Haz
29
2010
0

Füg Defteri’nden…

(…)
12.

İki sayı arasındaki sonsuz sayıyı düşünebiliyor musunuz? Teori, iki sayı arasında sonsuz sayı olduğunu söyler. İki sayı arasındaki büyük boşluğu görebiliyor musunuz?
(…)
16.

Okun yaydan çıkışını düşünelim. Ok yaydan çıktığında, ok da yay da önemsizdir. Okun boşlukta bıraktığı iz, giderken bütünlüğünü birazcık da olsa bozmaya çalıştığı şey, daha doğrusu boşluğun bir anlığına yanıp sönmesi, önemlidir.
(…)
26.

Boşluk, sonsuza kadar garantilidir.
(…)

38.


39.

38. maddenin boşluğunda Artaud’un payı büyüktür.

40.
38. maddenin boşluğunda Rimbaud’un kesilen bacağının büyük payı vardır.
(…)
43.
Gişe rekoru kırması gerekirdi bu boşluğun…
(…)
47.
Boşluk nasırsızdır.
(…)
59.
Bir sarmaşıktan şu sözü duydum: “Çiçeklerim beni yordu!”
(…)
63.
Adalar yeryüzünün fügleridir kalbleridir yeryüzünün adalar.

Zafer Yalçınpınar

Hamiş: Füg Defteri 63 maddeden oluşmaktadır.

Ayrıca bkz: http://zaferyal.kuzeyyildizi.com/blog/?p=509

Haz
28
2010
0

Kirpi Şiir No:4

Kirpi Şiir’in yeni sayısı yayımlandı.
Derginin 4. sayısını Şenol Erdoğan yayıma hazırlamış…

Bkz: http://borgesdefteri.blogspot.com

Haz
27
2010
0

“Gene Anlam Üstüne” (İlhan Berk)

(…) Anlam (çağdaş anlamda) ilk kez Ahmet Haşim’le kırılmıştır.
Asıl tokadı ondan yemiştir. Sezgi, duyum, cinas onunla kısa da olsa yaşanır olmuştur. Böndür anlam. Her şeyi onun yarattığı sanılır.(…) Bizim anlamla ilgimiz dolaylıdır, tek erk değildir. Büyük bir şiir hiç mi hiç anlam kokmaz, yoksa da dolaylı kokar. Şiiri us yürütmez çünkü. Şiirde us hiç mi işe yaramaz: yarar: aksak bir us olarak ancak. (…)
Francis Ponge: İnciri anlıyorum ama şiiri anlamıyorum, der. Şiir gizli bir tarih kor, o gizliliktir yeri, orda boy atar, yaşar. Ele gelen bir şey değildir şiir. Yalnız ele gelmez de değildir: Görülmezdir de. Ele alındığında her seferinde değişir. Daha önce de söyledim: Şiir minareden yere düşen bir taşın düşmeyip asılı kalmasıdır.

İlhan Berk
“Ben İlhan Berk’in Defteriyim”, Alkım Yay., 2003, s. 110

Haz
27
2010
0

Özdek

Özdek, kalıcı bir duyum olanağıdır. (John Stuart Mill)

Aktaran ve Çeviren: İlhan Berk

Haz
25
2010
0

Blasé

(…)Georg Simmel’e göre metropol insanı olağandışı miktarda uyarıma maruz kalır ve bunun sonucunda onu kökünden koparacak dış çevredeki unsurlara karşı kendisini koruyacak bir zihinsel yapı geliştirir. Bu, onun kalbinden ziyade kafasıyla haraket etmesi gerektiği anlamına gelir–derin duygusal tepkilere teslim olmak, yok olmakla eşdeğerdir. Metropol insanının yaşadığı ortam zihnin egemenliğine yol açacak şekilde bilincini güçlendirir, duygularını değil. Kent ortamının uzmanlaşmasıyla pekçok doğrultulara yayılan zihinsellik şehre ait bir özelliktir.
(…)Karşıtlık içindeki deneyimlerin  çok çabuk değişen çerçevesinin bir ürünü olarak şehirde bezgin (blasé) bir tavır gelişir. Aşırı uyarılma, tepki gösterme yetisinin kaybolmasıyla sonuçlanır. Bezgin tavrın temeli, ayırdetme yetisinin körelmesinde yatar. Ve burada da kentsel para ekonomisinin rolü açık olup, kentsel tavra uygundur. Tüm değerlerin ortak paydasını oluşturan para ekonomisi, renksiz ve kayıtsızdır. Şeylerin en derinlerdeki nüvesini –bireyselliklerini, kendilerine mahsus değerlerini ya da kıyaslanmazlıklarını– oyup aşındırır.
(…)Metropol insanının başkalarına yönelik tavrı, resmî ve ihtiyatlı bir tavırdır. Simmeli bu ihtiyatın içyüzünün sadece kayıtsızlıktan ibaret olmadığına, fakat hafif bir tiksinti ya da en azından karşılıklı yabancılık ve iticiliği de barındırdığına inanıyordu. Bu tiksintiyle karışık ihtiyat, bireye, başka koşullar altında imkânsız olan kişisel bir özgürlük sağlar. (…)

Don Martindale
“Şehir Kuramı”, Çev: Fırat Oruç, Şehir ve Cemiyet, Haz: ahmet aydoğan, İz Yayıncılık, 2.Baskı, 2005, ss.63-65

Haz
25
2010
0

Sylvia Plath Röportajı (1962)

Peter Orr’un Sylvia Plath’le -Sylvia’nın ölümünden altı ay önce- gerçekleştirdiği röportajdır.
( Bkz: http://www.futuristika.org/kultura/edebiyat/sylvia-plath-kendisini-okuyor/ )

Peter Orr: Sylvia, seni şiir yazmaya başlatan neydi?

Sylvia Plath: Bilemiyorum. Oldukça küçük yaştan beri yazdım. Sanırım ilkokul şiirlerini sevdim ve belki de aynısını yapabileceğimi düşündüm. İlk şiirimi, ilk yayımlanan şiirimi yazdığımda 8,5 yaşımdaydım. Boston Traveller’da çıkmıştı. Sanırım sonrasında daha profesyonel oldum.

Başladığında neler hakkında yazıyordun?

Doğa sanırım. Kuşlar, arılar, bahar, sonbahar ve haklarında pek tecrübe sahibi olmayan bir kişiye hediye sayılabilecek tüm konular hakkında. Sanırım baharın gelişi, tepemizdeki yıldızlar, ilk kar bunların hepsi bir çocuğa küçük bir şaire verilebilecek en güzel hediyelerdi.

Bu yıllara atlarsak. Bir şair olarak özellikle ilgini çeken, hakkında yazmak istediğin konu var mı?

Belki çok Amerikanvari olacak ama, mesela Robert Lowell’ın Life Studies gibi çığır açan çalışmalarından oldukça etkileniyorum. Bu gibi çalışmalar oldukça ciddi, çokça kişisel ve duygusal tecrübelere giriyor ki kısmen tabu gibi hissediyorum. Robert Lowell’ın şiirleri akıl hastanesindeki tecrübeleri hakkında örneğin, ilgimi çok çekiyor. Amerikan şiirinde böylesi enteresan, kişisel ve tabusal konuları son dönemde keşfetmekteyim. Özellikle kadın şair Ann Sexton, ki anne olarak tecrübelerini yazmaktadır, şiirleri tam bir el işçiliği örneği. Aynı zamanda duygusal ve psikolojik derinliği de var. Sanırım oldukça yeni ve heyecan verici geliyor bana.

Bir şair ve Atlantik’in iki yakasında da olan bir kişi olarak, seni Amerikalı olarak niteleyebilir miyim?

Biraz garip bir durum ama olabilir tabi.

Peki hangi yanınız daha ağır basıyor?

Bence dil söz konusu olduğunda Amerikalıyım. Aksanım amerikan konuşma tarzım Amerikan, eski stil bir Amerikalıyım. Belki de bu nedenle İngiltere’deyim ve hep burada olacağım. Beni en çok etkileyen şairler de amerikalı. Hayranı olduğum İngiliz şair çok az.

İngiliz şairler İngiliz Edebiyatı’nda tüm ağırlıklarını koymuş birer köşebaşı konumunda gibi değiller mi?

Aynen katılıyorum. Cambridge’deyken genç hanımların gelip “Yazmaya nasıl cesaret ediyorsun? Hatta nasıl yayınlayabiliyorsun cesaret edip de, böylesi dehşet eleştiriler, sert eleştirmenler ve tepemizde dolaşan sözlere rağmen” diye konuşuyordu.

Sylvia, Amerikalıyım diyorsun ama “Daddy/Baba” şiirinde Dachau ya da Auschwitz ile Mein Kampf/Kavgam yer alıyor. Bana kalırsa gerçek bir Amerikalının yazmayacağı türden şiir, çünkü bu isimler Atlantik’in öte yanında o kadar da fazla bir şeyler ifade etmiyor değil mi?

Benimle sıradan bir Amerikalıymışım gibi konuşuyorsun. Oysa benim köklerim Alman ve Avusturyalı. Dolayısıyla, çalışma kamplarına olan ilgim kendine özgü biçimde yoğun. Ayrıca, bir bakımdan ben politik bir insanım ve bu yönüyle de ilgimi çekiyor.

Şair olarak tarihe ilginiz var diyebilir miyiz?

Tarihçi değilim tabi. Ama giderek kendimi tarihle daha çok ilgilenir buluyorum ve giderek daha fazla tarih okuyorum. Napolyon’la çok ilgileniyorum, savaşlarla, Birinci Dünya Savaşı’nda Gelibolu’daki savaşlarla ilgileniyorum. Sanırım yaşım ilerledikçe tarihle daha çok ilgileniyorum, yirmili yaşlarımın başında o kadar ilgim yoktu.

Ya seni etkileyen yazarlar? Senin için anlamı çok olanlar kimler?

Çok az var. Sıralamakta zorlanıyorum gerçekten. Okuldayken modernlerden çok etkilenmiştirm. Dylan Thomas, Yeats, Auden gibi. Auden’a deliriyordum hatta, yazdığım her şey Auden stilindeydi. Şimdi ise geriye dönüyorum. Mesela Blake’e bakmaya başladım. Bir de tabi ki, birinin Shakespeare’den etkilendim demesi küstahça ama öyle. Bir kez Shakespeare okuduysanız, artık tamamdır.

Şiir dışında yaptığın başka şeyler var mı? Yapmadığın için pişman oldukların?

Eğer başka bir şeyler yapıyor olsaydım doktor olmak isterdim. Yazar olmanın tamamen zıttı gibi sanırım. Ama küçükken en iyi arkadaşlarım hep doktorlar oldu. Beyazları giyip dolaşarak, doğmuş bebekleri ya da kesilen kadavraları görebilirdim. Çok etkileyici. Ama kendimi iyi bir doktor olmak için gerekli olan o noktaya gitmek için gerekli disiplini sağlayamazdım. Doğrudan müdahele edebilmek, iyileştirmek, dokunmak daha çok bana göre. Belki de şunu söyleyebilirim, doktorlar hakkında bir yazar olduğumda, doktor olmaya göre daha çok mutluluk duyuyorum.

Ancak basit bir konu, şiir yazmak, hayatında seni en çok tatmin eden şey, değil mi?

Ah tatmin! Tatminsizlikte yaşayamam sanırım. Su ya da ekmek gibi bana göre, kesinlikle hayati bir konu. Şiir yazdığımda ya da yazarken kendimi bütünüyle tamamlanmış hissediyorum. Yazdıktan sonra, bir şair olma durumundan, dinlenmekte olan şaire benzer bir duruma geçiyorsunuz hızla. İkisi aynı şey değil. Ancak sanırım şiir yazıyor olmak tecrübesi, muhteşem olan tam da bu.

Hamiş: Röportaj, 1966 Londra basımı “The Poet Speaks: Interviews with Contemporary Poets Conducted by Hilary Morrish, Peter Orr, John Press, and Ian Scott-Kilvery” isimli kitaptan alınmıştır. Çeviri Futuristika! taifesinden Barış Yarsel‘e aittir. –Bkz: http://www.futuristika.org/kultura/edebiyat/sylvia-plath-kendisini-okuyor/
Haz
22
2010
0

Dilbilgisi ve Sözlük

(…) Yararlı bir başka ayrım da dilbilgisel anlambirimleri sözlüksel anlambirimlerinden ayırt etmeyi sağlayan ayrımlardır. İkisi arasındaki ayrım ölçütü sayısal düzeydedir: Söz zincirinde dilbilgisel öğelerin ortalama sıklığı, sözlüksel öğelerin ortalama sıklığından çok fazladır. (…)
İşlevsel anlambirimler dilbilgiseldir. Yönetilen anlambirimler dilbilgisel ya da sözlüksel olabilirler; yönetilen dilbilgisel anlambirimler adıllardır. Aynı biçimde belirleyenler dilbilgisel ya da sözlüksel olabilirler. Dilbilgisel belirleyenlere kiplikler adı verilir.
Uzun zaman kiplikler ile işlevsel anlambirimleri karıştırılmıştır; ikisini birbirinden ayırmamızı sağlayan ölçüt, işlevsel anlambirimlerle birlikte bulunan dizimlerin sözdizimsel bağımsızlığıdır.

Mortéza Mahmoudian
“İşlevsel Sözdizimin Temel İlkelerine Genel Bir Bakış”, Çev: Ayşe Eziler Kıran

Haz
21
2010
0

Troçki’nin Hayaletleri (James Hughes)

Fotoğraf: James Hughes

Kuzey İrlandalı Fotoğraf sanatçısı James Hughes, “Troçki’nin Hayaletleri: Bir Sürgünün Kaybolan Mekânları” çalışmasında, Troçki’nin Büyükada’da yaşamış olduğu terk edilmiş mekânların fotoğraflarını çekerek geçmişi ve bugünü yansıtırken, insanlığın ardında bıraktığı izleri, mekânın ruhunu zedelemeden tekrar gözden geçirmemizi amaçlıyor. Anılarımızın oluşması, biraz bu ‘hayaletlere’ bir kez daha bakabilmemiz, biraz da Troçki’nin dilinden düşürmediği Spinoza’nın ünlü sözünü anımsamamızla ilintilidir: ‘Ne ağlayın, ne de gülün, sadece anlayın.’

Bkz: http://www.ntvmsnbc.com/id/25108146/

Haz
20
2010
1

zamanı yürürlükten kaldırmak

İlhan Berk’in “Lettera Amorosa” adlı eserinden iki görüntü…

(Hayy Kitap, 2005)

Haz
20
2010
0

Dökülüyor alçıları saçlarının

XXVIII

Dökülüyor alçıları saçlarının
Omuzlarından paramparça kaldırıma
Seller akıyor şarıl şarıl
Eteklerinin camından

Dükkânlar sandal sandal sokakta
Demirli gözlerine
Çırpınıyor martıları tentenin
Yüzlerce parmaklı ellerin
(…)

Bacakların adımlarım kadar çok
Yaklaş yaklaşabildiğin fenerlere
Emzir yollarda bulduğumuz
Kaldırım taşlarını
(…)

Oktay Rifat
Perçemli Sokak’tan…

Haz
19
2010
0

Başlangıç…

(…)Bu riskli bir girişim ve kötü bitebilir, Ama gördük ki riskli olmayan girişimler bile kötü bitebiliyor. Cipriano kızına sessizce baktı, ardından bir parça kil alıp buna kabaca bir insan şekli verdi. Nereden başlayacağız, diye sordu. Her zamanki gibi en başından, hem biliyorsun, başlamak bitirmenin yarısıdır, dedi Marta.(…)Kafası karışık olanlara, Kendini bilmek gibi erdem olmaz, deriz, sanki insanın kendini bilmesi, dört işlem adıyla anılan aritmetik hareketlerinin en zor ve karmaşık, üstelik adı sanı bilinmeyen beşinci değilmiş gibi, çevresinde olan bitene kayıtsız kalanlara, İsteyen başarır, deriz, sanki dünyanın acı ve acımasız gerçekleri her gün bu sözün aksini kanıtlamıyormuş gibi ve kararsızlara, Başlamak bitirmenin yarısıdır, deriz, sanki başladığımız nokta gevşekçe sarılmış bir yün çilesinin apaçık önümüzde duran ucuymuş ve onu çekmeye başladıktan sonra çilenin sonuna rahatça ulaşacakmışız, üstelik bu arada hiç kördüğüme, eprimiş yünlere rastlamayacak, bir basmakalıp söz daha kullanacak olursak, sessiz sedasız çile dolduracakmışız gibi. Marta babasına, Başlamak bitirmenin yarısıdır dediğinde, sanki yapmaları gereken masa başına oturup uzunca bir dinlenmeden sonra aniden tüm hünerini ve çevikliğini geri kazanmış parmaklarıyla birbiri ardına biblolar yapmaktan ibaretmiş gibi konuşmuştu. Bunlar saf ve hazırlıksız insanların hülyalarıdır, başlangıç hiçbir zaman yün çilesinin ucu gibi açıkça meydanda değildir, bilakis, başlangıç dediğimiz uzun ve insana acı veren bir süreçtir, işin hangi yönde ilerlediğini görmek için ağır ağır ve titizce araştırmalar yapılır, değneğiyle yönünü bulmaya çalışan kör bir adam gibi yol alınır, başlangıç bitirmenin yarısı falan değil, salt başlangıçtır ve ondan önce ne olup bittiyse beş para etmez.

José Saramago, “Mağara”
İşbankası Kültür Yayınları, 2005, Çev: Sıla Okur, s.68-70

Haz
18
2010
0

Koyulaşan

(…)

koyu.
beyaz.
yüklendik.
sözler içerde.
ağırlaştı ağızlarımız.
passız bir kilitle kilitli.
yüzlerde kesişen çizgiler.
bir çift yoğun göz ki birisi kör.
dünyayla dolu ve dünyayla kör.
evsiz duvarsız toprağın valiliği gibi.
dümdüzayak bir aklın makine yağı gibi.
yalanlarıyla kaygan bir kent kendisine birikti.
evlerini yapa çapa dike kiralaya kendisini bitirdi.

(…)

Zafer Yalçınpınar
17 Haziran 2010

Hamiş: Şiirin tamamına http://zaferyal.kuzeyyildizi.com/s83.html adresinden ulaşabilirsiniz.

Haz
16
2010
0

İmzalı: Pulsuz Tavla (Mehmed Kemal)

Mehmed Kemal’den imzalı… (tarihsiz)

Written by in: Buluntular (Efemeralar) | Etiketler:
Haz
15
2010
0

Mtaär-Sergi: “Yemin Edebilirdim”

Conor Clarke | Trenton Garratt | Mark Henley | Veronica Manchego | Cam O’Connell

Açılış : 10 Temmuz Cumartesi / 19:00 / Mtaär
Parti : 10 Temmuz Cumartesi / 21:00 / Arkaoda
Sanatçı Konuşmaları : 17 Temmuz Cumartesi / 19:00 / Mtaär

Mtaär, Temmuz ayında Yeni Zelanda’lı sanatçıları ağırlıyor. Berlin, New York ve İstanbul’da üretilmiş yapıtlardan oluşan YEMİN EDEBİLİRDİM başlıklı sergi, gerçeğin ve gerçeğin hatırasının tutarsızlığını ele alıyor.

Serginin küratoryal bakış açısı Prostetik Hafıza ve Hayalet Uzuv Sendromu konularına odaklanıyor. Bu bağlamda sergilenecek eserler medya ile bütünleşmiş bir yaşam içerisinde ‘deneyim’ kavramının algılanış biçimini sorguluyor.

Proje, Mark Henley (The Russian Frost Farmers, NZ), Erkin Gören ve Sevil Tunaboylu’nun (Mtaär Platform, TR) ortak çalışmasıyla gerçekleşiyor.

Mtaär – Açık Sanat Alanı
Adres : Şair Latifi Sok. 27/A Moda / KADIKÖY İstanbul / Türkiye
Web : www.mtaar.org / bilgi@mtaar.org

Written by in: Duyurular, Tartışmalar | Etiketler:
Haz
15
2010
0

Sait Faik’le Tavla Oynardık (Mehmed Kemal)

Sait’le Meserret kıraathanesinde tavla oynardık. Bir kadeh içkisine… Yekleri üst üste koyarak, düşeş atmak ister, aklınca zar tutardı. Böyle yaptıkça da zarlar elinden düşer, aramaya koyulur, söverdi. Sövmesinde bile sanatçı yanı belirirdi. Küfürler özel bir incelik kazanırdı. (…)
Her seferinde de mızıklardı. Mızıkladıkça da, boyuna, zarları düşürür söverdi.
-Buna düşeş derler.
-Onu ben atamıyorum!
-Ulan, sen kimsin ki atacaksın?
-Öyle mi, al bakalım…
Eğer düşeş gelirse, çat tavlayı kapatırdı.
-Zar tutuyorsun.
(…)
Sait’i iyi tanıyanlar,ona edebiyatçı gözü ile balkmazlardı. Halktan bir adam. Hoş, keyifli, babacan… arada hikâye de yazıyormuş gibi görünürdü. Nitekim yıllarca ahbaplık ettiği Burgazlı motorcünün:
“Bu kadar büyük adam olduğunu bilmiyordum.” demesi bundandır.
Edebiyat tartışmalarına katılmaz, teorileri üzerine söz söylemez, şu mısra iyi, şu mısra kötü demezdi. Hatta edebiyat kavgası da etmezdi. Kendine güveni olan, tartışmalara boş veren, gülüp geçen bir mizacı vardı.
(…)
Kalabalık edebiyatçı toplantılarında bir süre oturur, sonra yavaşça, çaktırmadan sıvışırdı. Besbelli, incie çekirdeğini doldurmayan tartışmalardan sıkılırdı.
Bizim kuşak, (şimdi bitnikler gibi) giyim kuşamı ile de edebiyatçı olduğunu belli ederdi. Sakal, dar paça pantalon, uzun ceket -Bob stil dedikleri- ağızda pipo…
Sait bunların hepsine boş verirdi. Kravat bile takmazdı.
Adına ödüller verileceğini, müzeler açılacağını bilse;
-Bu kadar masrafa girmeyin, parasını bana verin.. bile derdi.
İnsan yaşamalıydı.

Mehmed Kemal
Acılı Kuşak, Toplum Yayınevi, 1967, s.46-49

Haz
15
2010
0

“Satıyorum…”

(…)
Orhan Veli aktarıyor:
«— Sait (Faik)’in piyesinde hareket var, lâf yok. Bir kelimelik konuşmayla da bitiyor. Böyle yağmurlu bir günde kalabalık bir caddede insanlar koşuşuyor. Beyoğlu olacak… Taksiler, hususiler, bağıran, çığıran, kadınlar, kızlar… deme gitsin… büyük bir kalabalık… İşte bu kalabalık arasından bir adam çıkıyor. Omuzunda bir tek yorganı… Ondan başka göze batar bir şeyi yok. Vitrinlere baka baka, sahnenin önüne doğru geliyor, sırtındaki yorganı indirip seyircilere doğru uzatıyor, hüzünlü bir sesle:
—Satıyorum… diyor.
Piyes de bitiyor.»

Mehmed Kemal
Acılı Kuşak, Toplum Yayınevi, 1967, s.26

Written by in: Buluntular (Efemeralar) | Etiketler:
Haz
14
2010
0

Sivil Fanzin No:2

Sivil Sözlük taifesi tarafından neşredilen Sivil Fanzin‘in 2. sayısına http://www.mediafire.com/?mzymowjghyn adresinden ulaşabilirsiniz.

Ayrıca bkz: http://sivilfanzin.blogspot.com/2010/06/sivilfanzin.html

Haz
13
2010
0

Bir şey ifade etmeyen…

(…) Demek oluyor ki bir şey ifade etmeyen, istenmeden kendiliğinden gelen birçok şekiller vardır. Fakat evrimin ileri bir aşamasında daha becerikli ve daha iyi gözlemci haline gelen sanatçı, onlara ifade gücü veriyor ve bilinçsizlik bilinç haline geliyor. Bu geçişi şu yolla ifade edebiliriz: “İlkel sanatçının elinde bilinçsiz olarak doğan ve bu sanatçının değerini anlamadığı ifade şekilleri, sanatın daha ileri bir devrinde, gerçeği dikkatle inceleyen sanatçı tarafından bilinçli bir yolda araştırılmış ve ortaya konmuş olarak yeniden görülüyor.”
(…) Bu geçişin örnekleri antik sanatta çoktur. Heykel sanatında, baş kısmında teknik birer hata olan boynun uzaması, oransızlık, sonraları zarifliğin alâmeti ve nihayet gerçeğin taklidi oluyor; kendiliğinden meydana gelen benzerlik daha sonraları özenle aranıyor. Bir şey ifade etmeyen ve daima aynı şemaya uydurulan jestler bir şeyler ifade etmeye başlıyor.

W. Deonna
Sanatta Ritimler ve Kanunlar, Çev: Süleyman Kazmaz, Remzi Kitabevi, 1974, s.116

Haz
13
2010
0

Homonculuslar (Melike Kılıç)

Melike Kılıç’ın Kargaşa 10 kapsamında yer alan “Homonculuslar” adlı çalışması…

Kasım 2009’da gerçekleştirdiği  “Yok Ülke” adlı sergisiyle birlikte düşündüğümde Melike Kılıç’ın öykülemine, tipoloji yaratmadaki ustalığına ve bunların çevresinde oluşan o büyülü imgeleme hayran kaldığımı da -özellikle- bildirmeliyim. (Zy)

Haz
12
2010
0

Sait Faik (Bedri Rahmi Eyüboğlu)

İstanbul deyince aklıma Sait Faik gelir
Burgaz adasında kıyıda sımsıcak bir çakıl ıslanır
Mavi gözlü bir çocuk büyür döne döne
Mavi gözlü ihtiyar balıkçı gencelir, küçülür
İkisi bir boya geldiler mi sait kesilirler.
Bütün İstanbul’u dolaşırlar
El ele, kol kola, baş başa
Ana avrat küfrederler
Eşe dosta, uçan kuşa
Sivriada’da martı yumurtası toplarlar çilli çilli
Zibâ mahallesinde gece yarısı…
Sabaha Galata’dan geçer yolları
Kahvede maytaba alırlar zararsız bir deliyi:
-Ula Hasan! derler. Gazeteyi ters tutaysun!…
Çaktırmadan gazetesinin ucunu yakarlar fakirin
Sonra… oturup ağlarlar.
(…)

Bedri Rahmi Eyüboğlu
Yeditepe Dergisi, Sayı: 106, 1956

Haz
12
2010
0

Yeditepe Dergisi ve Sait Faik (1956)

Yeditepe Dergisi’nin 1 Mayıs 1956 tarihli 106. sayısını Kadıköy’de, İmge Sahaf’ta buldum. Derginin çoğu sayfası 1954’te (derginin yayımlanışından iki yıl önce) vefat eden Sait Faik’i anmaya yönelik yazılara ayrılmış. Dergide en çok ilgimi çeken Şerif Hulusi’nin aktardığı “Sait Faik’le Geçen Günler” adlı anı yazısı  ve Sait Faik’in kendi elyazısıyla çeşitli tashihler içeren “Ormanda Uyku” adlı öyküsünden bir sayfanın görüntüsüydü.
Bunlarla birlikte, Tahsin Yücel’in 1956 Sait Faik Hikaye Armağanı’nı kazanışına ilişkin bir haber (anlaşılıyor ki Ahmet Hamdi Tanpınar ve eseri yarışmadan çekilmeseydi, Tahsin Yücel’in “Haney Yaşamalı” ile bu ödülü kazanması zordu), Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun “Sait Faik” adlı şiiri (ah Zibâ ah!) ve Turgut Uyar’ın “Göğe Bakma Durağı” adlı şiirinin tarihte ilk kez Yeditepe’nin Sait Faik’e ayrılmış işbu özel sayısında yayımlanmış olması (anlaşılıyor ki Turgut Uyar’ın “Göğe Bakma Durağı” adlı şiiri Sait Faik’le ilişkilendirilmiştir ya da Sait Faik’e ilişkindir) ve Orhan Kemal ile Sait Faik’in Burgaz Adası’nda (Kalpazankaya’da, sahilde… Anlaşılıyor ki Orhan Kemal ve Sait Faik birbirlerine düşman değildirler) çekilmiş bir fotoğrafı beni çoşkuyla doldurdu. (Zy)


***

***

1936 yılının soğuk bir aralık ayı gecesiiydi. İstiklal caddesindeki Petragot kahvesinde cadde tarafındaki pencereye yakın bir masada Cahit Sıtkı Tarancı, Baki Süha Ediboğlu oturuyorduk. Yahya Kemal’in o günlerde Foto Magazin‘de çıkan şiirlerinin güzelliği üzerinde Cahit Sıtkı’nın hayranlık dolu sözlerini dinliyordum. O sırada Sait Faik yanımıza gelip oturdu. Çakır keyif bir hali vardı. Yahya Kemal lâfını yarıda kesip:
-Ölüm kartviziti basan bu şairin methiyesinden bıktık birader! dedi
Cahit Sıtkı’nın şairce;
-Ölümü yaşamak kadar güzel anlatıyor, insanın ölesi geliyor! lafına kulak asmadı, ayağa kalkıp elimden tutarak bana:
-Haydi, kalk, gidelim! dedi.
(Parmakkapı’dan çıkıp, tramvayla Nişantaşı’na Suphi Nuri İleri’nin evine giderler. Evde misafir olan genç bir şair Yahya Kemal’in “Rintlerin Ölümü” adlı şiirini okur.)
Suphi Nuri İleri:
-Doğrusu güzel bir şiir. Güzel, ama hiçbir cazibesi olmayan, insanı allak bullak eden o iç zenginliklerinden yoksun, mermer kadar duygusuz bir kadın gibi güzel. Hatta, mutfak duvarlarını kaplayan süt beyazı fayanslar gibi. Güzel, tertemiz, ama ne yazık ki hiçbir mânası yok. Yahya Kemal’in bu şiiri de öyle. Hemen hepsi de öyledir, diyebiliriz.
(…)

ŞERİF HULUSÎ

***


Haz
10
2010
0

Shakespeare And Company (Barış Yarsel)

“Shakespeare & Co’ya ait bir damga…”

*

Futuristika taifesinden Barış Yarsel, Paris’in en ünlü kitapçısını ziyaret etmiş…
Bkz: http://www.futuristika.org/trend/gezimekan/kitapci-degil-mabed-shakespeare-co

Haz
10
2010
0

Gösteri Toplumu

32.
Toplumdaki gösteri, somut bir yabancılaşma imalatına tekabül eder. İktisadi yayılma, esas olarak bu özgül endüstriyel üretimin yayılmasıdır. Kendisi için hareket eden ekonomiyle birlikte gelişen şey, bu ekonominin başlangıçtaki çekirdeğinde bulunan yabancılaşmadır.

33.
Ürettiği şeyden ayrılmış olan insan, kendi dünyasının bütün ayrıntılarını daha güçlü bir şekilde üretir ve böylece kendini dünyasından giderek daha fazla ayrılmış hisseder. Yaşamı kendi ürünü olduğu ölçüde yaşamından ayrı düşmektedir.

34.
Gösteri, öyle bir aşamasındaki sermayedir ki imaj haline gelir.

(…)

44.
Gösteri, sürekli bir afyon savaşıdır; malları metalar ile, kendi yasalarına göre giderek büyüyen ayakta kalma mücadelesini tatmin ile özdeşleştirmeyi insanlara kabul ettirmeyi hedefler. Fakat eğer tüketilebilir ayakta kalma mücadelesi sürekli büyüyen bir şey ise bunun nedeni ayakta kalmanın mahrumiyeti daima kapsıyor olmasıdır. Eğer giderek büyüyen ayakta kalma mücadelesinin ötesinde hiçbir şey yoksa, eğer bu büyümenin durabileceği hiçbir nokta yoksa, bunun nedeni bu büyümenin mahrumiyetin ötesinde olması değil, tam tersine zenginleşmiş mahrumiyet olmasıdır.

Guy Debord
Gösteri Toplumu, Çev: Ayşen Ekmekçi-Okşan Taşkent, Ayrıntı Yay., 2. Baskı, 2006

Powered by WordPress | Theme: Aeros 2.0 by TheBuckmaker.com