Ağu
12
2014
0

Yeni Bir Kötülük Enstrümanı ve Başlangıcı: “Edebiyat’ta Fon Yönetimi”

Taylan Kara tarafından kaleme alınan ve edebiyat oligarşisinin -bile bile- uyguladığı haksızlıkları sayısal verilerle ifşa eden  “Türkiye’de Edebiyat Ödülleri Nasıl Verilir?” başlıklı önemli eleştirel analizin -Gün Zileli’nin web sitesinde yer alan- hararetli yorumlarını okurken, edebiyat ortamında (ortalığında) eskisinden çok daha büyük ve yeni bir kötülük mertebesine geçildiğini fark ettim.

Yorumların birinde, yazarlara devlet tarafından verilecek parasal bir desteğe ilişkin gazete haberinden bahsediliyordu. (Bkz: http://www.sabah.com.tr/kultur_sanat/2014/08/06/kultur-bakanligindan-50-yazara-destek) Bu haberden anladığıma göre Kültür Bakanlığı, seçtiği 50 yazara, bir yıl boyunca, kişi-eser başına yaklaşık olarak 21.000 TL düşecek şekilde parasal destek vermeye başlamış. İşbu parasal desteğin kimlere dağıtılacağına ilişkin jürinin çoğunluğunu Taylan Kara’nın analizinde de yer alan mutat ve malum isimler oluşturuyor.

Şimdi, edebiyat oligarşisinin eline aldığı, öncekilerden daha etkili ve “yeni” bir enstrümanla karşı karşıyayız: 600.000 TL‘ye yakın bir parasal fon. (Muhtemelen bu yekûn önümüzdeki yıllarda artacaktır.) Ayrıca unutmayalım, bu fon ve dağıtım sistemi, müstahkem bir konumda, yani devlet erkinin koruması, kurumsallığı, logosu altında gerçekleştiriliyor.

Bu sistemde işaret edilecek çok büyük riskler ve kötülükler var. Fakat her şeyden önce, bu meselenin -kök- fotoğrafını ortaya koyalım: 1990’ların ortasından bugüne kadar Yeni Sinsiyet, edebiyat ortamındaki (ortalığındaki) manipülasyonunu “İtibar Yönetimi” enstrümanlarını kullanarak yürütüyordu: Yeni Kapitalizm’in bilindik ödüllendirme mekanizmasıyla; plaketlerle, ödül törenleriyle, alkışlarla, “A kişisi şu ödülü kazandı” şeklindeki gazete kupürleriyle veya kitap arka kapaklarına, afişlere yazılacak “A ödüllü şair-romancı” gibi ibarelerle… Yeni Sinsiyet, tüm bunların oluşturduğu yapay saygınlığı, cukkalanmış bir statükoyu dağıtarak,  insanları  “hakiki olmayan bir mertebeyle” yemleyerek manipülasyonunu başarıyla sonuçlandırıyordu. Edebiyat ödüllerinde doğrudan dağıtılan para birincil amaç değildi, gene “İtibar Yönetimi”ne destek olacak şekilde daha az ve simgeseldi. Eski yem temelde şu söylemle kurulmuştu: “Bu ödülü aldın ya, her yayıncı senin kitabını basar, her editör dergisinde sana yer verir, her okuyucu kitabını satın alır, sende ışık var, senin önün açık, yürü koçum!”

Tabiî, 2014’e gelince, bu toprakların kara gerçeğinde, sıkı, sımsıkı olmayan bir edebiyat heveskârının “Yürü koçum!” söylemleriyle karnının doymayacağı aşikârdır. Bununla birlikte, memlekette “ödülsüz yazar-şair” filan da kalmadı neredeyse… Yani, Yeni Sinsiyet’in kurduğu statükocu yemlerin simgeselliği, itibar değeri, “biricik” oluşlarından kaynaklanan piyasa değeri, ödüllü yazar-şair sayısı arttıkça sürekli azalıyor, azalıyordu. (Zaten, edebiyat ödüllerinin en büyük kazananları yarışmalara başvurarak dereceye giren ya da kendisine ödül verilen şairler-yazarlar değildir. Türkiye’deki edebiyat ödüllerinin asıl kazananları; edebiyat yarışmalarında jürilik yaparak kendilerini “edebiyatçı ve saygın”mış gibi gösteren, eleştirmen olmadıkları, hatta edebiyattan zerre kadar anlamadıkları halde kendilerini “eleştirmen-yazar” olarak piyasalandıran Yeni Sinsiyet ve lobisidir.)

Sonuçta, Yeni Sinsiyet’in yeni enstrümanı olarak tanımladığımız “Fon Yönetimi”, edebiyat heveskârlarını yemlemek açısından “İtibar Yönetimi”nden çok daha etkin ve doğrudandır: Devlet erki eliyle verilecek, gelecekte yekûnu artacak, başlangıç olarak 600.000 TL tutarında belirlenmiş bir parasal fon ile Yeni Sinsiyet oligarşisinin çevresinde militanlaşacak, kötülüğü yaygınlaştıracak, sıkı şiiri-edebiyatı kötüleyecek ve gelecekte de sayısı sürekli artacak “özellikle seçilmiş” 50 isim… Yeni Sinsiyet, “İtibar Yönetimi” enstrümanının yanına eklenen “Fon Yönetimi” fonsiyonuyla maddi ve manevi açıdan üssel olarak güçlenmiştir.

Üzülerek söylüyorum; haklılığın inadıyla haysiyetlerini savunan, hakikat yolunda kalb ve vicdan arayışını sürdüren sahici insanlar, Yeni Sinsiyet’e karşı verdikleri mücadelede “bir büyük adım” kadar gerilemiştir.

 

Tem
06
2014
0

Direnin ve Bağırın: “Ödüller İnsansızdır!”

Taylan Kara’nın “Türkiye’de Edebiyat Ödülleri Nasıl Verilir?” başlıklı yazısıyla ortaya koyduğu karanlığı, “yazarım, şairim, iyi okuyucuyum ve haysiyetliyim!” diyen herkesin fark etmesi, işbu yazıda işaret edilen “oligarşi”ye boyun eğilmemesi, direnilmesi gerekiyor: http://www.gunzileli.com/2014/06/30/taylan-karaturkiyede-edebiyat-odulleri-nasil-verilir/


Edebiyat ödüllerindeki kötülüğü anlamak için şu iki metin de önemlidir:

Nisan 2011′de, Hande Edremit ile gerçekleştirdiğimiz bir söyleşide “jüricilik” mesleği hakkında şunları dile getirmişiz:

Hande Edremit: “Denizaltı Edebiyatı” adlı bildirinizde “Ödüller insansızdır.” diyorsunuz. Ece Ayhan da “Şairlere ödüller verileceğini duyunca, şunları düşündüm: Demek yasalar da yetmemiş, ölüm şairlerle toplu fotoğraf çektirmek istiyor.” demişti. Günlük hayatta da biraz bu şekilde var olmaya çalışıyoruz sanki. Fotoğraflarla önceden belirlenmiş bir sahneyi yaratmaya daha kötüsü yaşamaya çalışarak…

Zafer Yalçınpınar: Ödül konusu son derece karışık bir konu… Şimdi, her şeyi bir kenara bırakalım ve meseleye dil açısından bakalım: Bugün, “Ödül” dediğimiz anda imgesel olarak ödülü alan kişiyi ya da eseri değil “ödül sistematiği”nin kendisini ya da ödülün metasını işaret ediyoruz, yüceltiyoruz, ayrıcalıklandırıyoruz. Eskiden böyle değildi. Şimdilerde, rekabet, kazanmak, yarışmak, hırs, farklılık, üstünlük filan gibi şeyler doğrudan aklımıza geliyor. Ödüllendirme denen şey, Yeni Kapitalizm’in yönetim süreçlerinin içerisinde düşünüldüğünde bir “isteklendirme” türüdür ve iktidar heveslileriyle iktidar sahiplerinin buluştuğu bir podyumdur. Ödül, iktidarın, kendi iktidarını kuvvetlendirdiği bir araçtır. Ödüller sahici değildir. “Ödül Sistematiği” denen şeyden podyumu, ışıkları, jüriyi, ödülü takdim edeni, alkış seslerini, o kırıtışları, gazetelerdeki haberleri, duyuruları filan kaldırın, geriye ne kalır? Şiltler, plaketler filan kalır. Zaten, bu şiltler, plaketler filan birer “simge” değil midir? İmgelemi kuvvetli bir şair için “ödül” denen şeyin karşılığı böylesi bir “sıradan simge” olamaz. Çünkü ödül sistematiğinin demin saydığım bileşenlerinin hiçbiri de imgelemin özgürleşmesiyle bağlantılı değildir. Şairin ödülü sıkı şiir yazmak, yazabilmektir. Şairin ödülü; tüm baskılara rağmen özgür bakışını, imgeselliğinin biricikliğini kaybetmemektir. Derdi şudur şairin; töze nüfuz edebilmek, tözü imlemek… Şair, şiirinin sıkılığını, dizelerinin gücünü yarışmalarla, ödüllerle filan teyit ettiremez. Bakın, bugünün edebiyat ortalığını birazcık araştırdığınızda “ödülsüz” bir şair bulmakta zorlanırsınız. Herkesin bir yığın ödülü var yahu… Nerede kaldı bu adamların ayrıcalığı filan? Ama benim dediğim anlamda, yani imgelemin özgürleşmesi ve töze nüfuz edebilmek yönünde ödüllendirilmiş şair sayısı bir elimin parmaklarının sayısını geçmez. Bu nedenle “Ödüller insansızdır” dedim.


2008 yılında kaleme alınmış önemli bir başka yazı:

DAMPERLİ ÖDÜL FURYASI VE SAYGINLIK CUKKALAMAK

Bundan yedi-sekiz sene önce edebiyat ödülleri üzerine bir yazı yazmaya kalkışsam işim çok daha zor olurdu. Çünkü o zamanlar, bugünkü ödül dağıtım mekanizmaları üzerine biriken kızgınlığımı anlamsız kılabilecek bir içeriğe sahip en azından iki ya da üç “edebiyat ödülü” ve bu ödüllerin seçici kurullarında da yetkinliğine inandığım -en azından yetkinliğinden şüphelenmediğim- iki üç sıkı insan bulunmaktaydı. Ayrıca, bundan yedi-sekiz sene önce yazarlar ve şairler, ödül kazanmanın bir “müstahkem mevki” sağlayacağını düşünüp, bugünkü gibi ödüllerin peşinde koşmazlar, herhangi bir ödüle değer bulunduklarında da bugünkü gibi sağda solda (podyumlarda, etkinliklerde, özel yemeklerde ve her türlü mikrofon arkasında) kırıtmazlar, dirsek temas aralığında hizaya gelip sokaklarda halay çekmeye kalkışmazlardı. Çünkü “sanat alanında ödül kazanmak” denen şeyin sıradan (belki de erken ve gereksiz) bir “teyit” olduğuna inanırlardı: Yazarlar ya da şairler için gerçekten önemli olan şey “kariyerizm uğruna özgeçmiş doldurmak, donatmak, uydurmak” değil de “ufuk açacak kadar farklı ve sıkı bir yapıt” yaratmak, yaratabilmiş olmaktı. Bununla birlikte, ilginçtir ki edebiyat ortamında bulunan dergi editörleri ve yayınevi sahipleri de kimin hangi ödülü aldığına, kimin özgeçmişinin ne kadar dolgun/kalabalık olduğuna, “babalık, ağabeylik, evlatlık” gibi ailevi ilişki biçimlerine, kalem kavgası sicillerine falan fazlaca itibar etmezlerdi. (Çünkü o zamanki sıkı editörler, “dişçiden, imamdan, celepten, hafızdan ya da lehimci ustasından devşirme editörler”den sayıca daha fazlaydı ve daha etkindi.) Gerçek editörler, yazarların dirsek temas aralıklarını, unvanlarını ya da ait oldukları ilişki şebekelerini değil de yayımlayacakları yapıtın kuvvetini/etkisini ölçerlerdi; eserin kurgusal, imgesel, semantik, toplumsal, tarihsel, tipolojik, morfolojik ve hatta sezgisel öğelerini kendi iç dünyalarında hisseder, tartar ve yayımlayacakları eseri olabildiğince içselleştirirlerdi. Yani, özgeçmiş ya da statüko üzerinden çalışmazlar, biricik saygınlık unsurunu “özgeçmiş dolgunluğu” olarak görmezler, önlerine gelen eserleri ciddi ciddi okurlardı, değerlendirirlerdi. (“Okumak” eyleminin önemini ayrıca vurgulamak gerekir. Bugünkü edebiyat ödüllerinin çoğunda seçici kişiler, ödüle katılan yazarların eserlerini ya hiç okumamaktadır ya da örnekleme metoduyla -eserin başından, ortasından ve sonundan parçalar okuyarak- bir şeyler yapmaya, karar vermeye çalışmaktadırlar. Bu “okumamak” durumunun sebebi de ödülün verileceği kişinin çok önceden –statükocu unsurlarla- belirlenmiş olmasıdır. )

Kısacası, bundan yedi sekiz sene öncesinde edebiyat ödülleri, ne yazarların ve şairlerin haysiyetinde (özdeğerlendirme yokuşunda) ne de editörlerin gözünde çok önemli şeyler değildi. Çünkü saygınlık, “sıkı bir eser” yaratabilmek ya da okuyabilmekten geçerdi ve yazarın kendi iç dengesiyle, kendi eseriyle arasındaki özel bir yokuş ya da mesafeydi. Yani yazarlar, öncelikle “haysiyet”lerini düşünürler, bir “muhteris” gibi köşeyi dönmeye, köşebaşı tutmaya ya da saygınlık cukkalamaya çalışmazlardı. Bugün ülkemizde, 79 kadar –çoğu da şiir/şair odaklı, çoğu da çeşitli belediyeler ve kamu kuruluşları tarafından verilen- edebiyat ödülü bulunmaktadır. Peki ülkemizde, bu kadar çok ödülü kazanacak nitelikte yazar, şair, genç yazar, genç şair ve bu kadar ödülde seçicilik yapabilecek kadar nitelikli yazar, şair ve eleştirmen kalmış mıdır, var mıdır? Cevabınız “Kalmadı…Yok işte!” ise ülkemizdeki edebiyat ödüllerinin dağılımı veya dağıtımı için şu benzetmeyi rahatlıkla kullanabiliriz: “Damperli Ödül Furyası yoluyla Saygınlık Cukkalamak!

Eduardo Galeano’nun dediği gibi “Sizi alkışlayanlar, aslında sizi zararsız görenlerdir.” Bu sözü genç yazar, genç şair ve tüm edebiyat heveslileri aklının bir köşesine mıhlamalı… Galeano’nun ifade ettiği şey bugünkü durumu tamı tamına karşılamaktadır. Yaşarken para, saygınlık ve otorite gibi şeylerle değil de “sefalet, çeşitli sessizlik suikastları ve kötülük dayanışmaları”yla “ödüllendirilen” sıkı bir adamdan, Ece Ayhan Çağlar’dan bir alıntı yaparak işbu yazıyı sonlandırmak istiyorum:

“Şairlere ödüller verileceğini duyunca, şunları düşündüm: Demek yasalar da yetmemiş, ölüm şairlerle toplu fotoğraf çektirmek istiyor. Hoşgörünün törel ve yasal sınırlarını paramparça ederek aşmış bir düşünceyi köşeli bir büyük ayraca, paranteze alacaklar. Alırlar! Daha dün, yaşayan şiir denince elleri tabancalarına giden adamlar, müessesenin küçük hisseli ortakları, şairlere iki paralık değer vermeyenler, gözlerinde tek bir şiir yaşatmayan kalem efendisi kentliler oturmuşlar, düşünmüşler, taşınmışlar, açık baskılar, gizli engellemeler yanında, böylesi bir Chester taslağını sunmuşlardır. Tarihten, kendi tarihimizden biliriz ki, kardeşlerini az önce boğmuş bir padişahın bile elinde uzak ve kokusuz bir gülle yaptırdığı minyatürleri, çağdaş padişahların ise basına dağıtılmak üzre çocuklarla çektirdikleri birçok fotoğraf vardır. Şimdi çocuklar ve güller dahi yüz vermedikleri için olsa gerektir, ‘müesses ölüm şairlerle toplu fotoğraf çektirmek istiyor’. Bunun böyle olduğu aydındır.(1970)”

Zafer Yalçınpınar – 2008

Written by Adabeyi in: Usta Beni Öldür! (AKSAK KOLAj) | Etiketler: ,
Oca
01
2011
0

Karşıyız!

Edebiyat ve Sanat Oligarşisi’ne Karşıyız!

“Şairlere ödüller verileceğini duyunca, şunları düşündüm: Demek yasalar da yetmemiş, ölüm şairlerle toplu fotoğraf çektirmek istiyor. Hoşgörünün törel ve yasal sınırlarını paramparça ederek aşmış bir düşünceyi köşeli bir büyük ayraca, paranteze alacaklar. Alırlar! Daha dün, yaşayan şiir denince elleri tabancalarına giden adamlar, müessesenin küçük hisseli ortakları, şairlere iki paralık değer vermeyenler, gözlerinde tek bir şiir yaşatmayan kalem efendisi kentliler oturmuşlar, düşünmüşler, taşınmışlar, açık baskılar, gizli engellemeler yanında, böylesi bir Chester taslağını sunmuşlardır.
Tarihten, kendi tarihimizden biliriz ki, kardeşlerini az önce boğmuş bir padişahın bile elinde uzak ve kokusuz bir gülle yaptırdığı minyatürleri, çağdaş padişahların ise basına dağıtılmak üzre çocuklarla çektirdikleri birçok fotoğraf vardır. Şimdi çocuklar ve güller dahi yüz vermedikleri için olsa gerektir, ‘müesses ölüm şairlerle toplu fotoğraf çektirmek istiyor’. Bunun böyle olduğu aydındır.  Ece Ayhan

(…)
Başka ne olabilir ki! Beni kafakola alamıyorlar. Şu anda bile –ki 60 yaşındayım- kafakola alamıyorlar. Bir beklentim yok. Bir şey istemiyorum. Ev istemiyorum, rüşvet istemiyorum, para istemiyorum, ödül istemiyorum. Bu güne kadar ödül almayan tek adamım ben. 
Ece Ayhan

(…)
Mevcut edebiyatımızın tümünün neredeyse yüzde doksanı halkın cebinden birkaç kuruş aşırmaktan başka bir hedef gözetmez ve bunu başarmak için yazar, yayımcı ve eleştirmen elbirliği edip güçlerini birleştirmişlerdir. Arthur Schopenhauer 

Bakınız:

“Ajanını da al… Git!” (Halûk Cengiz)
Piyasa Edebiyatı’nın “Utanmazlık Büstleri”
“Edebiyatta Her Şeyden Önce Ahlak Sorunu Var!” (Taylan Kara)
Yeni Sinsiyet’in Arz Fazlası: Edebiyat Endüstrisi 2.0
Dosya: Bugünün Edebiyatı-1 (Koray Sarıdoğan)
“Kültür-Sanat Dergiciliği’nin Hızlı Tüketim Pazarı’na Dair
Kısa ve Zorunlu Bir Bakış”

Edebiyat İktidarı’nın Son 10-15 Yılına Dair Üç Sahici İnceleme
‘Dağlarca’nın Haysiyeti’ bizim meşru direnişimizdir!
2. Dağlarca Şiir Ödülü’ne Karşı “Eleştirel Bir Soruşturma”,
Ağustos 2016, Aydınlık Gazetesi

Piyasa Edebiyatına Karşı Ön Yargı Listesi (Taylan Kara)
Fransızca bilmeden Fransızca çeviriye ödül vermek (Taylan Kara)
Günümüz Edebiyat Ortamına Bir Bakış (Halûk Cengiz)
Bir Mücadele Aracı Olarak Edebiyat (Taylan Kara)
Ödüllendirilmiş Şairler ve Joachim Rafael Boronali için Özel Bir Şiir
Edebiyatın İktidarında Kimler Vardır? (Taylan Kara)
Edebiyat Piyasası ve İktidar Enstrümanları Hakkında (Halûk Cengiz)
Yeni Sinsiyet Tipolojisi Hakkında

Bir İllüzyon Olarak Edebiyat Yarışmaları (16 Ekim 2015, Aydınlık Kitap)

ÜVERCİNKA Dergisi’nin Ekim 2015 tarihli 12. sayısında ‘Ödül Eleştirisi’

“Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın Gerçek Vasiyeti” ve “1. Fazıl Hüsnü Dağlarca Şiir Ödülü” Hakkında…
SORUŞTURMA: “Bir Şiir Emlâkçılığı” ya da “DAĞLARCA’nın Parsellenmesi” Hakkında…
Kitap: “Vasat Edebiyatı 101” (Taylan Kara)
Sistem Edebiyatının Otopsisi (Taylan Kara, 27/6/2015)
Yeni Sinsiyet’in Kokmuş Tuz Çeşitlemesi (11 Mayıs 2015)
Kazanan Hep Jüridir!
Edebiyat Sosyolojisi’nde Ödüller ve Yarışmalar (Robert ESCARPIT)

“Kendini Keman Olarak Duyumsayan Oduna Ne Yazık!”

Edebiyatın Müştekilerine ve Bezirgânlarına Dair Bildirge (10 Ocak 2015)
Oligarşik Dehşetin Sürekliliği: “Damperli Ödül Furyası’nın Yeni İstatistikleri”
Nâzım Hikmet Araştırma Merkezi ve Yönetsel Uyumsuzluklar
Buluntu: “Sait Faik Armağanı Üzerine Yaşar Nabi’nin Tuhaf Cevapları”
Altın Portakalcılar’a Öğüt…
…mi? Retoriği
“Dut Yemiş Bülbüller”in Suskunluğuna ve “Fasulyenin Faydaları”na Değgin
Önemli Bir Açıklamadır.

Haksızlığa Direnmek için Soruyoruz: #kimbuyazarlar
“Sol Sansür” (Kaan Aslanoğlu)
Edebiyat Ödülleri Düzeneğinin Mezalimi
“Aynılar aynı yerde, ayrılar ayrı yerde” (Taylan Kara)
“Küçük Enişteler’in Bize Dayılanmasına Değgin Önemli Bir Açıklamadır.”
Yeni Bir Kötülük Enstrümanı ve Başlangıcı: “Edebiyat’ta Fon Yönetimi”
Sıkı Eleştiri: Türkiye’de Edebiyat Ödülleri Nasıl Verilir?(Taylan KARA)
Yeni Sinsiyet’in Haksızlık Yordamı (1 Haziran 2014)
Onların garazını 1991′den beri biliyoruz…
“Portakallı Yarim” ya da Yeni Sinsiyet Tipolojisi
edebiyat alanında başarıdan başarıya koşarken…

Yüzde Otuz Bir: “Damperli Ödül Furyası, Oligarşi, Jüricilik ve 2013 İstatistiği”
Gezi’ci Bir Şairle Hasbihâl
Yeni Sinsiyet’in İkbal Ezberi
Şiir Yıllığı meselesinde; “Menfi Gaddarlığın Sonucu”
Sadık Albayrak’ın yanındayız ve haklı tavrını destekliyoruz!
YENİ SİNSİYET’E KARŞI: “Sorular, sorular, sorular…(11 Kasım 2011)
ÖN-HAZIRLIK: “Okumalar, okumalar, okumalar…(29 Eylül 2011)
BAŞLIYORUZ! (26 Eylül 2011)
Bir kez daha: “Ödüller İnsansızdır!
Ödül Düzleminde Şiir Erkini Yıkmanın Anatomisi (Serkan Engin)
Kara Çalmak…(Volkan Hacıoğlu)
Yazında İktidar(O. Demiralp)
“160. Kilometre” filan…
Yeni Sinsiyet’in muhterislerine “Cevap” niyetinedir!
Her Yıl Yeniden Ölen Adam: SAİT FAİK
Bu kez TURGUT UYAR adına; “ÖDÜLLER İNSANSIZDIR!”
2010 Şiir Yıllığı ve Geç Kalanların Geyiği
Kadın Şairler Yozlaşmış Şiir Yıllıklarına Karşı!
Tenkitçi Firmaları (Salâh Birsel)
2011’de Yerli Edebiyat
Canım kahve istemedi. (Yaşar Nabi)
Yeni Sinsiyet Tipolojisi’nin Seçkinlik Arayışı
Yeni Sinsiyet Tipolojisi’nin “Biz” Söylemi ve Retorik Arsızlığı
Yeni Sinsiyet ve Bazı Enstrümanları
Ece Ayhan -altın- Günleri
2011 TYS Genel Kurulu ve Beylik Geyikleri
TYS’nin Kongresi İptal Edildi!
Edebiyat Pazarı! (Eser Gürson, 1979)
Ödüldür Adamın Pantolonunu Düşürür!
Ece Ayhan’ın Adını Çıkar Amaçlı Kullananlaradır -2-
Ece Ayhan’ın Adını Çıkar Amaçlı Kullananlaradır -1-
Yeni Sinsiyet Tipolojisi’nin “Sıcak Nal/Mal”larına ve edebiyat kabzımallığına karşı! (Borges Defteri)
“Sıcak Nal” değil o, Sıcak Mal!
Kuzgun Acar’ın Eserleri Satışa Çıkarılmasın!
Kuzgun Acar’ın İlk Yapıtı, Bir Yorum, Bir Soru ve İki Not! (Cavit Mukaddes)
Yıllık Geyiği
Endüst-realite’nin Kahrediciliğiyle Yüzleşmek (Zafer Yalçınpınar)
Bir Söyleşi: Muhterisler için toplu cevap…
Şaircilik,Yazarcılık Oynayanlar ile Oynamayanlar
Damperli Ödül Furyası ve Saygınlık Cukkalamak
Editörcülük Oynamak
KİTAP: Bir Bienal, Bir Bilanço…
Oyalanmış Soruşturma: Genç Yazarlar ve TYS
“İmzacılık Oynamak” Yerine Faydalı Bir Şey Yapmak!
İyimserlik Kurbanlığı ya da Bienal
Kötü Edebiyat Nedir? (Ahmet Soysal)

Ayrıca Bakınız:

http://evvel.org/ilgi/enver-ercan

Poetik Bildiriler için Bakınız:

http://evvel.org/ilgi/bildiri

Written by Adabeyi in: |
May
25
2018
--

Ece Ayhan’ı Ararken… (Doğan Kemancı)

“İkinci Yeni!  ikinci Yeni!  diye
burnundan getirdiler adamların,
şimdi kıymete bindi.”
Murathan Mungan’dan aktaran Ece Ayhan

“ECE AYHAN’I ARARKEN…”
Yazan: Doğan Kemancı

1969 yılıydı. Türkiye İşçi Partisi Kadıköy İlçesi, Altıyol otobüs durağının arkasındaki binanın dördüncü katındaydı. Biz on beş, on altılık liseliler özellikle TKP davasından yatıp çıkmış Şevki Akşit’in diyalektiği, materyalizmi, ‘çıt usul İsa asi olmuş’u anlatan derslerini büyük ilgiyle izlerdik. Üsküdar İlçesi’nde ise Doğu Perinçek’i görmüştük ilk kez. Din ve Marksizm diye bir konferans vermişti. Işıl ışıl parlayan gözleri vardı. Dışarıda ezan başlayınca konuşmasını kesip beklemişti bitene kadar.

Biz küçükler partiye üye olamazdık ama her tarafa gönüllü koşar, yakalanırsak Sirkeci’de, Sansaryan Hanı’nın en üst katındaki ‘K’ masasına götürülürdük. Boş kalınca da ilçe örgütündeki kitapları okuyup ‘bilinçlenmeye’ çalışırdık. Edebiyat dergilerini karıştırırken ise en çok, Yeni Dergi’lerin her sayısında şiiri çıkan Ece Ayhan’ı şahsen çok merak ederdim. Bu şiirleri yazan nasıl birisi acaba diye düşünürdüm.

Aralık ayının ortalarında bir gün, Behramoğlu kardeşlerin en küçüğü Turan’la Kadıköy İlçe binasında oturuyorduk. Benden dört yaş büyüktü, üniversiteliydi Turan. Ya, ne kadar çok Stalinci olduğundan sözeder ya da dakikalarca, sessizce boşluğa bakardı. İkimiz de parkalı, postallıydık. Benimkiler Osmanağa Camii’nin yanındaki bit pazarından alınma ucuz Türk malıydı. Turan’ınkiler gıcır gıcır Amerikan PX’inden çıkmaydı! O  gün, öğleden sonra çok acı bir haber geldi. Faşistler Yıldız Teknik’te devrimci bir arkadaşımızı, Battal Mehetoğlu’nu vurmuşlardı. Turan’la ben, hemen Beşiktaş’a doğru yola çıktık. Yıldız Teknik’in önünde devrimciler kapıyı tutmuş, kontrol etmeden kimseyi içeri almıyorlardı. Turan, ‘Ataol’un kardeşiyim’ deyince hemen kenara çekilip bizi de içeri aldılar. Battal’ın cenazesi iki gün sonra Sirkeci’den büyük bir törenle Malatya’ya uğurlandı. Annesi İnsaf Ana’ya bir gazeteci neler hissettiğini sorunca o da, “Ah ki oğlumun emeğini eline verdiler” demiş. İşte Ece Ayhan’ın ‘Meçhul Öğrenci Anıtı’ şiiri bu yanıttan çıkmıştı…

Ece Ayhan ve Doğan Kemancı

1970’in ilk aylarında, tam Milli Demokratik Devrim çizgisinin doğru olduğuna karar verdiğim bir sırada MDD’ciler de ikiye bölündü! Ne garip bir tesadüftür ki, Proleter Devrimci Aydınlık’ın 3-17. Sayısındaki Şahin Alpay’ın müthiş didaktik ‘İşçi Sınıfı ve Milli Demokratik Devrim’ yazısını okuyup, ölene kadar (beyaz) Aydınlıkçı olmaya karar verdim! Gene o senede, bir gün Cağaloğlu’ndan aşağı inerken Vilayet Han’ın ikinci katındaki De Yayınları’na çıkıp Memet Fuat’a sormuştum; ‘Ece’yi nerede bulabilirim?’diye. ‘Bilmiyorum’ demişti. Ne Çengelköy’den, ne de Üsküdar’dan söz etmemişti.

1980’de artık epey büyümüş, Aydınlık Gazetesi’nde çalışıyordum!  Nezih Coş, Sanat Sayfası’nı hazırlardı. Bir gün gidip Cemal Süreya’nın yazısını almamı istemişti. Cemal Süreya’nın yeri Çemberlitaş’taydı. Yazısını aldıktan sonra ‘Hiç eski Papirüs kaldı mı?’ dedim. Bir de ‘Ece’yi nerede bulabilirim?’ diye ona da sordum.  Gizemli bir ‘bakarım…’ kelimesi çıkmıştı ağzından.

Ertesi gün gazeteye geldiğimde içi Papirüs dolu koca bir paket masamda duruyordu. Saat dört civarında da Nezih Coş telefonu uzatıp ‘Ece Ayhan… Seninle konuşmak istiyor,’ demişti. Büyükada’da kalıyormuş Ece. ‘Ben de Heybeli’de oturuyorum’ dedim.

‘Başkent’ Sirkeci’de buluştuk. Kolunda tuttuğu kalın yeşil paltosu vardı. Mayıs’ın başıydı. Çok heyecanlanmıştım. Yanımda yürüyen, işte o inanılmaz, pırlanta gibi şiirleri yazan, kafamda şiir sihirbazı diye canlandırdığım Ece Ayhan’dı. Bir süre şaşkınlıktan ne diyeceğimi şaşırdığımı hatırlıyorum. Bir şeyler söylemiştim, o da,‘bu tarafıma geç, o kulağım duymuyor,’ demişti. Sanki uzun zamandır görmediğim abimle, bir yakınımla yeniden buluşmuş gibi hissetmiştim kendimi… Ne kadar arkadaş, kardeş, sıcak ve alçak gönüllüydü. Vapurun Heybeli’ye bu kadar çabuk geldiğini hiç hatırlamıyorum. Yol boyunca anlatmıştı; ‘Ut’ şiirinde Karagöz’ü unutmuş, hâlâ ukdeymiş içinde, niçin Hacivat demiş de Karagöz dememiş… Meğerse ilk şiiri 1954’te Türk Dili’nde değil de 1953 yazında Siirt’te, ‘Siirt’in Sesi’nde çıkmış… Ve insan toplumuyla ilgili ‘doldurulmaz derin kuyuların kuşkulara, kuşkuların düşünceye dönüşmesi’… Ya da yeni keşfedip övünerek söylediği Şeyh Bedrettin’le olan akrabalığı…

Ece, Büyükada’da, eski bir köşkte, Mustafa Irgat ve Teoman Taylan’la birlikte kalıyordu. Teoman için,‘her sene kitaplarını vapurdan indirip eşeğe yükler buraya getirir’ demişti adalı arkadaşlar. Ece’nin de çok hoşuna gidiyordu o kadar kitabın olduğu bir yerde kalmak. Oğlu Ege de gelmişti. Onun için de çok mutluydu. Herhangi bir öğleden sonrası, Büyükada’nın Çankaya, ya da 23 Nisan Caddesi’nde Ece’yle Ege yanyana yürürken görülebilirdi. O yaz, bir sene sonra, 1981’de kaybettiğimiz hikâyeci Ayhan Bozfırat da Büyükada’daydı. Ece’yle birbirlerine epey arkadaşlık ettiler.

Ece’yle yaptığım röportaj Aydınlık’ta yayınlandı. Evinde doldurduğum üç saatlik kasetler için ‘bunları çözmek zor, sen bana soruları ver ben sana yazarım’ demişti. Röportaj fazla ses çıkarmadı. Ama gazetede üç kişi Nezih Coş’u ve beni acil bir yargılama toplantısına çağırdılar. Sanıklar, Ece Ayhan’la röportajı yapan ben ve sayfada yayınlayan Nezih Coş’tu. Yargıçlarımız da Celal Üster, Cenap Nuhrat ve Nur Deriş’ti. Ece’yle ilgili, artık suyu çıkmış saçma sapan suçlamaları, iftiraları, dedikoduları bir kere daha tekrar ettiler. Deliymişmiş de falan filanmışmış da… Hiç bir aydına yakışmayacak bir seviyesizlikle saldırdılar. Ece’nin yaşayan en etkili birkaç Türk şairinden biri olduğunu, yaptıkları suçlamaların onu çekemeyen kabiliyetsizler tarafından uydurulduğunu, kendilerinin de böyle yalanlara alet oldukları için utanmaları gerektiğini başım dik suratlarına söyledim. Onları ikna etmek gibi bir derdim de yoktu zaten. Gerçek şiiri ve şairi sahtesinden ayırmak da bir yetenek meselesiydi doğallıkla… O da pek herkeste olmuyor ne yazık ki!

Aslında röportajı önce Sanat Olayı’na götürüp Alpay Kabacalı’ya vermiştim. Ülkü Tamer yayınlamak istememiş. Ece’nin hatırladığına göre, Aydınlık’ta çıkınca Oruç Aruoba’nın dikkatini çekmiş. Kesip Enis Batur’a vermiş. Ece’nin ilk kez açıkladığı fikirleri vardı yazıda.

O yaz Türkiye İşçi Köylü Partisi, Büyükada’da bir gece düzenledi. Ece de gelmişti. Doğu Perinçek’le kucaklaştılar, en önde oturup izlediler geceyi… Ve sonra meşum 1980 Eylül’ü geldi. Kitaplarımız torbalara doldurulup, eşimiz, kardeşimiz GMC’ye konup Deniz Harp Okulu’na götürüldüler. Ekim’de, Mustafa Irgat İstanbul’a dönünce Ece’ye Adalar’da ev aramaya başladık. Ama o Eceabat’a gitti. Arada bir İstanbul’a geliyor ya Sirkeci’de hasır şapkasıyla aniden karşımda beliriyor ya da bana, Milliyet’e uğruyordu.

1984-1985. Kızıltoprak’ta Nilgün Marmara ve Beyoğlu’nun arka sokaklarında Bilsak’ın iki sokak aşağısında Manço Apartmanı’nın arka odalarında Mustafa Irgat günleriydi. ‘Tezgâhı kurdum’ diyordu Ece her gördüğümde. Arada Mustafa’yı eleştiriyordu. İki avuç fasulye ıslatıyormuş Mustafa. Çok diyordu. Bir avuç yeterdi. Bolluğa alışmış diyordu.

Ece Ayhan ve Cemal Süreya

Nilgün’ün evi hepimizin buluşma yeri olmuştu. Bir çeşit Ece’yi sevenler derneği gibiydi. Rakısını alan geliyordu. Başta Cemal Süreya… Bir Pazar günüydü, hadi Edip’i arayalım dediler. Nilgün’ün kocası Kaan çevirdi Edip Cansever’in numarasını, karşısına eşi Mefharet çıktı, biraz konuşup Cemal Süreya’ya verdi telefonu.

-‘Beni tanımadınız mı?… Cemal… Mefharet değil misin sen?… Ben Cemal Süreya… Edip televizyon mu seyrediyor şimdi kuzu kuzu?… Gelsin de bir hesap sorayım ben ondan…’

Ardından Edip Cansever geldi telefona.  Hastalandığını ve hastalığının adını anlatmaya çalıştı Cemal Süreya’ya.

-‘Ne? Faranjit mi oldun? Adını bile bilmem ağbi, hastalık mı o?… Hepsinin benzerlerini hepimiz geçirdik…. Ayakla ne ilgisi var?… Yapma yahu sen gut olmuşsun gut… Ağbi o zaman o başka hastalıktır o. Öyle küçük isimlerle geçiştirmeye kalkma…’

Ardından Ece konuşmak istemişti.

-‘Edip, çok matrak yahu. Televizyon izlediğin doğru mu?… Hasta mısın?… O zaman yarın geliyorum sana.’

Telefonu kapattıktan sonra Cemal Süreya, Cansever’i ufaktan çekiştirmeye başladı.

-‘Bir gün Edip sevgililerinin birinden ayrılmış, geldi bizim eve, ‘ben Türkçe’yi senden öğrendim’ dedi. N’olacak yahu ben de Melih Cevdet’ten öğrendim diyorum. Ne var bunda? Edip’i yeni şiirle ben tanıştırdım.’

Sonra da Ece’ye döndü.

-‘Sen Kudüs Fareleri’ni getirip bana okutmuştun’ dedi.

Ece inkâr etti.

-‘Yapma Cemal, Şubat’ta Ankara’da değiliz ki okul tatil… Şiir Şubat ayında çıktı ben seni Mayıs ayında tanıdım yahu.’

Cemal Süreya üsteledi.

-‘Şiirlerini bana getirmiştin. 1954’te şiirlerini bana getirmiştin. Getirmek şu, arkadaşına şiirini getirmiştin. Şimdi bak Kudüs Fareleri’ni çıkmadan önce bana okudun ağbi.’

Ve bu böylece devam etti gitti, ta ki Ece zar zor kendisini dinletip tartışmaya değişik bir boyut getirene kadar;

-‘Yılını hatırlamıyorum, 1973 olabilir, Refik’te oturuyoruz Tünel’de, benim sağımda Ömer Uluç solumda Doğan Hızlan oturuyor. Cemal sen de yuvarlak masanın bu tarafındasın yani doğal bir şekilde. Ömer de çın çın gülüyor böyle çok şeyde… Sen alındın… Ben de dedim ki; ‘ya Cemal okuldayken senin dişlerin çok güzeldi’ dedim. Gerçekten okuldayken esmer bir adamsın dişlerin pırıl pırıl bembeyaz esmer olunca daha da belirgin oluyor şeyinde… Şimdi Cemal sen, Ömer Uluç boyuna gülüyor ya çın çın alınmışın, ‘ya acaba bana mı gülüyor’ şeyinde. O günlerde sen de dişlerini yaptırıyormuşsun, ne bileyim ben… Ondan sonra sen bana dedin ki, şimdi Ömer Uluç da gülüyor ya kendi şeyinde,‘sen şiirlerini bana gösterirdin’ dedin birdenbire. Ben de sana ‘Cemal’ dedim, ‘bu tabak uçar o oyuncak gemi batar’ dedim. Sen de bana ‘herkes oyuncak gemi’ dedin ve konu kapandı… Ben daha sonra Ankara’ya gittim, 1980 yılının sonunda orada sırtının güzel olmasıyla övünen bir kız var Ayla Kurşunlu… Yaptırmışın dişlerini, Ankara’da Ayla Kurşunlu’ya böyle yapmışsın….’ deyip, Ece işaret parmağının tırnağını ön dişlerine tıklatarak Cemal Süreya’nın taklidini yaptı…

Tam burada Cemal Süreya başladı anlatmaya;

-‘Hayır efendim bu yanlış bak ben sana söyleyeyim, sadece Ayla Kurşunlu’ya değil o sırada herkese evlenme teklif ediyordum. Benim bir tutkum vardı, nihilizm üzerine, herkese evlenme teklif ederdim, evlenme nihilizmi yapıyordum. İnanmadan yani. Yalnız o kadın bana öyle demedi hiçbir zaman. Ama birine demiş ki, o daha dramatiktir benim için ‘ya şu Cemal Süreya niçin dişlerini yaptırmıyor?’ demiş. Çünkü oyuklarla geziyordum ağbi. Çünkü eski dişlerim güzeldi ya üstüme alınmıyordum. Ayrıca başka bir şey söyleyeyim Ayla Kurşunlu benle o gün evlense evlenirdim, bugün de evlense evlenmem artık çünkü şimdi bayan Nihayet var…’

-‘78’de Erzincan’dayım,’ diye devam etti Cemal Süreya, ‘memleketim gibi bir yer, aslında memleketim değil ama… Bak ne oldu biliyor musun? Bir profesör kız vardı orada. Ona bir mektup yazdım, Ece Ayhan’ın bir mısraını koydum içine… ‘Ay kin tutmuyor’… Orada düşündüm, ulan kin mi tutmuyor, kir mi tutmuyor? Altında imzam yok ama benden geldiğini anlamıştır…’

-‘Hani bir de’ dedi Ece, ‘Vapur batsın da, Bandırma’dan dönen vapur, karım ölsün kızım kurtulsun… O kadar bunalmış…’

-‘Vapur değil ama sandal benimki,’ diye devam etti Cemal Süreya. ‘İlk evlilikte hep şunu düşünürdüm. Tanrım diyordum, tanrıya da inanmıyordum… Beraberlik kesintilerle bir buçuk yıl sürdü ama on yıl evli kaldık. Ayrılamadım yani o da bende büyük kompleks yarattı. Kendimi hep nasıl düşünüyordum biliyor musun? Kalamış’tan sandala binmişiz karım, ben ve çocuğum, bir yaşında kızım… Cup diye karım düşüveriyor diye görürüm rüyalarımda. Arıyorum yok… Memnunum tabii… Çocuğumla kurtuluyorum. Tabii bu ilerleseydi ben onu iterdim bir gün…’

Nilgün’ün kaygan parkelerinde birileriyle dansettikçe Cemal Süreya, Ece oturduğu yerden kıs kıs gülerdi.

En son 1986’nın Temmuz’unda Kızıltoprak’da oturup konuşmuştuk Ece’yle. Ben, Devrimci Gençlik Birliği yöneticiliğim sırasında yayınladığımız bir bildiriden yargılanmış, 141/2’den yedi buçuk sene ceza almıştım. Yargıtay’da onanmış ve aranmaktaydım. Yurt dışına gitmek üzere olduğumu söyleyince, ‘gitme, dönmen zor olur’ demişti bana.

Ece Ayhan (Mayıs 1981)

İstanbul’da boş ve kocaman bir apartman dairesinin sadece küçük bir odun sobasının ve bir yatağın olduğu arka odalarından birinde, her an gitmeye hazır, yatağında oturmuş düşünürken hatırlıyorum Ece’yi… Yani hep atının üzerindeydi. ‘Atı da şiiri gibi çok güzeldi. Öldükten sonra da tersine yarıştı’. Sonradan demişti ya: ‘Cemal Süreya otuz, ben elli ev değiştirmişim’ diye.

***

Hakiki şiirden anlayanı hemen içine alan bir şiirdir Ece’ninki. Kaynağı başka bir şiir olmayan, taklidi imkânsız, omurgası sağlam, tarihsel perspektifi olan bir şiir…

Çok eskiden öğrenmiştik; Marksizmin özünü, esasını çıkar, geriye herkesin kabul edebileceği ekonomik bir teori kalır. İkinci Yeni’nin içindeki çekirdek, ‘öz, esas’ Ece’ydi. Ece’dir.

Sezai Karakoç’suz ve özellikle Ece Ayhan’sız bir İkinci Yeni düşünülemez…

***

‘İlk kez Muzaffer Erdost, Temmuz 1956’da Pazar Postası’nda ‘İkinci Yeni’ demişti.. Gene Muzaffer Erdost’un bastığı, Ece Ayhan’ın ilk kitabı Kınar Hanım’ın Denizleri’ndeki 26 şiirden 23’ü Pazar Postası’nda çıkmıştı.

***

Gençler mi?.. Kötülüğe karşı hep dayanışma içinde oldular Ayhan abileriyle!..

DOĞAN KEMANCI
Üvercinka Dergisi, Mayıs 2018

 


Hamişler:

1/ Yazının pdf biçemine http://bit.ly/eceayhanararken adresinden ulaşabilirsiniz.

2/ EVV3L kapsamında yayımlanan Ece Ayhan ilgilerinin indeksine http://bit.ly/eceindeks adresinden, “Bakışsız Bir Kedi Kara” adlı Ece Ayhan web sitesine ise http://zaferyalcinpinar.com/bakissiz.html adresinden ulaşabilirsiniz.

May
11
2018
0

Buluntu: “Sait Faik Armağanı Üzerine Yaşar Nabi’nin Tuhaf Cevapları” (1955)

sanatlar1

Haziran-Temmuz 1955 tarihli “Sanatlar” dergisinde yer alan
“Armağan Masalı” başlıklı tepkisel dosyayı tekrardan yayımlıyoruz.
Dosyanın tam metnine http://bit.ly/saitfaikarmagani1955 adresinden ulaşabilirsiniz.


EVV3L ve taifesi olarak, çok uzun zamandır, ödüllendirme sistematiğine karşıyız. Bugün “edebiyat ödülleri müessesesi” tarafından sergilenen kötücül/kalitesiz/yalancı tavırların tümü haklılığımızı teyit ediyor. (Bkz: Türkiye’de Edebiyat Ödülleri Nasıl Verilir?) Peki, bu tip hadiseler, haksızlıklar geçmişte yaşanmadı mı? Yaşandı. Yerden göğe kadar yaşandı hem de…  1950’lerin sonunda Sait Faik Armağanı’na ilişkin olarak süren tartışmaların bir bölümünü Mart-Nisan 1957 tarihli “Seçilmiş Hikâyeler” dergisinde yer alan “Sait Faik: Her Yıl Yeniden Ölen Adam” başlıklı dosyada açık açık görmekteyiz.

Şimdilerde, Sait Faik Armağanı’na ilişkin çok önemli bir dosyaya daha ulaştık. Sait Faik Armağanı’nın ilk kez düzenlendiği 1955 yılında da çok büyük bir tartışma yaşanmış; Celal Hoşgör tarafından İstanbul’da yayımlanan “Sanatlar” Dergisi, Haziran-Temmuz 1955 tarihli 3. sayısında tartışmayı dikkatlice ele almış, çok önemli bir “tepki” koymuş ve dosya kapsamında Yaşar Nabi‘ye çeşitli sorular sormuş. Yaşar Nabi‘nin verdiği cevaplar ise tuhaf… Sanatlar Dergisi’nde, 1955 yılında yayımlanan tepkisel dosyanın tam metnine http://bit.ly/saitfaikarmagani1955 adresinden ulaşabilirsiniz.

İyi okumalar dileriz.

Sahicilikle
Zy


 

S.H. Dergisi: Sait Faik sağ olsaydı, kendi adına kurulan bu armağanı üç yıldan beri kazananlar için ne derdi?
Ece Ayhan: Sait Faik sağ olsaydı, herhalde; “Yahu teselli mükafatı mı bu?” derdi.


Mart-Nisan 1957 tarihli “Seçilmiş Hikâyeler” dergisinde yer alan “Sait Faik: Her Yıl Yeniden Ölen Adam” başlıklı dosyayı tekrardan yayımlıyoruz. Dosyanın tam metnine http://zaferyalcinpinar.com/olenadamsaitfaik.pdf (18  mb.)adresinden ulaşabilirsiniz.


Hamiş: EVV3L kapsamında yayımlanan “Sait Faik” başlıklı ilgilerin tümüne http://evvel.org/ilgi/sait-faik adresinden ulaşabilirsiniz.

Eyl
01
2016
--

Buluntu: “Ece Ayhan’ın Yaşadığı Evler, Semtler, Kentler” (1995)

eceayhanevler

pasaj69.org taifesinden Uğur Yanıkel, son zamanlarda gerçekleştirdiği araştırmalarla Ece Ayhan’a ilişkin birçok önemli bilginin ve konunun gün ışığına çıkmasına, aydınlanmasına yardımcı oluyor: 1995 yılının Mayıs ayına kadar Ece Ayhan’ın yaşadığı evler, semtler ve kentler listesi aşağıdadır. Listeyi EVV3L taifesiyle paylaştığı için Uğur Yanıkel’e yerden göğe kadar teşekkür ediyorum. (Zy)


  1. Datça, doğduğu yer. Onca yıl sonra bu evi aradı.
    Bu sırada Uğur Cankoçak’ı Datça Cezaevi’nde ziyaret etti.
  2. Küre – Kastamonu.
  3. Eceabat.
  4. Edremit.
  5. Ayvalık.
  6. Gelibolu.
  7. Eceabat – İlkoku (1938).
  8. Çanakkale – İstiklâl İlkokulu. Üç ev değiştirdi.
  9. Cankurtaran – İstanbul. Anne baba ayrıldı (1940).
  10. Laleli, Azak Sineması, Pinokyo, Geliver’in Seyahetleri.
  11. Malta – İstanbul. Zülali Çeşme Sok. Köşede, 3 katlı, sobalı.
    19. Hırka-i Şerif İlkokulu.
  12. Çarşamba – Fatih.
  13. Cağaloğlu.
  14. Ebusuud Caddesi.
  15. Beyoğlu – Sakızağacı (1950’ye kadar).
  16. Kabataş.
  17. İzmir – Tepecik. Üvey baba, boyacı, mezbahada çalışıyor.
    İzmir Atatürk Lisesi.
  18. Dolapdere – İstanbul. Annesiz ve babasız.
  19. Sütlüce – İstanbul, Bademlik tepesinde.
  20. Halıcıoğlu – İstanbul.
  21. Halıcıoğlu – Harmanlık.
  22. Ankara Mülkiye Yurdu (1953).
  23. Ankara, Tandoğan. Hadımoğlu Apt. Bir DP Milletvekiline ait. Bodrum katı.
    Oğuz Onaran, Üner Birkan, Ülkü Başsoy (üçü de İzmirli) ile birlikte.
    Mülkiye 2. Sınıf.
  24. Bahçelievler – Ankara. Ülkü Başsoy ve Oğuz Onaran ile.
  25. Levent – İstanbul. Anne, üvey baba, Vehip Arıkan
    ve Engin Deniz ile 10 yıla yakın, en uzun oturduğu ev.
  26. Bolu – Göynük, kaymakam vekili ve Belediye Başkanı Ertuğrul Bolak ile (1960).
  27. Kırklareli, Kozçaz’a tayin edildi, gitmedi.
  28. Kütayha – Domaniç. Otelde kaldı.
  29. Sinop – Erfelek. Ahmet Muhip Dıranas’ın köyü.
  30. Ankara’da çeşitli arkadaş evleri. Kaymakamlık kursu sırasında.
  31. Sivas – Gürün (Şubat 1962). Lojman.
    5. gününde Sivas dönüşünde trafik kazası geçirdi. 2 ay rapor aldı.
  32. Levent.
  33. Sivas – Gürün. Bir buçuk yıl kaldı.
  34. Çorum – Alaca, 119 köyü var. Kaymakam, Belediye Başkanı.
    Lojmanda kaldı. Maaşı 800 lira. Askere gitti.
  35. Nevşehir – Kozaklı. Asker-Kaymakam.
  36. Denizli – Çardak. Elektriksiz bir lojman. Kaymakamlıktan istifa etti.
  37. Halıcıoğlu – İstanbul.
  38. Cihangir – Sormagir. Sinematek. İşletme Enstitüsüne devam etti.
    Arslan Erbir ile komşu (1967).
  39. Gümüşsuyu. Japon Konsolosluğu’nun arkası. Annesi ve Engin ile.
    Üvey baba gelmedi. İlk defa kaloriferli bir ev.
  40. Anadoluhisarı – Dolaybağ.
  41. Sultantepe – Üsküdar. Meydan Larousse’da çalışıyor.
  42. Beylerbeyi.
  43. Çengelköy’de çatı katı.
  44. Çubuklu – Dalgıç Okulu yanı. Can Yücel ve İdris Küçükömer ile komşu.
  45. Zürih, ameliyat (1974).
  46. Cenevre.
  47. Berlin.
  48. Paris, Enis Batur ile Art et Metiers’teki evinde.
    Ertuğrul Özkök ile Nedim Gürsel bu eve “şair görmeye” geldiler (1975).
  49. Gelibolu – Yalova köyü.
    Pencereleri ve kapısı olmayan bir evde bir yıl geçirdi (1978).
  50. Mustafa Kemal Ağaoğlu’nun Ortaköy’deki evinde bir yıl.
  51. Büyükada 1980 Mayıs’ından itibaren Taylan’ın evinde.
    Oğlu Ege ODTÜ’yü kazandı.
  52. Ankara Mülkiyeliler Birliği.
  53. Ankara Meta sitesinde kapıcı dairesi.
  54. Bodrum – Gümüşlük, Dalgıç Pansiyon (1982)
  55. İzmir, Gülin Tokat’ın kira evinde.
  56. Bodrum – Ortakent. Çadırda.
  57. Kızıltoprak – İstanbul. Nilgün Marmara ile.
  58. Heybeliada. Sena Kemancı, Oğuz Ertem, Kırmızı Sok.
    Faytoncunun oğlu Ali ile.
  59. Sormagir. Mustafa Irgat ile Manço Apt. “Yargısız infaz evi”.
    Ayşe Şiir ile komşu. Sonra Naki Tekin Turansav ile.
  60. Tarlabaşı. İbo (İbrahim Yılmaz) ve Coşkun ile.
  61. Dolapdere. İbo ile.
  62. Suadiye, Sevgi Babaoğlu ile.
  63. Beyoğlu, İbo ile.
  64. Sultantepe.
  65. Bostancı.
  66. Sormagir, Gülin Tokat ile.
  67. Cihangir’de Mehmet Atak ile.
  68. Çanakkale, Truva Pansiyon.
  69. Çanakkale, Konak Otel, Ahmet Eken ile.
  70. Çanakkale, böcekler ile.
  71. İzmir’de, Adnan Acar ile.
  72. Çanakkale – Kemalyeri Sok.

Express Dergisi, 27 Mayıs 1995, Sayı: 70


Hamiş: EVV3L kapsamında yayımlanan Ece Ayhan ilgilerinin indeksine http://bit.ly/eceindeks adresinden, “Bakışsız Bir Kedi Kara” adlı Ece Ayhan web sitesine ise http://zaferyalcinpinar.com/bakissiz.html adresinden ulaşabilirsiniz.

Eyl
03
2014
0

“Dut Yemiş Bülbüller”in Suskunluğuna ve “Fasulyenin Faydaları”na Değgin Önemli Bir Açıklamadır.

20 Ağustos’tan beri takip ettiğimiz özel bir mesele var. Meselenin genel hatları şöyle: Devlet odakları -Kültür ve Turizm Bakanlığı marifetiyle- bazı edebiyatçılara parasal/maddi destek vermek için karar almış. Bu iş için ilk seferinde -temiz, net- 463.000 TL ayrılmış. Eh tabiî, böyle bir fon yönetimi hadisesinin -özellikle şu siyasal atmosferde- tartışmalara mahal vermemesi için bir “sistem” çerçevesinde yürütülmesi, en azından dağıtımın esaslarının sistemselmiş gibi gösterilmesi gerekiyormuş. Kurulacak “tuhaf” sistemin projelendirilmesi için Bakanlık’tan bir “özel ekip” görevlendirilmiş. Ardından, kötülükleri ve haksızlıkları herkesçe bilinen edebiyat piyasasının malum/mutat zevatları, danışman ve seçici olarak “sistemin kurulumu” aşamasına “hazırun” olarak eklenmiş. Başvurular toplanmış, “hazırun” zevatlar çalışmış ve 40 adet “şampiyon yazar” ile bu şampiyonların devletten alacakları para tutarları belirlenmiş.

“Marifet” beklentisiyle yola çıkılan bu teşvik meselesinin  “yeteneksizler oligarşisi”(L’Oligarchie des Incapables) tarafından “bir kötülük enstrümanı”na evrilmesinin aşamalarını medyadaki haberlerden üç aşağı beş yukarı biliyorsunuz:

463.000 TL maddi desteği devletten alanların isimleri ile dağıtılan paranın isimlere/eserlere oranı (kimin, ne kadar aldığı) gizleniyor. Ayrıca, parayı alacak yazarları seçen kuruldaki isimler de gizleniyor. Bu durumu eleştirmek amacıyla medyada bir ton haber yapıldı, köşe yazıları yazıldı, hatta bu “gizlilik” sorunsalı TBMM’nde dört Milletvekili (Sebahat Tuncel, Levent Tüzün, Melda Onur, Mahmut Tanal) tarafından “soru önergesi”ne dönüştürüldü.

1 Eylül 2014’te Bakanlık, Pekin Kitap Fuarı kapsamında bu meseleyle ilgili bir basın açıklaması yaptı. Açıklamaya göre; parasal destek olayındaki gizliliğin nedeni “duygusal”mış. Devletten “para almaya hak kazananlar ile para almaya hak kazanamayanlar rencide olmasın, aralarında kavga çıkmasın” diye tüm isimler ve dağıtılan paranın oransal yayılımı (kimin, ne kadar aldığı) gizleniyormuş. Seçici kurul ise “Rahat çalışalım!” diye isimlerinin gizlenmesini talep etmiş. Bu arada, daha ilk dağıtımın tartışmaları ve olayları bitmeden, 1 Eylül 2014 itibariyle ikinci yazar teşvikleri dağıtımının başvuruları başlamış filan…

Herkes şunu bilmeli; “Fasulyenin Faydaları” numaralarını çoktan geçtik biz… Söz konusu gizliliğin “hakiki” nedenini biliyoruz: Kurulmaya çalışılan sistem hakkaniyetsizdir. Çünkü sistemin kurulumunda yer alan seçici ve “hazırun” zevatların hepsi de hakkaniyetsizdir. (Bkz: “Türkiye’de Edebiyat Ödülleri Nasıl Verilir?”) Aynı zamanda, seçicilerin çoğu liyakatsızdır. Sistemdeki ilk dağıtım başarısızdır, bin türlü eleştiriye/tartışmaya/hakkaniyetsizliğe neden olmuştur. Şimdi apar topar ikinci dağıtıma girişilmiştir. Eğer ikinci dağıtıma girişilmeseydi ve her şey gizli yürütülmeseydi, bu “edebiyatçı teşviği” sistemi çoktan çökerdi. Bunu azıcık matematiği olan (üçe kadar saymayı bilen) herkes görür, görüyor.

Şimdi, özellikle solda yer alan ‘ağır abi’lerin çoğu “dut yemiş bülbüller” gibi susuyorlar. Belli ki “Üç-beş de biz koparır mıyız acaba devletten?” diye düşünüp, hesaplayıp öyle susuyorlar. Hepsini görüyoruz, biliyoruz.

‘Dut Yemiş Bülbüller’e söyleyeceğim son şey şudur: “Edebiyatın özündeki haysiyete, hakikat yolundaki kalb ve vicdan arayışına birgün sizin de ihtiyacınız olur!”. O gün geldiğinde “Yeni Sinsiyet” olarak tanımladığımız oligarşi karşınıza çıkacak ve “Yazar-şair olmak için bize başvurman gerekiyor dasti! Öncelikle, eserlerinden şu ‘haysiyet’ kelimesini çıkar bakalım babalık!” diyecektir. Ama zaten, bugünkü suskun bekleyişinizden, sessiz yığınlara benzeyen şu zavallı duruşunuzdan anladığım kadarıyla, Yeni Sinsiyet’e başvurmaktan başka yolunuz/şansınız da kalmamıştır, şimdiden…


Hamiş: Edebiyat teşviklerine ilişkin tüm tartışmaları şu adresten takip edebilir ve güdümlü edebiyata “direnmek” için “#kimbuyazarlar” diyerek sorabilirsiniz: http://evvel.org/gudumlu-edebiyata-hayir-demek-icin-sorunuz-kimbuyazarlar

 

Tem
07
2012
0

7-8 Temmuz Eylemi // İnsanları


www.7-8temmuz.com

Facebook Etkinlik Bağlantısı:
https://www.facebook.com/events/289470011148278/

 

KATILIMCILAR/ATÖLYELER

ATÖLYE ÇIKIZGAH/ SAADET SORGUNLU/ Rıhtım/Kadıköy/İstanbul
ATÖLYE PANORAMA/KARDELEN FİNCANCI, Sakızgülü sk.Taranto apt.No.7 D:6 Bahariye/İstanbul
Itır Demir , Kardelen Fincancı, Ayhan Mutlu, Deniz Rona, Sevim Tuncer, Mehmet Öğüt, Sergi tarihleri ve saatleri: 7-8 Temmuz 11.00-19.00, 8 Temmuz saat 19.00’da kapanışımızı Itır Demir’in performansıyla yapıyoruz. Skype: kardelenfincanci@gmail.com

DEBORAH SEMEL DEMİRTAŞ-GÖKNUR GURCAN/ İDART/ Bodrum
GÜL BOLULU ATÖLYESİ / Çınar cad. No.29 Büyükada/İstanbul
Veysel Çelik, Arzu Baykar, Toprak Yazır, Niyazi Selçuk, Deniz Derbent, Necdet Kutlucan, Nusret Tekin, Nilay Uçar

MAYART SERAMİK ATÖLYESİ / İSKENDERUN, Yenişehir Mah. 15.Sok. Hakan Apt II /1, Ahmet Osman Peker, Nurten Atlan, Nuran Çağdar, M.Gamze Bensaci, mayartgaleri@yahoo.com, 0326 617 1921, 0532 374 19 33

MUSTAFA HORASAN ATÖLYESİ, Rasimpaşa mah.İzzettin sk. No:63 Rıhtım/Kadıköy/İstanbul, Çağla Kurtuluş, Gökhan Kuzu

NEŞE BENGİSU ATÖLYESİ / 1819 sk No:25/A Bostanlı/Karşıyaka/İZMİR

NUR ATAİBİŞ ATÖLYESİ/ Sidar sk.No:10 Maltepe/İstanbul, nur.ataibis@gmail.com
Ali Mete Sancaktaroğlu, Fatoş Karadağ, Gülgün Özdil, Nur Ataibiş, Sevda Oktay, Şükran Kırdök

YILDIZCA SERAMİK VE TASARIM ATÖLYESİ /URLA -Zafer cad. No 83 /İZMİR
ETİ BEHAR ATÖLYESİ/ Dereboyu cad. Mehmet Karaca sk. 4/A Ortaköy/İstanbul
MİNE BORA Atölyesi / A-Atölye/Kalkan/kaş/ANTALYA

HÜLYA KIRIMOĞLU SANATEVİ / Özgürlük Meydanı Belediye Hekimi sk.4/1 Bakırköy/İstanbul, Ahmet NERGİZ, Taylan KORYÜREK, Mine ARASAN, İbrahim ÖZTOPRAK, Mualla ARKAN, Hülya KÜNTAY ULAY, Can AKKİRİŞ, Hilal ZILLIOĞLU, Reyhan OGAN TEZER, Solmaz GENAY NERAT, Pervin ÖZEN, Güneş ÖZTANRISEVER, Nurhan ULUSARAÇ, Vildan ÖZDİLEK, Tayfun DUYGULU, Feza MADENLİ AKTAN, Hülya KIRIMOĞLU

ATÖLYE NERGİZ/ Fişekhane caddesi Yakut aralığı sokak no:2 Batman apartmanı B/blok daire:1 Bakırköy-İstanbul.
DİLEK ÖZMEN ATÖLYESİ / Gashane Cad. Emsa Sitesi B Blok No:2/ BARTIN
ALİYE TÜLAY BAYBAĞ/ Ruşenağa sk.No:18 Moda/İstanbul, tbaybag@yahoo.com

MUDAN SANAT/BEŞİKTAŞ, Vişnezade mah. Hüsrev Gerede Cad.Yusuf Bey Apartmanı No:29/A
ART-I NİYET/Acıbadem cad.Sakarya apt. 45/3 Acıbadem/İstanbul
ÇİLER BELEN ATÖLYESİ/Palanga Caddesi No 6 D 2/ Ortaköy/ İstanbul

ATÖLYE GEzgİN_ BEHİCE BAŞAK SEL
Bahçelievler mh.Pamir cd.Yasinci Apt. 40/B Muratpaşa/ANTALYA, behicebasaksel@gmail.com

SUNA-HÜSEYİN ÇAĞLAYAN ATÖLYESİ
Sinan Mah. 1273. Sok. Huzur Ap. No 19/A Muratpaşa/ANTALYA, shcaglayanatolyesi@hotmail.com

FERDA PULHAN ATÖLYESİ

Sinan Mah.Tınaztepe cd.Mustafa Şevki apt No:24/18 ANTALYA

AYSEN ARIN SANAT AKADEMİSİ / BÜYÜKÇEKMECE DEĞİRMENPARK, NO;5A-5B İSTANBUL

HATİCE NALBANT Atölyesi –ADALET BİNNUR
Söğütlüçeşme cd. Bulvar Çarşısı 70/108 KADIKÖY

MAKSUT KESİCİ /BEREPE (lazca çocuklar) SANAT EVİ
KuyucularKöyü/Umurlu/AYDIN

KABA HAT/Sabiha Sanatçı Misafirhanesi/ALANYA, Belkıs Işık <belkisisik@gmail.com>

ATÖLYE DAĞİSTAN Seramik atolyesi
Yalı mahallesi 6440/1 sokak no 27 Atakent/İZMİR, Aysel.ozenir.9@facebook.com

GÖKHAN ASLAN ATÖLYESİ/ Bismil Modern Art Galery/ DİYARBAKIR aslan2102@hotmail.com, Gülden, Berfin, Müzeyyen, Lokman, Baran, Sidem, Başak, Gökhan, Zekine, Zeynep, Ruken

SKSTUDYO-SELİN KOCAGÖNCÜ/ Ataşehir Bulvarı Sedef Sitesi 16/1 Ataşehir/İstanbul
selin@skstudyo.com Skype: skstudyo MSN: skstudyo
Selin Kocagöncü, Sahra Bolat, Sevim Kerimoğlu

BURHAN YILDIRIM ATÖLYESİ – LEKE GRUBU, Fenerli Reis cd.Cami sk.Uğurlu apt. 3/12 Selamiçeşme/Kadıköy, Ayda Alpözen, Binnur Büyükkürkçü, Öznur Karadayı, Reyhan Tezer, Sabahat Balta, Şirin İris, Güler Özcan, Birsen Özkan, Ayşegül Cengizakşit, Tülin Atabay, Yakut Kalkavan
sabahat.balta@hotmail.com skype adresimiz: leke Grubu

UĞUR UMUT SANAT ATÖLYESİ, Turgut Özal Bulvarı.Güzelyalı mah.Elçin apt. No:148 5/10 ÇUKUROVA/ADANA, Uğur Umut, Cemil Sobacı, Kenan Tanburoğlu

h2 RESİM ATÖLYESİ/HAFİZE ORTAÇLAR, Tepegöz sk. no:48 Feza apt.d:1-2/Çiftehavuzlar/İstanbul

GÜLHAN ATÖLYESİ
/ BÜYÜKADA/İSTANBUL

BAĞIMSIZ SANATÇILAR/ Yalıhan sergi mekanı /ÇANAKKALE
Cenk ÇANKAYA, Ozan GÜRKAN PELTEK, Onur ÖZER, Ulaş ÖNDER, Feryal GÜNER ÖNDER, Erdal SEZER, Duygu SÖNMEZ, Mert UZUN, Hale GÖKHAN, Pınar ÇALDEMİR, Muteber YÜĞNÜK, Semra CANBULAT, Ali Furkan OĞUZ, Demet OTUR, Cemil ONAY, Levent ÇELİKEL

KATILIMCI MEKÂNLAR VE DİĞERLERİ:

GALATA FOTOĞRAFHANESİ// Serdar-ı Ekrem cad. Hoca Ali sk. No:15 Galata-Beyoğlu/ İstanbul, NİL YALTER VİDEOLARI, Şafak Çatalbaş video, Ozan Türkkan video, Skype: ozan.turkkan, GTalk: ozanturkkan@gmail.com

BEKS – Koza Visual// İstiklal caddesi 116 Danışman Geçidi No:1 Beyoğlu/İstanbul
Noreplika Sanat Kolektifi, Janset Karavin, Zeliha Demirel, Tuğba Dinçmen, Mine Köker, Cumartesi saat : 16.00 da sergi kapsamı içinde Janset Karavin ile birlikte resim-pantomim performansı gerçekleştireceğiz.

ÜTOPYA PLATFORM// Rüştiye sk. Dilek apt. 2/1Kızıltoprak /İstanbul
Umut Yalım, Süreyya Oskay, Özlem Oktay, Hülya Küpçüoğlu, Semra taşdemir, deniz pireci, Çetin Pireci, Safiye Mine Erdurak, Gazi Sansoy, Ali Gün Yıldırım, Deniz Yılmaz Özdilek, Erkan Özdilek, Süheyla Sabır, Serdar Şencan, Berna Erkun

DEPO İSTANBUL/ TÜTÜN DEPOSU//Lüleci Hendek cad. No:12 Tophane/İstanbul
Çiğdem Menteşoğlu, Dilara Hançer, Fulya Atalay, Berfin Bali, Gül Bolulu, Günsel Demirci, İhsan Kaçar, Dilek Budak, Özlem Üner, Demet Yalçınkaya

ANADOLU MOZAİK SANATI VE SANATÇILARI DERNEĞİ// Selimiye Kavak İskele cad.No:28/A Üsküdar/İstanbul, Gökşen Parlatan, Mustafa Kahya, Selda Demirel, Nurcin Alperden, İlknur Hıçkıran, Füruzan Atlı Öztan Efeoğlu, Zeynep Ender Özkaya, Ali Cevat Polat, Yasemin Aliköleoğlu

KARGART//Kadife sk./Kadıköy/İstanbul
Manolya Çelikler, Fatma Demir, Emin Mete Erdoğan, Banu Muratlı, Dilara Özgül, Saadet Sorgunlu, Işık Sungurlar, Serenay Şahin, Tuba Şahintürk, Ecehan Toprak, Nejla Yazıcı, Handan Kaynakgöz, Yavuz Kılıçer, Murat Babacan, Fahrettin Engin Erdoğan, Zafer Yalçınpınar

DİYARBAKIR BELEDİYESİ SANAT GALERİSİ/ DİYARBAKIR
Ayten Işıktaş, Fatma Tütüncü, Gökçe Karataş, Gurbet Ekinci, Hasret Feyüç, Hülya Ağaoğlu, Mediha Ceylan, Mehmet Demir, Ömer Bilen, Halit Eryılmaz, Seda Türkmen, Aşkın Adan, Mesut Özkırtay, Rezan Güldiken, Şadiye Demirtaş, Rêzan Kaya, Zeliha Özkul, Ruşen Çalıştıran, Gülfer İlboğa

AMARGİ
Ayça Ceylan, Aslı Öktener, Dilara Kızıldağ, Şehlem Şebik, Meryem Meryem, Özlem Kepenekçi

ÖKÜZ KÜLTÜR/ÇANAKKALE
Gökmen YENER, Cansın ÖZKAN, Uygar KILIŞ, Caner ÇELİK, Eralp SARGIN, Ar ÖKTEM, Güven ÇETİNKAYA, Binnur ÜNAL, Refiye ENDEZ, Evren ALDOĞAN, Esen ÖZTÜRK, Kadriye GÜNER KÖYLÜ, Sezen SEVİNÇ, Hande EDİZ, Esra ŞENOL, Yasemin EYBEL, Sibel ARTUT, Aslı CANDAN

www.evvel.org

Kas
02
2011
0

“Duygudurum Tuşesi / Tınısı” ya da “Müziğin Poetikası” üzerine… (Igor Stravisky)

Bir mutat zevat, dün, bir e-posta göndermiş bana… Bu zevat, şiirlerimi ve poetik çalışmalarımı okuduğunu (“Şiirim Nasıldır?“, “Şiirim Ne Diyedir?“, “Boşluğun Dili” başlıklı ibrazlarımı okuduğunu) ancak benim “anlamsız kavramlar”la konuşan, şiirden ve şiir yazmaktan anlamayan biri olduğumu, örneğin yazılarımda “duygudurum tuşesi” olarak kullandığım kavramın ne olduğunu bir türlü kavrayamadığını, bu kavramın “salakça” olduğunu filan ifade etmiş.

Şimdi, bu sahte isimlerle bana sahte mektuplar yazanların kim ya da kimler olduğunu (gerçek isimlerini filan…) bilmiyorum. Fakat bu zevatların hangi tipolojiye ait olduklarını çok iyi biliyorum: Yeni Sinsiyet!

Şunu açıkça söyleyeyim: Birileri çıkıp, ezberlenmiş bir iyi niyetle olsa da “Ben senin ‘duygudurum tuşesi, tınısı’ diye ifade ettiğin şeyi anlamadım arkadaş… Bana anlatır mısın?” dediğinde, bir şeyleri seve seve anlatmaya çalışırım. Çünkü “insanlık” bunu gerektirir. Ya da bir şeyleri anlaması için gereken kaynakları, metinleri kendisine işaret ederim. Ama kötü niyetle karşıma çıkan o kurnaz ıskartalarına cevap vermem. Çünkü bu karşı tavrımı da -tıpkı diğer durumda olduğu gibi- “insanlık” gerektirir.

Sonuçta, kifayetsiz muhteris olmayan herkesle (eşyadan çok insana benzeyen ve duvar saatleri gibi ahmak olmayan herkesle) yazılarımda yer alan “Duygudurum Tuşesi ya da Tınısı” gibi kavramların ne menem şeyler olduğu konusundaki bilgileri paylaşmaktan hiç çekinmem, üşenmem.

Z. Yalçınpınar

(…) Görsel perspektif yasalarına uyan, nesnelerin görünüşünde olduğu gibi, yalnız en yakın plandaki şeyleri belirgin kılan tarihsel bir perspektif vardır. Olanlar bizden uzaklaştıkça kavrayışımızdan kaçarlar ve cansız, işe yarar bir anlamı olmayan nesneleri görmemize ancak bir an için izin verirler. Binlerce engel bizi talarımızın zenginliklerinden ayırır, bize yalnızca onların ölü gerçekliğini gösterir. O zaman bile onları bilgiyle olmaktan çok sezgiyle kavrarız. (…)
Zira müzik fenomeni bir spekülasyon fenomeninden başka bir şey değildir. Bu ifadede ürkülecek bir şey yok. Burada yalnızca, müzikal yaratımın temelinin dışa yönelmiş bir ön duygu olduğu; somut bir şeye biçim vermek amacıyla önce soyut bir alanda hareket eden bir irade olduğu varsayılıyor. Bu spekülasyonun hedef alması gereken öğeler ses ve zaman öğeleridir. Bu iki öğe olmadan, müziği düşünmek olanaksızdır.(…)
Plastik sanatlar mekân içinde sunulur bize: Ayrontıları yavaş yavaş ve vakit oldukça keşfetmeden önce, genel bir izlenim ediniriz. Müzik ise zamansal sıralanışa dayanır ve belleğin tetikte olmasını gerektirir. Sonuç olarak, resmin “mekânsal” bir sanat olması gibi, müzik de “zamansal” bir sanattır. Müzik, başka her şeyden önce, zaman içinde belli bir düzenlemeyi, yani -eğer yeni bir sözcük kullanmama izin verirseniz- bir “kronomi”yi varsayar.(…)
Hangimiz, caz dinlerken, ısrarla düzensiz vurguları öne çıkarmaya çalışan bir dansçı ya da solo yapan bir müzisyen, kulağımızı, davuldan gelen düzenli ritmik cümle vuruşlarından uzaklaştırmayı başaramayınca, baş dönmesine yakın hoş bir duyguya kapılmamıştır?
bu tür bir izlenime nasıl tepki gösteririz? Ritim ile ritmik cümlenin zıtlaşmasında dikkatimizi en çok ne çeker? Dikkatimizi en çok çeken, düzenlilik saplantısıdır. Eş ölçümlü vuruşlar bu durumda yalnızca, solistin ritmik buluşundaki gerilimi rahatlatmanın bir aracıdır. İşte süprizi doğuran ve beklenmedik olanı gerçekleştiren budur. Düşündüğümüzde, vuruşlar gerçekten ya da zımnen var olsaydı o buluşun anlamını çıkartamayacağımızı fark ederiz. Burada bir ilişkinin zevkine varırız. (…)
Piyer Sovtçinski’ye göre müziksel yaratım, öncelikle zamanın (kronos’un) müziğe özgü bir yaşantılanmasına dayanan ve doğuştan var olan bu sezgiler ve olanaklar bileşimidir; müzik eseri bize zamanın işlevsel gerçekleşmesini verir yalnızca.
Herkesin bildiği gibi, zaman öznenin içsel eğilimlerine ve bilincini etkileyen olaylara göre değişen bir hızla geçer. Bekleyiş, sıkıntı, elem, zevk ve acı, derin düşünce, bütün bunlar böylece aralarında hayatımızın kendini açtığı farklı kategoriler gibi görünmeye başlar ve her biri özel bir psikolojik süreci, belli bir tempoyu belirler. Psikolojik zamandaki bu değişmeler ancak gerçek zamanın, yani ontolojik zamanın -ister bilinçli ister bilinç dışı olsun- birincil duyumuyla ilişkilendirildiklerinde algılanabilir hale gelir.
Müziksel zaman kavramına özel karakterini veren, bu kavramın psikolojik zaman kategorileriyle birlikte olduğu kadar bu kategorilerin dışında da doğup gelişmesidir. Bütün müzik, ister zamanın normal akışına teslim olsun ister kendini ondan ayırsın, zamanın geçişi (yani müziğin kendi süresi) ile müziğin kendini belli etmesine yarayan maddi ve teknik araçlar arasında özel bir ilişki, bir tür kontrpuan kurar.

Igor Stravinsky
“Altı Derste Müziğin Poetikası”, Çev: Cem Taylan, Pan Yay., 2000, ss. 25-29 

 

Ara
02
2010
0

Sıkı Sergi: “Kuzgun Acar Anısına Maskeler”

30 Kasım 2010 tarihinde Bir Nokta Sanat Galerisi’nde “Kuzgun Acar Anısına Maskeler” sergisi Jotun Boya ana sponsorluğunda açılıyor. Resim, heykel, seramik, cam gibi farklı disiplinlerden yaklaşık 60 sanatçı ve tasarımcının maske yorumlarından oluşan “Kuzgun Acar Anısına Maskeler” sergisinde ayrıca 1975 yılında Mehmet Ulusoy’un Paris’te Özgürlük Tiyatrosu’nda sergilediği “Kafkas Tebeşir” adlı oyun için sanatçı Kuzgun Acar tarafından hazırlanan maskelerin orijinalleri, sanatçının eskiz defteri ve kişisel eşyaları ile yayınlarına da yer verilecek.

Sergide yer alacak sanatçıların isimleri şöyle;

Ahmet Öztürk Levent, Alaettin Aksoy, Alessandro Gatto, Arzu Parten, Ayfer Kalsın, Ayşen Urfalıoğlu, Babek Sobhi, Beril Anılanmert, Burak Ergin, Carlos Brito, Camekan/Gamze Araz Eskinazi&Yasemin Sayınsoy, Can Göknil, Cüneyt Aksoy, Devran Mursaloğlu, Devrim Erbil, Didem Çapa, Ebru Susamcıoğlu, Esra Carus, Eşber Karayalçın, Ferhan Taylan Erder, Feride Bayraktar, Güngör Güner, Hasan Şahbaz, Hayrettin Arslanoğlu, Hayri Karay, Hildegard Skowasch, Hüseyin Tanyeli, İbrahim Tapa, Igor Smirnov, İlker Yardımcı, İrfan Sayar, İsa Çelik, Kadir Doğruer, Komet, Koray Ariş, Lerzan Özer, Malik Bulut, Metin Deniz, Nihal Sarıoğlu, Orhan Taylan, Oya Akman, Refik Tiniş, Reyhan Gürses, Serhat Kiraz, Server Demirtaş, Sevgi Karay, Seyhun Topuz, Sinan Avinal, Su Yücel, Tan Oral, Toygan Eren, Tüzüm Kızılcan, Yasemin Aslan Bakiri, Yasin Bayrak, Yeşim Bayrak, Yılmaz Zenger, Yunus Tonkuş

Sergi 1 Aralık 2010 – 7 Ocak 2011 tarihleri arasında Pazar günleri hariç her gün 09.30–19.00 saatleri arasında izlenebilecek.

Adres: Bir Nokta Sanat Galerisi Yeni Çarşı Cad. Galatasaray Apt. 26/3 Beyoğlu
Tel: 0212–244 91 83

Ayrıca bkz: http://www.bir-nokta.com/etkinlikler.asp?etkinlikid=23&lang=tr

2 Aralık Perşembe günü Cumhuriyet Gazetesi’nde yayımlanan kupür…

Hamiş: Bu sergiyi Kuzgun Acar’ın maskelerinin satıldığı müzayedelere karşı bir sanat eylemi olarak düşünebilirsiniz. (Zy)

2. Hamiş: Evvel Fanzin kapsamında yayımlanan tüm Kuzgun Acar ilgilerine http://zaferyal.kuzeyyildizi.com/blog/?tag=kuzgun-acar adresinden ulaşabilirsiniz.

Powered by WordPress | Theme: Aeros 2.0 by TheBuckmaker.com