Haz
28
2015
0

Düşünmeyi Düşünmek

dusunmeyidusunmek

“Düşünmeyi Düşünmek”

Z. Yalçınpınar, Sapanca-2015

Ayrıca bkz: Kıyıların Kıyısında


Hamiş: Z. Yalçınpınar’ın “Kendini Anlatan” fotoğraflarına http://zaferyalcinpinar.tumblr.com adresinden ulaşabilirsiniz.

Haz
27
2015
0

Neydi ki zaten?

(…)
Katya…
Üç gün önce, yirmi dört yıldan sonra ilk defa Salies’e döndüm. Ordudan ayrılıp, kendi yoksul kasabamın yaşlanan doktorunun yerini almak üzere bu yöreye geldiğimden beri ilk defa. Dört yılımı siperlerde geçirmek, gelecekle ilgili umutlarımı toz gibi dağıtmıştı. Artık ne ünlü olmayı özlüyor, ne de heyecan hayali kuruyordum. Taşra doktorluğunun getirdiği huzura, zamanımı dolduran o tekdüze hasta ziyaretlerine, şükranla sarıldım. Yıllar ben dikkat etmeden geçti, bir daha da hatırlanmadı. Derken bir sonbahar sabahı, kendimi birden kırk beş yaşında buldum; kırk beş demek, gençlik umutlarının, orta yaş başarılarıyla karşılaştırılıp tartıldığı zaman demektir. Çünkü o zamana kadar yapabileceğim her şeyi yapmış olmam gerektiği ortadadır. Kırk beşinci doğum günümün akşamında, tek başıma çalışma masamda otururken, insanın kendine sorabileceği en kalıplaşmış soruyu sordum; Nereye gitti hepsi? Ve sonra da daha az kalıplaşmış olan başka soru: Neydi ki zaten?
(…)

Trevanian
“Katya’nın Yazı”, Çev: Belkıs Çorakçı
E Yayınları, 3. Baskı, 1998, s. 13

Haz
22
2015
0

Seçeneksiz

(…)

Sevgili Chamisso, sana her şeyi tüm çıplaklığıyla anlatacak ve senin yargını etkilemeye çalışmayacağım. Uzun bir süredir kendi kendimi suçluyor, bana eziyet eden kurdu içimde besliyordum. Gözlerimin önüne hep hayatımın bu en ciddi anı geliyordu ve ben bu resme yalnızca kuşku, utanç ve pişmanlıkla bakabiliyordum. Sevgili dostum, düşüncesizlik yaparak doğru yolu terk eden herkes kendisini ansızın yokuş aşağı giden başka patikalarda bulur ve yuvarlandıkça yuvarlanır; gökyüzünde parlayarak yol gösteren yıldızlara bakması boşunadır, hiçbir seçeneği yoktur, yokuş aşağı inmek ve kendisini Nemesis’e kurban etmek zorundadır. Lanetleri üzerime çektiğim o aceleci yanlış adımı takiben aşk duygularıyla suç işleyerek başka bir varlığın yazgısına müdahalede bulunmuştum; böylesi bir felaketle karşı karşıya kalınca, kendimi bir an önce kurtarmak için körü körüne bu çareye sarılmaktan başka ne yapabilirdim? Çünkü son saatim çalmıştı. Hakkımda kötü düşünme, sevgili Adelbert; benden talep edilen bedeli yüksek bulduğumu, yalnızca bana ait olan bir şeyi altınlardan daha çok esirgediğimi sanma. Hayır, Adelbert, ruhum yalan dolan peşinde olan bu esrarengiz sürüngene karşı büyük bir nefretle doluydu. Belki ona haksızlık ediyordum, fakat onunla söz konusu olabilecek her türlü birliktelik beni çileden çıkarıyordu. Hayatımda ve hatta genelde dünya tarihinde sıkça olduğu gibi burada da, kendiliğinden gelişen bir olay, tasarlanan bir eylemin önüne geçti. Sonraları kendimle barışabildim. Öncelikle zorunluluklara saygı göstermesini öğrendim; zaten  yapılan bir eylemden, olup biten bir olaydan daha zorunlu ne olabilir! Sonunda bu zorunluluğu, içinde bizlerin yalnızca birer dişli sıfatıyla işlev gördüğümüz büyük çarka hükmeden kader olarak kabul etmesini ve ona gerekli saygıyı göstermesini de bildim. Olması gereken olacaktır ve olmuştur; hiç kuşku yok ki, bunda, benim ve benimle bağlantılı kişilerin alınyazısını belirleyen ve saygı göstermesini öğrendiğim kaderin de payı oldu.

(…)

Adelbert von Chamisso
“Peter Schlemihl’in Garip Hikâyesi”, Çev: Etem Levent Bakaç
Aylak Adam Yayınları, 2014, ss. 61-62

Haz
21
2015
0

Duyguların güçlü oluşu…

duyguguclu


 “Duyguların güçlü oluşunu delilik zannediyorsunuz.”

(Kadıköy’de görülmüş bir duvar yazısı… Haziran 2015)


Hamiş: Evvel Fanzin kapsamında yayımlanan “Sokak Sanatı” ilgilerinin tümüne http://evvel.org/ilgi/duvarda adresinden ulaşabilirsiniz.

Haz
20
2015
0

Şaşırganlar

sasiri1

“Şaşırganlar”
by Zy, 2015

sasiri2


Hamiş: Z. Yalçınpınar’ın “Kendini Anlatan” fotoğraflarına http://zaferyalcinpinar.tumblr.com adresinden ulaşabilirsiniz.

Ayrıca bkz; Şiir: Şaşırı

Haz
20
2015
0

Mural İstanbul 2015

muralist2015

Büyük duygu… Eylül ayına kadar sürecek…
Takip etmek için: https://www.facebook.com/muralistanbul


mistanbul

by QBIC
(Haziran 2015, Moda)


Viva la Mural İstanbul! (2012-2014)
Bkz: https://line.do/mural-istanbul/5lt/vertical


Hamiş: Evvel Fanzin kapsamında yayımlanan “Sokak Sanatı” ilgilerinin tümüne http://evvel.org/ilgi/duvarda adresinden ulaşabilirsiniz.

Haz
16
2015
0

Yeni Sinsiyet’in Kokmuş Tuz Çeşitlemesi (11/5/2015)

 

Bugün, Yeni Sinsiyet’in[1] yarım asır boyunca projelendirdiği “mezalim” ortamının içindeyiz ve gündelik yaşamımızın her ânında bu ortama maruz kalıyoruz. Yeni Sinsiyet’in “mezalim” ortamını sürdürülebilir kılmak için bulduğu son çözüm formülünü, yani ‘haksızlık yordamı’nı[2] her alanda var gücüyle uyguladığını görüyoruz ve bu gaddarlığa tarihsel açıdan tanık oluyoruz. Yeni Sinsiyet’in yandaş-paydaş etkileşimleriyle kalabalıklaştırdığı ‘biz’ söyleminin[3] cehalet hizmetkârları da ‘melanet ortamı’na ramak kaldığını[4] sezmelerine rağmen, seve seve, bile isteye, ‘haksızlık yordamının gönüllüleri’ sıfatıyla, telafisiz ve muazzam bir kötücüllüğün “son bütünleyicileri” olmak için sıraya girmişler.

Peki, Yeni Sinsiyet’in haksızlık yordamı nasıl yürürlüğe ya da dolaşıma sokulmuştur? Büyük bir yalan çeşitlemesi, nasıl olmuştur da gündelik yaşam dilindeki “Günaydın”lar veya “Merhaba”lar gibi yaygınlaşmıştır?

Mezalim ortamını kalabalıklaştıran niceliksel birlikteliklerin (yandaş-paydaş etkileşimlerinin) temel bileşeni “hakikate ihanet”tir. Bu noktada, “Yeni Sinsiyet” tanımlamasıyla işaret etmeye çalıştığımız niteliksel çelişkiye benzer bir başka çelişkinin geçer akçe kılınması söz konusudur; “Karakter aşınması, hilebazlık, yalancılık ve döneklik” gibi kişilik bozuklukları veya olumsuzluklar, tipoloji dediğimiz kapsamla kökten çelişmektedir. Bu çelişkiden ortaya çıkan karşıtlık, anakronik bir görüngünün yanılsamasıyla birlikte “fetbaz” bir algıya dönüştürülmüştür. Haksızlık yordamındaki çeşitlemelerin temelinde ‘yangın çıkaran itfaiyeci’ rolü ve bu rolün hakikate olan tarihsel ihaneti birincil strateji olarak kullanılmıştır. Maalesef bu strateji, gelecekte de “tarihsel bir avadanlık” olarak kullanılacaktır ve anakronik hayaletler retorik arsızlığıyla birlikte cehalet alanında salınmaya devam edecektir.

Mezalim ortamına karşı durarak direnen kalb ve vicdan sahibi -sahici- insanların hakikate ve töze her temasını, anlamın her imlenişini, yani her haklılık inadını, dirayeti, mezalim ortamının sürdürülebilirliği açısından ‘zulüm fırsatları’ olarak gören Yeni Sinsiyet, “Sorunları fırsatlara çeviriyorum, pisliği temizliyorum!” retoriğinin gaddar önlemleriyle haksızlık yordamını yürürlüğe sokmuştur. Bu yordamın vitrini için gereken söylem üretiminde Yeni Sinsiyet’in ikmal edip geliştirdiği kültür endüstrileri[5], hiç durmayan birer makine, birer fabrika, birer maden, birer şantiye gibi çalışmışlardır. Bu kesim, cehalet ortamından elde ettikleri hileli seçkinliği kaybetmemek adına, Yeni Sinsiyet’in mezalim vitrini için gereken endüstriyel çalışmaya sabah akşam “retorik arsızlığı” taşımışlardır. Kültür endüstrilerinin tüm uzantıları podyumlarda, göz alıcı ışıkların altında, şilt ve plaketlerle, kameraların önünde ve mikrofonların arkasında, Yeni Sinsiyet tarafından defalarca, üst üste ödüllendirilmiştir. Bu ödüllendirmenin sembolik de olsa bir kazanım ya da artı değer olarak görülmesi, mezalim ortamını tümden kabullenmek anlamına gelir. Çünkü mevcut ödüllendirme, kalb ve vicdan sahibi insanları cezalandırarak -icabında teker teker, acımasızca öldürerek- gerçekleştirilmiştir. Yeni Sinsiyet’in izlediği yordam, kalb ve vicdan sahibi insanları cezalandırıp yandaş-paydaş etkileşimlerinin önündeki engelleri kaldırmak ve cehalet ortamını niceliksel olarak kalabalıklaştırmaktır. Kültür endüstrilerinin egosantrik balonlarıyla kalabalıklaşan Yeni Sinsiyet’in podyumları, her geçen gün bir başka toplu fotoğrafta aynı müstehzi endamları pozlamaktadır.

Sonuçta, Yeni Sinsiyet, adalet ve güzellik duygusu taşımayan gaddar bir haksızlık yordamının hâkim hukuka dönüşmesi için var gücüyle stratejiler geliştirmektedir ve bu stratejileri de ‘yangın çıkaran itfaiyeci’ rolünün ‘oyun kurucu’ meziyetleriyle planlamaktadır. Kokmuş tuz çeşitlemesi, işte, böylesidir: Yürürlükteki haksızlık yordamına “şaşırmayan” herkes, amaçlanan melanet ortamından “pay” kapmanın vicdansız beklentisiyle nefes almakta ve Yeni Sinsiyet’in stratejik tezgâhlarıyla birlikte sabah akşam garaz beslemektedir.

Bu vicdansız beklenti ve ayrıcalıklı hırs, insanlığın sonu ya da eşyaya dönüşmenin başlangıcı değilse nedir?

 

Zafer Yalçınpınar
11 Mayıs 2015


[1]  Bkz: “Yeni Sinsiyet ve Bazı Enstrümanları”, 2010
http://zaferyalcinpinar.com/i21.html

[2] Bkz: “Yeni Sinsiyet’in Haksızlık Yordamı”, 2014
http://bit.ly/haksizlik

[3] Bkz: “Yeni Sinsiyet Tipolojisi’nin ‘Biz’ Söylemi ve Retorik Arsızlığı”, 2010
http://zaferyalcinpinar.com/i22.html

[4] Bkz: “Yeni Sinsiyet’in İkbal Ezberi”, 2012
http://zaferyalcinpinar.com/i29.html

[5] Bkz:“Yeni Sinsiyet’in Seçkinlik Arayışı”, 2011
http://zaferyalcinpinar.com/i23.html


Hamiş:

-Yeni Sinsiyet Tipolojisi’ne karşı kaleme alınan yazıların ve sergilenen tavırların tüm envanterine http://yenisinsiyet.evvel.org adresinden ulaşabilirsiniz.

-Yazıya http://bit.ly/kokmustuzcesitlemesi adresinden pdf biçeminde ulaşabilirsiniz.

-Ayrıca bkz: http://evvel.org/ilgi/davali

Haz
15
2015
0

Gölgesiz

(…)

golgesiz

(…)

Adelbert von Chamisso
“Peter Schlemihl’in Garip Hikâyesi”, Çev: Etem Levent Bakaç
Aylak Adam Yayınları, 2014, ss. 19-21

Haz
14
2015
0

Doğaçlama: “Ornette Coleman ile Jacques Derrida”

coleman

11 Haziran 2015’te vefat eden efsanevi Ornette Coleman, müzik ile dil arasındaki hayatî ilişkiyi irdelemiş, cazın matematiksel imkânlarını ilerletmiş (özellikle de ‘bebop’ türü kapsamında tanımlanan enerjik armoniyi diğer türlerin melodik alışkanlıklarıyla kesiştirerek) yeni bir alan derinliğine ulaşmış ve yıllar süren çalışmalarının sonucunda “Free Jazz” türünü icat etmiş sıkı bir cazcıydı. ‘Özgürlük arayışı’, Coleman’ın tüm beste ve yorumlarındaki armonik geçişlerde son derece etkili “çözümler” olarak tarihe kazınmıştır. (Zy)

Roll Dergisi’nin Kasım 1997 tarihli 13. sayısında, filozof Jacques Derrida ile cazcı Ornette Coleman arasında gerçekleşen “doğaçlama” bir söyleşi yer alıyor. Siren İdemen tarafından çevrilen söyleşinin metnine http://issuu.com/adabeyi/docs/colemanderridasoylesi adresinden ulaşabilirsiniz.


Hamişler:

1. Söyleşiden haberdar olmamızı sağlayan ve söyleşinin metnini titiz bir çalışma sonucunda EVV3L’e ulaştıran Derya Bengi‘ye çok teşekkür ederiz.

2. Söyleşinin pdf biçemine http://zaferyalcinpinar.com/colemanderridasoylesi.pdf adresinden ulaşabilirsiniz.

3. Ayrıca bkz: http://evvel.org/ilgi/caz-cumlesi

4. bkz: http://evvel.org/ilgi/sessizligin-dilbilgisi

Haz
12
2015
0

“E”

Tutkunluğum
Adından gelir
Anlamını bulur gözlerinde;
Suskunluğum

İsmin
Ruhun cismini buluşudur
Ben gecede otururum
Düşlerim
Ardından gelir

Kerem Bereketoğlu
“Rindistan”, Oyun Yayınevi, 2014, s.37

Haz
12
2015
0

Bir Hediye…

picabiahediye

Francis Picabia‘nın “Kervansaray” adlı eserini dilimize çeviren Ayberk Erkay, EVV3L’in “imzalı” arşivine bir hediye gönderdi. Kendisine çok teşekkür ederiz. Ayberk Erkay, ayrıca L. Aragon’un en önemli gerçeküstücü metinlerinden biri olan “Paris Köylüsü”nün 2015 sonbaharında yayımlanacağı haberini de bize müjdeledi. Merak ve heyecan içerisinde bekliyoruz. (Zy)


Hamiş: EVV3L kapsamında yayımlanan “Gerçeküstücü” ilgilerin tümüne http://evvel.org/ilgi/gercekustu adresinden ulaşabilirsiniz.

Haz
10
2015
0

Şartlar

“Şartlar” vs. konuşuluyor… Gündelik yaşamımızın her ânında maruz kaldığımız “hırsızlık, adaletsizlik, eşitsizlik, haksızlık, haysiyetsizlik, yalancılık, dolandırıcılık, arsızlık, hilebazlık, fetbazlık, sahtekarlık ve yeni sinsiyet” repertuarının en az %60 oranında azaltılacağı, bu yöndeki kötücül-pragmatik dilin sıfırlanacağı bir gelecek istenmelidir!

Zafer Yalçınpınar
10 Haziran 2015

Haz
08
2015
0

Caferağa duvarlarından önemli bir mesaj…

ymayiz

“Kadıköy-Caferağa’da görülmüş politik bir ‘stencil’ çalışması”

by KULP
(8 Haziran 2015)


Hamiş: EVV3L kapsamında yayımlanan “Sokak Sanatı” başlıklı ilgilere http://evvel.org/ilgi/duvarda adresinden ulaşabilirsiniz.

Haz
06
2015
0

Geçmeyen Zaman Ormanı

Uğruna savaşacağım bir şey ver
Yoksa düşman olacağız!
Adımı biliyorsun diye
Yaşadığım her hüznü sahiplenme
Yoksa kardeş olacağız!

(…)

Savaşacağım uğruna, bir şey ver!
Düşman yoksa; olacağız
Biliyorsun diye adımı
Her hüznü yaşadığım; sahiplenme!
Kardeş yoksa; olacağız!

Kerem Bereketoğlu
“Rindistan”, Oyun Yayınevi, 2014, s.20-21

Haz
05
2015
0

Kazanan Hep Jüridir!

The_Jury_by_John_Morgan

Neredeyse herkes tarafından biliniyor; edebiyat ödülleri ile ödüllendirme sistematiğine karşı müthiş tepkiliyiz ve yıllardır canımızla, kanımızla büyük bir mücadele veriyoruz. Şu hakikati ortaya koyalım hemen: Ödüllendirme sistematiği, egosantrik yemlerle devam eden bir haksızlık yordamıdır. Ödüllendirme sisteminin bileşenleri, insan evlâdını melanete götürecek ‘geribeslemeli, geribildirimli bir düzenek’ şeklinde tasarlanmıştır. Bu sarmal düzenek, Türkiye’de ilk kez 1950’li yıllarda “Güdümlü Edebiyat” başlığı altında uygulanmaya başlanmış ve 65 yıldır edebiyatı, genç yazar ve şairleri kıskaçlarının içinde tutmayı başarmıştır. Bu düzeneğin yapısı çok karmaşık değildir aslında: Statüko dağıtarak statüko cukkalamak ve statüko cukkalayarak statüko dağıtmak! Saygınlık dağıtıp saygınlık elde etmek ve saygınlık elde edip saygınlık dağıtmak! Tezgâh, geribeslemeli, geribildirimli bir ilişkiyle devam ediyor… Edebiyat sosyolojisi üzerine çalışmış olan Taha Hüseyin, bir konferansında mevcut düzeneği ‘namussuz bir iktisadi ilişki’ olarak tanımlar. Bu düzenek, Yeni Kapitalizm’in yarattığı Yeni Sinsiyet Tipolojisi‘nin birincil yöntemi ve el yordamı haline geldi. 2006’dan bu yana ödül çetesinin ‘ödül vererek’ kontrolüne aldığı yüzlerce ‘ödüllü şair’ ve zavallı, vasatî bir edebiyat aurası var. ‘Ödülde şairler’in yalancı dünyasıdır bu aslında… Yani, sahici bir varoluşları yoktur! Edebiyat aurasının da öyle… Hatta, ‘maymun kuşak’ olarak tanımlayabileceğimiz tuhaf bir kitleye müdahil herkesin hepsine ‘ödüllü şair’dir, diyebiliriz… Bu kitlenin vasatî, sahici olmayan varoluşuyla birlikte, ‘imgelemin özgürleşmesi’ açısından tek bir gol, tek bir başarı hikâyesi veya zerre kadar bir ilerlemenin oluşmadığını, oluşamadığını görüyoruz. Yok, aşikâr! Olan biten şu: Yeni Sinsiyet, seçtiği, öne çıkardığı kötülüğü podyumlarla ve törenlerle yemliyor. O kötülük de Yeni Sinsiyet’i besliyor. Böylelikle insanlar yönetiliyor, yönetilebiliyor… Peki, nasıl yapıyorlar bunu? ‘Göz alıcılık’ ve ‘göz boyama’ unsurlarını kullanıyorlar. Öncelikle, şairleri yolundan döndürüyorlar: Şairleri iktidar ve gaddarlık karşıtı duruşlarından, hakikat yolundaki kalb ve vicdan arayışlarından döndürüyorlar… Sonra, adına şiir yarışması düzenlenen isimlerin ve bu isimlerin ailelerinin temsil ettiği tarihsel itibarı, tarihsel duruşu kullanarak, o duruştaki onuru yok ediyorlar… Yani, tüm ipler, tüm nedensellikler, ‘ödüllendirme sistematiği’ yordamıyla kendini var etmeye çalışan bir çetenin şeytansı ellerine geçmiş. Bu haksızlık yordamını kendilerine meslek-meziyet edinmişler, bu haksızlıkla, bu haysiyetsizlikle övünüyorlar, bu durumu kendilerine ‘kariyer’ bellemişler falan… Aslında olan biten şu hepi topu: Azıcık bir maaşa bağlandılar, azıcık bir sabit gelir elde ettiler! Mevcut çete, yürürlükteki ödüllendirme sistematiğinin bileşenleriyle, aynı anda, birçok kuşu vurabiliyor: Yani, ödüllendirme sistematiğinin tek bir kazananı var aslında… Kazanan hep jüridir! Kazanan hep jüri başkanıdır! Kazanan hep seçiciler ve seçicileri seçendir! Yeni Sinsiyet’in kendi statükocu duruşunu devam ettirmekten başka bir amacı yoktur aslında…

Sahicilikle

Haz
05
2015
0

“İstanbul vapurları, su üstü balıklarıdır!” #vapurumugeriver

vapurzy

“İstanbul vapurları, su üstü balıklarıdır!” (Zy)
#vapurumugeriver


İmza Kampanyası:
https://www.change.org/p/istanbullular-a-sorulmadan-getirilen-
boğucu-vapurlar-kaldırılsın-ibbbeyazmasa-vapurumugeriver

vapurzy2

Fotoğraflar, Zafer Yalçınpınar tarafından 2000 yılında görüntülenmiştir.


Z. Yalçınpınar’ın “kendini anlatan” fotoğraflarına
http://zaferyalcinpinar.tumblr.com adresinden ulaşabilirsiniz.


Haz
04
2015
0

Güncellik

dikkatliariostos

Yannis Ritsos
“Dikkatli Ariostos”, Çev: Herkül Millas, De Yayınevi, 1987, s. 18

Haz
02
2015
0
Haz
01
2015
0

“Hakikati Yazmanın Güçlükleri” (Bertolt Brecht)

(…)

Yazar hakikati yazmak zorunda; burası açık; yazar hakikati saklamaya çalışmamalı, onu gizlememeli ve hakikate uymayan hiçbir şey yazmamalı. Güçlülere boyun eğmemeli, güçsüzleri aldatmamalı. Güçlülere boyun eğmemek şüphesiz çok güçtür; güçsüzleri aldatmak ise çok kazançlı bir iştir. Mülk sahiplerinin hoşuna gitmemek demek, ömür boyu mülk edinememek demektir. Harcanan emeğin bedelini ödemekten kaçınan, emeği de yadsır; güçlüler arasında ün kazanmayı geri çeviren ise, bu koşullar altında, hiç ün kazanmaz, hiç övülmez. (…) Şu kişi hakikati dile getiriyor dendiğinde birkaç kişinin ya da birçok kişinin ya da tek bir kişinin başka bir şey söylediği, yalana baş vurduğu, yuvarlak sözler gevelediği anlaşılır. Hakikati söyleyen ise, pratik, somut, yadsınmaz, söylenmesi gereken bir şeyi dile getirmiştir. (…)

(…) Hakikat elle tutulabilir, ölçülebilir, var olan bir şeyse, ona ulaşmak biraz çabayı, araştırmayı gerektiriyorsa, hakikat diye bir şeyi tanımazdan gelirler o zaman; kafalarını bulandıracak hakikate boş verirler. Bunlar, hakikate şöyle bir dokunup geçen bir şeyleri geveleyen, yüzeyde kalmış, derine inmeyen kişilerdir. İşin kötüsü: Hakikatten haberi yoktur bunların.

Her alanda gizlenen, örtbas edilmeye çalışılan hakikati yazmak güç iş olduğundan, birçoğu için hakikatin yazılması ya da yazılmaması yalnızca bir namus sorunundan ibarettir. Hakikati yazmak için bir tek yürekli olmanın gerektiğini sanırlar. İkinci güçlüğü ise hep unuturlar. Bu ikinci güçlük hakikati bulabilmektir. Hakikati bulmanın kolay bir iş olduğunu kimse söyleyemez.

Öncelikle, hangi hakikatin söylenmeye değer olduğunu bulup ortaya çıkarmak, işte bu, sanıldığı gibi kolay değildir. Örneğin, dünyanın en uygar sayılan ülkelerinden biri, günümüzde en aşağılık bir barbarlığın içine batmış durumda. Bu durumu gören herkes, en korkunç, en canavarca araçlarla yürütülen iç savaşın, bir gün, dünyayı belki de bir yıkıntı yığınına çevirecek bir savaşa dönüşeceğini biliyor. Bunun bir hakikat olduğu kuşku götürmez. Ama bunun yanında başka hakikatler de var. Sözgelimi, koltuklar oturmaya yarar, yağmur gökten yağar türünden hakikatler. Bunlar da yanlış değil. Birçok yazar, bunlara benzer hakikatleri yazıyorlar. Bunlar, batmakta olan bir geminin duvarlarına natürmortlar çizmeye çalışan ressamları andırıyorlar. Belirttiğimiz ilk güçlük, onlar için geçerli değil, buna aldırdıkları yok ama vicdanları da rahat. Resimlerini güçlülere aldırmayarak çiziyorlar. Ama ezilenlerin çığlıklarıyla da ilgilenmiyor, bundan etkilemiyorlar. Seçtikleri davranış biçiminin anlamsızlığından kendilerini de etkiliyor, “derin” bir karamsarlığa kapılıyorlar. Karamsarlığa kapılıyorlar kapılmasına ama çok iyi fiyattan satıyorlar karamsarlıklarını; ustalık sıfatının gerçek sahipleriyse bu karamsar sahte ustalara gösterilen ilgiyi görmüyor, ürünlerini satamıyorlar bile. İşte bundan dolayı, bu karamsarların dile getirdiği hakikatlerin, koltuklarla ya da yağmurla ilgili olarak yukarıda belirttiğimiz hakikatlere benzediğini hemen görmek kolay olmuyor. Kolay olmuyor,  çünkü bambaşka biçimde, sanki önemli hakikatlermiş gibi çıkıyorlar ortaya. Çünkü sanatın, sıradan bir şeyi önemli kılmak olduğu sanılıyor. Ama yakından bakılacak olursa, bu karamsarların sadece şunu söyledikleri anlaşılır: “Koltuk, koltuktur,” ya da «hiç kimse yağmurun gökyüzünden yeryüzüne yağmasını engelleyemez.» (…)

(…) Hakikat, sonuçları için dile getirilmelidir; çünkü hakikatten çıkarılacak sonuçlar, tutumları belirler. (…)

(…) İnsanların içine düştükleri kötü durumlar konusundaki hakikatler yazılmak isteniyorsa, önce o durumları yaratan önlenebilir nedenler ortaya çıkarılmalıdır. Ancak önlenebilir nedenler ortaya koyulduktan sonra kötü durumlarla savaşılabilir. (…)

(…) Çağımızda da halk yerine sınıflar, toprak yerine mülkiyet sözcüklerini kullanan kişi, birçok yalana aracılık etmekten kurtulur. O sözcüklerin (değiştirilmesi gerekenlerin) kişiyi uyuşturucu, tembelleştirici, yani mistik özelliklerini ortadan kaldırmış olur. Halk sözcüğü, belirli bir birliği ifade ediyor ve ortak çıkarları akla getiriyor; bu nedenle bu sözcük, yalnızca birden fazla halkın söz konusu olduğu durumlarda kullanılabilir, çünkü ancak o durumlarda çıkarların ortaklığından söz edilebilir. Bir toprak parçası üstünde yaşayan sınıfların çıkarları ise farklıdır ve genellikle de bu çıkarlar birbirleriyle çelişir; işte bu hakikat hep gizlenmeye çalışılan bir hakikattir. Toprak deyip de, tarlaları anlatan, tarlaların kokusunu ve rengini uzun uzadıya dile getirerek burun ve göz zevklerine seslenen yazar, egemenlerin yalanlarını desteklemiş olur; çünkü söz konusu olan ne toprağın verimliliğidir, ne de insanlardaki toprak sevgisi ve çalışkanlıktır; gerçekte önemli olan, tahıl fiyatları ve tarlada çalışanın emeğine ödenen ücrettir. Topraktan kazanç sağlayanlar, kızgın güneş altında buğday üretenler değildir; toprak kokusunu tanıyan yoktur borsalarda. Borsaların kokusu bambaşkadır. (…)

Bertolt Brecht, 1935


 

“Hakikati Yazmanın 5 Güçlüğü” başlıklı işbu yazının tam çevirisi, O. Duru’nun (1975 yılındaki)  ve Mehmet Tim’in (1977 yılındaki) özet çevirilerinden faydalanılarak Gülseren Işıklı tarafından gerçekleştirilmiştir. Yazının tam metnine http://issuu.com/karazindergi/docs/karazin2/5?e=15698668/11540310 adresinden ulaşabilirsiniz.

Ayrıca bkz: http://www.sanatcephesi.org/SC/168/hakikati_yazmada_bes_gucluk/

Powered by WordPress | Theme: Aeros 2.0 by TheBuckmaker.com