Oca
30
2007
0

Hiç ama birini…

(…) 

afedersiniz bayım konuyu şöyle bir toparlayabilir misin biraz?

bir türk olur musun bir an için mesela çıkın ve kapıyı omuzlayarak girin. Yani ne diyorum şimdi ben? Hakkımda neler söyleye’bilirsin az?

hoş geldiniz

evet bayım demek suçlu bulunmaya geldin bu ne cüret?

evet bayım nerede görevliydiniz? yani ne’abilirsiniz? demek müşterileyebilirsiniz,..  ama ağzınızla karga tutamıyorsun,.. anlıyorum mideniz,.. demek çok iyi karıabiliyorsun,.. anlıyorum mideniz,.. demek görüşler çürütebiliyorsun,.. peki suratını dolara bozdurabiliyor musunuz? Anlıyorum,.. ama son çayın olsun,.. anlıyorsun,.. mideniz,..

(…)

 

Enis Akın

“Hiç ama birini” adlı kitabından…

Oca
27
2007
0

Biz onları geçtik…

(…)Gelelim “politik” meselesine. Politika ya da politik olan son zamanlarda bir arabanın arkasındaki sinyal lambalarına benziyor. Sağa ve sola iki lamba var. Bunlar arabanın sağa ya da sola gittiğini göstermek için inşa edilmiş değil mi? Ama sizin politik dediğiniz adamlar -her kimseler, birkaç tane eski solcu dışında- paso dörtler yanar vaziyette ilerliyor. Dörtler, arabada arıza var demektir, beni geç demektir. Biz onları geçtik.(…)

 

Serkan Işın ,

Poetik Hars’tan…

 

 

Oca
22
2007
2

Yasak Meyve 24 ya da “Bana Cüneyt Arkın derler..”

12 Ocak 2007 akşamında “Kuzey Yıldızı Edebiyat Dergisi” altıncı yılını tamamlayacaktı. Bunu -her sene olduğu gibi- bir yemek organizasyonuyla kutlayacaktık. Yemeğe katılmadan önceki boş zamanımı Kadıköy’deki Mefisto Kitabevi’ne uğrayıp yeni çıkan dergilere ya da dergilerin yeni sayılarına göz atarak geçirmeyi düşündüm. Kitabevinde dergileri incelerken içeri Enver Ercan girdi. Elinde koca koca iki büyük siyah torba vardı. Sakalları uzamıştı ve üstü başı da bakımsız görünüyordu. Belli ki, Yasak Meyve Şiir Dergisi’nin yeni  sayısının dağıtımını elden yapıyorlardı. Bir süre kasadaki adamla hesaplar üzerine tartıştılar. Enver Ercan işini bitirip kitabevinden çıkacağı sırada yanına yaklaştım ve “Ben, Zafer Yalçınpınar.” dedim.”Aaa, Merhaba…” dedi ve bana elini uzattı. Buna şaşırmıştım, çünkü Enver Ercan ve Nalan Barbarosoğlu ile aramızda birçok tatsız mektuplaşma, telefon görüşmesi olmuştu. Elini sıktım ve manidar bir şekilde “Size çalışmalarınızda başarılar dilerim.”  dedim. Biraz düşündü ve “Sağol…” dedi. O sırada, kasada hesaplarla uğraşan kitabevi sorumlusu, “Sizin adınız neydi, deftere kaydedeceğim de…” diye Enver Ercan’a seslendi. Durumu garipseyen Enver Ercan, “Bana Cüneyt Arkın derler!” diyerek kasadaki adamın yanına yöneldi. İhtimal, Enver Ercan, Mefisto’daki bakkal defterine benzeyen “dergi hesapları defteri”ne kendi adını yazdırırken, ben de kitabevini terk ediyordum. Yasak Meyve’nin 24. sayısıyla ilk karşılaşmam bu şekilde olmuştur. Hayat, işte…

Oca
17
2007
0

İSTANBUL üzerine

(…)İstanbul’a yapıştırılmaya çalışılan her türlü yafta ancak günlük kullanma tarihleri ile birlikte sunulmalı. Kapitalizm’den, şundan bundan bahsederken, burasının nüfusu, demografik yapısı, genel olarak tarihi ve son 20 yılda aldığı şekli az çok -illa görerek değil- kitaplardan öğrenmeye çalışmak, “edebî terör” denebilecek bir hadisenin / olayın öyle kolay kolay yapılamayacağını -kaldı ki küçük iskender’in edebi terörist falan olduğunu sanmıyorum, işin tuhafı bu tür bir performansın 20 küsür yıl sürmeyeceğini anlayabilirsiniz. Bu kentte gördüğünüz ya da size gösterilen-mesela Beyoğlu mu Ortaköy mü neresiyse artık- yerlerin kozmopolit yapı ile küçükçekmece, avcılar, fikirtepe, zeytinburnu gibi uydu kent tabir edilen ve daha sonradan kente eklemlenen yerlerdekinden çok daha “burjuvaca” olduğunu sezebilirdiniz. Kaldı ki bu kentte merkez sadece bir yer değil, birçok merkezli, birçok yapılı bir yer burası öyle ki bazen bir merkezin diğer bir merkezin “çevresi” kaldığını görebilirsiniz, bkz. Bağdat Caddesi. Merkezde yaşayan orta-üst sınıfın son birkaç zamandır (buna en güzel örnek Tabutta Röveşeta‘dır) kentin çevresindeki lüks mekanlara taşındığını, merkezde daha çok orta-alt sınıfların kol gezdiğini ve bu (kabaca iki) kaba katmanın karşılaşma anlarının sanıldığı gibi “bir sınıfsal savaş” falan olmadığını söyleyebiliriz. Örnek mi? Hiç Göztepe civarındaki apartmanlara göz attınız mı? Ya da hiç bu kentin Küçük Çekmece civarından sonrasına bakabildiniz mi? Ya da Ahmet Erhan’ın taşra sandığı Silivri’nin gece hayatına?  

Edebi etkinliğin ve star sisteminin geçerli akçe sayıldığı yerler, işte bu merkezkaç kuvvetine uğramış ve seyirlik olan yerler. Yayınevleri burada, yayıncılar burada, muhabbet burada, elinizi sallasanız yazara, çizere çarpar; çünkü herkes burada görünmek ister. Çünkü burası tüketimin kalesinden başka birşey olmamaya başladı son 5-6 yıldır. Tüketimin kalesi olan yerde de herkes gönlünce gösterisini yapar, gösterisini izler sonra da evine döner. “Bohem, serseri” falan gibi ifadeler yerine “aylak” daha uygun gibi geliyor bana ayrıca. Veblen’i okumak bu aşamada faydalı olabilir. Gece 3 ya da 4 gibi Avcılar tarafında “halı saha” maçı yapmaya gitmek, bazen bu kasıntı merkez triplerini izlemekten çok daha eğitici oluyor. Şirinevler’le Ataköy 9. Kısım arasındaki köprüden geçmek ya da. Artı, buradaki görece, sonradan zenginleşmiş sınıfın yaşayışı hakkında da hiç bir bilginiz yok. Şu durumda orta-sınıf şiddetini, orta-sınıfa satmaktan başka bir halt edildiği de yok! İkitelli civarı, Zeytinburnu gibi yerler kıçınıza giydiğiniz her türlü marka malın fason olarak üretildiği yerler. Batı’nın sanayi devrimi sırasında geçirdiği travma ile bugün bozkır konusunda atıp tutan pastoral kafalarımız arasında birkaç gros tonluk çelik-döküm fırınları var. Burada hiç bir zaman öyle işçi-sınıfının şehrin göbeğine yerleştiği -örneğin Alman Sanayii devrimi bir durum falan olmadı. Küçük atölyelerde, lonca sistemi çalışma devam etti, çünkü İstanbul’da para endüstri ile dönmez, başka türlü yolları vardır.  

(…) 

Serkan Işın,  

“Poetikhars’dan…” 

Oca
15
2007
0

İki Ece’nin Savaşı (1987)

 

En iyi görsel işim…dir.

Oca
12
2007
0

YAPIKREDİKOÇ’un şiir yasağına karşı ŞİİRDİR!

KUŞBAZDIR

yana taralı saçı fazla nizamiye tek düşmanı rüzgar, bankacıdır

ölü aynaların karşısına kurar tezgahını veya sabah makyajı tamam –ki o tıraşlar hayatıdır:

1. “olmaz ya da olabilir” bir toplantı masasının hâkimidir.

2. kişiliği yaka kartından ibaret sanır ya da büyükbaş mevduat.

3. aklını yan cebinde toplamıştır ve deliksiz ve gediksiz.

4. grafik duruşuyla uzanır paranın aybaşılı yatağına.

5. ikide bir ağzını düzeltip sayıklar:

“çok paramız var abiler, ona göre!”

 

http://zaferyal.kuzeyyildizi.com/s14.html

Yaziyi gonderen in: Duyurular, Tartışmalar |
Oca
11
2007
0

Yukarı Mahalle’den fikirler

(…)
Bir ara Pablo: “Bütün çiğ taneleri elmas olsaydı.” Diye söylendi. “Ne zengin olurduk. Oh, kek â! Ölünceye kadar sırtüstü uzan, sarhoş yat.”
Fakat ekibin en realist görünüşlüsü olan Pilon: “O zaman herkesin yığınla elması olur, hiç işe yaramazdı.” Diye itiraz etti. “Bence bir gün şarap yağsa yeterdi. Fıçı fıçı doldur, sakla.”
(…)
Pilon’un gözleri parlamıştı: “Bir fikrim var.”dedi. “Küçükken teren yolunun kenarında oturuyorduk. Her gün tren geçerken toplanır, lokomotife taş atardık. Makinist de yanında taş olmadığından, tutar, bize kömür atardı. Biz de kömürleri toplar eve getirirdik. Belki şimdi de aynı şeyi yapabiliriz. Kayıklar yanaşınca taş atarız. Onlar da bize küreklerini , yahut ağlarını atacak değiller ya. Tabii balık atacaklar.”
Danny sevinçle ayağa fırladı: “Çok güzel fikir be!”


John Steinbeck, “Yukarı Mahalle”,  Çev:Orhan Azizoğlu, 5. Baskı,Varlık Yayınları, 1967

 

 

Oca
08
2007
0

çok gezen…

Bir atasözü;

“Çok gezen terlik eve bok getirir.”

Oca
03
2007
0

“Ben” üzerinden günümüz öyküsü

Ben,
kendimi düşünüyorum. Hep yapıyorum bunu. Rastgele ve çalakalem, bir çapari oltasıyla balığın bulunduğu derinliği(suyu) aramak gibi bir aşağı, bir yukarı kendimi düşünüyorum. Ve bir yerlere geldiğimde, ulaştığımda –bu yürüyüşün bir noktasında– işler içinden çıkılmaz bir hâl alıyor. O zaman başkalarını düşünmem gerekiyor, bir kerteriz arıyorum, şöyle ki; nasıl davranırlar, nasıl düşünürler, nasıl yazmam gerek? Daha doğrusu başka birilerinin yanından kendime bakmaya çalışıyorum. Bir ressamın üzerinde çalıştığı tuvalden uzaklaşıp çizdiği figüre göz atması ya da bir profesörün tahtaya yazdığı denklemi tekrardan incelemesi, sınaması gibi “karşılaş”tırıyorum ya da “yüzleş”tiriyorum bir şeyleri. Konum değiştiriyorum, kime yakın duracağımı, kimden uzaklaşacağımı belirliyorum, lakaplar arıyorum, kıyafetler, bakışlar, davranışlar, duygulanımlar ve tabii ki bir tane de “mihenk taşı”… Neyi işaret edeceğim?  Bununla birlikte, tuvalden uzaklaştığım anda “Nerede?” ya da “Nereden?” sorularını da sormuş oldum kendime. Şimdi, bir “mekan” gerek ki ayağımızın altında bir şey olsun, yerimizi bilelim ve insanları, bakışları bir yere yerleştirelim. Bununla birlikte hep şu tümce olsun aklımızda;  “Yeni yer yoktur”. Mekanı bu tümcenin yanından oluşturuyorum, seçiyorum. Sonra, ışıklar olsun, yanıp sönsün, sahneler aydınlansın, gökyüzü bulutlansın ya da perdeler açılıp kapansın, deniz dalgalansın, pencere açılsın birden, bir cazcı notalar arasında gezinsin, kuşlar havalansın, birileri ya da bir şeyler sahneye çıksın, rayına otursun işler… Kısacası, “eylemler” icat ediyorum ve bir süre sonra “eylemler” yavaş yavaş “olaylar”a dönüşüyor. En sıradan eylem bile (eğer odaklanmayı başarırsanız) çok büyük bir olaydır. Olaydır çünkü “bakmak her şeydir”. Sonra işte, anlatı yerlemlerini, yönelimleri ve döngüleri düşünüyorum. Bu noktada birçok “eğretileme” geliyor aklıma. Unutmamak gerekir ki, eğretilemeler apansızdır ve büyük armağanlardır; öykü inşaatının içindeki dikkat çekici ve büyüleyici unsurlardır. Öyküde kullanılan her eğretileme öyküsel dizgenin ve anlatımın sektesidir. Eğretilemeler, tıpkı müzikte olduğu gibi bir ölçü “sus” demektir, yani müziğin çerçeveleridir. Öykünün “sus”ları da kişilerin ya da nesnelerin ağzından çıkmış eğretilemeler olarak düşünülebilir. Karakterlerin söylediği sözler anlatıcının “sus”ması demektir ve her söz bir dönüm noktasıdır. Tüm bunları belirledikten sonra, işte, rötuş gerekiyor; dilin kıvrımlarına, uçlarına, törpülenmesi gereken yerlere, ufak dokunuşlar… Böylece rötuşlayarak, en sonunda, tutuyorum bu kalabalığı, yalnızlaştırıyorum ve başa geri dönüyorum;  “kendimi düşünme katmanı”na alçalıyorum. Ama yarattığım bu sınamanın öyküsel bir açılımı var elimde artık. Ortaya bir “betik” çıkıyor. İşte ben, “öykünün yükselişi” denince, bu süreci anlıyorum. 

Oca
02
2007
0

Videopoem

Geof Huth’un “Videopoem”adlı görsel şiirine

http://www.poetikhars.com/bloglar/serkan_isin/videopoem_geof_huth

adresinden ulaşabilirsiniz.

Yaziyi gonderen in: Duyurular, Tartışmalar |

Altyapi WP Temadown Wp Tr Temayapim TheBuckmaker Cevirmen Otel