Edebiyatımızın gelişmesi için neleri gerekli görüyorsunuz?
Turgut Uyar: Edebiyatımız herhalde hiçbir devirde eşine rastlanmamış bir büyük, bir geniş, adeta tertipli diyebileceğim bir nankörlük ve alâkasızlıkla, bir hor görme ile karşı karşıyadır. Sanatçı da nihayet bir insandır, üstelik evliya değildir. Uzun çileler bahasına bir şeyler yazıyorsa okunsun diyedir. (…) Halkımızın, bilhassa halk üzerinde sözü geçecek okumuşlarımızın, çoğunun o kadar sakat, o kadar kısır,o kadar bayatlamış sanat zevk ve anlayışları var ki, şaşırıyorum. (…) Arasıra inebildiğim yakın bir şehrin çarşısında bulunan tek kitapçının vitrinlerindeki o güzelim eserlerden hiçbirinin, komşu tuhafiye mağazasının vitrinlerindeki kravat veya çoraplar kadar alâka çekmediğini, hatta seyirci bile bulamadığını hüzünle görüyorum. (1965)
(…)
Bir gün meşhur bir edebiyatçı olacağınızı çocukluğunuzda tahmin eder miydiniz?
Nurullah Ataç: Ün salmağı, sizin dediğiniz gibi “meşhur olmağı” ne çocukluğumda düşündüm, ne de şimdi düşünürüm. Daha doğrusu, çocukluğumda belki olmuştur öyle hulyalarım. Şimdi kurtuldum: Biliyorum, kendimi tanıtamayacağım, beğendiremeyeceğim. Üzüldüğüm de yok. Tanınanları, beğenilenleri görüyorum da onlar gibi olmadığıma seviniyorum. (…) Öyle sanıyorum ki yüz kadar okurum var, onlar da yeter bana. (…) Ben edebiyata hizmet etmeğe çalıştım, edebiyat bana hizmet etsin, beni tanıtsın demedim.
(…)
Edebiyatımızın gelişmesi için neleri gerekli görüyorsunuz?
Necati Cumalı: Ben gelişmesinden geçtim. Mevcut alâkasızlık karşısında bugünkü durumunu muhafaza etmesi için çareler düşünmek gerektiğine kaniim.
(…)
Armağan kazanmış bir yazar olarak, armağanlar için ne düşündüğünüzü söyler misiniz?
Tahsin Yücel: Armağanlar elbette pek yararlıdır. En azından bir eleştirme görevi görürler. Belirli kişilerin belirli bir yapıtı üstün bulduklarını ortaya koyarlar. Ama edebiyat armağanları bizde istenen ortamı bulamadı, iyi oldukları söylenemeyecek amaçlarla baltalandı, yarardan çok, zarar verdi. (15 Ağustos 1962)
(…) Babam çalışkan bir adamdı, çok iyi bir hattattı. Ankara’nın Latin alfebesi ile ilk sokak levhalarını, geceler boyu çalışarak ilk o yazmıştır. Ölümünden on-on beş gün öncesine kadar çalıştı ve her akşam içti rakısını. İçemediği yarım bıraktığı son küçük şişesini, gömüldüğü gece annem, bana verdi. “Atamam, dökemem, kimselere veremem” diyerek. (…) İlk içkiyi ne zaman içtiğimi hatırlamıyorum. Ama şaraptı, onu iyice biliyorum. İlk sigaraya alışma denemelerimi, haminnemin “Hanımeli” paketinden aşırdığım incecik sigaralarla yaptım. İlk rakıyı öfkeyle ve intihar etmek(!) için içtim ve saatlerce kustum. İlk votkayı korkarak denedim, adından olacak. Şimdi en iyi dostum. (…) “Her şeyden biraz kalır” diyor bir İtalyan atasözü. En inandığım doğrulardan biri. Söylemeden edemeyeceğim bir doğru da şu: Aşk söz konusu olduğunda, ikinci de üçüncü de sonuncu da ilk’tir.(…) Şimdi bilmiyorum, bakalım, ilk ne zaman ölürüm…
Hamiş: İşbu söyleşinin kapsamı “muhterisler için toplu cevap” niteliği taşımaktadır.
—-
Senem Korkmaz: “Karşı”, “Korkak Düşler” ve “Siya” adlı öykü kitaplarından sonra 2007’de “Livar” adlı ilk şiir kitabın yayımlandı. “öykü”den “şiir”e geçiş aşaması nasıl oldu? Neydi seni “şiir”e iten?
Zafer Yalçınpınar: Birtakım görüngülerin, olayların ve tipolojinin inceliklerini düzyazıyla ortaya koyamadığımı fark ettim. Bazı imgelemler ve sözler düzyazının içerisinde yer aldığında yan-anlam zenginliğini, gücünü, ağırlığını, belki de imgesel devinimini, sahiciliğini ve hızını kaybeder. Bazıları da ancak düzyazıyla anlam kazanır, ayakta, sapasağlam durabilir. Bu bir tercih meselesi… Örneğin, Eduardo Galeano’nun yapıtlarındaki imgeselliği düşünelim; “Kucaklaşmanın Kitabı”, “Yürüyen Kelimeler” ve “Zamanın Ağızları” adlı kitaplarında Galeano, şiir mi yazmıştır, öykü mü? Misal, Turgut Uyar adında sıkı biri çıkmış ve dünyanın neredeyse en uzun öyküsünü tek bir dizeyle yazmıştır: “İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım” S. K. : Yazın tarihine bakarsak, tüm yazınsal türlerin temelinde “şiir”in olduğunu görürüz. Kısacası insan dille beraber “şiir”i de yaratmış ve kendisini “şiir”le ortaya koymuştur. Dünya edebiyatında da Türk edebiyatında da böyledir bu. Bu anlamda Davut Yücel’in ifadesiyle “Öykü nesrin alt başlığı olarak şiire atılan bir adım” mıdır gerçekten senin için yoksa “asıla rücû” mudur?
Z. Y. : Bunu bilemeyiz. Böylesine bir alt-üst küme yaklaşımına ya da köşeli parantezlere gerek olduğunu sanmıyorum. Bana göre, bazı imgelemler, olaylar, karakterler var ki şiirle ifade edilmelidir. Bazı şeyler de öyküyle… Bu dünyadan Sait Faik adında sıkı biri geçmemiş olsaydı, şiirin öyküden daha “doğuşkan” olduğunu iddia edebilirdim. Artık, böyle bir şeyden bahsedemeyiz. S. K. : Sait Faik de öyküyle yetinememiştir ama şiir de yazmıştır. Turgut Uyar’ın tek dizeyle dünyanın en uzun öyküsünü yazdığını az önce sen söyledin. Yani şiir, öyküyü yaratabilmiştir tek bir dizeyle. Galeano örneği de aynı şekilde; öykü, şiire yürümüştür bu anlamda. Bütün bu örnekler “Aslolan şiirdir.” önermesine götürmez mi bizi?
Z. Y. : Şiirin “sezgiler”le kurduğu ilişkinin, daha önce söylenmemiş, düşünülmemiş olanı işaret etmek imkânı açısından öykünün “anlamlar”la kurduğu ilişkiden daha üstün olduğunu söyleyebiliriz. Ama bundan emin olamayız. Ayrıca, bir felsefe metni de yan-anlamlarla veya sezgisellikle dolu olabilir… Wittgenstein, felsefenin şiirle kurulması gerektiğini ifade etmiş. Örneğin, bazı zamanlarda Oruç Aruoba’nın felsefi metinlerini “şiir” olarak yeniden okuyorum. Oradaki tümcelerde de bir “poetika” var. Fakat tüm bunlara rağmen, bilmiyorum. Bunu bilemeyiz… Gerçekten… S. K. : “Livar”dan sonra şiirlerinle tekrar tekrar yüzleştiğini, sonuçta da “şair” değil “şiir yazarı” olduğunu fark ettiğini anlatmışsın. Nedir “şair” ve “şiir yazarı” arasındaki fark? Ve seni bu sonuca götüren ne oldu?
Z. Y. :Her şeyden önce, günümüz “Şair Endüstrisi”ne karşı ve karşıt olmak adına kendimi bir “Şiir Yazarı” olarak kabul ediyorum. Eli kalem tutanların ¾’ünün kendine “şair” dediği, üstelik bu yönde statüko üleştirmek için çeşitli edebiyat kâhyalarının sabah akşam türediği, fasonlaşmış bir edebiyat ortamında ben kendimi “şair” olarak göremem. Yani onlar şair ise ben şair değilim demektir… Aslında bu mesele, yazım süreçleriyle de ilgilidir. Günümüzde, “şair” dediğimiz tipoloji kendini de yazdıklarını da apansız olarak var etmek istiyor. Bu nedenle, hem yazdıklarında hem de davranışlarında apansız bir kopyacılık sergileyerek, birden bire “şair” olmak istiyorlar. Böylece, apansız heveslerin peşine takılıp yapaylaşıyorlar ve sonuçta ortaya “şair” değil de garip bir “yaratık” çıkıyor… Oysa benim yazdıklarımın çoğu bir birikim, bir çalışma, bir yaşantı veya bir içselleştirme sonucu kendini var eden, teyit eden şeylerdir. Her yazdığımda bir “süreç” ve bir “zamanlama” söz konusudur. Bu yüzden kendimi “şiir yazarı” olarak görüyorum. S. K. : “Sessizlik müziğin çerçevesidir.” şiarını “şiir”e uygulayan biri olarak “şiiri konuşmak/yazmak”tan ziyade “şiiri susmak” çabasında olduğunu söyleyebilir miyiz? Z. Y. :Böyle bir şeyi söyleyemeyiz, tersten yaklaştın… Şiiri susmaya çalışmıyorum, aksine, boşlukta yuvalanmış sıkı şiiri ve boşluğun büyüklüğünün bir parçası olan özellikleri ortaya çıkarmaya, imlemeye çalışıyorum. Birçoğu farkında değil ama nesneleri, olayları esinleyen ve çerçeveleyen tek bölünmez büyüklük “boşluk”tur. Yani birtakım gerçeklikleri indirgeyeceğimiz, sağaltacağımız en büyük anakütle boşluktur. S. K. : Wittgenstein’e göre “söz” ağızdan çıktığı anda içinde bulunulan “durum” ve ona eşlik eden davranışlar çerçevesinde anlam kazanan bir şeydir. Senin derdin de şiirinde “sus”arak “durum”unu sezdirmeye çalışmak, o hâlde. Doğru mu?
Z. Y. : İyi yerden yakaladın. Ben bu eşanlı denklemi “duygudurum tuşesi” olarak adlandırıyorum. “İmgeler ve dizeler” arasındaki geçişler ile “anlam ve sezgi” arasındaki geçişlerin özel bir kimyası var. Bu kimya okuyucunun duygudurumunu da doğrudan etkiliyor. Eşanlı bir düzenek bu… Birçok yan-anlam ile farklı farklı duygulara aynı anda nüfuz ediyorsunuz. Söz konusu etkinin kuvveti de şiirdeki “sus”larda ve “sus”ların zamanlamasında gizlidir… Müzikte de böyledir. S. K. : Senin yaratına da yansıyan şiir-müzik ilişkisi şiir geçmişimiz boyunca var olagelmiştir. Örneğin Hâşim, Yahyâ Kemal, Tanpınar… Yaptığın okumalarda şiirin yakın geçmişinin yanı sıra daha uzak geçmişine de yer verir misin? Örneğin “Divan Şiiri” ya da “Fecr-i Âtî” şiirini araştırır mısın?
Z. Y. :Güzel bir soru sordun. Divan şiirini anlamak, oradaki incelikleri ve duygudurum tuşelerini fark etmek için Osmanlıca bilmek gerekiyor. Fakat ben Osmanlıca bilmiyorum. Ama bu gidişle, öğrenmek zorunda kalacağım. Örneğin Arap Ahmet büyük ve derin bir şair… Onu Osmanlıca’dan okuyabilmeyi isterdim. S. K. :“Anlam”la verdiğin kavgaya dayanarak “Zafer Yalçınpınar’ın şiirini doğuran, anlamın günlük dilde sıradanlaşmasının yarattığı infialdir.”diyebilir miyiz?
Z. Y. : Bahsettiğin uzaklıkta ya da uzak durma çabasında bir infialden çok bir “sorgulama” geçerlidir. Anlamın coşkusuzluğunu yani ortalama zekâyı sorgu sandalyesine oturtmak, sorgulamak, ölçmek, bu yokuşun ölçüsünü almak ve “anlam”la “aksak” bir ilişki içinde olmak… Bunun peşindeyim. S. K. : Peki bu “dizge”nin ayağa/ortalama zekâya düşmesini önlemenin biricik yolu mudur?
Z. Y. : Tek yol değildir, fakat şiiri anlam ile sezgi arasında, aksak bir yapıda ve cazvari bir özgürlükle kurmak gerekiyor. Cazın kontrpuan bilgisine benzeyen bir düzenekte şiir yazmaktan bahsediyorum… Geleceğin şiiri “aksak anlamlar ve aksak imgelemler” üzerine kurulacaktır. Milyonlarca yan-anlamdan oluşan bir rastlantısallıktan, ahenkten, coşkudan, tüm bunların oluşturduğu farklı bir senkoptan ve özgürlükten, genişlikten bahsediyorum… Bu bir tuşe veya zamanlama meselesidir… İster inan, ister inanma fakat söz konusu durumun, sözettiğim kimyanın farkına varabilen yani rastlantısallığı hesaplayabilen ya da sezebilenler geleceğe kalacak. Gerisi de “hikâye” olacak. Böyle düşünüyorum. S. K. : Peki -sanatta ya da günlük yaşamda-gerçekten “ortalama zekâ”dan kurtulmanın bir yolu var mı? Sonuçta hepimiz “karşımızdakinin anladığı kadar” değil miyiz?
Z. Y. : Hepimiz karşımızdakinin rastladığı kadarız. Ortalama zekâdan kurtulmanın yolu “stokastik süreç”lere itibar etmektir. Eğer rastlantının bizden akıllı olduğuna inanırsanız, rahat edersiniz. S. K. : “İm” nedir?
Z. Y. :Sıfır sayısının çarpanlarına ayrılamamasıdır. Katlanmaz bir boşluğun hem kendisidir hem de sürekli kendini yenileyen ve çoğaltan büyüklüğüdür. Bakın, “im” kolaylıkla kavranacak bir şey değil. Dilden önce “im” vardı. Biz ise dil aracılığıyla düşünüyoruz. Yani düşünerek “im”e ulaşmamız zor. S. K. :Deneysel işleri seven biri olarak 2004 yılından beri “görsel şiir”le içli dışlı olduğunu ve çalışmalarını “görsel iş” adı altında yayımladığını biliyoruz. Nedir “görsel şiir”? Kelimenin zincirlerinden kurtulma çabası mıdır? Z. Y. :“Görsel Şiir” üzerine kalıcı, sarsılmaz bir karara varamadım henüz… Fakat, sanıyorum, görsel şiir denen macera “imge”nin “im”e geri dönüşüdür… Bu konuda daha fazla bir şey söylemek istemiyorum. Ayrıca, Serkan Işın bu işlere çokça kafa yoruyor, senelerdir uğraşıyor. Bir tek o adam bu konuları göze alabildi. Onun görsel şiir üzerine yazdığı kuramsal yazılar okunabilir. Bir de Derya Vural ile Barış Özgür’ün görsel işlerini beğeniyorum. O örnekler de incelenebilir. S. K. : “Görsel iş”lerinde kullandığın “Ş” ne anlam ifade ediyor ya da etmeli?
Z. Y. :Öncelikle şunu söyleyeyim; “Ş” harfinin tipolojik özellikleri hoşuma gidiyor. Yani “Ş”ye duyduğum ilginin birincil nedeni o harfin “şiir” kelimesinin baş harfi olması değil. “Ş” harfini yılankavi, akışkan ve devingen duruşuyla başlı başına bir karakter olarak görüyorum ben. Aynı zamanda coşku dolu, kabına sığmaz bir karakter… Görsel işlerimde böylesine bir karakteri maceraya çıkardığım, eyleme gönderdiğim söylenebilir. Artaud “Bir kelimenin ilk harfini unuttuğunuzda onu sözlüklerde arayamazsınız” der. Eğer Ş harfini unutursak, “şiir” kelimesinin anlamını sözlüklerde arayamayız. Görsel işlerimdeki Ş harfi, içinde ya da başında bulunduğu herhangi bir kelimenin diğer harflerini unutmuş, özgür, coşkun, belki de “deli” bir karakter gibi gözüküyor… Garip bir karakter… S. K. : Kullandığı malzeme “sözcük” değil de “görüntü” olduğu için “Görsel şiir”in “yazın”dan ziyade grafik sanatına yakın olduğu; ayrıca anlaşılmak/yaratılmak için mühendislik zekâsına ihtiyaç duyduğu yönünde birtakım görüşler var. Bu konuda ne düşünüyorsun?
Z. Y. : Sanıyorum, Görsel Şiir’de “girdi, çıktı, yerleştirme, aşama, planlama, yapı ve süreç” gibi konular çok daha önemli… Görsel Şiir, bir sanat ise mühendislikle ilişkisi azdır diye düşünüyorum. Çünkü bugün, mühendislik zekâsının her türlü açılımı endüstriyel yaklaşımlarla yönetilir. Ayrıca, mühendisler her şeyi deterministik denklemlerle ifade etmeye çalışırlar. Oysa sanatta rastlantısallık da var, endüstri karşıtlığı da… Bakın, bence mühendislik, sanatta bir “çeşitleme ve farklılık” unsurudur. Bir seviyeye kadar yapıta faydalıdır. Bir seviyeden sonra ise yapıta zarar verir. Dozajı iyi belirlemek gerekiyor. Sonuçta, bilemiyorum… Ayrıca, daha önce de dediğim gibi bu tip soruları Serkan Işın’a sormak gerekiyor… Görsel Şiir kuramının ayrıntılarını o biliyor. S.K. : Şiirde “akım”lar dönemi gerçekten bitti mi?
Z. Y. :Bana sorarsanız, akım icat etmeye çalışan adamlar senelerdir top çevirip, paslaşıp duruyorlar… Yeni bütüncülük, dördüncü yenicilik, soylu yenilikçilik, neo-epikçilik, şu, bu… Kısacası, gol yok ve bu golsüzlük etrafımızın “akım” derken “bokum” diyenlerle dolup taşmasına neden oluyor. Bence son sekiz sene içerisinde “Madde Şiir” taifesinin bazı söylemleri ve Serkan Işın’ın “Görsel Şiir” yakınsamaları dışında işlevsel bir şeyler ortaya koyan, farklı bir açılım sağlayan yok. Bahsettiğim işlevsel taifenin ise söylemlerini daha da derinleştirmesi ve daha sağlam, daha tutarlı örneklerle söylediklerini temellendirmesi gerekiyor. Şunu da söyleyeyim, bütün bunların yanında farklı bir çizgi seziyorum ben… Oktay Rifat’ın Perçemli Sokak’ında, İlhan Berk’in Misirkalyoniğne’sinde ve Ece Ayhan’ın tüm kitaplarında kendini sunan bir çizgi… Bu çizgi de geleceğe bir şeyler taşıyacaktır. S. K. :Türk yazınının özellikle şiirin günümüzdeki çizgisi nedir? Nereye doğru gitmektedir sence?
Z. Y. : Türk Şiiri’nde irticai faaliyetler var… Şiir ve şairlik heveslilerinden oluşan birtakım kifayetsiz muhterislerin başarılı olmasının tek yolu irtica sağlamaktır. İrticai unsurlar üzerinden değerleme yapılmasının, bu unsurları kabul ettirmenin peşindeler… Türk şiiri günümüz iktidarıyla olan pozitif ilişkisini akort ederek, yani irticai unsurlara itibar ederek ve bu unsurları kullanarak ilerleyemez. Çünkü şiir, bir özgürlük ve bağımsızlık meselesidir. S. K. :Ece Ayhan’ın yaşamındaki ve şiirindeki yeri aşikâr. II. Yeni şairleri arasında onu senin için daha farklı kılan şey ikiniz arasında bazı yakınlıklar bulman mıdır?
Z. Y. :Bir kere Ece Ayhan’a yanlış bakılıyor… Onu “Ece Ayhan” olarak değil de “Ayhan Çağlar” olarak düşünmek gerek… 1950’lerde Ece Ayhan, çeşitli dergilerde yayımlanan birçok şiirini “E. Ayhan Çağlar” olarak imzalamıştır. Şimdi, aslında, bu konu hakkında daha fazla bir şey söylemek istemiyorum. Çünkü bu konu hakkında söylediklerim ya yanlış anlaşılıyor ya da bana karşı kötü niyetle kullanılıyor. Sabırlı olmak lazım. Gelecekte ortaya çok önemli şeyler çıkacak… S. K. : Okuyucu gözüyle ve sanatçı gözüyle kendine dışarıdan bakmaya çalışarak cevaplarsan; Zafer Yalçınpınar’ın “alâmet-i fârika”sı nedir?
Z. Y. :İnsandan çok eşyaya benzememektir. “Duvar saatleri gibi ahmak” olmamaktır. S. K. :Süveyda Sezgin’le yaptığın son söyleşide dile getirdiğin üzere “Puşt Ahali”nin çıkış noktası “sessizliği bozmak”. “Susmuştum ve pisliklere mâruz kalmak sırası bana gelmişti.” diyorsun. Tam tersine susmaya devam etseydin, senin için daha iyi olmaz mıydı? Belki “ödüllü” bir edebiyatçı olarak “saygın” bir yerde olurdun şimdi! Peki, ne demeye konuştun?
Z. Y. :Konuşmasaydım, olana bitene “ses” çıkarmasaydım -diğerleri gibi yapsaydım- haysiyetimi kaybedecektim. Edebiyat ortamındaki muhterisler ve fırsatçılar için “sessizlik”ten daha güzel bir zemin yok. Bu zemini onlara sağlamamak, bu pusuculuğa imkân vermemek gerekir. Birilerinin ayağa kalkarak, söz konusu sessizlikten faydalananlara “Bizi aptal yerine koyamazsınız!” demesi gerekiyordu. Şeref Bilsel’in “Özge Dirik” meselesinde sergilediği fırsatçılık, Ali Enver Ercan’ın gençlere karşı takındığı haller, iktidar adına uyguladığı kâhyavari, kabzımalvari numaralar, kurduğu dirsek temasları, halay takımı mantığı filan benim sabrımı taşırmıştı. Bu olan biten onursuzluklara karşıydım ve çıkıp mücadele ettim. Edebiyat ortamındaki herkes söylediklerimin, bu adamlara ilişkin işaret ettiğim çelişkilerin doğruluğundan emindi. Hz. Müptezel’in en yakınındakiler bile beni içten içe destekliyordu. Fakat herkes “yüksek sesle değil de fısıldayarak” konuşmaya alışmıştı. Sonra, bir de baktım, kimse yüksek sesle bu tip adamlara karşı bir şeyler ifade etmeyecek, edemeyecek… Zamanla anladım ki çevremdekilerin hepsi üç aşağı beş yukarı bir “statüko” peşinde koşuyor. Yüksek sesle konuşmamalarının sebebi buydu. Kimisi antolojilerden, kimisi etkinliklerden, kimisi ödüllerden, yarışmalardan kimisi de dosya konularından bir şeyler umuyordu. Yani kendilerine bir şeylerin üleştirilmesini bekliyorlardı. Edebiyat kâhyaları edebiyat ortamındakileri yemlemek için çeşitli “statüko enstrümanları” oluşturmuşlardı. Durumun böyle olduğunu fark edince, “Puşt Ahali!” dedim… Sonra, zamanla bu söylem, bu mücadele benim üzerime kaldı. S. K. : Puşt Ahali’nin sessizliği “gümbür gümbür” bozduğu açıkça ortada. Puşt Ahali’nin “duruş”u, “retorik arsızlığı”na, “yeni sinsiyet”e karşılık “haysiyet” mücadelesi vermek. Bu kavramları açalım mı biraz; nedir “retorik arsızlığı”ndan ve “yeni sinsiyet”ten kasıt?
Z. Y. :“Retorik arsızlığı” ifadesi, aslında Serkan Işın’a aittir. Zamanında Serkan Işın, Şeref Bilsel’in “Şiir Defteri” denen üleştiri makinesini tanımlamak için kullanmıştı bu ifadeyi… Haklıydı. Retorik arsızlarının bir tarafından kâğıt koy diğer tarafından da mürekkep koy, bir makine gibi size istediğiniz yazıyı ve fikri çıkarırlar, yazarlar… Bu tip adamlar toplumun hafızasının zayıflığına güvenir. Bir gün bir şeye A derler, bir sene sonra çıkıp aynı şeye B derler. Fakat bahsettikleri şey aslında C’dir. Retorik arsızları, gerçeğe nüfuz edemezler veya nüfuz etmekten kaçınırlar; gerçeğin etrafında dolaşıp dururlar, lafı uzatırlar ve yazık ki meselelerin ağırlık noktasını, mihenk taşını okuyucuya göstermezler. Bazı meselelerden sadece bahsetmiş olmak için bahsederler. Sahici değillerdir. Retorik arsızlığı, Yeni Sinsiyet’in bir enstrümanıdır. “Yeni Sinsiyet” konusunun kendisinden çok içerdiği enstrümanlar daha önemli… Bu konuda uzun bir yazı hazırlıyorum. Önümüzdeki günlerde okursunuz. S. K. : TYS meselesine gelelim. Senin TYS’den ihrâç edilme sürecin, Salih Bolat meselesiyle başladı. Puşt Ahali’de epeyce yazılıp çizildi bu konu hakkında. Bu meseleden bağımsız olarak, genel anlamda şu noktayı anlaşılır kılalım; karşı çıktığın şey “liyâkat sahibi olmayanlar”ın ödül alması mı, “liyâkat sahibi olmayanlar”ın ödül vermesi mi, yoksa “liyâkat sahibi” sıfatını hak edebilecek bazı kişilerin dahi mevcut “edebiyat kabzımallığı” ortamına “statü” ve “saygınlık cukkalamak” adına boyun eğmesi mi?
Z. Y. :Bir kere, henüz TYS’den ihrâç edilmedim, ama üyeliğim önümüzdeki genel kurulda karara bağlanmak üzere askıya alındı. Ve aslında TYS meselesinde Salih Bolat bir piyondur; onun gerçek bir hususiyeti ya da şahsiyeti yoktur. Hikâyenin aslı şu; Kadıköy’de, Ali Enver Ercan’ın kendi dandik gerçeğini onun kendisine hatırlatmamdan, “Eksik Yaşam” adlı ilk şiir kitabını Enver Ercan’ın kendi eline tutuşturmamdan bir hafta sonra, bana TYS’den cezalar, uyarılar ve çeşitli kâğıtlar gelmeye başladı. Fakat gelen kâğıtlarda Salih Bolat’a karşı takındığım tavır gerekçe olarak gösteriliyordu. Ayrıca, TYS tarafından hakkımda verilen “askılama” kararı, savunmam alınmadan, sorgusuz, sualsiz ve faşizan bir şekilde uygulandı. Bakın, bugün TYS, Enver Ercan ve avanesinin çiftliği ya da kuytusu haline gelmiştir. Tıpkı Varlık Dergisi’ne olduğu gibi… Bugün TYS, Enver Ercan’ın çeşitli kişisel çıkar ilişkilerini ve çıkar haritalarını yönettiği, düzenlediği sıradan bir statüko enstrümanından başka bir şey değildir. Bunu Frankfurt Turizm Fuarı’nda olup bitenlerde de bir kez daha gördük. Ödül meselesi ise basit… Günümüzde “ödül” denen şey, “müesses ölüm”ün toplu fotoğraf çektirmek istemesidir. Eskiden, yani bundan 7-8 sene önce bütünüyle böyle değildi. Şimdi, gelinen seviyede, bütünüyle böyledir. Ödül işine karışan herkes, neresinden bakarsanız bakın, ölü toprağından yapılmış bir çamura burnuna kadar bulaşmıştır. Bu çamurdan kurtulmalarının imkânı da yok artık. S. K. :Bir de “Kötülük Dayanışması” meselesi var. Birtakım “cemaat şairleri”nin başını çektiği bir klan tarafından türlü saldırılara uğradın. Hatta işi ekmekle oynamaya kadar vardırdılar. Nedir bu adamların seninle alıp veremediği?
Z. Y. : Bu konuda asıl sorulması gereken şey şudur: “Bu adamların kendileriyle alıp veremedikleri nedir?” Yazamıyorlar! Asıl mesele bu adamların haysiyetsizlik nedeniyle “yazamaz” bir duruma gelmiş olmalarıdır. Artık, tuvalet duvarlarına bile yazacak bir şeyler bulamıyorlar. Yani asıl dertleri “yazamamak”tır. Bu tip adamlar haysiyetli biriyle karşılaştıklarında onu haysiyetsiz kılmak, kendi seviyelerine getirmek isterler. Yazan biriyle karşılaştıklarında da onu “yazamaz” hale getirmek isterler. Muhteris ve saygısızlardır… Sonuçta, başaramayacaklar. Çünkü istesem de onlar gibi muhteris ve haysiyetsiz olamam. S. K. : “Ne kadar haksızlığa uğrarsa uğrasın, bir sanatçı kavgasını yapıtı üzerinden vermeli. Nasılsa zaman onun değerini biçer!” Çoğu insanda -kafası az çok çalışanda bile- böyle bir bakış açısı var. Sanatçının meydanı yapıtıdır, evet; ama bu önermeye sığınmak da işin kolayına kaçmak değilse nedir?
Z. Y. :Böylesine bir düşünce, teslimiyet zihniyetinin milyonlarca türevinden biridir. Bilinçli bir eylemsizlik, eblehlik ve edilgenlik hali… Bir “öğrenilmiş çaresizlik” durumu… Bana çok aptalca geliyor. Günümüzün iktidar odaklarına karşı “sessiz kalarak hakkını savunmak” mümkün değil. Sessizlik, iktidara maruz kalanların değil, bizzat iktidar odaklarının kullandığı etkin bir yöntemdir. S. K. :Puşt Ahali oldukça geniş bir kesim tarafından takip ediliyor artık. Peki bu kalabalığın içindeki durumun nedir? “Yalnız” mısın, “tek başına” mı?
Z. Y. :Melih Cevdet’in şu dizeleri geldi aklıma; “Yine çıktık yollara/hem yalnızım hem değilim.” S. K. :Puşt Ahali’nin destekçisi de var; köstekçisi de. Fakat seni en çok yaralayan kesim “etliye de sütlüye de karışmayanlar” mı; yoksa “hem nalına hem mıhına” vuranlar mı?
Z. Y. :Bu iki davranış biçimi de çok önemli bir işe yarıyor aslında… “Etliye sütlüye karışmayanlar” ile “hem nalına hem mıhına gidenler” işbu tavırları sergiledikçe Puşt Ahali Edebiyat Platformu’nun girişinde, ana sayfasında yer alan şiarları, alıntıları teyit eder, güçlendirir bir konuma düşerler. Böylece, istemeseler bile Puşt Ahali’nin söylemlerini sessizlikleriyle ve kaypaklıklarıyla bir kez daha teyit etmiş olurlar. Beni daha kuvvetli bir şekilde haklı çıkarır böyle tavırlar. S. K. : Bu camiada Puşt Ahali’nin “duruş”unu anlamayanlar, anlamak istemeyenler olduğu kadar senin “prim yapmak” için ona buna saldırdığını düşünenler de var. -Eğer değecekse-bunlara karşı söylemek istediğin bir şey var mı?
Z. Y. : Var… Bu tip söylemleri ortaya atanlar, bir ara bana uğrasınlar da onlara primlerini vereyim, primlerini üleştireyim… S. K. : Şiirinde “duygudurum”unu “sus”arak ortaya koyan bir adam olarak hayatın içinde belli bir mücadele uğruna sürekli konuşmak zorunda kalmak ne hissettiriyor? Zaman zaman çaresizlik duygusuna kapıldığın oluyor mu?
Z. Y. : Çaresizlik, haksızlığı kabullenenlerin içine düştüğü bir durumdur. Ben, henüz, çaresiz kalmadım. Sürekli konuşmak değil de derinlikli düşünmek, işin doğrusunu, kazın ayağının öyle olmadığını anlatmak ve bu yönde karşılaşılan haksızlıklara boyun eğmemek en önemli şey… Bugünün ortamında, bir kişinin sessizliği ve meydansızlığı yüz binlerce kişinin içindeki fırsatçılığın alevlenmesine neden olabilir. Derdi olan çıkıp söylemeli… Sessizlik Suikastı’nın edebiyat kâhyaları dışında kimseye bir faydası yok. Şu şiar da önemlidir: Hem davul olacak hem de sancak. Sadece davul olursa sünnet düğünü var zannederler. Ece Ayhan hatırlatmıştır bu sözü… Yani, çıkardığınız seslerin yanı sıra bir bütünsellik, çelişkisizlik, kararlılık ve belirginlik gerekiyor. S. K. : Son olarak, Puşt Ahali’deki güncel soruşturma konusunu sana kısmen sormak istiyorum. Zafer Yalçınpınar kimleri okuyor?
Z. Y. :“Eşyadan çok insana benzeyen” ve “duvar saatleri gibi ahmak olmayan” herkesi okuyorum. S. K. : Bu keyifli söyleşi için çok teşekkür ederim.
Birçoğunuzun da bildiği gibi bu hayatta tutkuyla –belki de patolojik bir dürtüyle- yapmaktan kendimi alamadığım şey, sahaflarla sohbet etmek, kitap peşinde koşmak, kitapların yolculuğunu ve o yolculuğun hikâyesini düşünmektir. Ece Ayhan, Turgut Uyar, İlhan Berk, Orhan Kemal, Sait Faik, A.Muhip Dıranas, Can Yücel, Haldun Taner, Oktay Rifat gibi şair ve yazarların imzalı kitaplarının çoğunu büyük (göreceli) bedeller ödeyerek sahaflardan edinmişimdir. Bazen bu uğurda toz ve pislik dolu hurdacı yığınlarının, paslı beyaz eşya eskilerinin ve kırık dökük eski mobilyaların üstünde/arasında bile kitap peşinde koştuğum olmuştur ki birçok önemli ismin imzalı ya da ilk baskı eserlerini de buralarda(hurdacıda) bulup -kilo hesabıyla- satın almışımdır. Bunu kendimce “entelektüel serserilik” olarak adlandırıyorum. Özellikle imzalı ve ithaflı kitaplara dikkat eder, imzaların morfolojisine, yazarın ve ithaf edilen kişinin kim olduğuna, ne iş yaptığına ve kitabın nerede, hangi dönemde imzalandığına önem verir, bunları araştırırım. Son iki sene içinde kitap peşinde dolaşırken karşılaştığım çeşitli durumlar bu uğraşımı daha da ilginç kılıyor:
İlk olayı çok sevdiğim dostlarımdan biriyle bir sahaf ziyaretimde yaşadım. Sahaftaki kitapları incelerken şiir kitaplarının arasında birçok imzalı kitapla karşılaştık. Hilmi Yavuz’dan, Seyhan Erözçelik’ten, Hakan Arslanbenzer’den, Engin Turgut’tan, İzzet Yasar’dan, Güven Turan’dan ve daha birçok yazar ve şairden Lale Müldür’e imzalı kitapları sahafta görmek bizi oldukça şaşırtmıştı. Şaşırtmıştı çünkü bu isimler sıradan, edebiyat dışı veya adı, sanı duyulmamış şairler değildi ve Lale Müldür de bir şair olarak hâlâ hayattaydı. Sahafa bu kitapların bedelini sorduğumda “fiyatı adet hesabına vurup, inceliğine ve kalınlığına göre” tanesini 2 ya da 3 YTL’den bana satabileceğini söyledi. İçinde bulunduğum durum bana çok ilginç gelmişti ve kitapları hemen satın aldım. İmzaların bazılarını koleksiyonuma ekledim, bazıları da beni –gerçekten- fazlaca ilgilendirmiyordu; tek bildiğim koleksiyonuma katmayacağım bu kitapların da sahafta 2-3 YTL bedelle -satılık- durmasından/kalmasından rahatsız olduğumdu. Bir de tabii durum ilginçti, misal; Hakan Arslanbenzer gibi radikal derecede İslâmik bir adamın Lale Müldür’e (Lale Ablacığı’na) kitap imzalaması bana değişik/çelişik geldi. Sonradan, dükkânın sahibine bu kitapları nerden bulduğunu sorduğumuzda “genç bir adamın gelip, bu kitapları kendisine sattığını” ifade etti. Gene de, eğer işin içinde bir “hırsızlık” meselesi yoksa kitapların Lale Müldür’ün arzusu dışında sahafa geldiğine inanamıyordum. Acaba Lale Müldür bu kitapları neden elinden çıkartmıştı/bırakmıştı? Büyük ihtimalle Lale Müldür bu kitapların kendisi için bir şeyler ifade etmediğine inanıp –kitaplara kıymet vermeyip- evde, kütüphanesinde “toz yuvası” olarak duracağına ya da gereksiz yer kaplayacağına karar kılmış ve kitapları sahafa göndermişti…
Bu noktada yazarların, şairlerin neden kitap imzaladığı üzerine daha çok düşünmeye başladım. Okuyucu ya da yazar matbaa endüstrisinden matbuat olarak çıkmış çeşitli fabrikasyon kitapları işbu matbuu durumdan kurtarmak ve bir şekilde kişiselleştirmek için çift taraflı olarak “biricik” hâle getirmek istiyorlar. Bu nedenle de çeşitli el yazıları, ithaflar, atıflar, çizimler ve imzalar kitapları matbuatın samimiyetsizliğinden kurtarır bir yol olarak görünüyor. Fakat kitapların bazıları özenle ve içtenlikle imzalandığı gibi bazıları da imza günlerinde ya da benzer samimiyetsiz etkinliklerde önceki fabrikasyon konumundan kurtulamıyor. İşin içinde tanışıklık, dostluk ve içtenlik olmayınca yazarın ya da şairin el yazısı/imzası/ithafı bile anlamını, biricikliğini kaybediyor ve “imza günlerinde bileğe kuvvet kitap imzalamak hatası”yla birlikte metalaşmış, prefabrik bir şeye dönüşüyor. Bu durum üzücüdür ve aşikârdır.
Bir diğer “imza” yönelimi de dergi veya yayınevi editörlerine ithafen imzalanmış kitaplardır. Editörlere ve dergilere ünlü ya da ünsüz kişilerden birçok kitap imzalandığı, gönderildiği bilinen bir gerçek hatta zorunlu bir süreçtir. Bunun amacı –yazar veya şair ilgili editörü tanımamasına rağmen- “ben de varım ve işte yeni kitabım!” ya da “derginizde benim kitabımı da tanıtın!” söylemini alttan alta sunmaktır. Peki, editörler veya yayınevi sahipleri bu tanımadıkları insanların kitaplarını ne yapıyor, bunlara nasıl davranıyor? Öncelikle, editörlerin tüm bu kitapları doğru dürüst (başından sonuna, eksiksiz) olarak okuduklarına inanmıyorum; özellikle de tanınmamış birinin kitabı söz konusu ise… Belki hızlı hızlı göz gezdirip, birkaç dize ya da paragraf okuyup kitap hakkında hızlı bir yargıya varıyorlardır. Peki, editörler ellerine gelen kitaplar hakkında şu veya bu şekilde yargıya da vardılar/varabildiler, sonra neler oluyor, kitaplar nereye gidiyor?
Kitapların nereye gittiğiyle ilgili düşüncelerimi, karşılaştığım başka bir olay üzerinden size aktarayım. Bundan bir ay önce sahaflardan birinde –gene- kitap incelerken üç adet imzalı kitapla karşılaştım. Kitaplar, Tarık Dursun K.’dan Cem Erciyes’e ve Salih Bolat ile Nevzat Çelik’ten İlhan Selçuk’a ithafen özenle imzalanmıştı. Bu kitapları da –daha önce olduğu gibi- tanesi 2 YTL’den satın aldım. İlginç olan şey bu yelpazedeki hiçbir ismin sıradan olmamasıdır; Tarık Dursun K. birçok edebiyat yarışmasında jürilik/bilirkişilik yapıyor, Nevzat Çelik birçok yarışmada ödül almış ve tanınmış/duyulmuş bir şairdir, Salih Bolat özel bir üniversitede ve başka dışsal projelerde “yazarlık dersi” veren bir öğretim görevlisidir, Cem Erciyes ise Radikal Gazetesi Kitap Eki’nin editörüdür ve İlhan Selçuk’u ise tanımayanımız yoktur. En önemlisi, bu isimlerin hepsi de hayattadır. Sonuçta ne olup bittiğini bütünüyle bilmiyorum veya tahmin edemiyorum ancak işin içinde bir “kıymet vermemek veya dikkate almamak” durumunun olduğu açıktır.
Bütün bu olayları, çok sevdiğim değerbilir bir sahaf dostuma anlattığımda konuya hiç şaşırmadığını belirtti. Birçok dergi editörünün senenin çeşitli zamanlarında dükkânına gelip toplu halde (200-300 adet) kitap sattığını, bu kitapların çoğunun imzalı olduğunu, bazı editörlerin ise daha kurnazca davranıp imzalı sayfaları yırtarak kitapları sattığını söyledi.
Düşünüyorum da önemsemedikleri kitapları ellerinden çıkarmak isteyen editörler ve yayıncılar işbu kitapları doğuda kitap bekleyen okullara, köylere, kütüphanelere ve insanlara ulaştırsalar daha akıllıca ve faydalı olmaz mı? Hatta, kitap çıkaran/bastıran insanlar, şairler veya yazarlar da kitaplarının kıymet görmeyeceğini, sahaflara düşeceğini bile bile kabzımal mizaçlı editörlere kitaplarını göndereceklerine, en baştan –doğrudan- kitapları bir “hayır kuruluşu”na bağışlasalar ya da doğuya bizzat kendileri gönderseler çok daha faydalı olmaz mı?
İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım
Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından
Bebe dişlerinden güneşlerden yanab otlarından
Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
Şu aranıp duran korkak ellerimi tut
Bu evleri atla bu evleri de bunları da
Göğe bakalım
Falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım
İnecek var deriz otobüs durur ineriz
Bu karanlık böyle iyi afferin Tanrıya
Herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum
Hırsızlar polisler açlar toklar uyusun
Herkes uyusun bir seni uyutmam bir de ben uyumam
Herkes yokken biz oluruz biz uyumayalım
Nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda
Beni bırak göğe bakalım
Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım
Tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum
Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi
Sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor
Seni aldım bu sunturlu yere getirdim
Sayısız penceren vardı bir bir kapattım
Bana dönesin diye bir bir kapattım
Şimdi otobüs gelir biner gideriz
Dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
Bir ellerin bir ellerim yeter belleyelim yetsin
Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
Durma kendini hatırlat
Durma göğe bakalım
TURGUT UYAR
—————————————
duyduk duymadık demeyin:
“ve cumhuriyet’in ilk günleri gibiydi yüzümüz; ikimiz birden sevinebiliriz, göğe bakıyoruz…”
Fenerbahçe Kalamış Yat Limanı işletmesinin özelleştirilmesi ihalesinin nihai pazarlık görüşmesi 16/7/2024 tarihinde yapılacak! Sahillerimizi savunmak için herkesin bu işgali çevresine duyurmasını, itiraz sesimizin yükselmesini istiyoruz!
(FBKD) Fenerbahçe Kalamış Dayanışması
4 Temmuz 2024 Perşembe günü Kalamış Atatürk Parkı’nda, Fenerbahçe Kalamış Dayanışması’nca (FBKD) düzenlenen Panel-Forum Etkinliği’nin tam metni aşağıda yer almaktadır.
Fenerbahçe Kalamış Dayanışması (FBKD) tarafından 4 Temmuz 2024 Perşembe günü saat 19:30 ile 22:00 arasında, mevcut yat limanının “işletme hakkının 40 yıl süreyle devredilmesi yöntemi ile özelleştirilmesi” hakkında bir panel-forum düzenlenmiştir. Etkinliğin panel kısmına gazeteci yazar Bahadır Özgür, avukat Onur Cingil, mimar Toprak Erduvan ve şehir plancısı Nuri Cem Ceylan katılmıştır. Etkinliğin açılış konuşmasını FBKD’yi temsilen (ve aynı zamanda) panelin moderatörü olan Alev Ataç gerçekleştirmiştir.
AÇILIŞ KONUŞMASI (ALEV ATAÇ)
“Merhaba, Öncelikle bu akşam bizlerle olan değerli panelistlerimize ve siz değerli katılımcılarımıza Fenerbahçe Kalamış Dayanışması adına ‘hoş geldiniz’ diyorum. Bizler ‘Kalamış’ı ranta, betona ve talana teslim etmeyeceğiz’ diyerek 2021 yılının mayıs ayından bu yana mücadele eden insanlardan oluşan Fenerbahçe-Kalamış Dayanışması’yız. Bugün Kadıköy’ün sınırları içinde yer alan Kalamış, tarih boyunca asude bir huzurun, deniziyle, ağacıyla, kuşlarıyla kısaca doğasıyla çekici ve zarif bir güzelliğin simgesi olmuştur. Onun bu özellikleri, üzerinde yaşayan insanların da yaşam biçimleri olurken, kendine özgü bir kültür de oluşturmuştur. Kalamış yıllar boyunca şairlere, ressamlara birçok sanatçıya ilham vermiş, orada yaşamayan insanlar için de her zaman bir cazibe merkezi olagelmiştir. Yapılan arkeolojik çalışmalar, elde edilen buluntular bizlere Fenerbahçe-Kalamış bölgesindeki insan yaşamının yüzlerce yıl boyunca, bölgenin güzellikleri ve doğal yaşam değerleriyle uyumlu bir şekilde var olduğunu göstermektedir. Fenerbahçe-Kalamış bölgesi İstanbul’un en eski yerleşim yerlerinden olan Khalkedon’un merkezine çok yakın bir alandır. Kurbağalı Dere Vadisi vaktiyle incir ağaçları, bağ kütükleri, geniş bostanlarla dolu iken, Kalamış, Bizans imparatorları ve Osmanlı padişahlarının yazlık mekân olarak tercih ettikleri bir bölge olmuştur. 19. yy.’da ise bu bölgede yer alan bahçeler parka dönüştürülmüş, halka açılmış ve çok rağbet gören gezi alanları haline gelmiştir. Böylece bölgenin olağanüstü güzelliği ve ambiyansından halkın yararlanması gerektiği düşüncesi, çok uzun yıllar önce hayata geçirilmiştir. Son yıllarda ise, Kalamış, barındırdığı yat limanı nedeniyle halkın gündemine sıkça gelmekte, bu nedenle de önemli bir mücadele alanı olarak anılmaktadır. Mücadele alanının merkezinde ise, mevcut yat limanını büyüterek bu bölgeyi daha fazla ticarileştirecek, betonlaştıracak, büyük bir rant ve talan alanı haline getirecek, Kalamış’a, kıyılarına, sahiline halkın erişimini tamamen engelleyecek olan özelleştirme projesi yer almaktadır. Bu rant ve talan projesi, mülkiyeti Türkiye Denizcilik İşletmeleri AŞ.’ye ait olan “Fenerbahçe-Kalamış Yat Limanı’nın, 40 yıl süreyle “işletme hakkının verilmesi” yöntemiyle özelleştirilmesi olarak tanımlanabilir. Bu etkinliğimizin amacı iktidarın bitmek tükenmek bilmeyen rant ekonomisi anlayışına Kalamış’ı teslim etmemek için 2021 yılından bu yana sürdürdüğümüz mücadelemizde farkındalığı arttırmak ve mücadelemizi büyütmektir. Bu amaçla sizlerle beraberiz. Katılımınız bu nedenle çok değerli. Bugün panelistlerimizle Kalamış’ın mevcut durumunu, sorunlarını, ihale sürecini, yürütülen hukuksal mücadeleyi, planlanan proje hayata geçerse bunun Kalamış’a, Kadıköy’e ve İstanbul’a etkilerini konuşacağız. Etkinliğimizi 3 bölüm halinde yapacağız. İlk olarak panel bölümünde konuşmacılarımızdan sizler adına soracağım soruların cevaplarını alacağız. İkinci bölümde panelistlerimiz sizlerden gelen soruları cevaplandıracaklar, sizlerin katkı ve görüşlerinizi dinleyeceğiz. Üçüncü bölüm ise panelimizin özetlenmesi ve kapanışı şeklinde olacaktır.”
PANELİSTLERİMİZE SORULARIMIZVE CEVAPLAR:
Hiçbir özelleştirme olmasa bile, Kalamış ve çevresinin, yat limanının mevcut durumu, kullanımı ve getirdiği sorunlar nelerdir?
TOPRAK ERDUVAN: Öncelikle parkta aşırı bir kullanım var. Plastik örtülü çimler, parka beton dökülmesi, etkinlik işgali, yoğunluğa uygun olmayan dolgu alan, kalabalık kaynaklı halk sağlığı sorunları, çok yoğun kalabalığın olduğu günlerde tehlike anında ihtiyaç sahiplerine ulaşma zorluğu, ulaşamama riski, trafik, hava kirliliği, gürültü, plastik atıklar, ticarileşme, doğru planlama yapılmaması, kamuya açık alan olma özelliğini yitirme gerçeği, parktaki doğal yaşamın çok zarar görüyor olması Kalamış Atatürk Parkı’nın ve Kalamış’ın karşı karşıya olduğu en temel mevcut sorunlardır.
Kalamış Yat limanı ihalesi 2017 den bu yana ilan edilip neden daha sonra iptal ediliyor? İktidarın ihaleden beklentileri ve aslında ihalenin arkasında yatan gerçekler nelerdir? Siz Gazete Duvar’daki yazınızda “Kalamış Yat limanı bir kez daha satışa çıkarıldı. Ama burada mesele özelleştirme değil sadece. Genişleterek özelleştirme” diyorsunuz. Buradaki özelleştirmeden ne anlamalıyız? Halka etkileri ile birlikte açıklar mısınız?
BAHADIR ÖZGÜR: İhalenin arkasındaki gerçek genişletilmiş özelleştirmedir. Bundan ne anlamalıyız? Yat limanında olanlar aslında ülkenin diğer yerlerindeki toprakların özelleştirilmesine benzemektedir. Özelleştirmeler 2000-2010 yıllarında kamu malları tarafında olurken 2010 sonrasında toprak özelleştirmelerine dönüştü. 49 yıllığına devirlerle tanıştık. Yani 2010 dan sonra toprakların özelleştirilmesi söz konusudur. Dünyada çok önceden başlayan bu durum bizde yeni başlamıştır. Yani zeytinlik alanların kamulaştırılması gibi. Turizm, maden çıkarma gibi nedenlerle özelleştirmeler olmaktadır. Şimdi ise denizde özelleştirme olmaktadır. Kalamış gibi. Genişletilerek özelleştirme dönemi; toprak özelleştirmesi bu dönemde başladı. Topraklar kamusal alanlar olarak belirlenmişti daha önceleri, ancak 2012’den itibaren bu durum yasal olarak da değişti. Tapu Kadastro Kanunu, Afet Yasası, Maden-Enerji Yasası gibi yasalar aynı yıl içinde değiştirilmiştir. Bu değişikliklerin hepsi 2012 yılında olmuştur. Bu kanunlar aslında birbirleri ile entegredir. Bu süreçler 2012, 2013’den beri süre gelmektedir. Kalamış Yat Limanı ile ilgili işletme hakkının devredilmesi söz konusu idi. Süre doldu ama bu konu ertelenmektedir. Ortada siyasi bir çekişme vardır. Koç grubuna baktığımızda tank ihalesi, otoyol ve köprüler gibi ihaleler ellerinden alındı. Kalamış da ertelendi. Süreç tamamlandı. Resmi Gazete de yayınlandı ancak, iktidar ile Koç grubu arasındaki bu siyasi iç çekişme nedeni ile ihale tamamlanmıyor. İktidarın kendisine yakın gruplardan bu ihaleye girenler olsa idi belki bu süreç sonuçlanacaktı. Türkiye’de 40 adet yat limanı vardır. Başka yerde olmayan durumlar Kalamış’ta yapıldı. Aslında durum Kanal İstanbul ile bağlantılıdır. Burada bir port düşüncesi vardır. Kanal İstanbul’u da hayata geçirerek Kanal İstanbul’dan Mersin’e kadar portlar ve yat limanları inşa etmeyi planlıyorlar. Kalamış Yat Limanı durdurulamazsa Kadıköy Port yolu da açılmış olacak. Mevcut yat limanlarının genişletilmesi istenmektedir. DENİZDE KAPASİTE ARTTIRIP tesis yenileme düşüncesi vardır. Karada bir kapasite artışı yapmıyoruz diyorlar ancak, burada denizde bir kapasite arttırma söz konusudur. 26.000 m2’lik bir inşaat alanı görülmektedir. Bu durumda parka doğru bir inşaat başladı mı bu parkın bitmesi demektir. Projede küçük oteller, 2 katlı en az 10 kadar tesis restoran vb. düşünülüyor. Burada önemli olan yat limanının Galataport’ta olduğu gibi bölgeyi kapatıyor olmasıdır. Bu tarz yerlere hem maddi olanaksızlık yüzünden hem de yaratılan tarz yüzünden gitmek istemeyeceğiz. Böylece kapatma fiilen olmaktadır. Sizin bizim gibi insanların, halkın gideceği tarzda bir şey yaratmamış oluyorlar. Datça’da da 550 yatlık benzer bir yat limanı kuruluyor. YAT LİMANLARIKIYILARI KAPATMANIN EN KESKİN YOLLARINDAN BİRİ. KIYILARDA YAT LİMANI OLUNCA HALKA HİTAP ETMEDİĞİNDEN KAPATILMIŞ OLUYOR. İnsanlar ellerindeki varlıkların bu yolla değerlenmiş olduğunu düşünerek aslında yanılıyorlar. Örneğin Yalıkavak. Para açısından varlıkları değerlenmiş oluyor fakat kaybettikleri farklı şeyler de söz konusudur. Datça, Marmaris, Kaş, Assos, Çanakkale kıyıları kapatılma tehdidi altında, bölgede aslında mülkler beklenildiği kadar değerlenmediği gibi mafya, oligark akını ve değersizleştirme yaşanıyor.
İşletme hakkının belli bir süreyle verilerek özelleştirme yapılması hukuken ne anlama geliyor? Bu çerçevede yat limanı özelleştirme süreçleri ve hukuki durum nedir? Bugüne kadar nasıl bir hukuki mücadele yürütülmüştür? Bundan sonra yürütülmesi gereken bir hukuki mücadele alanı var mıdır?
ONUR CİNGİL: Teknik ve hukuk insanlarının zorlandığı bir süreçten geçiyoruz. İşleyişin adil ve doğru yürütüldüğü ülkelerde teknik ve hukuk zorlanmaz. Kıyı işgalinin uzun bir geçmişi var. Geçmişte de turizm tesisleri, siteler, otellerle kıyılar işgal edilmişti aslında. Anayasa’nın 43. maddesi aslında çok net, kıyıya erişim bir kamusal haktır, ancak uygulanmıyor. 6306 sayılı Kentsel Dönüşüm Kanunu da 2012’de yayınlandı. Aslında 2012’den itibaren kanunlar değiştirilerek halkın merkezden gönderilme süreci başladı. Normal bir özelleştirme süreci yaşanmadı. İşletme hakkı ihalesi plan değişikliği ile açıldı. 40 yıllık bir peşkeş süreci bu aslında. Alanı genişletiyor ve kapasiteyi arttırıyor. 1984 özelleştirme yasası ile başlayan 1989-1992-2011 özelleştirme furyası Kalamış için 2011 yılında başlamıştır, çünkü rantabl bir yer burası. 2015 yılında Setur ihaleyi almıştır. Kalamış Yat Limanı ihalesinin durdurulması için 32 Kadıköylü vatandaşın Anayasa Mahkemesi’ne yaptığı başvuru hala sonuçlanmadı. En son Adalet Bakanlığı bu konuda vatandaşların bireysel başvuru, şikayet hakkı olamayacağı yönünde görüş vermiş Anayasa Mahkemesi’ne. Bu çok sorunlu bir görüştür. Kalamış’ta ironik bir şekilde ÇED gerekli değil kararı çıkmış. Doğa ve çevre talanlarına karşı devletle uğraşmak ironisi yaşanan pek çok örnek sayılabilir; Kuzey Ormanları, Kaz Dağları, Validebağ. Esas olan sivil direniş, halkın hep birlikte bu projeye karşı durması.
BAHADIR ÖZGÜR: Kullanım alanı genişletiliyorsa muhakkak ÇED olmalı. ÇED raporu gerekli denirse halka sorulması, halkın görüşünün alınması gerekiyor. ÇED için halkın katılımı zorunlu. Burada ÇED niye yok, neden istenmiyor, bu çok önemli bir nokta. Bölge halkını marina etkilemez yorumu yapılıyor.
2013 ve 2015 de yapılan plan değişikliklerinde Mimarlar Odası’nın açtığı davalar var. Yeni durum için açılmış dava var mı? Varsa konusu ne? Yerel yönetimlere rağmen bu proje hayata geçirilebilir mi?
TOPRAK ERDUVAN: Fenerbahçe Kalamış Yat Limanı’nın 40 yıl süreyle “İşletme Hakkının Verilmesi” yöntemiyle özelleştirilmesi için ihale açıldı. Biz de bu idari işleme idarenin ilk savunması dahi alınmaksızın YÜRÜTMESİNİN DURDURULMASI ve yargılama sonucunda İPTALİNE karar verilmesi için dava açtık. Çünkü şehircilik ilkelerine, planlama esaslarına, kamu ihale mevzuatına, kamu yararına ve hukuka aykırı. Bu idari işlem 4046 sayılı Özelleştirme Uygulamaları Hakkında Kanun hükümleri çerçevesinde yapılıyor. Yani içeriğinden bağımsız olarak, proje ne olursa olsun, bu kamuya ait bir alanın özelleştirme yoluyla sadece belli bir zümre tarafından kullanılmasıyla, belli bir zümrenin çıkarları doğrultusunda sonuçlanacak. Öncelikle oda/kurum olarak; mesleğin ve meslektaşların hak ve çıkarlarını korumak, şehir planları ve uygulamalarının, planlama esaslarına, şehircilik ilkelerine ve kamu yararına uygun yapılmasını denetlemek, bu konudaki eksiklikleri, yanlışlıkları ortadan kaldırmak için gerekli çalışmaları yapmakla yükümlüyüz. Biz, “bu yükümlülükler nedeniyle, bugüne dek alınan emsal kararlarda da belirtildiği gibi “şehircilik ilkelerine ve hukuka aykırı olan bir uygulamanın hayata geçirilmesi”ne ilişkin kent mekânı ile ilgili ihaleler ile ilgili olarak TMMOB Mimarlar Odası’nın “dava açma sorumluluğu var” gerekçesiyle dava açtık. Peki bu pratikte ne ifade ediyor, projesi şartnamesi açıklanmamış yat limanıyla ilgisi ne? Buna en iyi örnek Galataport. Oradaki İstanbul modern binası ödüllü bir yapı olsa da denize açılan nadir meydanlardan birini kapatmış, kıymet bindiren özelliklerinden biri olan denize açılma halini yok etmiştir. Dolayısıyla iyi bir mimarlık örneğidir diyemiyorum. Zarar vermiştir. Yat limanı için de benzeri durumlar yaşayacağız. Bugün nasıl hemen parkın bitimi naylon brandalarla çeviriliyse bu katlanarak artacak. Brandaların içinde sözde iyi hangi özelleştirilmiş işletme olursa olsun brandanın duvarın arkasındakinin hakkını yemiş olacak. Ayrıca Galataport ne kadar girilebilirse yat limanı daha da girilemez olacak. Güya kamuya açık alan ama bugün her sokak sanatçısı Beşiktaş’taki gibi çalabiliyor mu? Sokakta yaşayan kent sakini dostlarımızı köpekleri kedileri savunmak istediğimizde o sahilde meydanda nöbet tutabilecek miyiz? Vapuru bile zümreye özel… En basitinden 2 sandalye atıp bir örtü serip piknik yapma şansımız yok. Kafeler vb. var ama açıkçası çoğunda oturma şansımız da yok. Galataport nasıl belli bir zümreye ait olacaksa yat limanı ve çevresi de o hale gelecek. Hatta yat limanı, ihalesinin şartnamesiyle bugünden kapalı. Başta saydığım amaç ve yükümlülükleri kamu yararına yerine getirebilmemiz için şartnameyi görmemiz gerekiyor. İhale şartnamesinde kamu zararına ilan hükümleri nasıl görüp de kontrol edeceğiz ki kamu yararı için itiraz edebilelim? Burada ihlal edilen itiraz hakkı çok riskli bir konu. Sadece bizim değil tüm odaların, orada itiraz hakkı olan herkesin itiraz hakkı bu gizlilik sayesinde ihlal edilmiş oluyor. Parktan ve mevcut limandan gelen insan ve trafik yükü kenti her gün boğuyorken hem etkinliktekiler hem mahalledekiler için risk oluşturuyorken yat limanının ihalesi ile artacak yükün kontrolünü yapma şansımız bile olmadı. Eğer şu an iptal gelmezse ihale sonrası uygulama zorunluluğu nedeniyle iptal daha da zorlaşacaktır. Yani itiraz ya da durdurma için ihale sonucunu beklemek kendi işimizi zorlaştıracaktır. Halbuki; bu alan: 2. derece doğal sit alanı ve 3. derece arkeolojik sit alanı ayrıca 1. derece doğal sit alanına komşu. Kıyı çizgisi ile deniz arasında. Ancak söz konusu alana ilişkin imar planı değişiklikleri; komşu sit alanı planı ile birlikte ve bütünleşik bir yaklaşım içinde hazırlanmamış, Koruma İlkeleri ihlal edilmiştir. Plan hiyerarşisi bozulmuş, 1000 ölçekli planlar 5000 ölçeklilerden önce askıya çıkmıştır. Dava konusu ihale işlemi meri imar planı hükümlerine dahi uyulmadan hazırlanmış, özelleştirme işlemine dayanak olarak herhangi bir imar planı askıya çıkarılmamıştır. Çünkü turizm tesisi denmesine, on binlerce m²lik inşaat alanı artışlarına ihtiyaçları var. ÇED raporu yok, belli bir zümrenin kazancı için 10 binlerce m2lik alan inşa edilirken kamuya ait doğal alanlar zarar görecek. Kıyı siluetinin bozulmasına, biyolojik ve kimyasal kirliliğe, deniz alanında ekolojik dengenin bozulmasına, doğal su akımlarının ortadan kalkmasına, yelken sporunun yoğun olarak yapıldığı alanın küçülmesine, inşaat yoğunluğu ile ilave gündüz nüfusu ve taşıt yoğunluğuna, doğal yaşamın tehlikeye girmesine ve hava koridorunun kesilmesine neden olacak, bölgenin karakteristik dokusu bozulacaktır.
Kıyılar salt su kenarları değildir. Onlar, iyodu, kumu, tuzlu ya da tatlı suyu, radyoaktivitesi, güneşi ve rüzgârı ile bir değerler bütünüdür. Bu bütün insanın sağlıklı yaşam kaynağının başta gelen öğelerinden biridir. Bu sebeple kıyılar bir kişinin veya bir topluluğun olmamalıdır, kamunun olmalıdır. Ülkenin tüm bireyleri kıyıların nimetlerinden eşit olarak yararlanmalıdır. Yani bazı alanları satamazsınız, yetkiniz olsa da sözde yasal olsa da meşru değildir.
2013 ve 2015 yıllarında plan değişikliği yapılarak denizde ve karadaki dolgu alan için plan değişikliği yapılarak özelleştirmenin altyapısı oluşturuldu. 2013 deki plan değişikliğine Kadıköy Belediyesi ve Mimarlar Odası, 2015 yılındaki plan değişikliğine Kadıköy Belediyesi, Mimarlar Odası ve Şehir Plancıları Odası dava açtılar. Şehir Plancları Odası neden bu davayı açtı? Dava nasıl sonuçlandı?
Planlanan bu proje hayata geçerse bunun Kalamış’a, Kadıköy’e ve İstanbul’a etkileri ve geleceğe dair tehditleri neler olur? Kadıköy Belediyesi’nin ve İBB’nin bu projedeki sorumlulukları nelerdir?
NURİ CEM CEYLAN: Bu alan için 2013, 2015 ve 2017 yıllarında 3 adet plan yapıldı. 2013’de Şehir Plancıları Odası’nın açtığı bir dava yok, çünkü o sırada Mimarlar Odası bir dava açmıştı, Şehir Plancıları Odası diğer odalara göre üye sayısı az ve bütçesi sınırlı bir oda. 2013 de yapılan plan emsal farklılıklar nedeniyle iptal ediliyor. Ancak 2015 yılındaki plana dava açılmıştır. 2015 yılındaki plan ise ÇED raporu olmadığı için iptal edilmiştir. Plan hazırlamak uzun bir süreç olduğu, sadece kurum görüşlerini almak 1 yıl gibi bir süreye ihtiyaç duyarken, 2 yılda bir plan hazırlamayı başarmışlar. 2017 yılındaki yeni plana yapılan itirazlar, açılan dava, dava konusu planların üst ölçekli planlara uygun olduğu, hukuka aykırılık bulunmadığı, koruma ilkelerine uygun olduğu, ÇED olumlu kararına ihtiyaç bulunmadığı gerekçeleriyle reddine karar vermiştir. İtiraz konusu koruma amaçlı nazım imar planı ve uygulama imar planının birlikte onaylanarak askıya çıkarılması, koruma amaçlı imar planlarının ana kararlarının anlaşılması, tartışılması ve itirazların değerlendirilmesine izin vermemesi açısından planlama ilkelerine aykırıdır. Planlar katma değer de sağlayabiliyorlar. İktidar planları değiştirip proje üretirken kamu yararı/toplum yararı gibi çok anlamlı olmayan kavramlar ortaya çıkarmış durumda. Plan herhangi bir zümre için yapıldığında kamu yararı ortadan kalkar. Kalamış Yat Limanı, yarı kamusal olarak nitelendirilen kontrollü geçişlerin olduğu ve açık alanlar (park, kumsal, yaya bölgeleri) ile bağlantısı bulunan bir yat limanıdır. Yat limanı ihalesinde mekânsal sınırlar %20’den 30’a çıkarılabiliyor. Yükseklik katsayısı 0.31 yapılarak bir bölge ticarileştiriliyor. İstanbul’un tüm kıyı alanları değerlendirildiğinde kamusal erişilebilirlik yaklaşık olarak yarı yarıyadır (%42 erişilebilir, %40 erişilemez). Milattan önce 3000’lere ulaşan bulgulara sahip bir sit alanı, bu nedenle burada muhakkak arkeolog ve müze gözetimi gerektirirken inşaat alanı haline dönüştürülecek. Diğer taraftan Kıyı Kanunu Mekânsal Yapı Yönetmeliği’ne de uyulmuyor. Yerel yönetimler özelleştirmeye itiraz eden davalar açabilirler, ruhsat süreçlerini, kazı takibini yapabilirler. 15.000 m2 alanda inşaat için günde 10-20 kamyon trafiği bölge için ciddi risk ve takip sorumluluğu yaratıyor.
Panel bölümü tamamlandıktan sonra forum kısmında katılımcılar görüşlerini dile getirdiler, panelistlere sorularını yönelttiler. Bu kısımda dile getirilen görüşler arasında;
– ÇED raporu istenmemesinin nedeninin, alanın dolgu alan olması ve aslında burada bir inşaat yapılmasının mümkün olmadığı hususunun düşünülebileceği,
-çevreye ilişkin bütün sorunların bütünlüklü düşünülmesi gerektiği,
-özelleştirme süreçlerinin bugün değil 24 Ocak 1980 Kararları ile Turgut Özal tarafından başlatıldığı, aslında Latin Amerika için hazırlanan neo-liberal sürecin Türkiye’de de adım adım uygulandığı,
-24.01.1980 de başlayan bu neo-liberal politikaların, şirket çıkarları ile kamunun çıkarları çatıştığında devletin her türlü kanun ve uygulama ile özel şirketlerin yanında yer alması anlamına geldiği, bütün kamu ihale ve projelerinde şirket çıkarlarının kar amacının öncelendiği, (ÇED istenmemesi, işletme hakkının 40 yıllığına devri ile özelleştirme gibi kavram kargaşası yaratılması, Anayasa Mahkemesi’ne başvuran 32 vatandaşa, sanki 32 kez bilirkişi gelmiş gibi masraf yansıtılmasına benzer şekilde halkın mahkeme masraflarıyla korkutulması, pafta ve emsal oyunları gibi kirli yöntemlere başvurulmasında olduğu gibi)
-en temel hakkımızın temiz hava hakkımız olduğu,
-Validebağ’da, mücadelenin sürekliliği sonucunda başarıya ulaşıldığı,
-Kadıköy’de 139 adet baz istasyonu bulunduğu, bunun için de dava açılmasının uygun olacağı, bunun için mücadele edilmesi gerektiği
-sahne veya etkinlik alanı kurmak gibi parkta yapılacak işlerde kullanılacak iş makinaların Kadıköy Belediyesi’nce tanımlanması ve bunun kurallarının ilçe belediye meclisinde kararının alınması gerektiği, (her taşeron firma istediği ekipmanı parka sokamamalı)
-ihale için inşaat emsal alanı belirlenirken yapay yürüme iskelelerinin doğal kara parçası olarak kabul edildiği, yani denizin de hesaba katıldığı,
gibi konular yer almıştır.
Yerel yönetimlerden beklediğimiz destek nedir?sorusuna Toprak Erduvan aşağıdaki maddelerle cevap vermiştir:
-Dayanışma ile bir durmak✓
-Görünürlük✓
-Dava açılabilir✓
-Ticarileşme karşıtı durabilir✓
-Parka girecek araç yönetmeliği olmalı✓
Validebağ’daki Ekoloji Tabanlı Yönetim Planı süreci düşünülür mü? sorusuna FBKD’dan Alev Ataç, “Validebağ ile Kalamış’ın farklı olduğunu, biri doğal alan iken diğerinin dolgu alan olduğu, ancak bunun deniz için düşünülebileceği, bunun için de akademisyenlere danışılabileceği” şeklinde cevap verdi.
Kalamış’da ne yapılması lazım, ne istiyoruz, somut öneri olarak ne istemeliyiz? şeklindeki katılımcı sorusuna Bahadır Özgür cevap verdi:
Türkiye’de ilk özelleştirme 1984 yılında Iğdır Pamuk Fabrikası’nda yapıldı. O zaman bunun kendisine bir etkisinin olmadığını düşünerek hiç kimse duyarlılık göstermedi, itiraz etmedi. Bugün bilmemiz gereken şey, kamu varlığı gittikten sonra yerine konulamaz olduğudur. Özelleştirme yapıldığında mafya geliyor. Buraya niye dokunuyorsun? Yapılanların bana ne yararı var? diye düşünmeli, kamu yararı/ihtiyacı olmayana itiraz edilmeli. Şu anda olması gereken parka hiçbir şey yapmamaktır. Olanı korumak gelecekteki refahımızın güvencesi olacaktır.
PANELİSTLERİMİZİN FORUM KAPSAMINDAKİ KAPANIŞ/SON SÖZLERİ:
Nuri Cem Ceylan: Bütün alanlarda dayanışarak mücadele edeceğiz.
Bahadır Özgür: Anadolu’da bir çok direniş var, ülke kıpır kıpır. İnsanlar her yerde bir şeyler yapmaya çalışıyor. Mücadele eden bütün herkesin, bütün toplumun bir arada durması gerekiyor. Siyaseten güçlü olmanız gerekiyor. Özelleştirme aksamıyor, gündemle oyalanıp dikkati dağıtmayalım..
Onur Cingil: Doğanın yeşili doların yeşiline karşı bu dönemde. Örgütlü olmak, mücadeleyi büyütmek ve önce kendimize güvenmek tek gerçek.
Toprak Erduvan: Mülkiyet hakkı değil barınma hakkı.
FBKD OLARAK FORUM KAPSAMINDAKİ SON SÖZÜMÜZ:
Dünyanın her yerinde, yat limanları yapılırken, yatların ihtiyaçları doğrultusunda yat limanlarının yanında bazı tesislere, işletmelere yer verilmesi gibi hususlar gözetilir.
Bu nedenle yat limanlarının yapılacağı yerin seçiminde, dünyada “yerleşim yerlerinin içinde olma” değil “yerleşim yerlerine ulaşım kolaylığı” şartı aranır. Yat limanlarının yerleşim yerlerinin içinde olmaları, o çevreye dünyanın her yerinde yük getirir.
Esas olarak tekneler ve sahipleri için kurulan yat limanlarının, kentin dışında kurulmaları tercih edilmelidir.
İstanbul’da bulunan 7 yat limanının da düşük kapasite ile çalıştığı bilinmektedir. Bu nedenle burada neden bir kapasite artışına ihtiyaç var, neden daha çok yat limanı yapılmalı bunlar bilinmiyor? Yat limanı bir kamu ihtiyacı değil.
Bu proje, halkın anayasa ile güvence altına alınmış olan kıyıya erişim ve kentte sağlıklı ve güvenli yaşam haklarını hiçe saymaktadır. Neo-liberal politikalarla halka dayatılan bütün özelleştirme ihalelerinin amacı, kamusal alanları halkın elinden alarak sermayeye rant yaratmaktır. Fenerbahçe Kalamış Dayanışması olarak bizler, Fenerbahçe Kalamış Yat Limanı özelleştirmesine ve bölgenin bir bütün olarak çok zengin bir azınlığın kullanımına sunulmasına, bir çeşit soylulaştırılmasına karşı çıkıyoruz. Ayrıca balıkçılar da barınakları ile bu bölgenin ilk kullanıcıları ve gerçek sahipleridir ve onların da hakları gasp edilemez diyoruz.
Kent mücadelesi bütünlüklü bir mücadele olmalıdır. Bu nedenle mücadele, sadece “Fenerbahçe-Kalamış Yat Limanı ve Çevresi” ile sınırlı kalmamalı, Söğütlüçeşme ve Kuşdili Çayırı da dahil olmak üzere Kadıköy’ün Haydarpaşa’dan Fenerbahçe’ye kadar uzanan bölgesinin doğasını, tarihini, yaşamını tehdit eden girişimlerin ve yapılaşmanın da önüne geçecek şekilde olmalıdır. Fenerbahçe-Kalamış Dayanışması bu bilinçle hareket etmektedir.
Mücadelemizin odağına Fenerbahçe-Kalamış bölgesini koymakla beraber, kentin havasını, suyunu kirleterek ekolojik dengeyi bozan, ağaçlarını, hayvanlarını tehdit eden, halk ve çevre sağlığı ve güvenliğini yok edecek bütün “projelere” de karşı çıkarak kent mücadelesinin ancak bütüncül bir yaklaşımla sürdürülebileceğini savunmaktayız.
Fenerbahçe Kalamış Dayanışması olarak; yaşam alanlarımızın rant uğruna talan edilmesine, tarihsel ve kültürel değerlerimize hukuksuzca ve fütursuzca yapılan saldırıya seyirci kalmayacağımızı ve izin vermeyeceğimizi buradan bir kez daha duyuruyoruz, tüm doğa ve yaşam savunucularını, Kadıköy Belediyesi’ni ve İBB’ni de bu mücadelede yanımızda görmek istiyoruz, bu mücadeleye paydaş olmaya davet ediyoruz.
Bütün katılımcılarımıza çok teşekkür ediyor, mücadeleyi hep birlikte büyüterek mutlaka başarılı olacağımıza olan inancımızı bir kez daha duyuruyoruz.