Taylan Kara tarafından kaleme alınan ve edebiyat oligarşisinin -bile bile- uyguladığı haksızlıkları sayısal verilerle ifşa eden “Türkiye’de Edebiyat Ödülleri Nasıl Verilir?” başlıklı önemli eleştirel analizin -Gün Zileli’nin web sitesinde yer alan- hararetli yorumlarını okurken, edebiyat ortamında (ortalığında) eskisinden çok daha büyük ve yeni bir kötülük mertebesine geçildiğini fark ettim.
Yorumların birinde, yazarlara devlet tarafından verilecek parasal bir desteğe ilişkin gazete haberinden bahsediliyordu. (Bkz: https://www.sabah.com.tr/kultur_sanat/2014/08/06/kultur-bakanligindan-50-yazara-destek) Bu haberden anladığıma göre Kültür Bakanlığı, seçtiği 50 yazara, bir yıl boyunca, kişi-eser başına yaklaşık olarak 21.000 TL düşecek şekilde parasal destek vermeye başlamış. İşbu parasal desteğin kimlere dağıtılacağına ilişkin jürinin çoğunluğunu Taylan Kara’nın analizinde de yer alan mutat ve malum isimler oluşturuyor.
Şimdi, edebiyat oligarşisinin eline aldığı, öncekilerden daha etkili ve “yeni” bir enstrümanla karşı karşıyayız: 600.000 TL‘ye yakın bir parasal fon. (Muhtemelen bu yekûn önümüzdeki yıllarda artacaktır.) Ayrıca unutmayalım, bu fon ve dağıtım sistemi, müstahkem bir konumda, yani devlet erkinin koruması, kurumsallığı, logosu altında gerçekleştiriliyor.
Bu sistemde işaret edilecek çok büyük riskler ve kötülükler var. Fakat her şeyden önce, bu meselenin -kök- fotoğrafını ortaya koyalım: 1990’ların ortasından bugüne kadar Yeni Sinsiyet, edebiyat ortamındaki (ortalığındaki) manipülasyonunu “İtibar Yönetimi” enstrümanlarını kullanarak yürütüyordu: Yeni Kapitalizm’in bilindik ödüllendirme mekanizmasıyla; plaketlerle, ödül törenleriyle, alkışlarla, “A kişisi şu ödülü kazandı” şeklindeki gazete kupürleriyle veya kitap arka kapaklarına, afişlere yazılacak “A ödüllü şair-romancı” gibi ibarelerle… Yeni Sinsiyet, tüm bunların oluşturduğu yapay saygınlığı, cukkalanmış bir statükoyu dağıtarak, insanları “hakiki olmayan bir mertebeyle” yemleyerek manipülasyonunu başarıyla sonuçlandırıyordu. Edebiyat ödüllerinde doğrudan dağıtılan para birincil amaç değildi, gene “İtibar Yönetimi”ne destek olacak şekilde daha az ve simgeseldi. Eski yem temelde şu söylemle kurulmuştu: “Bu ödülü aldın ya, her yayıncı senin kitabını basar, her editör dergisinde sana yer verir, her okuyucu kitabını satın alır, sende ışık var, senin önün açık, yürü koçum!”
Tabiî, 2014’e gelince, bu toprakların kara gerçeğinde, sıkı, sımsıkı olmayan bir edebiyat heveskârının “Yürü koçum!” söylemleriyle karnının doymayacağı aşikârdır. Bununla birlikte, memlekette “ödülsüz yazar-şair” filan da kalmadı neredeyse… Yani, Yeni Sinsiyet’in kurduğu statükocu yemlerin simgeselliği, itibar değeri, “biricik” oluşlarından kaynaklanan piyasa değeri, ödüllü yazar-şair sayısı arttıkça sürekli azalıyor, azalıyordu. (Zaten, edebiyat ödüllerinin en büyük kazananları yarışmalara başvurarak dereceye giren ya da kendisine ödül verilen şairler-yazarlar değildir. Türkiye’deki edebiyat ödüllerinin asıl kazananları; edebiyat yarışmalarında jürilik yaparak kendilerini “edebiyatçı ve saygın”mış gibi gösteren, eleştirmen olmadıkları, hatta edebiyattan zerre kadar anlamadıkları halde kendilerini “eleştirmen-yazar” olarak piyasalandıran Yeni Sinsiyet ve lobisidir.)
Sonuçta, Yeni Sinsiyet’in yeni enstrümanı olarak tanımladığımız “Fon Yönetimi”, edebiyat heveskârlarını yemlemek açısından “İtibar Yönetimi”nden çok daha etkin ve doğrudandır: Devlet erki eliyle verilecek, gelecekte yekûnu artacak, başlangıç olarak 600.000 TL tutarında belirlenmiş bir parasal fon ile Yeni Sinsiyet oligarşisinin çevresinde militanlaşacak, kötülüğü yaygınlaştıracak, sıkı şiiri-edebiyatı kötüleyecek ve gelecekte de sayısı sürekli artacak “özellikle seçilmiş” 50 isim… Yeni Sinsiyet, “İtibar Yönetimi” enstrümanının yanına eklenen “Fon Yönetimi” fonsiyonuyla maddi ve manevi açıdan üssel olarak güçlenmiştir.
Üzülerek söylüyorum; haklılığın inadıyla haysiyetlerini savunan, hakikat yolunda kalb ve vicdan arayışını sürdüren sahici insanlar, Yeni Sinsiyet’e karşı verdikleri mücadelede “bir büyük adım” kadar gerilemiştir.
Edebiyat ödüllerindeki kötülüğü anlamak için şu iki metin de önemlidir:
Nisan 2011′de, Hande Edremit ile gerçekleştirdiğimiz bir söyleşide “jüricilik” mesleği hakkında şunları dile getirmişiz:
Hande Edremit:“Denizaltı Edebiyatı” adlı bildirinizde “Ödüller insansızdır.” diyorsunuz. Ece Ayhan da “Şairlere ödüller verileceğini duyunca, şunları düşündüm: Demek yasalar da yetmemiş, ölüm şairlerle toplu fotoğraf çektirmek istiyor.” demişti. Günlük hayatta da biraz bu şekilde var olmaya çalışıyoruz sanki. Fotoğraflarla önceden belirlenmiş bir sahneyi yaratmaya daha kötüsü yaşamaya çalışarak…
Zafer Yalçınpınar: Ödül konusu son derece karışık bir konu… Şimdi, her şeyi bir kenara bırakalım ve meseleye dil açısından bakalım: Bugün, “Ödül” dediğimiz anda imgesel olarak ödülü alan kişiyi ya da eseri değil “ödül sistematiği”nin kendisini ya da ödülün metasını işaret ediyoruz, yüceltiyoruz, ayrıcalıklandırıyoruz. Eskiden böyle değildi. Şimdilerde, rekabet, kazanmak, yarışmak, hırs, farklılık, üstünlük filan gibi şeyler doğrudan aklımıza geliyor. Ödüllendirme denen şey, Yeni Kapitalizm’in yönetim süreçlerinin içerisinde düşünüldüğünde bir “isteklendirme” türüdür ve iktidar heveslileriyle iktidar sahiplerinin buluştuğu bir podyumdur. Ödül, iktidarın, kendi iktidarını kuvvetlendirdiği bir araçtır. Ödüller sahici değildir. “Ödül Sistematiği” denen şeyden podyumu, ışıkları, jüriyi, ödülü takdim edeni, alkış seslerini, o kırıtışları, gazetelerdeki haberleri, duyuruları filan kaldırın, geriye ne kalır? Şiltler, plaketler filan kalır. Zaten, bu şiltler, plaketler filan birer “simge” değil midir? İmgelemi kuvvetli bir şair için “ödül” denen şeyin karşılığı böylesi bir “sıradan simge” olamaz. Çünkü ödül sistematiğinin demin saydığım bileşenlerinin hiçbiri de imgelemin özgürleşmesiyle bağlantılı değildir. Şairin ödülü sıkı şiir yazmak, yazabilmektir. Şairin ödülü; tüm baskılara rağmen özgür bakışını, imgeselliğinin biricikliğini kaybetmemektir. Derdi şudur şairin; töze nüfuz edebilmek, tözü imlemek… Şair, şiirinin sıkılığını, dizelerinin gücünü yarışmalarla, ödüllerle filan teyit ettiremez. Bakın, bugünün edebiyat ortalığını birazcık araştırdığınızda “ödülsüz” bir şair bulmakta zorlanırsınız. Herkesin bir yığın ödülü var yahu… Nerede kaldı bu adamların ayrıcalığı filan? Ama benim dediğim anlamda, yani imgelemin özgürleşmesi ve töze nüfuz edebilmek yönünde ödüllendirilmiş şair sayısı bir elimin parmaklarının sayısını geçmez. Bu nedenle “Ödüller insansızdır” dedim.
2008 yılında kaleme alınmış önemli bir başka yazı:
DAMPERLİ ÖDÜL FURYASI VE SAYGINLIK CUKKALAMAK
Bundan yedi-sekiz sene önce edebiyat ödülleri üzerine bir yazı yazmaya kalkışsam işim çok daha zor olurdu. Çünkü o zamanlar, bugünkü ödül dağıtım mekanizmaları üzerine biriken kızgınlığımı anlamsız kılabilecek bir içeriğe sahip en azından iki ya da üç “edebiyat ödülü” ve bu ödüllerin seçici kurullarında da yetkinliğine inandığım -en azından yetkinliğinden şüphelenmediğim- iki üç sıkı insan bulunmaktaydı. Ayrıca, bundan yedi-sekiz sene önce yazarlar ve şairler, ödül kazanmanın bir “müstahkem mevki” sağlayacağını düşünüp, bugünkü gibi ödüllerin peşinde koşmazlar, herhangi bir ödüle değer bulunduklarında da bugünkü gibi sağda solda (podyumlarda, etkinliklerde, özel yemeklerde ve her türlü mikrofon arkasında) kırıtmazlar, dirsek temas aralığında hizaya gelip sokaklarda halay çekmeye kalkışmazlardı. Çünkü “sanat alanında ödül kazanmak” denen şeyin sıradan (belki de erken ve gereksiz) bir “teyit” olduğuna inanırlardı: Yazarlar ya da şairler için gerçekten önemli olan şey “kariyerizm uğruna özgeçmiş doldurmak, donatmak, uydurmak” değil de “ufuk açacak kadar farklı ve sıkı bir yapıt” yaratmak, yaratabilmiş olmaktı. Bununla birlikte, ilginçtir ki edebiyat ortamında bulunan dergi editörleri ve yayınevi sahipleri de kimin hangi ödülü aldığına, kimin özgeçmişinin ne kadar dolgun/kalabalık olduğuna, “babalık, ağabeylik, evlatlık” gibi ailevi ilişki biçimlerine, kalem kavgası sicillerine falan fazlaca itibar etmezlerdi. (Çünkü o zamanki sıkı editörler, “dişçiden, imamdan, celepten, hafızdan ya da lehimci ustasından devşirme editörler”den sayıca daha fazlaydı ve daha etkindi.) Gerçek editörler, yazarların dirsek temas aralıklarını, unvanlarını ya da ait oldukları ilişki şebekelerini değil de yayımlayacakları yapıtın kuvvetini/etkisini ölçerlerdi; eserin kurgusal, imgesel, semantik, toplumsal, tarihsel, tipolojik, morfolojik ve hatta sezgisel öğelerini kendi iç dünyalarında hisseder, tartar ve yayımlayacakları eseri olabildiğince içselleştirirlerdi. Yani, özgeçmiş ya da statüko üzerinden çalışmazlar, biricik saygınlık unsurunu “özgeçmiş dolgunluğu” olarak görmezler, önlerine gelen eserleri ciddi ciddi okurlardı, değerlendirirlerdi. (“Okumak” eyleminin önemini ayrıca vurgulamak gerekir. Bugünkü edebiyat ödüllerinin çoğunda seçici kişiler, ödüle katılan yazarların eserlerini ya hiç okumamaktadır ya da örnekleme metoduyla -eserin başından, ortasından ve sonundan parçalar okuyarak- bir şeyler yapmaya, karar vermeye çalışmaktadırlar. Bu “okumamak” durumunun sebebi de ödülün verileceği kişinin çok önceden –statükocu unsurlarla- belirlenmiş olmasıdır. )
Kısacası, bundan yedi sekiz sene öncesinde edebiyat ödülleri, ne yazarların ve şairlerin haysiyetinde (özdeğerlendirme yokuşunda) ne de editörlerin gözünde çok önemli şeyler değildi. Çünkü saygınlık, “sıkı bir eser” yaratabilmek ya da okuyabilmekten geçerdi ve yazarın kendi iç dengesiyle, kendi eseriyle arasındaki özel bir yokuş ya da mesafeydi. Yani yazarlar, öncelikle “haysiyet”lerini düşünürler, bir “muhteris” gibi köşeyi dönmeye, köşebaşı tutmaya ya da saygınlık cukkalamaya çalışmazlardı. Bugün ülkemizde, 79 kadar –çoğu da şiir/şair odaklı, çoğu da çeşitli belediyeler ve kamu kuruluşları tarafından verilen- edebiyat ödülü bulunmaktadır. Peki ülkemizde, bu kadar çok ödülü kazanacak nitelikte yazar, şair, genç yazar, genç şair ve bu kadar ödülde seçicilik yapabilecek kadar nitelikli yazar, şair ve eleştirmen kalmış mıdır, var mıdır? Cevabınız “Kalmadı…Yok işte!” ise ülkemizdeki edebiyat ödüllerinin dağılımı veya dağıtımı için şu benzetmeyi rahatlıkla kullanabiliriz: “Damperli Ödül Furyası yoluyla Saygınlık Cukkalamak!”
Eduardo Galeano’nun dediği gibi “Sizi alkışlayanlar, aslında sizi zararsız görenlerdir.” Bu sözü genç yazar, genç şair ve tüm edebiyat heveslileri aklının bir köşesine mıhlamalı… Galeano’nun ifade ettiği şey bugünkü durumu tamı tamına karşılamaktadır. Yaşarken para, saygınlık ve otorite gibi şeylerle değil de “sefalet, çeşitli sessizlik suikastları ve kötülük dayanışmaları”yla “ödüllendirilen” sıkı bir adamdan, Ece Ayhan Çağlar’dan bir alıntı yaparak işbu yazıyı sonlandırmak istiyorum:
“Şairlere ödüller verileceğini duyunca, şunları düşündüm: Demek yasalar da yetmemiş, ölüm şairlerle toplu fotoğraf çektirmek istiyor. Hoşgörünün törel ve yasal sınırlarını paramparça ederek aşmış bir düşünceyi köşeli bir büyük ayraca, paranteze alacaklar. Alırlar! Daha dün, yaşayan şiir denince elleri tabancalarına giden adamlar, müessesenin küçük hisseli ortakları, şairlere iki paralık değer vermeyenler, gözlerinde tek bir şiir yaşatmayan kalem efendisi kentliler oturmuşlar, düşünmüşler, taşınmışlar, açık baskılar, gizli engellemeler yanında, böylesi bir Chester taslağını sunmuşlardır. Tarihten, kendi tarihimizden biliriz ki, kardeşlerini az önce boğmuş bir padişahın bile elinde uzak ve kokusuz bir gülle yaptırdığı minyatürleri, çağdaş padişahların ise basına dağıtılmak üzre çocuklarla çektirdikleri birçok fotoğraf vardır. Şimdi çocuklar ve güller dahi yüz vermedikleri için olsa gerektir, ‘müesses ölüm şairlerle toplu fotoğraf çektirmek istiyor’. Bunun böyle olduğu aydındır.(1970)”
“Şairlere ödüller verileceğini duyunca, şunları düşündüm: Demek yasalar da yetmemiş, ölüm şairlerle toplu fotoğraf çektirmek istiyor. Hoşgörünün törel ve yasal sınırlarını paramparça ederek aşmış bir düşünceyi köşeli bir büyük ayraca, paranteze alacaklar. Alırlar! Daha dün, yaşayan şiir denince elleri tabancalarına giden adamlar, müessesenin küçük hisseli ortakları, şairlere iki paralık değer vermeyenler, gözlerinde tek bir şiir yaşatmayan kalem efendisi kentliler oturmuşlar, düşünmüşler, taşınmışlar, açık baskılar, gizli engellemeler yanında, böylesi bir Chester taslağını sunmuşlardır.
Tarihten, kendi tarihimizden biliriz ki, kardeşlerini az önce boğmuş bir padişahın bile elinde uzak ve kokusuz bir gülle yaptırdığı minyatürleri, çağdaş padişahların ise basına dağıtılmak üzre çocuklarla çektirdikleri birçok fotoğraf vardır. Şimdi çocuklar ve güller dahi yüz vermedikleri için olsa gerektir, ‘müesses ölüm şairlerle toplu fotoğraf çektirmek istiyor’. Bunun böyle olduğu aydındır. Ece Ayhan
(…)
Başka ne olabilir ki! Beni kafakola alamıyorlar. Şu anda bile –ki 60 yaşındayım- kafakola alamıyorlar. Bir beklentim yok. Bir şey istemiyorum. Ev istemiyorum, rüşvet istemiyorum, para istemiyorum, ödül istemiyorum. Bu güne kadar ödül almayan tek adamım ben.
Ece Ayhan
(…)
Mevcut edebiyatımızın tümünün neredeyse yüzde doksanı halkın cebinden birkaç kuruş aşırmaktan başka bir hedef gözetmez ve bunu başarmak için yazar, yayımcı ve eleştirmen elbirliği edip güçlerini birleştirmişlerdir. Arthur Schopenhauer
“Kadim dost H. Can Yücel -yıllar sonra da hatırlanacak- çok özel ve hakikatli bir söyleşi gerçekleştirdi benimle… Can öylesine kapsamlı ve sıkı sorular hazırlamış ki detaylıca anlatmak, cevaplarda her şeye değinmek ve bol bol gevezelik etmek zorunda kaldım:- bir yandan da yaşamımı geniş bir çerçeveden ifade edebildiğim için çok mutlu oldum. Ortaya çıkan bu dostça ve uzun soluklu söyleşi, ‘Mermer Adası’ndan Bir Sima: Zafer Yalçınpınar’ başlığıyla Adalı Dergisi‘nin Haziran 2026 tarihli 252. sayısında yayımlandı. Söyleşinin H. Can Yücel tarafından kaleme alınan ‘içtenlikli girizgâh’ ile ‘özenli sonsöz’ bölümlerini de içeren orjinal metnini https://adalidergisi.com/tum-sayilar/2026/haziran-sayi-252/mermer-adasindan-bir-sima-zafer-yalcinpinar/ adresinden okuyabilirsiniz.” (Zy)
(…)
H. Can Yücel: (…) 12 yıl önce bendeki merakı ve üretme sancısını fark ettiğinde “Sen bir koleksiyonersin ve adaya dair biriktirdiklerin yaşanmışlıkların düşlerin var. Gel seninle bir söyleşi yapalım ve tanışmamıza vesile olan evvel.org’da yayınlayalım.” demiştin. O gün bu gündür, gerek adada gerekse İstanbul’da çokça paylaşımlarımız oldu ve bolca anı biriktirdik. (…) Dostluğumuzun 12. yılında bu kez söyleşiyi ben seninle yapmak istedim üstadım… Öncelikle kabul ettiğin için teşekkür ederim, hoş geldin!
Zafer Yalçınpınar: Hoş bulduk, eyvallah… Dostluklar yalnızca birlikte geçirilen zamanla değil, birbirinin hafızasına, ruhun atmosferine dokunabilmekle derinleşiyor. Senin bu satırlarını okumak bana yıllar önceki o ilk konuşmalarımızı, o üretme heyecanını yeniden hatırlattı. Aslında ben sadece sende zaten var olan şeyi gördüm: Ada Kültürünü taşıyan bir hafızayı, biriktirme tutkusunu ve anlatma ihtiyacını… Geri kalan her şey zamanın ve dostluğun kendiliğinden açtığı bir yol oldu. Senin bu satırlarını okuyunca bir kez daha düşündüm: İnsan bazen sadece bir yerin coğrafi varoluşuna değil, özel bir hafızaya, o yerin duygusal envanterine ait hissediyor kendini. Marmara Adası da bizim için biraz böyle galiba… Sadece doğup büyüdüğümüzden bugüne var olduğumuz bir yer değil; tüm özlem duygularıyla birlikte içimizde yaşayan büyük bir hatıra, büyük bir envanter. O zamanların ruhunun hatırası sanki… Belki de bu bellek dediğimiz şey, zekânın yalnızca bilgiyi depolayan, kayıt altına alan bir tarafı değil, yaşantı parçalarını anlamlandıran, ilişkilendiren ve yeniden kuran en derin boyut… İnsan, neyi hatırlıyorsa biraz da odur. Ve bazı insanlar vardır; biriktirdikleri yalnızca nesneler ya da anılar değildir. Bir dönemin ruhunu, kaybolmaya yüz tutmuş nesneleri, tarihsel bakışlarını, o dönemin söylemlerini, kelimelerini de taşırlar. Senin Marmara Adası’na dair kurduğun hafıza ve envanter de bana hep bunu düşündürdü. Yıllar geçiyor, insanlar eksiliyor, gemiler kayboluyor belki… Ama bazı dostluklar ve bazı görüntüler insanın içinde yaşamaya devam ediyor. Senin o ilk merakını, biriktirme heyecanını ve üretme sancını hatırlıyorum. Belki de birbirimizi en çok oradan tanıdık. Çünkü aynı denize başka başka kıyılardan bakıyor olsak da, aynı hafızanın içinden geçiyorduk. Nâzım Hikmet’in “Yaşamaya Dair” adlı şiirinde söylediği gibi; mesele biraz da “hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamakta”… “Yetmişinde bile olsa bir zeytin ağacı dikebilmek”te… Ve belki de “ölümden korktuğu halde ölüme inanmamakta…” İnsanlara, dostluğa, hatıraya, görüntülere ve geleceğe böylesine tutunabilmekte… Sanırım yıllardır yaptığımız şey de biraz buydu: kaybolup giden şeylerin ardından sadece hüzünlenmek değil, onları konuşarak, yazarak, anlatarak yeniden hayata karıştırmak. Bence tüm olan biten bu dostum… İyi ki yollarımız kesişmiş, iyi ki o söyleşi yapılmış. Ve iyi ki hâlâ aynı adadayız, aynı zamanın ruhunu ve aynı hafızanın envanterini birbirimize hatırlatabiliyoruz.
H. Can Yücel:Epeyce sana anlattırmak istediklerim var. Edebiyat-şiir, koleksiyonerlik üstüne daha detaylı sorularım olacak ancak seni ve aileni tanımayanlar için öncelikle bize biraz kendinden bahseder misin, kimdir Zafer Yalçınpınar? Profesyonel iş hayatından da bahseder misin?
Zafer Yalçınpınar: Ân itibariyle kırk yedi yaşındayım, 1979 doğumluyum. Yazılarımda ve tüm yazınsal çalışmalarımda kendi adımı ve soyadımı kullanıyorum. Çünkü insanın hakikatle kurduğu ilişkinin aynı zamanda bir varoluş meselesi olduğunu düşünüyorum; insan, yazdıklarının arkasında kendi adıyla durabilmeli. Ailem eski İstanbullu’dur. Yaklaşık üç-dört kuşaktır Kadıköy’de yaşayan bir aile geçmişimiz var. Baba tarafımın hikâyesi Yeldeğirmeni’nden Erenköy’e uzanan bir Kadıköy hattında şekilleniyor. Baba tarafımdan dedem Fethi Yalçınpınar marangozdu. Marangozluğu bir Rum ustadan öğrenmiş. Aslında bu detay bile eski İstanbul’un çok kültürlü yapısını tek başına anlatıyor bence. Çünkü o dönem zanaat, ustalık ve hayat bilgisi, milliyetlerden ya da kimliklerden çok emeğin, maharetin ve ustalığın etrafında şekilleniyordu. İnsanlar birbirlerinden yalnızca meslek öğrenmiyor, aynı zamanda bir yaşam kültürü de devralıyordu. Neyse… Dedemin marangoz dükkânı Ethem Efendi Caddesi’ndeymiş. Eski Erenköy ve çevresi o dönemler İstanbul’un önemli sayfiye bölgelerinden biri; köşklerin, ahşap yapıların, geniş bahçelerin bulunduğu bir yerdi. Dedem de iyi bir marangoz olarak özellikle bu köşklerde ve civarda iş yapmış. Ben bugün dönüp baktığımda marangozluğu yalnızca bir zanaat olarak değil, sabır, ölçü, estetik ve el emeğiyle kurulan özel bir ilişki olarak düşünüyorum. Belki de yazıyla, şiirle ve koleksiyonerlikle kurduğum bağın derinlerinde biraz da bu “ince işçilik” duygusu var. Çünkü marangoz da yazar da aslında zamana karşı çalışan insanlardır; biri ahşabı, diğeri kelimeleri işler. Aslında ikisinin de özü, mihenk noktası ‘zaman’… Neyse, devam edelim, Anne tarafımda ise hikâye Üsküdar, Koşuyolu, Kızıltoprak ve Fenerbahçe odağında gelişiyor. Dolayısıyla benim zihnimde Kadıköy yalnızca bir semt değil, kuşaklar boyunca birikmiş büyük bir yaşam kültürü aslında. Zaten eski İstanbul tarihinde Üsküdar ile Kadıköy’ün uzun süre aynı belediye yapısı içerisinde değerlendirilmiş olması da boşuna değil. Sonrasında yaşam kültürleri, sosyal yapı ve özellikle gayrimüslim nüfusun etkisiyle iki farklı karakter belirginleşiyor. Üsküdar daha geleneksel, daha muhafazakâr bir çizgide gelişirken, Kadıköy daha kozmopolit ve çok kültürlü bir yaşam alanına dönüşüyor. Benim çocukluğum bu kültürel katmanların arasında geçti diyebilirim. Anneannem öğretmendi. Annemin babası askerdi. Şark görevinde tanışıp evlenmişler. Dolayısıyla çocukluğumdan itibaren Cumhuriyet’in eğitimle, kültürle, kamusal sorumlulukla ve modern insan yetiştirme idealiyle kurduğu bağın aile içindeki disiplinli yansımalarını gördüm. O yılları düşündüğümde, Cumhuriyet’in yalnızca siyasal bir kavram olmadığını, gündelik yaşamın içinde hissedilen bir ahlâk, görgü ve aydınlanma meselesi olduğunu hissediyorum. Annem Zeynep Meral Yalçınpınar lise eğitimini Çamlıca Kız Lisesi’nde tamamladıktan sonra İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’nden mezun oluyor ve devlet hastanelerinde eczacı olarak çalışıyor. Uzun yıllar SSK Süreyya Paşa Hastanesi’nde görev yaptıktan sonra emekli oluyor. Onun hayatında disiplinin, eğitimin ve mesleki sorumluluğun çok belirgin bir yeri vardı. Çocukluğumda hastane kültürüne, sağlık emekçilerinin çalışma biçimine ve insan hayatına temas eden o ciddi dünyaya biraz da annem sayesinde tanıklık ettim. Babam Vedat Yalçınpınar’ın hikâyesi ise bambaşka bir şahsiyet taşıyor. Onun öğrencilik hayatı, kendi deyimiyle biraz “haytalık” nedeniyle oldukça dalgalı geçmiş. İstanbul’un farklı liselerinde okuyor, disiplin cezaları alıyor, okul değiştiriyor ve liseyi oldukça geç bitiriyor. Ama tam da bu yüzden, hayatı daha sokaktan, insan ilişkilerinden, gündelik yaşamın içinden öğrenmiş biri aslında. Babam liseden sonra İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nden mezun oluyor; kısa bir süre bir kimya fabrikasında çalıştıktan sonra Tuzla Askeri Jip Fabrikası’nda kalite-kontrol ve prodüktivite kısım şefi olarak görev alıyor ve oradan emekli oluyor. Babamın tarafında daha serbest, daha asi, daha taşkın bir hayat enerjisi; annemin tarafında ise daha düzenli, Cumhuriyetçi ve disiplinli bir damar vardı. Bugün dönüp baktığımda, sanırım benim karakterim de biraz bu iki farklı dünyanın kesişiminde şekillendi. İlkokulu anneannemlerin yanında yaşayarak Fenerbahçe’de Nurettin Teksan İlkokulu’nda okudum. Ortaokulu Erenköy’deki Kalamış Özel Lisesi’nde tamamladım. Bu okul, TSYD’nin kurucularından Kahraman Bapçum’a ve ailesine aitti; ne yazık ki 2005 yılında kapandı. Liseyi ise İstek Vakfı Özel Belde Koleji’nde bitirdim. Üniversite sınavında Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Ekonometri Bölümü’nü kazandım ve lisans derecemi orada tamamladım. Ardından yine Marmara Üniversitesi’nde “Sermaye Piyasası ve Borsa” alanında yüksek lisans derecemi tamamladım. Ardından, 2003 yılında TÜBİTAK’a bağlı Türkiye Sanayi Sevk ve İdare Enstitüsü’nde araştırmacı olarak çalışmaya başladım. Yaklaşık on yıl boyunca birçok kamu kuruluşuna ve özel sektör firmasına, EFQM toplam kalite yaklaşımı ile ulusal ve uluslararası projeler kapsamında eğitim, danışmanlık ve raporlama hizmetleri verdim. 2013 yılında TÜBİTAK’tan ayrıldım. O tarihten bu yana eğitim, danışmanlık ve raporlama çalışmalarımı sürdürülebilirlik ve sürdürülebilir kalkınma alanlarında özel sektörde devam ettiriyorum. Bir yanıyla kurumsal hayatın içindeyim belki ama diğer yanıyla hep edebiyatın, şiirin, arşivciliğin ve efemeratik hafıza meselelerinin içinde yaşamayı sürdürdüm. Çünkü bana göre insan yalnızca çalıştığı -uzmanı olduğu- işle değil, biriktirdiği görüngülerle, koruduğu hafızayla ve anlamaya çalıştığı hayatla da kendisini var ediyor. Yani şimdilik klasik olarak bunları söyleyerek başlayayım… Yani ‘Kimdir Zafer Yalçınpınar?’ diye soruyorsun ya, inan bilmiyorum üstadım. Borges’in o meşhur tavrı geliyor aklıma. Kendisine “Siz ünlü yazar Borges misiniz?” diye sorduklarında yalnızca “Bazen…” diye cevap verdiği anlatılır. Bu cevap bana hep çok şey düşündürmüştür. Çünkü insan tek parçalı bir varlık değil gerçekten. İçimizde birbirine bazen yaklaşan, bazen çatışan farklı insanlar yaşıyor. Çok acı bu durum, cehennem gibi bir şey aslında…
H. Can Yücel:Türkiye Cumhuriyeti’nin en güzide kuruluşlarından TÜBİTAK’ta uzun yıllar çalışmışsın. Buradaki yetkinliğin, edebiyat alanındaki çalışmalarına nasıl yansıdı? Çalışırken üretmek nasıl bir duygu? Olumlu ya da olumsuz etkileri oldu mu?
Zafer Yalçınpınar: TÜBİTAK’ta çalışmak bana sistemsel düşünmeyi öğretti ama edebiyat bana insanın hiçbir zaman tam anlamıyla bir “sistem” olmadığını gösterdi. Yaklaşık on yıl boyunca TÜBİTAK bünyesinde, sanayi kuruluşlarıyla, kamu kurumlarıyla, kalite yönetimi ve verimlilik odaklı projelerde çalıştım. O dönemde özellikle EFQM yaklaşımı, performans yönetimi, süreç iyileştirme, stratejik planlama gibi alanlarla yoğun biçimde ilgileniyorduk. Açık konuşmak gerekirse bu yaklaşımın temelinde Amerikancı ve püriten bir mühendislik zihniyeti vardır. Yani her şey ölçülebilir olsun, her süreç tanımlansın, her problemin bir nedeni ve çözümü net biçimde ortaya konulsun istenir. Bir fabrikanın üretim hattına baktığınızda bu yaklaşım çoğu zaman işe yarar. Çünkü makina aynı girdiyi verdiğinizde aşağı yukarı aynı çıktıyı üretir. Sistem deterministiktir; sebep-sonuç ilişkileri daha nettir. Ama insan hayatı, şiir ya da edebiyat böyle çalışmıyor. Sosyal bilimler dediğimiz alan çok daha stokastik, yani belirsizliklerle ve ihtimallerle dolu bir yapı taşıyor. Aynı acıyı yaşayan iki insan bambaşka tepkiler verebiliyor. Aynı şehirde büyüyen iki kişi dünyayı tamamen farklı algılayabiliyor. Şiirde bazen en büyük hakikat, ölçülemeyen bir sezgiden doğuyor. Bu yüzden ben yıllar içinde şunu fark ettim: Sanayi dünyası “nasıl daha verimli oluruz?” sorusunu sorarken, edebiyat daha çok “insan neden böyle hissediyor?” sorusunun peşinden gidiyor. Bunlar birbirinden oldukça farklı alanlar. TÜBİTAK yıllarımın bana olumlu etkileri de oldu elbette. Disiplinli çalışmayı, raporlama mantığını, büyük resmi görmeyi ve sistematik düşünmeyi orada öğrendim. Uzun soluklu projelerde çalışmak insanın zihinsel dayanıklılığını artırıyor. Ama bir yanıyla da o aşırı ölçümcü ve performans odaklı dünyanın insan ruhunu zaman zaman daralttığını düşünüyorum. Çünkü hayatın en önemli tarafları çoğu zaman ölçülemez. Dostluk, hafıza, duygu ya da bir şiirin insanda bıraktığı etki… Bunları herhangi bir performans göstergesine dönüştüremezsiniz. Belki de bu yüzden ben çalışırken hep yazıya, şiire ve koleksiyonerliğe tutundum. Çünkü gündüzleri daha mekanik ve kurumsal bir dünyanın içinde çalışırken; geceleri insan ruhunun karmaşık, belirsiz ve derin tarafına dönme ihtiyacı hissediyordum. Şimdi dönüp baktığımda, bu iki farklı dünyanın birbirini dengelediğini düşünüyorum. Bir tarafım düzeni, sistemi ve aklı, diğer tarafım ise hafızayı, sezgiyi ve insanın kırılganlığını anlamaya çalıştı. Sanırım benim yazınsal dünyam da biraz bu gerilimden doğdu. Bazen, bu hâlimle çok tuhaf bir şeye dönüştüğümü de düşünmüyorum değil, belki de bir ucubeye dönüştüm, müthiş, kendine özgü bir ucube… Belki gerçekten de yalnızca o deterministik, ölçümcü ve performans odaklı dünyanın içinde eriyip gitmiş biriyimdir; insan iç dünyasıyla bağını kaybettikçe dili de köşeli, katı hâle gelir, duygusu körelir, hayatı yalnızca “çıktılar” üzerinden okumaya başlar falan… Bu çatışma insanı yorabilir, parçalayabilir, hatta zaman zaman beni kendime yabancılaştırdığı da olmuştur. “Ucubeleşme” dediğim şey burada ortaya çıkıyor: Şair tarafının, kurumsal dünyanın dili içinde nefes almakta zorlanması… Kolay değil üstadım, inan ki kolay değil. Buraya kadar geldik bir şekilde… Yani, ben de bilmiyorum Zafer Yalçınpınar kimdir, inan ki…
H. Can Yücel:‘Mermer Adası’ndan Simalar’ adlı makaleni okumuş ve sana e-posta yoluyla ailemin Tomris-Turgut Uyar ile olan dostluğundan bahsetmiştim. O vakit sen İstanbul’da ben ise adadaydım. “Bizimkiler adada, gidip tanış çok mutlu olurlar” demiştin. Bu vesileyle kıymetli ailenle senden daha önce tanışmıştım hatırlarsın. Yalçınpınar ailesinin Marmara Adası ile tanışma öyküsünü okurlarımızla da paylaşır mısın? Aslında doğal olarak sen de bir müdavimden çok ada sevdalısısın yanılıyor muyum? Bu sırada yakın zaman önce kaybettiğin sevgili annen Meral Teyze’mi de sevgi ve rahmetle anarım. Işıklar içinde olsun…
Zafer Yalçınpınar: Sağol canım kardeşim, dostlar sağolsun. Aslında bu konuda en doğru bilgileri babam Vedat Yalçınpınar biliyordur. Fakat ilginçtir, babam, büyük babam Fethi Yalçınpınar ve hatta büyük amcam Yaşar Yalçınpınar da nedense yazılı kültürü hiç sevmemiş insanlar. Bu yüzden bugün bilebildiklerimiz daha çok babamın bana —hatta zaman zaman da sana— anlattıklarıyla sınırlı. Benim tevellüdüm de zaten anlatılanların bütün ayrıntılarına birebir tanıklık etmeye yetmiyor. Dolayısıyla aile hafızasının önemli bir kısmı sözlü anlatılar üzerinden taşınıyor. Hikâye kabaca şöyle başlıyor: Ben doğmadan yaklaşık on bir yıl önce, 1968 yılında, Marmara Adası’ndaki evimizin arazisi marangoz olan dedem Fethi Yalçınpınar tarafından satın alınıyor. Yazlık mekânın seçiminde ise büyük amcam Yaşar Yalçınpınar’ın eşi olan Rum büyük teyzem Eleni Yalçınpınar’ın isteği belirleyici oluyor. Eleni teyze bir adada yaşamak, adanın o yalıtılmış ama aynı zamanda korunaklı atmosferinin içinde zaman geçirmek istiyor. Zaten Rum kültüründe adalara, ada yaşamına ve o kendine özgü kapalılık hissine karşı tarihsel bir yakınlık olduğunu düşünüyorum. Peki neden İstanbul adaları değil de Marmara Adası seçiliyor? Bunun cevabı da biraz eski İstanbul ilişkilerinde saklı aslında. Fenerbahçe Spor Kulübü’nde santrfor olarak oynayan büyük amcam Yaşar Yalçınpınar’ın yakın dostlarından biri, spor spikeri ve radyo yayıncısı Eşref Şefik’ti. Eşref Şefik Marmara Adası’nda arazi satın alınca büyük amcama da burayı öneriyor. Zaten bizim küçük arazimiz de Eşref Şefik ailesinin arazisinin hemen arkasında yer alıyor. Evin yapımına 1968 yılında başlanıyor. O dönemlerde herhangi bir adada inşaat yapmak bugünkü koşullarla kıyaslanamayacak kadar zor. Malzeme taşımak, iş gücü sağlamak, teçhizat bulundurmak ciddi meseleler. Küçük evimizin inşası yaklaşık iki yıl sürüyor ve 1970 yılında tamamlanıyor. İnşa sürecinde marangoz olan Fethi dedem, o yıllarda oldukça yeni ve popüler sayılan “su geçirmez kontrplak” sistemini kullanıyor. Böylece ev yarı kâgir, yarı betonarme bir yapıyla inşa ediliyor. İki kardeş Fethi ve Yaşar Yalçınpınar, evi büyük ölçüde kendi emekleriyle kuruyorlar. İnşaat sürecinde bilfiil çalışıyor, taş taşıyor, ölçü alıyor, marangozluk yapıyorlar. Babam ise o yıllarda yirmi beş-yirmi altı yaşlarında genç bir delikanlı. O da inşaat boyunca sürekli adada bulunuyor; emeğiyle, gücüyle, taşıdığı malzemelerle evin yapımına destek oluyor. Bugün dönüp baktığımda, aslında o evin yalnızca betonla ya da ahşapla değil aile emeğiyle, dostluklarla ve ortak bir hayat hayaliyle inşa edildiğini düşünüyorum. Eh, şimdi bütün bu hikâyeye baktığımda, adadaki varoluşumuzun yaklaşık elli altı yıllık bir geçmişe dayandığını görüyorum. Bana kalırsa bu süre artık “müdavim” kelimesinin tarif edebileceği bir şey değil. Çünkü müdavimlik biraz gelip gitmekle, belli dönemlerde uğramakla ilgili bir hâl. Oysa bizim Marmara Adası’yla kurduğumuz ilişki çoktan bundan daha yerleşik, daha köklü bir anlam kazandı. Artık ikinci kuşağa uzanan, aidiyet duygusuyla derinleşmiş bir yaşamdan söz ediyoruz. Yani yalnızca yazları uğranılan bir tatil mekânı değil orası; zamanla gündelik hayatımızın, aile hafızamızın ve kişisel varoluşumuzun bir parçasına dönüşmüş bir yer. Benim bütün çocukluğum da zaten Aba Koyu’nda geçti. Denizi, rüzgârı, yalnızlığı, arkadaşlığı, korkuyu, doğayı, insan ilişkilerini… Hayata dair birçok şeyi, bizzat hayatın tınısını duymayı ilk kez orada deneyimledim, orada öğrendim. Bu yüzden Marmara Adası benim için dışarıdan bakılan romantik bir ada imgesinden çok daha fazlası. Bir anlamda karakterimin, hafızamın ve dünyayı algılama biçimimin kurulduğu asli coğrafyalardan biri.
BARAKA, Marmara Adası, Aba Sahili No:35 Fotoğraf: H. Can Yücel, 2026
H. Can Yücel:1927 yılında Türkiye’nin ilk radyo yayınını yapan Eşref Şefik’in oğlu Şefik Atabey’le Aba sahilinde yaptığınız sohbet senin yaşamında önemli bir yere sahip öyle değil mi? Kitap koleksiyonerliği ile iştigalin sanıyorum bu karşılaşmadan sonra gelişti? Arşiv ve koleksiyonlarının oluşum süreçlerini ve içeriklerini de biraz anlatır mısın?
Zafer Yalçınpınar: Eşref Şefik’le ilgili mutlaka dile getirmem gereken bir ayrıntı var: Spor medyasında hâlâ bilinen eski bir deyim vardır: “Eşref Şefik gibi lafı uzatmak…” Ben de galiba bu söyleşide biraz öyle yapıyorum; lafı gereğinden fazla uzatıyor olabilirim. Eğer öyle hissediliyorsa affola… Ama şimdi sen böyle sorunca kendi kendime de güldüm açıkçası. Çünkü bahsettiğin olay, 2000’lerin başında Eşref Şefik’in oğlu Şefik Atabey’in Aba Sahili’ndeki evinde değil, bizim evde, akşam yemeğinde gerçekleşmişti. Annemin yaptığı meşhur zeytinyağlı taze fasulyeyi yerken, ayaküstü başlayan sohbet zamanla uzun bir muhabbete dönüşmüştü. O günlerde Cumhuriyet Gazetesi’nde Şefik Atabey’in kitap koleksiyonerliğiyle ilgili dikkat çekici bir haber yayımlanmıştı. Haberde, Londra’daki çok özel koleksiyonunun ünlü müzayede firması Sotheby’s aracılığıyla bir Arap prensine rekor sayılabilecek bir bedelle satıldığı yazıyordu. Benim için ilginç olan yalnızca bu satış haberi değildi elbette; aynı zamanda kitap koleksiyonerliğinin ve arşivciliğin kültürel birikim kapsamında doğal bir merhale olmasıydı. O günlerde Louis-Ferdinand Céline’in Gecenin Sonuna Yolculuk adlı romanını büyük bir hayranlıkla okuyordum. O gece sohbet sırasında odama gidip kitabı getirdim ve Şefik Atabey’e göstererek şöyle sordum: “Bu kitabı nasıl koruyabilirim?” Şefik Amca sanırım bu ciddi yaklaşımımdan hoşlanmıştı. Kitapların korunması için kullanılan bez ciltlerden, özel kutulardan ve muhafaza yöntemlerinden uzun uzun bahsetti. Ardından sahaf kültürü, kitap koleksiyonerliği ve eski kitapların dünyası üzerine konuşmaya başladık. Benim için oldukça etkileyici bir sohbetti bu. Çünkü ilk kez birinin kitaplara yalnızca okunacak nesneler olarak değil, korunması, yaşatılması ve gelecek kuşaklara aktarılması gereken hafıza objeleri olarak baktığına tanık oluyordum. Aslında kitap koleksiyonerliğinin tutkusu da biraz burada başlıyor sanırım. İnsan bir süre sonra yalnızca metinleri değil, kitapların taşıdığı zamanın izini, geçmiş sahiplerini, kenar notlarını, kâğıdın yaşlanmasını, kapağın yıpranışını da önemsemeye başlıyor. Kitap artık yalnızca okunacak bir şey olmaktan çıkıyor; yaşayan bir nesneye, hafızayı taşıyan özel bir varlığa dönüşüyor. Belki de sahaflara duyulan bağlılığın temelinde biraz bu duygu var. Çünkü sahaflarda insan yalnızca kitaplarla değil, başka hayatların, başka zamanların izleriyle de karşılaşıyor. Şefik Amca, sonrasında beni, bugün adını tam olarak hatırlayamadığım, Aslıhan Pasajı’ndaki bir sahafa yönlendirdi. “Benden selam söylersin,” dediğini hatırlıyorum. Açıkçası o günlerde bu yönlendirmeyi hemen takip etmedim, Aslıhan Pasajı’na gidemedim. Ama şimdi dönüp baktığımda, o sohbetin benim için önemli bir başlangıç noktası olduğunu çok net görebiliyorum. Çünkü insanın hayatında bazı küçük karşılaşmalar vardır: o an sıradan görünür ama yıllar sonra zihninizde gerçek anlamını kazanır. Benim kitap koleksiyonerliğiyle kurduğum duygusal bağın ilk kıvılcımlarından biri de galiba o akşam atılmıştı. Kitap koleksiyonumun içeriğinden şu an için çok fazla bahsetmek istemiyorum açıkçası. Fakat beni en çok etkileyen şeyin imzalı kitaplar olduğunu söyleyebilirim. Çünkü imzalı bir kitap, yalnızca bir metin ya da fiziksel nesne olmaktan çıkıyor, bir temas hâline dönüşüyor. Yazarın el yazısı, attığı tarih, düştüğü kısa bir not… Bunların her biri kitabı bir anda tek ve benzersiz bir varlığa dönüştürüyor. Bazen düşünürüm: bir yazarın yıllar önce bir masada oturup attığı imza, aradan on yıllar geçmesine rağmen hâlâ başka bir insanın zihnine ve hayatına temas etmeyi sürdürüyor. Bu durum beni çok etkiliyor. Çünkü imzalı kitaplarda yalnızca edebiyat değil, zamanın kendisi de saklı gibi geliyor bana. Bir anlamda insan, kitabın içine sıkışmış küçük bir hayat kırıntısıyla karşılaşıyor. Özellikle sevdiğim bazı şairlerin ve yazarların imzalarını gördüğümde, o kitaplarla aramda neredeyse metafizik diyebileceğim bir bağ oluşuyor. Sanki kitap yalnızca okunmuyor da, aynı zamanda bir hafızayı taşıyor. Belki de koleksiyonerliğin tutkusu biraz burada başlıyor: Nesnenin maddi değerinden çok, onun taşıdığı ruhu, izi ve hikâyeyi biriktirmeye çalışıyorum. Ve hâlâ o ilk günkü koruma güdüsü devam ediyor bende… Sanırım mesele biraz kıymet bilmek ve kıymet verebilmekle ilgili. Çünkü insan zamanla şunu fark ediyor: Bazı şeyler yalnızca “sahip olunacak” nesneler değildir. Özellikle kitaplar… Ben koleksiyonerlerin kitapların gerçek sahibi olduğuna inanmıyorum. Daha doğrusu, iyi bir koleksiyonerin kendisini bir “sahip” gibi görmediğini düşünüyorum. Bizler biraz daha emanetçi ya da koruyucu gibiyiz aslında. Çünkü kitapların ömrü insan hayatından daha uzun. Biz gidiyoruz ama onlar başka raflara, başka ellere, başka zihinlere ulaşmaya devam ediyor. Belki de bu yüzden eski bir kitabı elime aldığımda yalnızca kâğıda dokunmuyorum; o kitabı yıllar boyunca koruyan insanlara, o metni yazan zihne ve gelecekte onu okuyacak bilinmeyen insanlara da temas ettiğimi hissediyorum. Koleksiyonerlik biraz bu süreklilik duygusuyla ilgili. Nesneleri biriktirdiğimizi sanıyoruz ama aslında hafızayı korumaya çalışıyoruz. Hepsi bu kadar, olan biten şey bu bence…
H. Can Yücel:Efemera nedir bilmeyenler için biraz detaylandırır mısın?
Zafer Yalçınpınar: Efemera aslında geçici olmak için üretilmiş ama zamanla kalıcı bir hafızaya dönüşmüş şeylerdir. Bir tren bileti, eski bir vapur tarifesi, kartvizit, yarısı yırtık maç bileti, bir mektup, bir davetiye, bir ambalaj, reklam kupürü, kartpostal, sigara paketi, mektup zarfı, bir ilan, bir lokantanın çatalı… Her şey yani, her şey efemera olarak değerlendirilebilir. Gündelik hayatın sıradan ve çoğu zaman çöpe atılan parçaları… Ama işin ilginç tarafı şu: Tarih çoğu zaman büyük olaylardan değil, tam da bu küçük ve “önemsiz” görünen kırıntılardan kuruluyor. Çünkü resmi tarih bize devletleri, savaşları ve büyük insanları anlatırken, efemera gündelik hayatın ruhunu taşıyor. İnsanların nasıl yaşadığını, neye baktığını, nasıl konuştuğunu, hangi konsere gittiğini, hangi mağazadan alışveriş yaptığını, hangi filme gittiğini gösteriyor. Bu yüzden efemera biraz “kaybolan hayatın tortusu” gibidir. Bu ‘tortu’ benzetmesinin ve efemeratik uğraşının en güzel açıklandığı kaynak Oruç Aruoba’nın ‘De Ki İşte’ adlı kitabıdır. Orada, 74. maddede ‘(…) uğraşının (…) yaşamının yalnızca tortusu olduğuna inandığından; asıl önemli, değerli olanın yaşamın kendisini yaşamak olduğuna inandığından (…)’ diyor ustamız…
H. Can Yücel:Birçok fanzin, dergi ve gazetede yayınlanmış makalelerin bulunmakta. Kendi internet adresinde bu konuyu detaylıca en ince ayrıntısına kadar kayıt altına aldığını biliyorum. Ancak bu yazılı ve basılı neşriyatlar içinde seni en çok etkileyen ve mutlu eden, iyi ki yazmışım diyeceklerini bizlerle paylaşır mısın? Tahmin ediyorum ki bunlardan biri Üvercinka dergisidir yanılıyor muyum?
Zafer Yalçınpınar: Evet, kendi yaşantımla, yazdıklarımla ve zihinsel serüvenimle ilgili birçok şeyi geçen yıl bu zamanlarda zaferyalcinpinar.info adresinde toplamaya başladım. Orada A’dan Z’ye Zafer Yalçınpınar başlığı altında, benim için anlam taşıyan bütün yaşantı parçalarını, metinleri, arşivleri, söyleşileri, efemeraları ve poetik izleri bir araya getirmeye çalışıyorum. Çünkü insan bir süre sonra şunu fark ediyor: Hayat dediğimiz şey yalnızca yaşanıp geçmiyor, aynı zamanda kayda geçirilmediğinde sessizce siliniyor da… Oradaki “Başlarken” metninin ana fikri de aslında tam olarak buna dayanıyor. Yani insanın kendi hafızasını, kendi hakikat arayışını ve yaşadığı çağın izlerini mümkün olduğunca sahici biçimde kayıt altına alma çabası… Ben hiçbir zaman kusursuz, tamamlanmış ya da “resmî” bir otobiyografi oluşturmak istemedim. Daha çok parçalı, eksik, bazen kırık dökük ama sahici bir insan hikâyesinin izlerini korumaya çalışıyorum. Çünkü bana göre insan biraz da geride bıraktığı izlerin toplamıdır. Zaten hafıza dediğimiz şey de doğrusal işlemiyor. Benim yapmaya çalıştığım şey şu: Hayatımın dağılmış parçalarını yeniden yan yana getirmek. Bir yanıyla kişisel bir gayret bu elbette ama başka bir yanıyla da yaşadığımız kültürel iklimin, bağımsız edebiyatın, efemeranın, şiirin ve hafızanın kayıt altına alınmasıyla ilgili bir mesele. Çünkü bugün yaşadığımız çağ çok hızlı tüketiyor, çok hızlı unutturuyor. Ben, özellikle annemi kaybettiğim 2025’ın sonbaharından bugüne biraz yavaşlamayı, kayıt tutmayı, iz bırakmayı önemsiyorum. Bütün mesele şu cümlede gizli: Zafer Yalçınpınar yalnızca yaşamak istemiyor, yaşadığının hakikatini de korumak istiyor. Cemal Süreya Kültür-Sanat Derneği tarafından yayımlanan Üvercinka Dergisi’nin benim edebiyat yolculuğumdaki yeri gerçekten özeldir. Çünkü bana kalırsa Üvercinka, Türkiye’de uzun yıllar boyunca edebiyat dergiciliği teamüllerine uygun davranmaya çalışan, şiire ve edebiyata karşı ahlâklı bir yayıncılık çizgisi koruyan önemli süreli yayınlardan biriydi. Özellikle bugün geriye dönüp baktığımızda; popülizmin, klik ilişkilerinin, görünür olma telaşının ve edebiyat dışı hesapların bu kadar yoğunlaştığı bir ortamda, şiiri gerçekten önceleyen dergilerin kıymeti daha iyi anlaşılıyor. Üvercinka bu anlamda benim gözümde ciddi bir hafıza oluşturdu. Tabii burada Seyyit Nezir’in adını özellikle anmak gerekir. Çünkü onun şiire, şaire ve edebiyat ortamına yaklaşımında belirli bir etik duyarlılık ve ciddiyet olduğunu düşünüyorum. Türkiye’de edebiyat dergiciliği çoğu zaman büyük maddi zorluklarla, görünmez emeklerle ve ciddi fedakârlıklarla yürür. Seyyit Nezir de yıllar boyunca bu yükü omuzlamış isimlerden biri oldu bana göre. Bu yüzden edebiyat ve şiir dünyasında kendine özgü, özel bir yere sahip olduğunu düşünüyorum. Benim açımdan da Üvercinka’da yazılarımın, şiirlerimin ya da düşünsel metinlerimin yayımlanmış olması önemliydi elbette. Çünkü insan bazen bir dergide yalnızca metninin yayımlanmasına değil, o derginin taşıdığı kültürel iklime de değer veriyor. “İyi ki yazmışım” dediğim bazı metinlerin orada yayımlanmış olması bu yüzden beni mutlu eder. Ama hayatın doğal akışı içerisinde insanlar, çevreler, yönelimler ve ilişkiler zamanla değişiyor tabii… Açık yüreklilikle söylemek gerekirse son üç-dört yıldır Üvercinka dergisiyle çok aktif ya da organik bir bağım kalmadı. Bunu herhangi bir kırgınlık ya da sert bir kopuş üzerinden söylemiyorum. Daha çok hayatın farklı yönlere doğru akması gibi düşünüyorum. Yine de geçmişe dönüp baktığımda, Üvercinka’nın benim edebiyat serüvenimde bıraktığı izi inkâr etmem mümkün değil. Fakat işin başka bir tarafı da var tabii… Eğer bana “En heyecan verici, en özgür ve en sahici yazılarını nerede yazdın?” diye sorarsan, sanırım hiç düşünmeden Kadıköy’de, Karga Bar çevresinde şekillenen o kültürel atmosferi ve Karga Mecmua günlerini söylerim. Çünkü orada başka türlü bir enerji vardı. Daha spontane, daha canlı, daha sokakla temas eden, daha genç ve yer yer taşkın bir ruh hâli… Özellikle sıkı dostum Tayfun Polat’ın etrafında oluşan o çevrenin benim üzerimde ciddi etkisi olduğunu düşünüyorum. Çünkü Karga çevresi yalnızca bir dergi ya da bir mekân değildi bana göre; aynı zamanda Kadıköy’ün belirli bir dönemine ait düşünsel ve kültürel bir iklimdi. İnsanların birbirlerine sürekli kitap, müzik, şiir, film önerdiği, bazen saçma sapan, bazen çok derin konuşmaların gerçekleştiği bir karşılaşma alanıydı. Sanırım orada kendimi daha özgür hissediyordum. Çünkü kimsenin kimseye yukarıdan bakmadığı, edebiyatın, yazarlığın veya şiirin bir kibir alanına çevrilmediği bir ortam vardı. Şiir de, düşünce de, gündelik hayat da birbirine karışıyordu. Bir masada Ece Ayhan konuşulurken öbür masada punk müzik dönüyor, sonra mesele dönüp dolaşıp memleketin ruh hâline bağlanıyordu falan… Kadıköy’ün o yıllardaki kültürel dokusu gerçekten çok başkaydı. Henüz her şey bugünkü kadar çıkar odaklı, ciro odaklı değildi. Biraz dağınık, biraz karanlık ama çok canlıydı. Belki de bu yüzden Karga Mecmua’daki yazılarımda daha yüksek bir iç enerji hissediyorum bugün dönüp baktığımda. Çünkü orada yazarken herhangi bir kariyer hesabı, görünürlük kaygısı ya da kültürel pozisyon alma telaşı taşımıyordum. Daha doğrudan, daha içgüdüsel ve daha cesur yazıyordum. Bazen gençliğimin düşünsel savrukluğunu yıllar sonra özlüyorum. Çünkü o savrukluğun içinde gerçek bir arayış, gerçek bir açlık ve sahici bir merak da vardı. Orada yazdığım bazı metinlerin içindeki canlılığı, risk alma duygusunu ve özgürlüğü hâlâ zihnimde hissedebiliyorum ve özlüyorum. Benim için şöyle bir formül var galiba: gerçekten kendim olduğum dönemler, aynı zamanda en etkili yazdığım dönemler oluyor.
H. Can Yücel:Çok uzun zamandır üretiyor, yazıyorsun. Kişisel yazın geçmişini ve edebiyat alanındaki araştırma ve arşivlerini derlediğin ve sürekli güncel tuttuğun bir web adresin bulunuyor. evvel.org tamı tamına yirmi üç yaşında, evvel.org nasıl oluştu? İçerikte sadece senin yazıların da yok. Bir nevi bellek tuttuğun bu portalda, okurları neler bekliyor?
Zafer Yalçınpınar:evvel.org etrafında yıllardır kurduğum atmosfer bence yalnızca bir edebiyat-şiir-arşiv sitesi kafasıyla oluşmuş bir şey değil, aynı zamanda benim kendi ilgi alanlarım odağında dijital bir hafıza alanı… Benim dijital imkânları kullanarak oluşturduğum büyük ve kullanışlı bir not defteri gibi… Orada yalnızca şiirler, kupürler ya da yazılar biriktirmiyorum; eski dergiler, unutulmuş şairler, küçük yayınevleri, mektuplar, dipte kalmış sesler, kültürel kırıntılar da korunuyor, paylaşılıyor. Zihnimde yeri olan ve önemlilik derecesi yüksek her şeyi oraya kaydediyorum. Fakat başka bir açıdan baktığımızda da “evvel.org’un özü efemeratik edebiyat ve kültür-sanattır” diyebiliriz. Çünkü ana akım kültürün hızla tüketip unuttuğu şeyleri görünür ve etkili kılmaya çalışıyorum orada yıllardır: Genel geçer ve vülger yargılara teslim olmayan, nev-i şahsına münhasır bir platform oluştu kendiliğinden… Zaten koleksiyonerlik veya arşivcilik denen şey de böyle bir şey: “Önemsiz, değersiz” sanılan şeylerin aslında bir dönemin varoluşunu -hatta şiirselliğini- taşıdığını fark etmek. Eski bir kupür veya mektup veya bir sayfanın yanına yazılan bir not bazen koskoca bir tarih kitabından daha fazla şey anlatabilir. Ne desek bilemedim, zamanın izini arıyorum belki de… Aslında, efemera dediğimiz şey şiire çok yakın bir alan. Efemera da şiir gibi devr-i devranı yoğurmaya çalışıyor, varoluşun değişimini anlamaya yarıyor. Yaşamın özünü anlamaya çalışmak, yaşamın özüyle iletişim, bağ kurmaya çalışmak! Çok acayip bir gayret… Belki de hastalıklı bir durumdur bu. Fakat ne olursa olsun elde ettiğimiz sonuç şu: Bugün dönüp baktığımda, birçok üst başlığın altında biriken yaklaşık yedi bin beş yüz gönderiden oluşan devasa bir arşivle karşı karşıyayız. Sadece on ana başlığa ait içeriklerin satır indeksleri bile kırk sayfalık bir A4 dosyasını buluyor. Zaman içinde evvel.org yalnızca bir internet sitesi olmaktan çıktı; büyük bir efemeratik içerik alanına, katmanlı bir kolaja, dijital bir hafıza mekânına dönüştü. Hatta bazen düşünüyorum da, evvel.org’u incelemeye niyetlenen insanların gözünü korkutan bir tarafı da var sanırım. İçinde kaybolma ihtimali yüksek, kolay tüketilemeyen, sabır ve dikkat isteyen zorlu bir dijital arşiv duruyor orada. Ve bütün bu yayıncılık pratiği yaklaşık yirmi üç yıldır olduğu yerde, bir mıh gibi durmaya devam ediyor. Üstadım, tüm açık yürekliliğimle söyleyeyim: Ben de aynı şekilde devam edeceğim. Çünkü içimde hâlâ yazmak, paylaşmak ve kayıt altına almak istediğim şeylerin belki yüzde onunu bile tamamlayamadım. İnsan bazen yıllar boyunca yazdıkça aslında ne kadar az şey söyleyebildiğini daha iyi anlıyor. O yüzden, ölene kadar yola devam… Yol açmaya, iz bırakmaya, hafızayı diri tutmaya devam… Her şeye rağmen.
H. Can Yücel:evvel.org bahsini kapatmadan önce vurgulanması gereken en önemli hususlardan biri kanımca Cumhuriyet dönemi şair ve yazarlarına dair özel dosyalar yapman ve bunları tamamen ücretsiz olarak edebiyatseverlerin faydalanabileceği şekilde erişilebilir kaynaklar olarak paylaşmandır. Örnek vermek gerekirse; Nâzım Hikmet, Ece Ayhan, İlhan Berk, Turgut Uyar, Sait Faik Abasıyanık, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Oruç Aruoba gibi birbirinden değerli isimler hakkında onlarca bilgi, fotoğraf ve belgeye yer veriyorsun. Geri dönüşleri nasıl oluyor? Sence adı geçen yazarlara hak ettikleri özen gösteriliyor mu?
Zafer Yalçınpınar: Açık konuşmak gerekirse yaşadığımız coğrafyada yüzyıllardır hakikatin akkor karanlığıyla temas eden, insanın iç dünyasına ve vicdanına dair sahici söz söyleyen kim varsa bir şekilde cezalandırılmıştır. Bu cezaların en görünür olanları yasaklamalar, dışlamalar ya da itibarsızlaştırmalar olabilir belki ama bana kalırsa en etkili yöntemlerden biri “özensizlik”, diğeri ise tam anlamıyla bir “sükût suikasti”dir. Yani görmezden gelmek, sessizleştirmek, yanlış tanıtmak, yüzeyselleştirmek… Ne yazık ki bu mesele bizim kültür hayatımızda çok eski ve çok değişmeyen bir yaraya işaret ediyor. Son yirmi beş yılın kültür ortamına baktığımda iki temel belirleyici görüyorum: Bir yanda neoliberal popülizmin ortaya çıkardığı hız, tüketim ve yüzeysellik, diğer yanda ise Amerikan tipi püriten yaşam anlayışının ürettiği sahte teknokrasi… Yani insanı yalnızca performans, görünürlük, kariyer ve ölçülebilir başarı üzerinden değerlendiren bir anlayış. Böyle bir atmosferde şiirin, estetiğin, hakikat arayışının ya da insan ruhunun derinliklerine inmeye çalışan edebiyatın doğal olarak geri plana itilmesi kaçınılmaz oluyor. Çünkü şiir, öz ister, dikkat ister, vicdan ister; bugünün kültürel düzeni ise tam tersine sürekli hız, tüketim ve dolaşım talep ediyor. Benim ilgi odağımda olan isimler —Nâzım Hikmet, Ece Ayhan, İlhan Berk, Turgut Uyar, Sait Faik Abasıyanık, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Oruç Aruoba ve daha niceleri— tam da bu yüzden çok ağır bedeller ödediler diye düşünüyorum. Bu isimlerin bir kısmı açık biçimde itibarsızlaştırıldı, bir kısmı yanlış ideolojik kalıpların içine sıkıştırıldı, bir kısmı ise yalnızca belli sloganlarla tanıtılarak derinliklerinden kopartıldı. Oysa bu insanların her biri, Türkçe’nin imkânlarını genişletmeye çalışan, insanın hakikat yolculuğunu önemseyen çok büyük zihinsel ve estetik emekler ortaya koydular. Ben gerçekten buna çok üzülüyorum. Hatta zaman zaman bunun acısını içimde, etimde kanımda hissediyorum diyebilirim. Çünkü hakikat yolunda kalp ve vicdan arayışını sürdüren insanlar bu ülkede çoğu zaman en çok örselenmiş, en çok yalnız bırakılmış insanlar oldu. Belki evvel.org’da yıllardır yapmaya çalıştığım şey de biraz bununla ilgili… Yani bu yazarların yanlış anlatılmasının, eksik okunmasının ya da yalnızca popüler etiketlerle değerlendirilmesinin önüne geçmeye çalışıyorum elimden geldiğince. O yüzden dosyalar hazırlıyor, belgeler topluyor, eski dergileri, fotoğrafları, söyleşileri erişilebilir hâle getiriyorum. Çünkü hafızanın korunmasının da bir tür kültürel sorumluluk olduğuna inanıyorum. Elbette bu çabanın bedelleri de oluyor. Aynı şeyleri zaman zaman ben de yaşadım, yaşamaya devam ediyorum. İtibarsızlaştırma girişimleri, sessizlik suikastleri, görmezden gelinme ya da çeşitli sinsi yöntemlerle değersizleştirilmeye çalışılmak… Ama galiba insan gerçekten inandığı bir şeyi yapıyorsa, bunlar yolun doğal parçalarına dönüşüyor bir süre sonra. Çünkü mesele yalnızca edebiyat değil, insanın hakikatle kurduğu ilişkiyi koruyabilmesi aslında.
Yalçınpınar Ailesi’nin Sandalı: LİVAR
H. Can Yücel:Makalelerin ve arşivinin yanı sıra ilki 2007 sonuncusu 2025 yılında yayınlanmış on beş kitabın bulunmakta. Bize şiir ve öykü kitaplarından da kısaca bahseder misin? En başta da Vedat Amca’yla birlikte balığa çıktığınız sandalın ismini taşıyan Livar kitabından…
Zafer Yalçınpınar: Aslında edebiyat yaşamıma şiirden önce düzyazıyla başladım. Çok fazla öne çıkarmadığım, hatta bilinçli olarak geri planda tuttuğum üç anlatı kitabım var: Karşı, Korkak Düşler ve Siya. Bunlar tam anlamıyla hikâye sayılabilecek metinler değil, daha çok yarı kurgusal, yarı denemevari, yer yer iç monoloğa yaklaşan amatör çalışmalar. İlki olan Karşı, ben daha üniversite öğrencisiyken yayımlandı. O dönemlerde yazmak benim için biraz düşünsel ve duygusal bir boşalım alanıydı sanırım. Dolayısıyla bugün dönüp baktığımda bu kitapları daha çok bir tür “iç dökme” anlatıları olarak görüyorum. Genç yaşlarda yazarken biraz da kendi varoluşumu anlamaya çalışıyordum sanki; dünya karşısındaki yerimi yalnızlığımı, öfkemi, kırgınlıklarımı metinlerin içine yansıtıyordum. Bu yüzden o ilk kitaplarda teknik olgunluktan çok yoğun bir arayış hâli olduğunu düşünüyorum. Edebî olgunluğa ulaşmamı sağlayan ve hangi edebî türde ilerleyeceğim konusunda belirleyici olan asıl şeyin ise 2000’li yılların ortasında arkadaşlarımla birlikte yayımladığımız Kuzey Yıldızı Edebiyat Dergisi olduğunu söyleyebilirim. Yaklaşık on sayı süren bu yayıncılık deneyimi, yalnızca bir dergi çıkarma pratiği değildi benim için; aynı zamanda edebiyatın, düşüncenin ve hayatın iç içe geçtiği yoğun bir öğrenme alanıydı. Derginin çevresinde gelişen dostluklar, tartışmalar, kırgınlıklar, poetik arayışlar, maddi imkânsızlıklar, heyecanlar ve hayal kırıklıkları… Bütün bunlar zamanla benim edebiyat anlayışımı biçimlendirdi. Aslında yazmaktan çok, yazının çevresinde yaşanan deneyimlerden öğrendim ne öğrendiysem. Kuzey Yıldızı benim için tam da böyle bir eşikti. Bu noktada, o yıllarda İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde öğrenci olan Vedat Kamer’in etkisini özellikle anmam gerekir. Vedat’ın ortaya koyduğu felsefî ve dilbilimsel perspektif benim düşünme biçimimi ciddi anlamda etkiledi. Özellikle dilin yalnızca bir anlatım aracı olmadığı, aynı zamanda hakikati kuran, dönüştüren ve bazen de gizleyen bir yapı olduğu fikri üzerinde uzun uzun düşünmemi sağladı. O dönem yaptığımız sohbetler, okuduğumuz metinler ve tartıştığımız meseleler benim şiire yaklaşımımı da değiştirdi diyebilirim. Aynı süreçte Akın Demirci ve Özgür Macit’le kurduğumuz düşünsel ve edebî temasın da üzerimde önemli etkileri oldu. O yıllarda şunu fark etmeye başladım: Şiir yalnızca duygu aktarımı -yani lirik bir şey- değildir, aynı zamanda dilin sınırlarını, insanın varoluşunu ve hakikatle kurduğu ilişkiyi araştıran düşünsel bir alandır. Ben bu durumu ‘imgesel alan derinliği’ olarak tanımlıyorum. Hatta, Ludwig Wittgenstein’ın Tractatus’ta ima ettiği “Felsefe aslında şiir diliyle kurulmalıydı” fikri beni uzun süre düşündürmüştür. Çünkü bazı hakikatler düzyazının açıklayıcı yapısından çok, şiirin kırık, eksik ve sezgisel diliyle daha sahici biçimde hissedilebiliyor. Belki de bu yüzden zamanla düzyazıdan şiire doğru daha yoğun bir yönelim geliştirdim. Çünkü şiirin, insanın iç dünyasındaki kırılmaları, eksiklikleri ve sezgileri ifade etmek konusunda çok daha derin bir imkân sunduğunu hissetmeye başladım. Aslında bütün bunların merkezinde biraz dilbilimsel bir mesele olduğunu düşünüyorum ve bu konu gerçekten çok önemli. Pek dile getirilmez ama bana kalırsa Ece Ayhan’ın şiirinin merkezinde de böyle bir arayış vardı. Çünkü mesele yalnızca “şiir yazmak” değil, dilin hakikati nasıl taşıdığı, nasıl bozduğu ya da nasıl yeniden kurduğu meselesi aynı zamanda. Şair bazen kelimeleri yalnızca anlam üretmek için değil, dünyayı başka türlü duyabilmek için de kullanıyor. Hatta bazen dilin taşıdığı şiirsel yük, söylenen şeyin kendisinden bile daha belirleyici hâle geliyor. Çünkü şiir dediğimiz şey çoğu zaman yalnızca anlamdan değil; çağrışımdan, eksiltiden, ritimden, sessizlikten ve sezgiden oluşuyor. Bir anlamda şiir, hakikatin ve imgenin yaşadığı suyu bulmaya çalışıyor. O suyun içine eğilip bakmak, oradan bir şeyi çekip çıkarmak ve onu dikkatle incelemek gibi… Oktay Rifat’ın şiirlerinde bu arayış çok belirgindir mesela. Gündelik hayatın en sıradan ayrıntılarının içinden bile tuhaf bir imgesel derinlik çıkarabilir. İlhan Berk ise neredeyse bütün hayatını buna adamış bir şairdi bana göre. Dilin içinde yeni hakikat alanları açmaya, kelimelerin taşıdığı görünmez çağrışımları araştırmaya çalışıyordu sürekli. Şiiri yalnızca yazmıyor, adeta dilin içinde yaşayarak düşünüyordu. Neyse… Bu yüzden ben Livar’ı ilk gerçek kitabım, ilk şiir kitabım olarak görüyorum. Çünkü orada ilk kez kendi poetik dünyamın sesini daha belirgin biçimde duyduğumu hissediyorum. Kitaba verdiğim isim de aslında bu düşünceden doğmuştu. Livar, denizden yakalanan balıkların teknelerde canlı tutulduğu özel bölmenin adı. Ben bu kelimeyi ilk duyduğumda çok etkilenmiştim. Çünkü bana göre poetika da biraz böyle bir şey… Şairin dünyası, düşünceleri, sezgileri, kırılganlıkları ve hakikat arayışı; sanki canlı tutulmaya çalışılan başka bir yaşam formu gibi. Yani şiir benim için donmuş, tamamlanmış bir yapı değil hiçbir zaman. Daha çok yaşayan, kıpırdayan, değişen, nefes alan bir alan. Livar ismini seçmemin nedeni de buydu aslında: Şiirin içindeki canlılığı, hareketi ve insan ruhunun kolay tarif edilemeyen taraflarını, o yoğun şiirsel yükle birlikte hissettirebilmek. Teknemizin adının Livar olması ise doğrudan benim verdiğim bir karar değildi aslında. O yıllarda limanlarla ilgili bazı yönergeler yürürlüğe girmişti ve teknelere isim yazılması zorunlu hâle gelmişti. Babam da o sırada “Livar” ismini sevmiş olacak ki teknemize bu adı vermeye karar verdi. Büyük ihtimalle biraz da denizci refleksiyle, “Bu tekne balık dolu!” hissini taşıyan bir isim olmasını istemişti. Ama işin benim için daha duygusal bir tarafı da vardı sanırım. Çünkü aynı zamanda ilk şiir kitabımın adını teknemize vererek bana küçük bir sürpriz yaptığını düşünüyorum. Bu yüzden bugün dönüp baktığımda, Livar kelimesi benim zihnimde yalnızca bir kitap adı ya da tekne adı değil, aile hafızasıyla, denizle, şiirle ve çocukluk duygusuyla iç içe geçmiş özel bir imge… Şimdi bu söyleşide tek tek bütün şiir kitaplarımı anlatmam çok mümkün değil açıkçası. Zaten bunca şeyi anlatarak hem kendime hem de okura fazlasıyla yüklenmiş oluyorum sanırım. Malûm, Eşref Şefik gibi lafı uzatma tehlikem de hep var… Diğer kitaplarım, poetik meseleler, kırılmalar, çıkmazlar ve gevezelikler artık başka bir söyleşinin konusu olsun dostum.
H. Can Yücel:Ada’nın üretimlerine etkisi var mı? Ada’ya dair de biriktiriyor üretiyorsun. Rüzgâr Defteri kitabın adadan imgeler içeriyor. Ada senin için ne ifade ediyor?
Zafer Yalçınpınar: Şu “üretim” kelimesi beni hafiften rahatsız ediyor aslında sevgili dostum. Çünkü bu kelime ister istemez bana fabrika düzenini, sanayi mantığını, performans baskısını falan çağrıştırıyor. Sanki insan durmadan bir şey “üretmek” zorundaymış gibi… Şiir yazmak da bant sistemiyle çalışan bir işmiş gibi. Hâlbuki benim yaşadığım şey öyle değil. Ben oturup planlı programlı şekilde “içerik üreten” biri değilim açıkçası. Daha çok biriktiren, dolaşan, bakan, susan, bekleyen biriyim sanırım. Bazen aylarca, yıllarca hiçbir şey yazmadığım oluyor ama içimde bir şeyler hareket etmeye devam ediyor. Şiir biraz mayalanma veya damıtılma işi gibi geliyor bana. İçten içe birikiyor, tortulaşıyor, damıtılıyor sonra bir gün kendiliğinden ortaya çıkıyor. Ama sorunun özüne gelirsek, sanırım benim bütün zihinsel ve şiirsel haritamın merkezinde ada var. Yalnızca bir coğrafya olarak değil, bir düşünme biçimi, bir hafıza alanı, hatta bir varoluş hâli olarak… Bazı insanların hayatında şehirler belirleyicidir, bazı insanların hayatında ise dağlar ya da yollar… Benim içinse deniz ve ada belirleyici oldu. Biliyorum ki senin için de öyle… Çünkü ada dediğimiz şey yalnızca fiziksel bir mekân değildir; aynı zamanda yalıtılmışlık, tecrit ve dış dünyadan kopuş hissidir. İnsan adada yaşarken kalabalığın içindeki yalnızlığı değil, doğrudan varoluşun sessizliğiyle temas etmeye başlıyor. Bu durum zamanla insanın düşünme biçimini de değiştiriyor. Bir de işin dil tarafı var tabii… Bana göre adada zamanla kendine özgü bir şiir dili doğuyor. Çünkü ada insanı konuşma biçimini bile değiştiriyor. Rüzgârın yönüne göre konuşuyorsun, sessizliğin içindeki küçük sesleri duymaya başlıyorsun, kelimeler arasındaki boşlukları fark ediyorsun. Şehirde dil sürekli hızlanıyor, aşınıyor, tüketiliyor. Ada ise dili yavaşlatıyor. Belki de bu yüzden şiirsellik dilin sürdürülebilirliğini sağlıyor biraz. Çünkü şiir dili yalnızca iletişim kurmak için kullanılmıyor; hafızayı, sezgiyi, ritmi, sessizliği ve insanın iç dünyasını da taşıyor. Dilbilimsel açıdan düşündüğümde bazen şunu hissediyorum: Şiir, dilin çürümesine karşı geliştirdiği doğal savunma mekanizmalarından biri gibi. Çünkü gündelik dil zamanla klişeleşiyor, mekanikleşiyor, hatta propagandaya dönüşebiliyor. Şiir ise dili yeniden canlı hâle getiriyor. Kelimeleri tekrar duyulur kılıyor. Mesela, Charles Darwin’in Galápagos Adaları’yla kurduğu ilişkiyi düşünürüm zaman zaman… Darwin orada yalnızca yeni hayvan türleri görmedi, yaşamın dönüşümünü, çeşitlenmesini ve birbirine benzemez formlarını fark etti. Ada ona başka türlü bir bakış verdi. Çünkü ada coğrafi izolasyondur, zihinsel yoğunlaşmadır. Hayatı dış dünyanın gürültüsünden ayırıp daha dikkatli inceleyebilme imkânıdır. Benim Marmara Adası’yla ilişkimde de buna benzer bir taraf var. Ada bana yalnızlığı, gözlem yapmayı, detayları fark etmeyi ve sessizliği dinlemeyi öğretti. Hatta bazen insanın kendi iç karanlığıyla yüzleşmesini bile kolaylaştırıyor ada. Çünkü kaçacak fazla yer bırakmıyor size. Sait Faik’in Burgazada’yla ilişkisi de böyledir. Burgazada onun için yalnızca yaşadığı yer değildir; insanı, yoksulluğu, balıkçıları, kahvehaneleri ve hayatın kırılgan taraflarını daha derinden hissedebildiği bir yaşam alanıdır. Çünkü ada insanı merkeze değil, kenara yaklaştırır. Ve bazen hakikat tam da o kenarlarda görünür hâle gelir. Adanın o tecrit hissi insanı daha dikkatli bakmaya, daha derin hissetmeye zorluyor biraz da. Halikarnas Balıkçısı’nın Bodrum’la kurduğu ilişki de başka bir örnek aslında. Bodrum’a yalnızca sürgün edilmedi; zamanla oranın diliyle, ışığıyla, deniziyle yeniden kuruldu. Deniz onun düşünce sisteminin bir parçasına dönüştü. Ben de Marmara Adası’yla kurduğum ilişkide biraz bunu hissediyorum. Çünkü ada zamanla insanın yalnızca yaşadığı yer olmaktan çıkıyor; zihninin içine yerleşiyor. İnsan şehirde bile olsa içindeki ada duygusunu taşımaya devam ediyor. Rüzgâr Defteri adlı kitabımda da bu yüzden adanın izleri çok belirgin. Uğur Yanıkel’le bu kitap üzerine konuşurken de söylemeye çalıştığım şeylerden biri buydu: Rüzgâr yalnızca meteorolojik bir durum değil benim için. Hafızayı taşıyan, zamanı aşındıran, insanın iç sesini harekete geçiren dilsel bir şey. Ada’da yaşayan biri rüzgârın sesini başka türlü duyar. Denizin yön değiştirmesini, lodostan sonra gelen sessizliği, poyrazın insan ruhunda yarattığı gerginliği bedeninde hisseder. Çünkü ada hayatı insana doğayı yalnızca seyretmeyi değil, onunla birlikte yaşamayı öğretiyor. Bu yaşayış özel bir dil, hatta aşkın bir dil kuruyor. Bu nedenledir ki Marmara Adası şiirin kendisine benziyor: Çocukluğumun, yalnızlığımın, dostluklarımın, ölümlerimin, ilk okumalarımın, ilk korkularımın ve ilk hayallerimin büyük kısmı orada geçti. Belki de bu yüzden ada benim için yalnızca bir mekân değil; hafızanın çalıştığı canlı bir organizma gibi. Aynı zamanda insanın kendi içine kapanıp sesleri daha derinden duyabildiği tecrit edilmiş bir bilinç alanı… Ve galiba insan en çok, çocukluğunun geçtiği coğrafyanın dilinde düşünmeye devam ediyor. Benim şiirimdeki rüzgârın, sessizliğin, denizin, yalıtılmışlığın ve kırık imgenin kaynağı çoğunlukla Marmara Adası’dır. Neyse… Okuyucuyu çok boğmayalım üstadım.
H. Can Yücel:Adalı Dergisi’ne bir makale yazmamı ve göndermemi telkin eden de yine sen olmuştun. O gün bugündür de Marmara Adası’na dair yerel tarih araştırmacılığı da diyebileceğim senin deyiminle ‘sıkı’ bir uğraşın içerisindeyim. İyi ki bana el verdin. Yaptığımız bu güzel söyleşiyi de zamanı gelen bir teşekkür olarak kabul et… Her zaman söylerim, iyi ki adalıyız! Bu güzel sohbet için tekrar teşekkür ederim…
Zafer Yalçınpınar: Estağfurullah Can… Asıl ben sana teşekkür ederim. Bu söyleşi boyunca bana yalnızca sorular sormadın, hafızamın içinde dolaşmamı, bazı şeyleri yeniden düşünmemi ve yeniden hissetmemi sağladın. Bu yüzden benim için gerçekten kıymetli bir sohbet oldu. Adalı Dergisi meselesinde sana küçük bir cesaret vermiş olmam bile beni mutlu eder. Çünkü ben her zaman şuna inanıyorum: Yerel hafıza dediğimiz şey çok önemli. Hele ada gibi yerlerde… Çünkü oralarda anlatılmayan her hikâye, kayda geçirilmeyen her isim, unutulan her fotoğraf biraz daha derine gömülüyor sanki. Senin Marmara Adası’yla ilgili yürüttüğün araştırmaları, topladığın anıları ve gösterdiğin dikkati bu yüzden çok kıymetli buluyorum. Bunlar yalnızca kişisel meraklar değil, aynı zamanda kültürel hafızaya karşı gösterilen bir sorumluluk bence. Bu sıkı söyleşi için sana ne kadar teşekkür etsem azdır dostum. Ve söyleşiyi ilk cümlemdeki gibi tamamlamak istiyorum: “Eyvallah dostum… İyi ki adalıyız.”
(…)
H. Can Yücel & Zafer Yalçınpınar Adalı Dergisi (adalidergisi.com) Haziran 2026, Sayı: 252
(…) “Hiçbir şey göremiyorum,” dedi sonunda. “Yakında göreceksin.” Hayal edelim ki, saat sabahın üçü, şafaktan hemen önce. Örneğin, yemek yemeyi bitirdik… Ormandayız, karanlıkta… Önümüzde bir dere var… Ne görüyorsun? Juan Darién bir an daha sessizlik içinde kaldı. Ve sınıfta ve yakındaki ormanda da büyük bir sessizlik vardı. Aniden Juan Darién ürperdi ve rüya görüyormuş gibi yavaş bir sesle şunları söyledi: “Gözümün önünden geçen taşları ve eğilen dalları görüyorum… Ve zemini… Ve taşların üzerinde ezilmiş duran kuru yaprakları görüyorum…” “Bir dakika bekle” diye sözünü kesti müfettiş. “Yanından geçen taşları ve yaprakları, hangi yükseklikte görüyorsun?” (…)
‘’Özenle çevrilen Orman Masalları, büyülü gerçekçiliğin kurucu isimlerinden Horacio Quiroga’nın kaleminden çıktı. Türkçede yayımlanan ilk özgün baskısıyla okurla buluşan bu eser, Quiroga’nın doğa, insan ve hayvan arasındaki kırılgan ilişkiyi ustalıkla kurduğu anlatı dünyasını bugün yeniden keşfetme imkânı sunuyor.’’ (Tanıtım Metni’nden…)
Blues türünün bu topraklardaki en önemli temsilcilerinden Blue Blues Band’in hikâyesini dinlemek, trajik şekilde hayata veda eden iki ismin, Yavuz Çetin ve Kerim Çaplı’nın yaşamlarına yakından bakmak anlamına geliyor. Röportajlar ve arşiv görüntüleriyle müzik tarihimizde etkileyici bir yolculuk…
Belgesel, 90’ların Türkiye’deki sosyo-kültürel yapısını ve ruhunu yansıtması bağlamında, odağa aldığı müzisyenlerin eserleriyle ve dünyayla kurdukları ilişkileri temelinde önemli ve derin referanslar içeriyor. Belgeselde kimlerle röportaj yapıldığına dair: Akın Eldes, Ayhan Sayıner, Aylin Aslım, Barış Özgen Şensoy, Batu Mutlugil, Batur Yurtsever, Bobby Dick, Burak Güngörmüş, Bülent Özdemir, Cenap Oğuz, Cenk Taner, Çağlan Tekil, Defne Halman, Demirhan Baylan, Deniz Arcak, Didem Berkes, Dom DoMieri, Ekrem Özkarpat, Emre Noyan, Ercan Saatçi, Ercüment Vural, Erkan Oğur, Esra Uygun, Fethi Taner, Galip Tekin, Gerhard Joost, Göksel, Gültekin Kaçar, Gür Akad, Güven Erkin Erkal, İskender Paydaş, Jake Gerber, Mehmet Demirdelen, Melis Danişmend, Metin Kalaç, Mine Erkaya, Murat Beşer, Murat Meriç, Nejat İşler, Ömer Ahunbay, Özlem Kumrular, Perin Konyalıoğlu Erk, Selim Öztürk, Sunay Özgür, Sururi Demirtaş, Taner Öngür, Tanju Eksek, Tarkan Mumkule, Taylan Dedeoğlu, Teoman, Volkan Başaran, Volkan Öktem, Zafer Yalçınpınar, Zafer Şanlı. Popüler isimlerin de içinde yer aldığı uzun listede Çetin ve Çaplı’ya dair düşüncelerle 90’ların evreninde gezineceksiniz.
Yönetmen: Mehmet Sertan Ünver Senarist: Mehmet Sertan Ünver, Suzan Güverte Görüntü Yönetmeni: Nil Kara, Gökhan Kalan Kurgucu: Mehmet Sertan Ünver Yapımcı: Suzan Güverte Yapım Şirketi: Güverte Film
“İkinci Yeni! ikinci Yeni! diye burnundan getirdiler adamların, şimdi kıymete bindi.” Murathan Mungan’dan aktaran Ece Ayhan
“ECE AYHAN’I ARARKEN…” Yazan: Doğan Kemancı
1969 yılıydı. Türkiye İşçi Partisi Kadıköy İlçesi, Altıyol otobüs durağının arkasındaki binanın dördüncü katındaydı. Biz on beş, on altılık liseliler özellikle TKP davasından yatıp çıkmış Şevki Akşit’in diyalektiği, materyalizmi, ‘çıt usul İsa asi olmuş’u anlatan derslerini büyük ilgiyle izlerdik. Üsküdar İlçesi’nde ise Doğu Perinçek’i görmüştük ilk kez. Din ve Marksizm diye bir konferans vermişti. Işıl ışıl parlayan gözleri vardı. Dışarıda ezan başlayınca konuşmasını kesip beklemişti bitene kadar.
Biz küçükler partiye üye olamazdık ama her tarafa gönüllü koşar, yakalanırsak Sirkeci’de, Sansaryan Hanı’nın en üst katındaki ‘K’ masasına götürülürdük. Boş kalınca da ilçe örgütündeki kitapları okuyup ‘bilinçlenmeye’ çalışırdık. Edebiyat dergilerini karıştırırken ise en çok, Yeni Dergi’lerin her sayısında şiiri çıkan Ece Ayhan’ı şahsen çok merak ederdim. Bu şiirleri yazan nasıl birisi acaba diye düşünürdüm.
Aralık ayının ortalarında bir gün, Behramoğlu kardeşlerin en küçüğü Turan’la Kadıköy İlçe binasında oturuyorduk. Benden dört yaş büyüktü, üniversiteliydi Turan. Ya, ne kadar çok Stalinci olduğundan sözeder ya da dakikalarca, sessizce boşluğa bakardı. İkimiz de parkalı, postallıydık. Benimkiler Osmanağa Camii’nin yanındaki bit pazarından alınma ucuz Türk malıydı. Turan’ınkiler gıcır gıcır Amerikan PX’inden çıkmaydı! O gün, öğleden sonra çok acı bir haber geldi. Faşistler Yıldız Teknik’te devrimci bir arkadaşımızı, Battal Mehetoğlu’nu vurmuşlardı. Turan’la ben, hemen Beşiktaş’a doğru yola çıktık. Yıldız Teknik’in önünde devrimciler kapıyı tutmuş, kontrol etmeden kimseyi içeri almıyorlardı. Turan, ‘Ataol’un kardeşiyim’ deyince hemen kenara çekilip bizi de içeri aldılar. Battal’ın cenazesi iki gün sonra Sirkeci’den büyük bir törenle Malatya’ya uğurlandı. Annesi İnsaf Ana’ya bir gazeteci neler hissettiğini sorunca o da, “Ah ki oğlumun emeğini eline verdiler” demiş. İşte Ece Ayhan’ın ‘Meçhul Öğrenci Anıtı’ şiiri bu yanıttan çıkmıştı…
Ece Ayhan ve Doğan Kemancı
1970’in ilk aylarında, tam Milli Demokratik Devrim çizgisinin doğru olduğuna karar verdiğim bir sırada MDD’ciler de ikiye bölündü! Ne garip bir tesadüftür ki, Proleter Devrimci Aydınlık’ın 3-17. Sayısındaki Şahin Alpay’ın müthiş didaktik ‘İşçi Sınıfı ve Milli Demokratik Devrim’ yazısını okuyup, ölene kadar (beyaz) Aydınlıkçı olmaya karar verdim! Gene o senede, bir gün Cağaloğlu’ndan aşağı inerken Vilayet Han’ın ikinci katındaki De Yayınları’na çıkıp Memet Fuat’a sormuştum; ‘Ece’yi nerede bulabilirim?’diye. ‘Bilmiyorum’ demişti. Ne Çengelköy’den, ne de Üsküdar’dan söz etmemişti.
1980’de artık epey büyümüş, Aydınlık Gazetesi’nde çalışıyordum! Nezih Coş, Sanat Sayfası’nı hazırlardı. Bir gün gidip Cemal Süreya’nın yazısını almamı istemişti. Cemal Süreya’nın yeri Çemberlitaş’taydı. Yazısını aldıktan sonra ‘Hiç eski Papirüs kaldı mı?’ dedim. Bir de ‘Ece’yi nerede bulabilirim?’ diye ona da sordum. Gizemli bir ‘bakarım…’ kelimesi çıkmıştı ağzından.
Ertesi gün gazeteye geldiğimde içi Papirüs dolu koca bir paket masamda duruyordu. Saat dört civarında da Nezih Coş telefonu uzatıp ‘Ece Ayhan… Seninle konuşmak istiyor,’ demişti. Büyükada’da kalıyormuş Ece. ‘Ben de Heybeli’de oturuyorum’ dedim.
‘Başkent’ Sirkeci’de buluştuk. Kolunda tuttuğu kalın yeşil paltosu vardı. Mayıs’ın başıydı. Çok heyecanlanmıştım. Yanımda yürüyen, işte o inanılmaz, pırlanta gibi şiirleri yazan, kafamda şiir sihirbazı diye canlandırdığım Ece Ayhan’dı. Bir süre şaşkınlıktan ne diyeceğimi şaşırdığımı hatırlıyorum. Bir şeyler söylemiştim, o da,‘bu tarafıma geç, o kulağım duymuyor,’ demişti. Sanki uzun zamandır görmediğim abimle, bir yakınımla yeniden buluşmuş gibi hissetmiştim kendimi… Ne kadar arkadaş, kardeş, sıcak ve alçak gönüllüydü. Vapurun Heybeli’ye bu kadar çabuk geldiğini hiç hatırlamıyorum. Yol boyunca anlatmıştı; ‘Ut’ şiirinde Karagöz’ü unutmuş, hâlâ ukdeymiş içinde, niçin Hacivat demiş de Karagöz dememiş… Meğerse ilk şiiri 1954’te Türk Dili’nde değil de 1953 yazında Siirt’te, ‘Siirt’in Sesi’nde çıkmış… Ve insan toplumuyla ilgili ‘doldurulmaz derin kuyuların kuşkulara, kuşkuların düşünceye dönüşmesi’… Ya da yeni keşfedip övünerek söylediği Şeyh Bedrettin’le olan akrabalığı…
Ece, Büyükada’da, eski bir köşkte, Mustafa Irgat ve Teoman Taylan’la birlikte kalıyordu. Teoman için,‘her sene kitaplarını vapurdan indirip eşeğe yükler buraya getirir’ demişti adalı arkadaşlar. Ece’nin de çok hoşuna gidiyordu o kadar kitabın olduğu bir yerde kalmak. Oğlu Ege de gelmişti. Onun için de çok mutluydu. Herhangi bir öğleden sonrası, Büyükada’nın Çankaya, ya da 23 Nisan Caddesi’nde Ece’yle Ege yanyana yürürken görülebilirdi. O yaz, bir sene sonra, 1981’de kaybettiğimiz hikâyeci Ayhan Bozfırat da Büyükada’daydı. Ece’yle birbirlerine epey arkadaşlık ettiler.
Ece’yle yaptığım röportaj Aydınlık’ta yayınlandı. Evinde doldurduğum üç saatlik kasetler için ‘bunları çözmek zor, sen bana soruları ver ben sana yazarım’ demişti. Röportaj fazla ses çıkarmadı. Ama gazetede üç kişi Nezih Coş’u ve beni acil bir yargılama toplantısına çağırdılar. Sanıklar, Ece Ayhan’la röportajı yapan ben ve sayfada yayınlayan Nezih Coş’tu. Yargıçlarımız da Celal Üster, Cenap Nuhrat ve Nur Deriş’ti. Ece’yle ilgili, artık suyu çıkmış saçma sapan suçlamaları, iftiraları, dedikoduları bir kere daha tekrar ettiler. Deliymişmiş de falan filanmışmış da… Hiç bir aydına yakışmayacak bir seviyesizlikle saldırdılar. Ece’nin yaşayan en etkili birkaç Türk şairinden biri olduğunu, yaptıkları suçlamaların onu çekemeyen kabiliyetsizler tarafından uydurulduğunu, kendilerinin de böyle yalanlara alet oldukları için utanmaları gerektiğini başım dik suratlarına söyledim. Onları ikna etmek gibi bir derdim de yoktu zaten. Gerçek şiiri ve şairi sahtesinden ayırmak da bir yetenek meselesiydi doğallıkla… O da pek herkeste olmuyor ne yazık ki!
Aslında röportajı önce Sanat Olayı’na götürüp Alpay Kabacalı’ya vermiştim. Ülkü Tamer yayınlamak istememiş. Ece’nin hatırladığına göre, Aydınlık’ta çıkınca Oruç Aruoba’nın dikkatini çekmiş. Kesip Enis Batur’a vermiş. Ece’nin ilk kez açıkladığı fikirleri vardı yazıda.
O yaz Türkiye İşçi Köylü Partisi, Büyükada’da bir gece düzenledi. Ece de gelmişti. Doğu Perinçek’le kucaklaştılar, en önde oturup izlediler geceyi… Ve sonra meşum 1980 Eylül’ü geldi. Kitaplarımız torbalara doldurulup, eşimiz, kardeşimiz GMC’ye konup Deniz Harp Okulu’na götürüldüler. Ekim’de, Mustafa Irgat İstanbul’a dönünce Ece’ye Adalar’da ev aramaya başladık. Ama o Eceabat’a gitti. Arada bir İstanbul’a geliyor ya Sirkeci’de hasır şapkasıyla aniden karşımda beliriyor ya da bana, Milliyet’e uğruyordu.
1984-1985. Kızıltoprak’ta Nilgün Marmara ve Beyoğlu’nun arka sokaklarında Bilsak’ın iki sokak aşağısında Manço Apartmanı’nın arka odalarında Mustafa Irgat günleriydi. ‘Tezgâhı kurdum’ diyordu Ece her gördüğümde. Arada Mustafa’yı eleştiriyordu. İki avuç fasulye ıslatıyormuş Mustafa. Çok diyordu. Bir avuç yeterdi. Bolluğa alışmış diyordu.
Ece Ayhan ve Cemal Süreya
Nilgün’ün evi hepimizin buluşma yeri olmuştu. Bir çeşit Ece’yi sevenler derneği gibiydi. Rakısını alan geliyordu. Başta Cemal Süreya… Bir Pazar günüydü, hadi Edip’i arayalım dediler. Nilgün’ün kocası Kaan çevirdi Edip Cansever’in numarasını, karşısına eşi Mefharet çıktı, biraz konuşup Cemal Süreya’ya verdi telefonu.
-‘Beni tanımadınız mı?… Cemal… Mefharet değil misin sen?… Ben Cemal Süreya… Edip televizyon mu seyrediyor şimdi kuzu kuzu?… Gelsin de bir hesap sorayım ben ondan…’
Ardından Edip Cansever geldi telefona. Hastalandığını ve hastalığının adını anlatmaya çalıştı Cemal Süreya’ya.
-‘Ne? Faranjit mi oldun? Adını bile bilmem ağbi, hastalık mı o?… Hepsinin benzerlerini hepimiz geçirdik…. Ayakla ne ilgisi var?… Yapma yahu sen gut olmuşsun gut… Ağbi o zaman o başka hastalıktır o. Öyle küçük isimlerle geçiştirmeye kalkma…’
Ardından Ece konuşmak istemişti.
-‘Edip, çok matrak yahu. Televizyon izlediğin doğru mu?… Hasta mısın?… O zaman yarın geliyorum sana.’
Telefonu kapattıktan sonra Cemal Süreya, Cansever’i ufaktan çekiştirmeye başladı.
-‘Bir gün Edip sevgililerinin birinden ayrılmış, geldi bizim eve, ‘ben Türkçe’yi senden öğrendim’ dedi. N’olacak yahu ben de Melih Cevdet’ten öğrendim diyorum. Ne var bunda? Edip’i yeni şiirle ben tanıştırdım.’
Sonra da Ece’ye döndü.
-‘Sen Kudüs Fareleri’ni getirip bana okutmuştun’ dedi.
Ece inkâr etti.
-‘Yapma Cemal, Şubat’ta Ankara’da değiliz ki okul tatil… Şiir Şubat ayında çıktı ben seni Mayıs ayında tanıdım yahu.’
Cemal Süreya üsteledi.
-‘Şiirlerini bana getirmiştin. 1954’te şiirlerini bana getirmiştin. Getirmek şu, arkadaşına şiirini getirmiştin. Şimdi bak Kudüs Fareleri’ni çıkmadan önce bana okudun ağbi.’
Ve bu böylece devam etti gitti, ta ki Ece zar zor kendisini dinletip tartışmaya değişik bir boyut getirene kadar;
-‘Yılını hatırlamıyorum, 1973 olabilir, Refik’te oturuyoruz Tünel’de, benim sağımda Ömer Uluç solumda Doğan Hızlan oturuyor. Cemal sen de yuvarlak masanın bu tarafındasın yani doğal bir şekilde. Ömer de çın çın gülüyor böyle çok şeyde… Sen alındın… Ben de dedim ki; ‘ya Cemal okuldayken senin dişlerin çok güzeldi’ dedim. Gerçekten okuldayken esmer bir adamsın dişlerin pırıl pırıl bembeyaz esmer olunca daha da belirgin oluyor şeyinde… Şimdi Cemal sen, Ömer Uluç boyuna gülüyor ya çın çın alınmışın, ‘ya acaba bana mı gülüyor’ şeyinde. O günlerde sen de dişlerini yaptırıyormuşsun, ne bileyim ben… Ondan sonra sen bana dedin ki, şimdi Ömer Uluç da gülüyor ya kendi şeyinde,‘sen şiirlerini bana gösterirdin’ dedin birdenbire. Ben de sana ‘Cemal’ dedim, ‘bu tabak uçar o oyuncak gemi batar’ dedim. Sen de bana ‘herkes oyuncak gemi’ dedin ve konu kapandı… Ben daha sonra Ankara’ya gittim, 1980 yılının sonunda orada sırtının güzel olmasıyla övünen bir kız var Ayla Kurşunlu… Yaptırmışın dişlerini, Ankara’da Ayla Kurşunlu’ya böyle yapmışsın….’ deyip, Ece işaret parmağının tırnağını ön dişlerine tıklatarak Cemal Süreya’nın taklidini yaptı…
Tam burada Cemal Süreya başladı anlatmaya;
-‘Hayır efendim bu yanlış bak ben sana söyleyeyim, sadece Ayla Kurşunlu’ya değil o sırada herkese evlenme teklif ediyordum. Benim bir tutkum vardı, nihilizm üzerine, herkese evlenme teklif ederdim, evlenme nihilizmi yapıyordum. İnanmadan yani. Yalnız o kadın bana öyle demedi hiçbir zaman. Ama birine demiş ki, o daha dramatiktir benim için ‘ya şu Cemal Süreya niçin dişlerini yaptırmıyor?’ demiş. Çünkü oyuklarla geziyordum ağbi. Çünkü eski dişlerim güzeldi ya üstüme alınmıyordum. Ayrıca başka bir şey söyleyeyim Ayla Kurşunlu benle o gün evlense evlenirdim, bugün de evlense evlenmem artık çünkü şimdi bayan Nihayet var…’
-‘78’de Erzincan’dayım,’ diye devam etti Cemal Süreya, ‘memleketim gibi bir yer, aslında memleketim değil ama… Bak ne oldu biliyor musun? Bir profesör kız vardı orada. Ona bir mektup yazdım, Ece Ayhan’ın bir mısraını koydum içine… ‘Ay kin tutmuyor’… Orada düşündüm, ulan kin mi tutmuyor, kir mi tutmuyor? Altında imzam yok ama benden geldiğini anlamıştır…’
-‘Hani bir de’ dedi Ece, ‘Vapur batsın da, Bandırma’dan dönen vapur, karım ölsün kızım kurtulsun… O kadar bunalmış…’
-‘Vapur değil ama sandal benimki,’ diye devam etti Cemal Süreya. ‘İlk evlilikte hep şunu düşünürdüm. Tanrım diyordum, tanrıya da inanmıyordum… Beraberlik kesintilerle bir buçuk yıl sürdü ama on yıl evli kaldık. Ayrılamadım yani o da bende büyük kompleks yarattı. Kendimi hep nasıl düşünüyordum biliyor musun? Kalamış’tan sandala binmişiz karım, ben ve çocuğum, bir yaşında kızım… Cup diye karım düşüveriyor diye görürüm rüyalarımda. Arıyorum yok… Memnunum tabii… Çocuğumla kurtuluyorum. Tabii bu ilerleseydi ben onu iterdim bir gün…’
Nilgün’ün kaygan parkelerinde birileriyle dansettikçe Cemal Süreya, Ece oturduğu yerden kıs kıs gülerdi.
En son 1986’nın Temmuz’unda Kızıltoprak’da oturup konuşmuştuk Ece’yle. Ben, Devrimci Gençlik Birliği yöneticiliğim sırasında yayınladığımız bir bildiriden yargılanmış, 141/2’den yedi buçuk sene ceza almıştım. Yargıtay’da onanmış ve aranmaktaydım. Yurt dışına gitmek üzere olduğumu söyleyince, ‘gitme, dönmen zor olur’ demişti bana.
Ece Ayhan (Mayıs 1981)
İstanbul’da boş ve kocaman bir apartman dairesinin sadece küçük bir odun sobasının ve bir yatağın olduğu arka odalarından birinde, her an gitmeye hazır, yatağında oturmuş düşünürken hatırlıyorum Ece’yi… Yani hep atının üzerindeydi. ‘Atı da şiiri gibi çok güzeldi. Öldükten sonra da tersine yarıştı’. Sonradan demişti ya: ‘Cemal Süreya otuz, ben elli ev değiştirmişim’ diye.
***
Hakiki şiirden anlayanı hemen içine alan bir şiirdir Ece’ninki. Kaynağı başka bir şiir olmayan, taklidi imkânsız, omurgası sağlam, tarihsel perspektifi olan bir şiir…
Çok eskiden öğrenmiştik; Marksizmin özünü, esasını çıkar, geriye herkesin kabul edebileceği ekonomik bir teori kalır. İkinci Yeni’nin içindeki çekirdek, ‘öz, esas’ Ece’ydi. Ece’dir.
Sezai Karakoç’suz ve özellikle Ece Ayhan’sız bir İkinci Yeni düşünülemez…
***
‘İlk kez Muzaffer Erdost, Temmuz 1956’da Pazar Postası’nda ‘İkinci Yeni’ demişti.. Gene Muzaffer Erdost’un bastığı, Ece Ayhan’ın ilk kitabı Kınar Hanım’ın Denizleri’ndeki 26 şiirden 23’ü Pazar Postası’nda çıkmıştı.
***
Gençler mi?.. Kötülüğe karşı hep dayanışma içinde oldular Ayhan abileriyle!..
Haziran-Temmuz 1955 tarihli “Sanatlar” dergisinde yer alan “Armağan Masalı” başlıklı tepkisel dosyayı tekrardan yayımlıyoruz.
Dosyanın tam metnine https://bit.ly/saitfaikarmagani1955 adresinden ulaşabilirsiniz.
EVV3L ve taifesi olarak, çok uzun zamandır, ödüllendirme sistematiğine karşıyız. Bugün “edebiyat ödülleri müessesesi” tarafından sergilenen kötücül/kalitesiz/yalancı tavırların tümü haklılığımızı teyit ediyor. (Bkz: Türkiye’de Edebiyat Ödülleri Nasıl Verilir?) Peki, bu tip hadiseler, haksızlıklar geçmişte yaşanmadı mı? Yaşandı. Yerden göğe kadar yaşandı hem de… 1950’lerin sonunda Sait Faik Armağanı’na ilişkin olarak süren tartışmaların bir bölümünü Mart-Nisan 1957 tarihli “Seçilmiş Hikâyeler” dergisinde yer alan “Sait Faik: Her Yıl Yeniden Ölen Adam” başlıklı dosyada açık açık görmekteyiz.
Şimdilerde, Sait Faik Armağanı’na ilişkin çok önemli bir dosyaya daha ulaştık. Sait Faik Armağanı’nın ilk kez düzenlendiği 1955 yılında da çok büyük bir tartışma yaşanmış; Celal Hoşgör tarafından İstanbul’da yayımlanan “Sanatlar” Dergisi, Haziran-Temmuz 1955 tarihli 3. sayısında tartışmayı dikkatlice ele almış, çok önemli bir “tepki” koymuş ve dosya kapsamında Yaşar Nabi‘ye çeşitli sorular sormuş. Yaşar Nabi‘nin verdiği cevaplar ise tuhaf… Sanatlar Dergisi’nde, 1955 yılında yayımlanan tepkisel dosyanın tam metnine https://bit.ly/saitfaikarmagani1955 adresinden ulaşabilirsiniz.
İyi okumalar dileriz.
Sahicilikle Zy
S.H. Dergisi: Sait Faik sağ olsaydı, kendi adına kurulan bu armağanı üç yıldan beri kazananlar için ne derdi? Ece Ayhan: Sait Faik sağ olsaydı, herhalde; “Yahu teselli mükafatı mı bu?” derdi.
Mart-Nisan 1957 tarihli “Seçilmiş Hikâyeler” dergisinde yer alan “Sait Faik: Her Yıl Yeniden Ölen Adam” başlıklı dosyayı tekrardan yayımlıyoruz. Dosyanın tam metnine https://zaferyalcinpinar.com/olenadamsaitfaik.pdf (18 mb.)adresinden ulaşabilirsiniz.
Hamiş: EVV3L kapsamında yayımlanan “Sait Faik” başlıklı ilgilerin tümüne https://evvel.org/ilgi/sait-faik adresinden ulaşabilirsiniz.
pasaj69.org taifesinden Uğur Yanıkel, son zamanlarda gerçekleştirdiği araştırmalarla Ece Ayhan’a ilişkin birçok önemli bilginin ve konunun gün ışığına çıkmasına, aydınlanmasına yardımcı oluyor: 1995 yılının Mayıs ayına kadar Ece Ayhan’ın yaşadığı evler, semtler ve kentler listesi aşağıdadır. Listeyi EVV3L taifesiyle paylaştığı için Uğur Yanıkel’e yerden göğe kadar teşekkür ediyorum. (Zy)
Datça, doğduğu yer. Onca yıl sonra bu evi aradı.
Bu sırada Uğur Cankoçak’ı Datça Cezaevi’nde ziyaret etti.
Malta – İstanbul. Zülali Çeşme Sok. Köşede, 3 katlı, sobalı.
19. Hırka-i Şerif İlkokulu.
Çarşamba – Fatih.
Cağaloğlu.
Ebusuud Caddesi.
Beyoğlu – Sakızağacı (1950’ye kadar).
Kabataş.
İzmir – Tepecik. Üvey baba, boyacı, mezbahada çalışıyor.
İzmir Atatürk Lisesi.
Dolapdere – İstanbul. Annesiz ve babasız.
Sütlüce – İstanbul, Bademlik tepesinde.
Halıcıoğlu – İstanbul.
Halıcıoğlu – Harmanlık.
Ankara Mülkiye Yurdu (1953).
Ankara, Tandoğan. Hadımoğlu Apt. Bir DP Milletvekiline ait. Bodrum katı.
Oğuz Onaran, Üner Birkan, Ülkü Başsoy (üçü de İzmirli) ile birlikte.
Mülkiye 2. Sınıf.
Bahçelievler – Ankara. Ülkü Başsoy ve Oğuz Onaran ile.
Levent – İstanbul. Anne, üvey baba, Vehip Arıkan
ve Engin Deniz ile 10 yıla yakın, en uzun oturduğu ev.
Bolu – Göynük, kaymakam vekili ve Belediye Başkanı Ertuğrul Bolak ile (1960).
Kırklareli, Kozçaz’a tayin edildi, gitmedi.
Kütayha – Domaniç. Otelde kaldı.
Sinop – Erfelek. Ahmet Muhip Dıranas’ın köyü.
Ankara’da çeşitli arkadaş evleri. Kaymakamlık kursu sırasında.
Sivas – Gürün (Şubat 1962). Lojman.
5. gününde Sivas dönüşünde trafik kazası geçirdi. 2 ay rapor aldı.
Levent.
Sivas – Gürün. Bir buçuk yıl kaldı.
Çorum – Alaca, 119 köyü var. Kaymakam, Belediye Başkanı.
Lojmanda kaldı. Maaşı 800 lira. Askere gitti.
Nevşehir – Kozaklı. Asker-Kaymakam.
Denizli – Çardak. Elektriksiz bir lojman. Kaymakamlıktan istifa etti.
Halıcıoğlu – İstanbul.
Cihangir – Sormagir. Sinematek. İşletme Enstitüsüne devam etti.
Arslan Erbir ile komşu (1967).
Gümüşsuyu. Japon Konsolosluğu’nun arkası. Annesi ve Engin ile.
Üvey baba gelmedi. İlk defa kaloriferli bir ev.
20 Ağustos’tan beri takip ettiğimiz özel bir mesele var. Meselenin genel hatları şöyle: Devlet odakları -Kültür ve Turizm Bakanlığı marifetiyle- bazı edebiyatçılara parasal/maddi destek vermek için karar almış. Bu iş için ilk seferinde -temiz, net- 463.000 TL ayrılmış. Eh tabiî, böyle bir fon yönetimi hadisesinin -özellikle şu siyasal atmosferde- tartışmalara mahal vermemesi için bir “sistem” çerçevesinde yürütülmesi, en azından dağıtımın esaslarının sistemselmiş gibi gösterilmesi gerekiyormuş. Kurulacak “tuhaf” sistemin projelendirilmesi için Bakanlık’tan bir “özel ekip” görevlendirilmiş. Ardından, kötülükleri ve haksızlıkları herkesçe bilinen edebiyat piyasasının malum/mutat zevatları, danışman ve seçici olarak “sistemin kurulumu” aşamasına “hazırun” olarak eklenmiş. Başvurular toplanmış, “hazırun” zevatlar çalışmış ve 40 adet “şampiyon yazar” ile bu şampiyonların devletten alacakları para tutarları belirlenmiş.
“Marifet” beklentisiyle yola çıkılan bu teşvik meselesinin “yeteneksizler oligarşisi”(L’Oligarchie des Incapables) tarafından “bir kötülük enstrümanı”na evrilmesinin aşamalarını medyadaki haberlerden üç aşağı beş yukarı biliyorsunuz:
463.000 TL maddi desteği devletten alanların isimleri ile dağıtılan paranın isimlere/eserlere oranı (kimin, ne kadar aldığı) gizleniyor. Ayrıca, parayı alacak yazarları seçen kuruldaki isimler de gizleniyor. Bu durumu eleştirmek amacıyla medyada bir ton haber yapıldı, köşe yazıları yazıldı, hatta bu “gizlilik” sorunsalı TBMM’nde dört Milletvekili (Sebahat Tuncel, Levent Tüzün, Melda Onur, Mahmut Tanal) tarafından “soru önergesi”ne dönüştürüldü.
1 Eylül 2014’te Bakanlık, Pekin Kitap Fuarı kapsamında bu meseleyle ilgili bir basın açıklaması yaptı. Açıklamaya göre; parasal destek olayındaki gizliliğin nedeni “duygusal”mış. Devletten “para almaya hak kazananlar ile para almaya hak kazanamayanlar rencide olmasın, aralarında kavga çıkmasın” diye tüm isimler ve dağıtılan paranın oransal yayılımı (kimin, ne kadar aldığı) gizleniyormuş. Seçici kurul ise “Rahat çalışalım!” diye isimlerinin gizlenmesini talep etmiş. Bu arada, daha ilk dağıtımın tartışmaları ve olayları bitmeden, 1 Eylül 2014 itibariyle ikinci yazar teşvikleri dağıtımının başvuruları başlamış filan…
Herkes şunu bilmeli; “Fasulyenin Faydaları” numaralarını çoktan geçtik biz… Söz konusu gizliliğin “hakiki” nedenini biliyoruz: Kurulmaya çalışılan sistem hakkaniyetsizdir. Çünkü sistemin kurulumunda yer alan seçici ve “hazırun” zevatların hepsi de hakkaniyetsizdir. (Bkz: “Türkiye’de Edebiyat Ödülleri Nasıl Verilir?”) Aynı zamanda, seçicilerin çoğu liyakatsızdır. Sistemdeki ilk dağıtım başarısızdır, bin türlü eleştiriye/tartışmaya/hakkaniyetsizliğe neden olmuştur. Şimdi apar topar ikinci dağıtıma girişilmiştir. Eğer ikinci dağıtıma girişilmeseydi ve her şey gizli yürütülmeseydi, bu “edebiyatçı teşviği” sistemi çoktan çökerdi. Bunu azıcık matematiği olan (üçe kadar saymayı bilen) herkes görür, görüyor.
Şimdi, özellikle solda yer alan ‘ağır abi’lerin çoğu “dut yemiş bülbüller” gibi susuyorlar. Belli ki “Üç-beş de biz koparır mıyız acaba devletten?” diye düşünüp, hesaplayıp öyle susuyorlar. Hepsini görüyoruz, biliyoruz.
‘Dut Yemiş Bülbüller’e söyleyeceğim son şey şudur: “Edebiyatın özündeki haysiyete, hakikat yolundaki kalb ve vicdan arayışına birgün sizin de ihtiyacınız olur!”. O gün geldiğinde “Yeni Sinsiyet” olarak tanımladığımız oligarşi karşınıza çıkacak ve “Yazar-şair olmak için bize başvurman gerekiyor dasti! Öncelikle, eserlerinden şu ‘haysiyet’ kelimesini çıkar bakalım babalık!” diyecektir. Ama zaten, bugünkü suskun bekleyişinizden, sessiz yığınlara benzeyen şu zavallı duruşunuzdan anladığım kadarıyla, Yeni Sinsiyet’e başvurmaktan başka yolunuz/şansınız da kalmamıştır, şimdiden…
NEŞE BENGİSU ATÖLYESİ / 1819 sk No:25/A Bostanlı/Karşıyaka/İZMİR
NUR ATAİBİŞ ATÖLYESİ/ Sidar sk.No:10 Maltepe/İstanbul, nur.ataibis@gmail.com Ali Mete Sancaktaroğlu, Fatoş Karadağ, Gülgün Özdil, Nur Ataibiş, Sevda Oktay, Şükran Kırdök
YILDIZCA SERAMİK VE TASARIM ATÖLYESİ /URLA -Zafer cad. No 83 /İZMİR ETİ BEHAR ATÖLYESİ/ Dereboyu cad. Mehmet Karaca sk. 4/A Ortaköy/İstanbul MİNE BORA Atölyesi / A-Atölye/Kalkan/kaş/ANTALYA
HÜLYA KIRIMOĞLU SANATEVİ / Özgürlük Meydanı Belediye Hekimi sk.4/1 Bakırköy/İstanbul, Ahmet NERGİZ, Taylan KORYÜREK, Mine ARASAN, İbrahim ÖZTOPRAK, Mualla ARKAN, Hülya KÜNTAY ULAY, Can AKKİRİŞ, Hilal ZILLIOĞLU, Reyhan OGAN TEZER, Solmaz GENAY NERAT, Pervin ÖZEN, Güneş ÖZTANRISEVER, Nurhan ULUSARAÇ, Vildan ÖZDİLEK, Tayfun DUYGULU, Feza MADENLİ AKTAN, Hülya KIRIMOĞLU
Bir mutat zevat, dün, bir e-posta göndermiş bana… Bu zevat, şiirlerimi ve poetik çalışmalarımı okuduğunu (“Şiirim Nasıldır?“, “Şiirim Ne Diyedir?“, “Boşluğun Dili” başlıklı ibrazlarımı okuduğunu) ancak benim “anlamsız kavramlar”la konuşan, şiirden ve şiir yazmaktan anlamayan biri olduğumu, örneğin yazılarımda “duygudurum tuşesi” olarak kullandığım kavramın ne olduğunu bir türlü kavrayamadığını, bu kavramın “salakça” olduğunu filan ifade etmiş.
Şimdi, bu sahte isimlerle bana sahte mektuplar yazanların kim ya da kimler olduğunu (gerçek isimlerini filan…) bilmiyorum. Fakat bu zevatların hangi tipolojiye ait olduklarını çok iyi biliyorum: Yeni Sinsiyet!
Şunu açıkça söyleyeyim: Birileri çıkıp, ezberlenmiş bir iyi niyetle olsa da “Ben senin ‘duygudurum tuşesi, tınısı’ diye ifade ettiğin şeyi anlamadım arkadaş… Bana anlatır mısın?” dediğinde, bir şeyleri seve seve anlatmaya çalışırım. Çünkü “insanlık” bunu gerektirir. Ya da bir şeyleri anlaması için gereken kaynakları, metinleri kendisine işaret ederim. Ama kötü niyetle karşıma çıkan o kurnaz ıskartalarına cevap vermem. Çünkü bu karşı tavrımı da -tıpkı diğer durumda olduğu gibi- “insanlık” gerektirir.
Sonuçta, kifayetsiz muhteris olmayan herkesle (eşyadan çok insana benzeyen ve duvar saatleri gibi ahmak olmayan herkesle) yazılarımda yer alan “Duygudurum Tuşesi ya da Tınısı” gibi kavramların ne menem şeyler olduğu konusundaki bilgileri paylaşmaktan hiç çekinmem, üşenmem.
Z. Yalçınpınar
(…) Görsel perspektif yasalarına uyan, nesnelerin görünüşünde olduğu gibi, yalnız en yakın plandaki şeyleri belirgin kılan tarihsel bir perspektif vardır. Olanlar bizden uzaklaştıkça kavrayışımızdan kaçarlar ve cansız, işe yarar bir anlamı olmayan nesneleri görmemize ancak bir an için izin verirler. Binlerce engel bizi talarımızın zenginliklerinden ayırır, bize yalnızca onların ölü gerçekliğini gösterir. O zaman bile onları bilgiyle olmaktan çok sezgiyle kavrarız. (…)
Zira müzik fenomeni bir spekülasyon fenomeninden başka bir şey değildir. Bu ifadede ürkülecek bir şey yok. Burada yalnızca, müzikal yaratımın temelinin dışa yönelmiş bir ön duygu olduğu; somut bir şeye biçim vermek amacıyla önce soyut bir alanda hareket eden bir irade olduğu varsayılıyor. Bu spekülasyonun hedef alması gereken öğeler ses ve zaman öğeleridir. Bu iki öğe olmadan, müziği düşünmek olanaksızdır.(…)
Plastik sanatlar mekân içinde sunulur bize: Ayrontıları yavaş yavaş ve vakit oldukça keşfetmeden önce, genel bir izlenim ediniriz. Müzik ise zamansal sıralanışa dayanır ve belleğin tetikte olmasını gerektirir. Sonuç olarak, resmin “mekânsal” bir sanat olması gibi, müzik de “zamansal” bir sanattır. Müzik, başka her şeyden önce, zaman içinde belli bir düzenlemeyi, yani -eğer yeni bir sözcük kullanmama izin verirseniz- bir “kronomi”yi varsayar.(…)
Hangimiz, caz dinlerken, ısrarla düzensiz vurguları öne çıkarmaya çalışan bir dansçı ya da solo yapan bir müzisyen, kulağımızı, davuldan gelen düzenli ritmik cümle vuruşlarından uzaklaştırmayı başaramayınca, baş dönmesine yakın hoş bir duyguya kapılmamıştır?
bu tür bir izlenime nasıl tepki gösteririz? Ritim ile ritmik cümlenin zıtlaşmasında dikkatimizi en çok ne çeker? Dikkatimizi en çok çeken, düzenlilik saplantısıdır. Eş ölçümlü vuruşlar bu durumda yalnızca, solistin ritmik buluşundaki gerilimi rahatlatmanın bir aracıdır. İşte süprizi doğuran ve beklenmedik olanı gerçekleştiren budur. Düşündüğümüzde, vuruşlar gerçekten ya da zımnen var olsaydı o buluşun anlamını çıkartamayacağımızı fark ederiz. Burada bir ilişkinin zevkine varırız. (…)
Piyer Sovtçinski’ye göre müziksel yaratım, öncelikle zamanın (kronos’un) müziğe özgü bir yaşantılanmasına dayanan ve doğuştan var olan bu sezgiler ve olanaklar bileşimidir; müzik eseri bize zamanın işlevsel gerçekleşmesini verir yalnızca.
Herkesin bildiği gibi, zaman öznenin içsel eğilimlerine ve bilincini etkileyen olaylara göre değişen bir hızla geçer. Bekleyiş, sıkıntı, elem, zevk ve acı, derin düşünce, bütün bunlar böylece aralarında hayatımızın kendini açtığı farklı kategoriler gibi görünmeye başlar ve her biri özel bir psikolojik süreci, belli bir tempoyu belirler. Psikolojik zamandaki bu değişmeler ancak gerçek zamanın, yani ontolojik zamanın -ister bilinçli ister bilinç dışı olsun- birincil duyumuyla ilişkilendirildiklerinde algılanabilir hale gelir.
Müziksel zaman kavramına özel karakterini veren, bu kavramın psikolojik zaman kategorileriyle birlikte olduğu kadar bu kategorilerin dışında da doğup gelişmesidir. Bütün müzik, ister zamanın normal akışına teslim olsun ister kendini ondan ayırsın, zamanın geçişi (yani müziğin kendi süresi) ile müziğin kendini belli etmesine yarayan maddi ve teknik araçlar arasında özel bir ilişki, bir tür kontrpuan kurar.
Igor Stravinsky “Altı Derste Müziğin Poetikası”, Çev: Cem Taylan, Pan Yay., 2000, ss. 25-29
30 Kasım 2010 tarihinde Bir Nokta Sanat Galerisi’nde “Kuzgun Acar Anısına Maskeler” sergisi Jotun Boya ana sponsorluğunda açılıyor. Resim, heykel, seramik, cam gibi farklı disiplinlerden yaklaşık 60 sanatçı ve tasarımcının maske yorumlarından oluşan “Kuzgun Acar Anısına Maskeler” sergisinde ayrıca 1975 yılında Mehmet Ulusoy’un Paris’te Özgürlük Tiyatrosu’nda sergilediği “Kafkas Tebeşir” adlı oyun için sanatçı Kuzgun Acar tarafından hazırlanan maskelerin orijinalleri, sanatçının eskiz defteri ve kişisel eşyaları ile yayınlarına da yer verilecek.
Sergide yer alacak sanatçıların isimleri şöyle;
Ahmet Öztürk Levent, Alaettin Aksoy, Alessandro Gatto, Arzu Parten, Ayfer Kalsın, Ayşen Urfalıoğlu, Babek Sobhi, Beril Anılanmert, Burak Ergin, Carlos Brito, Camekan/Gamze Araz Eskinazi&Yasemin Sayınsoy, Can Göknil, Cüneyt Aksoy, Devran Mursaloğlu, Devrim Erbil, Didem Çapa, Ebru Susamcıoğlu, Esra Carus, Eşber Karayalçın, Ferhan Taylan Erder, Feride Bayraktar, Güngör Güner, Hasan Şahbaz, Hayrettin Arslanoğlu, Hayri Karay, Hildegard Skowasch, Hüseyin Tanyeli, İbrahim Tapa, Igor Smirnov, İlker Yardımcı, İrfan Sayar, İsa Çelik, Kadir Doğruer, Komet, Koray Ariş, Lerzan Özer, Malik Bulut, Metin Deniz, Nihal Sarıoğlu, Orhan Taylan, Oya Akman, Refik Tiniş, Reyhan Gürses, Serhat Kiraz, Server Demirtaş, Sevgi Karay, Seyhun Topuz, Sinan Avinal, Su Yücel, Tan Oral, Toygan Eren, Tüzüm Kızılcan, Yasemin Aslan Bakiri, Yasin Bayrak, Yeşim Bayrak, Yılmaz Zenger, Yunus Tonkuş
Sergi 1 Aralık 2010 – 7 Ocak 2011 tarihleri arasında Pazar günleri hariç her gün 09.30–19.00 saatleri arasında izlenebilecek.
Adres: Bir Nokta Sanat Galerisi Yeni Çarşı Cad. Galatasaray Apt. 26/3 Beyoğlu
Tel: 0212–244 91 83