Eyl
27
2007
0

Oktay Rifat kimdir?

“Samih Rifat Bey’le, Münevver Hanım’ın küçük oğluyum. Eski tarihle 28 Mayıs 1330, yeni tarihle 10 Haziran 1914’te Trabzon’da doğdum. Babam oranın valisiydi. 5-6 aylık İstanbul’a getirmişler. Çocukluğum ve ilk gençliğim Ankara’da geçti. Ankara Lisesi’ni ve Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdim. 1937 yılında, hukuk doktorası yapmak için, Devlet hesabına, Paris’e gittim. 3 yıl kaldım. Savaş yüzünden hukuk doktoru olamadım. Orhan Veli, Melih Cevdet ve Cahit Sıtkı ile arkadaşlık ettim. Ozanlık dışında her iş bana ikinci derecede bir uğraş göründü. Avukatlık yaparak geçinirim. Parayı pulu sevmem. Bilgisizliği, üstünkörü bilgiye yeğ tutarım. Yalandan, yalancıdan, hele çıkarı için yalan söyleyenden iğrenirim. Sosyalistim. Şiir, sosyalizm ve yalandan sakınma bana kişiliğimin temel direkleri gibi görünür. Bana kalırsa, şiirin bir ayağı toplumda, bir ayağı kişinin içindedir. Her ozan topluma mal olan, başka bir deyimle nesnelleşen şiirle ilgili kural, ilke ve düşünceleri bilmek ve öğrenmek zorundadır. Ozan, başka ozanlardan kendine, kendinden başka ozanlara gide gele pişer ve olgunlaşır. Ozanın kendine varışı kolay olmaz. Uzun bir yoldur bu.”

Oktay Rifat

 

Eyl
27
2007
0

İyimserlik Kurbanlığı ya da Bienal

“Yaşadığımız çağın en az ortaçağ kadar koyu, veba gibi yayılan fırsatçılık hesaplarıyla ve patronajın dirsek temaslarıyla dolu olduğunu düşündüğümde ‘iyimserlik’ kelimesinin ironisini ya da iğretiliğini fark ettim. Özellikle de İstanbul Bienali çerçevesinde kullanıldığında ‘iyimser’ bakış açılarının saf dilli avuntulardan başka bir şey olmadığı, ayrıca insanları uyuşuk bir eylemsizliğe götürdüğü de ortadadır. Sermaye ya da onun bordroluları, tüm kötülüklerini ve kötülüklerinin türevlerini, ‘iyimserlik’ gibi başlıkları bienallere atayarak (dikişleyerek) düzeltebileceğine inanıyor olabilir. Ama ben buna inanmıyorum ve ben bu numaraları yemem. Savaşların ortasında, sömürünün ve adam harcama kültürünün kalın ve çelikten perçinlerinde, ‘iyimserlik’ söylemiyle yatıştırılan, düzeltilen, Can Yücel’in şiirlerinden birinde ifade ettiği şekilde “garip bir sanat sevici kitlesi” yaratılmaya çalışılıyor.Bienalin reklam panolarında böylesine bir ince hesabı seziyorum. Panoları izleyen, broşürleri okuyan, Bienali ziyaret eden halk ‘iyimserlik kurbanlığı’na maruz kalmıyor mu? Ben iyimserliğin zorlama ve yatışmış pembeliğinin yerine ‘akkor bir başkaldırı’yı tercih ediyorum. Doğrusu da budur. Bu nedenle 10. İstanbul Bienali kapsamında yer alan hiçbir mekânda, hiçbir eseri ziyaret etmemeye karar verdim. Zaten, bienalin reklamları ve söylemleri tarafından dayatılan ‘İyimserlik Kurbanlığı’na yeterince maruz kalmış bulunmaktayım. Bu devirde, ‘iyimserlik’ gibi dalgalandırıcı ve güdümleyici söylemlere itibar edilmez.
Böylesine ‘uyduruk bağlam’lara, zorlama ya da uyuşturucu başlıklara sadece ve sadece maruz kalabilirsiniz ve aslında 10. İstanbul Bienali’nde olan biten de bundan ibarettir.”

Zafer Yalçınpınar

3 Ekim 2007 – Birgün Gazetesi
*Zafer Yalçınpınar*

İyimserlik Kurbanlığı – Zafer Yalçınpınar

—————–

Fatih Balcı’nın eyleminin gerçek gazete kupürüdür.

——–

Janset Karavin’in görsel işidir.

————

Barış Kişin’in bienal karşıtı görsel işidir.

Written by in: Duyurular, Tartışmalar | Etiketler:,
Eyl
24
2007
0

Görsel İş: 2Ş (Janset Karavin)

Janset Karavin – “2Ş” –   23.09.2007

Eyl
23
2007
1

Bay Lear…

Rastlantıdan kaçma. Rastlantının kucağına düş, o senden akıllı. Akıllı olsam külahları değişirdim akılla. Çok şükür değilim.(…)Yivinin içine oturmak, kendine oturmak. Kendindeki iyiye kötüye tanrıya şeytana razı olmak. Neysen o. Bu merdiven benim merdivenim buna tırmanırım ben düşmek varsa bundan düşerim o beni merdivenimi kendi duvarına dayamak istiyor.(…)Kötü çizilmiş. İyi resim cesaret ister, kurnazlık ister. Şıp diye kestirmek ne yapabileceğini ve uygulamak. Amansız bir hücumla gerçekleşir güzel yapıtlar.

Oktay Rifat

“Bay Lear” adlı romanından…

Eyl
21
2007
0

Görsel İş: “Ş’nin Kılıcı”

Ş’nin Kılıcı – Zafer Yalçınpınar

Eyl
18
2007
0

Bulut

 (…)

Güneş yaktı rüzgâr esti kavurdu

Yaprağımı Hasan Dağa savurdu

Köylü naçar kaldı cacık pişirdi

Boşan bulut nazın sırası değil

Aldı bulut

Ben bulutlar şahı, yücelerde gezen, rüzgârlardan hile sezen, sizin bu semtlere kırk yılda bir uğrayan, o da tenezzülen bir… bir… bir bulutum. Sen nasıl olur da bacağına bakmadan bana sazla söz atmaya kalkarsın? Aramızda senden büyük otlar, ağaçlar, insanlar, telgraf direkleri, kuleler, dağlar var. Bir dileğin varsa sen senden büyük ota söylersin, senden büyük ot ağaca, ağaç insana, insan telraf direğine, telgraf dileği kuleye, kule de dağa söyler. Dağ ister bana söyler, ister hasır altı eder. Onun bileceği şey, deyip kesti.

(…)

Ekmeği taşıyan aslan ağzında

Ekmek yemesi kolay değil

Aksaray Ovası’nın düzünde

Gelgelelim bulut çalımlı. Ne sözden anlıyor, ne yalvarmadan. Almış başını usul usul gidiyor. Bir iki derken, Hasan Dağı’nın kenarından sıyırttı mı avucunu yala. Aksaray köylüklerinde Recep derler bir delikanlı vardır. Civan mı civan. Taşı sıksa suyunu çıkaran takımından. İşte bu Recep buluta gözünü dikmiş, ulan ne etsem de şu bulutu yola getirsem diye düşünüyor. Bulut Hasan Dağı’nı ha aştı ha aşacak. Recep bakar ki olacak gibi değil, martini kapınca, hesabı budur deyip tetiği çeker. Bulut bir silkinir, iki silkinir, üstündeki rahmeti tutamayıp Aksaray Ovası’na şarıl şarıl boşanır. Derler ki Aksaray Ovası’na kırk gün kırk gece yağmur yağmış.

OKTAY RİFAT

Eyl
18
2007
0

Bazen…

 

Bazen akşama doğru içiyor (bu arada her sabah kendine artık içkiyi bırakacağını söylüyor) Önce şarap, sonra Grappa, çünkü bildiği tek şey düşündüğünün, söylediğinin, yaptığının, bildiğinin doğru olmadığı.

Max Frisch

Lacarno’lu Eczacının Düşü, Çev: Ülker Sayın, Kabalcı Yayınevi, s.33

Eyl
18
2007
0

Bu arzu edilen bir durum olmaz…

 

(…)

Bir de ikinci bir arzunuz, yani beni ziyaret etme arzunuz var. Bu ziyareti gerçekleştirmek istediğiniz takdirde, evimin kapısında üzerinde aşağıdaki metin yazılı bir pusula bulacaksınız:

Meng Hsia’nın sözleri:

Bir insan yaşlandıktan ve kendine düşenleri yaptıktan sonra yapacağı bir şey daha kalıyor ki, o da huzur içinde ölümle dostluk kurmaktır. Onun artık insanlara ihtiyacı yoktur. Çünkü artık onları tanıyor ve yeterince de görmüştür. Onun ihtiyaç duyduğu tek şey huzurdur. Böyle birini ziyaret etmek, ona hitap etmek, onu gevezelik ederek rahatsız etmek yakışık almaz. Onun evinin kapısından hiç kimsenin ikâmetgahı değilmiş gibi geçmek daha yakışık alır.

Bu sözleri okuduktan sonra nasıl davranacağınızı bilmiyorum. Diyelim ki, olağanüstü ince ruhlu bir insansınız, bu takdirde bu Çin sözlerinin ne bir latife olduklarını ne de edebi kültürünüze hitap ettiklerini fark edeceksiniz; onları doğru olarak anlayacaksınız. Tabii ki, sadece yakarışlı bir rica olarak değil, aynı zamanda bir ziyaretçi kitlesinin kalabalıklarına ve saçmalıklarına karşı bir ikaz ve daha insani bir dünyadan bir jest olarak da. Bütün bunlardan sonra ziyaretinizden vazgeçmeniz gerektiği sonucunu çıkaracaksınız. Fakat tahminim, sizin de o dirayetli kafalarına soktukları şeylerden nazik işaretlerle bir türlü vazgeçmeyen diğer ziyaretçilerimin ¾’ü gibi davranacağınızdan yanadır. Böylece zile basacak ve gerçekten evde isem, hizmetçi kız tarafından oturma salonuna götürüleceksiniz. Sonra karşılıklı oturacağız ve ikimiz de başlarımızı önümüze eğip mahcup bir şekilde yere bakacağız. İşte o zaman boşboğazlık ve boşboğazlıkları dinlemek hakkındaki sözleri ne kadar ciddiye aldığımı hemen anlayacaksınız. Öyle inanıyorum ki, bu ne sizin için ne de benim için arzu edilen bir durum olmaz.

Herman Hesse’nin Mektupları,

Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları

Eyl
07
2007
0

“İki”miz “bir”den…

GÖĞE BAKMA DURAĞI 

İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım
Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından
Bebe dişlerinden güneşlerden yanab otlarından
Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
Şu aranıp duran korkak ellerimi tut
Bu evleri atla bu evleri de bunları da
Göğe bakalım

Falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım
İnecek var deriz otobüs durur ineriz
Bu karanlık böyle iyi afferin Tanrıya
Herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum
Hırsızlar polisler açlar toklar uyusun
Herkes uyusun bir seni uyutmam bir de ben uyumam
Herkes yokken biz oluruz biz uyumayalım
Nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda
Beni bırak göğe bakalım

Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım
Tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum
Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi
Sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor
Seni aldım bu sunturlu yere getirdim
Sayısız penceren vardı bir bir kapattım
Bana dönesin diye bir bir kapattım
Şimdi otobüs gelir biner gideriz
Dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
Bir ellerin bir ellerim yeter belleyelim yetsin
Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
Durma kendini hatırlat
Durma göğe bakalım

TURGUT UYAR

 

—————————————

duyduk duymadık demeyin:

“ve cumhuriyet’in ilk günleri gibiydi yüzümüz; ikimiz birden sevinebiliriz, göğe bakıyoruz…”

7 Eylül 2007 Cuma 

Zafer ve Sinem YALÇINPINAR

 

 ———————

Altyapi WP Temadown Wp Tr Temayapim TheBuckmaker Cevirmen Otel