Mar
28
2011
0

Baharda (Oruç Aruoba)

Hamiş: Evvel Fanzin kapsamında yer alan tüm Oruç Aruoba ilgilerine http://zaferyal.kuzeyyildizi.com/blog/?tag=oruc-aruoba adresinden ulaşabilirsiniz.

Mar
08
2011
0

Baltalanan İncire Ağıt (Oruç Aruoba)

Oruç Aruoba, İthaki Dergisi, Sayı:3-4, 2007


Hamiş: Evvel Fanzin kapsamında yer alan Oruç Aruoba ilgilerinin tümüne http://zaferyal.kuzeyyildizi.com/blog/?tag=oruc-aruoba adresinden ulaşabilirsiniz.

Şub
16
2011
0

“gaSte” yazılarından… (Aruoba)

Oruç Aruoba’nın gaSte’de  (S-es- Gazetesi’nde) yayımlanan yazılarından bazılarına http://zaferyal.kuzeyyildizi.com/aruobagaste.jpg adresinden ulaşabilirsiniz.

Hamiş: Evvel Fanzin kapsamında yayımlanan Oruç Aruoba ilgilerinin tümüne http://zaferyal.kuzeyyildizi.com/blog/?tag=oruc-aruoba adresinden ulaşabilirsiniz.

Şub
15
2011
0

Cehennemde Bir Mevsim / No:1

1979’da Oğuz Demiralp tarafından ilk sayısı yayımlanan “Cehennemde Bir Mevsim” adlı dergi şiirsel bütünlüğü ve yaklaşımı açısından o günlerde yayımlanmış en sıkı dergilerden biridir. C.B.M.’in ilk sayısında yer alan bazı metinleri ve derginin Ece Ayhan’lı kapak görüntüsünü daha önce Evvel Fanzin ilgileri kapsamında paylaşmıştım. Şimdi de derginin tüm içeriğini pdf biçeminde paylaşıyorum.  Ayrıca, Evvel Fanzin’in omuzdaşlarından Metin Kızılcalıoğlu’na işbu paylaşıma vesile olduğu için teşekkür ederim.  (Zy)

Cehennemde Bir Mevsim’in 1979’da yayımlanan ilk sayısına http://zaferyal.kuzeyyildizi.com/cbm1.pdf adresinden ulaşabilirsiniz.

Şub
14
2011
0

Salâh Birsel üzerine; “İşi Halley’e Bırakmayalım.” (Zeynep Aruoba ile Oruç Aruoba)

Tan Dergisi’nin Kasım 1982’de yayımlanan 7. sayısı Salâh Birsel’in yapıtlarına ayrılmış… Zeynep Aruoba ile Oruç Aruoba’nın birlikte kaleme aldığı “İşi Halley’e Bırakmayalım” başlıklı yazıda Salâh Birsel’in denemeci, düşünür ve şair olarak örgülediği çalışmaları ele alınıyor. Yazının tam metnine http://zaferyal.kuzeyyildizi.com/aruobabirsel.jpg adresinden ulaşabilirsiniz.

Ayrıca, Evvel Fanzin kapsamında yayımlanan Oruç Aruoba ilgilerinin tümüne http://zaferyal.kuzeyyildizi.com/blog/?tag=oruc-aruoba adresinden ulaşabilirsiniz.

Şub
13
2011
0

Ernst Bloch’dan…

Ernst Bloch adına  inşa edilen “İlke ve Anıt” heykeli…

Tan Dergisi’nin Eylül 1982’de yayımlanan 5. sayısında Ernst Bloch‘dan sıkı metinlere/fragmanlara rastladım.  Experimetum Mundi’den bazı önemli metinler (prelüdler) ile “Utopia ve Madde” adlı konferans episodunu Oruç Aruoba çevirmiş… Metinlere http://zaferyal.kuzeyyildizi.com/bloch.jpg adresinden ulaşabilirsiniz.

Hamiş: “Ernst Bloch kimdir?” diyenler şu adrese bakabilirler; http://tr.wikipedia.org/wiki/Ernst_Bloch

Ara
07
2010
0

(YENİ), SIKI ve SAĞLAM

Başlangıçta şöyle bir girizgâhı -sizlerin önünde- kendime teslim etmem gerekiyor: İlkece, herhangi bir yayın için tanıtım yazısı yazmak gibi kötü alışkanlıklarım yoktur. Herhalde bu yazının ardından da beş-on sene süresince böylesine tanıtım unsurları ihtiva eden başka bir yazı yazmam. Ve eğer “edebiyat ortalığının liyakatsizleri” olarak tanımladığım “kifayetsiz muhterisler”, Kırmızı Yayınevi tarafından Ekim 2010 tarihinde ilk sayısı yayımlanan (Yeni) adlı sıkı ve sağlam dergiye -diğer iyi şeylere yaptıkları gibi- sessizlik suikasti ya da sinsiyet uygulamaya çalışmasalardı şu an okumakta olduğunuz bu yazıyı da kaleme almak zorunda kalmazdım. Aynı zamanda bu yazı, son yıllarda edebiyat ve yayıncılık uzamında boy göstermeye çalışan tüm fetbazlara ve fason dergilere “karşı” oluşmuştur. Yani amacım sadece (Yeni) adlı derginin sıkılığını ortaya koymak değil.

Her şeyden önce (Yeni)’nin “Yenilik” kavramının arkaplanını bilerek yola çıkmış olması beni sevindiriyor; çünkü arkaplanda yer alması gereken “farkındalık” olgusu çoğu derginin ilk sayısında es geçilmiştir. Örneğin, zamanında, Öteki-Siz adlı dergi 1980’den 2003’e kadar yayımlanan edebiyat dergilerinin açılış yazılarını inceleyen özel bir sayı yayımlamıştı. Bu özel sayıda derlenen açılış yazılarını incelediğimizde 1980 sonrası yayımlanan hemen hemen tüm edebiyat, düşün ve sanat dergilerinin tarihsel bir “farkındalık” eş(l)iğinde yola çıkmadığını, çıkamadığını görürsünüz. (Yeni)’nin editörü İsmail Ertürk ise derginin açılış yazısında içinde bulundukları tarihsel ve çevrimsel özelliklerin ayrıntılarını vererek, (Yeni) adlı derginin uzgörüsünü oluşturacak öğeleri, eş(l)ik ettiği farkındalığı uzun bir yazıyla bize iletiyor:

“Avrupa değerlerinin evrenselliğini yitirdiği görüşünün yaygınlık kazandığı bir yüzyıla girdik.(…) Öte yandan, ne Çin, ne İslam ne de bir başka kültür dünyasının, yakın zamanda, Batı’ya seçenek olamayacağı da açık. Batı, bir değerler bunalımında olmasına karşın, iletişim teknolojisinde devrimsel denecek yeniliklerle küresel sanal toplumlar yaratıyor; bilginin internet ortamında, yazıyla ve imgeyle saklanması, dolaşıma sokulması alanlarında yeni bir kültür süreci başlattı.(…) Türkiye’deki değer ve kültür çalkantılarını, korkutan kurumsal sallantıları; Batı değerlerinin zayıflamış olmasını; sınırların, dostluk ve düşmanlıkları yeniden çizmesini güvenilir uygarlık zemininin kayganlaştığı bir döneme rastlıyor olmasından bağımsız düşünemeyiz.”

Dergicilik tarihimizde benzer bir farkındalık bilinciyle –ne yaptığını, ne yayımladığını, ne söylediğini, neyi savunduğunu, nerde olduğunu, nerde yaşadığını, nereye varacağını bilmek sorunsallarıyla- yazarlarını buluşturmayı, birleştirmeyi başaran başka dergiler de olmuştur: Yeni Ufuklar (1952), Yenilik (1953), Yeni Dergi (1964) böylesi dergilerdir. Bu dergiler dönemlerinin bağlamsızlığına, tözsüzlüğüne, keşmekeşliğine, nefret suçlarına, dezenformasyona ve tüm bunlardan beslenen liyakatsizlik ile cehalete karşı bir “sağlam duruş” olarak yayımlanmışlardır. Bu kapsamda düşünüldüğünde dönemlerinin en sıkı dergileridir. Ayrıca, söz konusu dergilerden yetişen isimler bir kuşak sonra edebiyat ve düşün dünyasının mihenk taşları olmuşlardır. Şimdi bugün, (Yeni) adlı dergi de böyledir, böyle bir çizgiden yola çıkmıştır. Hiç çekinmeden söylüyorum, hatta tekrarlıyorum; (Yeni), içinde bulunduğumuz dönemin mihenk taşı olmaya aday tek dergidir.

(Yeni)’nin yayın kurulunda Oruç Aruoba (ki ustamdır), Ali Cengizkan, Oğuz Demiralp, Orhan Tekelioğlu, Gündüz Vassaf gibi isimleri görüyoruz. Bu insanlar edebiyat ve düşün dünyasında “seçkinci” olarak tanınırlar. Daha doğrusu başkaları tarafından hileli bir şekilde “seçkinci” olarak mimlenmişlerdir. Aslında “seçkinci” değillerdir; bu isimleri en uygun ve gerçek tabirle “yetkinci” ya da “yetkinliğe önem verenler” olarak düşünmeliyiz. Yetkinlik, onlar için “töze temas edebilmek”ten geçer. Nihayetinde (Yeni)’nin yayın kurulunun “retorik arsızlığı”nı sevmeyen ve “külyutmaz” diyebileceğimiz insanlardan oluştuğunu ifade etmeye çalışıyorum.

(Yeni)’nin ilk sayısı “Kriz” üstbaşlıklı bir dosyayla yayımlanmış. Dosya kapsamında sıkı sosyolog Immanuel Wallerstein ile “Ekonomik Buhranın Anlamı Üzerine” gerçekleştirilmiş bir söyleşi hemen dikkati çekiyor. Söyleşiyi gerçekleştiren Banu Güven, Wallerstein’a sormuş: “Yeni bir dünya jeopolitik düzeninden bahsediyorsunuz. Bu düzen çoktan kuruldu mu yoksa?” Wallerstein da cevaplamış: “Evet, hem de düzensiz bir şekilde. Artık, egemen güce sahip değiliz, bu nedenle de dünya üzerinde 8-10 bölge güç merkezi haline geldi. Bunların hepsi de birbiriyle olası ittifaklar kurmaya çalışan güçler. Güvenilir değiller. Bir gün biriyle ertesi gün bir başkasıyla birlik olabilirler. Er ya da geç bir düzene oturacaktır. O zaman resmi daha net görürüz. Çokuluslu bir durum söz konusu.” Wallerstein söyleşisinin ardından “Krizden bir yaşama kültürü çıkar mı?” sorgusu üzerine Oruç Aruoba, Soli Özel, Ekrem Işın, Betül Çotuksöken, Enis Batur ve İsmail Ertürk’ün katıldığı bir konuşma/tartışma yer alıyor. Tartışma/konuşma Nermi Uygur’un “Bunalımdan Yaşama Kültürü” adlı kitabı ekseninde başlıyor ve kriz kavramının dehlizlerinde dolaşıyor. Tartışmanın bir yerinde Oruç Aruoba şöyle diyor:

“Olgusal olarak nasıl başladı bu kriz? Mortgage meselesiyle başladı, değil mi? Şimdi öznellik-nesnellik açısından Mortgage’ın temelindeki ekonomi, değer gibi anlayışlarına bakmak lazım. (…) Şu anda üretmekte olduğun değerin üstünde bir değere sahip olabilirsin, ben sana onu vereceğim diyorsun. Mesela adamın ne bileyim aylık geliri 1000 dolar, sen ona diyorsun ki, o 1000 dolarınla sana 70000 dolarlık bir ev vereceğim. Dolayısıyla, ona hangi nesnel yaklaşımı veriyorsun? O da diyor ki, bak 1000 dolara 70.000 dolarlık bir ev alabiliyorum. İcabında da ilerde satarım diyor -100.000 dolara! İyi iş diyor. Üretmediğin, o anda sahip olmadığın bir değerin üstünde bir değere sahip olabiliyorsun. Anlayış bu mu en temelde?! Çuvallayan, çöken anlayış bu.”

Derginin ikinci sayısının dosya konusu ise “Kültür Endüstrileri” olarak belirlenmiş. Delicesine bir merakla bekliyorum bu dosyayı…

(Yeni)’nin ilk sayısında başka birçok şeyin yanısıra Dağlarca’nın daha önce yayımlanmamış iki şiiri, Özer Sayın tarafından İlhan Berk’le gerçekleştirilmiş “Evler tüm dünyayı içine alabilen hapishanelerdir” başlıklı bir söyleşi de bulunuyor. Bunlarla birlikte, sıkı bestekâr İlhan Usmanbaş’ın 1962 tarihli çok ilginç bir yazısı (yeni)den yayımlanmış dergide… İlginçtir Usmanbaş, 1962’de, Opus adlı müzik dergisindeki yazısını şöyle bitirmiş: “Demek, daha uzun süre, ortak değer yargıları ortamını yaratmaya çabalayacağız.”

Sonuçta (Yeni)’yi takip etmek için benim elimde birçok “gerçek neden” var. Ama en sevdiğim gerekçem şu: (Yeni) adlı derginin, “Yedi Sekiz Hasan Paşa”ya benzer bir şekilde edebiyat ve düşün tarihine adını geçirmeye çalışanları önemsizleştireceğini düşünüyorum. Hatta şu son 4-5 senede köşe kapan, cukkalayan bazı “Yedi Sekiz Hasan Paşa”ların köşelerini de yıkacaktır.

Zafer Yalçınpınar
Karga Mecmua, Aralık 2010

Kas
29
2010
0

Şiirin Metafiziği 1 (Vedat Kamer)

I

“Felsefe, dünyanın gerçekliğini ararken, hep, şiirin gerçekliğini bulur — dünyayı kendisinden önce belirlemiş; onu gerçek kılmış olan, şiirin… Şiir dünyayı gerçekler — peşinden de felsefe gelir, ‘topallayarak’: dünyayı düzenlemek için…”[1] — Oruç Aruoba

2004 yılında şiirin metafiziğine önhazırlık yaparken[2], rainer’in imge’ye düzenlediği suikaste tanık olmuştum. imge[3] o suikastte üçüncü anlamından yaralanmış, rainer de almanya’ya kaçmıştı. imge’nin üçüncü anlamı eminim çoktan iyileşmiştir, fakat rainer’in sorusu aynen duruyor: “dilin yapıtaşı nedir?”

bu sorunun cevaplanmasındaki en önemli engellerden biri olan imge hâlâ yaşıyor, ilhan berk ise öldü. ilhan berk’in logos’unun 40. önermesi şöyledir: “şairin umudu yoktur”[4]. dünyadaki herşeyin düzenini tayin eden aristoteles, şiirin düzenini de tayin etmiştir. biz aristoteles’in düzenine sahip çıkmayacağız elbette, fakat poetikaya sahip çıkacağız, poetika’nın düzenine.

poetika ontolojik ve epistemolojik bir temel üzerine inşâ edilebilir. ancak böyle bir temel üzerine inşâ edilmiş bir poetika, bir evren tasavvuru olarak, şairin hayatını kuşatacaktır.

artık şair kendi poetikasını kurmalıdır: poetikası şaire logosunu gösterecektir — logos poetikadır.

II

“Şiir, bu yüzden, en üst-düzey gerçekliktir : herhangi bir ‘gerçek’ kaynağından çıkmadan, hatta, salt hayalden çıkarak, en güçlü biçimde, kendi kendisini, gerçekliğe, bir saltık gerçek olarak, yerleştirir.”[5] — Oruç Aruoba

şiirin yapıtaşını resim[6] (image) olarak alan bir poetika için müzik ile şiirin dile getirme olanakları eşdeğerdir. notaların soyut niteliğinin sözcüklere göre fazla olması hep bir karşı argüman olarak sunulmuştur. fakat şair de müzisyen de sanatını icra ederken resimlerini daraltmak zorunda kalır; okur ya da dinleyici de sanat eserini kendi resimlerine genişletir, dolayısıyla da olanaklılıkları eşdeğerdir.[7] şiirde resimleri okura çağıran şey eğretilemedir. eğretileme sözcüklerden meydana gelmiş olsa bile o sözcüklere dair hiçbirşey taşımayabilir. dolayısıyla sözcüğün dile getirme olanaklarını kısıtlama etkisi, enstrümanın dile getirme olanaklarını kısıtlamadaki etkisiyle benzerdir.

şiirin içten okunması[8] eğretilemelerin resim çağırma gücünü artırır. çünkü şiir içsesimize olabildiğince dolaysız temas etmelidir. harflerin havayla teması sözcükleri oksitlendirir. bu da eğretilemelerin saflığını azaltır. işte bu yüzden şiirin başka şeylerle temasından hazzedilmez.

artık ludwig van beethoven’ın 9. senfonisi çalabiliriz.[9]

Vedat Kamer


[1] oruç aruoba, hani, istanbul, metis yayınları, 2001, s. 86
[2] vedat kamer, “şiirin metafiziğine önhazırlık ya da rainer’in lou’su için imgeye suikast”, öteki-siz, sayı: 4, ocak-şubat 2005, s. 93 (bkz: http://bit.ly/siirinmetafizigi)
[3] imge şiirimizde hem eğretileme hem de bu eğretilemenin zihnimizde bıraktığı resim (hayal?) için kullanılıyor. dolayısıyla gösteren ile gösterilen arasındaki ayrım da ortadan kalkıyor. imge’nin kökünü im oluyor olsaydı, im’in (eğretilemenin) işaret ettiği de imge (resim?) olacaktı.
[4] ilhan berk, logos, istanbul, yapı kredi yayınları, 2001, s. 61
[5] oruç aruoba, hani, istanbul, metis yayınları, 2001, s. 82
[6] imge sözcüğünün ingilizcesi de fransızcası da image’tir. fakat tersi geçerli değildir. image dilimize imge, resim, görüntü, hayal, imaj olarak çevrilir. ingilizce’de image’ten türetilen imagine (hayal etmek), imagination (hayalgücü, imgelem) ile birlikte yakın anlamlı picture (resim), vision (görüntü) ve dream (rüya) sözcükleri de mevcuttur. imagination’ın nesnesi image’tir. dolayısıyla da türkçe’de imagination’ı hayalgücü/imgelem olarak çeviriyorsak, image’i de hayal/imge olarak kullanmak doğru olacaktır. fakat imge’nin eğretileme yerine de kullanılıyor olması gösteren ile gösterilen ayrımını yapmak bakımında kavramı işlevsiz hale getirmektedir. bu ayrımı belirgin hale getirebilmek için, daha önce de yaptığımız gibi, image’e karşılık olarak şimdilik resim’i kullanacağız.
[7] eğer şiir, şairin ve okurun zihninde aynı resmi yaratabilseydi, o vakit müzik lehine bir olanaklılıktan söz etme durumumuz daha olurdu. ama neyse ki resimlerin benzerliği ile sanat eserinin estetik değerleri açısından herhangi bir formül üretebilmek mümkün değildir.
[8] şiire ait mümkün bir öğe olarak müzikten söz edebiliriz. şiir ister içten okunsun ister sesli bir içmüzik barındırabilir. bu içmüzik eğretilemenin bir parçası olarak şiire konumlanır.
[9] beethoven 9. senfoniyi bestelediğinde tamamıyla sağırdı.

Ağu
29
2010
0

Şiir, felsefe için, tek ayrıcalıklı sanattır. (Oruç Aruoba)

Notos Öykü Dergisi’nin Ağustos-Eylül 2010 tarihli  23. sayısında Kaan Özkan, Oruç Aruoba’yla bir söyleşi gerçekleştirmiş.

(…)
Kaan Özkan: Okur karşısında bu kadar yalın olmak aynı zamanda bir sahiciliği de ifade etmiyor mu? Gerçi “sahici ben” diye halihazırda verili bir şey olmadığını bilerek ve sadece hesaplaşmanın apaçık yürütülmesini kast ederek soruyorum bu soruyu…

Oruç Aruoba: Yazdıklarımı hiçbirzaman “okur karşısında” yazmadım -yayımlanmaları birçok başka koşul gerektirdi. Wittgenstein’ın dediği gibi, “kendimle kafa kafaya vererek” yazdım; yazdıklarım çok sonradan ‘kitap’ olup iki kapak arasında, bir cilt içinde biraraya geldiler, “okur önüne” çıktılar.
“Yalınlık-Sahicilik” açısından, Simplex sigillum veri (Yalınlık hakikatin mührüdür) diye eskil saygıdeğer deyiş vardır. O yalınlık düzeyine bazen ulaşabildiğim belki söylenebilir; ama bunun böyle olup olmadığını ben yargılayamam.
(…)

K.Ö.: Felsefeyle özellikle şiiri bir hayli yakın buluyorsunuz. Şiiri ayrıcalıklı kılan ne?

O.A.: Yakın değil, neredeyse özdeş buluyorum. Şiir, felsefe için, tek ayrıcalıklı sanattır-bütün öteki sanat dallarını teker teker ve birlikte ele alıp “genel” sanat içinde nasıl yanyana bulunduklarını ortaya koyabilince, şiir hep aynı durur-hepsinin altında ya da üstünde, ama yanında değil… Şöyle: her bir sanat dalı kendine özgü “malzemesiyle” -kâğıt, çizim, renk, taş, ses, vb -anlam kurar; oysa şiir anlamla anlam kurar-malzemesi de ürünü de anlamdır.Tabii ki dili -sözcükleri ve tümceleri- kullanır; ama, bunlarla -onların anlamlarıyla- kurduğu, başka, yeni bir anlamdır. Kendine ‘verilmiş’ olan ‘doğal’, ‘gündelik’ dil içinde varolan, işleyen anlam birimlerini yeni bağlantılar içinde işleyerek, daha önce varolmayan anlam bütünlükleri kurar, yaratır. -Haydi bir küçük örnek: “duman”ın da “dağ”ın da ne anlama geldiğini biliriz; ya, bir dizede “dumanlı dağlar” kuruluşu geçince, ne anlarız -şair ne demektedir?..
(…)

Söyleşinin tam metnine http://zaferyal.kuzeyyildizi.com/aruobasoylesi.jpg adresinden ulaşabilirsiniz. Kaan Özkan’ın gerçekleştirdiği söyleşideki fotoğraflar Özer Sayın’a ait…

Ağu
29
2010
0

Aruoba İle Söyleşi (Kuzey Yıldızı, 2002)

(…)

KY: Türkiye’deki felsefe bölümlerinin eğitimini nasıl buluyorsunuz? Bu bağlamda felsefe okumak isteyen birine ne gibi tavsiyelerde bulunabilirsiniz?
OA: “Eti nasıl buldunuz?” diye soran garsona müşterinin verdiği yanıttaki gibi: “Patateslerin arasında zorlukla”… Türkiye’de felsefe hocaları hep bir ‘dışarlıklı’ akımının ‘Türkiye acentesi’ oldular, yani felsefeyi ‘ithal’ ettiler. ‘İthal felsefe’ felsefe değildir. Tabiî ki ‘etkilenme’ denen şey vardır; ama, felsefe tarihi okumaları ancak kendi düşünceleriniz için hareket noktaları oluyorsa bir işe yarar — ya da, kendi düşündüğümüz birşeyler varsa, kendinize yakın düşünürler bulursanız; yoksa, birilerinin kötü bir kopyası olarak kalırsınız. — Felsefe okumak isteyene bulunabileceğim tek tavsiye, kendisi, okumak… Yıllar önce, bir öğrencim doktora yapmak için yurtdışına gidiyordu; bana, ne yapmasını tavsiye ettiğimi sordu. Şöyle birşey dedim: “Git, kendine yakın bulduğun bir filozof bul, seç, onu ıcığına – cıcığına varasıya oku, anla, öğren; sonra da, unut.”

(…)

Kuzey Yıldızı‘nın 5. sayısında (Ekim-Kasım 2002) Oruç Aruoba ile gerçekleştirdiğimiz söyleşinin tam metnine http://www.kuzeyyildizi.com/dergi/5/soylesi.oruc.aruoba adresinden ulaşabilirsiniz.

Tem
25
2010
0

Oruç Aruoba Söyleşisi (The Agonist, Mart 2010)

“Nietzche Circle” taifesi tarafından çıkarılan  The Agonist adlı sıkı derginin Mart 2010 tarihli sayısında Oruç Aruoba ile gerçekleştirilen bir söyleşi yayımlanmış. Söyleşiyi, Yunus Tuncel ve Rainer Hanshe birlikte kotarmışlar… İşbu sıkı söyleşinin tam metnine http://nietzschecircle.com/AGONIST/2010_03/PDFs/AgonistMAR2010OrucInterview.pdf adresinden ulaşabilirsiniz.

Ayrıca, The Agonist’in yayımlanmış eski sayıları için bkz; http://www.nietzschecircle.com/AGONIST/agonist_archive.html

May
03
2010
0

Sancaktar’dan… (Rainer Maria Rilke)

(…)
Böyle sürüp gidilir, akşamın içine, herhangi bir
akşamın.  Yine susulur,  ama yitmemiştir hafif sözler.
(…) Saçları, koyu saçları,
yumuşaktır; eğince başını öne,  yayılıverir kadınsı bir
edayla omuzlarına.  Şimdi görür Langenau’lu da:
Uzaklarda yükselmiştir birşey bu pırıltıda,  ince birşey,
koyu. Bir yalnız sütun, yarı yarıya yıkık. (…)

Gece ateşi. Oturulur çevresinde, beklenir. Beklenir biri
şarkı söyleyene dek. Ama öylesine yorgundur ki kişi.
Ağırdır kızıl ışık.  Gelir durur tozlu çizmelerin üstünde.
Tırmanır dizlere dek, kavuşmuş ellerin içine bakar.
Yoktur ki kanatlan. Koyu koyu durur yüzler. Gene de,
bir an pırıldar küçük Fransız’ın gözleri, kendi ışığıyla.
Bir küçük gülü öpmüştür, çıkarıp; şimdi göğsünde
solmasını sürdürebilir, o gül. Görmüştür bunu
Langenau’lu, uyku tutmamıştır onu çünkü.  Şöyle
düşünmüştür sonra: Benim gülüm yok, hiç yok.
Sonra odur başlayan şarkı söylemeğe.  Eski, içli  bir
havadır  bu,   sılada  tarlaya  çıkan  kızların  söylediği;
sonbaharda, hasat sona ererken. (…)

Rainer Maria Rilke
Sancaktar’dan…
Çev: Oruç Aruoba, Ada Yayınları, 1984

Hamiş: Oruç Aruoba, 1984’te Ada Yayınları’ndan çıkan bu çevirisine bir not yazmış.  Aruoba’nın R. M. Rilke hakkındaki bazı düşüncelerini içeren bu özel nota da http://zaferyal.kuzeyyildizi.com/aruobarilke.jpg adresinden ulaşabilirsiniz.

Nis
22
2010
0

Okulun Fenomenolojisi (IVAN ILLICH)

Nisan Dergisi’nin Aralık 1985 tarihli 6. sayısında yer alan “Okulun Fenomenolojisi” adlı yazıya http://zaferyal.kuzeyyildizi.com/okulfenomeni.jpg adresinden ulaşabilirsiniz. IVAN ILLICH’in işbu sıkı inceleme yazısını Oruç Aruoba çevirmiş…

Nis
16
2010
1

ADA (Oruç Aruoba)

“Hiçbir insan bir ada değildir” diye başlar John Donne, ünlü (Hemingway’i de esinlendirmiş) “çanlar kimin için çalıyor” konulu vaazına.
Doğrudur. Bir ada değildir hiçbir insan; yapayalnız, tek başına, değil – ama, bazı insanlar, adalı kişilerdir – ve yalnızdırlar…
İsmet Değirmenci de onlardan biri; bir adalı ressam; ama burada, gözlerini söze çeviriyor, şiir yazıyor.
Bir adada – bir adadan – yazılan şiirler hangi temellere dayanır?
Herşeyden önce, Deniz’e: Deniz çevreler Ada’yı – Ada, Deniz’in içindedir – O’nunla birlikte; ama O’ndan dolayı, yalnız… Ada’ya gelenler, Deniz’den gelirler; gidenler de, gene, Deniz’e
– Deniz’den – gideceklerdir.
Ada’da kalan yalnız kişi ise, gene, Deniz’e bakar, bekler – ya beklenen birisinin gelmesini; ya da, tabii, o gelmeyeceğine göre, kendi, çekip gitme zamanın gelmesini – gene Deniz’e –Deniz’den…
İsmet Değirmenci de öyle yapıyor: – Adalıların uğraşlarıyla, ilişkileriyle oluşan Ada yaşamını çerçevelerken, onun içine bir kişiyi özleyen yalnız bir kişi koyu – yor – bekletiyor, çantasını alıp gidene dek, Ada’dan – Deniz’e…


Oruç Aruoba

İsmet Değirmenci’nin “Gemi Ne Zaman Gelecek” adlı şiir kitabının tanıtım yazısından…

Bkz: http://www.kitapturk.com/books/Kitap/66704/Gemi_Ne_Zaman_Gelecek.htm

Hamiş: İsmet Değirmenci, Mermer Adası’nda (Marmara Adası’nda) yaşamaktadır.

Şub
17
2010
0

“Celal Bey’in Albatros’u Uçup Gitti” (Oruç Aruoba)

Argos Dergisi’nin 1990 yılı 25. sayısında yayımlanan “Celal Bey’in Albatros’u Uçup Gitti” başlıklı yazıya http://zaferyal.kuzeyyildizi.com/albatrosalmanak.jpg adresinden ulaşabilirsiniz. Yazıyı Oruç Aruoba kaleme almış…

Oca
27
2010
0

Dionysos-Dithyrambos’lar (F. Nietzsche)

Nietzsche’nin “Dionysos-Dithyrambos”ları –şiirleri… Oruç Aruoba’nın işbu şiir çevirileri “Yazı” adlı derginin 1978 yılında yayınlanan 3. sayısında yer almıştır. Şiirlere http://zaferyal.kuzeyyildizi.com/dionysos.jpg adresinden ulaşabilirsiniz.

Oca
25
2010
0

ÇATIDA

ÇATIDA
karar
an
kar
lar.

Oruç Aruoba
Sayıklamalar’dan…


Oca
11
2010
0

Doğançay’ın Çınarları

(…)
Yeter ki sorun—
Ama sormuyorsunuz
Susuyoruz biz de
Susarız sorulmayınca
(…)
Biz taşırız işte onu:
Zorludur, güçlüdür—ağır
Ama neler yüklenmedik
Ki biz şimdiye dek

Havayı, suyu, toprağı
Hepsinden önce ve sonra
Ateşi—evet, asıl onu—
Yakıp kavurur içimizi

Taşıdık ama, yüklendik
Ya bir kez : dağlar
Dağladı da, dağlayacak
Daha—hiç sönmeyecek

Ateşimiz—sizinkidir
Ama taşımazsınız siz
Aldırmazsınız ona
Bilmezsiniz bile ne
(…)
O : özünüzdür oysa
Neyseniz, ne olduysa
O olan neliğiniz—
Olduğunuzu bilmezsiniz
(…)

Oruç Aruoba
“Doğançay’ın Çınarları”ndan…

Oca
08
2010
0

Nietzsche: Temel Görüşü, Temel Kavramları—– (Oruç Aruoba)

Oruç Aruoba’ nın  “Nietzsche: Temel Görüşü, Temel Kavramları” başlıklı metnine http://zaferyal.kuzeyyildizi.com/nicetemelkavramlar.jpg adresinden ulaşabilirsiniz. İşbu önemli  yazı, “Yazı” adlı derginin 1978 yılında yayınlanan 3. sayısında yer almıştır.

Oca
04
2010
1

Anlatı: “Can” (Z. Yalçınpınar)

Babam’a,
Erikli bir oğul mektubu…

Öndeki iki ağaç, mürdüm ve can erikleriyle salkım salkım dolu… Ağaçların dalları -yüklerinin ağırlığına rağmen- iki katlı evin çatısını aşmış ve erikler gökyüzüne uzanmışlar. Evin arkasındaki “sarıerik” -ki bahçedeki en genç ağaç bu-  bile sahilden bakıldığında evin kendisinden daha çok dikkat çekiyor.
Babam bu ağaçların ve bahçenin çocukluğunu biliyor. Ağaçların hepsini kendi elleriyle dikmiş çekirdekten, sonra boylanmış, büyümüş ağaçlar zamanla, onların gelişimini izlemiş babam, sabah akşam, otuz yıl sürmüş. Geçen otuz yıl tek bir gün gibi gelmiş babama…
Mürdüm ağacı yorulmuş biraz, erikleri büyüteyim ve gökyüzüne uzatayım derken yaşlanmış, gövdesi genişlemiş ve bazı yerleri kurumuş. Sonra, ustalıkla budanmış. Nihayetinde en yüksek ağaç mürdüm. Dışı siyahla mor arası, içi bal bal… Mürdümden reçel de yapılıyor. Annem mürdüm reçelinin ustası…

***

Bahçenin önünden geçen herkesin gözü eriklere ilişiyor. Hatta “Birkaç tane erik toplayabilir miyiz?” diye soranlar bile var. Babam “Tabii…” diyor, “Buyurun, istediğiniz kadar toplayın. Allah’ın ağacı, isteyen toplar.”
Babam, büyük bir adam…

***

Can eriği ise salkım salkım, kırmızı kırmızı çoğalıyor. “Yaşamanın kanıtıdır can eriği, tıpkı istavrit ve hamsi gibi.” der babam.
Dedim ya, büyük adam.

(…)

“Can” adlı anlatımın devamına http://zaferyal.kuzeyyildizi.com/a18.html adresinden ulaşabilirsiniz.

Sahicilikle / Zafer Yalçınpınar

Ara
29
2009
0

Nietzsche: Şair-Filozof

Oruç Aruoba’nın şair ile filozof arasındaki  geçişkenliği -Nietzsche üzerinden- tanımladığı önemli bir yazı… İşbu yazı, “Yazı” adlı derginin 1978 yılında yayınlanan 3. sayısında yer almıştır. Yazıya http://zaferyal.kuzeyyildizi.com/sairfilozof.jpg adresinden ulaşabilirsiniz.

Kas
27
2009
0

Bildiri No.4 (Denizaltı Edebiyatı)

Bildiri No:4
(27 Kasım 2009)
Denizaltı Edebiyatı

_1. Yeni yer yoktur. (Oruç Aruoba)
__1.1.   Yerler bitmiştir.
___1.1.1.  Yeraltı bitmiştir.
___1.1.2.  Yeryüzü bitmiştir.
__1.2.  Yeni yol vardır.
___1.2.1.   Yol denizin altındadır.
_2. Şiir denizin altındadır.
__2.1.  Bir denizaltıdır.
___2.1.1.    Sait Faik bir denizaltıdır.
___2.1.2.    Oktay Rifat bir denizaltıdır.
____2.1.2.1.     İlhan Berk bir denizaltıdır.
___2.1.3.    Bilge Karasu bir denizaltıdır.
____2.1.3.1.     Oruç Aruoba bir denizaltıdır.
___2.1.4.    Ece Ayhan bir denizaltıdır.
____2.1.4.1.     Ben bir denizaltıyım.
_2.2.  Denizin altında “mülkiyet” yoktur.
_2.3.  Denizin altında basınç vardır.
___2.3.1.    Şiir, derinde çoğalır.
_3.Sıkı şiirde iktisat yoktur.
__3.1.  Rekabet yoktur.
___3.1.1.     Ödüllendirme sistematiği yoktur.
____3.1.1.1.      Ödüller insansızdır.
_____3.1.1.1.1.    Yükleniciler insansızdır.
_____3.1.1.1.2.    Düzenleyiciler insansızdır.
_____3.1.1.1.3.    Katılımcılar insansızdır.
_____3.1.1.1.4.    Takdimciler insansızdır.
_____3.1.1.1.5.    Jüri insansızdır.
____3.1.1.2.     Ödüller insansızlıktır.
_____3.1.1.2.1.   Şartnameler insansızdır.
_____3.1.1.2.2.   Şiltler ve plaketler insansızdır.
_____3.1.1.2.3.   Mikrofonlar ve masalar insansızdır.
_____3.1.1.2.4.   Ödül törenleri, kurdeleler, kuşaklar ve podyumlar insansızdır.
_____3.1.1.2.5.   Toplu fotoğraflar insansızdır.
__3.2.  Piyasa yoktur.
___3.2.1.    Pazar yoktur.
____3.2.1.1.    Paydaş yoktur.
____3.2.1.2.    Satıcı yoktur.
____3.2.1.3.    Müşteri yoktur.
____3.2.1.4.    Dağıtım yoktur.
____3.2.1.5.    Güvence yoktur.
____3.2.1.6.    Tedarikçi yoktur.
_____3.2.1.6.1.   Fatura yoktur.
_____3.2.1.6.2.  İade yoktur.
___3.2.2.   Projelendirme yoktur.
____3.2.2.1.    Zaman yönetimi yoktur.
____3.2.2.2.   Maliyet yönetimi yoktur.
____3.2.2.3.   Risk yönetimi yoktur.
_4. Şiir tek başınadır.
__4.1.  Tek başına yazılır.
__4.2.  Tek başına çoğalır.
___4.2.1.    Antolojiler ve yıllıklar insansızdır.
__4.3.  Tek başına keşif yapar.
___4.3.1.   Tek başına icraat yapar.
___4.3.2.   Dilin yapıtaşı sözcükler değildir.
___4.3.3.   Dilin yapıtaşı “im”lerdir.
____4.3.3.1.   İm tek başınadır.
____4.3.3.2.   Başkalarının derinliklerine tek başına ulaşır.
_5. Şiir, denizaltı iskelelerine yanaşır.

Zafer Yalçınpınar


Diğer poetik bildiriler için;

Bildiri No.3 (Füg): http://zaferyal.kuzeyyildizi.com/blog/?p=509
Bildiri No.2 (Masanın Ayakları): http://zaferyal.kuzeyyildizi.com/blog/?p=93
Bildiri No.1: (Vatoz’un Salınımı): http://zaferyal.kuzeyyildizi.com/blog/?p=81

Kas
16
2009
0

Hepsi bu.

(…)
Kendimi haklı görüyor değilim; ama kendimi savunuyor da değilim –hele yargılamayı hiç beceremiyorum, kendimi de dünyayı da…–Dünya ne ise oydu; ben de ne isem o oldum –uyuşamadık. Hepsi bu.
(…)

Oruç Aruoba
“Zilif”, Sel Yayıncılık, 2002, s.

Kas
03
2009
0

Michel Foucault’dan “İktidar” ve “Bilgi”

*

*

Foucault’nun kavramlarından:  “İktidar” ve “Bilgi”,  seçen ve çeviren;  Oruç Aruoba… Tan Dergisi’nin 1982’de yayımlanan Foucault özel sayısında yer alan bu çeviriye http://zaferyal.kuzeyyildizi.com/iktidarvebilgi.jpg adresinden ulaşabilirsiniz.

Eki
21
2009
0

Üst Üste Çadırlar (Oruç Aruoba)

İstanbul bir meyve bahçesidir.
________Le Corbusier(1924)

Bir zamanlar, ders vermek İçin Türkiye’ye gelen bir (midesine düşkün) İskoç felsefeci, yanında, Türk mutfağı üzerine bir İngiliz hanım gastronomun yazdığı bir kitap getirmişti. Hanımın temel tezi, Türk mutfağı üzerine temel yorumu, bunun, göçebe bir halkın mutfağı olduğundan dolayı, kolay taşınabilir, küçük ögeli yemeklerden oluştuğuydu. Oradan oraya göçen insanların yanlarında kolayca götürebilecekleri yemekler… Bizim (midesine olduğu kadar esprisine de düşkün) İskoç da, dolma, sarma, börek, şiş, sucuk, pastırma yedikçe, bu yoruma doğrulamalar bulur; at sırtında giderken ceplerine doldurdukları köfteleri atıştıran göçebeler getirirdi gözünün önüne…
Espri bir yana, aradan geçen bunca yerleşik toplumdan sonra, bu ‘menkul’ mutfak tasarımı -en azından Osmanlı mutfağı için- uygunluğunu yitirmiş gibi: Topkapı Sarayı’na Sinan’ın eklediği olağanüstü mutfağa İmparatorluğun dörtbir yanından ‘ithal’ edilerek getirtilen, ya da burada geliştirilen yemek türleri bunu gösteriyor. -“İzmir İşi Köfte” ya da “Beğendili Kebap” da yiyoruz artık; ama, bu ‘kuşbaşı’ yemek alışkanlıkları da büyük ölçüde sürüyor.
Acaba başka yaşam alanlarında ne ölçüde ‘gayri-menkul’ olmuşuz? Anadolu’ya gelen Türk boylar, göçebelikten  ne  ölçüde   kurtulup yerleşikliğe ne  ölçüde geçebilmiş? Bugünkü  kentlerimizin  ‘yerleşiklik’ düzeyi ne?
Bu soruya yanıt ararken bakılacak ilk alan, yerleşmenin kendi alanı: İçinde yaşadığımız yerler, e v l e r i m i z; ve onların da içinde yer aldıkları yerler, k en t l e r i m i z.
İki çarpıcı olguyla başlayalım işe:-
Türk evlerinin (ister köyde ister şehirde) içleri son derece temiz-pak (“bal dök yala”) olduğu halde, dışları son derece bakımsızdır, pistir. Bu olgunun temel bir göstergesi, İyice burjuvalaşmış küçük bir kesim dışında hâlâ süren ‘eşikte ayakkabı çıkarma’ âdetidir: Pislik dışarıda, temizlik İçeride…
İkinci olgu, kentlerimizde ekonomik düzeyi yüksek bölgelerde apartmanların çoğunluğa geçme eğilimine karşılık, tek katlı evlerin genellikle ekonomik düzeyi düşük bölgelerde bulunması. Bu olgu, belki ekonomik nedenlerle (arsa pahalılığı) ya da kentleşme sürecinin genel özellikleriyle (gecekondulaşma; arsa kapama) açıklanabilir; benim bundan çıkarmak istediğim sonuç ise şu : Türkiye’de ekonomik düzey yükselmesine eşlik eden bir yerleşim eğilimi, evden apartmana geçiş olgusudur. Yani, ekonomik düzey yükseldikçe, bir yandan evler yıkılarak yerine apartmanlar yapılır, bir yandan da insanlar evlerden apartmanlara taşınır. Kasabalarda ve küçük kentlerde, ölçek küçüklüğü sayesinde daha açık görülen bu olgu, büyük kentlerimizde, başka olgularla İçice de olsa, epey yaygın : Ankara’nın Bahçeli(!)evler’inde ya da Gazi Osman Paşa’sında git gide kaybolan evler, villalar; onların yerinde git gide daha yükseğe yükselen apartmanlar… İstanbul’un Levent’inde bu açıdan ilginç bir gelişme, bahçeli villaların şirket büroları haline gelmeleri. Bu bakımdan bir gariplik, birçok İstanbullu (?) zenginin, ekonomik açıdan bahçe içinde bir evde rahatlıkla oturabilecekleri halde, ‘lüks’ apartman katlarını yeğlemeleri -bahçe içinde bir evde oturma, çok küçük bir ultra-zengin azınlığın (o da, muhtemelen, beğenileri yüzünden değil, ‘statü’leri gerektirdiğinden) imtiyazında; ya da, eski aile konaklarında ya da yalılarında (birçoğu da istemeye istemeye) oturan köklü ailelerin imtiyazında. Bu sonuncular da (kaderin cilvesi!), çoğu zaman, ekonomik düzeyleri yetmediğinden; onu yükseltmek için, yalılarını, konaklarını satıp, karşılığında kat alırlar: Milyonlara (artık milyarlara) satılan yalıyı, konağı bekleyen de, gene, apartmana dönüşmektir…
Bu olgunun garipliği şurada: Dünyanın hemen her yerinde, kapitalistleşme süreci içinde, ekonomik olanakları artan burjuva, bahçeli ev edinme yönelimi gösterirken, Türkiye’de tam tersi oluyor -Batı’nın kapitalist kentlerinin banliyöleri tek katlı evlerden oluşurken, İstanbul’un, Ankara’nın, İzmir’in banliyölerinde koca koca ‘blok’lar, ‘site’ler yükseliyor; kapitalist toplumlarda, apartman katında oturanlar en düşük gelir düzeyine sahip kesimken, Türkiye’de üst gelir düzeyliler oluyor.
Aynı şekilde, sanayileşme ve kentleşme sürecinin başka toplumlarda yarattığı yoksulluk bölgeleri (“slum”lar) şehir merkezindeki büyük (ama eski) yapılardan oluşur; bizde ise, şehir dışında, bahçe içinde (yepyeni!) evlerden -bizim kent merkezlerimizdeki (onlar da yeni) büyük apartmanlar ise, zenginlerin konutlarıdır…-Buradan da garip bir görünüm: Ankara’nın Kavaklıdere’sindeki beş katlı bir apartmanın beşinci katındaki 280 metrekare falan dairesinde oturan, işyeri Kızılay’da olan yeni palazlanmış işadamı, sabah kalkıyor, apartmanının beton ‘bahçesi’ne parkettiği 280 SE falan Mercedes’ine binerek ikibuçuk kilometre katediyor, bir ara sokakta zar-zor peylediği park yerine arabasını bırakıp, beş katlı bir apartmanın ikinci katma çıkıyor. Bu açıdan, arabasını Kadıköy’de parkedip, ‘karşı’ya vapurla geçen, ya da arabasıyla Köprü’nün hengamesine katılan İstanbullu daha mı burjuva? -o da, Erenköy’de ondördüncü falan katta oturuyor; işyeri de Karaköy’deki altı katlı bir ‘han’ın üçüncü katında… Oysa, New York’daki, Londra’daki, Frankfurt’taki burjuva, sabahleyin bahçeli evinin garajından arabasıyla çıkıyor, tren/metro istasyonuna gidip arabasını parkediyor, sonra da yüz kilometreye varabilen bir yolculuktan sonra, bir gökdelenin bilmemkaçıncı katına çıkıyor…
Bunlar acaba yalnızca ekonomik azgelişmişlikten, gelişmekte-olmaktan mı ileri geliyor? ‘Geri’lik ne anlama geliyor burada?
* * *
Ekonomi temelli toplum kuramları, burjuvaziyi (en azından tarihsel başlangıçlarında) büyük çapta kültürsüz ve görgüsüz sayar -nasıl başka türlü olsundu ki, yeni bir sınıf olarak-; bu yüzden, dolaysız yaşam, görgü/görenek ‘değer’lerini bir önceki egemen -köklü- sınıftan; aristokrasiden devraldığını söyler. (Bu duruma en somut örnek, burjuvazinin gözde otomobili Rolls-Royce’dur: Meraklı bir aristokrat ile becerikli bir mühendisin işbirliği sonucu yaratılan bu ‘alet’, burjuvazi devralana dek, zengin kalabilmiş aristokratlara ‘hitap’ ediyordu.)
Bizde de aynı ‘öncekine dönüş’ süreci işlemişe benzer; ama, sanki çok daha gerilere gidilmiş: İstanbul saraylısı ve taşra eşrafının görgü/göreneği (nedense) etkisiz kalmış; palazlanan burjuvazi de daha geriye, göçebe Anadolu geçmişine dek geri giderek, elde ettiği ekonomik güçle gerçekleştireceği yaşamsal ‘değer’leri oradan almış. Bu işlem sırasında, yoğun kentleşme içinde köyden kente çok hızlı aktarılan nüfus, zaten cılız olan yerleşim köklerini yeniden sökerek (“yorganını sırtına vurarak”) şehre gelirken, göçebe bilincini yeniden ve daha güçlü olarak canlandırmış. Bu arada, kentleşme süreci de, bu yoğun nüfusun eski şehirlilik geleneğini ‘usturuplu’ bir biçimde devralmasına elverecek bir biçimde yürümeyince, bugünkü duruma gelinmiş: köy irisi kentler olan şehirler…
Şunu söylemek istiyorum, kısaca:-
Türkiye’nin kentleri, en temelde, göçebe bir bilinç üzerinde gelişmektedir.
Birimlerden başlarsak da, yukarıdaki önermenin bir çıkarımı şu:-
Türkiye’deki temel yerleşim birimi haline gelmiş olan apartman, bir göçebe oba mantığıyla işleyen bir olgudur.
İlkin dilsel açıdan yaklaşalım.- Apartment sözcüğü kendi anadillerinde “ayrılmış bölme” gibi bir anlama geldiği halde, Türkçe’ye geçince, ilginç bir dönmeyle, o bölümlerin oluşturduğu toplam yapıyı niteler olmuş. Böylece, Batı’da aslında eski ve başlangıçta tek başına bir konut oluşturan büyük bir yapının sonradan bölümlendirilmesiyle oluşturulan aparment’ların yerine, Türkiye’de apartman, yeni ve baştan bölmeli olarak kurulmuş bir yapıdır. Bu açıdan bir başka terslik de, Batı’daki ilk apartment’ların oluşma sürecinin, şehir merkezindeki eski yapıların korunmasıyla sonuçlanmasına karşılık, Türkiye’de yapılan apartmanlar eski yapıların (köşklerin, konakların, evlerin) yıkılması sonucu oluşmuştur. Nitekim, Türkiye’de “apartman irisi” gibi bir anlama gelen blok’lar ya da site’ler, Batı’da kent dışına yapılır; kent içine yapılan gökdelenler ise, konut değil, işyeridir.
Bütün bunlardan, Türkiye’deki ‘apartman’ olgusunun temelinde şöyle bir tasarım bulunduğu sonucunu çıkarabiliriz : Nasıl bir göçebe oba, konakladığında, ortak bir (boş) alan üzerinde y a n y a n a toplanan çadırlardan oluşursa, bir ‘apartman’ da, aynı ‘arsa’ üzerinde, ama bu kez ü s t ü s t e toplanmış ‘dairelerden oluşur.
Bu tasarımın ne denli göçebe nitelikler taşıdığına, şimdi bazı gözlemler yoluyla bakalım:-
İnsan gözleriyle görmese inanmaz : Ankara’nın Kavaklıdere’sinin Bülten Sokağı’nda, beş katlı bir apartmanın üçüncü katında oturan; mutfağında musluk, lavabo, pis su boşaltım sistemi, vb. bulunan bir evkadını, bulaşığını bir tas içinde yıkadıktan sonra, tası mutfağının penceresinden aşağı boca ediyor…
Bu hanım, yaklaşık bir kuşak öncesinden Ankara’ya gelmiş (bu arada da bir hayli varlıklılaşmış) bir ailenin kızı: Kayınpederleri aynı apartmanın en üst katında; kızkardeşi ye eniştesi karşı apartmanda; halası yandaki apartmanda; dayısı iki apartman aşağıda – uzatmaya gerek yok…
Bu belki de biraz aşırı ‘tipik’ örnek, şunu gösteriyor: Aslında bir tür yerleşiklik içinde bulundukları köylerinden, henüz bilmedikleri bir yaşam biçimine girecekleri kente göç ettiklerinde, bu ailenin fertleri, en eski göçebe bilinçlerini yeniden kurmuş; yeni ‘yerleşiklikleri’nde de en eski ‘oba’larını yeniden oluşturmuş, eski çadırlarına geri dönmüş…
Ancak, eski obalarda kan bağı ya da ortak geçmiş yoluyla sağlanan toplumsal birlik, ve bunun temeli olan gelenek/görenek, tabii ki, bir apartmanın ‘çadırlar’ı arasında kurulamaz, oluşturulamaz duruma gelmiştir artık: Bu ‘sabit oba’lardan artık her isteyen ‘çadır’ satın alabiliyor ya da kiralayabiliyor; bazı durumlarda gelir düzeyi bile yeterli bir birlik sağlamıyor.
Bu da ilginç bir biçimde apartmanların yönetimine yansıyor: Gürültüsüz patırtısız yönetilen apartman var mı? ‘Oba’ birliği olmaksızın biraraya gelen ‘çadır’ sakinleri, bir türlü anlaşamıyorlar; her ‘çadır’ gittikçe kendi içine kapanık, kendi kendine bir birim oluşturuyor. (Örneğin, bir daire sakini, apartman yöneticisine şöyle diyebiliyor: “Ben radyatörlerimin musluklarını kapattım, soba yakıyorum; yakıt parası vermeyeceğim”…)
Obanın dayanışma unsuru bu yolla yitince, zaten başlangıçta başkaca bir ortaklık da bulunmadığından, kentlerimizde görülen keşmekeş ortaya çıkıyor. Kent sokaklarındaki; apartmanlarımızın bahçesinde, önünde, hatta girişinden başlayan düzensizlik, bakımsızlık, pislik, keşmekeş…
“Belediye hizmeti” kavramının göçebe yaşam biçimine ne denli yabancı birşey olduğunu düşünelim: Üzerinde konakladığı yayla, oba için, geçici bir çevre, bir mevsim sonra geçilip gidilecek bir uzam, geleceği hesaba katılması gerekmeyen bir doğa parçasıdır -belki ertesi yıl oraya yeniden gelinmeyecektir bile. Bu yüzden göçebenin bu yerde yapması gereken tek ‘çevre düzenlemesi’, çadırının tabanına gelecek toprak parçasını düzleştirmektir. Sonra da, temiz tutacağı tek yer, çadırının içidir; onun tek yaşam yeri budur. Geriye kalan geniş doğa parçası, kendi haline bırakılır; zaten, onu göçebe için değerli kılan, kendi haline bırakılmış halidir.
Bu gözle bakınca anlıyoruz: Kentlerimiz de bizim için böyle bir anlam taşımıyor mu? Sabah çıktığımız ve akşam döndüğümüz (ve tertemiz tuttuğumuz) evimizdir asıl ‘yer’imiz; gerisi, içinden geçip gittiğimiz boş uzam.. Aldırmayız bu uzama; yani kentimize – tıpkı obanın yaylası gibi, kendi haline bırakırız onu; o da, gerçekten ‘yayla’laşır, ‘doğa’laşır – ‘orman’laşır: Keşmekeş…
Böylelikle, Le Corbusier’nin New York’ta teşhis ettiği “barbarlık durumu”na ulaşıyoruz; ama bambaşka bir yoldan : New York’ta köklü kültür eksikliği ve yaşam ilişkilerinin salt ekonomi ilişkilerine indirgenmesi sonucu doğan ‘canavar’ kent, bizde, yerleşikliğin anlamına yabancılığımızdan; kentin varlık koşulu olan şehirli yaşam biçimine aykırılığımızdan doğan, ‘doğal haline bırakılmış’ kent oluyor.
Göçebe oba, yalnızca bir mevsim kaldığı yaylasını ne denli kirletirse kirletsin, oradan gidecektir; doğa da, rahat bırakılacak, kendi kendisini temizleyecektir. (Obanın geride bıraktığı pislikler, doğanın eritebileceği türdendir.) Oysa göçebe bilinç sahibi ‘şehirli’, yerleşiktir de aynı zamanda -göçebeliğiyle yerleşmiştir: yerleştiği çevreye -kentine- yönelik göçebe huyları sürüp gitmekte; bu huyların çevreye yığdığı pislikler de birikip durmaktadır (-bunlar da, doğada ayrışmayan naylon poşetler içinde…).
* * *
Bir şehir, bir yaşam biçimidir.
Bir konutlar toplamı -bir kent- değildir yalnızca, bir şehir; bir yaşam toplamıdır.
Konutlar toplamı haline gelince, bir yığından başka birşey olamaz – ki, öyle de oluyor; görüyoruz…
Her bir arsasında kendi başına buyruk oluşan yapıların ardından koşan belediye, hep geç kalıyor – ne bir parkı, ne bir çocuk bahçesi, ne bir spor salonu, ne bir alışveriş merkezi olan kişiliksiz ve niteliksiz yığın mahalleler çıkıyor ortaya.
Oysa Avrupa’nın köklü kentleri, içindeki insanların toplam yaşam alanlarıdır -bunun da gereklerini yerine getirirler. Bu kentleri “şehir plancılığı” çıktıktan sonra düzenlenmiş kentler diye görmek yanlıştır. Tersine, kentlerin planlanması gerektiği düşüncesi,     z a t e n, bu toplam yaşam uzamı bilincinin gelişmesinden dolayı ortaya çıkmıştır. Eski ‘planlanmamış’ şehirlerde görülebilir bu : Onların gösterdiği bütünlük, yayladan ayrılıp yaşam uzamı olarak kenti seçen insanın yaşam biçimini yansıtır.
Bir şehir, bütün bir dünyadır.
İnsan ‘doğa’da yaşayamaz; yalnızca ‘ev’de de yaşayamaz – bunlarsız edemez; ama bunlar yetmez ona: Bir dünyada yaşar insan.
Çağdaş insanın dünyası, artık, beğensin beğenmesin, istesin istemesin, kaçınılmazca, kenttir.
Dünyasını, yani kentini, hem ‘doğa’sı hem de ‘ev’i haline sokmaktan başka çıkar yolu yoktur – yerleşmekten başka yolu, yok…

Oruç Aruoba
Temmuz 1990, Argos Dergisi

Powered by WordPress | Theme: Aeros 2.0 by TheBuckmaker.com