“Sırıtkan”
By Zy
Ayrıca bkz: https://zaferyalcinpinar.com/kendinianlatan/kendinianlatan.html
Ardiye’den…
By Zy
Ayrıca bkz: https://zaferyalcinpinar.com/kendinianlatan/kendinianlatan.html
(….)
köpekler gece bekçiliğinden yorgun tek gözleriyle bana bakıyor
sigaradan ölmüş bir balıkçı denizin ortasından beliriyor
bir hayalet gibi kendinden sarhoş kahvede
akşamdan kalanlar genç çaycıya ters bakıyor: “nasıl çay bu!”
_______________________________çaycı da akşamdan kalma
sevgilisizlikten ve geleceksizlikten
meramet ustası büyük bir ağ yığınına bakıyor
_______________________________bütün bir iş gününe
bir fırıncı kendine süt dolduruyor
tekneler inip kalkıyor
derinde bir çapa
______________kalamasını harcıyor
tarıyor yavaş yavaş teknesi
_____________________iskeleye değiyor
(…)
Zafer Yalçınpınar
Şiirin tam metnine https://zaferyalcinpinar.com/s85.html adresinden ulaşabilirsiniz.
28 Ağustos 2008’de vefat eden sıkı şair ve uçbeyi İlhan Berk’i saygıyla anıyoruz…
Evvel Fanzin kapsamında yayımlanan tüm İlhan Berk ilgilerine, alıntılara ve buluntulara https://zaferyalcinpinar.com/blog/?tag=ilhan-berk adresinden ulaşabilirsiniz.
*
İlhan Berk’in vefatının ardından 4 Eylül 2008’de kaleme aldığım “İlhanberkiğne” adlı yazının tam metnine -ki bu yazı Birgün Kitap Eki’nde de yayımlanmıştı- https://zaferyalcinpinar.com/ilhanberkigne.pdf adresinden ulaşabilirsiniz. (Zy)
İlhan Berk’ten Zy’ye…
*
İlhan Berk ve Zy (2006)
1. bu yalnızlığı kendisinin yaratmadığını bilirdi.
2. diliyle keskin görüp uçarak öğrenmişti.
3. ikincil yanı vardı, her şeyle buluşmuştu.
4. kendi güneşini kapatan kızgın bir buluttu.
5. gölgesiz bir ipte elli cambaz oynattı.
6. koşarken ayaklarının altına sabun bağlardı.
7. toprağa gider her gece şiir tohumları atardı.
Zafer Yalçınpınar
19 Eylül 2004 Pazar
Özge Dirik’in ölümünden üç hafta sonra.
(…)
herkes gölgeden yürüyor
bir is gibi süzülüyor solukları
(…)
müzikli suratlar geçiyor aklımdan
kaçan notalarla yazılamayan şarkılar gibi
bir kalbin yer değiştirmesiyle
dünyanın isi vuruyor gözlerime
Zafer Yalçınpınar
Hamiş: Şiirin tamamına https://zaferyalcinpinar.com/s84.html adresinden ulaşabilirsiniz.

Teknemizin adı Livar
adada kırlangıca çıkar…

Bkz; https://zaferyalcinpinar.com/blog/?tag=livar

Foto: Sy

Blind Cat Black (Bakışsız Bir Kedi Kara) Türkiye Gösterimi öncesi Futuristika! taifesinden Barış Yarsel’le bir ilginç söyleşi gerçekleştirdik. Söyleşinin tam metnine https://www.futuristika.org/roportaj/tarihin-derinliklerindeki-iskorpit-ece-ayhan/ adresinden ulaşabilirsiniz. (Zy)
Eksik olmasın, Aylin Güven, ta Londra’lardan -o uzaklığa rağmen- şiirlerimi içselleştirmiş ve Meydansız adlı kitabım üzerine bir yazı kaleme almış. Yazıyı aşağıda paylaşıyorum ve kendisine yerden göğe kadar teşekkür ediyorum. (Zy)
‘ZAMAN’SIZ BİR ‘MEYDAN’SIZ
‘bir topal ki doğuştan düzgün
ve öylesine hesapsız:
‘Ey meydansız!’’
Günlerce Londra meydanlarında bir meydansız gibi dolaştım.
Sevgili Zafer Yalçınpınar’ın ‘Meydansız’ adlı kitabını kavrayabilmek için; bir içinden dışına, bir de dışından içine doğru okumam gerekti ki, ‘ben aşağıdan yukarıya yazarım’ diyerek, kendisi bizi baştan uyarmıştır. Görmek istemeyene, muğlâk gelebilir kitabın şiirleri ancak görmek isteyene çok net ve keskindir. İçindeki kızgınlığı hayret uyandıracak kadar sakin dizginlemesiyle, meydanları yıkmadan aşar ‘meydansız’ şiir ve kaçmak isteseniz de çağırır sizi, der:
‘hizasına gel aklın’
Meydansız şiirleri ile şair; zamanın, zamansızlığın, yoklukların, boşlukların ve zamanımızın boşluklarının, hesapsız felsefesini yaparken; içimizi havalandırmakla kalmaz, aynı zamanda boşluklarımıza bakmamızı, görmemizi, duymamızı ve hissetmemizi sağlar.
‘kuyulara benzer yokluk’ der ve sonra başka bir yerde yokluğa karşı varlığı koyar ortaya:
‘ yalnız değilim ama
tek başımayım
el örgüsü bir sabah aradım
ve bulamadım’
Kitabın benim için en etkileyici özelliği boşluk-zaman sarmalındaki korkusuzca gezintisidir: ‘uzun zamanın sonunda, bir boşluk gibi asılı kaldık ortada’ dese de sanki hep buna karşı çıkmak için direnir:
‘ölesiye zamana böylesine karşıyım!
hafife alırım’
‘ölesiye gösterir zaman ve zamana böylesine
karşıyım’
Zamanın bizi içine aldığı kıskaçta, kavramın üzerimizdeki etkisini, ‘zaman gülüyor elleri belinde’ ve ‘yahu bu zaman gerçekten bizden akıllı’ diyerek şiddetle vurgularken, etkiye tepki ile cevap vermekten inatla kaçınmaz:
‘ulan şu geceye bir nokta koymalı
ve gündüzün dışında bir çözüm olmalı’
Yeri gelir, ‘tokadım kartvizittir’ diyerek iddiasını dile getirir, yeri gelir kendisini ve okuyucuyu kışkırtır:
‘korkuturuz
bizzzzz bir şairi şiir yazsın için ölümle
korkuturuz.’
An gelir çaresizce kabul eder:
‘yer gök yer gök
kırmızı dolu kırmızı
boşluk dolu boşluk
zaman dolu zaman’
An gelir kendine özgü diliyle reddeder:
‘tam tersine doğru kazmalama bir düz tavır
senin sabahından akşamına karışır
gecenin körünü ucundan yakar
havanı canını alır
sonra da söndürür ve satarım’
Ve son olarak şair;
‘ki ben o ki ben dağa çıkmaya çalıştım tekneyle
o zamanlar ‘zaman’ vardı’
diyerek belki de hem kendisini hem de bizleri yeni bir zamana çağırır, ancak ve ancak yazarak;
‘bu boşluğu kapat’
Aylin Güven
29.06.2010, Londra
Hamiş: İşbu yazının pdf dosyası biçemine https://zaferyalcinpinar.com/zamansizmeydansiz.pdf adresinden ulaşabilirsiniz.
(…)
12.
İki sayı arasındaki sonsuz sayıyı düşünebiliyor musunuz? Teori, iki sayı arasında sonsuz sayı olduğunu söyler. İki sayı arasındaki büyük boşluğu görebiliyor musunuz?
(…)
16.
Okun yaydan çıkışını düşünelim. Ok yaydan çıktığında, ok da yay da önemsizdir. Okun boşlukta bıraktığı iz, giderken bütünlüğünü birazcık da olsa bozmaya çalıştığı şey, daha doğrusu boşluğun bir anlığına yanıp sönmesi, önemlidir.
(…)
26.
Boşluk, sonsuza kadar garantilidir.
(…)
38.
39.
38. maddenin boşluğunda Artaud’un payı büyüktür.
40.
38. maddenin boşluğunda Rimbaud’un kesilen bacağının büyük payı vardır.
(…)
43.
Gişe rekoru kırması gerekirdi bu boşluğun…
(…)
47.
Boşluk nasırsızdır.
(…)
59.
Bir sarmaşıktan şu sözü duydum: “Çiçeklerim beni yordu!”
(…)
63.
Adalar yeryüzünün fügleridir kalbleridir yeryüzünün adalar.
Zafer Yalçınpınar
Hamiş: Füg Defteri 63 maddeden oluşmaktadır.
Ayrıca bkz: https://zaferyalcinpinar.com/blog/?p=509
(…)
koyu.
beyaz.
yüklendik.
sözler içerde.
ağırlaştı ağızlarımız.
passız bir kilitle kilitli.
yüzlerde kesişen çizgiler.
bir çift yoğun göz ki birisi kör.
dünyayla dolu ve dünyayla kör.
evsiz duvarsız toprağın valiliği gibi.
dümdüzayak bir aklın makine yağı gibi.
yalanlarıyla kaygan bir kent kendisine birikti.
evlerini yapa çapa dike kiralaya kendisini bitirdi.
(…)
Zafer Yalçınpınar
17 Haziran 2010
Hamiş: Şiirin tamamına https://zaferyalcinpinar.com/s83.html adresinden ulaşabilirsiniz.
(…)
Latife Tekin’in “Unutma Bahçesi” adlı romanı geliyor aklıma… Romandan bir bölüm:
“(…) Bomboş unutabilsek, unutmadan yanayım ben… Ama unuttukça insanın anıları çoğalıyor.
“Unutarak hafiflediğimiz söylenemez o zaman, yani uçulmuyor öyle unutarak, kuşlar gibi” demiştim.
“Doğru, kuşlar gibi uçulmaz, balıklar gibi uçulur, anıların derinliklerinde” demişti. (…)”
Ustam Oruç Aruoba ise şöyle demişti: “Anlam sonradan gelir.”
Sonuçta, anlama ulaşmak için, anlam geldiğinde onun geldiğinin farkında olmak için “hafıza”ya ihtiyacımız var.
Zafer Yalçınpınar
Hamiş: Yazının tam metnine https://zaferyalcinpinar.com/k20.html adresinden ulaşabilirsiniz.
(…)
peki biz bu dünyanın neresindeyiz?
yineliyorum bu soruyu kendime
________________________ine
__________________________ine
madem yüzlerin kesişmediği bir yerdeyiz
bütün taraflar gerçek taraflarına geçsin
(…)
Zafer Yalçınpınar
Hamiş: Şiirin tamamına https://zaferyalcinpinar.com/s82.html adresinden ulaşabilirsiniz.
“sürgün yeri burası” diyor
iki sokağın arasında
____________bir lamba
(…)
“sünger gibi çeker içine seni burada zaman” diyor
suların altında
_________bir masa
(…)
Çağrıştıran: Zy
Tamamlayan: Aylin Güven
Ben bu tekel bayiinde insan sarrafı oldum ve her türlü berduşla karşılaştım. Dilencileri, sahtekârları, delileri iyi tanırım, hepsinin nasıl davrandığını bilirim. Ama bu adam bir başkaydı, sanki deli olarak doğmuş ama sonradan, bir şekilde, akıllanmıştı.
Esnafın sevmeyeceği tipten, dükkânı ve seni meşgul eden müşterilerdendi bu adam. Bütün şarapları ve içkileri tek tek inceleyip fiyatlarını öğrenir, yeni çıkan markaların, içkilerin ayrıntılarını sorardı. Rafların önünde sanki bir kitapçıda geziyormuş gibi davranır, içkilerin fiyatlarına ve özelliklerine bakar, bunları tek tek elindeki deftere notlar alırdı. Gariptir ki her malın üstünde yazan her şeyi ezberlemem gerektiğini düşünüyordu. Örneğin, eline bir paket soslu fıstık alırdı ve fıstığın sosundaki baharatların neler olduğunu bilip bilmediğimi yoklardı. Bir içki hakkında bir şeyler bilmediğimi söylediğimde “Niye? Sen bu dükkânın sahibi değil misin, bu içkileri, bu malları satmayacak mısın?” diye çıkışırdı. Ayrıca, hangi tip müşterinin hangi içkiyi tercih ettiğini de merak ederdi.
Tam olarak anlayamadığım bir şey bu; bir çingene kadar üçkâğıtçı, hesaplı ve cimri görünürdü. Ama aslında öyle değildi. Bir akşam alışveriş sonrasında hesap hatası yapıp para üstünü kendisine fazla verdiğimi hatırlıyorum, inanılamayacak kadar dürüst bir tavırla evinin kapısından geri dönüp “Fazla para üstü verdin.” diyerek çıkmıştı karşıma. Bazen evine şarap sipariş ederdi. Siparişi ona ulaştıran çocuğa şarap parası kadar bahşiş verdiğini de biliyorum. Çocuğun dediğine göre “Sakın şarap içme bu parayla!” diye onu sürekli uyarırmış.
Yere bakarak yürürdü hep. Sokakları ve kaldırım diplerini incelerdi, yürürken sık sık başkalarına çarptığı olurdu. Hatta bir gün dükkândan çıkıp köşeyi döndüğünde, dalgın dalgın yürüyen başka bir adamla çarpıştığını ve adama “Benden özür dilemelisin!” diye bağırdığını hatırlıyorum. Ona, neden sokakları incelediğini ve yere bakarak yürüdüğünü sorduğumda, “Tüm bu kaldırımlar ve sokaklar aslında büyük bir yüzün kırışıkları gibidir, ” dedi. “Ben insanları değil de bu yüzün çizgilerini, girinti ve çıkıntılarını, hatta gölgelerini incelemeyi severim.” diye cevaplamıştı beni. Anlamamıştım. Hâlâ da anlamıyorum.
Dedim ya, sevmeyeceğim türden bir adamdı, ama gene de çok ilginçti. O içeri girdiğinde üzerime garip bir tedirginlik yapışıyordu. Bir gün bana dönüp “Sen şairlerin kralısın ama şiir yazdığın için değil. Tekel bayii işlettiğin için…” demişti. Ben tam kahkahayı basacakken, o durup ciddileşti, sanki bu söylediği kendisi için büyük bir hata ya da utançmış gibi suratını astı. Acaba şairleri, sanatçıları ve içkicileri tanır mıydı, yazarçizer miydi, sorunları var mıydı? Bilmiyorum.
Dediğim gibi, bu adam bir başkaydı, sanki deli olarak doğmuş, sonradan, bir şekilde akıllanmıştı.
İşte sen şimdi onun peşindesin, eğer bir şeyler toparlarsan, gel bana da anlat…
Zafer Yalçınpınar
Adabeyi’nden…
Bkz: https://zaferyalcinpinar.com/baykusbakisi.html
(…)
“Yeni Sinsiyet” olarak adlandırdığım tutum ve tavırların, 2010 yılıyla birlikte belirginleştiğini, kavramlaştığını ve geniş kitlelere yayıldığını görüyorum. Şimdilerde, garabet ortamının yerini cehalet ortamına bırakmasının ardından, kendine saraylar kurmaya çalışan o “muhteris tipolojisi” kabul görmeye, geçerlik kazanmaya başladı. Hakikatten uzaklaşmış ve -evet- böylesine “kötüleşmiş” bir ortamda “edebiyat” dediğimiz şey, sahici özeliklerini, birleştiriciliğini, canlılığını, yaşamla olan organik bağlarını, evrenselliğini ve tüm şiirselliğini hızla kaybediyor. Yani, fetbazların imtiyaz, gaddarlık ve iktidar yandaşlığı doğrultusunda karakterize olduğu günleri yaşıyoruz artık… Tüm bunlara rağmen, 2010’un Ocak ayında yayımlamaya başladığım 491 adlı neşriyat, ortamdaki mevcut kötülüklerin bende yarattığı hicap duygusundan sıyrılışımın ve tüm bunları elimin tersiyle bir kenara itişimin, yani, verili cehalet ortamını, cehalet tipolojisini kabul etmeyişimin en önemli örneğidir. Diğer örnekler ise “Adabeyi” adlı uzun öykümü yazmaya devam etmem ve yeniden, özenle, sessizliğin dilbilgisini incelemeye koyulmamdır.
Öncesi için bakınız: https://zaferyalcinpinar.com/baykusbakisi.html
mor
yer
beyaz
gök
yüzünün
imzasıyız
hiçbir yere
gitmiyoruz
ve hiçbir şeyle
kandıramazsınız bizi
(…)
Şiirin tamamına https://zaferyalcinpinar.com/s81.html adresinden ulaşabilirsiniz. (Zy)

Haklılığın inadıyla -onca yükle- ayağa kalkmak ve ardından yüksek sesle “Kahrolsun yeni sinsiyet!” diye ölümüne bağırmak, böylesine “sahici” bir tümcenin gene aynı oranda sahici olan bir öfke duygusuyla ağızdan kaçışı, daha doğrusu ağızda duramayışı, bu çeşit kontrolsüz çıkışlar kolayca tırnak içine alınabilir, başkaları tarafından mimlenip dikkat çekebilir. Ancak, “Yeni Sinsiyet” dediğim ve çevrimsel olarak hayatın her alanında maruz kaldığımız, etimizde kanımızda hissettiğimiz kitlesel sömürü kurnazlığı ve bunun sonucunda oluşan, kendimizi çaresizce içerisinde bulduğumuz şu “cehalet ortamı”nı yapısal yöntemlerle incelemeye çalıştığımızda, işimizin kolay olmadığını fark ederiz. Zaten, yeni sinsiyetin uygulayıcıları ve nemalanıcıları da böylesi yöntemli bir çalışmayı yapacak sabırda, inatta ve cesarette insanlar bulunmadığını verili bir değer(!) olarak kabul edip yeni sinsiyeti ve enstrümanlarını uygulamaya dört bin -evet, en az dört bin- koldan sarılırlar, devam ederler. Çünkü yaşam yeni sinsiyetin gözünde kimsenin çözemeyeceği karmaşık bir oyundur, herkes her şeyden haberdar olamaz, bir şeylerden az çok, üç aşağı beş yukarı haberdar olanlar ise sonradan dolaşıma sürülecek dezenformasyon uygulamaları nedeniyle şüphe ve çelişki içinde bırakılmışlardır, her yerde bilgi kirliliği, bulanıklık, bağlamsızlık vardır ve zaten bizim coğrafyamızda da “kim kime dum duma” görüşü hakimdir. Dün, toplum denen “virtüel” şey, “A” diyerek, çoğunlukla kabul ettiği bir olguyu bugün, birden bire ve yine çoğunlukla “Z” diyerek reddedebilir. Çünkü toplumsal belleğimizin, ilişkilendirmelerimizin, nedensellik eşiğimizin ve çelişkisiz davranış sınırımızın zaman serisi ortalaması -bu konudaki sosyal araştırmalara göre- en fazla 25 gündür. (Toplasan bölsen çarpsan, işte bu kadardır.) Tüm bu toplumsal unutkanlık, “yeni sinsiyet”in önündeki alanın genişlemesine ve bu yazıdaki hikâyenin de uzamasına yol açmıştır.
Finali “melanet ortamı”na uzanabilecek kadar tehlikeli ve uzun olan hikâyemiz, öncelikle bir “garabet ortamı”nın oluşmasıyla ya da oluşmuş bir garabet ortamının “yeni sinsiyet” aktörleri tarafından tespit edilmesiyle başlar. Garabet ortamı, yeni sinsiyetin nemalanıcılarını “Boşver sen… biz dalgamıza, numaramıza, tezgâhımıza, cukkamıza bakalım!” diyen aymazlığın ve hilebazlığın geniş konfor alanına teslim eder, bırakır. Bu süreçte yeni sinsiyet aktörleri, endüstriyel girişim uygarlığının ve kapitalizmin daha zararsız gördüğü -hatta meşrulaştırdığı- “fırsatçılık” maskesini takınmışlardır. Ancak, yeni sinsiyetin yayılmacılık potansiyeli, kısa sürede bulunduğu konfor alanından taşar ve bir üst seviyede daha da kalabalıklaşan, kitlelerle buluşan ya da kitlelere bulaşan çok büyük bir kaplayıcı alana dönüşür. “Sessiz yığınlar”ın oluşturduğu bu kaplayıcı alanı “liyakatsizlik veya cehalet alanı” olarak adlandırabiliriz.
Zaman içerisinde “liyakatsizlik ve cehalet” alanının kapsamı, hem projelendirme hem de uygulama olarak genişler, böylece alandaki unsurlar arasında oluşan etkileşimler de eşanlı olarak artmıştır. Yeni sinsiyet aktörleri kendileri gibi kifayetsiz muhterisleri yanlarına katarak (hem yandaşlaştırarak, hem de paydaşlaştırarak) cehalet alanının dehlizlerini -o sessizliği- sabah akşam dolaşmaktadır. Etkileşimler bu alanın içindeki geçişkenliğin hızla ve basitçe artmasını ve alanda birer makine gibi işleyen sinsiyet enstrümanlarının çeşitlenmesini sağlamış, sonunda, alanın bir “ortam” haline dönüşmesine neden olmuştur. Cehalet alanının yerini cehalet ortamına bırakmasıyla birlikte sözkonusu ortamın içinde bulunan tüm unsurlar geçerli sayılabilecek derecede bir eşgüdümle davranmaya, birbirleriyle iletişmeye, paydaşlaşmaya, çeşitli konuları, gündemleri tartışmaya, bu tartışmalar sonucunda çürük çarık, tözsüz değer yargıları oluşturmaya başlarlar. Çürük çarık değerler üzerinden kararlar alınmaktadır. Bu türden etkinlikler ve sembolik kararlılıklar sayesinde de zamanla, o sessiz yığınlar, bazı benzerlikleri içselleştirirler. Artık, yeni sinsiyetin nemalanıcıları, açıkça, kendilerine “biz” demeye başlamıştır. Yani başlangıçta küçük bir kıvılcım olan “yöntemli kötülük”, şimdi, sessiz yığınların sessizliğini kullanarak çürük çarık ve tözsüz değer yargılarından oluşmuş ilkesiz bir “cehalet tipolojisi”ni oluşturmuş ve cehalet ortamının sınırsızlaşması yolunda çok önemli roller, kararlar üstlenmiştir. Sonuçta, garabet ortamından faydalanan “kötücül”ler önce sessiz yığınların cehalet alanını keşfetmişler, sonra da “cehalet ortamı”nı ve “cehalet tipolojisi”ni yaratabilmişlerdir.
Cehalet ortamında oluşan tipoloji çok önemlidir. Çünkü, hayret verici bir biçimde, “tipoloji” tanımıyla çelişen “karakter aşınması, ilkesizlik ve döneklik” gibi olumsuzluklar, kişilik bozuklukları ya da işte sistematik hatalar, birden bire, kalabalıkların eklemlendiği bir “görüngü” haline gelmiştir ve tipolojik olarak geçerlik kazanmıştır. Cehalet tipolojisinin oluşmasında kullanılan bazı yöntemler ve cehalet alanının ortama dönüşüm aşamasındaki çeşitlemeler, cehalet ve liyakatsizlik ortamının geribesleme mekanizmasında da son derece etkindir. Örneğin, cehalet alanı kendi dilsel benzeşimlerini yaratmıştır ve bu benzeşimlerin ürettiği bir “sinsiyet retoriği”ni, cehalet ortamında ve ortamın genişlemesinde yöntemli bir şekilde kullanmaktadır. Bu sinsiyet retoriği, yeni sinsiyetin nemalanıcıları tarafından dilsel bir üstünlük, hayatı kavramak veya gerçekleri işaret etmek yolunda kullanılan bir beceriymiş gibi sunulmaktadır. Sinsiyetin dilsel açıdan birincil aracı olan retorik, “sahici bir töz” sunmayarak insanların duygu ve düşüncelerini ele geçirmenin biçimsel hilesidir. Çoğunlukla, ezbere, ezber müfredatıyla birlikte ve mekanik şemalar yönergesinde kullanılır. Organik değildir.
Yeni sinsiyet ihtiva eden söylemlerde baskın bir “retorik arsızlığı”yla ve karakter aşınmasıyla karşılaşırsınız. Retorik arsızlığı, liyakatsizliğin ve cehalet tipolojisinin herhangi bir konuyu işlerken konunun ağırlık merkezine, mihenk taşına veya tözüne nüfuz etmeyerek ya da benzeri bir aydınlanmadan özellikle kaçınarak oluşturduğu “aşırı” biçimsel süslemelerdir. Konunun tözü, kök nedeni her zaman “retorik arsızlığı” tarafından çerçevelenir, kuşatılır ve yeni sinsiyetin bekası için “töz” her zaman örtülü kalmalıdır; konu, kendi tözünden, orjininden kaydırılmalı ve kök nedenler kitlelerden retorik süsleri aracılığıyla uzaklaştırılmalıdır. Yeni sinsiyet uygulayıcılarına göre, tözün tarih içerisinde izlediği nedensellik silsilesi ve bu nedenselliğe ilişkin temellendirmeler de gizlenmelidir. Yeni sinsiyetin retorik arsızlığı, yapay bağlamları ve yapay bağlaçları kullanarak tözü, sahici ve tarihsel nedensellik ilişkilerinden kaçırmaya çalışmaktadır. Kavramların yanlış bağlamlarla ve istatistiklerle kullanımı, yanlış sorunun doğru cevabının olmayışı, ezbere salınımlar ve tüm bu “yapaylık”lar tözün üstünü örtmektedir. Bu durum yanlış bir hayatın doğru yaşanamaması demektir. Retorik arsızlığının temel uğraşı, tözün bin kat eğreti sözle giydirilmesidir. Böylelikle hem tözün sahiciliği belirsizleştirilir hem de anlam kaymalarıyla sessiz yığınlar kandırılır: Töz, retorik arsızlığıyla birlikte hileli bir rastlantısallığa, görüngüye ve örtüye teslim edilir.
Yeni sinsiyetin arsızlığına ve aymazlığına yakışır derecede yaygın olarak kullanılan bir başka enstrüman da “Sessizlik Suikasti” ya da “Sessizlik Baskısı”dır. Marx’ın dile getirdiği bu kavramın işlevleri, sinsiyet zihniyetini eskisinden çok daha yüksek nemalara ulaştırmaktadır. Statüko karşıtı olduğunu iddia eden -aslında statüko karşıtlığını da bir enstrüman olarak kullanan- yeni sinsiyet, tüm sessizlik biçimlerini cehalet alanının genişlemesi yolunda kullanmaktadır. (Aynı yöntemin çeşitlemelerinden kapitalist satış tekniklerinde de sıkça söz edilir.)
Liyakat sahibi birinin yarattığı, üzerinde çabaladığı ve emek verdiği nihai çıkarımlar, analizler ya da yapıtlar, sessizlik yoluyla hasıraltı edilmekte, sahiciliğin ve tözün üzeri bir kez daha örtülmeye, örtbas edilmeye çalışılmaktadır. Bu yöntemle töz ile tözsüzlüğün kıyaslanması da engellenir. Herkes bilir ki bir şey hakkında susmak, bilgisizliği ve liyakatsizliği örtmenin en risksiz yoludur. Ayrıca, günümüzde, sessizlik suikastinin “sessiz yığınlar”la iletişmenin bir biçimi gibi kullanıldığında fayda sağladığını iddia eden aydınlar(!) bile yaratılmıştır. Fakat gerçekte, sessizlik suikasti denen şey yaygın bir pusuculuk biçimidir ve yeni sinsiyetin en etkili “adam harcama” silahlarından biridir.
Sessizlik suikastinin tersi ya da diğer ucu sayabileceğimiz “İnsan Yemleme” enstrümanı ise kapitalizmin ödüllendirme sistematiğiyle birlikte çalışır. Buradaki ölçüsüzlük ve örtüşmezlik, sessizlik suikastındaki yok sayma stratejisinin tersidir. Liyakat sahibi olmayan birinin ödüllendirilmesi -aslında statükoyla, ödülle yemlenmesi- yersiz bir biçimde yüceltilmeye çalışılması, cehalet alanının genişletilmesi ya da cehalet ortamındaki etkinlik ile cehalet türevlerinin yaygınlaştırılması söz konusudur. Bu yöntem de tözün örtbas edilmesine, kitlelerin düşüncelerinin tözsüz ve bağlamsız bırakılmasına neden olur. Kitleler cehalet kökenli bir “İkbal Avcılığı”na bürünecek ve tözün değil de yemlerin peşinde koşacaktır. Ayrıca aşırı ödüllendirme ya da insan yemleme yöntemi ödül verilen mevcut “liyakat alanı”nın geçerliğinin ve itibarının aşınmasına da yol açar. Bu da yeni sinsiyetin başka bir numarasıdır, arzusudur; liyakat alanının yerini cehalet alanına bırakması…
Sonuç olarak, yeni sinsiyet ve türev enstrümanları binbir koldan çeşitlenmektedir ve hikâyemiz “liyakatin, sahiciliğin ve tözün örtbas edilmesi” bağlamında uzayıp gider… Yeni sinsiyetin amaçladığı “melanet ortamı”na ulaşmaması için, “kötülüğe karşı haklılığın inadı”nı yüklenmek gerekiyor. Her seferinde “Kahrolsun yeni sinsiyet!” diye çıkışarak, varoluşumuzdaki sahiciliği ve tözü, gözümüz gibi korumamız gerekiyor. Çünkü tözümüzü ve onun sahiciliğini korumak, “insancıl” olmak demektir ve yeni sinsiyetin beslendiği tüm haysiyetsizliklere karşı çıkmanın da en doğal yolu budur.
Sahicilikle
Zafer Yalçınpınar (Zy)
2 Nisan 2010
1. Hamiş: İşbu yazının pdf dosyasına https://zaferyalcinpinar.com/yenisinsiyet.pdf adresinden ulaşılabilir.
2. Hamiş: İşbu yazının devamı niteliğindeki “Yeni Sinsiyet Tipolojisi’nin “Biz” Söylemi ve Retorik Arsızlığı” başlıklı yazıya ise https://zaferyalcinpinar.com/i22.html adresinden ulaşılabilir.

Caz yazılamaları, sayı(k)lamaları… By Zy…
Şiirde;
Bkz: https://zaferyalcinpinar.com/calgidonum.pdf
Özelde;
Bir Caz Şairi Patricia Barber:
https://zaferyalcinpinar.com/blog/?p=2521
Coşku Mühendislerinin Zamandışı Parantezleri:
https://zaferyalcinpinar.com/blog/?p=2523
Genelde;
Bkz: https://zaferyalcinpinar.com/i11.html
2009-2010
zafer yalçınpınar
görseliş’leri
*
yeniŞ, https://zaferyalcinpinar.com/yenis.pdf adresinden indirilebiliyor.
Powered by WordPress | Theme: Aeros 2.0 by TheBuckmaker.com