Kas
21
2020

Oruç Aruoba ile yaşantı parçaları… (Yusuf Eradam)


Oruç Aruoba
(Fotoğraf: Yusuf Eradam, 2000)


Yusuf Eradam, Oruç Aruoba ile geçirdiği yaşantı parçalarını içtenlikle anlatıyor:

Yukarıdaki görseller -ve görsellerin ilk kez yayımlandığı haber metni– bana haiku yazmayı da öğreten ve sevdiren hocam Oruç Aruoba’nın ölümü üzerine durumumu bildiren en sevdiğim haikularımdan birini de içeriyor. (Su, Ağaç ve Bulut sohbetli bir iki haikum daha var.) TEDÜ’de Mart 2018’de kurduğum İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünün web sitesindeki vefat haberi içinde de yer alıyor bu haiku:

Kuru ağacın
güneşle sohbetinde
sudan eser yok.

“Tümceler” kitabını bana vermişti, şaşırmıştım, yeni çıkan kitabını veriyor gibi değildi. Şaşırdım çünkü tuhaf bir bantla yırtılıp dağılmasını engellemiş ve dolmakalemiyle düzeltiler yapıp küçük kâğıtları da aralara sıkıştırıp onların üzerine de ekler yapmıştı. Benden de okumamı istemişti, epeyce düzelti var üzerinde. Girişe de niye ‘Düzelti: Yusuf Eradam’ yazdı bilmiyorum. Hatırlamıyorum ne düzelttiğimi. Ben de bu kitaptan sonra “Çingane Triste” başlıklı uzun bir öykü yazdım. Amacım onun uzun tümcelerine öykünerek yazılmış bir öykü çıkarmaktı, hocamın gözüne girmekti böyle bir geri bildirimle. Öyküyü bitirdim ve kendisine teslim ettim. Metis Yayıncılık’ın Cağaloğlu’daki eski (ilk?) yazıhanesinde buluştuk mu yoksa Müge Gürsoy bana Paul Auster’ın New York Üçlemesi’ni çevireyim diye verecekti de (90lı yılların başı) o yüzden mi gitmiştim de gitmişken Oruç Aruoba da mı o gün oraya geldi, tam hatırlamıyorum, ama öyküyü okumuştu ve elinde yuvarlanmış öykümün deste hâli elinde orada konuştuğumuzdan eminim. “Öyküyü okudum Yusuf, çok güzel, yazmayı bırakma” dedi, öykünün çıktısını bana geri verdikten sonra da iki eliyle yanaklarımı tutup “Bu kadar hüzünlenme” dedi ve şap şapladı yanaklarımı. Öyküyü çok beğenmemişti bence, kırılmayayım diye böyle demişti, öyküyü de niye geri verdi ki diye kurup üzüldüğümü hatırlıyorum. Hüzün benim atardamarım evet, üçüncü şiir kitabımı çıkarırsam adı da “Hüzn-ü Yusuf” olacak. Ama “Yusuf anlar” diye imzalamıştı bir kitabını bana, ben de “Oruç anlar” diye vermiştim öykümü sanırım. Bıyıkdaş oluşumuz da ayrı, ölüm haberini facebook sayfamda paylaştığımda koyduğum Beykoz balkonumda çektiğim fotoğrafa gelen yorumlardan biri “Bu gençlik fotoğrafınız mı Yusuf hoca?” oldu. Benziyoruz demek ki.

Ben Hacettepe’de öğrenciyken en sevdiğim hocalarımdandı Oruç Aruoba. Aramızda altı yaş fark vardı ve ben lisans öğrencisiyken Oruç hoca asistandı: İngiliz Dili ve Edebiyatı öğrencilerine de “Introduction to Philosophy” dersine gelirdi (1973-1975). Sakin sakin anlatışı ve bizi tartışmaya yönlendirişi, bizi fikir üretimi yapmaya sevk eden sorular soruşuyla Oruç hocam da tıpkı sosyal antropoloji hocam Bozkurt Güvenç gibi ilahlarımızdandı. Herakleitos’un “Aynı nehre iki kez giremezsiniz” sözü üzerine yorum isteyen final sınavından B alınca ve üstelik benim derste tuttuğum notlarla çalışan arkadaşımın A alışına ne kadar bozulduğumu anlatamam. Lakin, hep anlık bozulmalardı bunlar çünkü ona sevgim zaafa dönüşmüştü ve ne yapsa iyi yapardı, bu adam sevilecekti, o kadar.

Çengelköy’de Kemalettin Tuğcu ve ailesinin sattığı (Nemika Tuğcu daha iyi anlatır)  ve Oruç hocanın o sıralardaki yakın arkadaşı fotoğrafçının ailesinin aldığı virane köşkte kaldığı sırada da görüştük. Orası Mezarlık Caddesi idi, şimdi Kemallettin Tuğcu Caddesi oldu. O evde kaldığı sırada Oruç hocayı ziyaret ettiğimde -Nemika’nın çay yapmaya içeri gittiği sırada, arka bahçede şezlonga uzanmıştım ve yattığım yerden ağaçlar tepemde, bütün romantik yazar şairler gibi doğaya kaynayıvermiştim- az içim geçti, Nemika’nın çay hazır çağrısı ile kendime geldim ve ‘Thanatopsis’ öykümü yazmaya kafamda başladım. Öykü gereği o şezlongta öldüğümü düşünüyordum, öte tarafa gitmeden önce de birkaç ev aşağıda bu eski konakta oturan Oruç hocamı ziyaret edip sohbetten sonra da ölümün tamamıyla gerçekleşmiş olması gerekiyordu. O eşik bekçisi bilge filozof ile sohbet bölümünde hocamla aşık atmadan sohbeti nasıl gerçekleştireceğim konusunda tedirginlik yaşayınca öykünün başlığını ölüm hakkında bir inceleme yazıma taşıdım, ‘Thanatopsis’ inceleme yazısı olarak yayınlandı. Öykü olarak yayınlanmasından da korktum çünkü nasıl öldüğümü de yazmak istemedim, yine Japon kültürü içinde yer alan sözün tılsımına, gücüne ben de inanıyorum ve yazdığım birkaç olay başıma sonradan geldiği için de yarım kaldı bu öykü.

O, bir duvarında kocaman bir yarık bulunan ve bir arkadaşımın yüzündeki gamzenin yok oluş öyküsüyle de birleştirip “Gamzeli Konak” öyküsünü yazmaya başlamama sebep olan bu konakta, onlarca (niye bilmem rakamı 38 diye hatırlıyorum) kediye bakıyordu ve kedilerin dilini öğrenmeye, deşifre etmeye çalıştığını söylemişti. O günlerde hayatımı kedilerle paylaşmaya başlamamıştım, bu dil çözme hevesini gerçekleştirir sandım, ama sonra ben kedilerle yaşamaya başlayınca anladım ki bu çok zor, hatta olanaksız bir tutku. Karşılıklı farklı nedenlerden dolayı görüşmelerimiz seyrekleşince, cevabını merak ettiğim soruyu ancak 2011 yılında sorabildim.

Kırmızı Korsan yayınları sahibi, benim de onca kötü edit edilmiş fotoğraflarıma karşın ilk haiku ve fotoğraf kitabımı yayınlayan -sonra da can arkadaş olduğum- Funda Önkol’un düzenlediği “Boğaziçi Kitap Fuarı” etkinlikleri arasında yer alan Türkiye’de yapılan ilk Haiku Yazma Yarışması’nda Funda, Yelda Karataş, Oruç ve ben jüri üyesiydik. O zaman sordum, kedilerin dilini çözebildiniz mi diye? “Hayır, vazgeçtim,” dedi. (Onunla asla senli benli olmadım, olamadım, olmak da istemedim.) Oruç hoca bir tutkudan vazgeçmişti, buna da şaşırmıştım ama onun karakteri yargıdan muaftı. Olanaksızmış demek ki, yoksa niye bıraksın, dedim kendi kendime. Son görüşmemiz oldu bu ve jüri üyeleri içinde sözü en çok geçmesi gereken kişi hepimiz için oydu, fakat sürpriz bir karar çıktı, benim için bu son görüşmenin en güzel görüşmemiz olmasının sebebini de oluşturdu.

Yarışmaya her jüri üyesi kendi en iyi on haiku seçimi ile gelecekti ve masaya döktük beğendiğimiz haikuları, sadece ilk üç dereceyi vermek değil de ilk yarışma olması ve yüzlerce haikunun katılmış olmasını da göz önüne alarak katılımcıları yüreklendirmek amacıyla mansiyon vb. ödüller de verilmesini daha uygun gördük. Oruç hoca benim en iyi ilk on haiku seçimlerim arasında bile bulunmayan ve ÖLÜM sözcüğünün harflerinin yerlerini değiştirip akrostiş çağrışımlı ölüm sevmeyen bir haikunun birinci olmasını uygun gördüğünü söyledi. Kalaşnikof taşıyan bir kardan adamlı haiku benim de ilk üçümdeydi, Yelda hanım da kendi favorisini söyledi, ama benim favorim de onların birincilik adayı tam olarak değil gibiydi. Hepimizin Oruç hocaya saygısından ve sevgisinden ‘ölümü hiç sevmem’ diyen haiku birinci olmak üzereydi ki benim favorimi okudum:

Gece gündüz hep
düşümde fide Fidan
kalk dik hepsini.

Çok güzel dediler, onlar da beğenmişti evet ama ben ısrar edince bakın doğaya âşık bir can yazmış belli ki ve hayatı yücelten bir haiku birinci olursa bu da gelecek kuşaklara güzel bir örnek olur benzeri sözlerle, bütün tatlılığımı giyinip jüri üyelerini ikna ettiğimi hatırlıyorum. Oruç hocanın bana en güzel ödüllerinden biridir “Peki, haklısın Yusuf, hayatı kutlayan haiku kazansın” deyişi.

Ben de kutlanmıştım hocamın onayı ile. Kutlu bir gündü, Funda’cığıma jüriye beni de çağırdığı için ne kadar teşekkür etsem azdır, vesile olmanın ne büyük bir mutluluk kaynağı olduğunu benim kadar o da çok iyi bilir.

Günlerce bekledim haikuyu kim yazmış diye çünkü Funda da bilmiyordu, rumuzlarla katılan haikuların sahibini daha sonra öğrendiğimde sevinçle karışık bir şaşkınlık daha yaşadım. Haikuyu yazan Çankaya Üniversitesi, İngiliz Dili ve Edebiyatı kurucusu Profesör dostum Nail Bezel çıktı. Meğer GAP projesinde, barajın çevresinin yeşillendirmesinde gönüllü olarak çalışmış da bu yüzden gece rüyasında bile kalkıp fide dikiyormuş.

Oruç Aruoba, benim klasik müziği sevme serüvenimin ilk önemli taşlarından Tschaikovsky için “Hiç sevmem, aşırı duygusal gelir bana” demesi ile de beni şaşırtmıştır. Oysa ben bu romantik besteciye âşığımdır, bir numaralı piyano konçertosuna, tek keman konçertosuna, ve de hayat hikâyesine. Niye şaşırırsınız böyle durumlarda? Sevdiğiniz kişi sizinle benzer zevklere de sahip olmalıdır gibi müsrif beklentiler içine girersiniz de ondan. Oruç hocam çok sevilip sayıldığını bilirdi ve yargıdan muaf olduğunu da için için bilirdi sanki ve işte bu yüzden de özgürdü diye bilirdim ben.

Ama âşkı hep geçici yaşadığına tanık olduğum için (niyeyse üç sevgilisini bana tanıştırmıştı, benim de öyle bir etkim var dostlarım arasında, icazet alırlar benden) ben de ne yaptım, belki olur, belli mi olur diyerek bir arkadaşımın güzel dul kızkardeşinin de geleceği bir akşam yemeğine Oruç hocayı da çağırıp çöpçatanlık yapma girişiminde bile bulundum ama heyhat bir kez olsun çay içmeye bile çıkmadılar. Gece ve yemek bittikten sonra yine farklı sebepler yüzünden herkes evine dağıldı. Yine haiku ile bitireyim bu yazımı, hocama bir kez daha saygımla, sonsuz sevgimle, bilen bilir, bilmeyen bir tutam mercimek sanır:

Sesin yüzünde,
duymadım kahkahanı
asılı gökte.

Yusuf ERADAM


Hamiş: EVV3L kapsamında yayımlanan Oruç Aruoba başlıklı ilgilerin tümüne http://evvel.org/ilgi/oruc-aruoba adresinden ulaşabilirsiniz.

Yorum yapılmamış

Comments are closed.

RSS feed for comments on this post.


Powered by WordPress | Theme: Aeros 2.0 by TheBuckmaker.com