“Sezonu kupasız tamamlayan Fenerbahçe’de Ali Koç yönetimi tepki alırken, muhalefet Olağanüstü Genel Kurul’un toplanması için imza kampanyası başlatmıştı. Sarı-lacivertli kulüp, resmi sosyal medya hesabından yaptığı açıklamayla toplanan imza sayısını açıkladı. Fenerbahçe Spor Kulübü, olağanüstü seçimli genel kurulun 13-14 Eylül’de yapılacağını, çoğunluk sağlanamaması durumunda ise 20-21 Eylül’de gerçekleştirileceğini duyurdu.” (5 Temmuz 2025, Hürriyet Gazetesi)
Doç. Dr. Kaya Tokmakçıoğlu‘yla ‘Mütareke İstanbulu’ndan Manzaralar’ adlı yeni kitabı çerçevesinde tarihsel ve toplumsal edebiyat çalışmaları ile Nâzım Hikmet’e dair gerçekleştirdiği arşiv araştırmaları (özellikle de Ortak Hayal Sergisi) kapsamında sohbet ettik…
Kaya Tokmakçıoğlu’nun 2020 yılında “Köle Kul Amele – İstanbul’un Toplumsal Mücadeleler Tarihi” başlıklı ilk kitabı Yazılama Yayınevi’nden yayınlanmıştı. 5 Ocak’ta İstanbul Nâzım Hikmet Kültür Merkezi’nde dört yılın ardından Kaya Tokmakçıoğlu’nun ikinci kitabını konuşmak için bir araya geldik. Pek çok katılımcıyla gerçekleştirdiğimiz söyleşiyi soL için de kaleme aldık. 2024 yılının Kasım ayında “Mütareke İstanbul’undan Manzaralar”, “İşgal, Menfaat, İrade” alt başlığıyla yayınlanmış oldu. Kitap 1918-1923 yılları arasında başta Britanya, Fransa ve İtalya olmak üzere, basbayağı yabancı askerlerin çizmeleriyle çiğnenen, Boğaz’da yabancı donanmaların zırhlılarının demirlediği beş yıla ve insan manzaralarına odaklanıyor.
Çağlar Kınıkoğlu:Kaya seçtiğin üç alt başlık arasında işgal konusu ilginç bir mesele. Bir taraftan hem kendi ülkemizle hem kendi içinde yaşadığımız çağ ile çok bağdaştıramıyoruz, diğer taraftan da öyle bir dünyadayız ki, etrafımızda aslında yıkıma ve işgale uğramayan ülke, coğrafya neredeyse kalmadı.Yanlış hatırlamıyorsam Yalçın Küçük’ün bir ifadesiydi, “Savaş siyasetin başka araçlarda sürdürülmesidir” diyordu. 1918’de Birinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru Mondros Mütarekesi’ni imzalandı. İstanbul’un işgali Kasım 1918’de başlıyor.Bir taraftan sosyal ve mekânsal olarak sürekli sarsılan bir şehirden bahsediyoruz. Sürekli bir yıkım ve yeniden inşa hali. Etrafındaki ya da kendi coğrafyasındaki savaşlardan kaçan insanların hücum ettikleri bir şehir. Sürekli canlanan, yeniden canlanan bir eğlence hayatı: bir dekadans kültürü. Konutlarından, yaşam alanlarından kovulan insanlar, o konutlara ve yaşam alanlarına başkalarının el koyması. İşsizlik oranındaki korkunç yükseliş. Halkın yaşadığı büyük bir sefalet. Emperyalistlerin bu halkı maruz bıraktığı korkunç küstahlık, arsızlık manzaraları.Bu görüntüler ve imgeler üzerinden düşününce, işgal İstanbul’una dair bu göstergeler neredeyse bugünün İstanbul’unu ifade ediyormuş gibi geliyor. Seni bu çalışmaya iten ya da çeken bu paralellikler mi oldu?
Kaya Tokmakçıoğlu: Şimdi paralellikler şuradan çıkıyor sanırım. Ben hep şehirde yürürken ya da şehrin üzerine düşünürken, okurken, dinlerken, izlerken, görece içine doğmadığımız ama belki kısmen yakın bir çağ diyebileceğimiz bir çağı soyutlamayı sağlayacak şeyler arıyorum.
Bu biraz şey gibi, bazen İstiklal Caddesi’nde yürürken kafanızı kaldırdığınız zaman başka bir şey görürsünüz ama dümdüz yürüdüğünüz zaman yoğun bir kalabalık size geliyordur. Soyutlamayı ancak yukarı baktığımız zaman yapabiliriz.
Bu soyutlama açısından Mütareke İstanbulu aslında ilk kitabımdaki kısa bir bölümü oluşturuyor. Kitabı yazdığım, süreçte bunun yoğun olarak içinde bulunduğumuz dönemi yansıtan bir dönem olduğunu hissediyordum.
Senin verdiğin örnekler açısından düşünecek olursam, bugün ne oranda çocuk işçi varsa, işgal İstanbulu’nda o oranda çocuk işçi var. Veya organize ya da organize olmayan fuhuş açısından söyleyelim. İşgalin tabii ki askeri boyutu bunun önünü başka şekillerde açıyor ama bugün biz bu yok desek de çok paralel bir biçimde, mekânsal olarak neredeyse aynı mekânlarda bu organize fuhuş devam ediyor.
Ya da konut sorunu. Boyutu değişmiş vaziyette, niteliği biraz değişmiş vaziyette.
Ya da göç. Bugün biz yoğun olarak yakın coğrafyamızdaki göçten bahsediyoruz ama İstanbul o ölçüde 100 yıldır kozmopolit bir kent. Göç de bunun bir parçası aslında.
O yüzden 100 yıl geriye baktığım zaman biraz mesafelenme ve onun üzerinden bunu kurgulama elimi kolaylaştırıyor, diyebilirim.
İçinde yaşadığımız bu hercümerç ve koşturmada, herkesin sabahın köründe işine gücüne bir makine gibi başlayıp, bitkin bir halde eve geldiği bir yaşamda elbette çok kolay değil bu paralelliği görmek.
Yani neredeyse sadece sokakta Fransız, İngiliz ve İtalyan askeri görmüyorsunuzdur. Ama onun dışında çubuğu bükerek biraz daha abartarak söyleyeyim; belli bir süreklilik var. 100 yıl öncesinin İstanbul’unun bugüne yansıyarak devam ettiğini söylememiz mümkün.
Ç. K.: 1918-1923 arası… Hepimizin belleğinde izlediklerimizden, okuduklarımızdan oluşan birtakım görüntüler canlanıyor olsa da, biraz o dönemin İstanbul’undan bahsedebilir misin; işgal edilen şehir işgal öncesinde ne haldeydi? Kaç kişinin yaşadığı bir şehirden bahsediyoruz? Nasıl fonksiyonlar var bu şehirde, kimler yaşıyor, kimler üretiyor, kimler nasıl eğleniyor?
K.T.: Yani pek çok imparatorluk başkenti gibi ama bir de belki su kıyısında olmasının verdiği görece avantajı kullanan bir kent. Mütareke döneminde zirvesine ulaşan, geçmişi yüzyıllara dayanan kozmopolit bir yapı var. Aynı zamanda emek-yoğun ama bir taraftan da imparatorluğun geri kalan coğrafyasını yoğun olarak sömüren bir kentten bahsediyoruz.
Nüfus açısından bakacak olursak: Balkan Savaşları ile birlikte yoğun olarak Trakya göçü alır İstanbul. Kısmen yükselen nüfus Paylaşım Savaşı ile birlikte askere gidenler ve ölenlerle düşer. Ama şaşırtıcı bir biçimde savaş sonrası ve Mütareke Dönemi’yle birlikte nüfusun çok oynamadığı bir İstanbul’dan bahsediyoruz. Bu da rakamsal olarak bir milyonun biraz üzerinde bir kent demek. Tabii ki şu anki uzamsal genişliğini düşünmeyelim ama belki dört parçaya bölerek düşünmek mümkün. Biri Suriçi, günümüzde Fatih ilçesinin sınırları içinde kalan bölge, hâlâ sur duvarlarıyla çevrili olan eski şehir. Burası yoğun olarak yerleşimin, ahşap mimarinin olduğu bir coğrafya.
Geri kalan üç parça Osmanlı döneminde Bilâd-ı selâse (üç belediye) olarak adlandırılır: Üsküdar (içine Kadıköy’ü de alacak şekilde), Eyüp ve Galata-Pera.
Eyüp, kadim bir Müslüman bölgesi, şehrin fethiyle birlikte de dönüştürülmüş, yoğun yerleşim alan bir bölge. Üsküdar da keza öyle. Bu, aslında kısmen bu bir milyonun biraz üzerindeki nüfusun, Galata ve Pera ile birlikte yaşadığı bir kentsel mekân.
Öte yandan Bakırköy tarafına doğru uzandığımız zaman da kısmen bir yerleşim mekânı görürüz ama daha çok askerî amaçlardan ötürü. Tarihsel olarak da bugün baruthane, fişekhane olarak soylulaştırmayla dönüştürülmüş mekânlar da yerleşime açık bölgeler.
Bugünküyle belki tezatlık arz eden şöyle bir durum var. Tabii ki memur-yoğun bir başkent İstanbul. Cumhuriyet’le birlikte kurumların neredeyse çok büyük bir bölümünü Ankara’ya taşıdığımız için, o dönemin memur kenti Dersaadet. Ama bir açıdan da savaş dönemi kapitalizmin çarklarını da hızlıca döndürmeye başladığı için proletaryanın kitleler halinde özellikle Haliç Havzası’nda yoğunlaşmaya başladığı bir kent yapılanması var. Cumhuriyet de o mirası devralacak zaten.
Mülkiyet ilişkilerinin tepetaklak olması aslında Cumhuriyet’le birlikte daha yoğun olarak başlayacak. Onun dışında dediğim gibi bir yoğun olarak memur kenti görünümünde ama görünmeyen emek açısından da işte Dersaadet’te çalışan işçilerinden tutun hamallarına, tersanedeki işçilerden deri tabaklamasına kadar pek çok sanayi kolunu barındıran bir iş bölümü söz konusu. Mütareke’yle birlikte artık sermayenin de, kapitalistin de yavaş yavaş sisteme dahil olmaya başladığını biliyoruz. Dolayısıyla şirketleşmenin özel mülkiyetle birlikte yükselişe geçtiği bir dönemde sermayenin de yavaş yavaş bireylerde de toplanmaya başladığı bir aralığa denk geliyor bu konuştuğumuz dönem.
Bu 1 milyonluk nüfusun etnik kompozisyonu açısından da Rum nüfusun, Ermeni nüfusun, kısmen Yahudi nüfusun da yaşadığı yaklaşık yüzde belki 65’inin Müslüman olduğu bir İstanbul’dan bahsediyoruz.
Bunun mekânlara yansıması da var. Pera ve Galata’nın tarihsel olarak zaten Müslüman olmayan bir bölge olduğunu biliyoruz hepimiz. Bu kısmen Cumhuriyet’in belli dönemlerine kadar da benzer görünüm arz edecek.
Zannedilenin aksine, emeğin üzerinde yükselen bir kent görüntüsü veriyor İstanbul. Savaş bu görüntüyü zaten katmerlendirecek. Yani en basitinden şaşırtıcı oranlardaki çocuk işçiliğin ya da kadınların iş gücüne katılmasının bunda payı var ki ondan önce kadının ismi zaten Osmanlı’da neredeyse yok. Bırakın çalışmayı sokağa çıkması yasak. Ama erkekler cephedeyken üretimin durmaması açısından fabrikalarda çalışmaya başlayacak kadınlar örneğin, bu savaşın ve işgalin birlikte getirdiği bir olgu bir taraftan. O yüzden İstanbul için bir yenilik barındırıyor.
Mübadelenin kendisi nüfus kompozisyonunu çok büyük oranda İstanbul açısından değiştirmemekle birlikte en azından Varlık Vergisi, 6-7 Eylül gibi ya da daha sonra 1964’teki yasal düzenlemeye kadarki süreçlerde İstanbul’un kompozisyonunda da çok büyük değişiklikler, en azından etnik kompozisyonunda olmadığını söylememiz mümkün. Dünya görüşü bizim gibi olmayan büyük bir toplam açısından da İstanbul’un kozmopolitliği bir cıvıl cıvıllık, çok renklilik vs. barındırıyor. Ama altını çizmemiz gereken şey sanıyorum, 1912-1922 arasında yaşanan sınıfsal ayrışmanın yoğun olarak görüldüğü “Uzun On Yıl” denen bir dönemde oluşumuz. O yüzden bu bakiye Cumhuriyet’e de bir miras bırakmış, diye düşünüyorum.
Ç.K.: Peki bu işgal, şehrin işgali denilen o süreci çok ana hatlarıyla resmedebilir misin?
K.T.: Ekim sonunda Mütareke imzalanıyor. Kelime kökeni silahların terk edilmesine işaret eder ama tabii ki iki taraflı bir silah bırakma söz konusu değil nihayetinde. Sonuçta savaşta kimlerin yenilip kimlerin yendiğinin belgesi bir taraftan. Hemen ertesi günü yanlış hatırlamıyorsam İttihat ve Terakki Cemiyeti son kongresini toplar. Bir karara varır, örgütü lağvediyoruz, diye.
Bir taraftan da fiili olarak zırhlıların ülkeye gelme süreci Kasım ortasını bulur. Askerî bir işgal söz konusu olan. Bilge Criss’ti zannediyorum, fiili işgal ya da de facto işgal olarak aldandırır bu durumu. Hukuki olarak bunun resmiyete dönüşeceği aşama 1920’nin Mart’ındaki meşhur Şehzadebaşı Baskını’yla gerçekleşecek. Ve aslında o güne kadar görece cılız bir askerî işgal var.
Görece cılız demenin sebebi sayıların bize yavaş yavaş artan bir askerî işgalden bahsediyor oluşu. İngilizler daha yoğun bir biçimde geliyorlar. Fransızlar sayı olarak takip eder İngilizler’i. En düşük sayıda ise İtalyanlar, toplamda 4-5 bini başkente yerleşecek. Bunlar kilit noktaları tabii ki tutmaya başlıyorlar. Kasım 1918’den Mart 1920’ye kadar geçen sürede.
Meclis Mebusan’ın İstanbul’da yani artık çökmekte olan başkentteki ortaya koymaya çalıştığı irade, Mustafa Kemal henüz Anadolu’ya geçmeden önce gözünü ulusal kurtuluşa dikmiş kadroların iradesi vb. ilk 5-6 ay açısından yani işgalin henüz böyle kendini çok diri hissettirmediği zaman açısından ilginç bir döneme denk düşüyor bence. Çünkü kafalarda henüz İstanbul’dan hareketle bir şeyler yapılabileceğini hem ulusal kurtuluşçular hem sosyalist ve komünist kadrolar ve bunların temas ettiği emekçi halkın bir bölümü de düşünüyor. Yani İstanbul bu süreçte gerçekten o kurtuluşa önderlik edebilecek mi sorusu sıklıkla soruluyor.
Mustafa Kemal’in Pera Palas’taki görüşmeleri de bunun dışavurumudur ama arka planda Karakol gibi bir noktadan sonra artık gözünü Ankara’ya diken, dikmek zorunda kalan yeraltı örgütleri söz konusu. Kemalist hareket merkezileştikçe bütün kadrolarını, eski İttihatçılar’ı kendine çekiyor zaten. Ama bunun için sanıyorum 1919’un sonlarını beklememiz gerekiyor.
Yani resmî olarak zaten işgal artık Mart’ın 20’sinde gerçekleştikten sonra “İstanbul’dan bir şey çıkmaz artık” düşüncesi yerleşiklik kazanıyor. Biz artık Anadolu’ya geçiyoruz deniyor. Şehri belki işte bir taktik olarak kuşatma politikasıyla kurtuluşa götüreceğiz kararı; en azından bir, bir buçuk yıl çok net değil. Bu açıdan ilginç geliyordu bana bunu düşünmek hep.
Çünkü edebiyatta da biliyorsunuz Mütareke Dönemi’ni yazan pek çok yazarımız var. Edebî kanonumuzu oluşturmaları açısından çok değerli metinler var. Ama “Sodom ve Gomore”yi ya da işte “Sahnenin Dışındakiler”i, “Biz İnsanlar”ı okuduğumuz zaman çok siyah beyaz bir İstanbul görürüz gerçekten. Yani tamamıyla teslim olmuş, homojen bir biçimde işgal taraftarı, ondan menfaati olanların kaldığı, istifade ettiği bir şehir görüntüsü verir bu metinler. Sadece istifade edenler varsa “bu şehir nasıl yaşıyor, var oluyor?” sorusuna neredeyse hiçbirinde yanıt yok, Kemal Tahir gibi örnekleri tenzih ederek söylüyorum. (…)
31. Bölüm’ün yayın tarihine/saatine ilişkin bilgiler/güncellemeler/değişiklikler için lütfen sosyal medya hesaplarımızı takip ediniz. (instagram: @evvelfanzin twitter: @calmayan)
Fenerbahçe Kulübü Başkan Vekili Erol Bilecik’in kulüp başkanı Ali Koç’a attığı e-posta ifşa olurken, Bilecik’in ifadeleri büyük ses getirdi. Gazeteci Feridun Niğdelioğlu’nun kendisine ait sosyal medya hesabından yayımladığı e-postada eski başkan Aziz Yıldırım’a yönelik hakaret içeren kelimeler dikkat çekti. Söz konusu e-postada Bilecik, Koç’un zarar görmemesi için sonraki genel kurulda affını isteyeceğini belirtirken “Seçim tarihinden bir önceki gece yarısına kadar, sizi yeniden başkan yapmak için olağanüstü bir çalışmanın içerisinde olmak istiyorum” dedi.
Bilecik’in ayrıca eski başkan Aziz Yıldırım için “Aynı ikinci seçimde bu Aziz efendiyi sandığa gömdüğümüz çalışma gibi… Ki bu defa benim net motivasyonum misli misli fazlasını yapacağımız şekilde. Özellikle de bu seçimde sizin Aziz efendiyi üçüncü kez sandığa ve tarihe gömmeniz için elimden geleni değil, elimden gelenin bin katı fazlasını yapacağıma söz veriyorum”ifadelerini kullandı. Erol Bilecik ayrıca genel kurul öncesi sıra dışı değişiklikler yapılması gerektiğini belirterek mevcut yönetim kurulundan en az 10 kişinin değişmesini tavsiye etti.
Erol Bilecik mektubunda, AK Parti, MHP, CHP’nin tabanlarına seslenecek profilleri oluşturabilecek yeni 4-5 kişilik yönetim kurulu üyesi bulunması gerektiğinin altını çizerken, Sadettin Saran, Ferit Şahenk, Murat Ülker, Hamdi Ulukaya gibi heyecan yaratacak isimlerin ve de Volkan Demirel, Emre Belözoğlu, Tuncay Şanlı, Oğuz Çetin, Eda Erdem gibi sembol sporcuların bazılarının yönetime alınmasının faydalı olacağına dair görüş bildirdi. Bilecik ayrıca camiaya şampiyonluk sözü verilmesi gerektiğini kaydetti. (…)
“Denizcilik tarihimize adını altın harflerle yazdıran Sadun-Oda Boro çifti 1965’yılı İstanbul Caddebostan semtinden demir alıp dünya seyahatine başlayalı iki yıl on ay 5 gün geçmişti. Hürriyet gazetesinin sponsorluğunda düzenli olarak Kısmet yelkenlisine ayrılan köşeden seslenirlerdi tüm takipçilerine. Sadun-Oda Boro çifti bu zorlu yolculuğa, salacakta dönemin ünlü tekne yapımcısı Athar Beşpınar’ın ellerinde hayat bulan Kısmet adını verdikleri 10.30 metre boyunda Baş-kıç bir formlu tamamı ahşap bir tekne ile çıkmışlardı. İlk kez Türk Sancağı taşıyan bir tekne dünya denizlerinde boy göstermişti onların sayesinde. Kısmet’den gelen haberler anavatandan merakla ve ilgiyle izleniyordu. (…)”
Fenerbahçe başkan adayı Mahmut Uslu Sözcü’ye önemli açıklamalarda bulundu. Ali Koç’a seslenen Uslu, “7 senedir şampiyon olamadın. Sen yapamadın beceremedin, imza toplanıyor, imza sürecini bekleme, hemen olağanüstü genel kurula git. Kulübü bitirdin, çocuklar ağlıyor.” dedi.
Mahmut Uslu’nun açıklamaları şu şekilde: “Kulüpte ne kadar imza olduğunu bilmiyoruz. Onları öğrenmemiz gerekiyor, ama bilgi vermiyorlar. Bize göre olağanüstü genel kurula gidilmesi için imza sayısı tamam. Ali Koç’a çağrım imza ile gitme, bir an önce olağanüstü genel kurul kararı al. İmzalar toplanmaya devam ediyor, bayramdan önce bayramdan sonra farketmez. Ben seçime gitmelerini bekliyordum, ama gitmediler. Eylül ayında olmasında ısrar ediyorlar. Biz de hemen olmasını istiyoruz. Taraftarlarla ve kongre üyelerinin büyük bir bölümüyle diyaloğu kalmayan bir başkanın görevde kalmaması gerekir.”
ALİ KOÇ’UN BAŞARILI BİR TRANSFER POLİTİKASI YOK
“Kadromuz çok iyi diyor, ancak bu takıma en az 7-8 tane transfer lazım. Her mevkiye transfer yapılması gerekiyor. Ali Koç’un daha önce yaptığı transferler ortada, başarılı bir transfer politikası yok. Mevcut yönetimin doğru bir transfer politikası uygulayacaklarına dair güvenim yok. Daha önce yaptığı transferlerin performansı ortada. Kongre üyeleri de inanmadığı için kongre için imza topluyor.”
ALİ KOÇ GİDERSE FENERBAHÇE BATAR DİYORLAR, FENERBAHÇE HİÇBİR ZAMAN BATMAZ, SONSUZA KADAR YAŞAYACAK BİR ÇINARDIR
“Ali Koç giderse F.Bahçe batar diyorlar. Fenerbahçe hiçbir zaman batmaz. Fenerbahçe öyle bir çınar ki 108 yıllık bir çınar ve bu çınar sonsuza kadar yaşayacak. Bu kulübün başkanı 27 Mayıslar gördü, 3 Temmuz gördü, hiçbir şey olmadı. Ali Koç olmazsa Fenerbahçe batar imajını bilerek yapıyorlar. F.Bahçe Ali Koç’a muhtaç değildir. “
“Batık kulüp aldık diyorlar. Aziz Yıldırım ve ekibinin Murat Ülker’in de katkısının da olduğu araziler var. Ataşehir’deki arazi, Kenan Evren Lisesi arazi, Fenerbahçe Koleji’nin ve diğer arsalar duruyor. Göreve gelirken ‘Bizim ana işimiz spor, biz gayrimenkul şirketi değiliz’ diyordu, şimdi Aziz Yıldırım döneminde kulübe kazandırılan arazileri satacaklar ya da anlaşma yapacaklar borçları kapattık diyecekler. Kendi yönetimlerinde kulübe bir çivi bile çakmadılar. Ali Koç, 7 yılda bir tane dikili ağacın yok, hiçbir şey yapmadın.”
BATIK KULÜP DEĞİL SEN BİR SERVETİN ÜZERİNE GELDİN
“Ali Koç, sen bir servetin üzerine geldin. Batık kulüp aldık diyorsun, şu anda borçları ödemek için sattığın arazileri ve proje gerçekleştirdiğin arazileri kim kulübe kazandırdı. 7 yılda neden bu arazileri değerlendirmedin.”
İMZA VERMEKTEN ÇEKİNMEYİN, İMZA VERİN
“Kimsenin imza vermekten çekinmemesi lazım. İmza veren kongre üyelerine teşekkür ediyorum. İmza vermeyenlere de imza vermelerini tavsiye ediyorum. Eğer yönetimden memnunsanız vermeyin ama memnun değilseniz olağanüstü genel kurul için imza verin. İmza süreci kendiliğinden başladı, hiç kimse kongre üyelerine imza verin demedi. Asıl kıymetli olan bu.”
KUTUPLAŞMAYI ONLAR ÇOK SEVİYORLAR, ONLAR BUNLAR DİYEREK CAMİAYI BÖLDÜLER
“Kutuplaşmayı onlar çok seviyorlar. Onlar bunlar Azizci diyor, öbürü başka bir şey diyor, camiayı kutuplaştırdılar. Biz bugüne kadar böyle bir şey yaşamadık. Şu anda başkan adayı olarak ortaya çıkan isimler kendisi de dahil hepsi zamanında Aziz Yıldırım’ın yönetiminde görev almış isimler. Aziz Yıldırım kulübe tesisler kazandırmış, olayları iyi analiz etmiş ve 3 Temmuz gibi bir süreçte kulübü ayakta tutmuş.”
20 BİN İMZA SAYISINA ULAŞMAMIZ LAZIM
“7 yıl beklemiş insanlar, sabretmişler ama artık yeter demiş ve 2-3 tane başkan adayı çıkmış. Ama şu anda teveccüh Aziz Yıldırım’a doğru dönmüş durumda. Aziz Yıldırım da 16 bin 464 artı 1 fazla imza olursa adayım dedi. Şimdi bu imza sayısına hatta 20 bin imza sayısına ulaşmamız lazım. Bu imza işi bitmez devam eder. Bu imza sayısına ulaşılacağına inanıyorum.”
AZİZ YILDIRIM BİZİM LİDERİMİZ, DESTEĞİMİZ TAMAMEN ONA OLACAKTIR
“Aziz Yıldırım bizim liderimiz. Kongre üyeleri Aziz Yıldırım’ın istediği imza sayısını yerine getirirse tabii ki Aziz Yıldırım tek aday olur. Önemli olan aday değil, birlikteliği sağlayan bir sistem olacak. Aziz Yıldırım büyük bir teveccüh görüyor, taraftar da kongre üyeleri de Aziz Yıldırım’a gel diyorlar. Tamamen desteğimiz Aziz Yıldırım’a olacaktır.”
EYLÜL AYINDA YAPARSAM KİMSE KARŞIMA ÇIKMAZ DİYE DÜŞÜNMESİN
“Yönetimin Eylül ayında ısrar etmesinin nedeni kendileri transfer yapmaya çalışıyorlar. Genel kurul Eylül ayında da olsa biz seçimlere gireceğiz. Kendisi de bilsin bunu. Ben Eylül’de olağanüstü genel kurul yaparım kimse karşıma çıkamaz diye düşünmesin. Her halükarda karşısına çıkacağız.”
BİZ GÖREVE GELİRSEK ONLAR GİBİ YAPMAYACAĞIZ, CAMİADA BİRLİKTELİĞİ SAĞLAYACAĞIZ
“Bu ekip yönetime geldiği takdirde onlar gibi yapmayacağız, onlar bunlar demeyeceğiz. Tek Fenerbahçe diyeceğiz. Fenerbahçe camiada birlik ve beraberlik sağlanmadıkça başarıya ulaşamaz. Bizim her halikürda birlikteliğimizi sağlamalıyız. Birlikteliğimizi sağlarsak bizim karşımızda kimse duramaz.”
BİZ FENERBAHÇE’YE VERENLERDENİZ
“Fenerbahçe’den alanlar var, Fenerbahçe’ye verenler var. Biz Fenerbahçe’ye verenlerdeniz. Bizde cesaret var, bizde tecrübe var.”
“(…)Bir kulüp başkanı ne zaman bırakmalı? Taraftar sırtını döndüğünde mi? Kupa gelmediğinde mi? Yoksa kendi aynasına bakıp artık yolun sonuna geldiğini gördüğünde mi?
Şüphesiz Fenerbahçe taraftarının tepkisi bir gecede olmadı. Bu yönetimin hataları sayfalar doldurur. Yanlış teknik direktör tercihlerinden, yanlış transferlere, karara en çok ihtiyaç duyulan anlarda kararsızlığa ve son olarak başarısızlıklardan kendine pay çıkarıp gelişmek yerine, yapı söylemi ile hiçbir hatanın sorumluluğunu almamaya…
Bugün geldiğimiz noktada Ali Koç artık Fenerbahçe’ye bir vizyon sunamıyor gibi gözüküyor. Rakiplerinin hamlelerini bozmak üzerinden bir başarı tanımı kurmaya çalışmak yapılan en büyük hataydı belki de. Geçen sezon rakibin şampiyonluğunu erteledik diyerek bununla övünmek, Aziz Yıldırım, “Mourinho’yu getireceğim” dediğinde planında yokken koşarak Mourinho ile anlaşmak, bir fikir geliştirmektense, bir başka fikri bozmakla meşgul olan bir yönetim ortaya koyuyor. O zaman bir kez daha sormak lazım, bir başkanın görevi nedir? (…)
Bir başkan kulübü yönetirken sadece profesyonel bir yöneticilik değil, aynı zamanda duygusal bir liderlik de yapmak zorundadır. Çünkü futbol kulüpleri şirket değildir. Taraftar da müşteri değildir. Taraftar başkana sabreder, yeter ki bir yapı, bir yol, bir plan görsün. Ama yıllar geçtikçe bu plan sürekli değiştiğinde ve başarı hala gelmediğinde sabır yerini sorgulamaya, sorgulama da zamanla isyana bırakır. İlk yıllarda “Ali Koç vizyon getiriyor” dendi. Sonraki yıllarda “Yönetimi deneyimsiz ama düzelecek” bugün ise “Gitmeli, bu kadar yeter” deniyor.
Bir kulübün başkanı, pek tabii her hafta sosyal medya trendlerine göre hareket edemez. Ama tribünlerin duygusu ve toplu ruh hali de önemlidir. Taraftarın neye kızdığını, neye inandığını okumak zorundadır. Taraftar, mağlubiyete değil, umutsuzluğa ve tutarsızlığa tepki verir. (…)”
“Ali Koç, istifasını isteyen Fenerbahçe Gönüllüleri Derneği’ne gece yarısı baskın yaptı. Koç’un Dernek Başkanı Emrah Tünay’a yüksek sesle tepki göstererek, “Siz beni indirmeye mi çalışıyorsunuz? Ne yapmaya çalışıyorsunuz?” şeklinde bağırdığı öğrenildi. Dernek Başkanı Emrah Tünay’dan açıklama geldi:
“ALİ KOÇ ŞAHSIMI VE DERNEK ÇALIŞANLARIMIZI TEHDİT ETTİ”
Fenerbahçe Gönüllüleri Derneği Başkanı Emrah Tünay‘ın sosyal medya hesabı üzerinden olayla ilgili gerçekleştirilen açıklamada, “Dün gece saat 22.20 sularında, kulüp demokrasisine, ifade özgürlüğüne ve sivil toplumun en temel haklarına gölge düşüren son derece üzücü bir olay yaşanmıştır. Bilindiği üzere bir süredir Fenerbahçe Gönüllüleri Derneği olarak camiamızın adına eleştiri hakkımızı kullanarak, ‘Geleceğe İmza’ sloganı ile başlatmış olduğumuz bir imza kampanyası bulunmaktadır. Değerli kongre üyelerimizi, tüzüğümüze ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’ndaki mevcut hükümlere uygun bir biçimde, kulübümüzün olağanüstü genel kurul kararı alması için imza vermeye davet ediyoruz. Ancak ne yazık ki; Sayın Başkan Ali Koç, dün akşam yönetici arkadaşları Burak Kızılhan ve Can Gebetaş ile birlikte derneğimize gelerek, şahsımı, dernek çalışanlarımızı alenen tehdit etmiş, son derece demokratik ve tüzüğümüzce belirlenmiş olan haklarımıza açıkça saldırıda bulunmuştur. Sayın Ali Koç, merkezimize girer girmez sinirli bir tavırla, ‘Yarına provokasyon hazırlıkları nasıl gidiyor?’ diyerek, dernek başkanı olarak şahsımı sordu. Kendimi tanıttıktan sonra görüşmek üzere masaya yönlendik. Ardından ‘Topladığınız imzalara inanmıyorum, sahte imza toplanıyor’ söyleminde bulunarak ‘Sizler camiayı karıştırıyorsunuz’ ifadelerini kullandı.
“SAHTE İMZALAR TOPLADIĞIMIZI SÖYLEDİ”
Tünay, Ali Koç’un kendisi ile özel olarak uğraşacağı tehdidini aldığını belirterek “Masaya geldikten sonra, kameranın göremeyeceği bir alana hareket ederek beni davet etmesi üzerine arkasından kendisini takip ederek baş başa görüşmeye başladık. Sayın Ali Koç, baş başa görüşmemizde şahsımla ilgili özel bilgiler paylaşarak, sorular sormaya başlamış; ‘Seninle ilgili her bilgiye sahibim’ imajı çizmeye çalışmıştır. Daha sonra bugün oynanacak maç öncesi ve sırasında büyük olaylar çıkması halinde bunun hesabını şahsımdan soracağını, sahte imzalar topladığımızı söyledi. Maç günü derneğimizde noter bulundurulmasına sert tepki gösterdi. Ardından ‘Dua et, başkanlığım bitmesin. Bitmesi halinde nefes aldığım sürece seninle özel olarak uğraşacağım’ tehdidinde bulundu” dedi.
“FENERBAHÇE CAMİASININ İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNE YÖNELMİŞ BİR SALDIRIDIR”
Açıklamanın devamı ise şöyle:
Sayın Ali Koç, yedi yıllık başkanlığı sürecinde hiç derneğimize gelmemiş, birçok kulüp üyesi bulunan derneğimizin hiçbir organizasyonuna katılmamış, DERNEĞİMİZE AKREDİTASYON VERMEMİŞ, bizimle hiçbir şekilde sıcak ilişkiler kurmamıştır. Bu açıdan bakıldığında derneğimizin demokratik haklarını kullanmasını sindiremeyen Sayın Ali Koç’un dün akşamki ani ziyaretinin maksadını kamuoyunun takdirine bırakıyorum. Yaşanan bu baskı ve tehdit yalnızca şahsıma değil, Fenerbahçe camiasının ifade özgürlüğüne yönelmiş açık bir saldırıdır. Fenerbahçe SK; tarihi boyunca baskıya boyun eğmeyen, demokratik değerleri savunan bir kulüp olmuştur. Bu değerlere yapılan her türlü müdahalenin karşısında dimdik durmaya devam edeceğiz. Yaşanan olayla ilgili gerekli hukuki süreçleri başlatacağımızı, adaletin önünde bu haksız saldırının hesabının sorulması için tüm kararlığımızla mücadele edeceğimizi kamuoyuna saygıyla bildiririz. Kimsenin bulunduğu makamın gücünü kullanarak gönüllülerin sesini kısmaya çalışılmasına izin vermeyeceğiz. Tüm Fenerbahçelileri sağduyulu ama kararlı bir duruşla, demokrasiden yana tavır almaya ve imza kampanyasına destek vermeye davet ediyorum. (…)
Fenerbahçe Spor Kulübü‘nün kongre üyesiysen aşağıda listesi bulunan noter ve noktalardan imza kampanyası sürecini ücretsiz olarak tamamlayıp kulübümüzü seçime taşıyarak Fenerbahçe’yi başarısız Ali Koç ile başarısız şürekasının işgalinden kurtarabilirsin! Haydi, yüklen!(Son Güncelleme: 2 Haziran 2025, Saat 08.00)
Bağdat Caddesi‘nde, Şaşkınbakkal-Stad rotasında 31 Mayıs 2025 Cumartesi günü, Saat: 13.00‘da gerçekleştirilen ve yaklaşık 15.000 kişinin katılım sağladığı BÜYÜK FENERBAHÇE YÜRÜYÜŞÜ‘ne dair arşiv… (Güncelleme: 1 Haziran 2025)
Hamiş: Z. Yalçınpınar’ın tüm şiirlerini ve şiir kitaplarını https://www.zaferyalcinpinar.info adresinden -pdf dosyası olarak- ücretsiz okuyabilir ve arşivleyebilirsiniz.
Hamiş: Yalçınpınar’ın tüm şiirlerini ve edebiyat çalışmalarını https://www.zaferyalcinpinar.info adresinden ücretsiz olarak okuyabilir ve arşivleyebilirsiniz.
Gerçek Fenerbahçeli’lerin üzülmesine hiç gerek yok… Ama tabiî, bugün (2 Nisan 2025) çoğunluğu statta bulunan, 1-2’lik yenilgiye tanık olan ve Haziran 2024 kongresinde Ali Koç’a oy veren 16.900 küsur stajyer Koç Spor’lu derinden üzülerek hakikati görmeli artık… Olan biten şey şu: Ali Koç’un ve taifesinin hayalindeki ‘endüstriyel futbol hamlesi’ bugün bir kupa daha kaybetti. Defalarca dile getirdiğimiz “çürük kaya” teorisine bir çentik daha atıldı… Bütün hikâye budur!
Üzülmeyin, yakında Fenerbahçe efsanesinin ruhu Koç Spor’dan kurtulacak ve yeniden -küllerinden- doğacak! Kimse kusura bakmasın: Ali Koç ve taifesinin başarısızlığı zirveden zirveye koşuyor: Mevcut rezalet “Ağrı Dağı” gibi apaçık ortada… Delfi kâhini olmaya gerek yok.
Kuzgun Acar‘ın da yayın kurulunda yer aldığı Tiyatro Dergisi’nin (vefatından 2 ay sonra yayımlanan ilk sayısı, 3 Mayıs 1976, No: 32) Kuzgun Acar için özel bir anma bölümü içeriyor. Dergide bulunan anma metinlerinin tamamını (pdf dosyası biçeminde) https://evvel.org/tiyatro76kuzgunacar.pdf adresinden okuyabilir ve arşivleyebilirsiniz.
Cemal Süreya Anma Etkinliği Konuşması, Kadıköy-CKM, 9 Ocak 2018:
Zafer Yalçınpınar: “Çok daha kalabalık toplulukların karşısında hiç heyecanlanmadan çeşitli konuşmalar gerçekleştirmiş olmama rağmen bugün, burada, son derece heyecanlıyım. Demin, sizin oturduğunuz koltuklardayken bu durumun nedenini düşündüm. Çünkü, Cemal Süreya -tıpkı Fazıl Hüsnü Dağlarca ve Ece Ayhan gibi- çok büyük bir şairdir! İnanmasanız da fark etmeseniz de büyük ve küçük şairler vardır! Böyle bir ayrım vardır! Cemal Süreya büyük bir şair olduğu için, bugün, burada, çok heyecanlıyım!
Her şeyden önce, Cemal Süreya’nın Ece Ayhan ve Sezai Karakoç’la birlikte 1950’li yılların ortasında Türk Şiiri’ndeki aurayı değiştiren ve ‘İkinci Yeni’ ismini verdikleri yenilikçiliğin kurucusu olduğunu hatırlatmak, yani Cemal Süreya’nın ve arkadaşlarının Türk Dili üzerinde yeni bir duygu-durum, yeni bir şiirsellik oluşturduğunu söylemek, vurgulamak gerekiyor. Bu yeniliğin hem okurda hem de diğer -küçük, büyük- şairlerde karşılığı olmuştur ve söz konusu yenilik bir şiir akımına dönüşmüştür. Bu yeni şiirin özellikleri nelerdi… Neden bu kadar sevildi… Neden hâlâ çok büyük bir içtenlikle ve samimiyetle takip ediliyor! Bu büyüklüğü iyice düşünmek ve analiz etmek gerekiyor…
Cemal Süreya ve kendisinin “Güvercin Curnatası” olarak tanımladığı ikinci yeni akımı ne yaptı, neyi değiştirdi… 1950’li yıllarda dünya şiirinden çeviriler yaparak 2. Dünya Savaşı sonrası dünyada oluşan yeni hümanizmin duygu-durumunu, yeni şiirsel dili anlamaya ve Türkçe’ye aktarmaya başladılar. O dönemde Türkçe’de garip akımı kasırgası esiyordu. Garip akımı şiire sadeleşme ve imgede basitleşme getirmişti. Bu durum hikâyelemeci ve biraz da kuru bir şiir ve söylem ortaya çıkarmıştır. Cemal Süreya ve arkadaşları bu sade şiir dilini daha sofistike bir hâle çevirmek, şiir dilini ileriye taşımak için imgelemin güçlenmesini sağladılar. İmgelemin özgürlüğüne inandılar. Karmaşık bir yapıydı bu, ancak imgesel olarak dili geliştiren, Türk Dili’nin imgesel alan derinliğini arttıran ve genişleten bir söyleyiş, bir tını buldular. Zarif, tabii ki modern ve çok ama çok kuvvetli bir şiir oluşturdular. Öyle ki 80’lerin ve 90’ların şairleri bu akımın gölgesinde kalmışlardır! İkinci yeni öyle güçlüdür ki 80’lerin ve 90’ların şairlerini gölgede bırakmıştır! Bugün, 60 sene sonrasında bile bu hakikati görmeliyiz, kabul etmeliyiz artık!
İkinci yeni şiiri geleceğe uzanan, güçlü bir şiirdir! Bir zamanlar, bir edebiyat soruşturması kapsamında bir çakma profesör çıkıp ikinci yeni akımının etkisini kaybettiğini mırıldanmış, bir zamanlar… Bu mutat zevat hiçbir bilimsel açıklamaya, dahası poetikaya değinmeden niyet belirtmeye veya kendince, kendi çetesine ümit vermeye kalkmıştır. Bu komediyi gördüğümde emin oldum: 80’lerin, 90’ların bu şair profesörleri ve bağlı çeteleri acz içinde, ikinci yeninin büyük şiirinin gölgesinde kalmıştır! Çakma şairler acz içindedir bugün…
Sonuçta, hâlâ, burada, bu toplulukta, Türkçe’ye baktığımızda, zamanların sonunda, Cemal Süreya ve arkadaşlarının şiiri, yürürlükte olan baskın ve en güçlü şiir akımıdır… Geleceği belirlemektedir ve geleceğe uzanmaktadır. İkinci yeni şiiri yürürlükteki dili imgesel olarak geliştirmekte, tahayyül gücüne güç katmakta ve şiir dilini etkilemektedir; son derece de kuvvetlidir, etkindir ve insanlığı sürekli geliştirmektedir! Cemal Süreya’nın “Üvercinka” adlı şiirinde ifade ettiği gibi: “Afrika dahil!”
Zafer Yalçınpınar, 9 Ocak 2018 Cemal Süreya Anma Etkinliği Konuşması Caddebostan Kültür Merkezi-Kadıköy
Fenerbahçe ve Kadıköy’e tebelleş olmuş rant zümresi, etrafındaki açgözlü lümpenleri (sınıf bilincinden yoksun kitleleri) ve mutat neoliberal solcuları kandırıyor; şeytanın bile aklına gelmeyecek RASCLS ve benzeri sinsi yöntemler uygulayarak kendi safına çekiyor ve kullanıyor. Sonra da kendi yarattığı bu hegemonik alanda 10, 20, 30, 40, 50 yıl at koşturuyor… Bundan önceki 26 yılda olan ve bundan sonraki 40 yılda da devam edecek vizyon budur. Kadıköy’de sol kültürün düşüşündeki mesele bu kadar basit ve açıktır! Nokta.
Öncelikle, tüm başarısızlıklarımızı “Yazıklar olsun!” diyerek içten duygularla kutluyorum! Kongrede Aziz Yıldırım’a oy vereceğim…
Çünkü; bir grup şirketi gibi şımarık beyaz yaka kafasıyla yönetilmeyen, twittercılık-medyacılık-pazarlamacılık-iletişimcilik oynamayan, tüm siyasi odaklar tarafından yıkılması gereken bir ideolojik hedef olarak görülmeyen, patron localarındaki üç beş sanayici ile üç beş rantçının yanlış kararlarıyla finansal şamar oğlanına dönmemiş, federasyonun/hakemlerin kolayca haksızlık uygulayabileceği bir çürük kaya veya kâğıt-kürekten ibaret bir merci gibi eylemsizlik çıkmazına girmeyen, tarihe geçecek derecede uzun soluklu başarısızlıkların/hüsranların timsali haline gelmemiş… gerçek bir Fenerbahçe’ye ihtiyacımız var çünkü… Küllerinden doğacak bu yeni Fenerbahçe’ye de ancak yalın gerçekler‘i görerek ulaşabiliriz. Kimse kusura bakmasın: Dost acı söyler!
Sn. Ali Koç, sizi Fenerbahçe Spor Kulübü’nün Başkanlığına bizler getirdik ve inşallah bizler göndereceğiz…