Eyl
13
2011
1

Boğaziçi Kitap Günleri için “Isınma Turları”

Boğaziçi Kitap Günleri kapsamındaki “E V V E L” standımızda bazı atraksiyonlar gerçekleştirmeyi düşünüyoruz. Bu atraksiyonlar/etkinlikler için, önceden, kısa bir ısınma turunun kimseye zararı olmaz.

Örneğin Aşağıdaki sorulara ve cevaplarına göz atmak yerinde olacaktır;

Soru: “E V V E L nedir, niyedir?”
Cevap: https://zaferyalcinpinar.com/blog/?p=6465

Soru: “E V V E L, kimlerle, hangi kavramlarla, hangi içerikle ve nasıl ilgileniyor?”
Cevap: https://zaferyalcinpinar.com/blog/?page_id=2697

Soru: “İmgelemin Özgürleşmesi ne demek?”
Cevap: https://zaferyalcinpinar.com/ikinciyeni2011.pdf

Hamiş: Gerçekleştireceğimiz etkinliklerin/atraksiyonların listesini ve ayrıntılarını 14 Eylül 2011 sabahı (yarın sabah) paylaşacağım.

2.Hamiş:
E V V E L’in Boğaziçi Kitap Günleri Facebook Etkinlik Bağlantısı şu adreste;
https://www.facebook.com/event.php?eid=201210123277854

Sahicilikle
Z. Yalçınpınar

Written by Adabeyi in: Duyurular, Tartışmalar |
Eyl
11
2011
1

E v v e l (Fanzin) ve Boğaziçi Kitap Günleri

E V V E L, 15-21 Eylül 2011’de, İstanbul Kongre Merkezi’nde (Harbiye) gerçekleştirilecek olan Boğaziçi Kitap Günleri‘ne katılacak. İkincisi düzenlenen Boğaziçi Kitap Günleri’ni, sohbet edebileceğimiz, yüzyüze görüşebileceğimiz ve İstanbul’un kalbinde/kalbiyle soluklanan ferah bir mekân olarak tahayyül ediyorum.

Boğaziçi Kitap Günleri’nde standımıza uğramanızı, sizlerle tanışmayı, “özgür neşriyat” ve “imgelemin özgürleşmesi” kapsamında hem içerik hem de teknik olarak birlikte fikir üretmeyi, uzgörü geliştirmeyi, bildiklerimizi, izlenimlerimizi ve deneyimlerimizi paylaşmayı, böylesi bir aktarımı çok önemsiyorum.
Umuyorum da…

Sahicilikle
Zafer Yalçınpınar

E v v e l (Fanzin) ve Boğaziçi Kitap Günleri
Facebook Etkinlik Bağlantısı:

https://www.facebook.com/event.php?eid=201210123277854

1. Hamiş: Gelene “git” demem, gidene de “kal” demem. Sonuçta, herkesi bekliyorum.

2. Hamiş: Boğaziçi Kitap Günleri’nin ilkine de katılmıştık.
Bkz: https://zaferyalcinpinar.com/blog/?s=bogazici+kitap+fuari

Ara
19
2010
0

Boğaziçi Kitap Fuarı 2010: İnternet Kültür Yayınları Tanıtım Standı’ndan Görüntüler

(T. Günersel, H. İşcen ve C. Mukaddes standımızda…)

Boğaziçi Kitap Fuarı 2010 İnternet Kültür Yayınları Tanıtımı’nın kapsamına https://zaferyalcinpinar.com/blog/?p=4320 adresinden ulaşabilirsiniz.

Ara
15
2010
0

Boğaziçi Kitap Fuarı: İnternet Kültür Yayınları Tanıtımı

Bkz:  https://www.facebook.com/event.php?eid=124960777567563

Dünyanın özü kötüdür, “net” ise güzel!

17-22 Aralık 2010 tarihinde şehrin tam kalbinde yer alacak olan Boğaziçi Kitap Fuarı’nda internet kültür yayınları da yer alıyor! Standımıza uğramayı ihmal etmeyin…

Tanıtım kapsamında;

borgesdefteri.blogspot.com, birdirbir.org, altzine.net, futuristika.org, zaferyalcinpinar.com ve tramvayduragi.com ile yaptığımız online yayıncılık merkezli söyleşi çekimlerini izleyebilir;

online yayıncılık üzerine, undomondo.com/etrafta.com,horaley.com, dahke.net, etilenzine.net, resetmagazine.net, ubormetenga.org, kargamecmua.org ve mavimelek.com ile yaptığımız e-posta söyleşilerinin basılı metinlerini arşivinize katabilir;

internet yayıncılığına soyunmuş; edebiyat, sanat, müzik gibi bölümlerden oluşan bir çerçevede, online ifade biçimlerini kendine misyon edinmiş blog/sitelerinin bir derlemesini standımızdaki dizüstülerde inceleyebilir;

incelerken dahke.net/immo ve etilenzine.net/flagg tarafından hazırlanan tanıtıma özel playlist’leri dinleyebilirsiniz.

Yanında flash disk getirenler kazanıyor; blog/site derlemesini, e-posta söyleşilerin pdf’lerini ve playlist’leri kopyala yapıştırıyor!

Çok yaşa web, diril internet!

Boğaziçi Kitap Fuarı İnternet Kültür Yayınları Tanıtımı
Hazırlayanlar: İpek Tuna – Zafer Yalçınpınar
Afiş ve sticker tasarımları: Yavuz Dürüst
Videolar ve basılı metin tasarımları: İpek Tuna
Çekimler ve fotoğraflar: Peri Kazancı
Proje asistanları: Eda Dürüst, Güher Gürmen

Boğaziçi Kitap Fuarı
İstanbul Kongre Merkezi Harbiye
17-22 Aralık 2010
Her gün 10:00 – 20:30
Boğaziçi Suare 20 Aralık 2010 10:00 – 23:00

BKF 2010
https://www.bogazicikitapfuari.com/
https://www.facebook.com/group.php?gid=223976655188%2F
https://twitter.com/bogazicikitap/

Zafer Yalçınpınar
https://zaferyalcinpinar.com/
https://www.facebook.com/profile.php?id=100000252090050%2F
https://www.facebook.com/group.php?gid=157183537464%2F
https://friendfeed.com/evvelfanzin/

İpek Tuna
https://www.facebook.com/fituna/
https://twitter.com/ipektuna/
https://friendfeed.com/ituna/

*borgesdefteri.blogspot.com, birdirbir.org, altzine.net, tramvayduragi.com, undomondo.com/etrafta.com, horaley.com, dahke.net, etilenzine.net, resetmagazine.net, ubormetenga.org, futuristika.org, mavimelek.com ve kargamecmua.org; teşekkürü bir borç biliriz!

*dahke.net/immo ve etilenzine.net/flagg; bir borç + teşekkürler!

* Söyleşi çekimleri için kanatlarını açan Karga’dan Tayfun Polat ve Karga tayfasına, çekimler sırasında gerçekleşen tüm aksiliklere rağmen güne neşe ve emek katan Peri Kazancı, Güher Gürmen, Eda Dürüst ve Sena Başöz’e, tasarımlarıyla projeye katkıda bulunan Yavuz Dürüst’e özel teşekkürler!

Ara
01
2010
1

Boğaziçi Kitap Fuarı: “İstanbul’un tam kalbinde kelimelerin izinde…”

İş çıkışı bir kitap fuarını gezerek günü geri kazanmak istemez misiniz? Ya da öğlen arasını yayın dünyasının gizeminde değerlendirmek? Öyleyse bu tarihi not edin; 17-22 Aralık 2010.

Boğaziçi Kitap Fuarı, Harbiye’de konuşlanmış İstanbul Kongre Merkezi’nde gerçekleşecek olan yepyeni bir fuar. “Gelenek Gelecek” teması çerçevesinde pek çok etkinliğin gerçekleşeceği fuar, her gün 10:00 ve 20:30 arasında ziyaret edilebilecek, 20 Aralık 2010 Pazartesi akşamı 23:00’a kadar da açık olacak; Boğaziçi Suare’ye davetlisiniz.

Yerli ve yabancı yayınevleri, yazarlar, akademisyenler, üniversite kütüphaneleri ve Sivil Toplum Kuruluşları’nın katılımıyla gerçekleşecek olan Boğaziçi Kitap Fuarı’nın amacı tarihsel geçmişi, ekolojik yapısı, jeopolitik konumu ile dünyanın en önemli şehirlerinden biri olan İstanbul’un merkezinde, yazınsal alanda üretici olan yerli ve yabancı her kesimin kentlilerle karşılaşmasını sağlamak, iletişim ve etkileşimine olanak vermek ve sonunda üretim sürecine katkıda bulunacak bir platform yaratmak.

İlk yılında Japonya’yı misafir ülke olarak ağırlayacak olan fuar, kendisini öncelikli olarak kültürel bir alan olarak tanımlıyor. E-kitapların, e-kaynakların, e-yayınların, sahafların, fanzin gibi alternatif yayınların da yer alacağı fuar hakkında organizasyondan Funda Önkol ile konuştuk. Her dilden eserlerin de yer alacağı fuar gibi aynı dilden konuşmanın keyfine vardık; burada güzel insanların farkına vardık…

Zafer Yalçınpınar: İlki düzenlenecek olan Boğaziçi Kitap Fuarı’nın “Burada değerli kitaplar vardır” mottosuyla yola çıktığını görüyoruz. Fuarı diğerlerinden farklılaştıran bazı unsurlardan bahseder misiniz? “Değerli Kitap” derken işaret ettiğiniz şeyler nedir?

Funda Önkol: Bu motto aslında bizim değil, biz yalnızca alıntı yaptık. “Burada değerli kitaplar vardır” Osmanlı Kütüphaneleri’nin giriş kapılarına yazılan bir ibare. Bilginin değerini bilenler için kitap kutsaldır. Burada fuar kapsamındaki pek çok çalışmada rastlanacağı gibi, unuttuğumuz değerlerimize atıfta bulunarak onları toplumsal hafızamızın derinlerinden alıp yüzeye çıkarmaya çalışıyoruz.

Bizim yaptığımız işin merkezinde kitap var; yani en değerli olan. Bunu şöyle açabilirim: Dünyada kitap fuarlarını düzenleyenler fuarcılık şirketleri. Türkiye’de de böyle. Yani fuarcılık şirketi bugün kitap fuarı, yarın plastik fuarı, sonraki gün mobilya fuarı düzenliyor. Oysa ki, bizim kurgumuz bunun tam tersi. Biz yalnızca kitap fuarı yapmak için fuarcılık şirketi kurduk; ana ilgimiz fuarlar yapmak değil, kitap fuarı yapmak.

Benim inancım; sosyal olarak son derece yakınlaşan dünyada bundan sonraki dönemde, böyle ruhu olan ve adanılmış işlerin başarılı olacağı yönünde. Genel olarak tüm dünyada kitap fuarlarına ilginin hızla azalmasının, fuarcılık şirketlerinin dönüşerek bu değişime hızlı uyum gösterememesinden kaynaklandığını düşünüyorum.

Bizim diğer kitap fuarlarından temel farkımız bu olacak. Bu temel fark netice olarak tüm detaylara da nüfuz etmiş durumda.

İpek Tuna: Fuarın adını ilk duyduğumda aklımda, artık pek de dikkat etmediğimiz “Boğaziçi”nde, bir fuarın, yaşadığımız bu kaotik ama güzel şehirin bir süredir hızla kaybettiği özelliklerine yeni bir artı olacağı canlandı. Eski şarkılardan, şiirlerden esen bir hissiyat. Fuar, tıpkı Boğaziçi gibi dolaysız bir bilgi aktarımı sunmaya hazır mı?

F.Ö.: Boğaziçi derken; bu su yolunun gerçekten de ortak hafızamızda çok gerilere itilimiş mitolojik, jeolojik, tarihi ve ekolojik izlerine atıfta bulunmak istedik. Görünmeyeni ya da görmezden gelineni biraz da olsa görünür kılarak yeni değerlerin filizlenmesine katkıda bulunmak bizim için önemli. Yol göstermekten ziyade, yola çıkmaya niyetli olanlara mümkün oldukça çok seçenek sunmak istiyoruz. Sanırım bu da en dolaysız, en özünde bilgi aktarımı demek.

Z.Y.: Fuarın içerdiği yeniliklerle “kültür endüstrisi”ne karşı bir tepki olarak yola çıktığını söyleyebilir miyiz?

F.Ö.: Bir açıdan öyle. Boğaziçi Kitap Fuarı’nda çokça alternatif çalışmaya yer veriyoruz. Aşina olduklarımız ve yıldız olanların yanında, görünür olmayan pek çok yayını, akademisyeni, yazarı, yayıncılığa ve kitaba emeği geçmiş kahramanları sahneye çıkarıyoruz.

Gündelik hayatlarımızda müthiş bir bilgi bombardımanı altındayız. Hızla giden bir trenin penceresinden dışarıyı seyrederken gördüğümüz, formunu tam da algılayamadığımız cisimler gibi, bilgiler de zihnimizin penceresinden gelip geçiyor. Bizde en çok yer edenler, en çok tekrarlananlar yani en çok reklamı yapılanlar. Kimse dönüp, kompartmanda karşısında oturan yolcuya bakmıyor. İşte biz katılımcıları pencerenin dışındaki noktalara da bakmaya davet ediyoruz.

Diğer kitap fuarlarında yer verilmeyen fanzinlere, e-dergilere, kâr amacı gütmeyen özgür neşriyata elimizden geldiğince alan açıyoruz. Binlerce izleyicisi olan bu çalışmaların, kendileri de mevcut “kültür endüstrisi”nin parçası olmayı tercih etmeyen adsız yaratıcılarını tanıtmaya çalışacağız.

İ.T.: Fuar için “anarşist bir kitap fuarı” diyebilir miyiz? Fuarın bölümleri ve katılımcıları, önem verdiğiniz kriterler, değer verdiğiniz yayın kaynakları bu düşünceye itekliyor. Karşılaştığınız zorluklardan biraz bahseder misiniz?

F.Ö.: Bu sıfat çok iddialı olur. Bu çağda, bu dünya düzeninde gerçek bir anarşist olmak mümkün mü? Sonunda, fuar düzenlemek için pek çok yasal zorunluluğu yerine getirmek gerekiyor. Nitekim bu işi yapmak için bir şirket kurmak da bu zorunluluklardan biri. Sonra fuar düzenleme yetki belgesi almak, fuarı TOBB listesine kaydettirmek gibi resmi işlemler var.

Hal böyleyken, teknik olarak anarşistlikten söz etmek güçleşiyor. Ama yine de belirttiğiniz gibi, içerdiği konular, konukları, köklendiği noktalar bugüne kadar alışılmış olandan uzak. Kabul edilmiş ve alternatifsiz gibi görünen ana akışın dışında, yeni akışları zorluyoruz. Ziyaretçileri fuar alanına giriş anından itibaren başka tür bir dünyanın içine sokmaya çalışıyoruz. Fuar alanına girenler yalnızca daha ucuz kitap alıp gitmekle kalmayacak…

Şaşırtıcı bir şekilde karşılaşacağı haikular, yaratıcı düşünceyi tetikleyici atölyeler, performanslar katılımcılara alternatif yaklaşımları tanıştıracak. Toplumları kültürel alanda ilerleten, marjinal diye nitelediğimiz, kenar çizgilerini zorlayan, sınırları öteleyen, itekleyen çalışmalardır.

Dönüşüm zor ve kimi zaman da ürkütücü bir şey. Özellikle Türk insanının derininden gelen şüpheci ve güvensiz yaklaşımı her konuda olduğu gibi bu fuarda da sorun oldu. Ancak ben gelecek yıl bu sorunu aşacağımıza inanıyorum.

Z.Y.: Fuarda internet sitelerine, fanzinlere yani özgür neşriyatlara da yer veriyorsunuz. Sanırım geleceğin, internet yayıncılığında ve özgür neşriyatlarda yuvalandığına inanıyorsunuz…

F.Ö.: Umberto Eco İskenderiye Kütüphanesi’nin açılışında yaptığı konuşmada üç tür hafızadan söz ediyor; organik, mineral ve bitkisel… Organik hafıza beyinlerimiz, mineral hafıza önceki bin yıllarda üzerine işaretlerle yazılan tabletler ve taşlardı, bugün ise bilgisayarlardaki silikon. Bitkisel hafıza ise, papirüsten başlayarak günümüzde kitap yayıncılığında kullanılan çeşit çeşit kâğıtlar. Ben de silikon hafızanın pek çok pratik üstünlüğü ve kolaylığı olsa da, bitkisel hafızanın vazgeçilmez olacağını düşünüyorum.

Ancak özgür ortamda, son derece ucuz maliyetlere, hatta şu anda bloglar, blog tabanlı siteler sayesinde yalnızca zamanınızı yatırarak yaratabileceğiniz silikon yayınların, kesinlikle yeni düşüncelerin kaynağı olacağına inanıyorum. Yeniçağların önemli yazarlarının bu mecralardan çıkacağını düşünüyorum. Diğer yandan da, bu tür yayınların kitap okuma alışkanlığını olumlu yönde etkileyeceğine inanıyorum. Ülkemiz gibi kitap okuma alışkanlığının son derece düşük olduğu bir ülkede bu tür kaynaklar insanları kesinlikle kitaplara yöneltecektir. Kitap vazgeçilmez olandır.

İ.T.: Boğaziçi Kitap Fuarı’na gelen kitlenin beklentisi nasıl olmalı? Sizin gelen kitleden beklentileriniz nelerdir?

F.Ö.: Ziyaretçiler mümkünse hiçbir beklentiyle gelmesinler. Yalnızca “merak”larını yanlarını almayı unutmasınlar. Bu arada, bana böyle güzel ve incelikli sorular sorarak bu kitap fuarının ortaya çıkmasına neden olan düşünceleri ve duyguları irdeleme olanağı verdiğiniz için çok teşekkür ederim.

Z.Y. & İ.T.: Biz çok teşekkür ederiz…

Boğaziçi Kitap Fuarı İlgili Bağlantıları:

Boğaziçi Kitap Fuarı: https://www.bogazicikitapfuari.com/
Online fuar davetiyesi: https://www.bogazicikitapfuari.com/index.php?do=InvitationForm
BKF Twitter: https://twitter.com/bogazicikitap
BKF Facebook grup: https://www.facebook.com/group.php?gid=223976655188

Ara
24
2010
0

İnternet Kültür Yayınları Tanıtım Kitapçığı

17-22 Aralık 2010 tarihleri arasında İstanbul Kongre Merkezi Harbiye’de ilki gerçekleşen Boğaziçi Kitap Fuarı sona erdi. Fuar kapsamında yer alan “İnternet Kültür Yayınları Tanıtımı” girişimi için icra ettiğimiz bazı söyleşilerin metinlerini içeren PDF biçemindeki dosyaya https://zaferyalcinpinar.com/dirilinternet.pdf adresinden ulaşabilirsiniz. (Ayrıca, gerçekleştirdiğimiz yüzyüze görüşmelere ait video kayıtlarını da önümüzdeki günlerde paylaşacağız.)

Girişimimizi destekleyen herkese teşekkürü bir borç biliyoruz. Biliriz de.

Ve sonuçta,  tekrar etmekte fayda var:
“Dünyanın özü kötüdür, net ise güzel!”

İpek TUNA – Zafer YALÇINPINAR

Online söyleşilerimize katılan web siteleri:

birdirbir.org/Koray Löker
borgesdefteri.blogspot.com / Hakan İşcen
dahke.net / Immo
etilenzine.net / Flagg
horaley.com / Erkin Gören
kargamecmua.org / Tayfun Polat
mavimelek.com / Mavi Melek Edebiyat Ekibi
resetmagazine.net / Gökhan Karabıçak
ubormetenga.org / Emrah İnan
undomondo.com+etrafta.com / Mersenne

Eyl
22
2011
0

Bir Sonuçsuzluk Üzerine…

Boğaziçi Kitap Günleri kapsamında gerçekleştirdiğimiz poetik atraksiyona birkaç sıkı dostun dışında katılım sağlanmadı. Bu durumun birçok nedeni var. Her şeyden önce soruşturmayı ve duyurularını aceleye getirdik. Bununla birlikte, sorduğumuz soru da “kazık” bir soruydu:  “İmgeleminiz, imgelem, imge, im, özgür müdür?” Soruşturmaya başlarken muhtemel katılımcıların söz konusu devasa  soru karşısında, komik bir terminde (5-7 gün içerisinde) cevap veremeyeceğini, cevap vermekten imtina edeceklerini biliyorduk. Ama gene de “insan”ları poetika ve imgelem üzerine düşünmeye sevk etmekten, dürtmekten kendimizi alamadık. Bu içeriksel ve organizasyonel Son Kişot’lukların yanısıra “Google Dokümanlar/Formlar” uygulamasıyla ilgili teknik aksaklıklar da yaşadık. Mevcut aksaklıkları Google’a bildirdik ama bir sonuç ya da açıklama alamadık. Şaşırdık, garipsedik, içerledik filan…

Her şeye rağmen, kanımda, canımda ve tüm varlığımda -coşkuyla- hissederek şunu ifade edeyim:

İmgelemin Özgürleşmesi başlığı ve mücadelesi gelecek yılların başlıca poetik odağı/tözü olacak… Bu nedenle saatlerinizi kontrol ediniz; sıkı şiir ve sahici edebiyatla iştigal eden herkes “İmgelemin Özgürleşmesi” üzerinde sezinlemeye, düşünmeye, araştırmaya ve okumaya başlamalıdır!”

Sonuçta, ilginiz için de ilgisizliğiniz için de çok teşekkür ederim.

Sahicilikle
Zafer Yalçınpınar
22 Eylül 2011 Sabahı

Eyl
19
2011
1

Poetik Soruşturma ve Teknik Aksaklıklar

Boğaziçi Kitap Günleri kapsamında başlattığımız “Poetik Soruşturma”da bazı teknik aksaklıklar oluştu. (Google Dokümanlar uygulamasındaki form üzerinden girilen bilgilere/cevaplara -nedense- ulaşamıyoruz. Konuyu Google’a bildirdik, ancak henüz bir sonuç, açıklama alamadık.) Bu nedenle aşağıda yer alan sorumuza vereceğiniz cevabı zaferyal@gmail.com adresine e-posta olarak gönderirseniz seviniriz. (Son gönderim tarihi 22 Eylül 2011 sabahıdır.)

 “Poetika” ile “Yaşantı” arasındaki “geçişsizlik veya geçişlilik” hakkında neler düşünüyorsunuz?
(“İmgeleminiz” veya “imgelem” veya “imge” veya “im”, özgür mü?)

İlginiz, desteğiniz ve katılımınız için şimdiden teşekkür ederiz.

Sahicilikle
Zy

Written by Adabeyi in: Usta Beni Öldür! (AKSAK KOLAj) | Etiketler:
Eyl
18
2011
2

Atraksiyon: “Poetik Soruşturma”

15-21 Eylül 2011 tarihleri arasında Harbiye/İstanbul Kongre Merkezi’nde gerçekleştirilecek Boğaziçi Kitap Günleri süresince tek sorudan oluşan açık uçlu bir “poetik soruşturma” başlatıyoruz:

“Poetika” ile “Yaşantı” arasındaki “geçişsizlik veya geçişlilik” hakkında neler düşünüyorsunuz?
(“İmgeleminiz” veya “imgelem” veya “imge” veya “im”, özgür mü?)

Soruşturmaya cevabınızı zaferyal@gmail.com adresine e-posta olarak gönderebilirsiniz. (Son gönderim tarihi 22 Eylül 2011 sabahıdır.)

Soruşturmanın sonuçlarını, Boğaziçi Kitap Günleri’nin kapanışını takiben, bir e-kitap olarak yayımlamayı düşünüyoruz.

Katılımınız için çok teşekkür ederiz.

Sahicilikle / Zy

Boğaziçi Kitap Günleri kapsamında yer alan E V V E L standında gerçekleşen atraksiyonların ayrıntılarına şu adresten ulaşabilirsiniz:
https://zaferyalcinpinar.com/blog/?p=6848

Eyl
13
2011
0

E V V E L Atraksiyonları

Boğaziçi Kitap Günleri kapsamında planladığımız E V V E L Atraksiyonları aşağıdadır.

-Çeşitli şairlerin ve yazarların (Örneğin İlhan Berk’in) imzalı kitapları ile çeşitli edebiyat efemeralarını (dergi, mektup, katalog, kitap) fuar süresince standımızda sergiliyoruz.

-Boğaziçi Kitap Günleri’nin açılışıyla birlikte tek sorudan oluşan açık uçlu bir “poetik soruşturma” başlatıyoruz: Soruşturmaya standımızdaki bilgisayarı kullanarak cevap verebileceğiniz gibi internet üzerinden de cevap verebilirsiniz. (Soruşturmanın internet adresi fuarın açılışıyla birlikte duyurulacaktır). Soruşturmanın sonuçlarını, Boğaziçi Kitap Günleri’nin kapanışını takiben, bir e-kitap olarak, E V V E L’de yayımlamayı düşünüyoruz.

-Standımıza gelen ve ilgilenen herkese “Kelimenin Yüzü” adlı iç-sözlük’ten hediye ediyoruz.

Bu atraksiyonların yanı sıra, mevcut/verili duruşumuz da şöyledir;

-E V V E L standına gelen ve ilgilenen herkese E V V E L’in kapsamını tanıtıyoruz, “ilgiler” kümesinin işleyişini anlatıyoruz.

-Standımızda özgür neşriyat, yayıncılık, dergicilik, edebiyat tarihi, e-kitaplar, edebiyat efemeraları, koleksiyonculuk, poetika, şiir ve imgelemin özgürleşmesi gibi karışık başlıklarda sizlerle sohbet etmeye, fikir ve önerilerimizi etkileşimli olarak paylaşmaya/aktarmaya çalışıyoruz.

Herkesi bekliyoruz. Bekleriz de…

Sahicilikle
Zy

1. Hamiş: E V V E L’in Boğaziçi Kitap Günleri Facebook Etkinlik Bağlantısı şu adreste;
https://www.facebook.com/event.php?eid=201210123277854

2. Hamiş: E V V E L’in standına uğramadan ya da atraksiyonlarımıza katılmadan önce şu adreste yer alan “ısınma turları”na göz gezdirmeniz çok faydalı olacaktır;
https://zaferyalcinpinar.com/blog/?p=6829

Written by Adabeyi in: Usta Beni Öldür! (AKSAK KOLAj) | Etiketler:
Ara
29
2010
0

BKF2010: İnternet Kültür Yayınları Tanıtımı Röportaj Görüntüleri

17-22 Aralık 2010 tarihleri arasında Harbiye-İstanbul Kongre Merkezi’nde düzenlenen Boğaziçi Kitap Fuarı kapsamında,  “İnternet Kültür Yayınları Tanıtımı” projesi için gerçekleştirdiğimiz söyleşilerin video görüntülerine https://vimeo.com/album/1498854 adresinden ulaşabilirsiniz.

Girişimimizi destekleyen herkese teşekkürü bir borç biliyoruz. Biliriz de.

Ve sonuçta,  tekrar etmekte fayda var:
“Dünyanın özü kötüdür, net ise güzel!”

İpek TUNA – Zafer YALÇINPINAR

Çekimlere katılan web siteleri:

birdirbir.org / Koray Löker
borgesdefteri.blogspot.com / Hakan İşcen
tramvayduragi.com / Orhan Sümer
altzine.net / Hande O. Aksoy ve Aylin Sökmen
futuristika.org / Barış Yarsel
zaferyalcinpinar.com/blog / Zy


Mar
28
2021
0

20 Yıl Sonra, Gündem Gereği, Yeniden Yayım: “Stephen Pamuk ve/ya da Orhan King” (Oruç Aruoba, 2001)

Yanlış bir dille doğru bir cümle kurulmaz. Romansa (ne yazık ki) cümlelerden oluşur. Ferit Edgü, Yeni Ders Notları, § 162

‘Populer’ olan, dolayısıyla ‘çok satan’ kitapları, ilkece, okumam — isterseniz ‘elitizm’ deyin; ama, ilkin şu ‘best-seller’ deyimi itici benim için: Düz anlamıyla, “en iyi-satar” diye çevirirsek, bu iki nitelemenin yanyana bulunmasının, tarih boyunca —yalnızca edebiyat alanında da değil— nasıl bir yanlış içerdiğini, nasıl yanıltıcı olduğunu bildiğim için. Önyargı da olsa, şöyle düşünüyorum: Kendi gününde yaygın beğeni bulan —moda olan, ‘populer’ olan— bir metin, ilkece, kötüdür; ve, ters yanından, iyi olan —önemli olan, yolaçıcı olan— hiçbir metin, kendi gününde yaygın beğeni bulmaz, bulamaz. Ama, yanlış anlamaya engel olmak için şunu da belirteyim ki, bu düşünceden, kendi gününde yaygın beğeni bulamamış her metin, ilkece, iyidir, önemlidir, sonucu çıkmaz. Tarihten bir örnek verip, asıl konuma geçeyim: Immanuel Kant’ın Saf Aklın Eleştirisi, XVIII. Yüzyıl Aydınlanma’sının, giderek de bütün Yeni Çağ’ın en önemli felsefe kitabı sayılır: Bugün, dünyanın herhangi bir üniversitesinde (muhtemelen Tahran ve Yeni Delhi ya da Pekin ve Singapur üniversiteleri dahil…) bu metni tek başına konu edinen bir semineri olmayan bir felsefe eğitimi, düşünülemezdir — kaç dilde, kaç yılda bir, kaç baskı yapıp sattığını ben hesaplayamıyorum; varın siz ‘tasavvur’ edin…

Kant kitabını 1781’de yayımlar — ama, yukarıda söylediklerim yüzünden, sakın sanmayın ki bütün Alman ‘Aydınlanmacı’ları kitabevlerinin önünde kuyruğa girmiş, kitabı bekliyorlardır: Yayımcının (yanılmıyorsam) 750 adet basmağa değer bulduğu kitap, 5 yıl içinde (gene, yanılmıyorsam) 200 dolayında alıcı bulur — Kant, bazı değişiklikler yapmak için ikinci baskı yapılmasını isteyince de, Hartknoch, “Valla’ senin kitap satmıyor hemşeri — ancak masraflara katılırsan ikinci baskı yapabilirim” der. Kant bunu kabullenir, 1787’de ikinci baskı yapılır. Bundan sonraki yıllarda, anlaşılan, satışlarda biraz ‘kıpırdanma’ olur ki, Kant’ın ölümüne (1804) dek, kitap üç baskı daha yapar; ama sonra, uykuya dalar: çünkü Kant, üzerinde oluşmuş ‘Cumhuriyetçilik’ ve ‘Dinsizlik’ suçlamalarından dolayı, ‘sakıncalı’ ve ‘yasak’ hâle gelmiştir — örneğin Hegel, öğrenciliğinde (1790’larda), Kant’ı ‘tezgah altında’ bularak, gizli gizli okur…

XIX. Yüzyıl’ın ikinci yarısına gelindiğindeyse işler birden tersine döner — Almanya’da neredeyse bütün felsefe çevreleri Kant’çı kesilir: Saf Aklın Eleştirisi’nin, Schmidt’in 1926’da basılan ‘definitif edisyon’una gelene dek, bir yüzyıla yakın bir süre içinde tam 9 ayrı edisyonu yayımlanır; Schmidt’in edisyonu ise, 1930’a dek, dört yıl içinde 14 baskı yapar — bugün kaçıncı baskısı satılmakta, bilmiyorum…

Bütün bu öyküyü şunu söylemek için anlattım: Kant’ın gününde birtakım ‘best-seller’ felsefe yazarları varmış: Moses Mendelssohn (galiba müzisyen Felix’in büyükbabası), Christian Garve, Sulzer (ilk adını hatırlamıyorum) — bunlar, Kant bir taşra üniversitesi profesörü ve ‘az satar’ bir yazarken, günlerinin ‘gözde’, ‘çok satan’ yazarlarıymış — boyuna ‘-mış’ diyorum; çünkü ben, adlarını, onlara Kant’ın biyografilerinde ve mektuplarında rastladığımdan dolayı biliyorum; profesyonel felsefeci olarak, kitaplarının hiçbirini, okumak bir yana, görmedim bile, çünkü, artık, muhtemelen hiç basılmıyorlar (— emin olmak için bir kaynağa baktım: yalnızca Mendelssohn’un 1929’da yeniden basıldığıyla ilgili bir kayıt buldum; öteki ikisinin adları bile geçmiyor, kaynakta…). Şimdi Stephen King’e geliyorum: Adını çok duyduğum halde (için…) hiç okumamıştım. 1981’de, Stanley Kubrick’in Shining’ini seyrettim ve çarpıldım. Filmin senaryosunun Stephen King’in romanından uyarlandığını öğrenince, önyargımı askıya alıp, kitabı aradım — en yakın süpermarket’te de buldum…

O akşam, tuğla gibi romanı, kendimi zorlayarak okurken, ender düşkırıklıklarımdan birini yaşadım: O enfes film, bu berbat metnin üzerine kurulmuştu — dili özensiz, kurgusu eğreti, mantığı çarpık bir romandan, Kubrick —metinde tutarsız ve bulanık olarak duran— bir düşünceyi almış, sımsıkı mantıklı, derin anlamlı bir film yapmıştı. O zaman, edebiyat yapıtlarının sinemaya uyarlanması konusu kafamı kurcalamıştı; bu konuda da bir yazı yazmıştım. Epey zaman sonra (çıktığı yıl?…), Orhan Pamuk’un Kara Kitap’ını okudum — zorla; çünkü, önyargımı yeniden yürürlüğe soktuğum halde, değerlendirmelerine önem verdiğim bazı dostlarım, “Bunu mutlaka okumalısın” diye üstüme vardılar; ben de, ‘metazori’, okudum. Tıpkı Stephen King okurken başıma gelenler geldi başıma, bu okuma sırasında; ayrıca, yukarıda Stephen King için kullandığım nitelemeleri haklı çıkaracak özelliklere ek olarak, ‘savrukluk’ diye niteleyebileceğim bozukluklar da vardı metinde — o zaman, şöyle düşündüm:- Niye olmasın — edebiyat da pekâlâ bir hafif tüketim malı; yaygın beğenilerin hoşuna gidecek, belirli duyarlılıkları gıcıklayacak, yüzeysel bir haz sağlayacak; pek fazla birşey beklenmeden, öylesine, bir kez ilgiyle okunup (tüketilip), bir kenara atılacak bir meta olabilir — zaten oluyor… Eh işte, nasıl Amerikalıların süpermarketlerde satılan Stephen King’leri varsa, bizim de süpermarketlerimiz ve Orhan Pamuk’larımız olabilir — zaten, var…

Ama, Stephen King ile Orhan Pamuk arasındaki benzerliği; ve, ‘çok satar’ edebiyat ürünlerinin de kendi yerleri olabileceğini, düşünerek, bütün bu işi zararsız bulurken; en azından, kaçınılmaz bir ‘kapitalist piyasa’ gelişmesi sayarken, birşeye dikkat etmek gerekir:- Stephen King, ortaya çıkarak, diyelim, Newsweek’e bir demeç verip, “Amerikan edebiyatında bir Hermann Melville, bir de William Faulkner var; onları birleştiren bir doğru çizip ilerletirseniz, üçüncü nokta olarak beni bulursunuz” demeğe kalkışsaydı, onu ensesinden tutup Manhattan köprüsüne çıkararak aşağı atacak epey edebiyat eleştirmeni ve uzmanı bulurdu, sanırım. — Bunun böyle olacağını gayet iyi bildiği için de böyle birşey söylemeğe kalkışmazdı, herhalde…

Orhan Pamuk’la ilgili olarak ise bizim edebiyat adamlarımızdan yalnızca Tahsin Yücel, ortaya çıkıp, açık ve yalın bir soru sorarak eleştiride bulundu: “Yazdığı dili kötü kullanan bir yazar iyi bir yazar olabilir mi?…” Kara Kitap’la ilgili bütün eleştirilerinde haklı —hatta, hoşgörülü bile— bulduğum Yücel, ayrıca, ‘içkin’ olarak da olsa, ‘çok satma’ ile ‘has ürün’ olma arasındaki ilişki —ya da ilişkisizlik— üzerinde düşünmeyi gerektirecek noktalar da koydu ortaya — kim ne düşünüp anladı, bilmem… Şimdi, koşutluğu sürdürerek, şöyle düşünsek: Orhan Pamuk ortaya çıkarak, diyelim, Aktüel’e bir demeç verip, —bir kez, lafı dolandırmadan, açıkça— “Türk edebiyatında bir Ahmet Hamdi Tanpınar, bir de Oğuz Atay var; onları birleştiren bir doğru çizip ilerletirseniz, üçüncü nokta olarak beni bulursunuz” deseydi, acaba kim ne yapardı —yayaların Boğaziçi köprülerine çıkmalarına izin verilmiyor ki…

Not: Bu yazı, Orhan Pamuk’un, adını vermediği bazı (—bir…?) Türk edebiyatı yazar(lar)ıyla ilgili olarak, “elli yaş ile yetmiş yaş arasında, doğuştan hayatı kaymış, yarı başarılı, yarı şaşkın, vasat, erkek ve kel” deyimlemesini kullandığını öğrenmem üzerine yazılmıştır; yoksa, böyle bir yazıyı, ilkece, yazmazdım…

Oruç Aruoba / 2001
Virgül Dergisi

Hamiş: Evvel Fanzin kapsamında yayımlanan “Oruç Aruoba” başlıklı ilgilerin tümüne https://evvel.org/ilgi/oruc-aruoba adresinden ulaşabilirsiniz.

Written by Adabeyi in: Usta Beni Öldür! (AKSAK KOLAj) | Etiketler: ,
Şub
01
2013
0

Sesli kütüphaneler üzerine…

Boğaziçi Üniversitesi’nden Kırtıpil Dergisi taifesi, Eylül 2012’de yayımlanacak ilk sayıları için “sesli kütüphaneler” üzerine bir soruşturmaya yanıt vermemi benden rica etmişti. Ben de soruşturmayı yanıtlamıştım. Ancak sonradan -ne olduysa- soruşturmaya verdiğim cevapları yayımlayamadıklarını bildirdiler. “Sesli Kütüphaneler” konusuna ilişkin soruşturmaya verdiğim cevaplar aşağıdadır…

Kırtıpil Dergisi: Sesli kütüphanelerden nasıl haberdar oldunuz ve kendi kitaplarınızı seslendirmeye nasıl karar verdiniz?

Zafer Yalçınpınar: Kadıköy Görme Engelliler Kütüphanesi görevlilerinden sosyolog bir arkadaşın çağrısı üzerine Kadıköy bünyesindeki sesli kütüphaneden haberdar oldum.  Khalkedon’un -yani Görmezler Ülkesi’nin- antik tarihiyle özdeş bir gayret olarak hissettim bu projeyi… Görmezler için sesli kütüphane oluşturmak bana antik bir düşünce çeşitlemesi gibi çok gizemli bir stil olarak geliyor… Bu delice bağlamda, “Kelimenin Yüzü” adlı içsel sözlüğümü Kadıköy’ün ruhuna, geçmişe ve geleceğe doğru fısıldamak, seslendirmek istedim.

K.D.: Bir yazarın kendi kitabını seslendirmesinin sesli kütüphaneler için nasıl bir önemi olduğunu düşünüyorsunuz?

Z.Y.: Bir kere bu aksiyon biçemi, sesli okuma aksiyonu çok sahici, çok yakın bir teyittir… Yazarın eseriyle bir kez daha buluşması, onu teyit etmesi… Tıpkı bir müzisyene üflemeli çalgıların hissettirdiği özel tuşe gibi bir şey… Yazıcı tarafından eserin biçimsel olarak gözden ve kulaktan geçirilmesi, denenmesi fırsatı…  Öbür taraftan,  yazarlar eserlerini kendi sesleriyle okuyarak çok ilginç bir koleksiyon öğesi de oluşturuyorlar… Gelecekte sesli kütüphanelerin çok değişik ve eşsiz koleksiyonlara sahip olacağı kesin… Tabiî deneysellik ve avangard arayışlar da olacaktır bu doğrultuda…

K.D.: Bir yazarın kendi kitabını seslendirmesinin edebiyat mirası için nasıl bir önemi olduğunu düşünüyorsunuz?

Z.Y.: Bir önceki sorunuza verdiğim “koleksiyon öğesi” cevabı bu soru için de geçerli… Ayrıca sesli okuma sırasında alışık olmadığımız bir geçişi de fark ediyoruz… Yazar, sesli okuma sırasında konum ve perspektif değiştiriyor. Yani, bir karakter, rol geçişi yaşanıyor. Bu geçiş anı, tuşe farkı,  gizleri yakalayabilen edebiyat tarihçileri ve eleştirmenler için çok önemli araştırmalara konu olabilir.

K.D.: Yazarı tarafından seslendirilmiş olsun ya da olmasın, genel olarak sesli kitapların edebiyata nasıl bir katkısı olduğunu düşünüyorsunuz?

Z.Y.: Resim, heykel ve çizim sanatlarına, yani plastik sanatlara fotoğraf ve dijital uygulamaların etkisi nasıl olduysa, bu tip kayıt teknolojilerinin edebiyata etkisi de benzer bir şekilde gelişecektir… Yani olumlu katkıları ve açılımları okura ve edebiyat dünyasına sunabileceği gibi olumsuz ve endüstriyel bir sakıncalar bütünü de oluşturabilir. Zaman gösterecek… Misal, rüküş (kitch) sanat çok tehlikeli bir şey ve teknoloji ile sosyal mühendislik faaliyetlerinden besleniyor… Teknolojinin sanatla girdiği ilişkilerde, bu ilişkiyi kimin yöneteceği, bu eskrimde kimin daha usta olduğu çok önemli ve belirleyici bir şey bence; mühendisler mi yönetecek, yoksa sanatçılar mı? Bu ilişkide dengeyle durmak çok önemli bir rol oynayacak gelecek için…

K.D.: Charles Dickens’ın yazdığı kitapları yayımlamadan önce görme engelli olan bir kalabalığa okuduğu ve onların yorumlarına özel önem verdiği anlatılır. Siz de, bir yazar olarak, sesli kitap okumuş olmanın kendi dilinize, üslubunuza, fonetiğin kullanımına bir katkısı olduğunu düşünüyor musunuz?

Z.Y.: Yaşamda her şeyin bir tınısı ve sonucunda da sesi vardır. Rüzgârın, denizin, ağaçların… Makinelerin… İnsanların, olayların, görüntülerin… Düşüncenin de tınısı vardır ve yazarlar ile şairler bu tınının ustalarındandır. Özellikle de şairler için bir dizenin tınısı ve ritmi çok önemlidir. Bu tınıyı yakalamak, bir dizenin ya da tümcenin ritmini, tınısını, paragraf içerisindeki yerlemini, kendisinden önceki ve sonraki kelimeler, dizeler, tümceler arasındaki ilişkiyi, düşüncenin uzamdaki duruşunu kavramak, sezmek çok önemli… Sesi duymak, tınıyışını bilmek gerekiyor… Şiirde ses, hem sentaksı hem de semantiği çok etkiler… Kısacası yaşamda her şeyin bir armonisi vardır ve yazarlar, şairler bu armoninin gizlerini bilmek, en azından sezmek zorundadırlar.

K.D.: Kitabınızı seslendirmek, kitabınızla ilgili, yazarken farkına varmadığınız şeyler bulmanıza yok açtı mı? Buna da bağlı olarak bir kitabı okumak ve dinlemek arasında bir kavrayış farkı olduğunu düşünüyor musunuz?

Z.Y.: Yazı, önünde sonunda görsel bir öğedir. Görsel öğeden işitsel öğeye geçişte bir tahayyül farkı oluşabilir. Aynı fark sözlü ifade biçimleriyle, yazılı ifade biçimleri için de geçerli… Yani sözlü kültür ile yazılı kültür arasında düşünsel bir fark vardır. Bu bağlamda görme engellilerin günümüzdeki görsel tahakkümün dışında kalmaları aslına bakarsanız çok değerli bir fenomen… Bence, görme engelliler kültürel emperyalizmin hegamonik tahakkümünden daha az etkileniyorlar. Seziş, tuşe farkları da çok önemli… Özellikle de poetikadaki anlam ve imgelem salınımı “ses”le birlikte çok değişiyor. Bence “ses” edebiyata alan derinliği sağlamak adına verimli bir bileşen…

K.D.: Diğer yazarlara bu konudaki öneriniz nedir? Onlarla deneyiminizi paylaşmak isteseydiniz neler söylerdiniz?

Z.Y.: Her şeyden önce, tüm yazarlara birincil önerim dilbilimsel kuramları incelemeleridir… Özellikle de Ludwig Wittgenstein’ın “Dil Oyunu” kavramıyla aşındırdığı sınırları bilmek gerekiyor. Ve yazarlara temel önerim ise kitaplarını, yazdıklarını morfolojik ve fonetik açıdan tekrardan gözden geçirmeleridir. Bu noktada “ses” ve “seslendirme” çok önemli ve somut çıkarımlara ulaşmalarını, geleceğe uzanmalarını sağlayacaktır.

K.D.: Eklemek istediğiniz diğer düşünceleriniz nelerdir?

Z.Y.: Eklemek istediğim bir şey yok… Teşekkür ederim.

Eylül 2012

May
14
2009
1

Sait Faik’in Sivilliği Üzerine Serbestçe Konuşmak

Sait Faik’in Sivilliği Üzerine Serbestçe Konuşmak…

11 Mayıs 2009 Pazartesi

Zafer Yalçınpınar: Sait Faik hakkında konuşuyorsak, öncelikle, Sait Faik’in edebiyatımıza yaptığı “ilerici” katkılara paralel bir şekilde “insancıl olmak” amacına yaptığı önemli katkılardan, “ideolojik” diyebileceğim bu özellikten de bahsetmek gerektiğine inanıyorum. Çoğu ders kitaplarında gördüğümüz ve bize ezberletilen “durum” hikâyesi tekniğini, çağdaş edebiyat bilgilerini, Sait Faik’in üzerine yüklenen söylenceleri, sağda solda dağıtılan sebilleşmiş klikleri filan şimdilik bir kenara bırakalım diyorum. Sait Faik’i “sıkı” yapan “sahici” bir şey üzerine odaklanmak gerekiyor. Sait Faik’teki en önemli farklılığın “okuyucuyla bir arkadaş gibi, kol kola, yan yana durmak” olduğunu düşünüyorum. Sait Faik hikâyesini okuyan biri onun koluna girer ve onunla birlikte adaların, denizin, mücadelelerin, balıkların, sokakların ve aslında tüm yaşamın, her şeyin soluk alıp verişini, ayrıntısını yüklenir. Sait Faik’i okuyan birisi “yazmayan yazar” gibidir. Sait Faik de aslında “yazan okuyucu” olmuştur belki de. Okuyucuyu hikâyelerinin “kahraman”ı olarak görmüştür Sait Faik. Bir anlamda da kendini… Sait Faik’in hiçbir hikâyesinde “statüko güzellemesi” bulunmaz. Bizim “mülki edebiyatımızın tüm kâhyaları” şu klik üzerinde birleşmiş gibidirler; “Sait Faik sıradan ve küçük insanı anlattı.” Hayır. Sait Faik tüm eserlerinde “sahici insan”ı anlattı yahu! Öncelikle bu sivillikten, bu başıbozukluktan ve hatta edebiyatımızdaki bu büyük devrimden, ilerlemeden bahsedelim istiyorum.

Cengiz Kılçer: “Sait Faik sıradan ve küçük insanı anlattı.” demek Sait Faik öykücülüğünü karikatürleştirmekten öteye gitmeyecek bir safdilliktir. Merak ediyorum; acaba “Sait Faik sıradan ve küçük insanı anlattı” cümlesini kim, ne zaman ve hangi akıl kurdu? Neyse önce “sıradan ve küçük insan” iddiasındaki ortak itirazımıza sıradan ve küçük insanların sadece soyut birer insan olmadığını belirterek başlayayım. Milyonlarca insan yaşama biçimlerini, çıkarlarını ve kültürlerini diğer sınıflardan ayıran ve onları diğer sınıflarla karşıtlık içine koyan ekonomik koşullarda yaşadığı sürece bir sınıf oluştururlar. Sait Faik’in dönemine yetişemediğimiz ve tanık olamadığımızdan için zorunlu olarak hakkında yazılanları okumak durumundayız. İtirazımıza tanık olarak Vedat Günyol’un “Sait Faik’in Abası” başlıklı yazısından şu satırları okuyoruz: “Sait Faik için insanlar ikiye ayrılıyordu: Namuslu-namussuz, sömüren-sömürülen insanlar.” ( Milliyet Sanat Şubat 1980. sf. 37). Peşinen, Sait Faik’i sıkı ve sahici yapan sanırım yine kendisiydi onun nevi şahsına münhasırlığıdır. Dikkat edilirse Sait Faik, bu topraklarda ne bir öncülü ne de bir ardılı olan yazarımızdır. Sanatın ama özellikle edebiyatın, zamana koşullu olduğunu ve ancak tarih içerisinde belli bir zamanın düşüncelerini, isteklerini, gereksinmelerini, umutlarını yansıttığı ölçüde insanlığı temsil ettiğinin altını çizmek isterim Faik, bunu başarmıştır. Sait Faik için nevi şahsına münhasırdır demiştim; yine Oktay Akbal’ın bir anısı var. Sait Faik ve Orhan Veli ile üçü bir bahar günü Boğaziçi’nde vapur gezisine çıkarlar. Bütün iskelelere uğrayacak vapuru binmişlerdir. Üsküdar’dan Beykoz’a kadar Sait Faik O. Akbal’ı sorguya çeker: “Şu iskeleyi anlatmak gerekse neresinden başlarsın?” Anadoluhisarı iskelesinin yanında küçük bir kahve vardır, önünde dururlar. Sait Faik: “Haydi, mademki hikâyecisin şu kahvede ilk göze çarpan nedir söyle bakalım” der. O. Akbal kahveye bakar üç dört kişi okurmuş kâğıt oynayıp kahve içmektedirler, kahvenin duvarlarında İran Şahı’nın Atatürk’le birlikte renkli basma resimleri vardır. Oktay Akbal bu resimleri belirtirim deyince Sait Faik kızar birden: Ulan o kenarda tek başına oturan ihtiyar sakallı var ya? İşte asıl hikâye o be!” der. Gerçekten denize doğru bir ihtiyar oturmuştur; yalnız sıkıntılı bir hali vardır. Ne vapuru ne de denizi seyretmemektedir, kahvenin önündeki o pis suları seyretmektedir. Sait Faik yol boyunca hep o ihtiyardan bahseder durur. Sait Faik’in Türk öykücülüğünde ayırt edici özelliklerinden biri de okur ile metnin arasındaki ilişkiyi/mesafeyi en aza indirgemesi diye düşünüyorum. Sait Faik öykülerinin birçoğunda düzen eleştirisini açık ya da zımnen işlenir; örneğin Kumarbaz Hayri Efendi öyküsünün başkişisi Hayri iç konuşmasında “Cemiyete faydalı olmak?” kavramını kendi kendine sorgular. “İnsanın cemiyete faydalı olması için düşünmesi, yürümesi kâfidir der Hayri.” Yine sorar “Öyle midir?” “Hayri münakaşayı sevmez” (…) insan cemiyete en faydalı gibi göründüğü zaman en büyük zararı da yapabilir mi yapamaz mı?”diye de sorar. Cevap verir Hayri “Hayriye göre yapabilir.” ama bize göre bu cevap Hayri karakterindeki Sait Faik’in aslında ta kendisidir. Oysa Hayri’nin cemiyete faydalı olmak lakırdısına fena halde içerlemesinin altında yatan bir eleştiri söz konusudur. Bununla beraber Sait Faik öykülerinde “sıradan ve küçük insan” yoktur sınıflar vardır. Sait Faik’e göre cemiyette zararsızlar ve faydalılar gibi iki kategori görürüz; önce zararsızlara bakalım: “En zararsızlarımız sütçü beygirlerinin arkasında İstanbul sabahlarının sisli perişan sokaklarına küfreden hilekâr sütçüler, akşam karanlığında, ışıksız, hanımeli kokan mahallelerde, «akşam simidi» diye haykıran bol şalvarlı, patates yüzlü masum çocuklardır.” Şimdi de en faydalılarımız: “En faydalılarımız büyük kitaplar yazan, cart curt öten, yanlış hesap yapıp binalar çökerten, beton köprülerin bin ton kaldıracağını hesaplayıp da 160 ton kaldıramayınca nasıl olup da yıkıldığına eseflenen mühendislerdir.” Sait Faik’ten bu yana toplumsal yaşamımızda değişen çok fazla bir şey yok gibi.

Zafer Yalçınpınar: Sait Faik’in nevi şahsına münhasır oluşu bence de çok önemli. Ayrıca, Sait Faik’in bu topraklarda bütünsel bir öncülü ya da ardılı olmadığına en az senin gibi, en az senin kadar inanıyorum. Özellikle de fasonluktan -hatta fasonlukla- kırılmış ya da çözülmüş günümüz edebiyat ortamını aklıma getirdiğimde böyle düşünüyorum. Fakat bununla birlikte, hem “anlatıcı ya da işaret edici” hem de “anlatılan ya da işaret edilen” açısından şu aktarımı ve devridaimi unutmamalıyız; başka nevi şahsına münhasır “sıkı insanlar” var, olmuştur! Hatta tamlamanın başından rahatlıkla “sıkı”yı atabiliriz artık; sadece “insan” da diyebiliriz! İşte, bugün, söz konusu bu nevi şahsına münhasırları, “insan”ları Sait Faik’in ardılı ya da devamı sayabiliriz. Örneğin; Ece Ayhan Çağlar bu “insan”lardan biridir. Ece Ayhan “ikinci yeni” şiir akımının köklerini Sait Faik’in “Alemdağ’da Var Bir Yılan” adlı kitabına ve Dağlarca’nın “Çocuk Ve Allah” adlı kitabına bağlar. Çoğu yazısında ve yaklaşımında Sait Faik’i bir şair olarak tanımlar. Zaman zaman ince bir ayrıntıyla “Cins Şair” der Sait Faik adlı “Çakır Hikâyeci” için… Peki ya Dağlarca? İlginçtir, Sait Faik 1949 yılında Akşam Gazetesi’ne verdiği bir röportajda şöyle söyler; “Gençler arasında pek beğendiklerim var. Meselâ Fazıl Hüsnü Dağlarca. Bence şair de hikâyeci gibi hakiki hayatı ve büyük kitleyi ifade etmelidir.” Anlaşılan Sait Faik birçok ezber çizelgesini, özellikle de endüstrileşmiş düşüncenin en önemli aracı ya da numarası olan “ayrım kıstaslarını” bozmuştur, bozmaktadır. Üzerine eğildiği tüm insanlık sorunlarında, hikâyelerindeki tüm tuşelerde, tüm karakterlerde, tüm durumlarda ve “kakışım”larda böylesi büyük bir başarıya ulaşmıştır. Bunu “toplumun içinde hukuki özgürlüğü olan biri gibi” değil de “doğanın içinde gerçek özgürlüğü arayan biri gibi” yapmıştır. Dünyanın öteki ucunda kendiyle ve özgürlüğüyle yanmış, insan olmuş bir “Alexander Supertramp” bence Sait Faik’le içsel olarak kardeştir. Tabii ki Ece Ayhan da öyledir. Kısacası, kördüğümleşmiş sıkı bir bağlama çekmek istiyorum meseleyi; “Dülger Balığı’nın Ölümü” adlı hikâyeye… Yani Dülger Balığı’yla özdeşleşmiş şu insanlığımıza…

Cengiz Kılçer: Günümüz insanının bariz özelliği kendi kendisini muazzam bir hızla unutmaya kimliğini yitirmeye başlamasıdır. Çok samimiyetle şunu eklemeliyim toplumsal koşulları bir yana atarak var oluşun kendisi bir yabancılaşmadır gibi bir önermeye karşı durmak gerekiyor. İnsanın özü tek başına bir bireye özgü ve soyut bir şey değil, toplumsal ilişkilerin tümüdür. Hiç şüphesiz ki sadece Sait Faik’in öykülerinden duyulan estetik heyecan değildir burada soğukkanlı ve akılcı bir sınama yapmayı güçleştiren. Hatta bu güçlüğün ardında daha çok Sait Faik’in anlatım tekniğine gizlenen ve hiç de önemsiz sayılmayacak olan tehlikeli bir vesile yatmaktadır. Belki de Sait Faik, hangi çağdan ve hangi ulustan olursa olsun, herhangi bir yazarın asla bir arada sahip olamayacağı şeylere fazlasıyla maliktir. Ardından gelen izlenim genel kabul gören her şeye böylesine karşıt düşen tuhaf ve çeşitli kanaatler karşısında duyulacak olan garipsemedir. Sanki Sait Faik, sadece kendi olağanüstü betimlemelerini ve üslubundaki büyüleyici gücü göstermekten imtina etmekte; cezbedici ve sürprizli yeniliklerle türlü ustalıkları üzerinden kendi benzemezliğini gözler önüne sermeye tenezzül etmez. Yani biraz da kuralların tiranlığına metin içinden yükselen isyanı görürüz. Dülger Balığının Ölümü adına bakıp okunursa -ki çoğunluk öyle okur- kanımca yanlış bir okuma yapılmış olur. Dülger Balığının Ölümü öyküsünü temel ve üst yapı olarak kurgulandığını söyleyebiliriz. Üstyapıda balığın ölümü görünürken temelde toplumsal durum anlatılır. Buradaki metnin üstünde ölüm söz konusudur ama alt metinde insana insanlığa doğru bir çevrim söz konusudur. Dülger Balığının Ölümü üzerinden insanlık hallerine gönderme yapar Sait Faik. Bu özdeşleştirme olağan, gelişigüzel bir özdeşleştirme değildir ve toplumsal/tarihsel bir durum analizi ve saptaması vardır.

Zafer Yalçınpınar: “Onu canavar haline getirmek için hiç bir firsatı kaçırmayacağız.” diyerek bitiriyor hikâyeyi Sait Faik… “Onu şair, küskün, anlaşılmayan biri yapacağız. Bir gün hassaslığını, ertesi gün sevgisini, üçüncü gün korkaklığını, sükûnunu kötüleyecek, canından bezdireceğiz. İçinde ne kadar güzel şey varsa hepsini, birer birer söküp atacak. Acı acı sırıtarak İsa’nın tuttuğu belinin ortasındaki parmak izi yerlerini, mahmuzları, kerpeteni, eğesi, testeresi ve baltasıyla kazıyacak. İlk çağlardaki canavar halini bulacak.Bir kere suyumuza alışmağa görsün. Onu canavar haline getirmek için hiç bir firsatı kaçırmayacağız.” diyor… Çok açıktır ki Sait Faik kendini “insan” kılan farklılıkların yitmesinden, körelmesinden korkuyor… Hoyratlıktan ve kalabalıktan korkuyor; bu durumun insanlığı “insanlıktan çıkaracağını, suyunu, huyunu değiştireceğini, yavaş yavaş öldüreceğini” düşünüyor. En çok da “kalabalığın hoyratlığı”ndan korkuyor gibi geliyor bana. Dülger Balığı’na bir kimlik, sualtında bir dünya yakıştırmasının nedeni de bu arayıştır. Mesela Sait Faik hikâyenin hiçbir yerinde “Dülger Balıkları” dememiştir. Bir Dülger Balığı’nın “suyumuza alışması” Sait Faik için -kendisi adına- bir “canavar” yaratmak demek… Öyle ki tarih boyunca üzerinde ilerlenmiş bir yolun “öfke”yle ve “zorlama”yla silineceğini, başa dönüleceğini sezdirmeye çalışıyor. Yani “Homo Faber”, Sait Faik için korkutucu bir şey, bir canavar belki de… Tüm bunları “gidip-gelen” bir uzamda, sürekli yönelim değiştiren, “gidip-gelen” bir bakışla, suyun bir altına inerek, bir üstüne çıkarak anlatıyor. Sait Faik, “Dülger Balığı’nın Ölümü” hikâyesiyle kimin daha “özgür”, “insan” ya da “sahici” olduğunu arıyor, bu yönde salınıyor gibidir. Bazen onun hikâyelerindeki tüm karakterlerin, ele aldığı tüm sorunların “Dülger Balığı”nın hikâyesinde vücut bulduğunu, sınandığını düşünüyorum.

Cengiz Kılçer: Haklısın, okumalarımızdan şunu çıkarıyoruz ki öncelikle Sait Faik’in yalnızca yazar olarak değil, insan olarak bir ontolojik sorunsalı var. Her ne kadar bir öykü metni ya da edebi yapıt eninde sonunda bir kurmaca olsa da öykücülüğündeki samimiyetinden ve sahiciliğinden anlıyoruz ki, Sait Faik’in hem yaşadığı zaman dilimindeki toplumla-insanla hem de kendiyle bir derdi olduğunu fark ediyoruz. Son olarak iki alıntıyla örneklemek istiyorum:
“Her zaman Şarlo ruhunda bir serseri düşünürüm. İnsanları delicesine sever, ama onlardan korkar, kaçar, hep kötülük görür, hep itelenir hep kakalanır.” (Parkların Sabahı, Akşamı, Gecesi, s.76)
“Yalnızlık dünyayı doldurmuş. Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey. Burada her şey bir insanı sevmekle bitiyor.” (Alemdağında Var bir Yılan, s.30)

Zafer Yalçınpınar: Bitsin o zaman üstadım… Öyle bitsin, ben razıyım.

Written by Adabeyi in: Usta Beni Öldür! (AKSAK KOLAj) | Etiketler:
Eki
20
2006
0

Stephen Pamuk ve/ya da Orhan King

“Stephen Pamuk ve/ya da Orhan King”

Yanlış bir dille doğru bir cümle kurulmaz. Romansa (ne yazık ki)
cümlelerden oluşur. Ferit Edgü Yeni Ders Notları, § 162

‘Populer’ olan, dolayısıyla ‘çok satan’ kitapları, ilkece, okumam — isterseniz ‘elitizm’ deyin; ama, ilkin şu ‘best-seller’ deyimi itici benim için: Düz anlamıyla, “en iyi-satar” diye çevirirsek, bu iki nitelemenin yanyana bulunmasının, tarih boyunca —yalnızca edebiyat alanında da değil— nasıl bir yanlış içerdiğini, nasıl yanıltıcı olduğunu bildiğim için. Önyargı da olsa, şöyle düşünüyorum: Kendi gününde yaygın beğeni bulan —moda olan, ‘populer’ olan— bir metin, ilkece, kötüdür; ve, ters yanından, iyi olan —önemli olan, yolaçıcı olan— hiçbir metin, kendi gününde yaygın beğeni bulmaz, bulamaz. Ama, yanlış anlamaya engel olmak için şunu da belirteyim ki, bu düşünceden, kendi gününde yaygın beğeni bulamamış her metin, ilkece, iyidir, önemlidir, sonucu çıkmaz. Tarihten bir örnek verip, asıl konuma geçeyim: Immanuel Kant’ın Saf Aklın Eleştirisi, XVIII. Yüzyıl Aydınlanma’sının, giderek de bütün Yeni Çağ’ın en önemli felsefe kitabı sayılır: Bugün, dünyanın herhangi bir üniversitesinde (muhtemelen Tahran ve Yeni Delhi ya da Pekin ve Singapur üniversiteleri dahil…) bu metni tek başına konu edinen bir semineri olmayan bir felsefe eğitimi, düşünülemezdir — kaç dilde, kaç yılda bir, kaç baskı yapıp sattığını ben hesaplayamıyorum; varın siz ‘tasavvur’ edin…
Kant kitabını 1781’de yayımlar — ama, yukarıda söylediklerim yüzünden, sakın sanmayın ki bütün Alman ‘Aydınlanmacı’ları kitabevlerinin önünde kuyruğa girmiş, kitabı bekliyorlardır: Yayımcının (yanılmıyorsam) 750 adet basmağa değer bulduğu kitap, 5 yıl içinde (gene, yanılmıyorsam) 200 dolayında alıcı bulur — Kant, bazı değişiklikler yapmak için ikinci baskı yapılmasını isteyince de, Hartknoch, “Valla’ senin kitap satmıyor hemşeri — ancak masraflara katılırsan ikinci baskı yapabilirim” der. Kant bunu kabullenir, 1787’de ikinci baskı yapılır. Bundan sonraki yıllarda, anlaşılan, satışlarda biraz ‘kıpırdanma’ olur ki, Kant’ın ölümüne (1804) dek, kitap üç baskı daha yapar; ama sonra, uykuya dalar: çünkü Kant, üzerinde oluşmuş ‘Cumhuriyetçilik’ ve ‘Dinsizlik’ suçlamalarından dolayı, ‘sakıncalı’ ve ‘yasak’ hâle gelmiştir — örneğin Hegel, öğrenciliğinde (1790’larda), Kant’ı ‘tezgah altında’ bularak, gizli gizli okur…

XIX. Yüzyıl’ın ikinci yarısına gelindiğindeyse işler birden tersine döner — Almanya’da neredeyse bütün felsefe çevreleri Kant’çı kesilir: Saf Aklın Eleştirisi’nin, Schmidt’in 1926’da basılan ‘definitif edisyon’una gelene dek, bir yüzyıla yakın bir süre içinde tam 9 ayrı edisyonu yayımlanır; Schmidt’in edisyonu ise, 1930’a dek, dört yıl içinde 14 baskı yapar — bugün kaçıncı baskısı satılmakta, bilmiyorum…

Bütün bu öyküyü şunu söylemek için anlattım: Kant’ın gününde birtakım ‘best-seller’ felsefe yazarları varmış: Moses Mendelssohn (galiba müzisyen Felix’in büyükbabası), Christian Garve, Sulzer (ilk adını hatırlamıyorum) — bunlar, Kant bir taşra üniversitesi profesörü ve ‘az satar’ bir yazarken, günlerinin ‘gözde’, ‘çok satan’ yazarlarıymış — boyuna ‘-mış’ diyorum; çünkü ben, adlarını, onlara Kant’ın biyografilerinde ve mektuplarında rastladığımdan dolayı biliyorum; profesyonel felsefeci olarak, kitaplarının hiçbirini, okumak bir yana, görmedim bile, çünkü, artık, muhtemelen hiç basılmıyorlar (— emin olmak için bir kaynağa baktım: yalnızca Mendelssohn’un 1929’da yeniden basıldığıyla ilgili bir kayıt buldum; öteki ikisinin adları bile geçmiyor, kaynakta…). Şimdi Stephen King’e geliyorum: Adını çok duyduğum halde (için…) hiç okumamıştım. 1981’de, Stanley Kubrick’in Shining’ini seyrettim ve çarpıldım. Filmin senaryosunun Stephen King’in romanından uyarlandığını öğrenince, önyargımı askıya alıp, kitabı aradım — en yakın süpermarket’te de buldum…
O akşam, tuğla gibi romanı, kendimi zorlayarak okurken, ender düşkırıklıklarımdan birini yaşadım: O enfes film, bu berbat metnin üzerine kurulmuştu — dili özensiz, kurgusu eğreti, mantığı çarpık bir romandan, Kubrick —metinde tutarsız ve bulanık olarak duran— bir düşünceyi almış, sımsıkı mantıklı, derin anlamlı bir film yapmıştı. O zaman, edebiyat yapıtlarının sinemaya uyarlanması konusu kafamı kurcalamıştı; bu konuda da bir yazı yazmıştım. Epey zaman sonra (çıktığı yıl?…), Orhan Pamuk’un Kara Kitap’ını okudum — zorla; çünkü, önyargımı yeniden yürürlüğe soktuğum halde, değerlendirmelerine önem verdiğim bazı dostlarım, “Bunu mutlaka okumalısın” diye üstüme vardılar; ben de, ‘metazori’, okudum. Tıpkı Stephen King okurken başıma gelenler geldi başıma, bu okuma sırasında; ayrıca, yukarıda Stephen King için kullandığım nitelemeleri haklı çıkaracak özelliklere ek olarak, ‘savrukluk’ diye niteleyebileceğim bozukluklar da vardı metinde — o zaman, şöyle düşündüm:- Niye olmasın — edebiyat da pekâlâ bir hafif tüketim malı; yaygın beğenilerin hoşuna gidecek, belirli duyarlılıkları gıcıklayacak, yüzeysel bir haz sağlayacak; pek fazla birşey beklenmeden, öylesine, bir kez ilgiyle okunup (tüketilip), bir kenara atılacak bir meta olabilir — zaten oluyor… Eh işte, nasıl Amerikalıların süpermarketlerde satılan Stephen King’leri varsa, bizim de süpermarketlerimiz ve Orhan Pamuk’larımız olabilir — zaten, var…

Ama, Stephen King ile Orhan Pamuk arasındaki benzerliği; ve, ‘çok satar’ edebiyat ürünlerinin de kendi yerleri olabileceğini, düşünerek, bütün bu işi zararsız bulurken; en azından, kaçınılmaz bir ‘kapitalist piyasa’ gelişmesi sayarken, birşeye dikkat etmek gerekir:- Stephen King, ortaya çıkarak, diyelim, Newsweek’e bir demeç verip, “Amerikan edebiyatında bir Hermann Melville, bir de William Faulkner var; onları birleştiren bir doğru çizip ilerletirseniz, üçüncü nokta olarak beni bulursunuz” demeğe kalkışsaydı, onu ensesinden tutup Manhattan köprüsüne çıkararak aşağı atacak epey edebiyat eleştirmeni ve uzmanı bulurdu, sanırım. — Bunun böyle olacağını gayet iyi bildiği için de böyle birşey söylemeğe kalkışmazdı, herhalde…

Orhan Pamuk’la ilgili olarak ise bizim edebiyat adamlarımızdan yalnızca Tahsin Yücel, ortaya çıkıp, açık ve yalın bir soru sorarak eleştiride bulundu: “Yazdığı dili kötü kullanan bir yazar iyi bir yazar olabilir mi?…” Kara Kitap’la ilgili bütün eleştirilerinde haklı —hatta, hoşgörülü bile— bulduğum Yücel, ayrıca, ‘içkin’ olarak da olsa, ‘çok satma’ ile ‘has ürün’ olma arasındaki ilişki —ya da ilişkisizlik— üzerinde düşünmeyi gerektirecek noktalar da koydu ortaya — kim ne düşünüp anladı, bilmem… Şimdi, koşutluğu sürdürerek, şöyle düşünsek: Orhan Pamuk ortaya çıkarak, diyelim, Aktüel’e bir demeç verip, —bir kez, lafı dolandırmadan, açıkça— “Türk edebiyatında bir Ahmet Hamdi Tanpınar, bir de Oğuz Atay var; onları birleştiren bir doğru çizip ilerletirseniz, üçüncü nokta olarak beni bulursunuz” deseydi, acaba kim ne yapardı —yayaların Boğaziçi köprülerine çıkmalarına izin verilmiyor ki…

Not: Bu yazı, Orhan Pamuk’un, adını vermediği bazı (—bir…?) Türk edebiyatı yazar(lar)ıyla ilgili olarak, “elli yaş ile yetmiş yaş arasında, doğuştan hayatı kaymış, yarı başarılı, yarı şaşkın, vasat, erkek ve kel” deyimlemesini kullandığını öğrenmem üzerine yazılmıştır; yoksa, böyle bir yazıyı, ilkece, yazmazdım…

Oruç Aruoba / 2001

Written by Adabeyi in: Usta Beni Öldür! (AKSAK KOLAj) | Etiketler:

Powered by WordPress | Theme: Aeros 2.0 by TheBuckmaker.com