Şub
15
2009
0

Taş Uçak’tan…



Taş Uçak Şiir Sergisi‘nden çeşitli görüntülere http://zaferyal.kuzeyyildizi.com/tasucakta.html adresinden ulaşabilirsiniz.

Serginin kataloğuna ise http://zaferyal.kuzeyyildizi.com/tasucakkatalog.pdf adresinden ulaşabilirsiniz.

Written by in: Duyurular, Tartışmalar | Etiketler:
Şub
10
2009
0

Söyleşi: “Taş Uçak İnecek Meydan Arıyor!”

Taş Uçak Şiir Sergisi üzerine Tayfun Polat’la gerçekleştirdiğimiz ve Karga Mecmua’nın 24. sayısında yayımlanan söyleşiye http://www.kargamecmua.org/?d=23,31,21 adresinden ulaşabilirsiniz.

Şub
02
2009
1

Taş Uçak Şiir Sergisi / 10-28 Şubat 2009 / Odakule Sanat Galerisi

SERGİ KAPSAMINDAKİ SÖYLEŞİLER:

“Haklılığın İnadı” / 13 Şubat 2009 Cuma / 18:00-20:00   (Ahmet Soysal ile birlikte…)

“Günümüz Edebiyat Ortamı ve Meydansızlık” / 16 Şubat 2009 Pazartesi / 18:00-20:00

“Boşluğun Dili” / 17 Şubat 2009 Salı / 18:00-20:00

*

Odakule Sanat Galerisi / İstiklal Caddesi No:142 Kat:1

Sanat Yönetmeni: A. Necip Yeşiltepe

*

Taş Uçak Şiir Sergisi‘nin kataloğuna http://zaferyal.kuzeyyildizi.com/tasucakkatalog.pdf adresinden ulaşabilirsiniz.

Written by in: Duyurular, Tartışmalar | Etiketler:
Ara
25
2008
1

Taş Uçak

(…)Bursa Cezaevi’nde dıştaki parmaklıkları geçip avlunun ortasına geldiğinde, insan kendini bir “başka” dünyadaymış gibi duyardı. Tutukluların içlerinde sürekli barındırdıkları öfke, tuhaf davranışlarında, özellikle de telaşlı, aceleci ama bir amacı olmadığı besbelli yürüyüşlerinde hemen dışarı vuruyordu. O dönemde orada yatan genç tutuklulardan birinin koyduğu adla “Taş Uçak“a adımını atan her dikkatli ziyaretçi, tutukluların bu durumunu hemen algılıyordu. (…) Taş Uçak gerçekten insanda bir tür hareket duygusu uyandırıyordu; bu duyguyu uyandıran belki de yanıbaşlarındaki dağa doğru, üzerlerinde alçaktan hızla ve devamlı bir şekilde geçen bulutlardı. (1962)

Abidin Dino, “Nâzım Üstüne…” ,Sel Yayıncılık, 2005, s.11-12

——————

(…)Günün birinde, durup dururken haşarı küçük Nâzım bir cam kıracak olmuş.

“Neden kırdın bu camı?” sorusuna çocuğun karşılığı aydınlatıcı:

“Camdan bir uçak yapmak için!”

“Belki yeni bir şiir türünün başlangıcı sayılabilirdi bu söz. Çok sonra Bursa Hapishanesi’ne ‘taş tayyare’ adını koyacaktı tutuklu şair. Acayip bir ilişkisi olacaktı Nâzım’ın uçaklarla. (…)

Abidin Dino ‘nun 24 Eylül 1990’da yazdığı “Yazılmamış Bir Kitaba Başlangıç” başlıklı yazısından…

——————

Bkz: Taş Uçak Şiir Sergisi

Ayrıca bkz: Taş Uçak’ta

Ara
01
2008
2

Biz bu gece nerede yatacağını bilmeyen üç kişiyiz.

Biz bu gece nerede yatacağını bilmeyen üç kişiyiz.

(…) Kapısının üstünde “emniyet odası” diye yazılı bir aralıkta yatacakmışız. Emniyet odasında neler bulunur? Tahmin edemezsiniz. Duvar dibine sıralanmış beş numaralı gaz lambası. Dolu ve boş gaz tenekeleri. Eski paçavralar. Elektrik söndüğü için bir lamba yaktılar. Denkleri acele acele açtık. İki gün iki geceden beri ilk defa yatağa yatacağız. Odanın dışarıya penceresi yok -malum ya “emniyet odası”- iki penceresi de başka bir odaya açılıyor. Bu pencereler de camsız. Baktıkları oda jandarmaların yemekhanesi, iki masa ve bir sürü yaramaz çocuğun şimendifercilik oynamak için dizdiklerini zannettirecek şekilde arka arkaya sıralanmış iskemleler. Derhal yattık. Kapıyı kilitlediler. Dışarıda nöbetçinin öksürüğü, nalçalı ve sert ayak ses-leri, çamurlu bir kasaba şehri. Odanın ismi (emniyet) ama tavan yok, gökyüzünü görüyoruz. Bulutların arasında unutulmuş bir yıldızı seyrederek uyuduk. Sabahlayın daha yorgun uyanmışız. (Kemal Tahir)

(…) İstanbul’dan Çankırı’ya kadar uzun ve müzmin, tren zelzelesiyle geldik. Gece zelzeleden yeni kurtulmuş gibi tavanı sahici yıldızlarla süslü bir karanlık odaya sığındık. Ve nihayet sabahlayın, sanki ansızın yer yarıldı ve biz toprağın içinde rutubetli bir mahzene düştük. Orada gömülüp kalacak mıydık? Hayır. İçimizde kalınlığında ki porfir taş duvarlara karşı beşeri yüreğin her şeyi eriten yumuşak ihtilali ayaklandı. “Bu duvarlar bizi öldüreceğine biz onları yere sereceğiz” dedik. Renkli kâğıtlar, tablolar, fotoğraflardan ibaret silahlarımızla hucüma geçdik. O zaman güzel sanatın gayet pratik, gayet konkret bir zaferine şahit olduk. Duvarları yenmiş, duvarları öldürmüştük. (Hikmet Kıvılcımlı)

(…)

Nâzım Hikmet,Kemal Tahir ve Hikmet Kıvılcımlı’nın birlikte kaleme aldığı bir mektuptan… Söz konusu mektup 16 Şubat 1940 tarihinde Semiha Berksoy’a yazılmıştır. (Nâzım Hikmet ve “Tosca”sı Semiha Berksoy, YKY, 2008, s.49-51)

Eki
14
2008
1

Bir Defter Al…

Soğuk. Soba sönmüş. Dar, uzun battaniyemin altında yapayalnızdım. Halbuki bilirsin ki ben en iyi yazılarımı sokakta kalabalığın arasında dolaşarak yazmışımdır, evde okuduğumu anlamak için çocuklarımın gürültüsüne muhtacım ve insanların arasından ayrıldığım vakit karaya vurmuş hazin bir palamuda dönerim.

Nâzım Hikmet

Öteki Defterler, YKY, 2008, s.151

(…)

Karyolanın bulunduğu köşe zifiri karanlıktı. O kadar ki Hatice yanı başında sırt üstü yatan kocasının yüzüne sezdirmeden baktığı halde gözlerinin açık olup olmadığını anlayamıyordu. Halbuki balkon kapısının ve pencerelerin yarı yarıya buzlanmış camları dışında adeta beyaz bir gece vardı. Hatice yattığı yerden karlı çam ağaçlarının harikulade dallarını görebiliyordu.
Karyola eskiden öbür köşede kar ışığının hududu içindeydi. Fakat bu sene çam dalları karların altında kalır kalmaz Hatice kocasına:
-Halim, demişti, gece odamızda ateş yakmıyoruz. Hiç olmazsa en karanlık köşede yatalım. Kışın lamba söndükten sonra bir odanın en sıcak yeri en karanlık köşesidir gibi geliyor bana. Zaten kar aydınlığının içinde uyumak, tıpkı yazın ay ışığını yüzümde gözümde hissederek uyumak gibi sinirime dokunuyor.
Ve bir ay önce bir Pazar sabahı karı koca karyolayı odanın bu en karanlık köşesine taşımışlardı.

Nâzım Hikmet

A.g.e, s.72

Eki
12
2008
1

Bu pencerelerin arkasında beş yüz insan yaşıyordu.

(…)

Avlu su birikintilerinden geçilmez hale gelmişti.

Şadırvanın arkasından bir adam çıktı. Anadan doğma, çırılçıplaktı. Yalnız sağ ayağının parmaklarını kaba bir bezle sarmıştı ki üzeri çamurlu ve kanlıydı.

Meydancılar onu, yollarının üstünde dikildiği için, şadırvanın saçağı altından dışarı ittiler.

Çıplak adam yağmurun içinde ağır ağır yürümeye başladı. Topraktaki su birikintilerine bastıkça duruyor, eğilip yerdeki suyla bacaklarını yıkıyordu.

Avlunun ortasına, elektrik lambasının direği altına kadar geldi. Orada, direğin dibindeki çimento parçasının üstünde durdu. Bağırmak ister gibi ağzını açtı –ses çıkmadı- kapadı. Harap olmuş genç bir kafası vardı. (…) Başıyla beraber vücudunu da dört tarafa döndürdü. Yağmurun içinden şadırvana, erik ağacına, gardiyan kulübesine ve koğuşların pencerelerine baktı. Bu pencerelerin arkasında beş yüz insan yaşıyordu.

Nâzım Hikmet

Öteki Defterler, YKY, 1.Baskı, 2008, s.18

Ara
28
2007
0

Buluntu Şiir: Dört Güvercin (Nazım Hikmet)

Nazım Hikmet’in yeni (henüz herhangi bir kitabına girmemiş, duyulmamış)  bir şiiri bulundu: http://www.ntvmsnbc.com/news/430862.asp

DÖRT GÜVERCİN

geldi dört güvercin
suda yıkanmak için.
Su mahpusane yalağındaydı.
ve güneş
güvercinlerin
gözünde, kanadında, kırmızı ayağındaydı.
girdi dört güvercin
yıkanmak için
suyun içine.
ve kederli toprakta dört insan
baktı dört güvercine.
Güvercinler hep beraber
güneşi taşıyıp kırmızı ayaklarında
uçabilirler.
Durdurmaz onları demir ve duvar.
güvercinlerin yumuşak kanatları var.
Ve kanatlar
Şimdi burda, şimdi damın üzerinde.
İnsanların kanatları yok
İnsanların kanatları yüreklerinde.
Dört güvercin
güneşe varmak için
yıkandı, uçtu sudan.

NÂZIM HİKMET

Şub
24
2007
0

Orhan Kemal’in gözünde Nâzım Hikmet

(…)“Hapishanede çehrelerini sık sık görmeye mecbur olduğumuz bir topluluk var, kravatlı, bey ıskartası, muhasip, kasadar –hakaret olsun diye veznedar demiyorum- kâtip, tahsildar, maliye memuru, ne bileyim ben, bu çeşit “Küçük burjuva”lar. Bunların karakterleri malum: Hem kel, hem fodul. Bütün hareketlerinden, sözlerinden kendini beğenmişlikleri akar. Mesela Nâzım Hikmet’e bunlardan birisi der ki:

-Bana bak Nâzım, sen insandan anlamıyorsun azizim, sen insanları ayırt etmekten yoksunsun!

Ben kudururken Nâzım Hikmet “Sen insan ayırt etmekten yoksunsun,” diyen “Serseriye” hiç kızmaz, özellikle gülümser ve ona bomboş gözlerle bakar. Biliyorum bu bakış o kadar anlamsız ve boştur ki, anlayana sivrisinek saz… O böyle bakarken kim bilir hangi konu üzerinde düşünüyor, çok iyi bildiği karşısındaki bu budalayı –kim bilir kaç milyonuncu misalini- tekrar önündeki bir aynaya bakar gibi okuyor.”

Orhan Kemal, Yazmak Doludizgin, Günlük, Tekin Yayınları, 2002,s.30-31

Powered by WordPress | Theme: Aeros 2.0 by TheBuckmaker.com