(…) Üstelik simgesel kazançlardan bahsetmiyorum. Yurttaşlık erdeminin gözden düşmesine televizyonun katkısı hiç kuşku yok ki rüşvet kadardır. Memuru ya da militanı oluşturan değerler kendini kamu yararına gözü kapalı adamakken, buna tamamen zıt olarak, televizyon, tek kaygısı ekrana çıkmak ve değerli görünmek olan kendini beğenmişleri siyasi ve entelektüel sahneye hem buyur etti hem de sahnenin en önüne geçirdi. “Kendini duyurma etkisi”nin yaygın hale gelmesini açıklayan şey, bu aynı bencilce (ve elbette rakiplerin aleyhine) “değerli görünme” kaygısıdır. (…) Kısacası, ifşa edildiğinde skandal yaratan, çünkü vaaz edilen erdemler ile gerçek uygulamalar arasındaki mesafeyi gösteren büyük bir yozlaşma bütün o sıradan küçük “zaafların” sınır çizgisidir; örneğin zenginlik gösterisi, maddi veya simgesel ayrıcalıkların hemen kabulü… (…)
Pierre Bourdieu “Karşı Ateşler”, Çev: Sertaç Canbolat Sel Yay., 2017, 1.Baskı, s.14
Kozmik kutsallığın dişil bedenlerinde Yıkılmış kentlerin gölgesinde Çapraz giden filler adına Verev!
Tüm tanrısal küpleri ying&yang diye bölen Heraklitosçu nehirlerde sürüklenen Gnosis’i aniden kuşanan Aniden bir kuş olup uçan
Verev! Boşlukta büyüyen kitaplıklarda Dudak kenarından sızan yara da Aşkın büyüttüğü korkunç sevinç ya da acıdan ölümlerde Ruhların tek tek bu diyardan göçündeki Verev!
Gölge Haramileri, M. Egemen Bostancı UPAS Yayın, Eylül 2019, 41 Sayfa İzlemek/okumak için: bit.ly/golgeharami
“M. Egemen Bostancı bir ressam değil sadece… Tipolojiyi ve zamanlamayı bilen bir derviş, bir mağara düşünürü… Gölge Haramileri‘nde yer alan eşkâlleri, Bostancı’nın zihninde kurgulanmış -derin mağaralarla oyulmuş- insanlık arkları olarak görüyorum.” (Zafer Yalçınpınar)
Önemli Not: M. Egemen Bostancı’ya egemenbostanci@hotmail.com adresinden ulaşabilirsiniz. “Sıkı şiire öncelik vermek” ve “imgelemin özgürleşmesini sağlamak” amacıyla dijital yayıncılık serüvenine başlayan UPAS Yayın‘ın tüm kitaplarını upas.evvel.org adresinden ücretsiz olarak okuyabilirsiniz.
Ceren Fındık’ın çizimlerindeki dışsal varoluş, gerçeküstücü reddiye hatlarıyla birleşerek Türkiye’deki en kuvvetli görsel örnekleri sunuyor. En İçteki Yer‘de konumlanan tekinsiz yaratıların her biri izleyicinin zihninde şiirsel ve eşsiz uçurumlar biçimlendiriyor.
Önemli Not: “Sıkı şiire öncelik vermek” ve “imgelemin özgürleşmesini sağlamak” amacıyla dijital yayıncılık serüvenine başlayan UPAS Yayın‘ın tüm kitaplarını upas.evvel.org adresinden ücretsiz olarak okuyabilirsiniz.
Önemli Not: “Sıkı şiire öncelik vermek” ve “imgelemin özgürleşmesini sağlamak” amacıyla dijital yayıncılık serüvenine başlayan UPAS Yayın’ın tüm kitaplarını upas.evvel.org adresinden, Yalçınpınar’ın tüm kitaplarını ise https://www.zaferyalcinpinar.info adresinden ücretsiz olarak okuyabilirsiniz.
işinin kolayı yok ve olmayacak kendini bağırıyor bulacaksın, sahtelenmiş pis bir güzelliğin bağlı kırklıca zamanlarında, çevirme.
seninle bir ilgisi yok hâlâ _______________gökyüzünün, bu kızıllaşan evrendir pencerelerin yüzeyinde. herkes her şey oldu şimdi; insan gübreleştirme, çevirme.
Tuğba Karaduman‘ın ilk şiir kitabı olan İnşirah, iç-uzayın sonsuzluğunda -tersine derinliklerde- sürekli genişleyen bir ‘erdemli karşıtlıklar bütünü’nü okuyucunun zihnine sunuyor.
Önemli Not: “Sıkı şiire öncelik vermek” ve “imgelemin özgürleşmesini sağlamak” amacıyla dijital yayıncılık serüvenine başlayan UPAS Yayın‘ın tüm kitaplarını upas.evvel.org adresinden ücretsiz olarak okuyabilirsiniz.
Öğle güneşinde çözülen zehir, kabuğu boyunca sızar ve gün battığında donarak karanlıkta koyu bir mücevher gibi parlar.
Ne bir kuş yaklaşır yanına, ne de bir kaplan sokulur, yalnızca siyah ve vahşi kasırga saldırır ölüm ağacına ve sırtında ölümle birlikte sürüklenip yok olur.
Aylak aylak dolaşan birkaç bulut parlak damlalarla lekelese de o kurşun gibi yaprakları, yalnızca birkaç zehirli yağmur damlası olur yanan kumun alacağı.
(…)
Aleksandr Sergeyeviç PUŞKİN İngilizce’den Çeviren: Berna Kabacaoğlu
“(…)Her şeyden önce Yavuz Çetin’i “sıkı gitarist” yapan şeyin ondaki eşsiz “tuşe” olduğunu -tüm ağırlığıyla- ortaya koymalıyız. Tuşe; bir şarkının, bir melodinin ya da bir müzikal tipolojinin ruhunu/özünü dinleyiciye aktarabilmedeki ustalıktır. Bir tür içtenliktir. Senelerini gitar tekniğini güçlendirmekle harcamış biri, evet, her türlü şarkıyı çalabilir, gitar üzerinde her türlü akrobasiyi yapabilir, fakat çaldığı şeyin ruhunu içselleştiremeyip ömrü boyunca tuşesiz bir gitarist olarak kalabilir de… Böylesine sportmen bir gitaristin çaldığı her şey saman gibi gelir dinleyiciye. Yavuz Çetin ise bastığı her notayı içselleştirebilen nadir gitaristlerdendi. 1998 yılının kış aylarından birinde Yavuz Çetin’in “İLK” adlı albümünü “ilk” kez dinlediğimde, albümü hemen beğenmemin nedenlerinden biri de -sanırım- bu güçlü tuşeydi. Özellikle de şarkılardaki blues rifflerinin zamanlamasından, yerlemlerinden ve şarkının armonisine pürüzsüzce eklemlenebilmiş olmalarından dolayı çokça etkilenmiştim. Albümü defalarca dinledim ve albümdeki dinginliğin nasıl olup da bu kadar “enerji dolu” olduğunu, olabildiğini düşündüm, durdum. Hatta bu kimyayı -kendimce- matematiksel (modal/makamsal) olarak hesaplamaya bile çalıştım. O zamanlar cevabı bulamamıştım fakat şimdi, bugün, özellikle de gitar için düşündüğümüzde bu sorunun cevabının Blues Ruhu’yla açıklanabileceğini biliyorum.(…)”
Şiirin özütünün, evrensel poetikanın, şiirsel alan derinliğinin, dilin yüceliğinin ve haysiyetle ışıldayan hakkaniyet yükünün zerre kadar farkında ol(a)mayan bazı kifayetsiz muhterisler, Seyyit Nezir’e karşı yeni bir “itibarsızlaştırma” operasyonu başlatmışlar. Kimse kusura bakmasın, söz konusu mutat zevat -hiçbir açıdan- Seyyit Nezir’in sahip olduğu “dil ve hakkaniyet görgüsü”nün kıyısına bile yaklaşamaz. Seyyit Nezir, 40 yıl boyunca okura sunduğu kaliteli dergilerle, yönettiği sıkı yayınevleriyle ve işaret ettiği doğrularla Türk Şiiri’nin birikmiş emeğidir. Bu emeği itibarsızlaştırmaya çalışmak beyhude bir çabadır ve söz konusu bu kötücül çabayı sergileyen mutat zevat için tuhaf bir “hezeyanlar girdabı” oluşturur. 20 yıldır icra edilen o girdaptır ki edebiyatımıza -ve dilimize- en büyük zararı vermiştir, vermektedir. Hezeyan girdapları “mahsulü öldürmek” mertebesini çoktan geçmiştir artık… Sıra toprağa gelmiştir! Mutat zevat ve kifayetsiz muhterisler bizatihi toprağı -toprağın verimliliğini- yok etmeye heveslenmektedir.
Her koşulda Seyyit Nezir’in ve birikmiş emeğin yanında olduğumu ifade etmekten onur duyuyorum. O girdaplar mı? Çokça umursamıyoruz, şimdilik… Çünkü bizim varoluş biçimimiz de yaşadığımız dilsel ekosistem de hezeyan girdaplarına düşenlerle aynı değil. Rahvan göndermişiz onları… Kendimize yeni bir yaşam kurmuşuz. 10 yıllardır rahvan gönderiyoruz, kendi yanlışlarıyla ve öfkelerinin ağırlığıyla yere düşmelerine izin veriyoruz o kötücül tipolojinin…
Biz sıkı şiirin ve imgesel alan derinliğinin gücüne inanırız ve birikmiş emeğe saygı duyarız. Hezeyan girdaplarından çıkan o kötücül çöp kokusunu bizden önce fark edenler olacaktır elbet… (Önce kendi komşularının, hezeyan girdaplarına komşu olan diğer tiplerin fark etmesi gerek bu bozuk kokuyu…) Biz ne mi yapacağız? Haklılığın inadı ile kalb ve vicdan arayışımızı sürdüreceğiz; kendi dilsel auramızda çöp kokusuna izin vermeyeceğiz. Zaten bizim bazen sevilmemizin (ve bir kesim tarafından hiçbir zaman sevilmeyişimizin) nedeni de budur: Çöp kokusuna izin vermemek!