Mar
29
2010
0

Sözcükler düşünceleri yanlarına almazlar.

Düşüncem ile benim aramda dil engel mi oluşturmakta? Hayır. Dilimle arama giren benim düşüncemdir.
Bu yüzden, dil bayrağını gönderde en yukarı çekmekten ve ona tam özerklik kazandırmaktan başka çıkış yolu yoktur. Büyük şairlerde sözcükler düşünceleri yanlarına almaz; zaten sözcükler düşüncelerdir.

Julio Cortazar
Andres Fava’nın Güncesi, Çev: Ayşe Nihal Akbulut, Defne Yay., s.20

Yaziyi gonderen in: Usta Beni Öldür! (AKSAK KOLAj) | Etiketler:
Mar
29
2010
0

Cortázar on The Road to South!

Dauphine’deki genç kız başlangıçta saniyeleri saymak için direndiyse de, Peugeot 404’teki mühendis bunda yarar görmüyordu. Herhangi biri kol saatine bakabilirdi, ama sağ bileğe bağlı bir zamandı sanki bu ya da radyonun bip bipi başka bir zamanı ölçüyordu, diyelim ki bir Pazar akşamı Güney Otoyolu’yla Paris’e geri dönme aptallığında bulunmayanların zamanını. Başka bir deyişle Fontainebleau’yu geçer geçmez adım adım ilerleyen sonra da durmak zorunda kalan iki yönde altı sıra (Pazar günleri otoyolun tümüyle başkente dönenlere ayrıldığı herkesçe bilinir) motoru çalıştıran, üç metre ilerleyip duran sağdaki 2CV’deki rahibe solda Dauphine’deki kızla gevezelik eden bir Caravelle’in direksiyonundaki soluk benizli adama dikiz aynasından bakan, bir yandan peynir yerken küçük kızlarıyla şakalaşan 203’teki mutlu çifti alaycı biçimde kıskanan, ya da Peugeot 404’ün önündeki gençlere öfkelenen; hatta duraklamalarda arabadan inip fazla uzaklaşmaksızın etrafı kolaçan eden (…) böylelikle her an saatine bakan genç kızın Dauphine’nin önünde bir Taunus’un hizasına ulaşan, bu eşibulunmaz ortamda en büyük eğlencesi Taunus’un arka koltukları üzerinde oyuncak arabasını özgürce sürmekten ibaret küçük sarışın çocuğun yanındaki iki adamla alaylı, aynı zamanda umutsuz bir iki cümle alışverişi olan ya da biraz daha ilerleyip sanki içinde iki ihtiyarcığın yüzdüğü mor bir banyo küvetini andıran (…) ID Citroen’i bıkkınlıkla seyreden insanlardan maruz kalmadığı zamanı ölçüyordu.

Julio Cortazar
Güney Otoyolu, Çev. Gülin Dalaman, Gendaş Yayınları, 1998, ss.9-10

Yaziyi gonderen in: Usta Beni Öldür! (AKSAK KOLAj) | Etiketler:
Mar
28
2010
0

“Clone” ve “Caz” ve “Cortázar”

Julio Cortázar

Julio Cortázar’ın “Clone” adlı öyküsü aklıma geliyor. “Mırıldandığım Öyküler” adlı kitabındaki bu öyküyü Tomris Uyar çevirmişti. Kitabın “Sunuş” bölümünde Tomris Uyar’ın şu cümlesi dikkatimi çekti:
“…Clone’nin yapısını anlamam için müzik ve edebiyat bilgisiyle yardımıma koşan Evin İlyasoğlu’na teşekkür ederim. “
Bir müzik topluluğunun üyeleri arasındaki olayları, diyalogları ve etkileşimleri anlatan bu öykünün bir caz altyapısı olduğuna inanıyorum. (Ayrıca Julio Cortazar’ın amatör caz sanatçısı olduğunu da biliyoruz.)
Aşağıda Cortazar’ın “Clone” adlı öyküsünden kısa iki bölüm bulunmaktadır. İlk bölümde cümlelerin yapısı, uzunluğu, virgüllerin müzikal ölçü aralarındaki “sus”lar gibi kullanılması, tekrarlamalar, çağrışımlı anlatım, (ki tümcelerin açıklanması, armonik yapının bir yan yola yönlenmesi gibi geliyor kulağıma…) bana caz tümcelerini çağrıştırıyor. Bir de ilk paragrafın son cümlesi; bir caz altyapısından bahsediyor, solo çalan müzisyenin arkasındaki diğer iki enstrümanın karmaşık iletişimi gibi…
İkinci bölümde ise topluluğun müzikal bir tartışması anlatılıyor. Burada da kaotik bir caz partisyonu havası var. Diyaloglar aynı paragrafın içinde başka ağızlardan yürüyor. Ve her çalgı (kişi) başka başka şeyler söylüyorlar. Sözlerin sahibi parantezler içerisinde belirtilmiş. Bu parantezler, bir caz konserinde, insanın kulağına kontrbas’ın takılması ya da fark edilmesi gibi bir duygu uyandırıyor içimde. (Zy)


CLONE

(…)
Topluluktaki tek dengeli çiftin hala Franca-Mario çifti olması olağandışıydı doğrusu. Biralarını içerken bir yandan da bir partisyonu tartışan Sandro ile Mario’ya uzaktan bakarken, böyle düşündü Paola, gelip geçici ilişkiler, kısa süreli tatlı flörtler, baştan beri yaygın olmamıştı toplulukta; Karen ile Lucho’nun birlikte geçirdikleri bir-iki hafta sonu (ya da Karen ile Lily’nin, canım Karen’in ne mene olduğunu biliyoruz da Lily, onun ki ya iyiliğinden ya da merakından, acaba nasıl oluyor, Sandro’yu yüzüstü bırakıp, neyse ki sonunda Karen ile Lily de’ hizaya geldiler). Evet evet, tek dengeli çiftin, bu sıfatı hak eden tek çiftin Franca ile Mario oldukları su götürmez, nişan yüzüğü falan takarak, ne gerekiyorsa tamam. Kendisine gelince, bir seferinde Bergamo’da bir otel odasında, perdeler, danteller arasında, nedemekse, kuğu şeklindeki bir yatakta Roberto’yla dizginleri kapıp koyvermişti, sonu gelmeyecek kısa bir mola, şimdi eskisi gibi çok iyi dostlar, iki konser arasında, hatta iki madrigal arasında diyelim, bu tür şeyler işte. Karen ile Lucho, Karen ile Lily, Sandro ile Lily.Hepsi candan dostlar, aslına bakılırsa nedeni başka, turnenin bitiminde, Buenos Aires’te ya da Montevideo’da asıl çiftler bir araya geliyor nasılsa, kanlar, kocalar, yuvalar, köpekler yol gözlüyor, bir dahaki turneye kadar, bir denizcinin yaşamı, hepsi çağdaş insanlar. Ta ki. Çünkü artık bir şey değişti. Ne diyeceğimi bilmiyorum, diye düşündü Paola, bölük pörçük şeyler geliyor aklıma. Hepimiz çok gerginiz. Allah kahretsin. Derken birdenbire, bir partisyon üzerine tartışan Mario ile Sandro’yu başka bir gözle tartarken, ona sanki alttan alta başka bir tartışmayı yürütüyorlar gibi geliyor. Ama,yok canım, onu konuşmuyorlar, orası apaçık. Neresinden baksan tek uyumlu çift Mario ile Franca, kesinlikle.Yine de Mario ile Sandro’nun bunu konuşmadıkları ortada. Belki de alttan alta, hep alttan alta.
(…)
Lily ıle Robeno, iki viskiden sonra aydın gevezeliğine dalan Sandro ile Lucho’yu dinliyorlar, Britten’den, Webem’den konuşuluyor, sonunda yine Venedikli’den, günümüzde artık ‘O voi, troppo felici’ye ağırlık vermek gerek (Sandro) ya da bırakmalı, ezgi, Gesualdo’nun olanca gizemiyle aksın (Lucho). Evet, yoo hayır, bak şöyle usta, ilgi çekici karşılıklı vuruşlarla bir pinpon maçı, iğneleyici yanıtlar. Provada görürsünüz (Sandro),bakarsın iyi bir sınavolmaz (Lucho), nedenini söyler isin, Lucho’nun da canına tak dedi, Roberto ile Lily’nin dillerinin ucuna gelenleri söylemek üzere ağzını açacak, tam o sırada Roberto’nun araya girmesi, Lucho’yu tatlılıkla susturması iyi ki, birer içki daha içelim mi? Lily, benden evet, öbürleri, sani, bol buzlu olsun.

Julio Cortazar
Mırıldandığım Öyküler, Çev: Tomris Uyar, Can Yayınları,1997, ss.94-95


Julio Cortázar, 1969
Fotoğraflar:  Pierre Boulat


Mar
28
2010
0

Yazarlar ve Caz

Julio Cortázar, trompet çalarken…

*

Nisan Dergisi’nin 1984′te yayımlanan ilk sayısındaki “Yazarlar ve Caz” adlı yazıya http://zaferyal.kuzeyyildizi.com/yazarlarvecaz.jpg adresinden ulaşabilirsiniz.

Michel Contat’ın bir önyazıyla derlediği ve Gila Parisian’ın Türkçeleştirdiği sayfalar arasında Paul Morand’ın, Julio Cortazar’ın, G.  Bataille’in, J. Cocteau’nun, James Baldwin’in ve Sartre’ın cazvari metinlerinden çeşitli alıntılar yer alıyor.

Oca
06
2010
0

Mantığın çivilerini ortaya çıkarıyordu, yaylarını, çarklarını.

Bilmeden benim tanığım oldu, dış dünyaya saldığım bir ucum, bir dikiz aynası. (s.26)
(…)
La Sibylle’in açık ve net bir halde, en basit hesabı kitabı hiçe sayması, önemsemeyişi karşısında şaşıp kalıyordu. Onun için olasılık hesapları, analizleri olan şey (parasal kaynak oluşturma girişimlerine güvenmek ya da seçim yapmak gibisine) la Sibylle için ‘yazgı’nın ta kendisi oluyordu. “Ya benimle karşılaşmasaydın?” diye sorduğunda Oliveira, “Bilmem, ama yanımdasın işte burada…” olurdu yanıtı. Soruyu açıklanamaz biçimde sakatlayan yanıt, mantığın çivilerini ortaya çıkarıyordu, yaylarını, çarklarını. (s.48)
(…)
İçinde bulunduğumuz ana iyice, yeniden yerleşmek gerek. (s.118)

Julio Cortazar
“Seksek”, Çeviren: Necla Işık, YKY, 2006, s.48


Yaziyi gonderen in: Usta Beni Öldür! (AKSAK KOLAj) | Etiketler:
Eki
20
2009
0

Kedilerin Yön Bulması (Julio Cortazar)

Alana ve Osiris bana bakınca, en ufak bir ikiyüzlülük, ya da, gizlilikten yakınamam. Dosdoğru yüzüme bakıyorlar; Alana ve mavi ışığı, Osiris ve yeşil ışını. Birbirlerine de aynı şekilde bakıyorlar; Alana Osiris’in siyah sırtını okşuyor, o da süt kabından burnunu kaldırıyor ve tatmin olmuş bir biçimde miyavlıyor. Kadın ve kedi benden ayrı, okşamalarımın yakalayamadığı alanlarda iletişimde bulunuyorlar. Osiris üzerinde bir otorite kurmaktan çoktan vazgeçtim; iyi arkadaşız, bununla birlikte aramızda aşılamayacak bir uzaklık var. Ama, Alana karım ve uzaklık bir başka. Bana baktığında, ve bana gülümsediğinde, Osiris gibi yüzüme doğruca baktığında, ya da, hiçbir şey gizlemeden konuştuğunda – her davranışında ve herşeyde kendini vererek, aşkta da nasıl veriyorsa; tüm bedeni de gözleri gibi olduğunda, mutlak bir bağış, kesintisiz bir karşılık, onun göremediği bir gölge düşüyor mutluluğuma.
Şaşılacak şey, Osiris’in evrenine doğruca girmekten vazgeçmeme karşın, Alana için olan aşkım, böyle tekdüze biçimde sonuçlanmış bir anlaşmayı kabul etmiyor : her zaman için bir çift olmak, gizemsiz bir yaşam. Bu mavi gözlerinin ardında başka birşey var, bu sözcüklerin, sızlamaların, sessizliklerin altında başka bir evren soluk alıyor. Bunu ona hiç söylemedim, bunca günün bunca yılın üzerinden geçtiği bu mutluluk yüzeyini kıramayacak kadar çok seviyorum onu. Kendi kafama göre anlamaya, keşfetmeye çalışıyorum. Gözetlemeden, kuşku duymadan izliyorum onu. Yaralanmış çok güzel bir heykeli, bitmemiş bir metni, yaşam penceresine yazılmış bir gökyüzü parçasını seviyorum.
Bir ara müziğin beni Alana’ya götürebilecek bir yol olduğunu sandım; ona, Bartok, Duke Ellington, Gal Gorta’nın plaklarını dinlerken baktığımda, duyarsız bir saydamlık beni onun yerine yerleştiriyordu; müzik onu değişik bir biçimde soyuyordu, onu daha da Alana yapıyordu, çünkü Alana doğruca yüzüme baktığında benden hiçbir şey gizlemeyen bir kadın olamazdı. Alana’ya karşı, Alana’nın ötesinde, onu daha iyi sevebilmek için arıyordum; ve başlangıçta müzik bana başka Alanalar gösterdiyse de Rembrandt’ın bir gravürünün önünde onun daha da değiştiğini gördüm: gökyüzünde bir bulut oyununun ansızın gölgelerin yerini değiştirdiği, ışıkların görüntü aydınlığa kavuşturduğu gibi. Resmin Alana’yı kendi kabuğunun dışına çıkardığını duydum, bir anlık bir değişim mı – Alana’dan Alana”ya giden, görünmesiyle yitmesi bir olan bu düşü – ölçebilen tek izleyici olarak. Gönüllü aracı Keith Jarrett, Beethoven, ve Annibal Troilo ona yaklaşmama yardımcı olmuşlardı. Ama bir gravürün, ya da, tablonun önünde Alana kendi olduğunu sandığı kişiden daha da ayrılıyor, bir an için düşsel bir evrene giriyordu. Bilmeden kendi dışına çıkıyordu, bir resimden diğerine giderek, onları yorumlayarak, ya da, susarak. Kraliçelerin, asların, maçaların, sineklerin, Alanaların birbiri ardına geldiğini gören, dikkatli ve temkinli ve biraz geride durup onu kolundan tutan biri için her yeni izlemenin yeniden dağıttığı bir iskambil oyunu..
Osiris ile ne yapabilirdim ki? Sütünü vermek ve tatmin olmuş siyah topaca saygı duymaktan başka. Ama Alana’yı, dün yaptığım gibi resim sergisine götürebilirdim; bir kez daha aynalar ve kara odalar tiyatrosuna tanık olmak ve tuale gerilmiş imgelerin başka bir imgeye-girişte sigarasını söndürdükten sonra üzerinde pislenmiş bir kot pantolon ve kırmızı gömlekle tablodan tabloya geçen, bakışının tam istediği aralıkta duran, ara sıra yanıma gelip bir yorum yada, bir karşılaştırma yapmamı isteyen Alana- karşı durmalarını görmek için. Buraya tablolar için geldiğimden, ve onu biraz geriden, ya da, yanından izleyen bakışımın kendi bakışıyla hiçbir ilgisi olmadığından kuşkusu olamazdı. Alana tablodan tabloya düşünceli bir şekilde geçerken çok değişiyordu.  Gözlerimi kapatmak,  ve onu kollarımın arasında sarıp taşkınlık yapmak, sokakta delice bir yarışa götürmek istiyordum. Bunu yapmamak için acı çektiğimi hiçbir zaman bilmeyecekti. Bulgusunda ve eğlencesinde rahatlığı bulurken, duraklamaları ve durgunlukları gerilimine ve susuzluğuma yabancı, benimkinden ayrı bir zamana yazılıyorlardı.
Şimdiye dek herşey yalnızca belirtiydi; müzikte Alana, Rembrandt önünde Alana. Ama bekleyişim artık çekilmez olmuştu. Sanat Galerisine gelişimizden beri, Alana kendini resimlere vermişti: bukalemunun korkunç saflığıyla bir durumdan diğerine geçiyordu: uygun zamanı gözetleyen bir izleyicinin onu, duruşunda, başının eğikliğinde, ellerini ya da, dudaklarının deviminde izlediğini, ve her yeni durumun tüm oyun bitene dek birbiri ardına masaya düşen iskambil kağıtları gibi Alana’nın Alana’yı kapattığını bilmeden. Alana’nın yanında, Galerinin duvarları boyunca ilerlerken, onun kendini bir resme verdiğini gördüm; Alana tabloya bakıyordu. Ben de tabloya bakıyordum. Sonra da bana bakıyordu, ve gözleri böylece değişmeyi yakalayan bir üçgeni çoğaltıyordu. Onu bir an için çevreleyen değişik bir ayla, yerini bir yenisine bırakıyordu; en son en gerçek çıplaklığa götürene dek. Bu birbirine geçişin nereye dek yineleneceğini, her ikimizin de arzusunu yerine getirecek bir bileşime kaç yeni Alana’nın beni götüreceğini önceden kestirmek olanaksızdı. Onu bir içki içmeğe götürmek istediğimi söylemeden önce yeni bir sigara yakan, ve hiçbir şeyden kuşkulanmayan Alana, ve uzun arayışımın en sonunda sonuçlandığını ve sevgimin bundan böyle görünür ile görünmeyeni ayırdedebileceğini, kapalı kapılardan yasak geçitlerden çekinmeksizin Alana’nın açık bakışını kabul edeceğini bilen ben. Bırakılmış bir kayığın ve ön planda kayalıkların bulunduğu bir resmin önünde Alana’nın yeniden durgunlaştığını gördüm; ellerinin görünmeyen bir dalgalanışı, onu sanki gökyüzünde yüzermiş gibi gösteriyordu. Sanki büyük denizleri, enginlerde bir kaçışı arıyordu. Ağaçların geçişini yasaklayan, ucunda maça desenleri olan parmaklıkların bulunduğu bir resmin onu ürküttüğünü görmek beni şaşırtmadı; başka bir yansıma noktası arıyor gibiydi; ve ansızın tablodan uzaklaşması, kabul edilemeyecek bir sınırlanmanın yadsınışı. Kuşlar, sualtı canavarları, sessizliğe açılmış, ölümün bir benzerinin içeriye girmesine göz yuman pencereler… her yeni resim, Alana’nın bir önceki rengini silerek, onu kaplıyordu: özgürlüğün, uçuşun ve büyük mekanların titreşimlerini ondan çekerek, geceyi ve hiçliği yadsıyışını, güneşin yörüngesinden kaynaklanan arzusunu, anka kuşunu andıran ürpertici çevikliğini olumlayarak. Beklediğim şeyin gerçekleşmesinin yüzümde yapacağı göz kamaştırıcı etkisini gördüğünde, soru dolu şaşkınlığı ve bakışının altından kalkamayacağımı bildiğim için, Alana’nın biraz gerisinde duruyordum. Çünkü bu arzu aynı anda bendim, benim tasarımdı. Alana benim yaşamım. Alana istemiş olduğum bir şey ve kuru bir yaşamın benden esirgediği bir armağan, işte en sonunda, en sonunda, bu andan başlayarak ve bu anda. Alana ve ben. Onu kollarımın arasında çıplak tutmak, onu, aramızda herzaman, herşeyin apaçık olacağı, herşeyin söylenebileceği bir biçimde sermek, ve yabancısı olmadığımız bu bitmeyen aşk gecesinden en sonunda yaşamış ilk şafağının doğmasını isterdim.
Sonunda Galerinin sonuna geldik. Çıkış kapısına doğru yaklaşıyordum, sokağın havasının ve ışıklarının Alana’nın beni tanıdığı biçime sokmasını bekleyerek başımı dışarıya doğru çevirdim. Alana’nın başka izleyicilerin, şimdiye dek görmemi engellediği bir tablonun önünde durduğunu gördüm. Bir pencere ve kedi imgesinin önünde uzun süre kımıldamadan durmuştu. Son bir değişiklik onu, diğerlerinden ayıran ve tualde onun yitmiş bakışını aramaya çalışan benden açıkça ayıran ağır bir heykel yaptı. Kedinin Osiris’e benzediğini gördüm. Pencere duvarının bizim de görmemizi engellediği uzaktaki bir şeye bakıyordu. Kedinin kımıldamadan oraya bakmasındaki durgunluk, yine de ona bakan Alana’nınkinden daha azdı. Üçgenin kırıldığını duyar gibi oldum; Alana bana doğru başını çevirdiğinde üçgen artık yoktu. Alana ve Osiris’in ne zaman yüzüme dosdoğru baktılarsa gördükleri, onlardan başka kimsenin göremeyeceği, ve şimdi ikisinin pencerenin ötesinde baktıkları yerde kurulmuştu.
Julio Cortazar

Çeviren: Engin Soysal

Yaziyi gonderen in: Usta Beni Öldür! (AKSAK KOLAj) | Etiketler:
Eki
06
2008
0

Dünyanın Dümeni

(…)Dünyanın dümeni avuç içine sığan bir küçük lastik tüptür; biraz sağa döndür, bütün ağaçlar tek ağaç olur yolun kıyısına serilir; şimdi de azıcık sola çevir, o yeşil dev yarılır, hepsi de geri geri giden yüzlerce çam ağacına dönüşür, yüksek gerilim tellerini taşıyan kuleler aheste aheste yaklaşırlar, teker teker, neşeli bir müzik tümcesidir bu geçit, sözler bile girebilir araya, imge parçaları, yolda görülenlerle ilişkisiz; lastik boru sağa dönüyor, ses yükseldikçe yükseliyor, bir ses teli dayanılmaz bir gerilimle uzuyor, uzuyor ama düşünmek diye bir şey yok artık, şimdi makinadır her şey, gövde makinaya oturtulmuş ve yüze rüzgâr vuruyor, unutuş gibi.(…)

Julio Cortazar (“Gizli Silahlar” adlı öyküsünden…)

Büyüdükçe, Çev: Nihal Yeğinobalı, Alan Yayıncılık, 1985, s. 88

Yaziyi gonderen in: Usta Beni Öldür! (AKSAK KOLAj) | Etiketler:
Eyl
26
2008
0

Öfkeleriyle hoşnutsuzlukları bu dünyaya ilişkin…

Öfkeleriyle hoşnutsuzlukları bu dünyaya ilişkin, politikaya, sanata, yoksa kendilerine, aralarındaki derin bağlantıya değil, hiçbir zaman. Ne var ki alışkanlıklar, otomatikleşmiş davranışlar durumu kurtarıyor. Her şey yollu yolunca, pürüzsüz, numaralanmış, dosyalanıp kalkmış. Küçük mutlu kuzucuklar, zavallıcıklar, iyi dostlar. Pierre, Roland’ın uzattığı eli nerdeyse sıkmayacak, yutkunuyor, Roland’ın gözlerinin içine bakıyor sonra sıkıyor elini, kırmak istercesine (…) Roland’ın kafası dinç. Hiçbir sorunu yok, manda yürekli kuzucuk. Pierre tiksiniyor onların dinginliğinden, Michele’in orada oturmuş, bir turuncu bluzu söz edinebilmesinden, ondan gene her zamanki gibi uzak. (…)

Pierre yüzünü kuruluyor, pencereyi ardına dek açıyor şafağın taze serinliğine karşı. Sokakta bir sarhoş dost bir monolog sürdürmekte, macun kıvamı koyu bir suyun içinde yüzercesine. Kendi kendine bir şarkı mırıldanarak ileri geri gidip geliyor, soluk kesici, törensel bir dans yapıyor sanki, kaldırım taşlarını, kilitli kapıları ucun ucun dişleyen kül rengi aydınlıkta. (…) yırtık pırtık uçuşan o reveranslarıyla, o sendelemeleri, ağzının içinde gevelediği belirsiz mırıltılarıyla.

Julio Cortazar (“Gizli Silahlar” adlı öyküsünden…)

Büyüdükçe, Çev: Nihal Yeğinobalı, Alan Yayıncılık, 1985, s. 69, 74

Yaziyi gonderen in: Usta Beni Öldür! (AKSAK KOLAj) | Etiketler:
Nis
11
2007
0

Duvar Saatleri

Bir Famanın duvar saati vardı ve her sabah onu ÖZENLE kurardı. Bunu gören Cronopio gülmeye başladı, evine dönüp enginar-saati ya da synara icat etti- her iki türlü de söylenebilir.
Cronopionun enginar-saati, duvarda bir deliğe sapından tutturulmuş çok iri cins bir enginardır. Enginarın sayısız yaprağı hem şimdiki saati, hem de aynı zamanda bütün saatleri gösterir, öyle ki saatin kaç olduğunu öğrenmesi için Cronopionun yapraklardan birini koparması yeterli olur. Soldan sağa doğru koparıldığından, yaprak hep doğru zamanı gösterir ve her gün yeni bir yaprak dizisini koparır. Tam ortasına geldiğinde zamanı ölçmek artık olanaksızdır ve merkezdeki sonsuz mor gülde uçsuz bir mutluluğu keşfeder Cronopio. Daha sonra onu sirkeli sosla yer ve deliğe başka bir saat yerleştirir.

Julio Cortazar
Açıklayıcı Bilgiler El Kitabı, Altıkırkbeş,1997,  s.116

Yaziyi gonderen in: Usta Beni Öldür! (AKSAK KOLAj) | Etiketler:
Kas
28
2006
0

Şarkı söylemek için açıklayıcı bilgiler

Evin tüm aynalarını kırmakla başlayın işe, kollarınızı salıverin, dalgın dalgın duvara bakın, kendinizi unutun. Tek bir nota söyleyin, içinizde dinleyin. Taşların arasından çıkan ateşlerin, yarı çıplak ve çömelmiş siluetlerin olduğu korkuyla kaplı bir manzaraya benzer bir şeyler duyuyorsanız (ama bu daha sonra gerçekleşecek) iyi yolda olduğunuzu düşünüyorum, aynı şekilde sarı ve siyah boyalı kayıkların yüzdüğü bir nehir duyuyorsanız, bir ekmek tadı, bir parmak dokunuşu, bir at gölgesi duyuyorsanız, yine iyi yoldasınız.

Julio Cortazar

“Açıklayıcı Bilgiler El Kitabı”, Altıkırkbeş, s.15

Yaziyi gonderen in: Usta Beni Öldür! (AKSAK KOLAj) | Etiketler:

Altyapi WP Temadown Wp Tr Temayapim TheBuckmaker Cevirmen Otel