Tem
29
2017
--

Yaşlı Avrupa: “Český Krumlov”


Fotoğraflar: Zafer Yalçınpınar


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ayrıca bkz: http://evvel.org/?s=yaşlı+avrupa


Hamiş: Zafer Yalçınpınar’ın “Kendini Anlatan” fotoğraflarına http://zaferyalcinpinar.tumblr.com adresinden ulaşabilirsiniz.

Written by Adabeyi in: Usta Beni Öldür! (AKSAK KOLAj) |
Oca
14
2017
--

Yaşlı Avrupa: “Avusturya, Viyana, 2”

 


Fotoğraflar: Zafer Yalçınpınar


 

 

 

 

Ayrıca bkz: http://evvel.org/yasli-avrupa-avusturya-viyana-1


Hamiş: Zafer Yalçınpınar’ın “Kendini Anlatan” fotoğraflarına http://zaferyalcinpinar.tumblr.com adresinden ulaşabilirsiniz.

Written by Adabeyi in: Usta Beni Öldür! (AKSAK KOLAj) | Etiketler:
Kas
29
2016
--

Yaşlı Avrupa: “Avusturya, Viyana, 1”

viyanazy11

 

viyanazy5

 

viyanazy8

 

viyanazy6

 

viyanazy4

 

viyanazy9

 

viyanazy3

 

viyanazy13

 

viyanazy10

 

viyanazy12

 

viyanazy2

 

viyanazy1

 

viyanazy7

Ayrıca bkz: http://evvel.org/yasli-avrupa-avusturya-viana-2


Hamiş: Zafer Yalçınpınar’ın “Kendini Anlatan” fotoğraflarına http://zaferyalcinpinar.tumblr.com adresinden ulaşabilirsiniz.

Written by Adabeyi in: Usta Beni Öldür! (AKSAK KOLAj) | Etiketler:
Haz
18
2013
0

Alain Badiou’nun Gezi Parkı Değerlendirmesi

Bkz:  http://www.soldefter.com/2013/06/18/alain-badiou-turk-halki-ayaga-kalkiyor/

“Tüm Türkiye’de eğitimli gençliğin büyük bir bölümü şu anda hükümetin baskıcı ve gerici uygulamalarına karşı büyük bir harekete öncülük ediyor. Bu benim ‘Tarihin Yeniden Doğuşu’adını verdiğim önemli bir andır. Dünyada pek çok ülkede bir kısım entelektüel ve orta sınıf tarafından eşlik edilen ortaokul, lise, üniversite gençliği Mao’nun meşhur sözüne yeniden hayat veriyor: ‘İsyan etmek haktır.’ Alanları, sokakları ve sembolik yerleri işgal ediyorlar; yürüyorlar, özgürlük, ‘gerçek demokrasi’ ve yeni bir hayat arzuluyorlar. Hükümetin  muhafazakâr politikalarından vazgeçmesini yoksa istifa etmesini istiyorlar. Devletin polisinin şiddetli saldırılarına karşı koyuyorlar.

Bunlar benim ani ayaklanmanın özellikleri dediğim: popüler devrimci politik hareketin potansiyel güçlerinden biridir- eğitimli gençlik ve maaşlı küçük burjuvanın- kendi adına gerici hükümete karşı çıkmasıdır. Şunu içtenlikle söylüyorum: bunu yapmak haktır! Ama bunu yapmak önümüze bu başkaldırının süresi ve ölçeği sorununu çıkarmaktadır. Harekete geçmek doğrudur, ama düşünsel bağlamda ve gelecek için bunun asıl sebebi nedir?

Bütün sorun bu cesur kalkışmanın gerçek bir tarihi isyanın yolunu açıp açamayacağıdır. Bir ayaklanma  tarihidir- sadece Tunus ve Mısır’da gördüğümüz budur ki mücadelenin sonucu bu ülkelerde hala belirlenmiş değildir- ortak sloganlar altında yalnızca bir değil yeni devrimci politikanın pek çok aktörünü bir araya getirirse: örneğin eğitimli gençlik ve orta sınıf,  işçi sınıfı gençliğinin geniş kısmı, işçiler, kadınlar, düşük ücretli çalışanlar ve daha pek çoğu. Bu isyanın ötesindeki hareket kitlesel bir protestoya doğru  yeni bir tür organize politika olasılığı yaratıyor, sürdürülebilir bir politika, halkın gücüyle politik fikirlerin paylaşımını kaynaştıran ve böylece ülkenin genel durumunu toptan değiştirebilecek güce ulaşıyor. Biliyorum ki bir kısım Türk arkadaşlarımız bunun tamamen farkındadırlar. Özellikle şu üç şeyi biliyorlar: aykırılıklar konusunda hata olmamalı; hareket ‘Batı Arzusu’ yoluna girmemeli ve popüler kitlelerle yaratıma katılmalı, kendileri dışında insanlarla- işçilerle, küçük işverenle, kadınlarla, çiftçilerle, işsizlerle, yabancılarla ve daha fazlası- şu anda bilinmeyen politik örgütlenme türleriyle.

Örneğin bugün Türkiye’de asıl ayrılık muhafazakâr İslam diniyle ve düşünce özgürlüğü arasında mıdır? Böyle olduğunu düşünmenin tehlikeli olduğunu biliyoruz, ama her şeyin ötesinde kapitalist Avrupa’da genel kanı bu şekildedir. Tabi ki, mevcut Türk hükümeti baskın dine bağlılığını açıkça beyan ediyor. Bu İslam dini, fakat sonuçta bu bilindik bir olaydır: bugün bile, Almanya Hıristiyan demokratlar tarafından yönetiliyor, Amerikan başkanı yeminini İncil üzerine ediyor, Rusya’da başkan Putin sürekli Ortodoks din adamlarını tatmin etmeye çalışıyor ve İsrail hükümeti Yahudi dinini kullanıyor. Gericiler her yerde ve her zaman dini, popüler kitleleri yanlarına çekmek için kullandılar; bunun özellikle ‘İslam’la ilgisi yok. Ve bu hiçbir şekilde  din ve düşünce özgürlüğü arasındaki karşıtlık Türkiye’deki şu anki mevcut muhalefeti bu şekilde görmeye sebep olmamalıdır. Net olarak ortaya konması gereken dinin gerçek politik sorunları gizlemek için kullanılması, kitleler ve Türk kapitalizminin oligarşik yapılanması arasındaki temel çatışmanın gölgede bırakılmasıdır. Deneyimle sabittir ki, din kişisel, özel inanç açısından özgürlük politikalarına uyumlu değildir. Bu hoşgörü eğilimiyledir ki, din ve devlet erkinin karıştırılmaması ve insanların kendi içinde dini inanç ve siyasi kanaatleri arasında ayrım yapmaları, varolan ayaklanmayı tarihi bir başkaldırı niteliğine ve yeni bir politik yol icat etme yoluna sokmalıdır.

Benzer bir şekilde, arkadaşlarımız son derece emin oldukları, şu an Türkiye’de yaratılan  şeyin ABD, Almanya ya da Fransa gibi zengin ve güçlü ülkelerde hali hazırda var olan şeyin arzusu olamaz. ‘Demokrasi’ kelimesi bu bağlamda muğlâktır. İnsanlar toplumun gerçek bir eşitliğe yürüyen yeni bir örgütlenişini mi icat etmek istiyorlar? ‘Dini’ hükümetin kölesi olduğu, fakat Türkiye’de  Fransa’da da görüldüğü ve tekrarlanabileceği gibi din karşıtı kesimlerin  de hizmet ettiği kapitalist oligarşiyi mi yıkmak istiyorlar? Ya da merkez Batı ülkelerinde orta sınıfın yaşadığı gibi mi yaşamak istiyorlar? Hareket toplumsal eşitlik ve özgürlük fikriyle mi yönlendiriliyor? Yoksa Batı-tarzı bir ‘demokrasinin’ temel dayanağı olan ve sermayenin otoritesine tamamıyla bağlı olan yerleşik bir orta sınıf yaratma arzusu mudur? Gerçek politik anlamıyla bir demokrasi mi kurmak istiyorlar, zenginler ve toprak sahipleri üzerinde halkın gerçek gücünü uyguladığı, yoksa şu anki batılı anlamda en vahşi kapitalizm etrafında bir anlaşma, yeter ki orta sınıf da bundan payını alabilsin ve iş dünyasının temel işleyişlerine, emperyalizme ve dünyanın yokedilmesine karışılmadığı sürece istediği gibi yaşayıp konuşabilsin? Bu seçim şuanki başkaldırının sadece Türk kapitalizminin modernleşmesi ve dünya pazarına uyumlu hale gelmesi,  yaratıcı bir özgürlük siyasetine uyumlanıp  Komünizmin evrensel tarihine yeni bir hız verip vermeyeceğini belirleyecektir.

Ve bunun için nihai kriterler aslında gayet basittir: eğitimli gençlik onları tarihi bir ayaklanmanın diğer potansiyel aktörlerine yakınlaştıracak adımları atmalıdır. Hareketlerinin heyecanını kendi sosyal varlıklarının dışına yaymalıdırlar. Geniş kitlelerle birlikte yaşam, düşünce, yeni siyasetin pratik yeniliklerini paylaşım araçları  yaratmalıdırlar. Kendi çıkarları için içlerinde yükselen ‘Batı’ tipi demokrasiye uyum sağlama arzularını: yani dünya sermaye ve mal pazarına uyum sağlamış bir oligarşik gücün basit, kendine çıkarına hizmet eden, seçilen ve kusurlu bir demokrasinin müşterisi olan orta sınıfın varolmasını sağlamak-bırakmalıdırlar. Buna kitlelerle bağlantı denir. O olmadan, şu anki hayranlık uyandıran başkaldırı daha uyumlu ve köleliğin daha tehlikeli bir haline dönüşerek sona erer: bizim kendi kapitalist toplumlarımızda alışık olduğumuz gibi. Biz Fransa’nın emperyalist Batının diğer ülkelerinin entelektüel ve militanları sizden bizimkine benzer bir durumun ortaya çıkmasından sakınmanızı rica ediyoruz. Size, sevgili Türk arkadaşlarımıza diyoruz ki; bize yapacağınız en büyük iyilik  bu ayaklanmanızın  sizi bizim olduğumuzdan daha farklı bir yere götürdüğünü kanıtlamanızdır yani bugün bizim maddi ve entelektüel anlamda çürüyen yaşlı, hasta ülkelerimizin imkânsız kalacağı bir durum yaratmaktır.

İyi ki, modern Türkiye’de arkadaşlarımız arasında bizim gibi olmak  gibi bir yanlış hevesten uzak duracak etmenlerin olduğunu biliyoruz. Bu büyük ülke, uzun ve çileli tarihiyle bizi şaşırtabilir ve şaşırtmalıdır da. Politik ve tarihi bir yeniliğin hayat bulması için ideal yerdir. Yaşasın Türk gençliğinin ve yoldaşlarının başkaldırısı! Yaşasın gelecek siyasetinin yeni kaynağının yaratılışı!”

ALAIN BADIOU

Bkz: http://www.soldefter.com/2013/06/18/alain-badiou-turk-halki-ayaga-kalkiyor/

Eki
24
2012
0

Mermer Adası’nda Simalar (Z. Yalçınpınar)

Nedendir bilinmez, Marmara Adası’nı içselleştirerek sevmiş birçok kültür ve sanat simasından hiçbir kaynakta veya platformda yüksek sesle bahsedilmez. Bu önemli insanlardan bazılarını adada yüz yüze tanıma fırsatını buldum, bazılarına ise tevellüdüm nedeniyle yetişemedim. Ancak, çeşitli uğraşılar sonucunda bütünleyebildiğim araştırmalardan ve dinlediğim hikâyelerden sonra birçok yazarın, şairin, ressamın, sporcunun ve gazetecinin adaya kısa süreli misafir olduğunu, adadan etkilendiğini ve uzun yıllar boyunca adada yaşadığını öğrendim.

İstanbul Radyosu’nun ve Güneş Spor Kulübü’nün kurucularından, ilk spor spikerimiz gazeteci Eşref Şefik [1] , Marmara Adası’nın en tanınmış simalardan biridir herhalde… Eşref Şefik, yaşlılık döneminde -1970’li yıllardan vefatına kadar- senede altı ay gibi bir süreyle Aba Koyu’na inşa ettiği yazlık evinde yaşamıştır. Eşref Şefik’in oğlu ve efsane kitap koleksiyoneri Şefik Atabey de aynı yazlık evde uzun yıllar komşumuz olmuştur. Çocukluğumdan bu yana Şefik Atabey’in zekası ve özgün kişiliği beni çokça etkilemiştir. Kitap koleksiyonum üzerine ilk tavsiyeleri ve yönlendirmeleri 2000 yılında Şefik Atabey’den aldığımı da not etmeliyim. Ayrıca, Eduardo Galeano’nun müthiş kitaplarını bana tanıtan kişi de Şefik Atabey’den başka biri değildir. Osmanlı İmparatorluğu tarihi ve coğrafyasına ilişkin yabancı dilde -çoğunluğu Avrupa dillerinde- yazılmış kitaplar ve belgeler konusunda en bilgili kişilerden biri olan Şefik Atabey’in 2010 yılındaki vefatının ardından kitap koleksiyonerliği dünyasında bilgi ve deneyim açısından çok büyük bir boşluk oluşmuştur. [2]  Eşref Şefik’in ve Şefik Atabey’in mezarları Marmara Adası’ndadır.

Atabey Ailesi’nin Aba Koyu’ndaki Yazlık Evi

Aba Koyu’nda yaşamış efsane isimlerden bir diğeri de Psikiyatr Dr. Memduh Nabi Eren’dir (1923-1997). 27 Mayıs’ın dikkat çekici gençlik liderlerinden biri olan Memduh Eren’in “Üçüncü Dünya Devrimi” (Sarı Kitap) ve “27-28 Nisan 1960 Gençlik Eylemi Işığında: 27 Mayıs” (Lacivert Kitap) başlıklı iki önemli siyasal teoriler ve anılar kitabı yayımlanmıştır. Eren, 1971’in acı çeken ancak pes etmeyen sıkı isimlerindendir. Ayrıca, Eren, Fenerbahçe Spor Kulübü’nde forma giymiş eski futbolculardandır. Futbolu bırakmasının ardından kulübün muhalif cephesine de kısa bir süre liderlik etmiştir. Kulüpteki genel kurul toplantılarında yaptığı ateşli ve sert konuşmaları ile yönetime/iktidara muhalif kişiliği hiçbir zaman unutulamaz. Memduh Eren’e ilişkin çok hoş bir futbol hikâyesi şöyledir: Eren, bir derbi maçında sol uçta topu kazanır, hızla ceza sahasına girer ve boşta olan (muhtemel bir pası rahatlıkla gole çevirebilecek) santrfora pas atmaya hazırlanır. Ancak bir türlü pası santrfora çıkaramaz ve gecikir. Top kalecide kalır. Takım arkadaşları şaşkınlık içerisinde Memduh Eren’e doğru koşarlar ve neden pası zamanında santrfora çıkarmadığını sorarlar. Eren’in verdiği cevap karakterini de yansıtmaktadır: “Pası çıkaracağım doğrultuda bir çiçek kümesi vardı. Çiçekleri ezmek istemedim!” Uzun yıllar Aba Koyu’nun üzerindeki yüksek tepede bulunan dağ evi benzeri yerleşkesinde yaşamını sürdüren Dr. Memduh Eren, 1997 yılında “böbrek yetmezliği” rahatsızlığı nedeniyle vefat etmiştir. Mezarı Marmara Adası’ndadır.

Dr. Memduh Eren, Fenerbahçe formasıyla…

Aba Koyu’nda uzun yıllar yaşayan Fenerbahçe Spor Kulübü’nün eski futbolcularından biri de büyük amcam Santrfor Yaşar Yalçınpınar’dır [3] . 1930’lu yılların sonundan 40’lı yılların ortasına kadar, çubuklu formayı onurla taşıdığı 75 maçta 60 gol kaydetmiştir. Büyük amcam, 1998 yılındaki vefatına kadar Aba Koyu’ndaki yadigâr evimizde hayatını sükûnet içerisinde sürdürmüştür.

Aba Koyu kapsamında son olarak şunu da hatırlatmak gerekir: 1950’li yılların ortasında, Ahmet Esat Tomruk’un (İngiliz Kemal’in) [4]  kısa bir süre Aba Koyu’nun girişinde yer alan bir evde yaşadığı rivayeti Marmara Adası’nda yaygındır. Ancak, bu söylencenin kaynağını, sebebini bulabilmek ya da doğruluğunu kanıtlayacak bir belgeye ya da kişiye ulaşmak mümkün değildir.

1950-70 yılları arasında Marmara Adası’na edebiyat çevreleri tarafından özel bir değer verilmiştir. Şair Oktay Rifat ve ailesinin yaz tatillerini Marmara Adası’nda geçirdiğini, Oktay Rifat’ın oğlu Samih Rifat tarafından kaleme alınan  Ada [5]  adlı zarif kitaptan öğreniyoruz. Samih Rifat’ın Marmara Adası’ndaki çocukluk ve ilkgençlik anılarını içeren kitaptan bazı bölümler aşağıdadır:

“1955-64 yılları arasında her yıl yaz aylarını Marmara Adası’nda geçirdim. Annem ve babamla (Oktay Rifat). İlk gittiğimde on yaşındaydım, son gittiğimde on dokuz olmuştum sanırım. Babamın yıllık izin süresiyle, bir ayla sınırlıydı Ada günlerimiz -şimdi bu zaman bana daha uzun geliyor, sanki bütün yazı orada geçirirmişiz gibi; öyle değildi oysa. (…)
Rüzgârlarım vardı, tanırdım: Gündoğrusu, Batı, Karayel. Yosun ve balık kokan Lodos, Dipdiri Poyraz. Gece kalır, ay çıkar: sabaha dek sütliman. Sonra ürperir yavaşça, nereden geldiği belirsiz, esmeye başlar, bir bir yükselir, artar. Öğleye doğru kuzuya keser denizin üstü. Burunlardan savurtma eser; kuytulara hafif esintilerle dolar. Yüzmeye giderim yelin tersine, rüzgâr almayan kumsala: Kole’ye ya da Aba’ya, Tatlısu’ya, Manastır’a… Dönüşte oradadır, beni bekler patikanın tepesinde, teknedeysem burundaki kayada. Serinletir, kucaklar, okşar. Sonra yemek, öğle uykusu, Çınaraltı’nda buluşmalar. Rüzgâr hiç durmaz bu arada: kıyıda, sokakta, bahçede, dağda; bir o yana, bir bu yana. Bilmem yaşam mıdır bir burgaçtan esip duran, hafifçecik ya da hoyrat, üstümüze.”

Papirüs Dergisi’nin Oktay Rifat bölümünden bir fotoğraf…
(Güneş gözlüğü takan çocuk da Samih Rifat olsa gerek…)

İkinci Yeni şiir akımının en derin şairlerinden biri olan Turgut Uyar ile eşi Tomris Uyar’ın bazı tatillerini Marmara Adası’nda geçirdiğini, Erhan Altan’ın  Tomris Uyar’la gerçekleştirdiği söyleşileri içeren “Ben Koşarım Aşağlara, Koşarım” [6]  adlı kitaptan fark ediyorum. Ayrıca, ünlü radyo sunucusu Baki Süha Ediboğlu’nun [7] anılarını kaleme aldığı “Bizim Kuşak ve Ötekiler” [8]   adlı kitapta Turgut Uyar’a ilişkin şu satırlar yer almaktadır:

Turgut Uyar’ı yakından görüp tanışamadım. Dört yıl kadar evvel Marmara Adası’nda uzaktan gördüm. Başka bir ozan arkadaşım onun Turgut Uyar olduğunu söyledi. Orta boylu, sarışınla kumral arası genç bir insan. Ağır ağır yürüyor ve çevresiyle pek ilgilenmiyordu. Her halinde ozan olduğu belliydi. (…)

Edebiyat eleştirmeni Fethi Naci [9]  ve dostları da 1960’ların Marmara Adası’nın sevdalılarındandır. Fethi Naci’nin “Dünya Bir Gölgeliktir”  [10] başlıklı anı kitabından bazı bölümler:

Boğazına düşkün olanlar için Ada’nın en önemli özelliği balığın ve ıstakozun çok ucuz oluşu. Marmara Adası’nda herkes bol bol ıstakoz yiyebilir. Kocaman ıstakozlar müzayedede 3-5 liraya gidiyor. Yıl, 1962. Müzayede deyince Marmara’nın kedilerinden söz etmem gerek. Balıkçılar, tuttukları balıkları ve ıstakozları getirip müzayede ile satıyorlar. Müzayedeyi idare eden, müzayedenin başladığını ilan etmek için düdüğünü öttürünce, insanlardan önce kediler koşuyorlar düdük sesine. “Kokuyu alınca” değil, “düdüğü duyunca”. Böylece Pavlov’un şartlı refleks olayını Marmara’nın kedileri de doğrulamış oluyor.

Marmara, daha çok, 15-20 günlüğüne izin alan, orta halli memurların dinlenme yeri. Yüzmek için, dolmuş yapan motorlarla, Tatlısu’ya, Manastır’a gitmek gerek. Manastır çok hoş bir plaj; hiçbir zaman rüzgâr tutmuyor. Denizin üzerine sarkmış kocaman bir çınar ağacı var. Kırk yıl önce keyifli günler yaşamıştık Marmara Adası’nda: Turgut Uyar, Edip Cansever, Arif Damar… (…) Şimdi, Turhan Günay’la, Oya Baydar ve Aydın Engin’le buluşmalarımız, deniz kıyısında akşam yemekleri… (2002) Bunlar güzel anılar olarak kalacak…

(…) O fotoğrafı buldum. 1996’da, Marmara Adası’nda Atila Ergür’ün öğrencisi Aydın Çukurova çekmişti. Aylardan Temmuz. Lâle’yle tavla oynuyoruz. Atilla Özkırımlı seyrediyor. Nuri Akay (balıkçı) objektife bakıyor. Atila Ergür keyifle gülüyor. Ben pek asık suratlı olduğuma göre galiba Lâle’ye yenilmek üzereyim. Fonda armut, kiraz, kayısı ve zeytin ağaçları. Güneşli bir gün. Ağaç gölgelerinden yararlanmak için tavla masasını ağaçlara iyice yaklaştırmışız. (…)

Yaşar Kemal’in Ada Üçlemesi’ni yazarken Marmara Adası ve tarihinden çokça faydalandığı tüm adalılar tarafından dile getirilmektedir. Yaşar Kemal’in 1990’lı yılların ortasından günümüze kadar Marmara Adası’nı her ziyaretinde Kole Burnu’nun tepesinde bulunan en eski motellerden Mola’da misafir olduğunu biliyoruz.

Türkiye’de soyut sanatın öncülerinden olan yontucu Kuzgun Acar’ın [11]  da hayatının son yıllarında Marmara Adası’nda yaşamayı düşündüğünü, vefatının hemen ardından yayımlanan “Tiyatro Dergisi”nin 32. sayısında Tanju Cılızoğlu’nun satırlarından öğreniyoruz:

(…)Bayrampaşa Belediye Başkanı, Kuzgun’u Antalya’da Haşim İşcan anıtını yaparken tanımış ve bir sohbet sırasında kendi projelerinden söz ederek Atatürk anıtı düşüncesini açmıştı. Kuzgun, “bir iş bulduk!” diye atlamamış işin üzerine, incecik sormuştu Bayrampaşa Belediye Başkanı’na, “Ben kendi kafamın içindeki Atatürk’ü mü yapacağım, sizin kafanızın içindeki Atatürk’ü mü?” Sonra oturmuş anıtın maketini çıkarmış, başta Belediye Başkanı olmak üzere ortaya çıkan anıt maketine kimse, hiçbir Bayrampaşalı “Hayır” dememişti. Marmara Adası Belediye Başkanı Ahmet Enön de Antalya Festival gazetesinden Kuzgun’u tanımış ve Kuzgun, bir hafta sonu soluk almak için Marmara Adasına gittiğinde  Kuzgun’a bir heykel için asılmış. Sonunda orada da Bayrampaşa Belediye Başkanı’na sorulan soru sorulmuş, cevap alınmış ve “Balıkçılarla balık ağları çeken” Atatürk anıtı maketi ortaya çıkmıştı.Kuzgun coşkuyla sıvanmıştı bu anıtlara… Hatta Marmara Adası işini öylesine sevmişti ki “Bu anıt istediğim gibi çıkarsa, en çok bu anıtı özlerim” diyerek yaşamı Marmara Adası’nda kıyıya çekmeyi bile kurmuştu.(…)

1964 yılında Marmara Adası’nın Gündoğdu Köyü’nde (çok eski adıyla Prastos’ta) dünyaya gelen ve hâlâ o güzelim coğrafyada yaşayan sıkı ressam İsmet Değirmeci’yi unutmamak gerekiyor. Değirmenci’nin 2010’da yayımlanan “Gemi Ne Zaman Gelecek?” [12] adlı şiir kitabının arka kapak yazısını Oruç Aruoba kaleme almıştır. Aruoba’nın bakışı ve düşüncesi, Marmara Adası’nın simalarını ve adalı kültürünün özünü kavramak yolunda özel bir sonsöz sayılabilir:

‘Hiçbir insan bir ada değildir’ diye başlar John Donne, ünlü (Hemingway’i de esinlendirmiş) ‘çanlar kimin için çalıyor’ konulu vaazına.

Doğrudur. Bir ada değildir hiçbir insan; yapayalnız, tek başına, değil ama, bazı insanlar, adalı kişilerdir ve yalnızdırlar…

İsmet Değirmenci de onlardan biri; bir adalı ressam; ama burada, gözlerini söze çeviriyor, şiir yazıyor.

Bir adada – bir adadan – yazılan şiirler hangi temellere dayanır?

Herşeyden önce, Deniz’e: Deniz çevreler Ada’yı – Ada, Deniz’in içindedir – O’nunla birlikte; ama O’ndan dolayı, yalnız… Ada’ya gelenler, Deniz’den gelirler; gidenler de, gene, Deniz’e  – Deniz’den – gideceklerdir.

Ada’da kalan yalnız kişi ise, gene, Deniz’e bakar, bekler – ya beklenen birisinin gelmesini; ya da, tabii, o gelmeyeceğine göre, kendi, çekip gitme zamanın gelmesini – gene Deniz’e –Deniz’den…

İsmet Değirmenci de öyle yapıyor: – Adalıların uğraşlarıyla, ilişkileriyle oluşan Ada yaşamını çerçevelerken, onun içine bir kişiyi özleyen yalnız bir kişi koyu – yor – bekletiyor, çantasını alıp gidene dek, Ada’dan – Deniz’e…

Zafer Yalçınpınar (Zy)
23 Ekim 2012, İstanbul

———————–

[1]   (18941980), Bkz: http://tr.wikipedia.org/wiki/Eşref_Şefik
[2]   bkz: Emin Nedret İşli ve Ömer M. Koç’un Yazıları, NTV Tarih Dergisi, Sayı:20, Eylül 2010, bkz: http://zaferyalcinpinar.com/sefikatabey.jpg
[3]   (1914- 1998) Bkz: http://evvel.org/santrfor-yasar-yalcinpinar-1914-1998
[4]   (1887-1966)  Bkz: http://tr.wikipedia.org/wiki/İngiliz_Kemal
[5]   Samih Rifat, “Ada”, Sel Yay. (Geceyarısı kitapları), Ocak 2002
[6]   Erhan Altan, “Ben Koşarım Aşağlara, Koşarım”, Dünya Yay., Eylül 2005
[7]   (1915-1972)  Bkz: http://tr.wikipedia.org/wiki/Baki_Süha_Ediboğlu
[8]   Baki Süha Ediboğlu, “Bizim Kuşak ve Ötekiler”, Varlık Yay., 1968
[9]   (1927-2008) Bkz: http://tr.wikipedia.org/wiki/Fethi_Naci
[10] Fethi Naci, “Dünya Bir Gölgeliktir”, YKY, 2002
[11] (1928-1976)   Bkz: http://tr.wikipedia.org/wiki/Kuzgun_Acar
[12] İsmet Değirmenci, “Gemi Ne zaman Gelecek?”, Assos Yay., 2010

Hamişler:

-Yazının fotoğraflarla zenginleştirilmiş PDF biçemine http://zaferyalcinpinar.com/mermeradasindasimalar.pdf adresinden ulaşabilirsiniz.

-Evvel Fanzin kapsamında yayımlanan “Adalar Kültürü” ilgilerinin tümüne http://evvel.org/ilgi/mermer-adasi adresinden ulaşabilirsiniz.

-Mermer Adası’nın Facebook Sayfası şu adreste: https://www.facebook.com/mermeradasi

Tem
21
2010
0

Söyleşi: “Ahmet Soysal ile…”

20 Temmuz 2010 tarihinde Ahmet Soysal ile -oradan buradan şuradan konuştuk- kısa bir durum değerlendirmesi yaptık… Söyleşinin tam metni aşağıdadır.

Zafer Yalçınpınar: Benim sizin metinlerinizle öncelikli tanışıklığım “A’dan Z’ye Ece Ayhan” adlı kitabınızla birliktedir. Ece Ayhan ve İlhan Berk’in ikinci yeni akımı içinde ayrı bir yerinin olduğunu ve ikinci yeninin bu iki şairin poetikası aracılığıyla geleceğe uzandığını, gelecekte yeni bir şeyle bütünleneceğini düşünüyorum. İkinci Yeni şiiri ve şairlerin tipolojisi hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?

Ahmet Soysal: İkinci Yeni’nin ne demek olduğunu saptamak gerekiyor. İlkin ve daha dar bir anlamda tarihsel bir adlandırma (M. Erdost’un). İkinci olarak, daha geniş bir tanımlama: 50’ilerin ortalarıyla sonları arası Türk şiirinde bir yenilenme devinimi; o zaman bu tanımlamaya 30’lu yıllarda doğan Ankara ağırlıklı gruba, ve onlara belli bir doğallıkla eklenen biraz daha yaşlı şairlere (T. Uyar, E. Cansever gibi), en başta İlhan Berk’i (bkz Galile Denizi), hatta Oktay Rifat’ın bu dönemde yazdığı şiirleri katabiliriz. Bu ikinci tanımlamayı 60’lı yıllarda yazılan modern şiire de genişletebiliriz (bir Necatigil’in İki Başına Yürümek gibi bir kitabı, diğer modern şiirlerden geri değil). Ama dar tanıma dönecek olursak, İkinci Yeni en başta üç Mülkiyeli şairin, Ece Ayhan, Cemal Süreya ve Sezai Karakoç’un başlattığı bir akım… Bu üç şairin o dönemdeki yapıtlarında bir “kopma” durumu belirgin. İmge bağımsızlaşıyor, gramer yer yer bozuluyor, toplumsal ve tarihsel bir derinlik öznel bir anlatımın içinden kendini belli ediyor. Bu üç nokta da önemli. Buna İlhan Berk’i, Turgut Uyar’ı, Edip Cansever’i, ve Metin Eloğlu’na katabiliriz. Bu şairlerin birbirinden farkı ise ayrı ve uzun bir konu. Çünkü hepsi aslında farklı. Bu yüzden İkinci Yeni daha önce (ve sonra) alıştığımız akımlara benzemiyor. Bir “ekol” değil. Genişletirsek, o dönemde yazılan iyi ve modern şiiri bize gösterir. İkinci Yeni’yi dışlayan, karalayan, iyi şiirin dışında bırakır kendini.

Z.Y.: Türk felsefecileri tarafından ele alınmaya korkulan, hakkında Türkçe’de çok az metin bulunan bazı filozofların (Lacan, Hegel, Blanchot gibi) Türkiye’de tanınmasına ve bu filozofların önermelerinin, temellendirmelerinin yaygınlaşmasına çeşitli metinlerle ya da çevirilerle katkılarda bulunuyorsunuz. Felsefe dünyasına özellikle de Monokl dergisi kapsamında birçok fikir verdiniz. Sizce Türk felsefe dünyasının ya da akademik hayatının, o kürsülerin kısır ve ezberci düşünceler içerisinde kaldığını söyleyebilir miyiz? Gerçekten merak ediyorum, Türk felsefe dünyası modernitenin neresinde?

A.S.: Şiirden felsefeye geçince başka bir dünyaya geçiyoruz. Bu, Türkiye’de oldukça başka bir dünya! Felsefenin kurumsallığı çok belirgin (hem dilinde, hem de sınırlarını çizen Üniversite’de). Türkiye’de felsefe geç “başlamış” bir olgu ve kurumsallık. Yine de Cumhuriyet’in çabaları yabana atılacak gibi değil. Macit Gökberk’lerin kuşağı, sonra Nermi Uygur’ların, Bedia Akarsu’ların kuşağı çok önemli çaba göstermişlerdir. Bir dil yaratılmıştır felsefe için. Bu temeller üstüne daha önemli yaratılar beklenebilirdi, ama bunların geldiğini söyleyemeyiz. Hatta, yer yer, yaratılan bu dilin bile yittiğini gözlemliyoruz. Oysa felsefe her şeyden önce bir dildir, bu dilin doğru kullanımıdır, yaratıcı kullanımıdır. Yabancı dille eğitime verilen ağırlık, bir bakıma Türkiye’ye özgü bir “postmodernizm”i belirlemiştir: Türk “düşünürler”, Türkçe düşünmenin dışına çıkıp, tam sahiplenemedikleri yabancı dilde bocalayıp, döndüklerinde Türkçe’ye ve felsefeye saygısızlık etmektedirler. Bir süredir belli düşünürlerin “temsilcisi” olma çabası öne çıkmaktadır (kimi Deleuze, kimi Foucault, kimi Zizek, kimi Heidegger, kimi Levinas’ın…). Düşünmek, temsil etmektir belki… ama temsilci olmak değildir! Türk felsefeci eğer “Düşünüyorum, demek başka bir düşünürün şubesiyim” durumuna gelmişse, bu, onun yok olduğunu belgeler! Öğrenmek, öğretmek güzel ama felsefe düşüncenin kendi dili sıkılığında uzlaşmaz devinimi ve macerasıdır.

Z.Y.: Misal, Türk felsefe dünyasında ya da akademik hayatta bir Wittgenstein kürsüsünün olmaması bana garip geliyor. Üstelik Oruç Aruoba’nın çabalarına ve çevirilerine karşın… Wittgenstein şöyle diyor: “Felsefe, şiirle kurulmalıydı.” Demin söylediklerinizden çıkardığım kadarıyla dilbilim felsefesinin dehlizlerine yeterince inilmemiş gibi görünüyor… Ben dilbilim felsefesinin ve türev retoriklerin gelecek üzerinde daha belirleyici olduğuna inanıyorum… Ne dersiniz?

A.S.: Wittgenstein konusu özel. Felsefe dünyasında analitik çizgi ile analitikçilerin deyimiyle “kıtasal” çizgi arasında büyük bir bölünme var. Wittgenstein, bilindiği üzre, analitik çizgiye kökenlik eden düşünürlerden biri. Bunun yanısıra, Wittgenstein, “kıtasal” geleneğin egemen olduğu ortamlarda da değinilen, bilinen bir düşünür (hatta bir mitos boyutunda). Wittgenstein’ı, “analitik çizgi” dediğimizin kendine özgü sorunsal bütününde, özellikle tartıştığı, bağlantıda olduğu Frege, Russell, Moore gibi düşünürleri, analitik gelenekte kendisini tartışan, kendisiyle şöyle ya da böyle ilişkisi olan diğer düşünürleri (Anscombe, Austin, Ayer, Searle,  Pears, Granger gibi) hesaba katmadan anlamaya kalkışmak sınırlı bir çaba olmaya mahkumdur. Türkiye’de Wittgenstein’a epeydir ilgi var ama bundan henüz özgün bir yorumun çıktığını söylemek kolay değil (bu konuda Arda Denkel’in çalışmalarını bir kenara koymalıyız). “Dilbilim felsefesi”nden söz ediyorsunuz. Yapısalcı kökenli dilbilimin ve türevlerinin “kıtasal” çizgide belli bir etkisi olduğu kesin (Althusser, Foucault, Deleuze…) ama genel olarak dil sorunu 20. yüzyıl felsefesinin bütünü için temel bir sorun olmuştur (Mantık Araştırmaları’nın Husserl’inden Heidegger’e ve Merleau-Ponty’e, Derrida’ya kadar; Wittgenstein’dan Austin’e kadar). Tabii ki dil, analitik geleneğin en büyük konularından biridir. İki ayrı felsefe çizgisinin dili ele alışları arasında büyük farklar göze çarpmaktadır. Ama bir felsefe çizgisindeki felsefecilerden birinde bile, bu felsefecinin değişik dönemlerinde, birbirinden farklı dil görüşleri olabilmektedir (bunun en büyük örneği Wittgenstein’ın iki ayrı dönemidir). Dil sorunu, bitmez tükenmez bir sorundur.

Z.Y.: Fikir, edebiyat ve sanat ortamımızın -daha doğrusu ortalığımızın- genel görüntüsü hakkında ne düşünüyorsunuz? Mevcut siyasal koşulları göz önüne aldığımızda dergilerde ve etkinliklerde yer alan insanların, yazarların ya da bizzat o kültürel etkinliklerin, festivallerin filan bir içerik ya da karakter aşınmasıyla şekillendiğini düşünüyor musunuz?

A.S.: Kültür ortamı konusu çok geniş. Bir çok etken devreye giriyor: toplumsal, politik, kültürel vs. Devlet, yerel yönetimler, özel sektör devrede. Bu, genel anlamda bir iktidar konusu. Bu iktidarlar ağında sanatçılar ve yazarlar kendilerine elverişli konumlar arıyorlar. Görünmek kolay değil. Ama uzlaşmadan, ödün vermeden görünmek daha da zor, hatta nerdeyse olanaksız. Uzlaşmanın ve ödünün gerekçelerini de kolaylıkla üreten bir sistemdeyiz. Herkes bir bakıma “haklı”, bu durumda. Bir yer kapmaca yarışı söz konusu. Özellikle dış yerlere ulaşmaya değer veriliyor (Avrupa, Amerika, Asya…). Günümüzün sanatçısı ve yazarı “global” olmak arzusunda. Yalnızca niteliği arayan sanat kurumu ve yayıncı bulmak zor Türkiye’de. Ama bazı olumlu adımlar, çabalar var. “Alternatif” girişimler var (örneğin internet’te). Yaratı sürüyor, ama bazen oldukça gizli kalarak. Büyük ün’lerden kuşkulanmamız gereken bir çağdayız. Medya’larda ve sözüm ona büyük kurumlarda “görünmek” hiçbir zaman masum değildir. Özellikle televizyon ve büyük medya şöhretlerinden bir tiksinti duymak bana sağlıklı görünüyor. Bu yalnızca Türkiye’nin sorunu değildir, ama küresel bir sorundur, kapitalizmin fütursuzluğunun ve adiliğinin sorunudur. Adilik, kolaylık, uyanıklık ya da kurnazlık, çıkar için uğraşma, rehavet merakı, zevk kapitalist erdemlerdir, unutulmamalı.

Z.Y.: Ece Ayhan’ı yakından tanıyan ve savunan biri olduğunuz için bu kısacık -ama önemli, etkili- söyleşiyi Ece Ayhan’a ilişkin bir şeyler sorarak sonlandırmak istiyorum. Ece Ayhan bugün yaşasaydı, kimleri okurdu, kimleri şairden sayardı, neyi sıkı şiirden sayardı, kimlerin düşüncelerini savunurdu?

A.S.: Bunu bilmek elbette olanaksız, tahmin yürütülecek olursa da nesnel olması olanaksız. Ece Ayhan yaşarken bile kestirilmez biriydi. Yaralı bir öznelliği vardı… Aşırı duyarlılık… Belleğinde düğüm noktaları seziliyordu… En büyük duyarlılık noktaları, “sabit fikir”ler, öfkeler… Daha çok olumsuzluk… Ama sevdiği şeyler, yaratıcılar da vardı (besteciler, örneğin Webern, Berg; yönetmenler, örneğin Vigo, Rouch…; yazarlar, örneğin Sait Faik…; kitaplar, örneğin Çocuk ve Allah, Suç ve Ceza). Ve “kişilikler”: Nilgün Marmara, Çanakkaleli Melahat. Aslında Nilgün dışında devamlı ve tutarlı biçimde dost kabul ettiği kimseye rastlamadım “yakın” çevresinde, çok kişiyle ya zamanla uzaklaştı (Mustafa Irgat gibi, İzzet Yasar gibi) ya da bozuştu. “Kimleri okurdu?” Bunu gerçekten bilemem. Pek şiir okumuyordu. Sanırım tarihle ilgili kitaplar okumaya devam ederdi (tarihten şiirinde çok beslendiğini biliyoruz). Yeni tanışacağı şairlerin şiirine bakardı elbette (ama gerçekten şiir okumuyordu pek). Marjinal duruşlar, varoluşlar onu çok çekiyordu. Sanırım cumhuriyete ilişkin eleştirel duruşunu sürdürürdü, ama bu eleştirinin bugünkü siyasi ifadelerine – bunların iktidar bağlarıyla birlikte – ne derdi, bilemem. Sanırım pek yakın olmazdı (değil mi ki bunlar yeni kapitalist ve emperyalist devinimlerle bariz bir bağlantı içinde).

Powered by WordPress | Theme: Aeros 2.0 by TheBuckmaker.com