de yürekten inanılacak hatta uğrunda gülünecek ve ölünecek hedefleri var.
Bu kuşak için neredeyse teorik ve kuramsal “şiddetten” başka tutuncak dal bırakılmadı, çünkü küratöryel sistemi başka bir dil ve yaklaşım asla gerektiği gibi çözümleyemez. Hatta gelin bu kez sanat’ı belirginleştirmekten, perspektiften, tüm ruhsal derinliklerinden arındırarak konuya odaklanalım. Önkabulümüz ise “her şeyin yüzeyde oluştuğu” işareti olsun. Bunun için öncelikle ayna sözcüğünün kökenine yapacağımız yolculukta Baudrillard ile eşgüdümlü olursak işimiz biraz daha kolaylaşır. Aslında o hiçbir zaman şeffaf olmayan obje(ayna), içerisine, derinliğine doğru hiçbir yara izini kabullenmeyen nesne, şey durum!
İşte İstanbul’da gerçekleşen son Bienallerin kaçınılmaz kaderi yüzyede cereyan eden benzer ayna yolculukları oldu.
Yüzeye yerleştirilen görmek ve görünmek durumu ve sanat’ın “ötekileştirilmiş” varlıkları ne denli büyük bir çelişkiyi barındırıyorsa barındırsın bir noktayı açıklığa kavuşturmakta yarar var, o da teorik –kuramsal şiddetten yana sanat çevresinin “aykırı” varoluşunu arsız bir haklikat olarak kabullenmektir.
Yüzey savunucuları kendi sunumlarına her türlü üstelemeyi(abartıyı)yüklerler, (Yahya Kemal’in ruhu şad olsun, ona göre “üsteleme işi” sadece Doğu halklarının alışkanlığıymış, gelsin bir de şimdiki zamandan Batılı Bienal’ci dostları görsün..) oysa onlarla tam zıt noktada duran bütün “ötekileştirilmişler” tam bunun tersini seçerler, onların yöneliminde hiçbir boşluğa, abartıya, gereksiz vurguya, boş kuramsal karelere yer yok, bilinçlice kendilerini her türlü psikanalatik tuzaklara atarlar, baştan birer tutunamayanlardır onlar. Sanat’ı, kuramsal yönerlimleri, felsefeyi tüketen , içini boşaltaran çevrelerle diyalog kurmazlar. Anlamın kendisi bile bazen suskudur orada.
Ama neden ve niye teorik-kuramsal şiddeten yana olanlar bazen konuşmak, yazmak gereği hissederler?
I-Sanat’ı ucuz, içi boşlatılmış ve sırtını bilinen-bilinmeyen karanlık çevrelere, kartellere dayayarak kuru gürültü bir “nümayiş’e” çevrildiği anlarda susmazlar.

II-Yaşamın, sanat’ın derin sihrini kendi benlikleri-egoları üzerinden sekteye uğratmak isteyenlerin kör cesareti kırılıncaya kadar direnirler.
III- Antik düşlerin, o bilinmeyen Selcius’un kırmızı gülü tekrar olanca ihtişamıyla açıncaya, yüreklerden havalan Simurg’un külleri savrulana kadar yaşarlar…ve tüm öteki-beriki nedenler için varlıklarını sürdürürler. Öldürücü sessizliğin bozulduğu ana kadar.

Öte yandan, Bienal çevrelerinin sosyo-orgazm yönelimli şenlikleri ise asla son bulacak değil, böylesine pervasız bir sosyo-orgazmın eleştiriye değil, kelimenin tam anlamıyla ve de tersinden, sosyo-patlara ihtiyaçları var, az biraz paklanmaları için bu gerekli! Sanat’ın derisine sızdırdıkları “kir tabakası” için bu elzem, ve Kendi sessizliklerinde “utanç”, “yarım kalmışlık”, “iç sırlar”,”greksiz ısrarlar” ve “tahakkümün sağladığı “bitmez haz-eğlence” durumuyla yüzyüze gelmeleri için bu gerekli..
Dünyevi kralların, sermayenin acımasız kurgusyla yozlaşmıştırılmış sözde kültür endüstrilerini şaha kaldırmak, gerçek yaratıcılığı, karşıt yaratıcılığı, arsız gerçeğin kendisini bile baskı altında tutarak, hakikati içten içe sınırlayan, anlamını boşaltan ve itiraz eden, çelişkiler üzerinden tavır koyan tüm sanat yönelimlerini yenilgiye uğratma çabalarını gelmişler İstanbul’un orta yerinden zavallı Brecht’e yükleyerek kendilerini tüm sorumluluklardan sıyırmaya çabalıyorlar..”İnsan Neyle Yaşar”mış! Brecht’in olağan üstü dili, dünyası, A.B fonlarının, Banka kredilerinin kurbanı oluyor, işte tam bu durumlar için Brecht o meşhur dizesini kaleme almış olmalı: ”Ne diye ansınlar adımı?”, evet, ne diye andınız adını?
Biraz “adaletli” olmak çok mu acaba?

“Bozuk adalet yeter artık!
Acemi ellerde yoğrulan,
İyi pişirilmemiş adalet yeter!
Yeter katıksız, kara kabuklu adalet!
Dura dura bayatlayan adalet yeter!” –BERTOLT BRECHT

90’lı yıllarda tarihi tersinden sonlandırma çabasına tutunarak insanlığın kayıp cennetini neoliberal yönelimlerde gören Fukuyama da kendince benzerı sorular sormuştu, yanıtını da kendisi vererek, zaman yıldırım hızyıla akıyor, 2000’lı yıllardayız ve o çok övündükleri sistem(tarihin sonunu müjdeleyen neoliberal safsata) dibe vurarak açlık, kıtlık, işsizlik, kan, cinayet, savaş, umutsuzluktan başka bir “şimdiyi ve yarını” bırakmadı insanlığın avuçlarına. Geri kalmışlığı bir önkabul olarak yerkürenin birçok coğrafyasına “zorla” yutturmaya çalışan bir heyulanın tarih sahnesinde can çekişen yığılışını izlerken, bu görüntünün yanı başından tüm kavramlar, tarihin kendisini bile alt üst edilerek 11.Bienal küratörleri bizlere sözde “eğlence” meraklarını Marks, Brecht sosuna daldırarak yutturmaya çalışıyorlar.
Bu oluşumu alternatif seçim olarak sunan klikler (başta Rene Block olmak üzere, çünkü İstanbul kentinde kötü işler, eylemler, girişimlerin gen haritasında hep o ve onun önerileri, önerdikleri yer edinmiştir, geri kalanlar onun irili, ufaklı çömezleridir..yerli veya ya ”konuk” hiç fark etmiyor!) “alternatif” sözcüğünün negatif kopyalarını anlamlı ve meşru kılmak için bugüne kadar var güçleriyle çalıştılar. 9., 10., 11. Binelaller bu dibe vuruşun bayrağı olarak sanat tarihimizde yerini alacak.
Burjuvazi, bürokrasi ve sistemin tüm parçaları muhalefetin ufkunu içeriden ve dışarıdan sınırlı tutmayı sürdürecek ve bu “boğucu” tutkusunu bırakacak gibi de değil, bu pragmatik geleneğin mirası hepimizin sırtında ağır taş gibi yer alıyor. İşler bu noktaya vardıktan sonra içsel kırılmalarla geri çekilmenin, umutsuzluğa kapılmanın da bir anlamı yok. Mutlak olumsuzlukların karşısına bir içeriksiz” Hayır” sözcüğü ile çıkmanın da yararı yok, her türlü panik atak durumundan uzak, zaman sürecine yayarak sanat ortamımıza komprime tabletler yutturanlara karşı tek ve yegane aracımızla yani teorik alan ve kavramsal, kuramsal yaklaşımlarla içeriklerinin, sunumlarının nedenli boş olduğunu göstereceğiz. Eskiden yaptığımız gibi.
Bu arkadaşlara(4 küratöre ve uzantılarına) en azından Veselovski’nin Rabelas için kaleme aldığı palyaçonun toplumsal anlamını irdeleyen önemli yazısını okumalarını öneririz…belki aynaya yasıyan o “hoş ve cici görüntülerin” anlamını biraz daha derinden kavrarlar.
Ne diyordu Veselovski?
“Hakikat pratik olarak kullanılan hakların sonuncusundan ibarettir”.
Bu grotesk görüntü bozukluğu, herşeyi fazlaca bastileştirerek ve suni bir soyut akıcılık ruhuyla yorumlayarak kamusal alanı işgal-iğfal durumu sanıldığı gibi kolay kolay bitmeyecek…
İşin garibi kralın çıplak olduğunu artık herkes biliyor…
İstanbul Bienal’nin ciddi ölçekli düşünsel, kavramsal, içeriksel boyuttaki sorunları 10.Bienal ile iyice açıklık kazanmıştı, süreç devam ediyor..
Rene Block ve onun önerisi ve dayatmalarıyla yıllardan beri “blok” biçiminde esir kampına dönüştürülen İstanbul Bienal arenası bu halkayı er ya da geç kıracak, çünkü yeryüzü sokakları ve caddelerinin ferahlatıcı yeni soluklara gereksinimi var, küratöryel sistemin çürümüş kadavralarına değil..
Brecht hep sokaktan yanadır, yanlış yerlerde kimse aramasın onu:

“Haklıyım, demek sık sık üstad!
Öğrencilerin de görsün bırak.
Zorlama gerçeği:
Gerçek zora gelmez.
Konuşurken dinle biraz!”-BERTOLT BRECHT

ve sözümüzü Lukacs’ın çok önemli çıkarsamasıyla bitireceğiz:
“Sanatçı toplumun neresinde duruyor?
Neyi sever, neyi sevmez veya hangi durumdan nefret eder?”- George Lukacs

Belki de bu soruyu: ”sanatçı nereye “yerleştirilmek”, “yapıştırlmak” isteniyor? Sorusuyla cevaplayarak yanıtlamalıyız.
Bienal mantığı bir “choix forcé”a dönüşmüş durumda, hiperrealizmin ta kendisi işte, gerçeğin aşırı yüklenilmiş görüntüsü ya da kendi kuyruğunu insafsızca ısıran zavallı bir balık.

Cavit Mukaddes

Hamiş: İşbu yazı http://borgesdefteri.blogspot.com adresinden alınmıştır.

Altyapi WP Temadown Wp Tr Temayapim TheBuckmaker Cevirmen Otel