2010 Zafer Yalçınpınar Oto-Almanağı’na https://zaferyalcinpinar.com/almanak2010.html adresinden ulaşabilirsiniz.
30
2010
2010 Zafer Yalçınpınar Oto-Almanağı
07
2010
(YENİ), SIKI ve SAĞLAM

Başlangıçta şöyle bir girizgâhı -sizlerin önünde- kendime teslim etmem gerekiyor: İlkece, herhangi bir yayın için tanıtım yazısı yazmak gibi kötü alışkanlıklarım yoktur. Herhalde bu yazının ardından da beş-on sene süresince böylesine tanıtım unsurları ihtiva eden başka bir yazı yazmam. Ve eğer “edebiyat ortalığının liyakatsizleri” olarak tanımladığım “kifayetsiz muhterisler”, Kırmızı Yayınevi tarafından Ekim 2010 tarihinde ilk sayısı yayımlanan (Yeni) adlı sıkı ve sağlam dergiye -diğer iyi şeylere yaptıkları gibi- sessizlik suikasti ya da sinsiyet uygulamaya çalışmasalardı şu an okumakta olduğunuz bu yazıyı da kaleme almak zorunda kalmazdım. Aynı zamanda bu yazı, son yıllarda edebiyat ve yayıncılık uzamında boy göstermeye çalışan tüm fetbazlara ve fason dergilere “karşı” oluşmuştur. Yani amacım sadece (Yeni) adlı derginin sıkılığını ortaya koymak değil.
Her şeyden önce (Yeni)’nin “Yenilik” kavramının arkaplanını bilerek yola çıkmış olması beni sevindiriyor; çünkü arkaplanda yer alması gereken “farkındalık” olgusu çoğu derginin ilk sayısında es geçilmiştir. Örneğin, zamanında, Öteki-Siz adlı dergi 1980’den 2003’e kadar yayımlanan edebiyat dergilerinin açılış yazılarını inceleyen özel bir sayı yayımlamıştı. Bu özel sayıda derlenen açılış yazılarını incelediğimizde 1980 sonrası yayımlanan hemen hemen tüm edebiyat, düşün ve sanat dergilerinin tarihsel bir “farkındalık” eş(l)iğinde yola çıkmadığını, çıkamadığını görürsünüz. (Yeni)’nin editörü İsmail Ertürk ise derginin açılış yazısında içinde bulundukları tarihsel ve çevrimsel özelliklerin ayrıntılarını vererek, (Yeni) adlı derginin uzgörüsünü oluşturacak öğeleri, eş(l)ik ettiği farkındalığı uzun bir yazıyla bize iletiyor:
“Avrupa değerlerinin evrenselliğini yitirdiği görüşünün yaygınlık kazandığı bir yüzyıla girdik.(…) Öte yandan, ne Çin, ne İslam ne de bir başka kültür dünyasının, yakın zamanda, Batı’ya seçenek olamayacağı da açık. Batı, bir değerler bunalımında olmasına karşın, iletişim teknolojisinde devrimsel denecek yeniliklerle küresel sanal toplumlar yaratıyor; bilginin internet ortamında, yazıyla ve imgeyle saklanması, dolaşıma sokulması alanlarında yeni bir kültür süreci başlattı.(…) Türkiye’deki değer ve kültür çalkantılarını, korkutan kurumsal sallantıları; Batı değerlerinin zayıflamış olmasını; sınırların, dostluk ve düşmanlıkları yeniden çizmesini güvenilir uygarlık zemininin kayganlaştığı bir döneme rastlıyor olmasından bağımsız düşünemeyiz.”
Dergicilik tarihimizde benzer bir farkındalık bilinciyle –ne yaptığını, ne yayımladığını, ne söylediğini, neyi savunduğunu, nerde olduğunu, nerde yaşadığını, nereye varacağını bilmek sorunsallarıyla- yazarlarını buluşturmayı, birleştirmeyi başaran başka dergiler de olmuştur: Yeni Ufuklar (1952), Yenilik (1953), Yeni Dergi (1964) böylesi dergilerdir. Bu dergiler dönemlerinin bağlamsızlığına, tözsüzlüğüne, keşmekeşliğine, nefret suçlarına, dezenformasyona ve tüm bunlardan beslenen liyakatsizlik ile cehalete karşı bir “sağlam duruş” olarak yayımlanmışlardır. Bu kapsamda düşünüldüğünde dönemlerinin en sıkı dergileridir. Ayrıca, söz konusu dergilerden yetişen isimler bir kuşak sonra edebiyat ve düşün dünyasının mihenk taşları olmuşlardır. Şimdi bugün, (Yeni) adlı dergi de böyledir, böyle bir çizgiden yola çıkmıştır. Hiç çekinmeden söylüyorum, hatta tekrarlıyorum; (Yeni), içinde bulunduğumuz dönemin mihenk taşı olmaya aday tek dergidir.
(Yeni)’nin yayın kurulunda Oruç Aruoba (ki ustamdır), Ali Cengizkan, Oğuz Demiralp, Orhan Tekelioğlu, Gündüz Vassaf gibi isimleri görüyoruz. Bu insanlar edebiyat ve düşün dünyasında “seçkinci” olarak tanınırlar. Daha doğrusu başkaları tarafından hileli bir şekilde “seçkinci” olarak mimlenmişlerdir. Aslında “seçkinci” değillerdir; bu isimleri en uygun ve gerçek tabirle “yetkinci” ya da “yetkinliğe önem verenler” olarak düşünmeliyiz. Yetkinlik, onlar için “töze temas edebilmek”ten geçer. Nihayetinde (Yeni)’nin yayın kurulunun “retorik arsızlığı”nı sevmeyen ve “külyutmaz” diyebileceğimiz insanlardan oluştuğunu ifade etmeye çalışıyorum.
(Yeni)’nin ilk sayısı “Kriz” üstbaşlıklı bir dosyayla yayımlanmış. Dosya kapsamında sıkı sosyolog Immanuel Wallerstein ile “Ekonomik Buhranın Anlamı Üzerine” gerçekleştirilmiş bir söyleşi hemen dikkati çekiyor. Söyleşiyi gerçekleştiren Banu Güven, Wallerstein’a sormuş: “Yeni bir dünya jeopolitik düzeninden bahsediyorsunuz. Bu düzen çoktan kuruldu mu yoksa?” Wallerstein da cevaplamış: “Evet, hem de düzensiz bir şekilde. Artık, egemen güce sahip değiliz, bu nedenle de dünya üzerinde 8-10 bölge güç merkezi haline geldi. Bunların hepsi de birbiriyle olası ittifaklar kurmaya çalışan güçler. Güvenilir değiller. Bir gün biriyle ertesi gün bir başkasıyla birlik olabilirler. Er ya da geç bir düzene oturacaktır. O zaman resmi daha net görürüz. Çokuluslu bir durum söz konusu.” Wallerstein söyleşisinin ardından “Krizden bir yaşama kültürü çıkar mı?” sorgusu üzerine Oruç Aruoba, Soli Özel, Ekrem Işın, Betül Çotuksöken, Enis Batur ve İsmail Ertürk’ün katıldığı bir konuşma/tartışma yer alıyor. Tartışma/konuşma Nermi Uygur’un “Bunalımdan Yaşama Kültürü” adlı kitabı ekseninde başlıyor ve kriz kavramının dehlizlerinde dolaşıyor. Tartışmanın bir yerinde Oruç Aruoba şöyle diyor:
“Olgusal olarak nasıl başladı bu kriz? Mortgage meselesiyle başladı, değil mi? Şimdi öznellik-nesnellik açısından Mortgage’ın temelindeki ekonomi, değer gibi anlayışlarına bakmak lazım. (…) Şu anda üretmekte olduğun değerin üstünde bir değere sahip olabilirsin, ben sana onu vereceğim diyorsun. Mesela adamın ne bileyim aylık geliri 1000 dolar, sen ona diyorsun ki, o 1000 dolarınla sana 70000 dolarlık bir ev vereceğim. Dolayısıyla, ona hangi nesnel yaklaşımı veriyorsun? O da diyor ki, bak 1000 dolara 70.000 dolarlık bir ev alabiliyorum. İcabında da ilerde satarım diyor -100.000 dolara! İyi iş diyor. Üretmediğin, o anda sahip olmadığın bir değerin üstünde bir değere sahip olabiliyorsun. Anlayış bu mu en temelde?! Çuvallayan, çöken anlayış bu.”
Derginin ikinci sayısının dosya konusu ise “Kültür Endüstrileri” olarak belirlenmiş. Delicesine bir merakla bekliyorum bu dosyayı…
(Yeni)’nin ilk sayısında başka birçok şeyin yanısıra Dağlarca’nın daha önce yayımlanmamış iki şiiri, Özer Sayın tarafından İlhan Berk’le gerçekleştirilmiş “Evler tüm dünyayı içine alabilen hapishanelerdir” başlıklı bir söyleşi de bulunuyor. Bunlarla birlikte, sıkı bestekâr İlhan Usmanbaş’ın 1962 tarihli çok ilginç bir yazısı (yeni)den yayımlanmış dergide… İlginçtir Usmanbaş, 1962’de, Opus adlı müzik dergisindeki yazısını şöyle bitirmiş: “Demek, daha uzun süre, ortak değer yargıları ortamını yaratmaya çabalayacağız.”
Sonuçta (Yeni)’yi takip etmek için benim elimde birçok “gerçek neden” var. Ama en sevdiğim gerekçem şu: (Yeni) adlı derginin, “Yedi Sekiz Hasan Paşa”ya benzer bir şekilde edebiyat ve düşün tarihine adını geçirmeye çalışanları önemsizleştireceğini düşünüyorum. Hatta şu son 4-5 senede köşe kapan, cukkalayan bazı “Yedi Sekiz Hasan Paşa”ların köşelerini de yıkacaktır.
Zafer Yalçınpınar
Karga Mecmua, Aralık 2010
21
2010
Kendini anlatan: “Pamukova”
“Pamukova Tarlası”
by Zy
Bkz: https://zaferyalcinpinar.com/kendinianlatan/kendinianlatan.html
Ayrıca bkz: https://zaferyalcinpinar.com/s23.html
06
2010
Nesillerin Geleceği (Zafer Yalçınpınar)
Karga Mecmua‘nın “Nesil” konulu 43. sayısında yayımlanan “Nesillerin Geleceği” adlı yazıya https://zaferyalcinpinar.com/k21.html adresinden ulaşabilirsiniz.
26
2010
Patricia Barber ve “Çalgıdönüm”
(…)
M.Davut Yücel: Müziğe ve özelde caza olan ilgini biliyorum. Şiirlerini kurarken de o alana ait bir takım şeylerden faydalandığını yazmıştın bir keresinde. Bu anlamda, evet, şiirine ilişkin bir takım denemelerde/açılımlarda bulunmaktan kaçınmıyorsun (görsel şiiri şu an için konu dışı tutuyorum). Deneysel olanın sende, şiir düşüncende yeri nedir?
Zafer Yalçınpınar : Mesele sanıldığı kadar karışık değil aslında; deneysellik olarak görülen şey, caza olan ilgimi, müzisyenlik geçmişimi ve bu izlekten öğrendiğim tuşeleri ya da “coşku dönemeçleri”ni şiirlerime yansıtmaya çalışmamdan başka bir şey değil. Aslında yaşamsal, geçmişimle ilgili bir şey bu… Ben caz davulcularını ve onların tuşesini çok takip ettim. Davul cümlelerinin veya senkopların nerede, nasıl tınıdığını iyi bilirim. Bir ritm, bir şarkının “köprü” bölümündeki köşeler, bir hi-hat’teki sektirmeler, bir şarkının “verse” bölümündeki tekrarlar ve yükselişteki koro duygusu, bir atak ya da bir senkoptan sonraki “sus”… Bunlar benim için çok önemli şeylerdir. Bir de çalgıların tınısı önemlidir. Kontrbas ile trompet en sevdiğim çalgılardır. Ayrıca, üflemeli çalgıları çok içten ve şiirsel bulurum. Zurna da buna dâhildir. “Çalgıdönüm” bu tip müzikal benzetmelerin ve çalgıların mevsimlerle eşleşmesinden başka bir şey değildir. Bunu akıl etmek de, ne bileyim, geçmişimden gelenlerin pekiştirmesi, bir çeşit sezgisel yetidir… Örneğin Patricia Barber’ın “The Moon” adlı şarkısının girişindeki kontrbas ezgisi kafamın içinde “bakar yüzün/oyuk oyuk” dizeleriyle birlikte tınıyor. O dinlediğim ezgiyi kafamın içindeki dizeyle birlikte baş başa buluyorum birden… Bu nasıl oluyor, ben de gerçekten bilmiyorum. Şunu da eklemek isterim; en son “Ece Ayhan İçin Bir Davul Cümlesi” adında bir şiir tamamladım. Bu şiiri okuyan bir davulcu bunun hiç de deneysel bir şiir olmadığını anlar. Ama siz bunu deneysel olarak algılıyorsunuz… Ece Ayhan şu sözü boşuna dememiştir: “Tarihe bakarsanız anlarsınız!” Ben de rahatlıkla “Müziğe bakarsanız anlarsınız!” diyorum. (2007, Monokl Dergisi)
***
Vedat Kamer: “Çalgıdönüm” adlı e-kitabın mevsimlerin ve müziğin şiirlerinden oluşuyor. Şiir ve caz arasında nasıl bir bağ kuruyorsun?
Zafer Yalçınpınar: “Çalgıdönüm” fikrinin oluşmasında iki etken vardı. İlki müzisyenlikle ilgili uzak geçmişim ve bu geçmişin bana verdiği bilgi, diğeri de Patricia Barber adlı “cool caz” sanatçısına olan ilgimdir. Patricia Barber’ın “Verse” adlı albümündeki “The Moon” şarkısını, oradaki caz yürüyüşünü ve notalar arasındaki gezintiyi içselleştirmek, çoğaltmak istedim. Şarkının sessizlik(sus) anlarını, oradaki boşlukları betimlemek istedim. Şarkının sözleri ve Barber’ın Ay’a olan takıntısı beni çok etkilemiştir. Bu durum baştan sona şiirsel geldi bana. Şarkının açılış bölümündeki Kontrbas melodisi aylarca kafamın içinde tınıdı ve sonunda “Bakar yüzün/ oyuk oyuk” dizesi oluştu kafamın içinde. Bu dizeyi Ay’ı tanımlamak için söylemiştim. Sonra farklı mevsimlerde aynı şarkının üzerimde farklı etkiler bıraktığını hissedip mevsim dönümleriyle şarkıyı birleştirmek istedim. Böylece, “senkop”, “sus” ve “koro” gibi müzikal terimleri ya da çeşitlemeleri de kullanarak “çalgıdönüm” dörtlemesini oluşturdum. Çalgıdönüm; çeşitli çalgıların tınıları ile şiirsel sesi (veya dize ritmini) benzeştirerek “mevsim dönümleri”nin ve mevsimlere ilişkin imgelerin anlatımıdır. Ayrıca, “The Moon” adlı şarkının üzerimde bıraktığı etkilerin de bir özetidir.
Şiir ile caz arasındaki ilişkiye girmeyelim… Çünkü, ne poetik ne de müzikal bilgim, bunu tutarsız bir biçimde açıklayabilecek kadar güçlü değil. Ancak şu hikayeyi aktarabilirim; Armstrong’a biri “Caz nedir?” diye sormuş. Armstrong da adamı “Şu zamana kadar Caz’ın ne olduğunu anlayamadıysan, bundan sonra da hiç kurcalama!” diye cevaplamış. Cazı ve onun coşkusunu anlatmak güç bir şey; tıpkı şiiri anlatmaya çalışırken olduğu gibi… (2006)

Evvel Fanzin kapsamında yer alan Patricia Barber ilgilerine https://zaferyalcinpinar.com/blog/?s=patricia+barber adresinden ulaşabilirsiniz.
26
2010
“Patricia Barber Dengesi” ve “Piyano ile Kış Gecesi Şarkısı”

Şiir Dengesi III – 2006
By Zy
*
Ayrıca bkz: Piyano İle Kış Gecesi Şarkısı
Dinleyiniz: The Moon (P. Barber)
*
Evvel Fanzin kapsamında yer alan Patricia Barber ilgilerine https://zaferyalcinpinar.com/blog/?s=patricia+barber adresinden ulaşabilirsiniz.
20
2010
Şiir: Pekiştirmeler (Zafer Yalçınpınar)
(…)
sonra
ağırlaşıyor ağırlığıyla ağır
__________________gündüz
motorları ve direksiyonlarıyla
kendilerini işe sürüyorlar
hizmet ile emek karıştırılıyor
____________________birbirine
bir hiç için
binlerce olta uzanıyor denizin dibine
(…)
Zafer Yalçınpınar
20 Ekim 2010
Hamiş: Şiirin tam metnine https://zaferyalcinpinar.com/s86.html adresinden ulaşabilirsiniz.
25
2010
Yeni Sinsiyet Tipolojisi’nin “Biz” Söylemi ve Retorik Arsızlığı (22 Eylül 2010)

Yeni Sinsiyet olarak kavramlaşan tavrın projelendirdiği birliktelik görüngüsü, hayret verici bir biçimde “tipoloji” tanımıyla çelişmektedir. “Yeni Sinsiyet ve Bazı Enstrümanları” adlı yazımda bu durumdan kısaca bahsetmiştim. Şu an okumakta olduğunuz yazıda ise söz konusu “kök çelişki”nin ya da “kök yanılsama”nın salınımlarından, Yeni Sinsiyet’in sentetik yüzlerinden ve haysiyetsizlikle çoğalan, yaygınlaşan “biz” söyleminden bahsetmeye çalışacağım.
Yeni Sinsiyet’in çeşitli enstrümanlarını kullanarak “cehalet alanı”nda icra ettiği girişimler ve bu enstrümanların işlediği çürük değer yargılarıyla ateşlenen yandaş-paydaş etkileşimleri, söz konusu alanın bir ortama dönüşüm sürecini tamamlamıştır. “Cehalet ortamı” şeklinde ifade ettiğimiz bu oluşumun tamamlanmasının hemen ardından -kendi tanımıyla çelişen- yeni bir tipolojinin çerçevelenmesi de kaçınılmazdı.
Yeni Sinsiyet’in oluşturduğu -şimdilerde belirgin bir şekilde niceliksel geçerlik kazanmaya başlayan- tipolojiyi incelediğimizde söz konusu birliktelik biçiminin zihinsellik boyutunun olmadığını görürüz. Ortamdaki tüm etkileşimler cehalet ve türevi tözsüz söylemlerle yapay bir şekilde hızlandırılmıştır. Bu nedenle Yeni Sinsiyet’in uygulayıcılarının ağzına dolanan “biz” söyleminin niteliksel bir derinliğinin olmadığı aşikârdır. Yeni Sinsiyet tipolojisinin “biz” söylemi -her şeyden önce- liyakata dayalı değildir. “Kifayetsiz bir muhteris” olmak, Yeni Sinsiyet’in aradığı, cehalet ortamına katabileceği en elverişli ve yaygın karakter olumsuzluğudur, kullanım potansiyelidir. Kifayetsiz muhteris, yıllar öncesinden başlayan bir deneyim aktarımı ya da analitik çıkarım, süreç, emek, odaklanma, zanaat, haysiyet ya da uzgörü gibi değerleri umursamaz. Ancak tüm bu değerlere -üstelik de eşanlı olarak- sahipmiş gibi bir aşırı özgüven telkiniyle kendini sürekli besler. (Bkz: Dunning-Kruger Etkisi) Kifayetsiz muhteris tipolojisinin özgüveninin temel dayanakları cehalet ortamının niceliksel büyüklüğü ve özdeğerlendirme yeteneksizliğidir.
Cehalet ortamında -ortamın kuruluşu gereği- “liyakat” söylemlerine güven yoktur. Çünkü Yeni Sinsiyet’in uygulayıcıları için kullanım değeri olmayan bir şeydir liyakat; cehalet ortamında şüphe uyandıran, kişilerin kafasını karıştıran bir temayüz ya da ayrımcılık gibi tanıtılmış ve önemsizleştirilmiştir. Cehalet ortamının “biz” söylemlerinin hiçbirinde liyakat olgusuna yönelik atıflar bulamazsınız; Yeni Sinsiyet’in temel yaklaşımı bir konunun tözünü gizlemekle ya da geçiştirmekle ilgili olduğundan cehalet ortamındaki çeşitlemelerde, bir konunun tözüne ulaşmaya çalışan liyakat söylemleri geçersiz ve işlevsiz sayılmaktadır. Yeni Sinsiyet’in retoriği ve dolaşımı -tam da kifayetsiz muhterislerin arzu ettiği gibi- cehalet ortamında yer alanların birbirini ve birbirinin yetkelerini “değer” ya da “kazanım” olarak görmemesi yönünde bir imkân da verir. Bu imkân, cehalet ortamındaki özdeğerlendirme eksikliğini kümülatif olarak arttırmakta ve yanılgıları sürekli kılmaktadır. Yeni Sinsiyet’e göre liyakat, boşunadır ve bulandırıcıdır; cehalet ortamındaki ütüyü bozar.
Yeni Kapitalizm’in meritokrasi anlayışı da böyledir. Tıpkı “tipoloji” tanımındaki çelişkide olduğu gibi, modern meritokrasi kapsamında da tuhaf bir şekilde “liyakat” yoktur. Modern meritokrasinin ilgilendiği tek şey, farklı nedenlerle, farklı zamanlarda, farklı disiplinlerden farklı söylemleri yapay bağlamlar aracılığıyla birleştiren arsız bir retoriği oluşturabilme becerisidir. Bu retorik sarmaşığı, arkaplanında şu tümceyi imler; “Bizimle işbirliği yapın… İşbirliği yapın ki biz niceliksel olarak daha da güçlenelim. Bizi, beraberce büyütelim.” Yeni Sinsiyet’in fetbazlarının “biz” söylemindeki arkaplanı bir katman kadar daha tercüme edip boyayı kazımaya devam edersek; “Yeni garabet alanlarının oluşması ve ardından yeni cehalet alanlarının mevcut cehalet ortamına eklenlenmesi” ezberiyle karşılaşırız. Günümüzün meritokrasisi “işbirliği yapabilmek potansiyeli” ve “ikna edilebilirlik” üzerine kuruludur.
Tekrarlamamız gerekiyor: Yeni Sinsiyet’in “biz” dediği şey, ön-kabulleri açısından niteliksel değildir; öyle olsaydı, tarihte, tüm tarihimizde “cehalet” denen şeyi bir liyakat olarak kabul etmek zorunda kalırdık ki Yeni Sinsiyet’in fetbazlarının arzu ettiği, dayatmaya çalıştığı tipolojik çelişkilerden biri de budur. Yeni Sinsiyet’in “biz” dediği şey niceliksel bir söylemdir: Nemalanıcılarının zihninde, cehalet ortamını yüksek bir “biz” niceliğine ulaştırmayı amaçlar. Bu nedenledir ki yapısal incelemeler de, araştırmalar da, yüksek sesli mücadeleler de, kitaplar da, yazılar da, kuramlar da, tarihsel gerçekler de Yeni Sinsiyet’in cehalet ortamının “olmayan” niteliğini yıpratamaz.
Yeni Sinsiyet’in değişken söylem yapısı çelişkileri arttırarak sentetik bir ön-kabul çeşitliliğine, parçalanmasına yol açmaktadır. Bilgiler, rakamlar, olaylar, aktarımlar ya da alıntılar yapay bağlamlarla -ve bağlaçlarla- kullanıldığında sürekli olarak gerçek öncül önermelerinden, nedensellik ilkesinden, tarihsel arkaplanından, mantık silsilesinden kopmaktadır. Kuramların semantik ve kavramsal bütünlüğü de sürekli olarak parçalanmaktadır; sessiz yığınlara aktarılan ve dolaşıma sokulan bilgiler sürekli konum değiştiren birer lego parçasına, farklı bağlamlarda kullanılan birer enstrümana dönüşmüştür. Bu noktada gerçeklik de legolaştırılmıştır. Söz konusu deformasyon, bilginin ve tarihin göreceli olmayan taraflarını, nedensellik silsilesini, bir bilgiyi öncülleri ve ardıllarıyla birlikte doğru kavramanın, “anlam” denen şeye ulaşmanın önemini -yani bilgiyi bilgi yapan öğeleri- de yıpratır. Legolaşmış ve fragmanlanmış bilgiler farklı formlarda aynı “retorik arsızlığı”na hizmet eder. Yeni Sinsiyet’in fetbazlarının o önlenemez retorik arsızlığına…
Retorik arsızlığının bünyesinde pragmatik itkiler, muhteris tipolojisinin niceliksel yaygınlığı, kolaycılık, hilebazlık, özdeğerlendirme eksikliği, liyakatsizlik ve kifayetsizlik perçinlenmektedir. Yeni Sinsiyet’in “biz” söylemi; tözün gizlenmesi, bulanıklaştırılması ve gerçek öncüllerinden koparak legolaşmış söylemlerin yarattığı bir “çelişkiler trafiği” üzerine kurulmuştur. Bu trafik, Yeni Sinsiyet’in nemalanıcıları açısından çok önemlidir: Cehalet ortamında geçerli olan retorik arsızlığı ile çelişkilerin akışkanlaşması, kabul görmesi, yargıya dönüşmesi, fark edilmemesi, çelişkilere “sessiz” kalınması devasa bir toplumsal unutkanlığı bir etkileşim olarak tekrar tekrar pekiştirir. Unutkanlık, unutkanlık doğurur ve tözden uzaklaşma yolunda devam eder: Fetbazlığın işlerliği güç kazanmaktadır.
Sonuçta, Yeni Sinsiyet’in fetbazları tarafından “biz” diye ifade edilen şey, cehalet ortamının unutkanlıktan, tözsüzlükten, çelişkilerden oluşan, akışkanlaşan ve salınan görünmez bir tel örgüyle -retorik arsızlığıyla- çevrilmiş halidir. Tüm yazı boyunca işaret etmeye çalıştığım bu tel örgünün içinde yer almamak -tarihsel açıdan düşünüldüğünde- bir insanlık onuru meselesidir.
İnsanlığınıza sahip çıkın!
22 Eylül 2010
Zafer Yalçınpınar
Zy
İşbu yazının pdf biçemine https://zaferyalcinpinar.com/yenisinsiyetretorigi.pdf adresinden ulaşabilirsiniz.
18
2010
Tekrar Yayım: “Yeni Sinsiyet ve Bazı Enstrümanları” (Zafer Yalçınpınar)

İçinde bulunduğumuz döneme ve dönemin retoriklerine baktığımızda “Yeni Sinsiyet ve Bazı Enstrümanları” adlı yazının tekrar işaret edilmesi hiç de yersiz değil… Yazının tam metnine https://zaferyalcinpinar.com/i21.html adresinden ulaşabilirsiniz. (Yazının pdf biçemine de https://zaferyalcinpinar.com/yenisinsiyet.pdf adresinden ulaşılabilir.)
Zy
Ayrıca, “Yeni Sinsiyet” adıyla kavramlaşan şeyin işaret ettiği tipolojiye ilişkin başka yazıların bu platformda devam edeceğini coşkuyla haber verip, gelecekte yayımlanacak bazı yazıların başlıklarını da aşağıda sıralayayım:
–Yeni Sinsiyet Tipolojisi’nde “Biz” Söylemi ve Retorik Arsızlığı
–Yeni Sinsiyet’in Seçkinlik Arayışı
14
2010
Endüstri devrimi bitti: “Ardiye”
Ardiye’den…
By Zy
Ayrıca bkz: https://zaferyalcinpinar.com/kendinianlatan/kendinianlatan.html
29
2010
Ada Çarpıntısı
(….)
köpekler gece bekçiliğinden yorgun tek gözleriyle bana bakıyor
sigaradan ölmüş bir balıkçı denizin ortasından beliriyor
bir hayalet gibi kendinden sarhoş kahvede
akşamdan kalanlar genç çaycıya ters bakıyor: “nasıl çay bu!”
_______________________________çaycı da akşamdan kalma
sevgilisizlikten ve geleceksizlikten
meramet ustası büyük bir ağ yığınına bakıyor
_______________________________bütün bir iş gününe
bir fırıncı kendine süt dolduruyor
tekneler inip kalkıyor
derinde bir çapa
______________kalamasını harcıyor
tarıyor yavaş yavaş teknesi
_____________________iskeleye değiyor
(…)
Zafer Yalçınpınar
Şiirin tam metnine https://zaferyalcinpinar.com/s85.html adresinden ulaşabilirsiniz.
27
2010
“İLHANBERKİĞNE”… daima…
28 Ağustos 2008’de vefat eden sıkı şair ve uçbeyi İlhan Berk’i saygıyla anıyoruz…
Evvel Fanzin kapsamında yayımlanan tüm İlhan Berk ilgilerine, alıntılara ve buluntulara https://zaferyalcinpinar.com/blog/?tag=ilhan-berk adresinden ulaşabilirsiniz.
*
İlhan Berk’in vefatının ardından 4 Eylül 2008’de kaleme aldığım “İlhanberkiğne” adlı yazının tam metnine -ki bu yazı Birgün Kitap Eki’nde de yayımlanmıştı- https://zaferyalcinpinar.com/ilhanberkigne.pdf adresinden ulaşabilirsiniz. (Zy)
İlhan Berk’ten Zy’ye…
*
İlhan Berk ve Zy (2006)
26
2010
Özge dir.
1. bu yalnızlığı kendisinin yaratmadığını bilirdi.
2. diliyle keskin görüp uçarak öğrenmişti.
3. ikincil yanı vardı, her şeyle buluşmuştu.
4. kendi güneşini kapatan kızgın bir buluttu.
5. gölgesiz bir ipte elli cambaz oynattı.
6. koşarken ayaklarının altına sabun bağlardı.
7. toprağa gider her gece şiir tohumları atardı.
Zafer Yalçınpınar
19 Eylül 2004 Pazar
Özge Dirik’in ölümünden üç hafta sonra.
15
2010
İS (Zafer Yalçınpınar)
(…)
herkes gölgeden yürüyor
bir is gibi süzülüyor solukları
(…)
müzikli suratlar geçiyor aklımdan
kaçan notalarla yazılamayan şarkılar gibi
bir kalbin yer değiştirmesiyle
dünyanın isi vuruyor gözlerime
Zafer Yalçınpınar
Hamiş: Şiirin tamamına https://zaferyalcinpinar.com/s84.html adresinden ulaşabilirsiniz.
19
2010
Teknemizin adı “Livar”…

Teknemizin adı Livar
adada kırlangıca çıkar…

Bkz; https://zaferyalcinpinar.com/blog/?tag=livar

Foto: Sy
10
2010
Tarihin Derinliklerindeki İskorpit: Ece Ayhan

Blind Cat Black (Bakışsız Bir Kedi Kara) Türkiye Gösterimi öncesi Futuristika! taifesinden Barış Yarsel’le bir ilginç söyleşi gerçekleştirdik. Söyleşinin tam metnine https://www.futuristika.org/roportaj/tarihin-derinliklerindeki-iskorpit-ece-ayhan/ adresinden ulaşabilirsiniz. (Zy)
01
2010
‘Zaman’sız Bir ‘Meydan’sız (Aylin Güven)
Eksik olmasın, Aylin Güven, ta Londra’lardan -o uzaklığa rağmen- şiirlerimi içselleştirmiş ve Meydansız adlı kitabım üzerine bir yazı kaleme almış. Yazıyı aşağıda paylaşıyorum ve kendisine yerden göğe kadar teşekkür ediyorum. (Zy)
‘ZAMAN’SIZ BİR ‘MEYDAN’SIZ
‘bir topal ki doğuştan düzgün
ve öylesine hesapsız:
‘Ey meydansız!’’
Günlerce Londra meydanlarında bir meydansız gibi dolaştım.
Sevgili Zafer Yalçınpınar’ın ‘Meydansız’ adlı kitabını kavrayabilmek için; bir içinden dışına, bir de dışından içine doğru okumam gerekti ki, ‘ben aşağıdan yukarıya yazarım’ diyerek, kendisi bizi baştan uyarmıştır. Görmek istemeyene, muğlâk gelebilir kitabın şiirleri ancak görmek isteyene çok net ve keskindir. İçindeki kızgınlığı hayret uyandıracak kadar sakin dizginlemesiyle, meydanları yıkmadan aşar ‘meydansız’ şiir ve kaçmak isteseniz de çağırır sizi, der:
‘hizasına gel aklın’
Meydansız şiirleri ile şair; zamanın, zamansızlığın, yoklukların, boşlukların ve zamanımızın boşluklarının, hesapsız felsefesini yaparken; içimizi havalandırmakla kalmaz, aynı zamanda boşluklarımıza bakmamızı, görmemizi, duymamızı ve hissetmemizi sağlar.
‘kuyulara benzer yokluk’ der ve sonra başka bir yerde yokluğa karşı varlığı koyar ortaya:
‘ yalnız değilim ama
tek başımayım
el örgüsü bir sabah aradım
ve bulamadım’
Kitabın benim için en etkileyici özelliği boşluk-zaman sarmalındaki korkusuzca gezintisidir: ‘uzun zamanın sonunda, bir boşluk gibi asılı kaldık ortada’ dese de sanki hep buna karşı çıkmak için direnir:
‘ölesiye zamana böylesine karşıyım!
hafife alırım’
‘ölesiye gösterir zaman ve zamana böylesine
karşıyım’
Zamanın bizi içine aldığı kıskaçta, kavramın üzerimizdeki etkisini, ‘zaman gülüyor elleri belinde’ ve ‘yahu bu zaman gerçekten bizden akıllı’ diyerek şiddetle vurgularken, etkiye tepki ile cevap vermekten inatla kaçınmaz:
‘ulan şu geceye bir nokta koymalı
ve gündüzün dışında bir çözüm olmalı’
Yeri gelir, ‘tokadım kartvizittir’ diyerek iddiasını dile getirir, yeri gelir kendisini ve okuyucuyu kışkırtır:
‘korkuturuz
bizzzzz bir şairi şiir yazsın için ölümle
korkuturuz.’
An gelir çaresizce kabul eder:
‘yer gök yer gök
kırmızı dolu kırmızı
boşluk dolu boşluk
zaman dolu zaman’
An gelir kendine özgü diliyle reddeder:
‘tam tersine doğru kazmalama bir düz tavır
senin sabahından akşamına karışır
gecenin körünü ucundan yakar
havanı canını alır
sonra da söndürür ve satarım’
Ve son olarak şair;
‘ki ben o ki ben dağa çıkmaya çalıştım tekneyle
o zamanlar ‘zaman’ vardı’
diyerek belki de hem kendisini hem de bizleri yeni bir zamana çağırır, ancak ve ancak yazarak;
‘bu boşluğu kapat’
Aylin Güven
29.06.2010, Londra
Hamiş: İşbu yazının pdf dosyası biçemine https://zaferyalcinpinar.com/zamansizmeydansiz.pdf adresinden ulaşabilirsiniz.
29
2010
Füg Defteri’nden…
(…)
12.
İki sayı arasındaki sonsuz sayıyı düşünebiliyor musunuz? Teori, iki sayı arasında sonsuz sayı olduğunu söyler. İki sayı arasındaki büyük boşluğu görebiliyor musunuz?
(…)
16.
Okun yaydan çıkışını düşünelim. Ok yaydan çıktığında, ok da yay da önemsizdir. Okun boşlukta bıraktığı iz, giderken bütünlüğünü birazcık da olsa bozmaya çalıştığı şey, daha doğrusu boşluğun bir anlığına yanıp sönmesi, önemlidir.
(…)
26.
Boşluk, sonsuza kadar garantilidir.
(…)
38.
39.
38. maddenin boşluğunda Artaud’un payı büyüktür.
40.
38. maddenin boşluğunda Rimbaud’un kesilen bacağının büyük payı vardır.
(…)
43.
Gişe rekoru kırması gerekirdi bu boşluğun…
(…)
47.
Boşluk nasırsızdır.
(…)
59.
Bir sarmaşıktan şu sözü duydum: “Çiçeklerim beni yordu!”
(…)
63.
Adalar yeryüzünün fügleridir kalbleridir yeryüzünün adalar.
Zafer Yalçınpınar
Hamiş: Füg Defteri 63 maddeden oluşmaktadır.
Ayrıca bkz: https://zaferyalcinpinar.com/blog/?p=509































































